SÜRYANİCE DİL
Kaynak: Kitab'ül İbriz Abdülaziz
Debbağ trc: Celal YILDIRIM [Kitap]. - İstanbul : Demir Yayınları, 1979. - Cilt
I,II
Şeyhim Allah kendisinden
razı olsun, yine bu dile temas ederek buyurdu ki:
— Doğrusu Süryanice dil,
su nasıl ağacın her tarafına sirayet ederse, o da bütün dillere öylece sirayet
etmiştir. Çünkü hece harfleri her kelimede bütün dillerde ne kadar varsa,
hepsi de Süryanice'de açıklanmış ve her birine has mânâları konulmuştur.
Nitekim bu hususa işaret edilmişti.
Buna bir örnek verecek
olursak, Ahmed ismini gösterebiliriz: Bu Arapçada özel isim olarak
kullanıldığında onunla adlandırılan şahsa delâlet eder. Süryanice'de ise
başındaki meftun olan hemze ayrı bir mânâya, sakin olan Hâ harfi başka bir
mânâya, meftuh olan Mim de ayrı bir mânâya, Dal harfi ötre okunursa ayrı bir
mânâya, meftuh olursa daha başka bir mânâya delâlet eder..
Muhammed ismi de böyle: Arapçada, kendisiyle
adlandırılan şahsa delâlet eder. Süryanicede ise Mim bir mânâya, Hâ başka bir
mânâya, Mim (şeddeli olan) bir mânâya, sonundaki Dal da ayrı bir mânâya delâlet
eder. Bunun gibi Zeyd, Ömer, adam, kadın ve başka kelimeler de böyle..
Süryanicede her hece harfi özel bir mânâya delâlet eder. Diğer dillerin de
kendine göre birtakım özellikleri vardır. Meselâ: Baraklit kelimesi İbranicede,
Rasulüllah salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin özel ismidir. Süryanicede
ise, başındaki Hemze bir mânâya, sakin olan Lâm ayrı bir mânâya delâlet etmekte
dir.
Bövlece divebiüriz ki Süryanicebütün
dillerin aslıdır. Diğer diller ondan alınmadır. Yâni sonra onunla
bağlantılıdır. Bunun sebebi, insan oğullarım kapsayan cehalettir. Çünkü
Süryanicenin konulmasının dayanağı ve onunla konuşmanın aslı, içinde cehalet
bulunmayan saf ma'rifettir. O kadar ki konuşanlar yanında henüz Süryaniceyi
konuşmadan önce onun mânâları bilinmiş oluyor.
Dinleyenin zihninde hazır
olan mânâlara bir işaret kâfi gelmektedir. Böylece bu dilde Allah dostları
mânâlara hece harfleriyle işarette bulunmak üzerinde görüş birliğine vardılar.
Çünkü onların maksadı, daha çok mânâlara dalmaktır, mânâlara delâlet eden kelimelere
değil.
Eğer harfsiz ve kelimesiz
mânâları kavramak ve anlamak mümkün olsaydı, harf ve kelimeleri
getirmeyeceklerdi. Bu bakımdan Süryanice ile ancak büyük keşif sahipleri
konuşabiliyor. Bunları bilen ve idrâk eden ölçüde yaratılan ruhlarla, ma'rifet
üzerine yaratılan melekler bu dil ile konuşurlar. Onların bu dil ile
konuştuğuna bakacak olsan, bir harf veya iki harf ile işarette bulunduklarını
görürsün; ya da bir iki kelimeyle buna kapı açtıklarını ve sadece o kadarla
yetindiklerine şâhid olursun. Halbuki başkaları o kadar mânâları birkaç forma
yazıyla ancak ifâde edebilirler.
İşte bu hususu anladığında,
âdem oğullarını kapsayan cehaleti de anlamış olursun.. Bu cehalettir ki
harflerin mânâlarından alınıp nakledilmesine, mühmel duruma getirilip birtakım
mânâları anlatmak için bu harflerin bir araya getirilmesine ve bunların toplamından
kelime yapılmasına sebep olmuştur. Böylece harflerin mânâlarını bilmeme sebebi
zayedilmiş, esrarı kaybedilmiş oluyor. Halbuki o harflerin esrarı baş- lıbaşma
büyük bir ilimdir.
Bu bakımdan harflerin kelime
haline sokulduğu dilde, Jtelimeyi ele alıp harflerini açıklamak istediğinde,
yâni o kelimeye yerleştirilmeden önce Süryanicede ne gibi mânâlar taşıdığını
tesbit ettiğinde, çoğu zaman bir harfin delâlet ettiği mânânın yalnız başına o
kelimenin nakledildiği mânâya eşdeğerde bulunduğunu görürsün. Geriye kalan
diğer her harfin başka başka mânâlara delâlet ettiğini anlarsın., ki bütün bu mânâları
Süryaniceyi bilenler bilir. Başka dille konuşanlar ise bilmez..
Bir örnek daha verelim:
Hâit kelimesi, Arapçada ev
ve benzeri şeylerin çevresinde yapılan sur, ihata duvarı mânâsına gelir.
Süryanicede ise bu kelimenin başındaki Hâ hecesi, Arapçadaki mânânın tamamına
delâlet eder. Mâ kelimesi, Arapçada bilinen unsur (su) mânâsına gelir.
Süryanicede ise bunun sonundaki hemze bu mânâya delâlet eder.
Semâ kelimesi Arapçada gök,
boşluk mânâsına gelir. Süryanicede ise bunun başındaki Sin harfi o mânânın
tamamına delâlet eder. Bunun gibi birçok isimler üzerinde araştırma yapan kimse
bu ölçüde birtakım mânâlara rastlayabilir. Yâni kelimedeki bir harfin asıl
mânâyı ifâde ettiğini, geriye kalan harflerin lüzumsuz konulduğunu anlar. Allah
daha iyisini bilir..
ÂDEM PEYGAMBER CENNETTEN YERYÜZÜNE İNDİĞİNDE
SÜRYANİCE KONUŞURDU
Şeyhim Allah kendisinden
razı olsun, buyurdu ki:
— Âdem (aleyhisellâm)
Cennetten yeryüzüne indiğinde karısıyla ye çocuklarıyla beraber Süryanice
konuşurdu. Çünkü hepsi de İlâhî uhde (yâni insanların yeryüzüne inmesi zamanına
ve ruhların bu dil ile elestü
hitabına cevap vermesine) yakın bulunuyorlardı. Böylece onlar mânâları çok sade
ölçüde biliyorlardı. Bu bakımdan Süryanice dili Onun evlâdı arasında hiçbir
değişikliğe uğramadan aslı üzere kaldı. Bu hal İdris Peygamber ayrılıp gidinceye
kadar devam etti.
Ondan sonra insanlar bu dili
kendi telâffuz ve anlayışlarına göre değiştirdiler, her millet ve kabile
kendine göre ondan bir dil türetti. Süryaniceden ilk türetilen dil Hindçedir.
Bu dil Süryaniceye en yakın olanıdır"
Adem (aleyhisellâm)
Cennetten yeryüzüne inince bu dili konuşmasının sebebi, Cennet ehlinin dilinin
Süryanice olmasındandır. O, Cennette iken bu dili konuşurdu.
Bu açıklama üzerine Şeyhime
sordum:
—
Efendim, dedim, Kur an-ı Kerîm'de: «İnsanı yarattı, ona
beyânı öğretti» âyetini tefsir eden müfessirler bu konuda diyorlar ki: İnsandan
maksad, Âdem'dir (aleyhisellâm). Beyân'dan maksad, yediyüz dil ile konuşmaktır.
Bunların en üstünü Kur an dilidir. Bu hususta ne buyurursunuz?
Şeyhim (Allah kendisinden
razı olsun) cevap verdi:
—
Âdem Peygambere dil konusunda yapılan ta'lim sahihtir,
doğrudur. Bu ta'lim sebebiyle o belirttiğim dilleri biliyordu. Peygamberler
mertebesinin biraz altında olan velîler de o dilleri biliyorlar. Ne var ki her
velî bulunduğu ülkenin dilini konuşur. Âdem (aleyhisellâm) ise ilk bulunduğu
muhitin dilini konuştu, Cennet ehlinin dili ki bu Süryanice idi. Allah daha
iyisini bilir.
Müellif Ahmed bin Mübarek
diyor ki:
«Şeyhimin bu cevabı son
derece güzeldir. İbn Abbas (radiya'llahü anh) Hazretlerinden rivayet edilen
hadîs bununla çatışmaz: «Arabi üç şey için severim: Çünkü ben Arabım, Kur'ân
Arapçadır ve Cennet ehlinin dili Arapçadır..»
Bu hadîs üzerinde araştırma
yapan el-Ukaylî, bunun asilinin olmadığını isbat etmiş, İbn Cevzî bunu uydurma
hadîsler arasında saymıştır..»
Bu hadîsi Şeyhimden sordum:
—
Efendim, dedim, İbn Abbas'tan rivayet edilen bu hadîs
hakkında ne buyurursunuz?
Cevap verdi:
—
O hadîs değildir, Rasulüllah salla’llâhu aleyhi ve sellem
Efendimiz böyle bir şey söylememiştir. (Allah daha iyisini bilir.)
KÜÇÜK ÇOCUKLAR İLK KONUŞMAYA BAŞLAYINCA
SÜRYANİCEDEN BAZI KELİMELERİ KULLANIRLAR
Şeyhimden işittim, buyurdu
ki:
—
Küçük çocukların konuşma ve telâffuzlarına dikkat eden
kimse onların Süryaniceden bazı heceleri kullandıklarını görebilir. Bunun
sebebine gelince, küçük yaşta bir şeyler öğrenmek, taş üzerine yazılmış gibi
olur.
Adem Peygamber de
çocuklarına küçük yaşta Süryanice öğretir, onlarla oturup meşgul olur, çeşitli
yiyecek ve içecek maddelerinin isimlerini onlara alıştırırdı. Böylece çocuklar bu dil
üzerine doğup geliştiler, onlar da kendi çocuklarına öğrettiler ve böyle devam
edip gitti.
Zamanla Süryanicenin aslı
değiştirildi, çeşitli diller türeyerek birçok türlere ayrıldı, ama doğan
çocukların ruhunda bu dilin kalıntısı mevcuttur.
Bunun ayrı bir sırrı daha
vardır ki: Çocuk süt emme devresinde ruhu Mele-i A'lâ'ya bağlı bulunur. Çocuk
bu devrede öyle rü'yalar görür ki eğer büyük adam o rüyaları görse erir. Çünkü
o devrede ruhun hükmünün galebesi vardır. Zatın hükmünün galebesi ise büyük
adam üzerinedir.
Az yukarıda da belirtidiği
gibi ruhların dili Süryanice- dir. Çocuk nasıl geçen rüyalarda zatıyla bir
şeyler görünce, hüküm ruhuna aitti.. Bu bakımdan bazen Süryanice heceleri
telâffuz eder de hüküm yine ruha ait olur.
ÇOCUĞUN SÜRYANİCE HECELEMESİ
Şeyhim (Allah kendisinden
razı olsun) buyurdu ki:
—
Allah'ın isimlerinden biri olan Eğ, dikkat edecek
olur sanız küçük çocuk bunu sık sık
telâffuz eder. Bu isim Süryanicede yücelik ve üstünlük anlamını taşır. Ayrıca
lütuf ve gönül yufkalığı mânâları da içinde vardır. Bu isim: Ya Aliy!, Ya Refi'!, Ya
Hennân!, Ya Lâtif! diyen kimsenin
bu sözleri makamında bulunuyordur.
Çocuk sütten kesilince
kendisine fasulya, nohut ve benzeri yemekleri verince: Bû.. Bû.. derler.
Süryanicede Bû hecesi, yenilen tatlı maddelerin genel ismidir. Bazen annesinin
göğsüne de bu isim verilir. Çocuğa tabiî ihtiyacını gidermeyi annesi öğretmek
istediğinde Ayn harfiyle (î), (I) der. Bu hece Süryanicede kişinin tabiî
ihtiyacını gidermek anlamında kullanılır.
Daha küçük çocuk kendinden
daha büyük olan çocuğa (Mu), (Mu) hecesiyle adlandırılıp tanıtılır. Bu
hece Süryanicede hacmi küçük, değeri büyük olan kıymetli nesneler için
kullanılır. Bu bakımdan İnsanü'l-Ayn yukarıdaki heceyle adlandırılarak
Mu-Mu-Ayn denilir. İzzetli, şerefli, az ve o nisbette kıymetli şey demektir.
Çocukların dilinde dolaşan diğer Sürya- nice heceleri araştıracak olursak söz
uzar.. (Allah daha iyisini bilir.)
Şeyhim devamla buyurdu ki:
—
Şu anda (sene 1129, günlerden Terviye) Kuzey Afrika
ehlinden hiçbir kimsenin Süryanice konuştuğunu bilmiyorum.
Bunun üzerine sordum:
—
Efendim, Seyyid Mansur için ne dersiniz? (Seyyid Mansur
hayatta değildi..)
—
Evet, o zat Süryanice konuşurdu. Seyyid Abdullah Bernâvî
Hazretleri ise bu dili Mansur'dan daha güzel konuşurdu.
Sordum:
—
Efendim, dedim, bu dili öğrenmenin yolu ve sebebi ne
olabilir?
Cevap verdi:
—
Divan ehliyle sık sık buluşmak, onlarla oturup sohbette
bulunmak buna sebep teşkil eder. Çünkü Divan ehli sadece Süryanice konuşurlar,
çünkü bu dilde az kelime ve heceyle çok mânâ ifâde edilir. Nitekim yukarıda bu
hususu belirtmiştik. Ancak Rasulüllah salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz
hazır olduğunda ona karşı edep ve terbiyede kusur edilmesin, saygı ve ta'zim
gösterilsin diye Arapça konuşulur. Çünkü Rasulüllah salla’llâhu aleyhi ve
sellem Efendimiz dünyada iken konuşma dili Arapça idi.
Bunun üzerine sordum:
—
Efendim, ya Seyyid Ömer Hevarî ile Seyyid Mulıammed Lehvac
Hazretleri Süryanice bilirler miydi?
Cevap verdi:
—
Hayır, bilmezlerdi.. (Allah daha iyisini bilir.)
KABİR SUALİ SÜRYANİCE Mİ OLACAK?
Şeyhime (Allah kendisinden
razı olsun) sordum:
—
Efendim, dedim, kabir suali Süryanice mi olacak, yoksa başka bir dille mi?
Hafız Süyûtî Hazretleri bir manzumesinde bu konuda
şöyle demiştir:
«İki gözün gördüğü garip şeylerden biri de.
Kabir sualinin Süryanice diliyle olmasıdır..»
Şârih bu iki mısra' üzerinde
açıklama yaparken Şerh-i Sudur Bi-Ahvali’l-mevtâ ve’l-Kubûr adlı eserinde Şeyhülislâm Alemü’d-Din
Bülkunî Hazretlerinin Fetevâ'smda şu cümlelere yer verildiğini naklediyor:
«Şüphesiz ki ölü, Münker - Nekir’in sorularını Süryanice cevaplandırır.»
