Kayıtlar

Gerçek Velînin Bir Sopası Veya Kılıcı Yoktur...

NAZARGÂH-I İLÂHÎ’DEKİ ÇATLAK: GÖNÜL YIKMANIN VEBALİ VE HAYATIN RÛHÂNÎ DİSİPLİNİ "İslâm mâneviyat tarihinde kalp, sadece maddî bir uzuv değil; 'Nazargâh-ı İlâhî' / Divine Perspective (Allah’ın baktığı yer) ve 'Beytullah' / House of Allah (Allah’ın evi) olarak kabul edildiğinden, bir gönlü incitmek kâinatın mânevî / spiritual (ruhani) nizamını sarsan en ağır cinayetlerden biri sayılmıştır." Velîlerin lisanında, birinin kalbini kırıp ardından huzurlu ve güzel bir hayat beklemek, "fırtınada sükûnet aramak" / seeking tranquility in a storm kadar abestir. Zira kalp, Hak Teâlâ’nın mahlûkat üzerindeki mülküdür ve oraya yapılan tecavüz, doğrudan 'Müsebbibü’l-Esbâb'a / Cause of Causes (Sebeplerin Sahibi) karşı yapılmış bir edepsizlik / rudeness hükmündedir (Envâru’l-Kulûb, 492; Semerâtü’l-Fuâd, 134, 156). 1. Kalp: Ka'be’den Daha Yüce Bir Bina Tasavvuf büyükleri, mü'minin kalbini Hz. İbrahim (a.s.) tarafından inşa edilen Ka'be-i Muaz...

Gayret Sözle Olmuyor...Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver

  Bazı insanlar tenkit eder. Bazıları ise gayret eder. İşte tarihi bir örnek şahsiyet. Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, kültürel değerlerin kaybolmasından duyduğu endişeyle hayatı boyunca gördüğü, duyduğu ve öğrendiği her şeyi yazarak kaydetmeyi bir ilke edinmiştir. Babasının ve lisedeki edebiyat hocası Süleyman Şevket Tanlı'nın yönlendirmesiyle, "Şifahi olmayın, not alın" felsefesini benimsemiş, 1.500'e yakın kişisel defter ve zengin bir arşiv meydana getirmiştir.   Süheyl Ünver'in Arşivcilik ve Not Alma Anlayışı Arşivsiz İlim Olmaz İnanışı: Ünver, sadece birkaç kitap karıştırmakla gerçek bir ilim yapılamayacağını, kalıcı eserler ve vesikalar üzerine kurulu bir arşiv geleneği oluşturulmadan bilim üretilemeyeceğini savunmuştur.   Görsel ve Yazılı Kayıt: Sadece kelimelerle yetinmemiş; kaybolmaya yüz tutmuş bir çeşmenin kitabesini, mimari detayı veya bitki örtüsünü karakalem ve suluboya resimlerle, fotoğraflarla destekle...

Tuz ve Adalet

Güneşin tepede kavrulduğu, rüzgarın bile nefes almakta zorlandığı sıcak bir yaz günüydü. Doğu'nun adil hükümdarı Nuşirevan, vezirleri ve muhafızlarıyla birlikte gün doğarken ava çıkmıştı. Saatlerce at koşturmuşlar, tepeleri aşmışlar ve nihayetinde verimli bir av gerçekleştirmişlerdi. Gün öğleye döndüğünde, herkesin karnı iyice acıkmıştı. Ulu bir çınar ağacının gölgesine kondular. Askerler hemen çalı çırpı toplayıp büyük bir ateş yaktı. Avlanan etler şişlere dizildi, ateşin üzerine bırakıldı. Et kokusu etrafa yayılmaya başladığında, aşçıbaşı telaşla vezirin yanına koştu: "Sultanım, her şey hazır ancak çok büyük bir eksiğimiz var. Yanımıza tuz almayı unutmuşuz. Tuzsuz et hükümdarımıza layık değildir," dedi boynunu bükerek. Vezir, az ötede duran genç bir köleyi yanına çağırdı. Eliyle tepenin arkasını işaret etti: "Şu tepenin ardında küçük bir köylü köyü var. Hemen atına atla, oraya git ve et için bize biraz tuz getir," diye emretti. Köle tam atına bin...

Çok Eski Yazılarımızdan

Arşivden yazılar getiriliyor...