Süyûtî bu konuda bir sened
bilmediğini söyler.
Hafız Ibn Hacer Hazretlerinden bu husus
somlduğunda şu cevabı vermiştir:
«Hadîsin zahirine bakdırsa kabir
sualinin ve cevabının Arapça olduğu anlaşlıyor. Bununla beraber herkesin kendi
diliyle cevap vermesi de muhtemeldir. Tabu bu
veçhelerden biri sayılır.»
Şeyhimiz (Allah kendisinden
razı olsun) bu konuda buyurdu ki:
—
Evet, kabir suali Süryanicedir. Çünkü bu, meleklerin dilidir.
Aynı zamanda ruhlar da Süryanice konuşur. Özellikle sual melekleri bu dille
konuşup soru sorarlar. Meleklerin sorusuna ise beden değil ruh cevap verir. Rûh
ise Süryanice konuşur. Diğer bütün ruhlar da böyledir. Çünkü rûh üzerinden zat
perdesi kalkınca ilk haline
döner.
Kendisine büyük fetihte
bulunulan bir velî de Süryanice konuşur. Bunun için bir tahsil ve öğretime
ihtiyaç yoktur, onun için. Çünkü hüküm onun ruhuna mahsustur. Artık rûh zat
perdesinden sıyrılınca tamamen ilk haline dönmüş olur. O takdirde ise Süryanice
cevap vermekte onun için hiçbir güçlük düşünülemez.
Bunun üzerine Şeyhime dedim
ki:
—
Efendim, önce Allah'tan, sonra da sizden, kabir sualinin
keyfiyetini anlatmanızı diliyoruz. Sual ve cevap nasıl olacak? Süryanice hangi
heceler kullanılacak?
Şeyhim (Allah kendisinden
razı olsun) cevap verdi:
—
Suale gelince, iki melek Süryanice şöyle diyecekler: Merazhû..
Bunu Merazh da okumak caizdir. Bu kelimenin mânâsını bilebilmek için,
taşıdığı harf ve hecelerin Süryanicede hangi anlamda kullanıldıklarına vâkıf
olmak gerekir.
Baştaki (Mim) harfi,
mükevvenatm tamamına delâlet eder. Bütün mahlûkatı olduğu gibi mânâ kapsamına
alır. İkinci harf olan (Ra), mükevvenatta bulunan hayırlara delâlet eder. (Za)
harfi ise, varlık âleminde bulunan kötülük ve serlere delâlet eder. (Hâ) harfi
ise, âlemleri yaradan zat-ı mukaddese delâlet eder. O'ndan başka ilâh yoktur.
Onu tenzih ve tesbîh ederiz.
Bundan açıklandı ki: Birinci
harf ile diğer kâinatlara işaret edilmiştir. İkinci harf ile bütün hayırlara
işaret edilmiştir ki varlık âleminin efendisi Hz. Muhammed'in hayatı da buna
dahildir. Bunun gibi bütün peygamberlerin, meleklerin, semavî kitapların,
Cennetin, Levhve Kalem'in, göklerde, yerde, Arş'ta ve Arş'm altında bulunan
bütün nurlar ile bunların üstünde bulunan bütün hayırlar da bunun kapsamına
girer. Üçüncü harf ile, serlerin hepsine işaret edilmiştir. Allah bizi korusun,
Cehennem, şer ve habis olan
her zat şeytan gibi ve içinde şer bulunan her şey buna dahildir. Dördüncü harf
ile Allahü Teâlâ'ya işaret edilmiştir;
Süryanice dilin
özelliklerinden biri de, lâfızları koymaksızm mânâlardan bir kısmını irâde
etmekle yetinmektir. Bu. yemin için olan (Vav), (Va) ve (Ta) harflerine,
temenni için olan Hemze-i İstifhamiye ye benzer. İstifham bu makamda mânâya
delâlet eden bir harf olmaksızın sual karinesiyle kasde- dilmektedir. Bununla
bütün mükevvenatı, peygamberleri, melekleri, kitapları. Cenneti, bütün
hayırları, şeytanları ve diğer bütün serleri kabul etmiş oluyor. Bütün bunların
yaradanı Allah mıdır, başkası mıdır? sorusu bu ölçü ve anlamda oluyor.
Bu soruya cevap ise, ölü
mü'min bir kul ise, Meradezir diye cevap verir. Bu kelimenin birinci harfiyle
mükevvenatm tamamına, mahlûkatm tümüne işaret edilmiştir. İkinci harf ile,
Efendimiz Muhammed'in (salla’llâhu aleyhi ve sellem) nuruna ve ondan meydana
gelip etrafa yayılan bütün nurlara (meleklerin, peygamberlerin, resullerin,
Levh ve Kalem'in, Berzah'm ve içinde nûı bulunan her şeyin nuruna) işaret
edilmiştir.
Bu harfleri cevap teşkil
eden kelimede böyle tefsir ederken, sual teşkil eden kelimede ise başka türlü
tefsir etmiştik; bunun sebebi şudur: Peygamber (salla’llâhu aleyhi ve sellem)
Efendimizin ümmetinden olan ölü, cevap vermekte ve bu cevabıyla Resûlüllah'm
mesleğinde, O'nun düzeyinde bulunmayı, O'nun bayrağı altında olmayı ister. İşte
belirttiğimiz harf ile bu mânâları kasdeder.
Bu tefsir ve açıklamamız,
sualdeki açıklamamıza ters düşmez. Çünkü sualdeki açıklamada bütün hayırları
ta'birini kullanmıştık. Her hayır ise ancak Rasulüllah salla’llâhu aleyhi ve
sellem Efendimiz'- in nurundan meydana gelir.
Üçüncü harf (ki sakin olan
Dal'dır) ile, kendisinden bir önceki harfe dahil olan bütün hakikatlere delâlet
etmektedir. Cevap veren sanki şöyle söylüyordur: Peygamberimiz (salla’llâhu
aleyhi ve sellem) haktır, bütün peygamberler de haktır. Diğer bütün melekler de
haktır. Bunların hiçbirinde şüphe yoktur.
Dördüncü harf ile (ki bu
Hemze'dir) kendisinden önceki harflerin delâlet ettiği mânâlara işaret
edilmektedir. Meftûh olan Hemze Süryanicede işaret edatmdandır; Arapçada
(Hazâ), (Hâzihî) ne ise Süryanicede de Hemze odur.
Hemzeden sonra gelen Za
harfi, şerre delâlet etmektedir Aslında karanlık olan şeyler bunun kapsamına
girer. Ve bütün karanlıklar bundan çıkıp yayılmıştır. Cevap veren bununla,
ikinci harfle kasdettiğinin tam aksini kasdetmiş oluyor. Böy- lece buna
Cehennem ve içinde şer ve karanlık bulunan her şey girer.
Harekesiz olan Ra harfiyle
de, kendisinden bir önceki harfin kapsamına giren her şeyin hakikatine işaret
ediliyor. Ha harfi ile çok yüce olan zata işaret ediliyor. Şöyle ki, O zat,
yaradandır, mülkünde yegâne tasarruf sahibidir, kahır ve üstünlüğü sabittir,
fiilinde muhtardır.
Verilen bu cevabı
özetleyecek olursak:
Ölü bununla bütün
mükevvenatı, hak olan Peygamberimizi ve bütün peygamberleri, meleklerin tümünü
hak olarak kabul etmiştir. Hak olan bütün nurları, hak olan Cehennem azabını ve
hak olan bütün serleri de kabul etmiş, bunların yaradanın Allah olduğuna, her
şeyin sahibi ve mutasarrıfı bulunduğuna, Allah'ın kendi fiilinde muhtar
olduğuna, birliğine, karşı çıkanı bulunmadığına, eşi-ortağı olmadığına, hükmünü
reddeden bulunamayacağına inanmıştır.
İşte ölü bu hak olan cevap
ile melekleri cevaplandırdığında Münker ile Nekir ona Nasır derler. Bu
kelimenin mânâsı ise, içindeki harflerin hangi mânâlara delâlet ettiğini
bilmekle anlaşılabilir. Baştaki Nâ harfi, zatta sakin olup ondan fışkırıp
yayılan nura delâlet eder. Esreli olan Sad harfi, toprağa delâlet eder. Sakin
olan Ra harfi, belirtilen mânâların hakikatine delâlet eder.
Bu durumda belirtilen
kelimenin mânâsı şöyle oluyor:
«Senin imânından yükselen
nûr, senin topraktan olan zatında sakindir. İşte bu imânın doğrudur, hakka
uygundur, içinde hiçbir şüphe yoktur..»
Bu mânâ hadîs-i şerifte
geçen şu mânâya yakındır: Meleklerin sorusunu güzel şekilde cevaplandıran
mü'mine şöyle derler: «Salih bir kişi olarak uyu. Zaten biz senin Allah'a
pürüzsüz bir şekilde inandığmı biliyorduk..»
Allah daha iyisini bilir.
KUR'ÂN’DA GEÇEN SÜRYANİCE KELİMELER
Şeyhime (Allah kendisinden
razı olsun) sordum:
—
Efendim, dedim, Kur an'da Süryanice kelimeler var mıdır?
İlim adamlarımız bu konuda farklı görüşler ve tesbit- ler ortaya koymuşlardır.
Meselâ: Esfar, Rebbaniyyun,
Heyte Lek, Şehr ve Rehv gibi kelimeler üzerinde durulmuştur:
Esfar kelimesi hakkında
Vâsıtî el-İrşad adlı eserinde diyor ki, bu kelime Süryanicede kitaplar anlamına
gelir. İbn Ebî Hâtım ise Dahhak'tan yapmış olduğu rivayette, bu kelimenin
Kıbtice kitaplar anlamına delâlet ettiğini söylemiştir. Süyûtî bunu el-İtkan
adlı eserinde belirtmiştir.
Şeyhim (Allah kendisinden
razı olsun) buyurdu ki:
—
Evet bu kelime, Vâsıtî'nin de dediği gibi Süryanicedir ve
kitaplar anlamına gelir. Kelime ayrıca beşerin güç getiremeyeceği bir nice
güzel şeylere delâlet eder, ona göre mânâlar taşır. Hemze kendinden öncekine
işarettir. Yukarıda bundan söz edildi.
Harekesiz olan Sin harfi,
eşyanın güzelliklerine delâlet eder, ölçü ve anlamda konulmuştur. Üstün olan Fa
harfi ise, yine beşerin güç getiremeyeceği şeylere isim olarak konulmuştur.
Üstün olan Ra harfi bu güzelliklere başka yoldan bir işaret mahiyetindedir.
Bu kelimeyle şöyle
söylenilmiş oluyor: Belirtilen kitaplarda öyle güzellikler vardır ki beşerin
bunu kendiliğinden bilmesi mümkün değildir. Allah daha iyisini bilir.
Rebbaniyyun kelimesine
gelince, el-Cevalikî ve Ebû Ubeyde diyorlar ki, Araplar böyle bir kelime
bilmezler. Bunun İb- ranice olduğunu sanırız, Süryanice de olabilir. Süyûtî de
bunu el-İtkan adlı eserinde nakletmiştir.
Şeyhim cevap verdi:
— Bu kelime de Süryanicedir.
Mânâsı ise, (ki bunu ancak öğretim görmeksizin Allah tarafından kendilerine
fetih yapılan zatlar bilir), üç kelimeden meydana gelmiştir: RebbaNiyYûn..
Birinci kelimenin açıklaması
şöyledir:
Üstün olan Ra harfi, şeddeli
Ba harfinin delâlet ettiği çok hayırlara işarettir. Şöyle ki, bu kelimeyle:
«İşte bu çokça bir hayırdır» deniliyor.
İkinci kelimenin açıklaması
ise şöyledir:
Esre olan Nün harfi,
yakınlığa işarettir.
Üçüncü kelimenin açıklaması
şöyledir:
Ötre olan Ya harfi, bir hal
üzere kalmayan şimşek ve nûr gibi değişiklik arzeden şeylere işarettir. Üstün
olan Nün ise, zatta sakin olup parıldayan nura işarettir.
Bu kelimeyle şöyle
söyleniliyor demektir:
Şu yakın olan hayır
bendendir. Bu hayır kendisine fetih yapılan zatlarda nurlardan bir nûr,
sırlardan bir sırdır. Onların zatında sakinleşir ve parıldar.. Allah daha
iyisini bilir.
Heyte Lek kelimesine gelince: İbn Ebî
Hatim, îbn Abbas (radiya’llahü anh) Hazretlerinden yapmış olduğu rivayette, İbn
Abbas'm bu kelime için Kıbtıca «hazırlansan ya,» anlamına gelir. el-Ha- sen
diyor ki bu, Süryanicedir. İbn Cerîr de bunu böyle nakletmiştir. Ikrime de
diyor ki bu, Hûranicedir.. Ebû Şeyh de aynı rivayeti almıştır. Ebû Zeyd
el-Ensarî diyor ki: Bu İbranice- dir. Aslı Heytelek'dir ki hazırlanıp gel,
mânâsına gelir. el-İt- kan'da da bu husus belirtilmiştir.
Şeyhim (Allah kendisinden
razı olsun) buyurdu ki:
— Bu kelime Süryanice
değildir. Allah daha iyisini bilir.
Şehr kelimesine gelince:
el-Cevalikî diyor ki, lûgatçilerden bir kısmı bunun Süryanice olduğunu
kaydetmişlerdir.
Şeyhim (Allah kendisinden
razı olsun) buyurdu ki:
—
Bu kelime Süryanice değildir. Süryanice dilde şehr kelimesi su anlamına gelir.
Doğrudur, kim bu kelimelerin
harf ve hecelerinin tefsirini bilirse, şüpheye düşmez. Allah daha iyisini
bilir.
Adn kelimesine gelince: İbn Cerîr diyor ki: İbn Abbas (radiya’llahü
anh) bu kelimeyi Kâ'b el-Ahbar'dan sormuş, Cennet-i Adn'- dan neyin
kasdedildiğine dikkatini çekmiş, o da şu cevabı vermiştir: «Cennet, Süryanicede
bağlar ve üzümler anlamına gelir.» İbn Cerîr kendi tefsirinde, bu
kelimenin Rumca olduğunu kaydetmiştir. el-İtkan'da bundan söz edilmektedir.
Şeyhim (Allah kendisinden
razı olsun) buyurdu ki:
—
Bu kelime Süryanicedir.
Şeyhim bu kelime hakkında
çok yüksek mânâlar söyledi. Allah daha iyisini bilir.
Rehven kelimesine gelince:
el-Vâsıtî diyor ki: Kur an'da geçen ve «Vetrüki'l-Bahre Rahven» cümlesinde yer
alan bu kelime, sakinlik anlamını taşır ve Süryanicedir. Ebû Kasım diyor ki:
«Kıbtıcadır, kolaylık anlamını taşır..»
Bunun üzerine Şeyhim (Allah kendisinden
razı olsun) buyurdu ki:
—
Bu kelime Süryanicedir, güç getirilemeyecek bir kuvvete delâlet eder. «Falan adam
rehvdir», dediğimizde, yâni çok kuvvetlidir, mânâsını kasdederiz..
Evet bu takdirde mânâ pek
açıktır. Kelimelerdeki harflerin tefsirini bilen kimse, Şeyhimizin belirttiği
mânâda asla şüphe etmez. Allah daha iyisini bilir.
Bu konuda daha birçok
kelimelerden sordum, Şeyhim cevaplandırdı. Ancak onları buraya, bıkkınlık
vermesin diye yazmadım. Mesih, İncil ve benzeri kelimeler hakkmdaki cevaplarda
olduğu gibi her kelimenin bünyesindeki harflerin mânâlarını da anlatmasını arzu
ettim, hepsini de açıkladı, kelime kelime onların izahını yaptı, harf harf
konuldukları mânâları belirledi. Kitabımızın hacmi büyümesin diye onları
nakletmedim. (Allah daha iyisini bilir.)
SÜRYANİCE DİLİ KİMLER BİLİR?
Şeyhim (Allah kendisinden
razı olsun) buyurdu ki:
— Süryanice dili ancak
Gavs ve onun emri altında bulunan yedi Kutub bilebilir. Seyyid Ahmed bin
Abdullah Hazretleri bu dili bir aya yakın bir zaman bana öğretmeye çalıştı.
Takvim 1125'i gösteriyordu.
Şeyhimizin bu açıklamasını
kendisinden 1129 senesinin Kurban Bayramının dördüncü günü dinlemiştim.. Seyyid
Ahmed b. Abdillah Hazretlerinden kasdı ise, kendisinden önce Gavs olan zattır.
Nitekim yukarıda buna değinmiştik. İleride Şeyhimizin ilim ve irfanlarına vâris
bulunduğu, on zattan birinin Seyyid Ahmed olduğundan bahsedeceğiz.
Ancak Şeyhim (Allah
kendisinden razı olsun) 1129 senesinin Zilkade ayının sonuna doğru büyük
velîlerden bir zatın verasetinden söz etti ve bu zatın da bahsedilen büyüklerin
ilim ve irfanına vâris olduğunu kaydetti. Bu zatın Seyyid İbrahim Lemlez
olduğunu söyledi. Bu vakit ise, Seyyid Ahmed b. Abdil- lah'm Şeyhimize
Süryanice öğrettiği günlere raslar. Bu günlerde Şeyhimize ilk fetihler
yapılmıştır. Seyyid Ahmed, Şeyhimizin kendinden sonra Kutub olacağını
biliyordu.
Süryaniceyi ancak seçkin ve
has inayete mazhar olmuş velîler bilebilir, hususuna Şeyhimiz işaret etmişti.
Biz bu konuyu sûrelerin başındaki Huruf-i Mukattaa'yı tefsir ederken, buna
zafer bulmuş büyük velîlerin kesinlik arzeden sözlerini getirmekle açıklayacağız.
Şeyhim (Allah kendisinden
razı olsun) Süryanicedeki harflerin konulduğu asıl mânâları bana 1129 senesinin
Terviye günü öğretti, Allah'a hamdolsun ki ben de öğrenme imkânını elde etmiş
oldum. Bu sadece bir gün içinde oldu. Şeyhim bunun üzerine bana dedi ki:
«Ahmed! Sana bir günde
öğrettiklerimi ben ancak bir ayda öğrenebilmiştim..»
Bunun üzerine kalkıp
ellerini öptüm. Allah kendisinden razı olsun.. Sonra dedim ki:
—
Efendim, bütün bu inayetler sizin bereketinizle ve güzel
anlatmanızla olmuştur. Allah daha iyisini bilir.
İZEŞ ŞEMSÜ KÜVVİRET
Hicrî 1129. senenin Ramazan ayının
son günlerinde idi, Şeyhimle oturup İzeş Şemsü Küvviret âyeti üzerinde
konuşuyorduk. Kendisine dedim ki:
—
Efendim, Kur'ân'daki her kelimenin
bir zahiri, bir bâtını olduğu ilim çevresinde meşhur olmuştur. Buna ne
buyurursunuz?
Cevap verdi:
—
Bu, gerçektir. Nitekim Cenâb-ı
Hakk'm Kuranda İzeş Şemsü Küvviret âyetinin de zahiri ve bâtını vardır. Bunun
zahiri sonu üzerine, bâtını da evveli üzerine konuşur (hükmeder).
Bunun üzerine sordum:
—
Efendim, sonu üzerine ta'birinden
maksadınız nedir?
Cevap verdi:
—
Kıyamet günü mahşerde vaki olacak
şeylerdir. Evvelden maksadımız ise, ruhlar âleminde meydana gelen şeylerdir.
Sonra da Şeyhim ruhlar alemiyle ilgili öyle şeylerden söz etti ki,
çok acâib mânâlar dinledim ki hayretler içinde kaldım, Allah'ın sırlarından
öyle şeylerden bahsetti ki akıllara dur günlük verdi. Fakat biz İlâhî esrarla
ilgili olan o şeyleri yazmıyoruz.
Şeyhime
bir de zahirî ruhlar âleminde olan âyetten sordum. Meselâ, Ve iz ahaza
rabbüke min benî âdeme min zuhurihim zürriyyetehüm âyetinden sordum, bunun
bâtını nerede? dedim.
Allah kendisinden razı olsun, buyurdu ki:
— Bunun bâtını, ezelî ilimde ve ilk takdirde geçen hususlardır. .
Bu kez İnne'l-münafîkine
fî'd-derki'l-esfeli minen-nâr âyetinden, bâtmî mânâsından sordum. Buyurdu
ki:
—
Ruhlar âleminde olan karanlıktır.
Cehennem bu karanlıktan meydana gelmiştir. Ondan Allah'a sığınırız.. Münafıkla
rm bu karanlıkta bir makamı vardır ki Cehennemdeki makamlarına benzer. Yâni
münafıkların ruhlarının orada bir makamı vardır ki, bedenlerinin Cehennemdeki
makamına benzer.. Allah'tan selâmet dileriz..
Şeyhime sordum:
—
Efendim, dedim, bu bâtını bilmenin
sebebi (yolu, yön temi) var mıdır?
—
Hayır, bu ancak keşif yoluyla
bilinebilir. Ancak ne var ki Süryaniceyi ve ondaki harflerin esrarını bilen
kimse Kur'- ân'm bâtınını bilmeye yardım görmüş olur. Yâni bu dilin bu hususta
çok yardımı olur. Böylece ruhlar âleminde ve şu dün-, yada, aynı zamanda
âhirette, göklerde ve yerde, Arş ve diğer makamlarda olanları bilmeye yardım
görür. Ayrıca Kur'ân'ı Azîz'in işaret edilen mânâlarının bir sınırı olmadığını
anlar. Böylece Kur an'da geçen: «Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık..»
(*) âyetinin mânâsını da bilir.. (Allah daha iyisini bilir.)
KUR'ÂN-I KERÎM LEVH-İ MAHFUZDA ARAPÇA İLE Mİ YAZILIDIR?
Şeyhime sordum:
—
Efendim, dedim, Kur'ân-ı Aziz,
Levh-i Mahfûz'da Arapça olarak mı yazılıdır?
Allah kendisinden razı olsun,
buyurdu ki:
—
Evet, Arapça olarak yazılıdır, ancak
bir kısmı Süryanicedir.
—
Bu Süryanice olan kısmı hangisidir?
diye sorduğumda, buyurdu ki:
(*) Enam sûresi, âyet: 38.
—
Sûrelerin başındaki harflerdir.
Doğrusu bu konu yıllardan beri
arayıp da bulamadığım şeydi. Şeyhimle ilk defa 1125 senesinin Receb ayında
buluşmuştuk. Allah'a hamd ve şükürler olsun ki o tarihten itibaren her
buluştuğumuzda kendilerinden özellikle velayetle ilgili şeylerden sordum ve aldığım
cevaplar aklıma durgunluk verecek ölçüde bulunuyordu. Şeyhim, sorularıma
verdiği cevaplarının uygun karşılandığını görünce, bana: «Artık istediğini
benden sorabilirsin..» buyurdu.
İşte Onun bu müsamahasına dayanarak
sûrelerin başındaki harflerden sordum:
—
Efendim, dedim, Sad Ve'l-Kuran'ı Zi
Zikrinin mânâsı nedir?
Cevap verdi:
—
Eğer insanlar Sad'ın mânâsını ve
işaret ettiği sırrı bilmiş olsalardı, hiçbiri Allah'ın emrine aykırı davranmaya
cesaret edemezdi..
Bu cevabı verdi, fakat hiçbir
açıklamada bulunmadı. Sonra ben Kâf-Ha-Yâ-Ayn-Sâd'm mânâsını sordum. Buyurdu
ki:
—
Bunda hayret dolu bir sır vardır:
Meryem sûresinde Zekeriyâ, Yahya, Meryem, İsâ, İbrahim, İsmail, İshâk, Ya'kub,
Musa, Harun, İdris, Âdem, Nûh ve bunlardan başka sûrede anılan bütün kıssaların
hepsi Kâf-Ha-Yâ-Ayn-Sâd'a dahildir, yâni hepsi de bunun içinde gizlenmiştir.
Ancak bunun daha belirtilen şeylerin ötesinde çok daha geniş mânâları vardır.
Bu remizler (mânâ ve meramı gizli
işaretlerle anlatma) Levh-i Mahfûz'da yazılıdır. Her remizle birlikte mânâsı da
orada yazılı bulunuyor, açıklaması da yapılıyor. Bu remizlerin şekilleri
oldukça büyüktür, açıklamaları da bir kere altında, bir kere de üstünde
yazılıdır. Bir kere de ortasında yazılı bulunuyordun
Bunu ben daha çok helak olan
kimsenin geriye bıraktığı şeyleri tesbit edip onları bir araya getiren (bir
torbaya yerleştirip) üzerine neye delâlet ettiğini gösterir anlamda bazı
harfler koyan ve bir iple bağlayıp emanete alan hey'etin bu şekil tesbitine
benzetirim; işte sûrelerin başındaki harfler de bunun gibidir, sûrede olan
hususlar o harfin tefsiri mahiyetindedir. Levh-i Mahfûz'un âdeti de bu
ölçüdedir:
Önce birtakım kapalı işaretler kor,
sonra onun açıklamasını yapar. Onu bitirince bu kez başka bir işaretle onu
terce- me eder, sonra da açıklamasını yapar ve böylece devam edip gider. Tefsir
(açıklama) harfin içinde yazılır; Sâd gibi bir harf olduğu zaman bu içe
yazılışı uygulanır. Bu bakımdan Levh-i Mahfûz'da yazılı bulunan bir Sâd
harfinin büyüklüğünü bir günlük veya ondan biraz çok ya da az mesafede
görürsün. (Çünkü sûrenin tamamı onun içine yazılmıştır.)
Diyebiliriz ki bu sûrelerin başında
bulunan harfleri ancak iki adamdan biri bilir: Biri Levh-i Mahfûz'a bakan adam,
diğeri tasarruf ehlinden olup Evliya Divanı'na dahil
olan adam... Bu ikisinden başkasının o harfleri bilmeye yeltenmeleri sonuç
vermez, bunu anlamalarına da imkân yoktur..
Şeyhime sordum:
—
Efendim, Bakara sûresinin başındaki
Elif-Lâm-Mîm ile Âli İmrân sûresinin başındaki Elif-Lâm-Mîm'in mânâsı nedir? Bu
ikisiyle aynı şeye mi işaret edilmiştir, yoksa değişik anlamlar mı taşıyorlar?
Allah kendisinden razı olsun,
buyurdu ki:
—
Hayır, her birinin mânâsı ayrıdır,
her biri ilgili bulunduğu sûreyle açıklanır.
Bunu ilk şeyhimle karşılaştığımda
kendisinden duymuştum. O zaman anlamıştım ki bu zat, büyük velîlerdendir. Çünkü
sofilerin ileri gelenleri de bu konuya dokunduklarında, derler ki: Bunların
mânâsını ancak yeryüzünün direkleri mesabesinde olan ulu velîler bilebilir..
İşte bu söz, şeyhimin büyük bir velî olduğuna açık bir şehâdettir. Cenâb-ı Hak
onun ma- habbetini bize nasib eylesin ve bizi onun bizden yana belirlenen
ilimlerinden yararlandırsın!.
Şeyhimiz daha önce de dediğimiz gibi
ne küçük yaşında, ne de yaşlandıktan sonra tahsil görmemiş, ilim alış-verişinde
bulunmamış, Kur'ân'dan da ancak pek az şeyler ezberlemiş-
tir, sabahleyin okunacak bir hizib kadar bir şey.. Bununla beraber
bir âyetin tefsiri üzerinde konuşmaya başlayınca, bir nice hayret dolu şeyler
kendisinden duyarsın!. İşte bütün bu belgeler, büyük sofilerin velayet
makamındaki üstün mertebelerine delâlet eden naslardır. (Allah hepsinden razı
olsun.)
Şeyhimin, sûrelerin başındaki
harfler hakkında söyledikle rinin tamamını, İmam Tirmizî Nevadir-i Usûl adlı
kitabında özetlerken şöyle diyor:
«Sûrelerin başındaki harfler, o
sûrede bulunan mânâlara işarettir. Bu mânâları ve esrarını da ancak Allah ve
yeryüzün- deki hikmet ehli bilebilir. Onlar yeryüzünün direkleri mesabe-
sindedirler. Bu tür hikmetlere onlar ulaşmışlardır. Evet onlar hükemânm
seçkinleridirler, gönülleri ferdaniyet makamına erişmiştir. Bu bakımdan
belirtilen ilimlere ferdiyet yoluyla nail olmuşlardır. Bunlara mu'cem harflerle
ilgili ilimler denir, diğer ilimlere de bu açıdan ta'birler verilir. Konulan bu
harflerle o sûrelerin isimleri meydana çıkmıştır. Böylece o sûrelere onlarla
ta'bir verilmiştir...»
Yine bu konuda arif velîlerden
Seyyid Ebûzeyd Abdurrah- man el-Fâsî Hazretleri, Kutbuddin-i Kebir Ebû Hasen
Şazelî Hazretlerinin Hizb-i Kebîr'inin haşiyesinde diyor ki:
«Bazı ilim adamları, harf ve
isimlerin bilinmesi, peygamberlerin ilimlerinin özelliğindendir. Çünkü
peygamberler aynı zamanda evliya da sayılırlar. Bu balomdan belirtilen harf ve
isimleri bilmekte peygamberlerle velîler arasında müşterek bir nokta vardır ki
o da keşif ilmidir ki bunda akıl sermayesiyle tasarrufta bulunmaya kalkışmanın
hiçbir yararı yoktur.
Zaten onları bilmeyen, o gibi
konulara câhil kalan kimse anlayamaz. Anlayan varsa, onlara karşı câhil kalmaz.
Herkes kendine yapılan fethe göre bilgi sahibi olur. Bu bakımdan belirtilen
mertebede bulunan velîlerin bilgisi hayli farklılık arzeder. İşaret ettikleri
hususlarda da farklı bilgileri vardır. Hepsi de aynı sudan sulanırlar ama bir
kısmı, bir kısmı üzerine üstün kılınmıştır..»
Aynı haşiyede el-Vertahî diyor ki:
«Kur'ân sûrelerinin başındaki rumuzları ancak Rabbani olanlar (İlâhî inayete
maz- har bulunan velîler) bilebilirler.»
Haşiye sahibi Seyyid Abdurrahman
diyor ki: «Aynı ölçüde olan remz (kapalı işaret ve alâmet) muhtelif mânâlar
taşıyan sûrelere konulmuştur. Meselâ: Elîf-Lâm-Mîm ve Hâ-Mîm gibi. Buna cevap
olarak denilmiş ki: Remz, mânâlar arasmda müşterek bir durum arzediyor
gibidir..»
İlimde söz sahibi olan bu büyük
zatların açık şehâdetine bakınız. (Şeyhimin buyurduklarını bunlarla
karşılaştırınız)...
Adı geçen haşiyede daha bir nice
nakiller yapılmış ve Seyyid Abdünnûr, Seyyid Muhammed b. Sultan, Seyyid Dâvud
el- Bahılî gibi zatların sözleri getirilmiş, Seyyid Hasen Şazelî Hazretlerinin
Hizbul-Bahr adlı hizbinin şerhinde buna hayli yer verilmiştir. Bunlardan
Şeyhimizin, o büyük önderin mekâne- tini anlayabilirsiniz.. Cenâb-ı Hak bizi
onun mahabbetiyle tah- kika ulaştırsın..
Ben böylece Şeyhimden sûrelerin
başında bulunan harfler hakkında bazı bilgiler edindim, ama her birinin özel
mânâsı üzerinde durmadığım için bu hususta istifade edemedim ve öylece kaldım.
Bu hal 1129 senesinin Terviye gününe kadar devam etti. Yâni yukarıda
naklettiğim hususu Ondan dinledim ki Kur'ân'm Levh-i Mahfûz'da Arapça yazılı
bulunduğunu, bir kısmının da Süryanice yazılı olduğunu söylemişti. O bir kısmın
da sûrelerin başındaki Huruf-i Mukattaa olduğunu belirtmişti..
Sonra Şeyhimden bu harflerden her
birinin tefsirini ve her remzin şerhini ayrı ayrı ifâde buyurmasını istedim.
Allah'a hamdolsun ki Şeyhim benim bu isteğimi uygun karşıladı. Şimdi bu hususta
ondan dinlediklerimin bir kısmını nakletmeye çalışacağım, çünkü tamamını buraya
almamıza kitabımızın hacmi müsait değildir, hattâ diyebilirim ki tamamını
nakledecek olursak, başlıbaşma bir kitap olabilecek genişliktedir.
S A D :
Bundan maksad, mahşer günü bütün
insanların ve yaratılmışların toplanıp bir araya geldiği boş alandır. Bu husus
âyette Va'd ve Vaîd şeklinde anılmıştır. Bu bâbda şöyle deniliyor:
Sad,
yâni
sizi korkuttuğum ve müjdelediğim şey Sad'dır. Toplanılan o alan her zatın
fiillerini gerektiği şekilde okuyup ortaya dökendir. Bu sebeple orada her
kâfirin üzerinde azâb- lardan bir azâb, her mü'minin üzerinde rahmetlerden bir
rahmet durur, görürsün. Ve bu müminin yanında duran bir başka kâfirin üzerinde
başka bir azâb müşahede edersin.. Yine bu müminin yanısıra başka bir müminin
üzerinde başka bir rahmet, fiillerinin gerektirdiği ölçüde görürsün.
Böylece mahşer ehlinden her birinin
üzerinde ayrı ayrı rahmet ve azâblar görürsün ki biri diğerine benzemez.
Halbuki oradaki alan, toplantı yeri birdir, değişik yerler yoktur. Dünyanın
tabiî durumunun gerektirdiği değişiklik orada gözle görülmez, sadece rahmet ve
azâblar değişiklik arzeder. Kendisine İlâhî fetih yapılmış zat bütün bunları
ayân-beyân görür: Zeyd'i kendisi için yazılmış yerde, Ömer'i de kendisi için
yazılmış yerde görür.
Diyebiliriz ki onlar sanki şu anda
kendilerine yazılan yerlerde duruyorlardır. Bunun için dedim ki: Eğer şu
insanlar Sad harfiyle nelerin murad edildiğini bilmiş olsalardı, hiçbiri
Allah'a karşı günah işlemeye cür'et edemezdi. İnsanlara bu alanla ilgili bir
fetih yapılmış olsa, Allah'a itaat edene gıpta edilir, O'na karşı gelen
esefinden ölürdü. Hiç şüphe yoktur ki bu alanda kâfirler, mü'minler,
peygamberler, melekler, cin ve şeytanlar bulunur. Herkes kendine göre yerini
alır.
Sad sûresinin baş kısmında
kâfirlerden bir gruba işaret edilmiştir. Peygamberlerden de bir gruba işaret
edilmiş, peygamberlerden bahsedilirken mü'minlerden de söz edilmiştir. Sûrenin
son kısmında ise Mele-i A'lâ'dan bahsedilirken meleklerden söz edilmiştir. Yine
sûrenin sonunda cin ve şeytanlar anılmış ve bunların dünyadaki hallerine işaret
edilmiştir. Her ne kadar onların âhiret ahvalinden söz edilmemişse de dünyadaki
halleri, mahşerdeki yerlerine haşrolunacaklardır.
Sad
sûresinde açıklanması helâl olmayan birtakım sırlar kaldı ki onları buraya
yazmamız doğru olmaz. Allah daha iyisini bilir.
Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd harflerine
gelince: Bundaki her harfi ayrı ayrı yorumlamadıktan sonra tüm olarak mânasının
anlaşılması mümkün değildir:
Meftûh
olan Kâf, kula işarettir. Harekesiz olan Fa harfi, fetheli olan Fa harfinin
mânasını tahkik içindir. Meftûh olan Fa'daki mâna ile beraber bir de tahkik
anlamı fazla olarak vardır bunda.. Fetheli olan Fa harfinin mânası, güç
getirilmeyecek bir şeydir. Harekesiz olan Fa harfi ise bunun cidden güç
getirilemeyecek bir şey olduğunu tahkik ve takrir ediyor.
Fetheli
olan Hâ harfi, içinde bulanıklık ve benzeri şey bulunmayan sade ve katıksız
rahmete delâlet eder. Yâ harfi nida içindir.
Fetheli olan Ayn harfi, bir halden başka bir hale göç ve intikal içindir, yani
bu mânaya delâlet eder. Sakin olan Yâ ise
burada örgülenme, birbirine geçme ve karışma mânasına delâlet eder.
Harekesiz olan
Nûn harfi, fetheli olan Nûn harfinin mânasını tahkik ve takrir
içindir. Meftûh olan Nûn'un mânası, zatta sakin olup parıldayan hayır demektir.
Fetheli olan Sad harfi ise, zatların inancına göre mahşerde alacakları yere
delâlet içindir. Sakin olan Dal ise bu Sad'm mânasını tahkik ve takrir içindir.
Çünkü Dal işaret harflerindendir. İşaret harfleri ise kendinden önceki
harflerin mânalarını tahkike ve takrire işarettir. İşaret için olmayan harfler
ise, sakin olduklarında meftûh olanın mânasını tahkik içindir.
İşte bu
anlattıklarımız, konuldukları mânaya göre harflerin gerektirdiği mânaların
tefsiridir. Ama bu makamda bunlardan murad olan mâna ise, Cenâb-ı Hak bu
harflerle, Rasulüllah (salla’llâhu aleyhi ve sellem) Efendimizin kendi
katındaki mekânetinin büyüklüğünü, saygı değerliğini ilân etmektedir. Ayrıca
bununla bütün mahlûkata minnette bulunduğunu bildirmek ve mahlû- katm beklediği
nurların bu yüce peygamberden kendilerine ulaştığını haber vermektir.
Yukarıdaki tefsire göre bu harfleri
açıklayacak olursak:
Kâf, Peygamber (salla’llâhu aleyhi
ve sellem) Efendimizin Allah'ın kulu olduğuna delâlet etmektedir. Sakin olan
Faâ bunun güç getirilmeyecek bir anlam olduğuna ve bunda asla şüphe
bulunmadığına delâlet etmektedir. Bunun güç getirilmeyecek ölçü ve anlamda
olmasının mânası, yaratıkları acze düşürmüştür; ne önce gelen, ne de sonra
gelen hiçbir mahlûk ona bu alanda erişememiştir. Böylece O, varlık âleminin
efendisi olma payesine yükselmiştir.
Fetheli olan Ha harfi, Rasulüllah
salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin katıksız ve tertemiz bir rahmet
olduğuna, başkasını manevî kirlerden temizleyici bulunduğuna delâlet
etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hakk Onun hakkında:
«Biz seni ancak âlemlere rahmet
olarak gönderdik» buyurmuştur:
Efendimiz de bu konuda şöyle
buyurmuştur:
«Ben ancak halka yol gösterici bir
rahmetim..»
Yâ harfi ise, yukarıda anılan kul
için bir ünlemdir. Ünlenen şey onun içindir, ki Ayn harfi buna delâlet
etmektedir. Çünkü Ayn harfi sakin olan Yâ harfiyle mânası kuvvetlendirilmiştir
ki bir halden diğer bir hale göç anlamına gelir.
Sakin olan Yâ harfi işaret içindir,
işaret için olan harfler ise te'kid için gelir. Nitekim yukarıda bu hususa
temas edilmişti. Bu mânayla birlikte bir halden diğer bir hale geçme3d ifâde
eder. Göç edilen şey, sakin olan Nün harfinin mânâsıdır ki bu varlığın nurudur,
bütün varlıklar onunla varlığını ayakta tutar. Kendisine göç edilen şey ise,
Sad harfiyle işaret edilen mânadır. Bu yoruma göre sözün mânası şöyledir:
«Ey katımda çok aziz olan kulum!
Varlık âleminde bir yer kaplayan varlıklara doğru gerekli bir gidişle git,
varlık âlemini ayakta tutan nurunla onlara doğru adım at.. Tâ ki Senden gereken
yardımı elde etsinler. Çünkü mevcudatm hepsinin maddesi ancak Şendendir..»
Bu ölçü ve anlamda olan harflerin
mâna tertibi güzel bir ölçü ve düzende bulunuyor, söz dizisi derli-toplu bir
düzeyde kendini gösteriyor. Çünkü Süryanicede harflerin mânası, başka
dillerdeki kelimelerin mânası gibidir. Herhangi bir dildeki kelimeler ifâde
doğrultusunda.. Süryanicede de harflerin durumu b öyledir:
Mânaları iyi bir tertibe
sokulmadıkça ifâde doğrultusunda bulunuyor denilemez. Harflerin bir kısmı diğer
kısmının kuşağı içinde bulunur, yani onunla bağlantılıdır. Kelimeler de
böyledir. Süryanice dilinden başkasında kelimeler belli bir dizeye sokulur, kimi
takdim, kimi te'hir edilir, iki mânayı birbirinden ayırmakjçin ara yere o
mânalara yabancı bir fasıla konulur, mânayı sıhhatli ölçüde elde etmek için
birtakım iz- marlar yapılır. Süryanicedeki harflerin durumu da buna yakındır;
arzulanan mânaları elde etmek için takdim, te'hir, iz- mar ve benzeri
düzenlemeler yapılır.
Evet, bizim buraya kadar yorumunu
yaptığımız, sûrenin başına konulan remizlerin mânalarını açıklamamız, keşif ve
ıyân erbabınca malûm olan hususlardır. Çünkü onlar varlık âleminin Efendisini,
Aziz ve Celîl olan Allah'ın Ona ihsan buyurduklarını, başkasının güç
getiremeyeceği nice şeyleri ona ikramda bulunduğunu müşahede etmektedirler.
Keşif ve ıyân erbabı, diğer
peygamberleri, melekleri ve başkalarını da müşahede etme mazhariyetindedirler;
Allah(m) onlara verdiği kerametleri, Rasulüllah salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimizden
diğer bütün mahlûklara sirayet eden num ve yine ondan uzanıp diğer
peygamberlere, meleklere ve başka zatlara ulaşan num görmektedirler. Ayrıca
Resûlüllah'm başkalarına olan yardımlarını ve bununla ilgili bir nice acaib
hususları müşahede etmektedirler.
Şeyhim (Allah kendisinden razı
olsun) sonra buyurdu ki:
— Sâlihlerden bir kısmı yemek için
ekmeğin ucundan kestiğinde onda ve âdem oğluna rızık kılman nimette iplik gibi
uzanan bir nûr görüyor, onu takip edince, onun kendisindeki bir nûr ile
birleştiğini ve sonra da Rasulüllah salla'llâhu aleyhi ve sellem. Efendimizin
nuruyla başlantı yaptığını müşahede ediyor. Ayrıca bir iplik halinde nurların
ayrıldığı ve her ipin zatlara verilen ni'- metlerden bir nimetle birleştiğini
görüyor.
Müellif Ahmed bin Mübarek Hazretleri
diyor ki:
«Şeyhimin bahsettiği sâlih kişi,
kendisinden başkası değildir. Yani parça ekmekten uzanan nuru gören. Şeyhin
kendisidir.. Cenâb-ı Hak bizi onun dost ve yaranından eylesin ve aramızdaki
bağları koparmasın!.»
Şeyhim bu konuda şunları da söyledi:
(Allah kendisinden razı olsun).
Mânevi destekten mahrum bazı zayıf
kişilerin şöyle dediğini duymaktayız:
«Benim için Rasulüllah salla’llâhu
aleyhi ve sellem Efendimizden sadece imâna irşâd etme yardımı vardır. Yani Rasulüllah
salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz sadece îmâna irşâd edip yol gösterir.
İmânın nuruna gelince, o, Allah'tandır, Resûlüllah'dan (salla’llâhu aleyhi ve
sellem) değildir.»
Bunun üzerine sâlih kişiler ona
demişler ki:
«Peki senin imânın nuruyla Rasulüllah
salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin nuru arasındaki bağı kesecek olursak,
sözünü ettiğin imâna irşâd ve hidâyet kalır mı? Ve bu hal sana yeter mi? Buna
razı olur musun?»
O zayıf kişi bu soruyu şöyle
cevaplandırmış :
«Evet ben bu hale razı olurum...»
Bu cevabı henüz bitmemişti ki bir
anda imânı küfre döndü ve puta secde ederek Allah ve Resulünü inkâra başladı.
Aynı zamanda küfür üzere ölüp gitti. Cenâb-ı Hak'tan böylesine kötü bir
akıbetten ve küfre düşmekten selâmet dileriz. Bunu
özetliyecek olursak : Allah'ın arif velîleri Allah'ı bilirler, Rasulüllah
salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin kadrini tanır ve olup biten
şeylerin hepsini, gözleriyle gördükleri gibi ayân-beyân müşahede ederler. Bu
müşahedeleri hissi müşahededen çok daha kuvvetlidir. Çünkü basiretin nazarı,
basana nazarından daha kuvvetlidir. İleride bu husustan söz edilecektir.
İşte bu mertebede bulunan velîler,
sûrede ismi geçen Zekeriya'yı (aleyhisellâm), onun ahvalini ve Allah katındaki
makamlarını müşahede ederler ve görürler ki bütün bunlar Rasulüllah salla'llâhu
aleyhi ve sellem Efendimizden ona uzanmaktadır. Bunun gibi sûrede sözü edilen
Yahya (aleyhisellâm), onun ahval ve makamları, Meryem'in (aleyhisellâm) ahval
ve makamı, İsâ (aleyhisellâm) ve Onun ahval ve makamları, İbrahim, İsmail,
Mûsâ, Harun, İdris, Âdem, Nûh ve Allah'ın kendilerine ni'mette bulunduğu diğer
peygamberlerin ahval ve makamları da Rasulüllah salla’llâhu aleyhi ve sellem
Efendimizden kendilerine uzandığını görür ve bilirler.
Bu konuda sözünü ettiğimiz hususlar,
sûrenin başındaki remizlerin kapsamına giren bir bölümdür. Bunun dışında aynı
kapsama girenlerin sayısı belli değildir. Bunun için diyoruz ki, sûrede olan
hususlar, remizlerdeki hususların ancak bir bölümüdür. Çünkü konuşan ve
konuşmayan, akıl sahibi olanla olmayan, rûh taşıyanla taşımayan bütün varlıklar
bu remizlerin kapsamına girmektedir.
Şeyhimden (Allah kendisinden razı
olsun) bu tefsir ve açıklamayı dinledikten sonra kendisinden Ebû Zeyd'in Haşiyede Seyyid
Muhammed b. Sultan'dan ve Seyyid Abdunnûr'm Seyyid Ebî Abdillah b. Sultan'dan
(ki bunlar Şazelî Hazretlerinin yâranmdandır) naklettiği şu hususu sordum:
— Efendim,
Muhammed b. Sultan şöyle demiştir:
Rü'yamda bazı
fıkıh âlimleriyle Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd ve Hâ-Mîm- Ayn-Sîn-Kaf hakkında farklı
görüşler ve yorumlar ortaya koyduğumuzu gördüm. Bu arada Cenâb-ı Hak dilime şu
hususu getirdi:
«Bu remizler Allah ile Resulü
arasmda birtakım sırlar (ve şifreler )dir;
Cenâb-ı Hak sanki bu remizlerle şöyle buyurmuştur :
Kâf! Sen
varlığın sığmak yerisin, her varlık Sana gelip barınmak ister ve Sen varlığın
tamamısın..
Hâ! Mülkü Sana
bağışladık, melekût âlemini Sana hazırtadık..
Yâ! Ayn! Ey
gözlerin gözü!.
Sâd! Benim
sıfatım Şensin; kim Resule itaat ederse, gerçekten o Allah'a itaat etmiş olur.
Hâ! Seni himaye
ettik..
Mim! Aynı Sana
verdik, Seni ona sahip kıldık, Sîn'i Sana öğrettik, onu Sana göstereceğiz..
Kaf: Seni
(kendimize) yaklaştırdık..
Fıkıh âlimleri
benim bu tefsirime karşı çıktılar ve tartıştılar, dediklerimin hiçbirini kabul
etmediler. Bunun üzerine onlara dedim ki: Öyle
ise, aramızdaki ihtilâfı kaldırmak
üzere Rasulüllah salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimize gidelim..
Hep birlikte Resûüllah'a gittik, durumu arzettik. Efendimiz şöyle buyurdu :
«Muhammed bin Sultan'ın dediği
haktır..»
Bu hususta ne buyurursunuz?
Şeyhim (Allah kendisinden razı
olsun) buyurdu ki:
— Seyyid Muhammed bin Sultan m
verdiği mâna sıhhatlidir, Rasulüllah salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin
makamına nisbetle doğru bir mânadır. Ama bu harflerin tefsiri, konuldukları
mâna ve asıllarmm gerektirdiği husus itibariyle, bizim dediğimiz gibidir.
Evet, diyebilirim ki, Şeyhimizin
tefsirinin yüceliği size de kapalı değildir. Çünkü mülkün bağışlanması, melekût
âleminin hazırlanması ayrı ayrı şeylerdir ki, bunlardan her birinin Rasulüllah
salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimize ayrılık ve tutmazlık ve Ondan uzanıp
meydana gelmemezlik durumu vardır.
Bu mâna nerede, bütün mülk ve
melekûtun, aynı zamanda bütün mahlûkatm Sâd remzinin altına girmesi ölçüsünde
olan mâna nerede?..
Şüphesiz ki
ikisi arasında çok hem çok fark vardır.
Sonra Nün ile Ayn harflerinin
gerektirdiği husus ki varlık âleminde her mevcudun maddesinin Rasulüllah salla’llâhu
aleyhi ve sellem Efendimiz olduğu hükmü ve yine Rasûlüllah'm her varlık için
bir kehf (sığmak yeri) olduğu, bütün varlıkların ona sığındığı mânası çok
yüksek bir düzeyde bulunuyor.
Seyyid Muhammed bin Sultan'm işaret
buyurduğu mânaların tamamı ise Nün, Ayn ve Sâd harflerinin kapsamına
girmektedir.
ŞEYH HAZRETLERİNİ DENEYENLER OLDU
Şeyhim (Allah kendisinden razı
olsun) sûrelerin başındaki bütün remiz ve işaretleri ayrı ayn tefsir etti, her
remzi yerinde açıkladı ki Ondan bu hususta duyduklarımın hepsini yazmama imkân
yoktur. Çünkü konu uzar da gider. Ancak burada Şeyhimin vermiş olduğu iki
cevabı nakletmek istiyorum :
Birincisi, fâkihlerden bazısı —ki
bunlar fukara mahab- betine nisbet edilenlerdir—, birkaç soru sordular,
onlardan kesin ölçüde tesbit edilen sualden biri şu idi:
«Mukattaa harflerden olan Kaf
harfinde Allah'ın koyduğu İlâhî sır nedir?»
Çünkü
ariflerden bir kısmı demişler ki:
Bu harfte öncesiz olan daire-i
hazret ile sonradan olan daire-i hazret toplanmıştır.
Bunu bize
açıklar mısın?
Soru
soranların maksadı Şeyhimizi denemek ve ona nis- bet edilen vehbî (Allah
tarafından verilen) ilmin sahih olup olmadığını anlamaktı. Çünkü soru sahibi
fakîh bu konuda Ha- temî'nin ve diğer ilim adamlarının kitaplarına bakmış,
tevcih edilen sayılmayacak kadar soruları incelemiş ve bu mes'ele hakkında
hiçbir ilim adamının kendisine cevap veremeyeceğine kanaat getirmişti. İşte bu
düşünceyle bir de Şeyhimize soru tevcih etmiş bulunuyordu.
Allah kendisinden razı olsun,
Şeyhim onun bu sorusuna şu cevabı verdi :
— Senin sözünü ettiğin hazret-i
kadîme, envar-i hadîse hazretinin ta kendisidir ki bu henüz ruhlar ve bedenler
yaratılmadan önce yaratılmış bulunuyordu. Yerler ve gökler de yaratılmadan önce
bu var kılınmıştı. Buradaki kıdem (öncesizlik) den maksad, «Allah vardı, hiçbir
şey yoktu, O hep vardır» anlamına gelen kıdem değildir. Hazret-i hâdiseden
maksad ise, bundan sonra meydana gelen ruhlar ve bedenlerdir.
Hiç şüphe yok ki, ruhların
bedenlerle birlikte olması da iki grupta toplanıyor: Bir gruba cennet
va'dedilmiş, bir gruba da cehennem va'dedilmiştir. Cennet ile va'dedilen grup,
haz- ret-i envarm nurlarının bir kısmının fer'idir. Nasıl ki cehennem ile
va'dedilen grup ta bu nurların bir kısmının fer'idir. Böylece ikinci hazret,
birinci hazretin fer'i olmuş oluyor. Böy- lece durum bu ikisinde rızaya uygun
olan ve olmayan diye iki kısma ayrılmış bulunuyor.
İşte sen bunları anladmsa,
mukattaa olan bu harfte telâffuz yönünden üç harf bulunmuş oluyor ki, bu
Kaftaki Elif ve Fâ harfleridir. Yani Kaf-Elif-Fâ.. Kaf ile adlandırılan
Elif ile birleştirilmiştir ki bu Süryanicede Cenâb-ı Hakk'm her iki hazrette
hayır ve şer ile, fazıl ve adalet ile tasarrufta bulunduğu mânasına
konulmuştur. Fâ harfi sakin olunca, Süryanicede kendinden öncekinde bulunan
kusur ve kabahati gidermek mânasına konulmuştur.
Kaf ile Elif kapsamındaki kabih
olan şey, şer ile va'dolu- nandır. Böylece ikisinden va'dedilen şer giderilince
geriye va'dedilen hayır kalır. Bu hayra mazhar olanlar ise Allah'ın has
kullarıdır.
İşte Kaf harfinin tamamı her iki
hazrette mevcud olan Allah'ın has kullarına işaret etmektedir. Ayrıca Cenâb-ı
Hakk'm kendi fazl-u kereminden vermiş olduğu hayırlara da kapı açmakta, onlara
dikkati çekmektedir. İşte iki hazretin sırrı bu- dur. Böylece Kaf Allah'ın
isimlerinden bir isimdir ki mahlûkatın en azizine izafe edilmiştir.
Bu bizim Arapça dilinde Sultan
dememiz makammdadır. Çünkü Sultan kelimesi hem hükümdara, hem de teb'asma
işaret etmektedir. İsterse bu teb'a müslümanlar gibi saadet ehlinden olsunlar,
isterse zimmî (gayr-i müslim vatandaş) 1er gibi şakavet ehlinden olsunlar..
Hükümdar övülmek istendiğinde
«İslâm Sultanı» denilir. İslâm kelimesi, edep, saygı ve vakar cihetiyle
Zimmîleri çıkarmış oluyor. Çünkü hakikatte de onlar bu kapsamın dışında
bulunuyorlar. Böylece zimmîler, «Ey Muhammed'in, peygamberlerin ve saadet
ehlinin Rabbi!» diyen kimse mesabesinde oluyorlar.
Bu mânayla bütün peygamberlerin,
meleklerin ve saadet- li kişilerin sayılarına, makamlarına, hallerine, Allah
ile olan durumlarına ve sonra da cennet ehline, onların bütün makamlarına,
derecelerine bir bir gelir ve bunlardan hiçbirini bir kıl kadarı bile olsa
terketmeden sayar ve tesbit edersen işte o zaman Kafin mânasını ortaya koymuş
olursun..
Bu takdirde risâletin, nübüvvet
ve meleklerin sırlan, velayet ve saadetin esran, cennet ve bütün nurların ve
sair mahlûkta bulunan hayırların sırlan onda toplanmış olur. Allah'ın
ordularının sayısını ancak kendisi bilir..
Süryanicedeki âdet, izâle için
olan Fa harfi, Kaf harfi yazılırken yazılmıyor, çünkü o zaman yazı mânayla
birlikte karışıp çözümü zor bir durum meydana getirir. Bunun için bu yazılırken
sadece (Kaf) olarak yazılıyor. Allah daha iyisini bilir.
Sonra Şeyhim (Allah kendisinden
razı olsun) buyurdu ki:
— İstersen kadimi olan hazreti,
Allah'ın ezelî ilminde seb- kat eden şeyler olarak tanımlarsın ve ve böylece
hazret hakikati üzere kadîm olmuş olur. Hadis olan hazreti de Aziz ve Çelil
olan Allah'ın meydana getirdiği malûmat olarak tanımlarsın. Senin için böyle
bir tefsirde bulunmak mümkündür. Mânalar ise kendi hali üzere kalır. Allah daha
iyisini bilir.
Müellif Ahmed bin Mübarek diyor
ki:
«Dikkat ediniz, bu cevabın
güzelliğine..» Sonra ben Şeyhimden soru soranla buluştum ve dedim ki:
—
Şeyhimin cevabına karşılık ne düşünüyorsunuz?
Bana şunu söyledi:
—
Şeyhinizin dedikleri uydurmadır. Hazret-i Kadîme, Kaf harfinin (yarı)
dairesidir. Hazret-i Hâdise ise o dairenin altında olan katmadır. Bundaki sır
ise, hâdisenin kadîmden istimdad etmesi işaretidir. Katma kısmın halkaya dahil
olması — ki biz bu halkaya Daire demiştik — ise ittisal ölçüsü içinde hâdisenin
kadîmden istimdad etmesine işarettir. Böylece Kaf süresiyle halkadaki bu
özellikle iki hazrete işaret edilmiştir: Kafin asıl halkasıyla kadîme
(öncesizliğe), altındaki katma ile hâdise ve katmanın halkaya bitişmesiyle de
hadisin kadîmden istimdadına işaret ediliyor.
Evet, nerede bu tefsir ve nerede
Şeyhimizin bu kişiye verdiği cevap? Çünkü soru Kaf harfinin mânası hakkında
idi, ki bu lâfızlardan bir lâfızdır. Soruyu soranın itirazı ve yaptığı açıklama
ise hat ile ilgilidir, lâfızla değil.. Çünkü Kaf harfinin lâfzında halka
(daire) ve katma kısım yoktur. Bunun üzerine o adama dedim ki:
—
Sizin bu anlattığınızda hazret-i kadîme ile hazret-i hâdisenin mânasına
açılan bir kapı yoktur. Sonra halka (daire) ile hazret-i kadîme arasında ne
münasebet vardır? Aynı zamanda katma kısım ile hazret-i hâdise arasında ne gibi
münasebet mevcuttur? Eğer bu katma sadece daireye bitiştiği içinse, aynı
bitişme Mim harfinin halkasında da mevcuttur. Sad, Dad Ayn, Ğayn ve
diğer bazı harflerde de buna benzer halka ve katma vardır.
Benim bu itirazım üzerine o şahıs
ne cevap vereceğini bilemedi. Benim bu anlattığım (yanlış anlaşılmasın) Şeyhime
karşı bir itiraz mahiyetinde değildir. Şeyhimin uydurma ve hileli konuşması
kesinlikle doğru değildir. Onu bu gibi şeylerden tenzih ederim. Aynı zamanda
başka velîlere karşı da bir itirazım yoktur. Cenâb-ı Hak bizi onların
ilimleriyle menfaat - landırsm.
Benim, Şeyhimden soru soranla söz
düellosuna girmemin sebebi, Şeyhimin sözünün uydurma olduğunu söyleyeceğine vâ-
kıf olmadığındandır. Bunun nasıl
olduğunu da bilmem. Soruyu soran belki bunu kendine göre belli bir mânada
naklet - miştir, tahkik etmeden konuşmuştur. Bu bakımdan kendisine karşı itiraz
edilmiş (gereken cevap verilmiştir). Allah daha iyisini bilir.
İkinci cevap ise, müşkil bir
durum arzetmektedir ki Sey- yid Abdurrahman el-Fasî Hazretleri buna işaret
etmiştir. Özetleyecek olursak: Remzlerin bir, sûrelerin birkaç tane olmasının
veçhesi nedir? Baştaki harfler sûredeki hususları remz ediyorsa, bu ramzlerin
farklı olmasını gerektirir; nasıl ki sûreler de birbirinden farklı durum
arzetmektedir. Buna ne buyurursunuz? .
Şeyhim (Allah kendisinden razı
olsun) şu cevabı verdi:
— Sûrelerin muhtelif, remzlerin
ise bir olmasının sebebi, Kur an âyetlerinin nurları üç kısımdır: Birincisi
beyazdır: Bu, kulların dediği azîz-celîl olan Rablerinden istediği şeydir.
İkincisi yeşildir: Bu, Cenâb-ı Hakk'm buyurduğu şeylerdir. Üçüncüsü sarıdır:
Bu, kendilerine gazab olunanların ahvaliyle ilgilidir.
O halde Fâtiha-i şerîfede yeşil
olan, Hamd'dir, yani Allah'a hamd, sadece yeşil rengi remzeder. Çünkü bu,
Cenâb-ı Hakk'm sözüdür. Fatihada beyaz renk de vardır, bu da Rabbi'l- Âlemîn
terkibinden Gayri'1-Mağdubi'ye kadar olan kısımdır. Fatihada sanda vardır; bu
da Mağdubi'den sûrenin sonuna kadar olan kısımdır.
Evet bu üç nûr bütün sûrelerde
mevcuttur. Ancak ne var ki bazısı az, bazısı da çok ölçüdedir. Nitekim
Fâtiha'da bunun örneğini gördün.. Bu üç nurun farklı olmasının sebebi ise,
Levh-i Mahfuz'daki farklılığındandır. Çünkü Levh-i Mahfuzun birkaç yüzü vardır;
bir yüzü dünyaya, onun ahvaline ve ehline yöneliktir, dünyada neler meydana
gelecekse, dünya ehlinin ahvali ne olacaksa bunların hepsi orada yazılıdır. Bir
yüzü de cennete yöneliktir, orada cennetin ahvali, ehlinin durumu, onların
sıfatlan yazılıdır. Bir yüzü de cehenneme yöneliktir, orada cehennem ehlinin
ahvali, ehlinin durumu, onların sıfatları yazılıdır. (Cenâb-ı Hak bizi
cehennemden ve onun azabından korusun).
Levh-i Mahfuz un dünyaya yönelik
bulunan yüzü beyazdır. Cennete yönelik olanı ise yeşildir. Cehenneme yönelik
olanı sarıdır, ama hakikatte siyahtır. Sarı olması, müminin naza- rmdadır.
Çünkü müminin basiretinin nuru bir şey üzerine vaki olunca, o şey siyahsa onu
san yapar. O kadar ki mümin mahşerde kendisi için yazılan şeyleri aşan nuruyla
uzağında bulunan ve simsiyah bir görünüm içinde kalan bir kâfire nazar edince
onu san renkte görür. Bu sebeple san olarak görünen şahsın kâfir olduğu
anlaşılır.
Kâfire gelince, o hiçbir şey
görmez, karanlık her taraftan onu kuşatmış ve bastırmış olur; o ancak karanlık
üstüne karanlık görebilir.
Bunun üzerine sordum :
—
Efendim dedim, insanın kalbine ancak kendi ölçüsünde olan şey mahşerde vaki
oluyorsa, o takdirde müminin (görme ve anlama konusunda) kâfir üzerine ne gibi
bir meziyeti olabilir? Bu durumda da dünyada müslüman olmayı orada temenni
etmeyebilir..
Şeyhim (Allah kendisinden razı
olsun) cevap verdi:
—
Cenâb-ı Hak orada mü'mine cennet ve ehlinin ahvaliyle ilgili olarak zarurî
ilim yaratıp verir. Bunu anladığın takdirde âyeti cennete yönelik olan
veçhesiyle alacak olursan, nuru yeşil olur. Cehenneme yönelik veçhesiyle
alırsan, nuru sarı olur. Dünyaya yönelik olan veçhesiyle alacak olursan nuru
beyaz olur.
Sonra bilmiş ol ki: Bu
veçhelerden her biriyle ilgili birtakım açıklamalar ve bölümler vardır ki
onları ancak Allah kendi ilmiyle bilip kuşatabilir, (kuşatmıştır).
Sûrelerin başındaki harfler,
Mushafta yazılı olduğu gibi Levh-i Mahfuz'da da yazılıdır. Ancak ne var ki her
harfin açıklaması orada Süryanice yapılmıştır. Oradaki her harfin açıklamasını
görecek olsan, aralarındaki farklı durumu anlardın.
Bunu biraz belirtecek olursak,
deriz ki: Elif-Lâm-Mîm birtakım remizlerdir, bununla varlık âleminin efendisi
Hz. Muhammed'in nuruna işaret edilmiştir. O nûr ki, mahlûkatm hepsi ondan
istimdad etmiştir.
PEYGAMBERİN YUKARIDA BELİRTİLEN BU NURUNA BAKILDIĞINDA
Yukarıda işaret edilen Peygamber (salla’llâhu
aleyhi ve sellem) Efendimizin bu nuruna belirtilen remizle bakıldığında
mahlûkattan bir kısmının O'na imân ettiği, bir kısmının imân etmediği, inkâra
saptığı; imân edenlerin ahvali, küfredenlerin durumu ve bunlarla ilgili
hususlar anlaşılır ve Bakara sûresinde belirtilen ahval ile uyum halinde olduğu
görülür. İşte âyetin başındaki remiz bu mânayla inmiştir. Yine bu remizlere,
hayırlar dikkate alınarak bakılırsa, bu hayırların insanlara nasıl
oluşturulduğu anlaşılır ki Âl-i İmran sûresinde belirtilen hususlar bunlardır ve
Elif-Lâm-Mîm remzi bu sûrenin başında belirtilen mâna ile inmiştir.
Yine bu remizlere, onlara ehil
olmayan kimseler üzerine inen azâb itibariyle bakacak olursa, şu dünyada o ehil
olmayanlara nelerin dokunduğunu, başlarına nelerin geldiğini anlar ve Ankebut
sûresinde bahsi geçen hususların bunlar olduğunu görür. Bunun gibi her sûrenin
başındaki remiz bu ölçülerle yorumlandığında, belirttiğimiz özellikler
kendiliğinden bilinir, Levh-i Mahfuz'daki açıklamasıyla bir farklılık
arzetmediği anlaşılır.
Sonra Şeyhimden makam ile ilgili
bazı şeyler sordum, o da bana gereken cevabı verdi ki akıllara durgunluk
verecek nitelikte bulunuyordur. Bunun için buraya yazmayı uygun görmedik. Allah
daha iyisini bilir.
Şüphesiz ki bunlar çok üst
düzeyde bulunan birtakım sırlardır ki bunlann mânasını tahkik etmek ve doruğuna
erişmek ancak fetih ile mümkün olur veya Şeyh Hazretleriyle karşılıklı konuşmak
suretiyle gerçekleşebilir. Bu hususta sorulan so-
ruları Şeyh Hazretleri mânaları
açıklayarak cevaplandırdığında ve soru soranın kendisine arız olan şeyleri
hatırında tutup aldığı cevaplarla birleştirip bütünleştirdiğinde, Şeyhin
mânanın tamamına eriştiğini, kendisi fetih olmasa bile anlar. Allah daha
iyisini bilir.
SÜRYANİCEDE HAFLERİN KONULDUĞU ASIL MÂNALAR
Burada, Süryanicede harflerin
konulduğu asıl mânaları yazmamı arzu ettim. Çünkü buna ihtiyaç vardır. Yukarıda
da birçok defalar bu konuya bazı atıflar ve havaleler yaptık. Onları biraz daha
derli-toplu olarak anlatmak istiyoruz, tâki yararlar tamamlanmış olsun.
Hemze harfi, üstün olursa (fethe
ile okunursa), bütün eşyaya işarettir; az olsun çok olsun, onunla bu işaret
sağlanır. Bu işaret bazı hallerde konuşandan çıkıp kendi zatına ve nefsine
yönelmiş olur. Bu tür işaret kabz'den salimdir. Eğer Hemze ötre olursa, yakın
ve az olan şey'e işarettir. Esreli olursa, münasip olan yakın şey'e işarettir.
Ba harfi, üstün (fetheli) olursa,
bu ya çok aziz, ya da çok hakir şey'e işarettir. Esreli olursa, bu, zata dahil
olan veya dahil olmak isteyen şey'e işarettir. Ötre olursa, beraberinde Kabz
bulunan şey'e işarettir. ( * )
Ta harfi, üstün (fetheli) olursa,
bu, çok hayra verilen bir isimdir. Esre olursa, yapılan ya da ortaya konulan
şey'in ismidir. Ötre olursa, ortada olan az şey'in ismidir. Bazen de bununla
birbirine zıd iki şey kasdolunur.
Sâ (üç noktalı S harfi),
(fetheli) olursa, nûr ya da karanlığa işarettir. Ötre olursa, bir şey'in diğer
bir şey'i bir şey üzerine koyup katmak anlamına işarettir.
Cim harfi, fetheli olursa, bu ya
nübüvvet ya da velayet
(*) Kabz,
kulun korku ve ümit hallerini aştıktan sonra meydana gelen bir haldir..
demektir, şu şartla ki bir
öncesinde veya sonrasında nübüvvet ya da velayetle ilgili bir kayıt bulunursa..
Aksi halde ebediyen ya da yararlandığı hayır demektir. Esreli olursa, zatta
imân nurundan gelen az hayır anlamını taşır.
Şeyhim bu konuda bir defasında da
şöyle buyurdu: «Esreli olursa, zayıf olan veya nurlu olan az hayır, demektir.»
Hâ harfi, fetheli olursa, hepsini
kapsamak mânasına delâlet eder. Ötre olursa, âdem oğullarının dışında sayısı
çok olan (meselâ yıldızlar gibi) şeylere delâlet eder. Esreli olursa, zata
dahil olan veya zatın velayeti altında bulunan köle, altın ve gümüş gibi
şeylere delâlet eder.
Hâ (noktalı Hâ) harfi, fetheli
olursa, incelik ölçüleri içinde sonuna kadar uzantı anlamına delâlet eder.
Ötreli olursa, canlılarda olan bir tür olgunluk ismine delâlet eder. Esreli
olursa, cansızlarda bir tür olgunluk ismine delâlet eder.
Dal harfi, fetheli olursa, zatın
dışına işarettir. Esreli olursa, zatta olan şey'e işarettir. Ya da zata dahil
olan veya ona yakın bulunan şey e işarettir. Ötre olursa, az veya çirkin şey'e
beraberinde gazab olmak üzere işarettir.
Zal (noktalı Dal) harfi, fetheli
olursa, zatta bulunan ve zatın sahip bulunduğu şey e ta'zim anlamını taşımakla
birlikte bir mânaya delâlet eder. Ötre olursa, zatında bulunan şer ve kaba şey
e veya ondaki büyük ve çirkin şey'e delâlet eder. Esreli olursa,, kendisini
gazab takip etmeyen çirkin bir şey'in ismidir.
Ra harfi, fetheli olursa, zahirî
ve bâtmî bütün hayırlara işarettir. Ötre olursa, nefsinde bir olan ve açık
meydanda bulunan şey'in ismidir. Esreli olursa, içinde rûh bulunan şey'e
işarettir; ancak o şey âdem oğlundan başka canlılardır. Veya bu ruhun kendisine
işarettir.
Zâ (noktalı olan Ra) harfi,
fetheli olursa, bir şey üzerine dahil olunca ona zarar veren şey'in ismidir.
(Bir başka defa da, bunun kendisinden sakınılan şey'in ismidir, buyurmuştu).
Ötre olursa, içinde bulunan (büyük günahlar gibi) çirkin şey'e işarettir.
Esreli olursa, içinde zarar bulunmayan (küçük günahlar, şüpheli şeyler ve az
mundar sayılan nesneler gibi) çirkin şey e işarettir.
Tâ harfi, fetheli olursa, cinsi
temiz olan ve sonuna kadar saf ve katıksız süre-giden şey e işarettir. O
haddi-zatmda da temizdir, sonuna kadar saf ve berraktır. Ötre olursa,
birincisinin aksine sonuna kadar çirkin ve habis olan şey e işarettir. Esreli olursa,
tabiatında sakinlik bulunan şey'e işarettir.
Zâ (noktalı Tâ) harfi, fetheli
olursa, nefsinde büyük olan şey e işarettir. Aynı zamanda beraberinde karşıtı
olan şey de yoktur; soylu kişilerdeki cömertlik, Yahudilerdeki kin ve düşmanlık
gibi... Ötre olursa, nefsinin hareketine tabi' olan şey'e işarettir, kendi
helakini hazırlamaya çalışır. Esreli olursa, kulun zarar gördüğü şey'e
işarettir ki o şey'in tabiatında zarar vermeklik vardır.
Kâf harfi, fetheli olursa,
kemâl mertebesinde olan kulluğun hakikatma işarettir. Ötreli olursa, siyah ya
da çirkin kula işarettir. Esreli olursa, kulluğun sana muzaf olduğuna
işarettir. (Bir defasında ise bu hususta şöyle buyurmuştu:
«O senden sana kulluk ile
bir işarettir).»
Lâm harfi, fethalı olursa,
konuşmacının büyük bir şey üzerinde oluşmasıdır ki büyük bir şey e işarettir.
Ötreli olursa, sonu olmayan bir şey'e işarettir. Esreli olursa, konuşmacıdan
zatındaki boşluğa ya da doğrudan doğruya zatına işarettir. Ne var ki bu Lâm
harfinin esresi ince okunduğu zaman böyledir. Biraz kaim okunduğunda, bu
mânayla birlikte sıkıntı, gönül darlığına işarettir; (bir başka defa ise,
çirkinlikle birlikte bu mânaya işarettir, buyurmuştu).
Mim harfi, fetheli olursa, varlık
âleminin tamamı demektir. Esreli olursa, açık meydanda olan zatın num demektir.
Gözde olduğu gibi.. Bâtında olan zatın nuruna da işarettir, kalb- de olan nûr
gibi.. Ötreli olursa, az olan aziz şey, demektir; göz yaşı gibi. Bu mânayla göz
yaşma mû-mû denilmiştir.
Nün harfi, fetheli olursa, zatta
sakin olup ondan çevreye yayılan hayır demektir. Ötreli olursa, kemâl
mertebesinde olan hayır veya etrafı aydınlatan nûr demektir. Esreli olursa,
konuşmacının idrâk ettiği veya kendine ait olan şey demektir.
Sad harfi, fetheli olursa,
Allah'ın huzumnda vakfe yapılan mahalde yerin tozunun tamamı demektir. Esreli
olursa, yedi yere işarettir. Ötreli olursa, yeryüzünün bütün bitkilerine
işarettir.
Bütün bunlar, Sad harfi az ince
okunduğu zaman böyledir.
Kaim okunduğu zaman ise, fetheli
olanı, Allah'ın üzerine gazab indirdiği yer veya üzerinde bitki olmayan toprak
demektir. Esreli olursa, içinde hiçbir bitki bulunmayan zat demektir. Veya
kendinde hiç hayır bulunmayan zat demektir. Ötreli olursa, yukarıdaki iki
mânadan bize erişen zarar demektir.
Şeyhim bir defasında ise bu
hususta şöyle buyurmuştu:
Sad fetheli olursa, yeryüzünün
tamamına işarettir. Tabii üzerindeki şeyler de buna dâhildir. (Bu şeylerin bir
fersah miktarı kadar olduğuna da dikkatleri çekmişti.) Ötreli olursa,
yerkürenin tamamına işarettir. Esreli olursa, yeryüzünde bulunan bitkilere
işarettir. Kesreli halinde kaim okunursa, yeryü- zündeki Allah'ın gazabına
çarpan şey'e işarettir.
Bu ikinci mânayı, Şeyhimin
vefatından sonra onun hat- tıyla yazılı bulunan parçadan alıp yazdım. Ama
birinci mânayı onun bizzat ağzından dinlemiştim, İkincisi ise arzettiğim
şekilde kendi hattından buraya naklettim. (Allah kendisinden razı olsun).
Dad harfi, fetheli olursa,
belâdan uzak sıhhate delâlet eder. Ötreli olursa, içinde nûr ya da karanlık
bulunmayan şey'e işarettir. Esreli olursa, saygı ve korku ölçüleri içinde
eğilmeğe işarettir.
Ayn harfi, fetheli olursa, gelmek
ya da göç etmenin ismidir. Ötreli olursa, zatta sakin olan ve zatın kaim olduğu
şey'- in ismidir. Esreli olursa, zatın habisliğine delâlet eden şey'in ismidir.
(Bu, Şeyhimden işittiğim
mânalardır. Onun hattıyla yazılı bulunan parçada ise şöyle deniliyor:
Ayn, fetheli olursa, yüz çevirip
gelen şey'e işarettir. Ötreli olursa, irâdeye göre fayda veya zarar veren şey'e
işarettir. Esreli olursa, kulluğun iyi bir yolda olmadığına işarettir.
(Bu mânalar da birinci şekle
yakmdır. Çünkü gelmek ile yüz çevirip gelmek birbirine pek yakın ölçüdedir.
Zatta sakin olup zatın kaim olduğu şey rûh ve hafeze melekleridir, bunlar
Allah'ın izniyle hem zarar, hem de yarar verirler. Kulluğun iyi bir yolda olmaması,
zatın habisliği ve karanlığıdır.)
Ğayn harfi, fetheli olursa, bir şey'in
hakikatma ulaşılan nazar'm ismidir.
Ötreli olursa, Allah'ın isimlerinden bir isimdir, yuf ka yüreklüiğe ve acıma
hissine delâlet eder. (Allah hakkında geniş rahmet anlamına gelir). Esreli
olursa, bilmediğini sormak, bildiği ile cevap vermek anlamına gelir.
Bunlar, bizzat Şeyhimden
işittiklerimdir. Onun hattıyla yazılı bulunan parçada ise şöyle deniliyor:
Ğayn harfi, fetheli olursa, kendisine
beraberlik ve yakınlık eden şey’i tabiatı gereği defeden şey'e işarettir.
Ötreli olursa, yufka yürekliliğe, saygı ve şeref dolu olgunluğa işarettir.
Esreli olursa, bilmediği bir kelimeyle konuşmaya işarettir.
Şeyhimin vermiş olduğu iki türlü
mâna birbirine pek yakındır.
Fa harfi, fetheli olursa, cinsinin
habislikle bilinmesinden sonra habisliği olumsuz kılmak içindir. Böylece bu o
şey'in temiz olduğuna, cinsinin de habis bulunduğuna işarettir. Buradaki
habislik günah ve benzeri şeylerdir. Esreli olursa, zata ve onun kapsadığı
şeylere işarettir. Bazı ahvalde bu ihtiva ettiği şeyler az olur.. Ötreli
olursa, habisliği gidermek içindir.
Kaf harfi, fetheli olursa, hayırları
toplayıp bir araya getirmek mânasına işarettir. Veya bütün nurlara işarettir.
Ötre- li olursa, meydana gelmenin aslına veya öncesiz olan ilme ve benzeri
şeylere işarettir. Esreli olursa, aşağılık ve horluğa işarettir.
Sin harfi, fetheli olursa, tabiatında
incelik bulunan güzel ve zarif şey'e işarettir. Ötreli olursa, kaba ve sert
olan fena şey'e işarettir. Veya hissen siyah olan şey'e işarettir. Esreli
olursa, belirti, mühür mânasına olan şey'e işarettir, işaret o mühür veya
alâmetten gelir.
Bu bahsettiğim mânalar. Şeyhimin
hattiyle yazılı parçadan alınmadır. Bizzat kendisinden işittiğim ise şöyledir :
Sin harfi,
fetheli olursa, eşyanın
güzelliklerinin ismidir. Ötreli olursa, hissen siyah olan şey'in ismidir.
Esreli olursa, zatın kapısına ve onun sırrı olan kâmil akıl, afvetmek, yumuşak
huyluluk gibi mânalara delâlet eder.
Şeyhimin vermiş olduğu iki ayrı
mâna birbirine pek yakındır. .
Şin harfi,
fetheli olursa, arkasından
azâb gelmeyen rahmete işarettir. Ayrıca kendisinden kötülük ve azabın çıktığı,
rahmetin girdiği kimseye de işarettir. Ötreli olursa, nefsinde yüce olan ve
saygı değer bulunan kimseye işarettir. Esreli olursa, tabiatında gizlemek ve
gizlenmek bulunan şey'e işarettir. Bazen de kalbde örtülü bulunan şey'e
işarettir.
Verdiğim bu mânalar, Şeyhimin
hattiyle yazılı olan parçadan alınmadır. Kendisinden bizzat işittiğim ise
şöyledir :
Şin harfi,
fethe ile olursa, arkasından
azâb gelmeyen rahmet demektir. Ötreli olursa, zihinlerin hayretlere daldığı
şeyler demektir. Veya göz kapaklarına zarar veren ok misali şeylere işarettir.
Esreli olursa, üzerine bir aza veya ayak ile basılan ve fakat belli olmayan şey
demektir. Veya kalbde gizli tutulup zahir olmayan şey demektir.
Hâ harfi, fetheli olursa, sonu
olmayan tertemiz bir rahmet demektir. Ötreli olursa, Allah'ın isimlerinden bir
isimdir. Esreli olursa, mahlûkatm zatlarından çıkan hayra işarettir.
Bu, Şeyhimin hattiyle yazılı
bulunan parçadan alınmadır. Kendisinden bizzat işittiğim ise şöyledir:
Hâ harfi, fetheli olursa, sonu olmayan tertemiz bir
rahmettir. Ötreli olursa, Allah'ın isimlerindendir. Ayrıca bunda bütün
mükevvenatı müşahede anlamı da mevcuttur. Ötreli olan Nün harfi böyle değildir,
o, Ya Rabbî diyen kimsenin mesabesindedir. Hâ ötreli olunca, Rabbi'l-Âlemîn
diyen kimsenin mesabesindedir. Esreli olursa, müminlerin zatlarından çıkan
bütün nurlara işarettir.
Vav harfi, fetheli olursa,
insanda damarlar ve parmaklar gibi şeylerin birbirine örülüp bağlanması
anlamına gelen şeylere işarettir. Ötreli olursa, âdem oğluna uymayan, ona ters
düşen şeyler demektir. Felekler ve dağlar bu cümledendir. Esreli olursa, birbirine
girmiş, örgülenmiş pislik taşıyan şeyler demektir. Barsakları örnek
verebiliriz. Veya sevilmeyen, ga- zab edilen şeyler demektir.
Yâ harfi, fetheli olursa, ünlem
içindir. Bazen bu mânayı kuvvetlendirmek için de kullanılır.
Bu, Şeyhimden bizzat
işittiğimdir. Onun hattiyle yazılı bulunan parçada ise şöyle deniliyor :
Yâ harfi, fetheli olursa, ünlem
içindir. Bazen de içinde ünlem bulunan bir haber içindir, Lem Yelid gibi. Bu
bir haberdir, fakat içinde nida (ünlem) vardır. Ötreli olursa, sabit olmayan
şey'e işarettir. Şimşeki buna örnek verebiliriz. Bir anda parıldar ve kaybolur.
Esreli olursa, kendisiyle utanılan veya kendisinden utanılan şey'e işarettir,
utanç yerlerini buna örnek verebiliriz.
HARFLERİN ESRARI
Şeyhim (Allah kendisinden razı
olsun) buyurdu ki :
— Bu anlattıklarımız harflerin
esrarı mahiyetindedir. Sûrelerin başındaki her harfin yedi esrarı vardır ki
onlardan yukarıda sözünü ettiğimiz mânalar çıkmaktadır. Ayrıca bu harflerin
yedi başka esrarı daha var ki Arapça söz onlara uygun gelmektedir. Söz Arapçadan
başka bir söz olursa, ona başka esrar da münasip düşmektedir.
Allah bizi başarıya ulaştırsın ve
esrarı bize öğretsin, Efendimiz Muhammed'in (salla’llâhu aleyhi ve sellem) yüce
makamı hürmetine bizim bu dileğimizi kabul buyursun! ( [1]
)
Ey okuyucu! Allah sana merhamet
etsin, başka hiçbir divanda buna benzer satırların yazılı olduğunu işittin mi
veya gördün mü? (Allah daha iyisini bilir).
Şeyhimle buluştuğum ayda veya o
aydan hemen sonra bana Süryanice üç kelimeden söz etti ve buyurdu ki:
—
Bu kelimelere aklını kullanarak kendini ver, sakın unutayım deme! Siner,
Siz'û ye Mâzej.
Bunun üzer ine sordum :
—
Efendim, dedim, bunlar ne dildendir?
Cevap verdi:
— Süryanicedir.. Bugün yeryüzünde
bunu —pek az kişiden başka— bilen yoktur..
—
Bu üç kelimenin mânası nedir? diye sordum, fakat Şeyhim bunların mânasını
açıklamadı. Sadece ben bunların Süryanice sözler olduğunu anlamış oldum. Ancak
Şeyhim bana sanki lisan-i hal ile şöyle diyordu :
—
Benim zatımda sakin ojan şu nura dikkatle bak, zahirimde perde perde
yükselen ve bâtınımda iç âlemimi aydınlatan parıltıları görmüyor musun? Bu
büyük hayra bak ki zatım ona sahip olmuştur ve zatım bu nûr ile kıvamını
bulmuştur. İşte bu nûr ile varlık âleminin hepsi şeylerden temizlenir; yerde ve
göklerde ve diğer âlemlerde bulunan zahirî ve bâtmî hayırlar bu nûr ile vücut
bulur. Evet bütün bunlar benim zatımdaki nurdan istimdad etmekteler..
Müellif Ahmed b. Mübarek diyor ki
:
«Şeyhimin bu sözlerinden, varlık
âleminde kendisinin tasarrufa yetkili kılındığını anladım. Allah daha iyisini
bilir.»
GÖKLERİN DÜRÜLMESİ
Şeyhime —Allah kendisinden razı olsun— göklerin dürüleceğim haber veren şu
âyetten sordum :
«Göğü, kitap dürer gibi
durduğumuz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi, atımızdan verilmiş bir söz
olarak — onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu biz yaparız..» ( * * )
Dürmek ile terceme ettiğimiz Tayyi's-Sicil'den maksad nedir? Müfessirlerden
bir kısmı kitaptaki sahifelerin forma haline getirilip üstüste konulma mânasına
tefsir etmiştir. Yani sahifeler içindeki yazıdan dolayı katlanıp üstüste
konuldu, demektir. Bu hususta ne buyurursunuz?
(*) Rahman sûresi, âyet: 35.
(*•) Enbiyâ sûresi, âyet: 104.
Allah razı olsun, şu cevabı verdi:
— Sicil'den maksad, kitabın konulduğu rahledir ki Araplar buna
Himarü'l-Kütüb = Kitaplar merkebi, derler.
Zannedersem Şeyhim bu kelimenin (yani sicil kelimesinin) Süryanice olduğunu
söyledi. Bu takdirde âyetin mânası şöyle oluyor :
«Göğü, kitap rahlesini
kapayıp durduğumuz gibi kapatıp durduğumuz zaman...»
Çünkü kitabı istinsah
ettikten sonra rahleyi kapayıp dürmek âdettir. Sahibi ekseriya böyle yapar.
Lil-Kütüb kelimesi Sicille
hal olma dizisindedir. Çünkü rahle ve benzeri şeyler kitapların dışında başka
şeyler için de kullanılır. O kaydden ihtiraz için Lil-Kütüp denilmiştir.
Ne var ki bu konuda
Şeyhimden göğün kitap rahlesine benzetilmesinin yönünü ve göğün durulma
keyfiyetini sormayı unuttum. Gökle rahle denilen âlet arasmda ne gibi münasebet
var? Aralarındaki özel münasebet başka bir şeye benzetmekle gerçekleşmez miydi?
Kitaplar için kullanılan rahlelerden başka şey için kullanılanı var mı? gibi
sorular...
Eğer bunlardan sormuş
olsaydım, bunların cevabından birtakım gayble ilgili durumlar meydana çıkardı
ki Şeyhimiz bize ancak belirli olan, gözle görülebilen ölçüde bazı cevaplar
veriyor. Bu bakımdan hangi konuda onun meseleyi tamamlar mahiyette verdiği
cevap noksan kalıyorsa, onu ilim adamlarının sözleriyle tamamlıyoruz.
İmam Buharı Ebû Abdillâh
Sahihi Buharî adlı hadîs kitabında diyor ki :
«Sicil, kitap sahifesidir..»
Hafız Süyûtî el-Fetih'te,
Feyabî'den, o da Mücâhid tarikiyle rivayet edip Ferrâ'm kesinlik
kazandırmasıyla Taberî'- nin Ali b. Talha tarikiyle İbn Abbas'dan (radiya’llahü
anh) yapmış olduğu rivayette, İbn Abbas (radiya’llahü anh), «Ke Dayyis Sicilli»
benzetmesinde Ke Tayyis Sahifeti Alel Kitab şeklinde tefsirde bulunmuştur. Yani
sahifelerin üstüste konulup bağlanarak kitap haline getirilmesi anlamına
benzetme yapmıştır.
Taberî de bu konuda diyor
ki: «İçinde yazı bulunan sahibenin dürülmesi» demektir. Bazısına göre Lil-Kitab
kelimesinin başında bulunan (Lâm) harfi (Min) manasınadır, yani kitap için
sahifenin katlanıp dürülmesi, anlamını ifâde eder.
Çünkü sahife içindeki
yazıdan dolayı katlanıp forma haline getirilir.
İbn Abbas'dan (radiya’llahü
anh) yapılan başka bir rivayet de, sicilin kâtip anlamına isim şeklinde
kullanılmasıdır. Rasulüllah salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin
kâtiplerinden birine bu isim verilmiştir. O
İbn Münzir'e göre Müslim
tarikiyle yaptığı rivayette, Sicili, melek demektir. Yâni meleklerin sahif ey i
katlayıp durdu- ğu-gibi.. Taberî'nin başka bir yolla İbn Abbas'dan yaptığı
rivayete göre, o da Sicill'in melek anlamına geldiğini söylemiştir. Abd b.
Humeyd'e göre Atiyye tarikiyle yaptığı rivayette, bunun bir benzeri
nakledilmiştir. Hz. Ali'den yapılan zayıf bir is- nadda da bu anlamda bir
rivayet vardır.
Süheylî'nin Nekkaş'dan
yaptığı rivayete göre, Sicili, ikinci gökte bulunan bir meleğin adıdır; Hafeze
melekleri her pazartesi ve perşembe günleri yazdıkları amelleri ona
yükseltirler.
Taberî'nin İbn Ömer hadîsine
dayanarak buna yakın bir mâna verdiği tesbit edilmiştir. es-Saalibî ve
es-Süheylî, Sicili'- in kâtib ismi olduğunu inkâr etmişlerdir. Çünkü Hz.
Peygamber (salla’llâhu aleyhi ve sellem) Efendimizin kâtipleri arasında böyle
bir isme rastlanmamıştır. Aynı zamanda ashab-ı kiram arasında da bu isimde bir kimse yoktur. Bu isim ancak
sözü edilen âyette geçmiştir.
İbn Mende bu ismi sahabe
arasında saymıştır. Ebû Nuaym de bu hususta İbn Mende'ye katılmıştır.
Nitekim bu iki zat İbn
Nümeyr tarikiyle Ubeydullah b. Ömer'den, o da Nâfı'den, o da İbn Ömer'den (radiya’llahü
anh) yaptığı rivayete göre, Rasulüllah salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin
Sicili adında bir kâtibi vardı.. İbn Merdveyh de bu ölçüde hadîsi ihraç etmiş
tir.
Hafız Süyûtî'den yaptığımız
nakil burada bitti.
(*) Sicill’in Kâtip anlamına
geldiğini Ebû Dâvud, Nesâî, ve Taberi Ömer b. Mâlik tarikiyle Ebî Cevza’dan, o
da îbn Abbas’dan (radiya’llahü anh) rivayet etmiştir. Bunun bir de îbn Merdveyh
katında îbn Ömer’in bir hadîsi şâhiddir. Nitekim îbn Merdveyh’in îbn Abbas’dan
yaptığı rivayete göre Sicili. Habeş dilinde adam
DİVAN EHLİNİN LÜGATİ
Şeyhim buyurdu ki :
— Divan ehlinin dili
Süryanicedir. Çünkü bu dilde az kelimeyle çok mâna ifade edilir, heceler bile
birçok mânalar taşır. Hem bu divana ruhlar ve melekler de katılır. Süryanice
bunların konuştukları dildir. Ruhlar
ve melekler Arapça konuşmazlar. Ancak Cenâb-ı Peygamber (salla’llâhu
aleyhi ve sellem) Efendimiz bu divanda hazır olunca, Ona saygı gösterilerek
Arapça konuşulur.
Şeyhime sordum:
—
Efendim, dedim, Kur'ân-ı Kerîm'de: «Ye yevme yük- şefu an saak ve yud’avne ile’s-sücûdi felâ yestatiûn» âyetindeki
Saak ne mânâya gelir?
Allah kendisinden razı olsun,
cevap verdi:
—
Saak, Süryanicede şakanın
zıddı olan ciddi anlamına gelir.
Bunun üzerine dedim ki:
—
Efendim, Arapça'da da bu anlamda kullanılır: İnkeşe- fe'l-Harbu Ani's-Saak
= Savaş ciddiyetten (uzaklaşıp) açılıverdi,
denilir.
Cevap verdi:
—
Bu iki dilin aynı kelime üzerinde uygunluk göstermesidir.
Süryaniceyi ve insanların
konuştukları diğer dilleri, cin ve hayvanların konuşmalarını Şeyhim gibi bilen
kimse görmedim. Sonra Şeyhim'den Hazret-i İsa'nın (aleyhisellâm) Kur'ân'da
geçen Mesih isminden sordum, bu (Hâ) harfinin noktalısıyla mı, noktasızıyla
mıdır? dedim.
Cevap verdi:
—
Hâ harfinin noktalı şekliyledir: Mesîha.. Bu isim Sür- yanicede Ulu
anlamına gelir.
İncil'in mânâsını sordum. Buyurdu
ki: Bu da Süryanice'- dir. Mânâsı ise göz nuru demektir. Tevrat'tan sordum.
Buyurdu ki: Bu, İbranice'dir. Mânâsı, İlâhî yol ve Hakk'm sözü, demektir. Sonra
Şeyhimden Rasulüllah salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin Meşaffah isminden
sordum:
—
Efendim, dedim, bu isim (Fa) ile mi, yoksa (Kaf) ile midir? Çünkü ilim
adamlarının bu isim hakkında farklı görüşleri olmuştur.
Cevap verdi:
—
(Fa) harfiyle şefh kökünden türetilmedir ve Süryanicedir, hamd mânâsına
gelmektedir.
Ben yine Rasulüllah salla’llâhu
aleyhi ve sellem Efendimizin Munhemina isminin nasıl okunacağından sordum.
Çünkü ilim adamları bu isim hakkında da farklı görüşler ortaya koymuşlardır:
Bazısı bunu birinci (Mim)in ötresi, ikinci (Mim)in esresiyle okumuştur. Bazısı
da birinci (Mim)in fethasiyle, İkincisinin esresiyle okumuştur.
Şeyhim (Allah kendisinden razı
olsun) buyurdu ki:
—
Her iki (Mim)in fethasiyle okunur. Aynı zamanda bu tek kelime değil, iki
kelimedir: Men ayrı bir kelime, Hamenna da ayrı bir kelimedir. Birinci
kelimenin mânâsı, zahirî ve bâ- tmî yararı olan ni'met demektir. Zahirî yararı
dünyada yaşayan zatlar içindir. Bâtınî yararı, ruhlar alemindeki ervah içindir.
Böylece bu ismin ni'metiyle bütün
mahlûkat ve bütün âlemler sulanmıştır. Rasulüllah salla’llâhu aleyhi ve sellem
Efendimizin bu ölçüde olduğunda ise hiç şüphe yoktur. İkinci kelimenin mânâsı,,
birinciye sıfat sayılır niteliktedir: Yâni belirtilen ni'met gayesine ulaşmış,
doruğuna yükselmiştir. Bu isimle Peygamber (salla’llâhu aleyhi ve sellem)
Efendimiz hakkında sanki şöyle söyleniliyor: Gayesine ulaşan ni'met konusunda
ne önce gelenler, ne de sonra gelenlerden hiçbir kimse Resûlüllah Efendimize
erişememiştir. Bu da Süryanice bir kelimedir.
Tilmisan'm saygıdeğer zevatından
birkaç kişi bize geldiler. Beytullah'a hacceden zatlardan bazısı onlara
demişler ki: Bir ara Şeyh İbrahim Düsûkî Hazretlerinin kabrini ziyaret ettik.
Tam bu sırada Şeyh İbrahim Hazretleri bize şu duayı öğretti:
Bismillâhil hâlikil ekberi ve
hüve hirzün mâniün mimmâ ehâfü minhü ve ahzeru.. Lâ kudrete limahlûkin mea
kudretil halikı; yulcimuhû bilücami kudretihî ahmâ hamisen etmâ ta- mîsen ve
kânellahü kaviyyen aziyzâ.. Hâ-Mîm, Ayn-Sin-Kaf himaye tünâ.. Kâf-Hâ-Ayn-Sad
kifâyetünâ. Feseyekfîykehümullahü ve hüvessemiy'ul alîm ve lâ havle ve lâ
kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm..
Türkçe anlamı:
«Çok büyük yaradanın adıyla..
Allah koruyucu (şer ve fenalıktan) men'edicidir; korktuğum ve sakındığım
şeylerden korur ve (onları benden) men'eder. Yaradanın kudreti yanında
yaratılmışların hiçbir güç ve kudretleri yoktur. O, kudretinin gemiyle (her
şey'i) gemler. Ahma hamisen, etma tamîsen.. Allah çok güçlü ve yegâne
kudret sahibidir. Hâ-Mîm, Ayn-Sîn- Kafbizim himâyemizdir.. Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sad
kifayemizdir. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O işitir ve bilir. Kötülük ve
günahlardan kaçınmaya hiçbir gücümüz, iyilik ve ibâdet etmeye hiçbir kuvvetimiz
yoktur, ancak ve ancak Allah ile bu güç ve kuvvetimiz vardır..»
Seyyid İbrahim Düsûkî Hazretleri
şöyle buyurdu:
«Bu duâ ile duada bulun, hiçbir
şeyden korkma!.»
Tilmisanlı
dostum Hacı
Seyyid Abdurrahman b. İbrahim
devamla dedi ki: «Kardeşim Muhammed bin İbrahim duada
geçen iki kelimenin mânâsım anlayamadığı için duayı okumaktan vazgeçti. O iki
kelime Ahmâ Hamisen, Etmâ Tamîsen'dir. ([2]) (Ben ısrar edince de) dedi ki: «Bu iki kelimenin mânâsını bilmiyorum.
Belki de bunlarda hoşlanmayacağım bazı hususlar olabilir.» Sonra
bunların mânâsını benden sordu. Ben de Şeyhim Abdülâziz Debbağ Hazretlerinden sordum. Buyurdu ki:
—
Bunların mânâsı açıktır, ama bugün yeryüzünde bunları kullanan kimse
yoktur. Nereden öğrendin bunları?
Diye
sordu, ben de meseleyi olduğu gibi naklettim. Bunun üzerine buyurdu ki:
—
Evet, Seyyid İbrahim Düsûkî
Hazretleri sâlihlerin ulularından,
büyük fethe mazhar olan bahtiyarlardandır. Ancak o ve dengi zatlar bu iki kelimeyle konuşurlar.
Bunlar Sürya- nice iki kelimedir: Ahmâ'nm mânâsı yâ Mâlik (ey mülkün sahibi)
demektir. İçinde kapalı olarak da şu mânâ mevcuttur:
Ey mülkün
sahibi, ey çok büyük olan, her türlü tazime lâyık bulunan, ey hep diri olan, ey
kendi varlığıyla kaaim olup hiçbir şeye muhtaç bulunmayan!
Hamîsen'in mânâsı, ilâhı memlekete işarettir. Bu
şu ölçü *ve mertebede bir mânâ taşımaktadır:
Ey sırların sahibi!. Ey nurların
sahibi!. Ey gece ve gündüzün sahibi!. Ey bulut ve yağmurun sahibi!. Ey güneş ve
ay’- ın sahibi!. Ey verme ve
men’etme gücünün sahibi!. Ey aşağı indirme ve yükseltme kudretinin sahibi!. Ey
her dirinin sahibi!. Ey her şeyin sahibi!.
İşte bu
isimde hayret dolu bir sır vardır ki kalem onu yazmaya takat getiremez,
kelimeler onu ebediyen anlatıp tebliğ edemez. Etmâ kelimesine gelince, bu,
Cenâb-ı Hakk'ı azamet, kibriyâ, kahır, galebe, izzet ve infirad ile vasfeden
kimse mesabesindedir. Bu kelimeyle sanki şöyle söylüyor:
Ey her
şeyi bilen!. Ey her şeye gücü yeten!. Ey her şeyi kendi tedbiriyle evirip
çeviren!. Ey her şeyi iradesiyle murad eden!. Ey her şeyi kahreden!. Ey
kendisine acizlik gelmeyen!. Ey tasarrufunda hiçbir noksanlık tevehhümü
bulunmayan!.
Tamîsen
kelimesi ise, tasarruf edilen eşyaya işarettir. Ayrıca mümkinata da işarettir
ki Allah dilediğini mümkinatta yapar, dilediği şekilde hükmeder. O çok
münezzehtir, O'ndan başka hakiki hiçbir ilâh yoktur.. Bu isimde de hayret
verici bir sır vardır ki kalem onu yazıp anlatmaya ebediyen güç getiremez.
Allah daha
iyisini bilir.. ,
Yine
Şeyhimden işittim, şöyle buyurdu:
—
Şüphesiz ki Süryanice dil, ruhların dilidir. Divan ehlinden olan velîler de
bu dil ile birbiriyle konuşurlar. Çünkü bu dilin özelliği şudur: Az kelimeyle
çok mânâ anlatmak.. Başka dillerde bu mümkün değildir.
Bunun
üzerine sordum:
—
Efendim, dedim, bu hususta Arapça, Süryanice'ye ulaşamaz mı?
Cevap
verdi:
—
Hayır, Kur'ân-ı Azîz'den başka hiçbir dil ona bu özellikte ulaşamaz. Ancak
Süryanice'de olan mânâlar Arapça kelimelerle toplanıp bir araya getirilince
daha tatlı ve güzel oluyor. Allah daha iyisini bilir..
Yine
Şeyhimden işittim, buyurdu ki:
—
Diğer bütün diller Süryanice'ye nisbetle çok kelimeyle ifâde edilir. Çünkü
ondan başka olan diller kelimelerden meydana gelir, hece harflerinden değil.
Süryanice ise hece harflerinden meydana gelir. Bu bakımdan her hece ayrı bir
mânâ ifâde eder. Bir hece ikinci bir heceyle birleştiğinde daha geniş mânâ
ifâde eder, başlıca söz meydana gelir. Böylece Süryanice'de hangi harf hangi
mânâya konulmuştur, bilinirse, o zaman Süryanice dilini anlamak kolaylaşır.
Bu dilde büyük bir ilim vardır ki
Cenâb-ı Hak onu, insanlara rahmet olsun diye gizlemiş, perde ardında tutmuştur.
Tâ ki kendi zatlarında bulunan karanlıkla birlikte bunun hikmetini bilmesinler
ve helâka gitmesinler.. Cenâb-ı Hak'tan selâmet dileriz. Allah daha iyisini
bilir..
[1] Yukarıdaki satırların altına şu ibare yazılmıştır:Bunu
yazan, Abdülâziz b. Mes’ûd eş-şerîf, eş-şehîr bi’d-Debbağ..
[2] Seyyid Abdurrahman Hazretleri, son derece temiz ahlâklı,
iyi huylu, dürüst bir tüccar idi. Tilmisanlı İbrahim el-Katınîn Hazretleri’nin
evlâdından-
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder