Lütfü Oflaz
"Lütfü Oflaz'ın Türk düşünce ve medya
tarihindeki özgün yerini, kalemini bir vicdan borusu olarak konumlandırmasını
ve toplumsal muhalefetteki 'uzlaştırıcı ama tavizsiz' kimliğini en ince
ayrıntılarıyla incelemek, Türkiye'nin son elli yıllık sosyo-politik /
toplumsal-siyasal dönüşümünü de anlamak anlamına gelmektedir."
I. Hayatı ve Entelektüel Başlangıcı: Akbaba’dan
Sine-i Millete
Lütfü Oflaz, 1950’li yılların başında dünyaya
gelmiş olup (1956 yılında dört yaşındadır), çocukluğu Eskişehir gibi Anadolu
kentlerinde geçmiştir. Profesyonel / mesleki yazı hayatına henüz üniversite
yıllarında, 1975 yılında dönemin efsanevi mizah dergisi Akbaba'da
başlamıştır. Bu başlangıç, onun ileride geliştireceği 'Yazıkatür' tarzının da
nüvesini / çekirdeğini oluşturmuştur. Kariyeri boyunca Ortadoğu, Güneş,
Aydınlık, Dünya, Milliyet ve Cumhuriyet gibi yelpazenin farklı
uçlarındaki gazetelerde yazarlık yapmış, Sabah gazete grubunda ise
başyazarlık görevini yürütmüştür. Ancak, holding medyasındaki tekelleşme /
piyasa egemenliği ve yozlaşmaya karşı bir tepki olarak başyazarlığı bırakmış,
kendi deyimiyle 'sine-i medyadan sine-i millete' dönerek bağımsız Leman
dergisinde yazmaya başlamıştır.
Oflaz’ın hayatındaki en kırılma noktalarından
biri, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yazdığı bir yazı nedeniyle
yargılanan ilk yazar olmasıdır. Bu dönemde yaşadığı hapis süreci ve
sonrasındaki baskılar, onun 'Bir Mahkûm' adlı anı-romanına konu olmuş ve bu
eserle Akademi Kitabevi Ödülü’nü kazanmıştır.
II. Düşünce Dünyası ve Temel Eleştirileri: Güç ve
Vicdan Paradoksu
Oflaz’ın düşünce sistematiğinin merkezinde
"Zalim kim olursa olsun ona karşı ol; mazlum kim olursa olsun ondan yana
ol" ilkesi yer alır. Bu ilke, onu ideolojiler üstü / fikirler ötesi bir
konuma yerleştirmiştir.
1. Güce Tapınanlar Eleştirisi: Oflaz,
Türkiye’deki en büyük sorunun kişilere değil, güce tapılması olduğunu savunur.
Ona göre gücü elinde bulunduranın önünde 'iki büklüm' olanlar, güç el
değiştirdiğinde ilk tekmeyi eski efendilerine vururlar. Bu gözlemini,
Türkiye’nin en güçlü isimlerinden biri olan Süleyman Demirel’in yanında
büyümesine ve gücün doğasını bizzat gözlemlemesine dayandırır.
2. Siyasi Parti Analizleri: Oflaz, mevcut
siyasi tabloyu kendine has bir üslupla betimler / tanımlar. AK Parti'yi vaatlerinden geri
adım attığı için 'ödlek', MHP'yi 'ürkek', CHP'yi ise halktan kopuk ve statükocu
olduğu için 'halksız parti' olarak eleştirir. Özellikle CHP'nin
kendisini 'sol' olarak tanımlamasını, gerçek toplumculukla / socialism
ilgisi olmadığı gerekçesiyle reddeder.
3. Emperyalizm ve Bağımlılık Eleştirisi: Türkiye’nin
IMF (Uluslararası Para Fonu) ve ABD eksenli dış politikasına şiddetle karşı
çıkar. Ülkenin bir 'Amerikan uçak gemisi' haline getirilmesini ve toprakların
yabancılara satılmasını 'vücudunu satmak' olarak nitelendirir. Ona göre
bağımsızlık, bir karakter meselesidir ve Türkiye, Küba gibi dirençli bir model
yerine, 'zengin koca
arayan' bir teslimiyetçilik sergilemektedir.
III. Başarıları ve "Gönüllerin
Cumhurbaşkanı" Adaylığı
Oflaz'ın en büyük başarısı, 12 Eylül sonrası
Türkiye'sinde ilk insan hakları kampanyasını tek başına başlatmasıdır. Bu
eylemiyle sağcıdan solcuya, İslamcıdan sosyaliste kadar geniş bir kesimin
saygısını kazanmıştır.
2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde,
sivil toplum kuruluşları ve aydınlar tarafından "adayımız Lütfü
Oflaz" denilerek halkın adayı olarak gösterilmiştir. Bu süreçte aldığı
geniş destek nedeniyle kendisine "Gönüllerin Cumhurbaşkanı" unvanı
verilmiştir. Ancak parlamenter sistemdeki yasal engeller ve siyasi liderlerin
'halktan korkması' nedeniyle bu hedefi resmiyet kazanamamıştır. Oflaz, 'Derin Devletin' değil,
'Derin Milletin' temsilcisi olma idealini her zaman korumuştur.
IV. Başaramadığı Şeyler ve Yaşadığı Çelişkiler
Oflaz’ın en
büyük hayallerinden biri olan "Cumhurbaşkanını Meclis değil millet
seçsin" önerisi o dönemde gerçekleşmemiştir. Ayrıca, düşünceleri nedeniyle
uzun süreler işsiz bırakılmış, holding medyasının ambargosuna maruz kalmıştır.
İlginç bir konu ise "Yeryüzü Sofraları"
meselesidir. Oflaz, 2011 yılında beş yıldızlı otel iftarlarına karşı kurulan bu
sofraların 'isim babası' olduğunu iddia etse de, Emek ve Adalet Platformu gibi
yapılar bu iddiayı reddetmiş ve sofraların kolektif / ortaklaşa bir emeğin
ürünü olduğunu savunmuşlardır. Bu durum, Oflaz’ın 'sahiplenme' duygusunun bazı
çevrelerde tepkiyle karşılandığını göstermektedir.
V. "İnci Baba" Hikâyesi ve Toplumsal
Dersler
Lütfü Oflaz’ın toplumsal cahilliği ve
'şekilciliği' anlatmak için kullandığı İnci Baba hikâyesi oldukça öğreticidir: "İnşaat mafyasının lideri
olarak bilinen İnci Baba, halkın faydalanması için bir çeşme yaptırır. Yıllar
sonra çeşmeyi ziyarete gittiğinde, insanların çeşmeye çaputlar bağladığını ve
orayı 'Telli Baba Türbesi' sanarak dua ettiklerini görür. İnci Baba 'Bu çeşmeyi
ben yaptırdım' diye bağırsa da halk onun ayaklarına kapanıp 'İnci Baba
yardımını esirgeme' diye dua etmeye devam eder".
- Ana Fikir: Toplumun
hakikatle değil, kendi yarattığı efsanelerle ve kutsallarla bağ kurma
eğilimi.
- Çıkarılacak Ders: Eğitim
ve bilinç düzeyi yükselmedikçe, bir topluma gerçekleri anlatmak neredeyse
imkansızdır / olanaksızdır.
- Günümüze Bakan Yönü: Modern
dünyada da insanlar, siyasi figürleri veya popüler kültür ikonlarını
(örneğin Popstar yarışmacıları) gerçek kimliklerinden koparıp
kutsallaştırmakta, onlara körü körüne bağlanmaktadır.
VI. Edebi ve Teknik Yenilik: Yazıkatür
Lütfü Oflaz, edebiyat dünyasına 'Yazıkatür' adını
verdiği, karikatürün vuruculuğunu kelimelerle birleştiren yeni bir tarz
kazandırmıştır. Sayfalarca sürecek bir analizi birkaç kelime veya cümleyle
özetleme yeteneği, Mehmet Ali Birand ve İlhan Selçuk gibi isimler tarafından
takdir edilmiştir. Bu tarz, modern insanın kısıtlı zamanında derin fikirleri
hızla aktarma amacı taşır.
VII. Sonuç ve Genel Değerlendirme
Lütfü Oflaz,
"Susma, sustukça sıra sana gelecek" sloganının yaratıcısı olarak Türk
siyasi literatürüne / literature geçmiştir. Star
gazetesinden muhalif yazıları sansürlendiği için istifa etmesi, onun kariyeri
boyunca paradan ve makamdan ziyade vicdanını önemsediğinin son kanıtıdır.
Hayalleri tam anlamıyla gerçekleşmemiş olsa da, Türkiye ittifakının ve ortak
vicdanın sembol ismi olmayı başarmıştır.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, Ağustos 12). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
- Independent Türkçe. (2021, Şubat 24). Olanlara bakılırsa, her
Kemalist bir gün Tayyip Erdoğancı olacak!.
Lütfü Oflaz'ın Vicdan Borusu Olarak Kalemi
"Lütfü Oflaz'ın yarım asra yaklaşan yazı
hayatında kalemini bir vicdan borusu olarak konumlandırması, 'vicdanın her
türlü siyasi ve ekonomik gücün üzerinde tutulması' şeklinde konuya giriş
yapmamızı gerekli kılmaktadır."
I. Yazılarının Temel Direği: Vicdan ve Mazlumun
Yanında Olma İlkesi
Lütfü Oflaz'ın düşünce dünyasının ve yazılarının
en sarsılmaz merkez noktası, kendi ifadesiyle "Zalim kim olursa olsun ona
karşı ol; mazlum kim olursa olsun ondan yana ol" düsturudur,,. Bu ilke,
yazarın tüm kariyeri boyunca sağcı, solcu, İslamcı veya sosyalist ayrımı
yapmaksızın, haksızlığa uğrayan her kesimin sesi olmasını sağlamıştır,. Oflaz,
vicdanı sadece bireysel bir duygu olarak değil, toplumsal bir direnç odağı
olarak görür ve "vicdanların iktidara gelmesi" gerektiğini savunur,.
Yazarın "Türkiye'nin Vicdanı" olarak anılmasının temelinde, darbe
dönemleri de dahil olmak üzere en baskıcı zamanlarda bile bu ilkesinden ödün
vermemesi yatar,,. Nitekim o, vicdanını hiçbir kurumun veya şahsın emrine
vermemiş, bu uğurda hapis ve işsizlik gibi ağır bedeller ödemiştir,.
II. Güce Tapınma ve "Kıblesi Seyyar" Aydınlar Eleştirisi
Oflaz'ın yazılarında üzerinde durduğu bir diğer
önemli husus, toplumdaki ve özellikle aydınlar arasındaki "güce
tapınma" eğilimidir,. Yazara göre Türkiye'deki en büyük ahlaki sorun,
kişilerin ilkelere değil, o anki gücü elinde bulunduran odaklara göre saf
tutmasıdır,. Bu durumu "kıblesi
seyyar / mobile olanlar" şeklinde nitelendirerek, güç el
değiştirdiğinde eski efendilerine ilk tekmeyi vuran çıkar odaklarını sertçe
eleştirir,. Süleyman Demirel'in yanında büyümesi, ona
gücün doğasını ve güç etrafında toplananların sahteliğini bizzat gözlemleme
imkanı vermiştir,. Oflaz,
aydınların ve medyanın "yalama bağımlılığı / sycophancy"
içine girmesini, kalemlerini ranta veya makama feda etmelerini toplumsal
çürümenin başat nedeni olarak görür,.
III. Sosyo-Ekonomik / Socio-economic
Adaletsizlik ve Vahşi Kapitalizm
Yazılarında "vicdan" kavramını sıklıkla
"cüzdan" kavramıyla karşı karşıya getiren Oflaz, ekonomik sistemin
insanı insanlıktan çıkaran yönlerine dikkat çeker,. "Vatandaş" yerine
"satandaş" kavramını kullanarak, vatanın değerlerini ve topraklarını
yabancı sermayeye peşkeş çeken anlayışı "vücudunu satmak" olarak
betimler,. Vahşi kapitalizmin / wild capitalism "altta kalanın canı
çıksın" ilkesine karşı çıkarak, açlık sınırında yaşayan kitlelerin
haklarını savunur,,. Oflaz için gerçek dindarlık veya toplumculuk, lüks
otellerdeki iftar sofralarında değil, "Yeryüzü Sofraları" gibi
paylaşımcı ve mütevazı ortamlarda tezahür etmelidir,.
IV. Bir Toplumsal Analiz Hikâyesi: İnci Baba ve
Çeşme
Oflaz'ın toplumun gerçeklikten kopuşunu ve
şekilciliğe / formalism düşkünlüğünü anlatmak için kullandığı İnci Baba
hikâyesi, yazılarındaki derin sosyolojik eleştiriyi özetler: İnci Baba, halkın
su içmesi için bir çeşme yaptırır ve üzerine adını yazdırır. Ancak yıllar sonra
çeşmeyi ziyarete gittiğinde, halkın çeşmeye bezler bağladığını ve orayı
"Telli Baba Türbesi" sanarak dua ettiklerini görür. İnci Baba'nın
"Bu çeşmeyi ben yaptırdım" feryatlarına rağmen halk, onun ayaklarına
kapanıp yardım dilemeye devam eder,.
- Ana Fikir: Toplumun
hakikati değil, kendi yarattığı efsaneleri ve kutsalları görme eğilimi.
- Çıkarılacak Ders: Bilinç
düzeyi yükselmedikçe, bir toplumun gerçek kurtarıcıları ile onları
sömürenleri ayırt etmesi imkansızdır.
- Günümüze Bakan Yüzü:
Günümüzde de kitleler, siyasi figürleri veya popüler kültür ikonlarını
(örneğin televizyon yarışmalarındaki karakterleri) rasyonalize / rationalize
etmek yerine kutsallaştırmakta ve gerçeklikten kopmaktadır,.
V. Teknik ve Edebi Yenilik: Yazıkatür
Oflaz'ın yazılarında üzerinde durduğu tek şey
içerik değildir; o aynı zamanda "Yazıkatür" adını verdiği özgün bir
anlatım tekniğinin de yaratıcısıdır,. Sayfalarca sürecek analizleri birkaç
vurucu cümleyle özetleyerek okuyucunun zihnine nakşetmeyi / engrave
hedefler,. Bu tarz, modern insanın yoğun temposunda derin fikirlerin hızlı ve
etkili bir şekilde aktarılmasını sağlar ve Mehmet Ali Birand gibi önemli
gazeteciler tarafından "yazıyla karikatür çizmek" olarak
tanımlanmıştır.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Soylu, B. (2017, Temmuz 13). Lütfü Oflaz’ların Ülkesi!. Emek ve
Adalet Platformu.
- Independent Türkçe. (2021, Şubat 24). Olanlara bakılırsa, her
Kemalist bir gün Tayyip Erdoğancı olacak!.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, Ağustos 12). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
- Star Gazetesi. (2017, Şubat 21). Tayyip Erdoğan’a değil gücüne
tapıyorlar!.
Sansürlenen Yazıları
"Lütfü Oflaz'ın kaleminin susturulmaya
çalışıldığı anlar, aslında Türkiye'de basın özgürlüğü / press freedom ve
vicdanın iktidarla girdiği çatışmanın en somut vesikalarıdır /
belgeleridir."
I. Star Gazetesi Süreci ve "Terk Etmedi
Vicdan Beni" Başlıklı Yazı
Lütfü Oflaz'ın yakın dönemde en çok yankı
uyandıran sansür hadisesi, Star gazetesinde köşe yazarlığı yaptığı
dönemde yaşanmıştır. Yazarın, meslektaşlarının tutuklanmasına ve medyadaki
baskılara tepki gösterdiği yazısı, gazete yönetimi tarafından yayınlanmamıştır.
Oflaz, bu müdahalenin ardından bir veda yazısı kaleme almış ancak bu metin de
sansürlenerek okuyucuya ulaştırılmamıştır. Sansüre uğrayan metinden çarpıcı
bölümler şu şekildedir:
"Rahatsızım. Murat Sabuncu’dan Turhan
Günay’a, Musa Kart’tan Kadri Gürsel’e kadar gazeteci olarak bilip tanıdığım
meslektaşlarımın hapiste olmasından rahatsızım. Cumhuriyet gazetesinden Sözcü
gazetesine kadar medyanın baskı altında olmasından rahatsızım".
Metnin devamında Oflaz, siyasi bir eleştiri / critique
getirerek şu ifadeleri kullanmıştır: "Harun gibi gelenlerin Karun gibi olmasından
rahatsızım. İsrafta, gösterişte sınır tanımayan ABDestli kapitalistlerden,
Süslümanlardan rahatsızım". Yazar, bu rahatsızlıklarını dile
getirmesinin bedelini işini kaybederek ödemiş ancak "uzun bir vicdan
yürüyüşü benimkisi; bu yürüyüşte hiç terk etmedi vicdan beni" diyerek
tavrını netleştirmiştir.
II. Sabah Gazetesi ve "Atakürt" Sansürü
Lütfü Oflaz, holding medyasındaki yozlaşmaya
karşı her zaman mesafeli durmuştur. Yazarlık kariyerinin önemli duraklarından
biri olan Sabah gazetesinde de benzer bir sansür mekanizmasıyla / mechanism
karşılaşmıştır. Oflaz'ın
"Atakürt" başlığıyla kaleme aldığı yazı, gazete yönetimi tarafından
engellenmiştir. Yazar, bu kısıtlamayı / restriction kabul
etmeyerek istifasını sunmuş ve büyük medya plazalarından ayrılmıştır. Bu olay,
Oflaz'ın "sine-i medyadan sine-i millete" dönüşünün de başlangıcı
sayılmaktadır.
III. 12 Eylül Sonrası "Darbe!" ve
"Emekçi Partisi" Yazıları
Lütfü Oflaz, sadece günümüzde değil, Türkiye'nin
en karanlık dönemlerinde de sansür ve yargı baskısıyla mücadele etmiştir. 12
Eylül askeri darbesinden sonra, yayın ömrü oldukça kısa süren Dünya
gazetesinde yazdığı "Darbe!" başlıklı iki yazısı nedeniyle
yargılanmıştır. Bu yazılar, darbe yönetimi tarafından "sakıncalı"
bulunmuş ve yazarın askeri savcılıkta ifade vermesine neden olmuştur.
Ayrıca Aydınlık gazetesinde yayınlanan ve
Emekçi Partisi'nin kapatılmasını eleştiren yazısı, Oflaz'ın mahkumiyetine giden
yolu açmıştır. Savcılık, metindeki "En büyük bölücüler ırkçılardır" cümlesini esas alarak
bir iddianame / indictment hazırlamış ve yazarın bir buçuk yıl hapse
mahkum edilmesine sebebiyet vermiştir. Bu yazıların fiziken engellenemese de
hukuki yollarla cezalandırılması, bir tür "post-sansür" uygulaması
olarak nitelendirilebilir.
IV. Sansür Hikâyesinin Analizi ve Günümüze Bakan
Yüzü
Lütfü Oflaz'ın sansürlenen yazıları üzerinden bir
toplumsal ders çıkarmak mümkündür:
- Ana Fikir: Gerçek
aydın, gücün ve patronun değil, hakikatin ve mazlumun sesidir.
- Çıkarılacak Ders: Basın
özgürlüğü sadece kağıt üzerinde kalan bir kavram değil, yazarın rızkı
pahasına savunduğu bir onur mücadelesidir.
- Günümüze Bakan Yüzü: Günümüz
medya dünyasında da "yalama bağımlılığı" olarak nitelendirilen
durum devam etmektedir. Oflaz'ın yıllar önce karşı çıktığı "sahibinin
sesi olma" hali, bugün hala aydınların ve gazetecilerin en büyük
sınavı / test olarak karşımızda durmaktadır.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Evrensel Gazetesi. (2017, Haziran 29). Yazısı yayınlanmayan Lütfü
Oflaz Star’dan ayrıldı.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, Ağustos 12). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Express Dergisi. (1995, Kasım 11). Başka Lütfü Oflaz Yok mu? Yalama
Bağımlılığına Son!.
Emekçi Partisi'nin Kapatılması
"Lütfü Oflaz'ın kaleminin özgürlük
mücadelesindeki en ağır bedeli olan hapis süreci, 12 Eylül 1980 askeri
darbesinin hukuk üzerindeki gölgesinin ilk ve en çarpıcı örneklerinden biri
olarak konuya giriş yapmamızı gerekli kılmaktadır."
I. Mahkûmiyete Konu Olan Yazı: "Emekçi
Partisi'nin Kapatılması"
Lütfü Oflaz’ın hapse girmesine neden olan
makalesi, 11 Mayıs 1980 tarihinde Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazı, dönemin siyasi atmosferinde Emekçi Partisi’nin "bölücülük" / separatism
yaptığı gerekçesiyle kapatılmasını eleştiren bir içeriğe sahiptir. Oflaz,
yazısında Türkiye’de yeniden başlayan siyasi parti kapatma sürecini kaygı
verici bulduğunu ifade etmiştir. Yazının ana ekseni, demokratik hak ve
özgürlüklerin korunması ile siyasi örgütlenme hakkına yapılan müdahalelerin
hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı düşüncesi üzerine kuruludur.
II. Suç Unsuru Sayılan Vurucu Cümle: "En
Büyük Bölücüler Irkçılardır"
Askeri savcılık tarafından hazırlanan iddianame /
indictment, yazının tamamından ziyade tek bir cümle üzerine inşa
edilmiştir. Oflaz, ifadesi sırasında ve yazısında "En büyük bölücüler
ırkçılardır" tespitinde bulunmuştur. Yazarın buradaki temel argümanı
şudur: Emekçi Partisi "bölücülük" iddiasıyla kapatılırken, toplumda
asıl ayrıştırıcı / divisive rolü üstlenen ırkçı söylem ve eylemlere
neden dokunulmadığını sorgulamıştır. Savcılık ise bu ifadeyi, devletin bölünmez
bütünlüğüne aykırı bir söylem olarak yorumlayarak cezalandırma yoluna
gitmiştir.
III. Hukuk Tarihine Geçen İhlaller ve Yargılama
Süreci
Oflaz’ın yargılanması ve hapse atılması süreci,
yazarın kendi deyimiyle "dünya hukuk tarihine geçecek bir adli hata"
/ judicial error zinciridir. Bu süreçteki temel hukuk ihlallerini şu
başlıklar altında detaylandırmak mümkündür:
- Makabline Şamil Olma / Retrospective
Yasa Uygulaması: Oflaz, yazıyı yazdığı tarihte yürürlükte
olmayan bir yasa ile yargılanmıştır. Hukukun temel ilkelerinden olan
"suçun işlendiği tarihteki kanunun esas alınması" kuralı
çiğnenmiştir.
- Temyiz Hakkının Gasp Edilmesi: Yazarın
bir üst mahkemeye / higher court başvurma hakkı olan temyiz / appeal
yolu kapatılmıştır. Bu durum, o dönemde uluslararası basın ve hukuk
kuruluşları tarafından "Kafka-vari" bir mahkûmiyet olarak
nitelendirilmiştir.
- Savunma Hakkının Engellenmesi: Dosyada
avukat savunması ve bilirkişi raporu / expert report eksik olduğu
halde hüküm tesis edilmiştir.
IV. "Bir Mahkûm"un Hikâyesi ve
Çıkarılacak Dersler
(Daha önce bahsettiğimiz üzere) Oflaz bu süreci
"Bir Mahkûm" adlı eserinde detaylandırmıştır. Bu hapis hikâyesinin
toplumsal bir izdüşümü bulunmaktadır:
- Hikâye: Oflaz,
12 Eylül sonrası ülkenin "mezar sessizliğine" büründüğü bir
dönemde, inançları uğruna cehenneme atılmayı göze almış, sevgilisini,
işini ve özgürlüğünü kaybetmiş ancak vicdanını terk etmemiştir.
- Ana Fikir:
Fikirlerin bedeni hapsedilebilir ama düşüncelerin ölümsüzlüğü
engellenemez.
- Çıkarılacak Ders: Gerçek
aydın, toplumsal bir baskı / social pressure altındayken bile
"doğru" bildiğini söylemekten geri durmayan, rızkını ve canını
hakikate feda edebilen kişidir.
- Günümüze Bakan Yüzü: Bugün de
düşünce suçları ve basın üzerindeki baskılar tartışılmaya devam
etmektedir. Oflaz'ın 1980’lerde yaşadığı "tek bir cümle yüzünden
mahkûm olma" hali, ifade özgürlüğünün / freedom of expression
ne kadar hassas ve korunması gereken bir değer olduğunu güncel bir mesele
olarak hatırlatmaya devam etmektedir.
V. Sonuç Olarak Mahkûmiyetin Anlamı
Lütfü Oflaz,
bir buçuk yıl hapis cezasına çarptırılmış ve bu cezayı Kızılcahamam Cezaevi’nde
son gününe kadar çekmiştir. Ancak bu hapis süreci, onu susturmak yerine
"Türkiye'nin Vicdanı" olarak anılmasını sağlayacak olan ilk büyük
insan hakları kampanyasının fitilini ateşlemiştir. O, sanık sandalyesinde
oturanın kendisi değil, insanlığın evrensel değerleri ve düşünce özgürlüğü
olduğuna inanarak bu süreci tamamlamıştır.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Aydınlık Gazetesi. (1980,
11 Mayıs). "Emekçi Partisi'nin Kapatılması".
- Hürriyet Gazetesi. (1981,
14 Ağustos). "Hukuk Tarihine Geçecek Hata".
- Nokta Dergisi. (1982,
24 Aralık). "Dünya Basınında Bir Yazar: Kafka Oflaz".
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, 12 Ağustos). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
Lütfü Oflaz'ın Eserlerinde Ve Köşe Yazılarında Kullandığı
Hikâyeler
"Lütfü Oflaz'ın eserlerinde ve köşe
yazılarında kullandığı hikâyeler, sadece edebi birer süsleme değil, aynı
zamanda toplumsal bilinci uyandırmak ve karmaşık siyasi süreçleri halkın
anlayabileceği bir dille çözümlemek / analysis etmek için kullanılan
pedagojik / öğretici araçlardır."
I. Cehaletin Kutsanması: İnci Baba ve Telli Baba
Türbesi Hikâyesi
Lütfü Oflaz, toplumun gerçekleri görme
konusundaki direncini ve şekilciliğe / formalism olan düşkünlüğünü
anlatmak için cezaevinde tanıştığı inşaat mafyasının lideri İnci Baba'nın bir
anısını nakleder.
Metin: İnci Baba, halkın hayrına bir çeşme yaptırmaya
karar verir ve adamlarına "Şanıma layık muhteşem bir çeşme yaptırın,
üstüne de İnci Baba yazdırın, gelen geçen suyunu içsin" talimatını verir.
Çeşme tamamlanır ancak İnci Baba araya giren zaman ve meşguliyetler nedeniyle
orayı ziyaret edemez. Yıllar sonra yolu oraya düştüğünde, çeşmenin etrafında
ellerini açmış dua eden büyük bir kalabalık görür. Çeşmenin her tarafına ipler
ve bezler bağlanmıştır. İnci Baba sinirlenerek kalabalığa bağırır: "Bu
çeşmeyi yaptıran İnci Baba’yım, çeşmemi Telli Baba Türbesi’ne
çevirmişsiniz!". Ancak kalabalık, onun uyarısını dikkate almak yerine
ayaklarına kapanarak şöyle feryat eder: "İnci Baba yardımını esirgeme
bizden, dileklerimizi yerine getir!".
- Ana Fikir: Toplumun hakikati değil,
kendi zihninde yarattığı efsaneleri ve kutsalları görme eğilimi.
- Çıkarılacak Ders: Bir
toplumda eğitim ve bilinç düzeyi yükselmedikçe, gerçek kurtarıcılar ile
halkı sömüren / exploit eden figürler arasındaki fark anlaşılamaz.
- Günümüze Bakan Yüzü: Modern
dünyada da kitleler, siyasi liderleri veya popüler kültür ikonlarını (daha
önce bahsettiğimiz üzere televizyon yarışmalarındaki figürleri) gerçek
kimliklerinden koparıp kutsallaştırmakta ve onlara körü körüne
bağlanmaktadır.
II. Gücün Geçiciliği: Saniye Aksel ve Saraydan
Darülaceze’ye
Lütfü Oflaz, mülkiyetin ve iktidarın emanetçi
doğasını / nature anlatmak için Osmanlı Sarayı’ndan Darülaceze’ye uzanan
gerçek bir hayat hikâyesini kullanır.
Metin: Osmanlı Sarayı'nda doğan, Padişah Abdülhamit'in kucağında büyüyen ve
daha sonra Mısır prenslerinden biriyle evlenerek ihtişam içinde yaşayan Saniye
Aksel, hayatının son yıllarını "düşkünler yurdu" Darülaceze'de
geçirir. Aksel, ölmeden kısa bir süre önce hayat hikâyesini tek bir
cümleyle özetler: "Sarayda doğdum, Darülaceze’de öleceğim!".
Darülaceze’nin tozlu kayıtlarında Saniye Aksel gibi nice padişah gelinleri, çar
kızları ve paşa çocuklarının bulunduğu görülür.
- Ana Fikir: Hiçbir
saltanatın, servetin veya gücün sonsuza kadar sürmeyeceği gerçeği.
- Çıkarılacak Ders: İktidar
sahipleri, bulundukları makamların geçici olduğunu bilmeli ve insani
değerlerden uzaklaşmamalıdır. (Daha önce bahsettiğimiz üzere) Süleyman
Demirel’in gücünün zirvesinden iki kez darbeyle indirilmesi bu durumun
siyasi bir örneğidir.
- Günümüze Bakan Yüzü: Günümüz
siyasetçilerinin ve sermaye sahiplerinin, güçlerini mutlak / absolute
zannetmeleri toplumsal bir körlük yaratmaktadır. Aksel'in hikâyesi, bu
illüzyonu / yanılsamayı parçalayan bir uyarı niteliğindedir.
III. Siyasi Kısırlık Analojisi: İçki Uzmanı ve En
Kötü Şişe
Yazar, siyasi partilerin ve özellikle Cumhuriyet
Halk Partisi'nin / Republican People's Party liderlik krizlerini ve
halktan kopukluğunu anlatmak için bir fıkra / hikâye anlatır.
Metin: Bir içki uzmanının önüne iki tane şişe koyarlar ve "Söyle bakalım,
bu içkilerin en kötüsü hangisi?" diye sorarlar. Uzman, ilk şişeyi
açıp bir yudum içtikten sonra yüzünü buruşturur ve "En kötüsü bu"
der. Oradakiler şaşırarak, "Diğer içkinin tadına bakmadan en kötüsünün bu
olduğunu nasıl söyleyebiliyorsunuz?" diye itiraz ederler. Uzman cevap
verir: "Diğerini içmeme gerek yok, çünkü bundan daha kötüsü olamaz".
- Ana Fikir: Mevcut
seçeneklerin kötülüğü karşısında değişimin bazen bir anlam ifade etmemesi.
- Çıkarılacak Ders: Bir yapının özü ve zihniyeti değişmedikçe,
başındaki ismin (örneğin Mustafa Sarıgül veya Deniz Baykal) değişmesi o
yapıyı kurtarmaya yetmez.
- Günümüze Bakan Yüzü:
Türkiye'deki muhalefet boşluğu ve halkın alternatif arayışı, yapısal
reformlar yerine sadece kişisel değişimlere odaklanıldığı için sonuçsuz
kalmaktadır.
IV. Kültürel Atalet: At Üstünde Uyuyan Türkler ve
Trafik
Oflaz, Türkiye'deki trafik kazalarını ve
kuralsızlığı, tarihsel kökenlerle açıklayan sosyolojik / sociological
bir hikâye kurgular.
Metin: Oflaz'a göre Türkler, Orta Asya'dan Anadolu'ya
at sırtında uyuyarak gelmişlerdir. Modern çağda attan inip otomobile
binmişlerdir ancak davranış kalıpları değişmemiştir. Şoför koltuğuna oturan
kişi, düşmanın üstüne at sürer gibi otomobilini "topuklamakta" ve
direksiyon başında tıpkı at üstündeki ataları gibi uyumaktadır. Bu nedenle yollarımızda otomobil
değil "atomobil", otobüs değil "atobüs" dolaşmaktadır.
- Ana Fikir:
Teknolojik gelişmenin, zihinsel ve kültürel dönüşümle desteklenmemesi
durumunda felaket doğuracağı.
- Çıkarılacak Ders: Kurallar
ve yasalar, bireyin içselleştirdiği bir kültür haline gelmedikçe trafik
canavarı gibi toplumsal sorunlar çözülemez.
- Günümüze Bakan Yüzü:
Hızlandırılmış tren kazalarından günlük trafik cinayetlerine kadar yaşanan
pek çok acı olay, altyapının / infrastructure modernleşmesine
rağmen zihniyetin "atlı göçebe" düzeyinde kalmasından
kaynaklanmaktadır.
V. Kişisel ve Toplumsal Deprem: 1956 Eskişehir
Anısı
Yazar, hayatındaki zorluklarla baş etme gücünü,
çocukluk döneminde yaşadığı bir deprem hikâyesiyle sembolize eder.
Metin: 1956 yılında, Eskişehir'de gece yarısı yer
sarsılmaya başlar. Dört yaşındaki Lütfü'nün annesi kundaktaki kardeşini
kucaklayıp "Deprem!" diye bağırırken, babası onu kucaklayıp beşik
gibi sallanan merdivenlerden indirir. Yıllar sonra hapse girdiğinde, işsiz
kaldığında ve sevgilisi tarafından terk edildiğinde Oflaz, tavanın yine üstüne
çöktüğünü hisseder. Ancak bu kez onu kucaklayıp merdivenlerden indirecek bir
babası yoktur; dert ve çile yığınının altından kendi çabasıyla çıkmak
zorundadır.
- Ana Fikir: Bireyin
yaşadığı büyük krizler karşısında kendi iç gücüne ve direncine güvenmesi
gerektiği.
- Çıkarılacak Ders: Hayatın
getirdiği "sosyal depremler" karşısında yıkılmamak için vicdani
ve fikri kolonların sağlam olması elzemdir.
- Günümüze Bakan Yüzü: Toplumun
yaşadığı ekonomik ve siyasi krizler, birer ruhsal deprem etkisi
yaratmaktadır. Oflaz'ın hikâyesi, bu enkazın altından kalkmanın tek
yolunun "vicdanların iktidarı" olduğunu hatırlatmaktadır.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Soylu, B. (2017, Temmuz 13). Lütfü Oflaz’ların Ülkesi!. Emek ve
Adalet Platformu.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, Ağustos 12). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
Lütfü Oflaz'ın Düşünce Dünyasında Bir Dönüm Noktası / Turning
Point Teşkil Eden Kızılcahamam Cezaevi
"Lütfü Oflaz'ın düşünce dünyasında bir dönüm
noktası / turning point teşkil eden Kızılcahamam Cezaevi süreci, yazarın
üslubunu bir 'vicdan manifestosu' haline getirerek kalemini hem keskinleştirmiş
hem de ekonomik bir derinliğe ulaştırmıştır."
I. Kızılcahamam’dan Doğan Bir Edebi Kimlik:
Yazıkatür
Lütfü Oflaz, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi
sonrasında yazdığı bir makale nedeniyle yargılanan ilk yazar olmuştur. Bu
süreçte yaşadığı mahkûmiyet, onun yazarlık dilini daha vurucu, kısa ve öz bir
forma sokmuştur. Yazar, sayfalarca sürecek toplumsal analizleri / analysis
birkaç kelimeye sığdırma yeteneğini bu kısıtlılık ortamında geliştirmiştir.
Edebiyat dünyasında 'Yazıkatür' olarak adlandırılan bu tarz, karikatürün görsel
etkisini kelimelerin gücüyle birleştirir. Mehmet Ali Birand ve İlhan Selçuk
gibi usta isimler, Oflaz’ın bu tarzını "yazıyla karikatür çizmek"
olarak tanımlayarak, yazarın tek bir fırça darbesiyle / stroke bir resmi
tamamlayabildiğini vurgulamışlardır. (Daha önce bahsettiğimiz üzere) bu teknik,
modern insanın kısıtlı zamanında en karmaşık fikirleri dahi hızla idrak
etmesini sağlamaktadır.
II. Bir 'Vicdan Borusu' Olarak Kalem: Sloganlaşan
Üslup
Cezaevi süreci Oflaz’ın dilini sadece teknik
olarak değil, ahlaki bir otorite olarak da dönüştürmüştür. Yazar,
Kızılcahamam'da geçirdiği süreyi "vicdanın tatile çıkmadığı bir okul" olarak görmüştür.
Bu dönemde kalemine "Zalim kim olursa olsun ona karşı ol; mazlum kim
olursa olsun ondan yana ol" öğüdünü vermiş ve bu ilke onun tüm yazılarının
temel direği / backbone haline gelmiştir. "Susma, sustukça sıra sana gelecek" ve
"Yılgınlık yok, direniş var" gibi Türkiye siyasi tarihine mâl
olan sloganlar, bu 'direnişçi' dilin birer ürünüdür. Yazar, cezaevinden
çıktıktan sonra "sine-i medyadan sine-i millete" dönerek holding
medyasının / holding media tekelleşmiş ve yozlaşmış dilini reddetmiş,
bağımsız ve özgür bir dili benimsemiştir.
III. Metaforik ve Hikâyeci Anlatım: İnci Baba ve
Çeşme Hikâyesi
Oflaz, cezaevinde tanıdığı insanlardan yola
çıkarak toplumsal çürümeyi açıklayan metaforik / metaphorical bir dil
geliştirmiştir. Kızılcahamam'da inşaat mafyasının lideri İnci Baba ile kurduğu
diyaloglar, onun sosyolojik gözlemlerini hikâyeleştirmiştir.
Hikâye: İnci Baba, halkın su içmesi için bir çeşme
yaptırır ve üzerine adını yazdırır. Yıllar sonra çeşmeyi ziyaret ettiğinde,
halkın çeşmeye bezler bağladığını ve orayı "Telli Baba Türbesi"
sanarak dua ettiklerini görür. İnci Baba'nın "Bu çeşmeyi ben
yaptırdım" feryatlarına rağmen halk, onun ayaklarına kapanıp "İnci
Baba, dileğimizi yerine getir" diye yalvarmaya devam eder.
- Ana Fikir: Toplumun
hakikati değil, kendi zihninde yarattığı efsaneleri görme ve güce tapma
eğilimi.
- Çıkarılacak Ders: Eğitim
ve bilinç düzeyi yükselmedikçe, bir toplumun gerçek kurtarıcıları ile
kendisini sömürenleri / exploiters ayırt etmesi olanaksızdır.
- Günümüze Bakan Yüzü:
Günümüzde de kitleler, rasyonel / rational siyasi analizler yapmak
yerine figürleri kutsallaştırarak onlara körü körüne bağlanmakta,
gerçeklikten kopmaktadırlar.
IV. Sansür ve Baskı Karşısında 'Rahatsızlık' Dili
Cezaevi sonrası süreçte Oflaz'ın dili, statükoyu
/ status quo rahatsız eden bir 'rahatsızlık' dili olarak şekillenmiştir.
Yazar, Star gazetesinden ayrılmasına neden olan "Terk Etmedi Vicdan
Beni" başlıklı yazısında meslektaşlarının hapsedilmesinden, yargı
kararı olmadan insanların suçlanmasından ve "Harun gibi gelip Karun gibi
olanlardan" duyduğu rahatsızlığı en ince detaylarıyla dile getirmiştir. Bu
tavır, onun kalemini iktidarın değil, sadece vicdanın emrinde tuttuğunun en
somut kanıtıdır. Oflaz, daktilosu elinden alındığında dahi daktilosunun
"tahliye" olduğunu söyleyerek ironik / ironic ve dirençli bir
mizah dilini asla terk etmemiştir.
V. Sonuç ve Genel Değerlendirme
Kızılcahamam Cezaevi süreci, Lütfü Oflaz'ın
dilini "yalama bağımlılığı" / sycophancy dependency olarak
nitelediği medya yozlaşmasına karşı bir kalkan haline getirmiştir. Yazar, bu
süreçte kazandığı "Gönüllerin Cumhurbaşkanı" unvanıyla, ideolojiler
üstü bir vicdan dili inşa etmeyi başarmıştır. Hayalleri tam anlamıyla
gerçekleşmemiş olsa da, başarısı toplumsal muhalefette 'uzlaştırıcı ama
tavizsiz' bir üslup yaratmış olmasıdır.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, Ağustos 12). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
- Evrensel Gazetesi. (2017, Haziran 29). Yazısı yayınlanmayan Lütfü
Oflaz Star’dan ayrıldı.
Lütfü Oflaz'ın Sol Cenahla / Kanatla Yaşadığı Derin Fikir
Ayrılıklar
"Lütfü Oflaz'ın sol cenahla / kanatla
yaşadığı derin fikir ayrılıklarını, bu ayrılığın onu 'yalnız bir yürüyüşe'
mahkûm edişini ve nihayetinde muhafazakâr yayın organlarında konumlanma
sürecini / process sosyo-politik / toplumsal-siyasal bir mercekten
incelemek, Türkiye'deki aydın kutuplaşmasını anlamak adına zaruridir."
I. Sol İle Fikir Ayrılığının Temeli:
"Paraşütçü Sol" Eleştirisi
Lütfü Oflaz'ın sol kesim tarafından yalnız
bırakılmasının ve bu çevrelerle bağlarını koparmasının temel nedeni, 1970'li
yıllardan itibaren savunduğu "yerli ve milli sol" anlayışıdır. Oflaz, dönemin sol aydınlarını,
halkın kültürel ve manevi değerlerine yabancı kalmakla ve Sovyet Rusya / Soviet
Russia veya Çin gibi dış odakların ideolojik / ideological
formalarını taşımakla suçlamıştır.
Yazar, bu durumu "Paraşütçü Sol" olarak
kavramsallaştırmıştır. Ona göre, halkın yüzyıllar ötesinden gelen milli ve
manevi değerlerini dikkate almayan, tepeden inmeci bir toplumculuk / socialism
anlayışı Türkiye'de başarılı olamazdı. Oflaz, solun mutlaka "Türkiyeci"
olması gerektiğini savunmuş; ancak bu görüşleri o dönemdeki sol yapılar
tarafından dışlanmasına ve "sağa kaymakla" itham edilmesine neden
olmuştur.
II. Cumhuriyet Halk Partisi Eleştirisi ve "Halksız Parti"
Nitelemesi
Oflaz’ın sol kesimle arasındaki uçurumu
derinleştiren bir diğer unsur, Cumhuriyet Halk Partisi'ne / Republican
People's Party yönelik sert eleştirileridir. Oflaz, bu partiyi gerçek
anlamda "toplumcu" / socialist bulmadığını, aksine
"güçlülerin, ezenlerin ve zengin semtlerde yaşayanların partisi"
olduğunu iddia etmiştir.
Yazara göre, Türkiye'de asıl paylaşımcı ve
dayanışmacı olan kesim muhafazakârlar iken, kendisini solcu olarak tanımlayan
yapılar halktan kopuk bir seçkincilik / elitism içindedir. Bu nedenle
partinin adını "Cumhuriyet
Halksız Partisi" olarak okumanın daha doğru olacağını savunmuştur.
(Daha önce bahsettiğimiz üzere) Oflaz, mazlumun yanında olma ilkesini her şeyin
üzerinde tuttuğu için, solun bu "halktan kopuk" tavrını bir ihanet / betrayal
olarak görmüş ve bu kesimden duygusal olarak uzaklaşmıştır.
III. Sağa Yanaşma Nedeni: "Özgürce
Yazma" ve "Mazlumiyet" Arayışı
Oflaz'ın muhafazakâr / sağ mecralara / media
(örneğin Vakit veya Star gazeteleri) yönelmesi, genellikle bir
"eksen kayması" olarak yorumlansa da, yazar bu durumu iki temel
gerekçeyle açıklar:
- Özgürlük Alanı: Oflaz,
holding medyasındaki tekelleşme / monopolization ve sansür
düzeneğine karşı çıktığını, kendisine nerede özgürce yazma imkânı
verilirse orada kalem oynatacağını belirtmiştir. "Önemli olan nerede yazdığım değil, ne
yazdığımdır" diyerek, muhafazakâr gazetelerin kendisine sol
yayın organlarından daha geniş bir alan açtığını savunmuştur.
- Mağduriyet Paydaşlığı: 28 Şubat
süreci / process gibi dönemlerde dindarların baskı altına alınması,
Oflaz'ın "zalime
karşı, mazlumdan yana" olma ilkesini tetiklemiştir. Solcu
kimliğiyle tanınmasına rağmen, baskı gören dindar gençlerle omuz omuza
yürümüş, bu durum muhafazakâr çevrelerde ona karşı büyük bir saygı ve kapı
açma isteği uyandırmıştır.
Buna karşın,
bazı sol eleştirmenler Oflaz'ın bu geçişini, iktidar çevrelerine şirin görünme
çabası ve Vatan Partisi gibi eski dostlarına saldırmak suretiyle geçmişini
unutturma gayreti olarak nitelendirmişlerdir.
IV.
"Okumuş Koyunlar" Hikâyesi ve Aydın Yalnızlığı
Oflaz, sol aydınlar tarafından neden yalnız
bırakıldığını ve neden onlara karşı sertleştiğini "Okumuş Koyunlar"
hikâyesiyle açıklar:
Hikâye: "Kudurmuş
rüzgârlara karşı oynadım maçlarımı... Sürüden biri olmadım. Sürüyle de kavga
ettim, çobanlarla da. Okumuşlar ise kendilerine 'Sürüden biri olacaksam aydın
olmanın ne anlamı var?' sorusunu sormadılar. Zalim çobanlara başkaldırmadılar;
sadece 'Bana dokunmayan çoban bin yaşasın' diye melediler. Çobanların vurduğuna
bir tos da onlar vurdu. Onların hepsi okumuş koyunlar!".
- Ana Fikir:
Entelektüel / intellectual dürüstlüğün, grup aidiyetinden daha
önemli olduğu.
- Çıkarılacak Ders: Bir
aydın, kendi mahallesinin yanlışlarına sessiz kalırsa özgünlüğünü ve
"insan olma" vasfını yitirir.
- Günümüze Bakan Yüzü:
Günümüzde de pek çok yazar ve akademisyen, kendi ideolojik / ideological
kamplarının dışına çıkmamak adına hakikatleri gizlemekte, "sürüden
ayrılanı kurt kapar" korkusuyla haksızlıklara göz yummaktadır.
V. Sonuç: Bir "Vicdan" Göçebesi
Sonuç olarak
Lütfü Oflaz'ın solcular tarafından yalnız bırakılması, onun dogmatik / dogmatic
sol anlayışa getirdiği eleştirilerin bir sonucudur. Sağa "yanaşması"
ise bir teslimiyet değil, kendi ifadesiyle vicdanını koruyabileceği ve sesini
duyurabileceği yeni mecralar / channels bulma arayışıdır. Ancak bu
durum, hem soldan hem de zaman zaman sağdan dışlanmasına, "dokuz köyden
kovulan adam" imajının / image pekişmesine yol açmıştır.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Akkaya, M. (2016, 4 Ağustos). Manevi Evlat... Aydınlık
Gazetesi.
- Soylu, B. (2017, 13 Temmuz). Lütfü Oflaz’ların Ülkesi!. Emek ve
Adalet Platformu.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, 12 Ağustos). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
Lütfü Oflaz'ın Türk Soluna Yönelik Getirdiği Köklü
Eleştirilerin Karşılık Bulmayışı
"Lütfü Oflaz'ın Türk soluna yönelik
getirdiği köklü eleştirilerin / critique neden karşılık bulmadığını ve
bu 'uyarıcı' sesin neden kendi mahallesi tarafından dışlandığını anlamak,
Türkiye'deki ideolojik / ideological kutuplaşmanın ve entelektüel / intellectual
körleşmenin derin nedenlerine inmemizi gerektirmektedir."
I. Solun Sosyolojik / Sociological
Yabancılaşması: "Paraşütçü Sol" Kavramı
Lütfü Oflaz, 1970'li yıllardan itibaren Türk
solunu, halkın kültürel ve manevi değerlerine yabancılaşmakla suçlamıştır.
Oflaz'a göre dönemin sol hareketleri, yerli bir düşünce üretmek yerine Sovyet
Rusya veya Çin gibi dış odakların ideolojik formalarını giymiş, bu nedenle
halkla organik bir bağ kuramamıştır. Yazar, bu durumu "Paraşütçü Sol"
olarak tanımlamış; halkın yüzyıllar ötesinden gelen milli ve manevi değerlerini
dikkate almayan bir anlayışın Türkiye'de başarılı olamayacağını savunmuştur.
Ancak sol
cenah / kanat, Oflaz'ın bu "yerli ve milli sol" önerisini bir gelişim
fırsatı olarak görmek yerine, onu "sağa kaymak" veya
"ihanet" ile suçlamıştır. (Daha önce bahsettiğimiz üzere) Oflaz’ın
"Zalim kim olursa olsun ona karşı ol; mazlum kim olursa olsun ondan yana
ol" ilkesi, onu ideolojik kampların dışına itmiş, sol mahallede
"disiplinsiz" bir figür olarak görülmesine yol açmıştır.
II. Cumhuriyet Halk Partisi Eleştirisi:
"Halksız Parti" Nitelemesi
Oflaz’ın sol kesimle arasındaki ipleri koparan en
keskin çıkışlarından biri, Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) yönelik
analizleridir. Yazar, CHP'nin adının "Cumhuriyet Halksız Partisi"
olarak okunmasının daha doğru olacağını, çünkü bu yapının yoksulların ve
ezilenlerin değil, zengin semtlerde yaşayan seçkinlerin / elites partisi
haline geldiğini iddia etmiştir.
Oflaz'a göre
solun asıl vasfı / niteliği olan toplumculuk / socialism, paylaşımcılık
ve dayanışma gibi değerler CHP'de değil, halkın dindar ve muhafazakar
kesimlerinde daha canlıdır. CHP’nin bu "halkçı olmayan" tutumu
nedeniyle halkın sola tepki duyduğunu dile getirmesi, sol aydınlar tarafından
bir "siyasi analiz" olarak değil, "karşı mahalleye hizmet"
olarak algılanmış ve destek görmemiştir.
III. 28 Şubat Süreci ve Vicdani Kırılma: Solcu Gençleri Dindarlarla
Yürütme Çabası
Oflaz'ın sol
tarafından yalnız bırakılmasının en somut nedenlerinden biri de 28 Şubat
sürecindeki tavrıdır. Leman dergisinde yazdığı "Zulme karşı direneceğiz;
yılgınlık yok, direniş var" başlıklı yazısıyla solcu gençleri, baskı gören
dindar gençlerle omuz omuza yürümeye çağırmıştır. Bu hamle, muhafazakar
çevrelerde büyük saygı uyandırsa da, solun katı seküler / secular
kanadında Oflaz’ın "karşı kampa iltica / asylum ettiği"
şeklinde yorumlanmıştır. Oflaz,
mazlumun kimliğine bakmadığı için solun "kendi mazlumunu seçme"
geleneğini bozmuş ve bu yüzden aforoz edilmiştir / dışlanmıştır.
IV. İçki Uzmanı Hikâyesi ve Siyasi
Alternatifsizlik
Lütfü Oflaz, solun neden kendisini
yenileyemediğini ve neden uyarıları dikkate almadığını bir hikâye ile açıklar:
Hikâye: Bir içki uzmanının önüne iki tane şişe koyarlar
ve "Söyle bakalım, bu içkilerin en kötüsü hangisi?" diye sorarlar.
Uzman, ilk şişeyi açıp bir yudum içtikten sonra yüzünü buruşturur ve "En
kötüsü bu" der. Diğer şişeye bakmasını istediklerinde ise "Diğerini
içmeme gerek yok, çünkü bundan daha kötüsü olamaz" cevabını verir.
- Ana Fikir: Mevcut
yönetim anlayışlarının kötülüğü karşısında, yapısal bir değişim / transformation
gerçekleşmedikçe isim değişikliklerinin bir anlam ifade etmeyeceği.
- Çıkarılacak Ders: Bir
kurumun (örneğin CHP'nin) sadece başındaki ismin değişmesi, o kurumun
halktan kopuk özünü ve zihniyetini değiştirmeye yetmez.
- Günümüze Bakan Yüzü: Bugün de
muhalefet kanadı, halkın gerçek ihtiyaçlarına odaklanmak yerine sadece
kişisel çekişmelerle vakit kaybetmekte ve yazarın yıllar önce yaptığı
"zihniyet değişimi" uyarısını hâlâ kulak ardı etmektedir.
V. Sonuç ve Eleştiriler: "Dönmek" mi
"Vicdan" mı?
Sol cenahın Oflaz'a destek vermemesinin bir diğer
nedeni, onun daha sonra Vakit, Sabah ve Star gibi muhafazakar
veya iktidar yanlısı mecralarda / media yazmaya başlamasıdır. Aydınlık
gazetesi gibi yayın organları, onu "iktidarın silahşoru" olmakla ve
eski dostlarını (örneğin Doğu Perinçek) hedef almakla suçlamıştır. Oflaz ise bu
geçişi, "Önemli olan
nerede yazdığım değil, ne yazdığım ve özgürce yazabileceğim yerdir"
diyerek savunmuştur. Ancak bu tavır, solun "mahalle sadakati"
anlayışıyla çatışmış ve onun uyarılarının "karşı tarafın saldırısı"
olarak kodlanmasına / tanımlanmasına neden olmuştur.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Akkaya, M. (2016, 4 Ağustos). Manevi Evlat... Aydınlık
Gazetesi.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, 12 Ağustos). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
- Evrensel Gazetesi. (2017, 29 Haziran). Yazısı yayınlanmayan Lütfü
Oflaz Star’dan ayrıldı.
Mücahitlikten Müteahhitliğe
"Türk siyasi hayatında muhalefet odaklarının
iktidar erkiyle / gücüyle tanıştıktan sonra geçirdikleri epistemolojik / bilgi
kuramsal ve ahlaki dönüşüm, Lütfü Oflaz'ın yazılarında 'ideallerin cüzdana feda
edilmesi' temasıyla en ince ayrıntılarına kadar işlenmektedir."
I. Mücahitlikten Müteahhitliğe: İdeolojik
Başkalaşım ve "Yorgun Savaşçılar"
Lütfü Oflaz, özellikle muhafazakâr / sağ camiadan
gelen figürlerin iktidara geldikten sonra yaşadıkları değişimi "yorgun
mücahit" kavramıyla açıklar. Yazara göre, muhalefetteyken "referansım İslam’dır" diyen ve
İmam Hatip Liselerinin sorunları gibi toplumsal meselelere / problemlere kafa
yoran figürler, iktidar nimetleriyle tanışınca "muhafazakâr demokrat"
kimliğine bürünerek siyasi İslam’dan / political Islam vazgeçmişlerdir.
Bu süreçte "mücahit" kimliği yerini "müteahhit" kimliğine
bırakmış; ideallerin yerini devlet ihaleleri / public tenders ve
ekonomik kazanç hırsı almıştır. (Daha önce bahsettiğimiz üzere) bu durum,
"paranın dini imanı olmaz" diyerek kazancın helalliğini ve
haramlığını sorgulamayı bırakan, hatta faizi / interest teşvik eden bir
zihniyetin doğmasına yol açmıştır.
II. Muhalefetin Sığlığı ve "Halksız"
Siyaset Paradoksu / Çelişkisi
Oflaz’ın eleştirileri sadece iktidarla sınırlı
değildir; o, ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'ni (CHP) de
"halksız parti" olarak nitelendirir. Muhalefetin, iktidarın
yanlışlarını / hatalarını eleştirirken aslında özünde ondan farksızlaştığını
savunur. Yazara göre, halkın yoksul kesimlerinden ve varoşlardan kopuk, zengin
semtlerin ve seçkinlerin / elites partisi haline gelen bir muhalefet,
gerçek anlamda toplumculuk / socialism yapamaz. Muhalefetin iktidara geldiğinde uygulayacağı
ekonomik programın, halihazırdaki iktidarın uyguladığı Uluslararası Para Fonu
(IMF) odaklı programdan farklı olmayacağı gerçeği, Oflaz için ideallerin
unutulduğunun en somut göstergesidir.
III. Güce Tapınma ve "Kıblesi Seyyar"
Aydınlar
(Daha önce bahsettiğimiz üzere) Oflaz,
muhalefetteyken sert eleştiriler getiren aydınların ve siyasetçilerin, güç
dengeleri değiştikçe nasıl "iktidar yalakası" haline geldiklerini
"yalama bağımlılığı" / sycophancy dependency kavramıyla
açıklar. Muhalif kimliğiyle tanınan kişilerin, holding medyasının / holding
media sunduğu imkanlar veya makam hırsı uğruna dün küfrettikleri kişilerin
bugün "baş yalakası" olmalarını toplumsal bir çürüme olarak görür. Bu
kişiler için önemli olan fikirlerin doğruluğu değil, "kuyruğuna girilecek
gücün" kimde olduğudur.
IV. "İçki Uzmanı" Hikâyesi: Sistemsel
Kısırlık ve Çıkarılacak Dersler
Lütfü Oflaz, muhalefetin iktidar alternatifi olma
konusundaki yetersizliğini ve sadece isimlerin değişip zihniyetin baki
kalmasını bir hikâye ile açıklar:
Hikâye: "Bir içki uzmanının önüne iki tane şişe
koyarlar ve 'Söyle bakalım, bu içkilerin en kötüsü hangisi?' diye sorarlar.
Uzman, ilk şişeyi açıp bir yudum içtikten sonra yüzünü buruşturur ve 'En kötüsü
bu' der. Oradakiler şaşırarak, 'Diğer içkinin tadına bakmadan en kötüsünün bu
olduğunu nasıl söyleyebiliyorsunuz?' diye itiraz ederler. Uzman cevap verir:
'Diğerini içmeme gerek yok, çünkü bundan daha kötüsü olamaz'".
- Ana Fikir: Mevcut
siyasi seçeneklerin kalitesizliği / kötülüğü durumunda, yapısal bir
değişim gerçekleşmedikçe lider değişimlerinin bir anlam ifade etmeyeceği.
- Çıkarılacak Ders: Bir
partinin (örneğin CHP'nin) başına kim gelirse gelsin, halktan kopuk özü ve
statükocu / status quo yapısı değişmedikçe, iktidarın bir kopyası
olmaktan öteye gidemez.
- Günümüze Bakan Yüzü:
Günümüzde de muhalefet partileri, iktidarın politikalarına karşı gerçek ve
halkçı bir alternatif üretmek yerine, sadece kadro değişiklikleriyle
uğraşmakta ve bu da toplumdaki "alternatifsizlik" hissini
pekiştirmektedir.
V. Sonuç: İktidarın Bozucu Gücü ve Vicdanın
Direnişi
Lütfü Oflaz'a göre, iktidar koltuğu idealleri
öldüren bir "cellat" vazifesi görmektedir. Muhalefetteyken
"zalime karşı" olanların, iktidara gelince "kendi
zalimlerini" yaratmaları veya küresel güçlerin (ABD, IMF, Avrupa Birliği)
"kuklası" / puppet haline gelmeleri kaçınılmaz bir son gibi
sunulmaktadır. Oflaz, bu kısırdöngüden / vicious circle çıkışın tek
yolunun, iktidara değil "vicdanlara" güvenmek ve "zalim kim
olursa olsun ona karşı, mazlum kim olursa olsun ondan yana" olma
ilkesinden asla sapmamak olduğunu vurgular.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Star Gazetesi. (2017, Şubat 21). Tayyip Erdoğan’a değil gücüne
tapıyorlar!.
- Express Dergisi. (1995, Kasım 11). Yalama Bağımlılığına Son!.
- Evrensel Gazetesi. (2017, Haziran 29). Yazısı yayınlanmayan Lütfü
Oflaz Star’dan ayrıldı.
Derin Devletten Derin Millete
"Lütfü Oflaz'ın entelektüel / intellectual
serüveni, Türkiye'nin siyasal kutuplaşma labirentinde vicdanın sesini
yitirmeyen bir rehber gibi konumlanması ve hayalindeki Türkiye idealini, tüm
baskı mekanizmalarına / mechanisms rağmen bir 'Yazıkatür' estetiğiyle
topluma sunması çerçevesinde konuya giriş yapalım."
I. Hayalindeki Türkiye: Derin Devletten Derin
Millete
Lütfü Oflaz'ın tahayyül / imagination
ettiği Türkiye, her şeyden önce bağımsızlıkçı ve tam demokratik bir yapıya
sahiptir. (Daha önce bahsettiğimiz üzere) o, "Derin Devletin" değil,
"Derin Milletin" cumhurbaşkanı olma idealini taşımıştır. Oflaz'ın hayalindeki devlet
yapısında cumhurbaşkanı, halkın içinden gelen ve halk gibi yaşayan bir
figürdür. Bu ideal doğrultusunda, cumhurbaşkanının makam aracının
belediye otobüsleri veya bisiklet olması gerektiğini savunmuş; lüksü ve
şatafatı reddeden bir yönetim modeli kurgulamıştır.
Hayalindeki
Türkiye'nin diğer temel direkleri şunlardır:
- Sosyo-Ekonomik
/ Socio-economic Adalet:
Herkesin kapasitesi kadar ürettiği ve ihtiyacı kadar tükettiği, gelir
adaletsizliğinin son bulduğu bir düzen.
- Düşünce
Özgürlüğü:
"Düşünmenin suç sayılmadığı, aksine düşünmemenin bir eksiklik olarak
görüldüğü" bir özgürlük ortamı.
- Şeffaflık
/ Transparency: Örtülü
ödeneklerin kaldırıldığı, faili meçhul cinayetlerin tüm sırlarının
açıklandığı ve "vatandaşın devletin efendisi" olduğu bir
bürokrasi / bureaucracy.
- Barış
ve Bağımsızlık:
Türkiye'nin bir Amerikan uçak gemisi / aircraft carrier olmaktan
kurtulup, tam bağımsız bir dış politika izlemesi.
II. Umudu Yitirmeden Yazmak: Bir Vicdan Borusu
Olarak Kalem
Oflaz, 12 Eylül askeri darbesinden günümüze kadar
hapis, işkence ve ağır sansür / censorship mekanizmalarıyla karşılaşsa
da yazmaktan asla vazgeçmemiştir. Onun için yazmak, bir geçim kapısından ziyade
toplumsal bir sorumluluk ve "vicdan yürüyüşüdür". (Daha önce
bahsettiğimiz üzere) holding medyasındaki / holding media tekelleşmeye
tepki göstererek başyazarlığı bırakması ve "sine-i millete" dönmesi,
onun kalemini hiçbir güce teslim etmeyeceğinin ilanı olmuştur. Umudunu
yitirdiği anlarda bile "Susma, sustukça sıra sana gelecek" ve
"Yılgınlık yok, direniş var" sloganlarını üreterek toplumsal
muhalefeti diri tutmaya çalışmıştır. Onun yazarlık dili, sayfalarca sürecek
analizleri birkaç vurucu cümleye sığdıran "Yazıkatür" tekniğiyle,
halkın zihninde kalıcı izler bırakmayı hedeflemektedir.
III. "Akçeli" İşlerden Uzak Durma ve
Dokunulmazlığın Sırrı
Lütfü Oflaz'ın ağır eleştirilerine rağmen
toplumun tüm kesimlerinden saygı görmesinin ve kendisine "fazla
dokunulmayışının" temel nedeni, ahlaki tutarlılığı ve ekonomik
bağımsızlığıdır. Oflaz, medya
tarihindeki en yüksek transfer ücretlerini reddetmiş, güç ve servet
tekliflerini elinin tersiyle itmiştir.
Dokunulmazlığının ve itibarının nedenlerini şöyle
detaylandırabiliriz:
- Ekonomik Müstakillik: Oflaz, "mal varlığını
değil, mal yokluğunu" açıklayan bir yazardır; mülksüzleşmeyi bir
özgürlük biçimi olarak benimsemiştir. Parayla ve makamla satın
alınamaması, onu güç odakları karşısında "bağımsız" kılmıştır.
- Mağdur Ayrımı Yapmama: Sadece kendi mahallesinin
değil, haksızlığa uğrayan her kesimin (sağcı, solcu, İslamcı) yanında
durması, ona ideolojiler üstü / trans-ideological bir zırh
sağlamıştır.
- Dürüstlük ve Tutarlılık:
"Yazdığı gibi yaşayan, söylediğini yapan" bir profil çizmesi,
düşmanlarının bile onun dürüstlüğüne laf söyleyememesine neden olmuştur.
Süleyman Demirel bile vefatından önce Oflaz'ın güce hiçbir zaman itibar
etmediğini bizzat takdir etmiştir.
IV. Gücün Geçiciliği: Saniye Aksel Hikâyesi
Oflaz, mülkiyetin ve gücün aldatıcılığını
anlatmak için Osmanlı Sarayı'ndan Darülaceze'ye uzanan Saniye Aksel'in
hikâyesini kullanır.
Hikâye: Saniye Aksel, Osmanlı Sarayı'nda Padişah
Abdülhamit'in kucağında büyümüş, Mısır prensleriyle evlenip ihtişam içinde
yaşamış bir hanımefendidir. Ancak hayat rüzgarları onu savurmuş ve hayatının
son dönemini "düşkünler yurdu" olan Darülaceze'de geçirmek zorunda
kalmıştır. Ölmeden önce hayatını şu cümleyle özetlemiştir: "Sarayda
doğdum, Darülaceze'de öleceğim".
- Ana Fikir: Hiçbir
saltanatın ve servetin baki / sonsuz olmadığı gerçeği.
- Çıkarılacak Ders:
İnsanlar, sahip oldukları güce ve makama güvenip kibirlenmemeli; her an
her şeyin değişebileceğini bilerek insani değerleri her şeyin üstünde
tutmalıdır.
- Günümüze Bakan Yüzü: Bugünün
muktedirlerinin / güç sahiplerinin de güçlerine tapınanların ilk fırsatta
onları terk edeceği gerçeğini hatırlatması bakımından bu hikâye hala
güncelliğini korumaktadır.
V. Sonuç ve Genel Değerlendirme
Lütfü Oflaz, Türkiye'nin son elli yılında bir
"vicdan bekçisi" görevi üstlenmiştir. Onun hayalindeki Türkiye henüz
tam anlamıyla gerçekleşmemiş olsa da, akçeli işlerden uzak durarak inşa ettiği
ahlaki otorite, onu Türk düşünce tarihinin en özgün figürlerinden biri
yapmıştır. Star gazetesinden
muhalif bir yazısı sansürlendiği için istifa etmesi, "Harun gibi gelip
Karun gibi olanlara" karşı duruşunun son ve en net belgesidir.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, Ağustos 12). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
- Evrensel Gazetesi. (2017, Haziran 29). Yazısı yayınlanmayan Lütfü
Oflaz Star’dan ayrıldı.
- Star Gazetesi. (2017, Şubat 21). Tayyip Erdoğan’a değil gücüne
tapıyorlar!.
- Independent Türkçe. (2021, Şubat 24). Olanlara bakılırsa, her
Kemalist bir gün Tayyip Erdoğancı olacak!.
Milli Görüş’ten "Zilli Görüş"e
"Lütfü Oflaz'ın Milli Görüş / National
Outlook geleneği ve bu geleneğin fikri omurgasını oluşturan yazarlara
yönelik eleştirilerini, 'idealist bir davanın reel politiğe / realpolitik
ve iktidar nimetlerine feda edilmesi' çerçevesinde konuya giriş yapmak,
Türkiye'deki İslami düşüncenin dönüşümünü anlamak adına zaruridir."
I. Milli Görüş’ten "Zilli Görüş"e:
İdeolojik Çözülme Eleştirisi
Lütfü Oflaz,
Milli Görüş hareketinin temsil ettiği "Adil Düzen" / Just Order
idealinden uzaklaşılmasını sert bir üslupla eleştirir. Oflaz'a göre,
hareketin içinden çıkan ve iktidara talip olan kadroların "milli
görüş"ü terk ederek "zilli görüş" olarak adlandırdığı bir
savrulma içine girmeleri, hareketin manevi dinamiklerinin kaybına yol açmıştır.
(Daha önce bahsettiğimiz üzere) yazar, bu çevrelerin ekonomik programlarının
Uluslararası Para Fonu (IMF) / International Monetary Fund güdümüne
girmesini ve halktan beslenip küresel sermayenin "kümesine
yumurtlamasını" bir ahlaki kırılma olarak nitelendirir.
II. "Yorgun Mücahitlik" ve Yazarların
İmtihanı / Trial
Oflaz, Milli Görüş ve muhafazakâr camianın yazar
ve aydın kadrosuna yönelik en derin eleştirilerini "Yorgun Mücahit"
kavramı üzerinden geliştirir. Bu eleştirileri şu başlıklar altında
detaylandırmak mümkündür:
- Mücahitlikten Müteahhitliğe Geçiş: Oflaz,
muhalefetteyken İmam Hatip Liselerinin (İHL) dertleriyle dertlenen ve
İslami bir toplum tahayyülü / imagination kuran yazarların, iktidar
imkanlarıyla tanışınca "ihale" / tender peşinde koşan
müteahhitlere dönüştüğünü savunur.
- Paranın Dini İmanı Olmaz Yanılsaması / Illusion:
Yazarların "paranın dini imanı olmaz" diyerek faizi / interest
veya haksız kazancı meşrulaştırmalarını, "kazancın helali haramı
olmaz" noktasına savrulmak olarak görür. Bu durumu, dindarlığın
sadece şekilsel bir unsura (mini etek üstü türban örneği gibi)
indirgenmesi olarak eleştirir.
- Kıblesi Seyyar / Mobile Aydınlar: (Daha
önce bahsettiğimiz üzere) Oflaz, gücü kim elinde bulunduruyorsa onun
önünde secde eden yazarları "kıblesi seyyar" olarak tanımlar. Bu
yazarların iktidar değiştiğinde, bugün taptıkları liderlere ilk tekmeyi
vuracak olanlar olduğunu iddia eder.
III. 28 Şubat ve Siyasi Liderlik Analizi
Oflaz, bu geleneğin siyasi temsilcilerinin
(Saadet Partisi ve Erbakan ekolü) 28 Şubat sürecinde yaşadıklarından yeterli
dersi çıkarmadığını savunur. Erbakan'ın
subaylara tarihin en yüksek zammını (yüzde 72) vermesine rağmen, aynı subaylar
tarafından iktidardan indirilmesini "kafaya tank düştü ama kafa dank
etmedi" şeklinde hicveder. Oflaz'a göre bu çevrenin en büyük
hatası, adaleti değil merhameti / mercy esas alarak güç odaklarıyla
pazarlığa girişmeleridir.
IV. "İçki Uzmanı" Hikâyesi ve Muhalefet
Kısırlığı
Yazar, bu gelenekten kopanlar ile içinde kalanlar
arasındaki liderlik çatışmasını ve halka sunulan alternatifsizliği bir hikâye
ile açıklar:
V. İlginç Bir Bilgi: Akıncılar Ödülü
Lütfü Oflaz'ın
bu camiayla olan ilişkisi paradoksal / paradoxical bir derinliğe
sahiptir. Oflaz, 1970'li yıllarda Milli Selamet Partisi (MSP) gençlik teşkilatı
olan Akıncılar Derneği tarafından "İslam'ın toplumcu yanını en iyi anlatan
kalem" ödülüne layık görülmüştür. Bu durum, onun dindar gençlik nezdindeki tarihsel itibarını gösterse
de, yazarın "İslamcıların Amerikancı olmayanını ve devrimci olanını
severim" şeklindeki tavizsiz duruşu onu zamanla bu camianın statükocu / status
quoist yazarlarıyla karşı karşıya getirmiştir.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, Ağustos 12). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
- Star Gazetesi. (2017, Şubat 21). Tayyip Erdoğan’a değil gücüne
tapıyorlar!.
- Akkaya, M. (2016, Ağustos 4). Manevi Evlat... Aydınlık
Gazetesi.
Lütfü Oflaz'ın Türk Sol Geleneğiyle Yaşadığı Derin Kopuşu
Ve 'Fikri Aforoz’
"Lütfü Oflaz'ın Türk sol geleneğiyle
yaşadığı derin kopuşu ve bu kesim tarafından tıpkı Cemil Meriç örneğinde olduğu
gibi 'fikri bir aforoz' / excommunication ile cezalandırılmasını,
mahalle baskısının vicdanın önüne geçtiği fanatik bir iklimin tezahürü /
yansıması olarak değerlendirmekle konuya giriş yapalım."
I. Sol Cenahın Entelektüel Körleşmesi:
"Paraşütçü Sol" Eleştirisi
Lütfü Oflaz’ın sol kesim tarafından dışlanmasının
temelinde, 1970'li yıllardan itibaren geliştirdiği "yerli ve milli
sol" anlayışı yatar. Oflaz, dönemin sol aydınlarını, halkın binlerce
yıllık kültürel ve manevi değerlerini yok sayıp, Sovyet Rusya veya Çin gibi dış
odakların ideolojik / ideological kalıplarını Türkiye'ye dayatmakla
suçlamıştır. Yazar, bu durumu "Paraşütçü Sol" olarak
kavramsallaştırmış; halka dayanmak yerine halka tepeden inmeci bir model
dayatan bu anlayışın "yere çakılmaya" mahkûm olduğunu savunmuştur.
Solun bu eleştiriyi bir gelişim imkânı olarak değil, bir "ihanet"
olarak kodlaması, Oflaz'ın sol mahalleden silinme sürecini / process
başlatan ilk fanatik tepkidir.
II. CHP Eleştirisi: "Cumhuriyet Halksız
Partisi" Paradoksu / Çelişkisi
(Daha önce bahsettiğimiz üzere) Oflaz, solun
Türkiye'deki en büyük temsilcisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) yönelik
en sert eleştirileri yönelten isim olmuştur. Oflaz'a göre CHP, adındaki
"halk" ibaresine rağmen yoksullardan ve ezilenlerden kopuk, zengin
semtlerde yaşayan bir seçkinler / elites partisi haline gelmiştir.
Oflaz, partinin adının "Cumhuriyet Halksız Partisi" olarak
okunmasının daha hakkaniyetli olacağını iddia ederek, solun asıl kalesi olması
gereken varoşların ve mazlumların dindar kesime terk edilmesini bir "stratejik
körlük" olarak nitelemiştir. Sol kesimin, bu sosyolojik / sociological
tespiti tartışmak yerine yazarı "sağcılaşmakla" itham ederek
sessizliğe gömülmesi, entelektüel bir fanatizmin göstergesidir.
III. 28 Şubat
ve "Mazlum Seçiciliği"ne İtiraz
Oflaz'ın sol cenahla arasındaki ipleri tamamen
koparan hadise, 28 Şubat sürecindeki tutumudur. Leman dergisinde yazdığı
yazılarla solcu gençleri, başörtüsü ve inancı nedeniyle baskı gören dindar
gençlerle el ele yürümeye çağırmıştır. "Zulme karşı direneceğiz; yılgınlık
yok, direniş var" sloganı bu süreçte doğmuştur. Ancak solun fanatik
kanadı, mazlumun kimliğine göre saf tutma alışkanlığı nedeniyle, Oflaz’ın bu
"ideolojiler üstü" / trans-ideological tavrını kabullenememiş
ve onu "karşı kampa iltica etmekle" suçlamıştır. Oflaz'ın "Zalim
kim olursa olsun ona karşı ol; mazlum kim olursa olsun ondan yana ol"
ilkesi, sol mahallede bir karşılık bulmamış, aksine yazarın yalnızlaştırılmasına
neden olmuştur.
IV. "Okumuş Koyunlar" Hikâyesi:
Entelektüel Dürüstlüğün Bedeli
Lütfü Oflaz, sol aydınların kendisini neden
yalnız bıraktığını ve toplumsal haksızlıklara karşı neden sustuklarını
"Okumuş Koyunlar" hikâyesiyle çarpıcı bir şekilde açıklar.
Metin: "Kudurmuş rüzgârlara karşı oynadım
maçlarımı... Sürüden biri olmadım. Sürüyle de kavga ettim, çobanlarla da.
Çobanları kızdırdığım kadar sürüyü de kızdırdım. Sordum hep kendime: 'Sürüden biri olacaksam, aydın
olmanın ne anlamı var?' Okumuşlar ise bu soruyu kendilerine sormadılar. Zalim
çobanlara başkaldırmadılar; melediler sadece 'Bana dokunmayan çoban bin
yaşasın' diye. Çobanların vurduğuna bir tos da onlar vurdu. Onların hepsi
okumuş koyunlar!".
- Ana Fikir:
Toplumsal onay / approval ve mahalle aidiyeti uğruna hakikatten
vazgeçen aydınların eleştirisi.
- Çıkarılacak Ders: Bir
aydın, sadece karşı mahallenin değil, kendi mahallesinin çobanlarına /
liderlerine de başkaldırabildiği ölçüde özgürdür.
- Günümüze Bakan Yüzü:
Günümüzde de entelektüel çevreler, "linç kültürü" korkusuyla
kendi ideolojik kamplarındaki yanlışlara göz yummakta, Oflaz'ın deyimiyle
"sürüden ayrılmama" konforunu tercih etmektedirler.
V. Mecralar ve "Yalama Bağımlılığı"
Tartışması
Sol kesimin Oflaz'ı silmesine gerekçe olarak
sunduğu en büyük iddia, yazarın Vakit, Sabah ve Star gibi
muhafazakâr veya iktidar yanlısı gazetelerde yazmasıdır. Aydınlık gazetesi gibi
yayın organları, Oflaz’ı "iktidarın silahşoru" olmakla ve eski
dostlarına (örneğin Doğu Perinçek) saldırmakla suçlamıştır. Oflaz ise bu
suçlamalara "Önemli olan nerede yazdığım değil, ne yazdığımdır; özgürce
yazabileceğim her yer benim kürsümdür" diyerek karşılık vermiştir. Yazarın
başlattığı "Yalama Bağımlılığına Son" kampanyası, kalemini patronuna
veya bir güce feda eden aydınların / gazetecilerin içine düştüğü acınası hali
hedef almaktadır.
VI. Sonuç: Bir Entelektüel Sürgün Olarak Lütfü Oflaz
Sonuç olarak Lütfü Oflaz, Türk solunun
"yerli ve milli" bir damar yakalaması gerektiğini savunduğu ve mazlum
ayrımı yapmadığı için bizzat kendi mahallesinden sürgün edilmiştir. Bu durum,
Cemil Meriç'in "Fildişi Kulesi"ne çekilmek zorunda kalmasıyla büyük
bir benzerlik / similarity gösterir. Sol kesimdeki fanatik tutum,
Oflaz’ın uyarılarını dikkate alıp kendini yenilemek yerine, yazarın ismini
hafızalardan silmeye çalışarak kendi ideolojik / ideological kısırlığını
pekiştirmiştir.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Akkaya, M. (2016, 4 Ağustos). Manevi Evlat... Aydınlık
Gazetesi.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, 12 Ağustos). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
- Express Dergisi. (1995, 11 Kasım). Yalama Bağımlılığına Son!.
Güncel Eleştiriler
"Lütfü Oflaz'ın entelektüel / fikirsel
serüveninde gelinen son aşama, vicdanının sesini holding medyasının / büyük
sermaye medyasının gürültüsüne feda etmemesi ve bu onurlu duruşun bedelini
derin bir yalnızlıkla ödemesi çerçevesinde konuya giriş yapılması
gerekmektedir."
I. Güncel Eleştiriler: "Harun Gibi Gelip
Karun Gibi Olanlar"
Lütfü Oflaz’ın yakın dönemdeki en sert ve
sistematik / düzenli eleştirileri, muhafazakâr kesimin iktidarla imtihanı
üzerine yoğunlaşmaktadır. Yazar, özellikle "Harun gibi gelip Karun gibi
olanlar" ifadesiyle, siyasete adalet ve tevazu / alçakgönüllülük vaadiyle
girenlerin, iktidar nimetleriyle tanıştıktan sonra lüks ve israf batağına
saplanmalarını eleştirir. Bu bağlamda geliştirdiği "ABDestli kapitalistler" ve
"Süslümanlar" kavramları, dindarlığın sadece şekilsel / formal
bir unsura indirgenerek ekonomik sömürüye alet edilmesine yönelik birer
"yazıkatür" niteliğindedir.
Oflaz, basın özgürlüğü / freedom of press
konusundaki kısıtlamalara karşı da tavizsiz bir tutum sergilemiştir. Star
gazetesinden ayrılmasına neden olan süreçte, hapisteki gazetecilerin (Murat
Sabuncu, Turhan Günay, Musa Kart, Kadri Gürsel) durumundan duyduğu
"rahatsızlığı" dile getirmiş ve yargı kararı olmaksızın insanların
yaftalanmasını / suçlanmasını toplumsal bir vicdan yarası olarak nitelemiştir.
II. Sağlık Durumu ve "Çelik Korse"
Metaforu
Oflaz’ın
sağlık durumu, hem fiziksel hem de metaforik / mecazi anlamda bir
"yaralılık" halini yansıtır. Cezaevi sürecinde yaşadığı fiziksel zorlukları
ve sonrasındaki bedelleri "bedeninin zaten yaralı olduğu" şeklinde
ifade eder. Kızılcahamam Cezaevi’nde geçirdiği günler, onun ruhunda ve
bedeninde silinmez izler bırakmıştır. Yazar, yaşamın getirdiği dert ve çile
yığınını, üzerine çöken bir tavan gibi betimler / tanımlar.
Özellikle "çelik korse" anlatımı,
yazarın çektiği acıları ve toplumsal baskı altındaki sıkışmışlığını sembolize
eder. Ancak bu acılara rağmen, ahlaki tutarlılığını korumayı "vicdanın
tatile çıkmaması" olarak görür ve fiziksel zayıflığının aksine, fikri bir
dinçliği savunur.
III. Yalnızlaşma ve "Dokuz Köyden Kovulma" Süreci
Lütfü Oflaz'ın yaşamındaki en belirgin temalardan
biri, savunduğu değerler uğruna göze aldığı mutlak / tam yalnızlıktır.
"Zalim kim olursa olsun ona karşı ol; mazlum kim olursa olsun ondan yana
ol" ilkesi, onu hiçbir mahallenin tam anlamıyla kabul etmediği bir figür
haline getirmiştir. Bu
durum literatürde / yazında "dokuz köyden kovulmak" olarak karşılık
bulmuştur.
Oflaz, holding medyasındaki tekelleşmeye / monopolization
karşı çıkarak başyazarlığı bırakıp "sine-i medyadan sine-i millete"
dönmesiyle aslında profesyonel / mesleki bir yalnızlığı da tercih etmiştir. Yazar, bu yalnızlığı
"sürüden biri olmamak" ve "okumuş koyunlar" arasında
kalmamak adına ödenmesi gereken onurlu bir bedel olarak görür.
IV. En Yakın Dostun Terki: Sevgili ve İdealler
Hikâyesi
Oflaz'ın
yalnızlaşma sürecindeki en hüzünlü kırılma noktası, hapse gireceği
kesinleştiğinde en yakın dostu ve sevgilisinin onu terk etmesidir. Bu hadise,
davanın bedelinin sadece işsizlik değil, duygusal bir yıkım olduğunu da
gösterir.
Hikâyenin Özeti: Oflaz'ın cezası kesinleştiğinde
sevgilisi, "Hiç olmazsa bu dönemde dilini tutsaydın bunlar başımıza
gelmezdi; hep inançlarını bizden çok düşündün, buna dayanamam" diyerek onu
terk eder. Oflaz, kendisini "azgın dalgaların ortasında bir can
simidini kaybetmiş" gibi hissetse de inançlarından ödün vermez.
- Ana Fikir: İdealler
uğruna verilen mücadelenin, en yakın kişisel bağları dahi feda etmeyi
gerektirebileceği.
- Çıkarılacak Ders: Gerçek
bir aydın için vicdani huzur, kişisel mutluluktan ve konfordan /
rahatlıktan daha önceliklidir.
- Günümüze Bakan Yüzü: Modern
dünyada insanların çıkarları uğruna fikirlerini ve dostlarını kolayca terk
ettiği bir ortamda, Oflaz’ın yaşadığı bu "terk edilme",
karakterin sağlamlığının bir testidir / sınavıdır.
V. Son Günler ve "Vicdan Yürüyüşü"nün
Sonu
Lütfü Oflaz'ın
Star gazetesinden ayrılması, onun ana akım medyada / mainstream media
sesini duyurabildiği son kalenin de yıkılması anlamına gelmektedir. Veda
yazısının dahi yayınlanmaması, yazarın "yalama bağımlılığı" olarak
adlandırdığı medya düzeninin geldiği noktayı özetler. Yazar, bu süreci
"uzun bir vicdan yürüyüşü" olarak tanımlar ve "bu yürüyüşte hiç
terk etmedi vicdan beni" diyerek son sözünü söyler.
Oflaz, son dönemlerinde "yaşayan bir
ölü" veya "ruhsuz bir beden" haline gelen toplumda, kalemini
hâlâ bir direniş odağı olarak tutmaya çalışmaktadır. Onun için son günler,
fiziksel bir bitişten ziyade, "vicdanların iktidara gelmesi"
hayalinin henüz gerçekleşmediği hüzünlü bir "bekleme odası" gibidir.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Evrensel Gazetesi. (2017, Haziran 29). Yazısı yayınlanmayan Lütfü
Oflaz Star’dan ayrıldı.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, Ağustos 12). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
- Express Dergisi. (1995, Kasım 11). Yalama Bağımlılığına Son!.
Düşünce Sistematiği ve Temel Aforizmaları: Vicdan
Manifestosu
"Lütfü Oflaz'ın entelektüel / fikirsel
mirasını ve toplumsal hafızada yer eden aforizmalarını / özlü sözlerini
incelemek, aynı zamanda bir 'vicdan bekçisinin' vasiyet niteliğindeki hayat
duruşunu en ince ayrıntılarıyla analiz / çözümleme etmek anlamına
gelmektedir."
I. Düşünce Sistematiği ve Temel Aforizmaları:
Vicdan Manifestosu
Lütfü Oflaz'ın yazı hayatı boyunca geliştirdiği
ve 'Yazıkatür' adını verdiği özgün tarz, sayfalarca sürecek fikirleri birkaç
vurucu cümlede özetleme başarısı göstermiştir. Onun aforizmaları, sadece edebi
birer söz değil, birer siyasi ve ahlaki eylem planıdır.
1. Zalim ve Mazlum Paradoksu / Çelişkisi: Oflaz'ın
düşünce dünyasının temel direği "Zalim kim olursa olsun ona karşı ol; mazlum kim olursa olsun
ondan yana ol" ilkesidir. Bu söz, onun ideolojiler üstü
konumlanmasını sağlayan ana eksendir.
2. Siyasi Eleştiriler ve "Harun-Karun"
Analojisi / Benzetmesi: Özellikle muhafazakar kesimin iktidar sürecine
yönelik "Harun gibi
gelenlerin Karun gibi olmasından rahatsızım" ifadesi, siyasi ahlak
açısından en çok alıntılanan sözlerinden biri olmuştur. Buna ek olarak,
"Mücahitlikten müteahhitliğe" geçiş eleştirisi ve "ABDestli
kapitalistler" ile "Süslümanlar" nitelemeleri, inançların
ekonomik çıkarlara alet edilmesine karşı geliştirdiği sert eleştirilerdir.
3. Toplumsal Direniş ve "Susma"
Sloganı: Türkiye siyasi tarihine
"Susma, sustukça sıra sana gelecek" ve "Yılgınlık yok, direniş
var" sloganlarını kazandıran odur. Bu ifadeler, bireyin toplumsal
haksızlıklar karşısındaki sessizliğinin bedelini yine kendisinin ödeyeceği
uyarısını taşır.
4. Güç ve Kıble Eleştirisi: Oflaz, gücü
elinde bulunduranın önünde eğilen aydınları "kıblesi seyyar / mobile
olanlar" şeklinde tanımlar. Ona göre "insanlar Tayyip Erdoğan’a
değil, onun gücüne tapmaktadırlar" ve güç el değiştirdiğinde bu çevreler
ilk tekmeyi yine Erdoğan'a vuracaklardır.
II. Oflaz'ın Vasiyeti ve Hayat Muhasebesi:
Mülksüzleşme ve Miras
Lütfü Oflaz'ın öleceği bir vakit gelse, vasiyeti
aslında yıllar boyunca kaleme aldığı "mal yokluğu" açıklamalarında ve
yaşam tarzında gizlidir. O, mülkiyeti değil, vicdani mirası önceleyen bir
figürdür.
1. Mal Varlığı
Değil, Mal Yokluğu Bildirimi: Oflaz, vasiyet niteliğinde yaptığı açıklamalarda
"yatı, yalısı, hanı, hamamı olmadığını" bizzat ifade etmiştir. Her
şeyini hayır işlerine vakfettiğini söyleyen yazar, "mal yokluğu bakımından
Mehmet Akif Ersoy’dan bir farkı olmadığını" belirtir. Onun asıl mirası;
kitap zengini kütüphanesi ve "tükenmek nedir bilmez tükenmez
kalemi"dir.
2. Manevi
Vasiyet: "Okurlarım Ordularım Olsun": Oflaz'ın en
büyük arzusu ve vasiyeti, okurlarının sadece kendisini alkışlayan birer seyici
değil, "dünyadaki zalimlere karşı birlikte dövüşen birer ordu"
olmasıdır. (Daha önce bahsettiğimiz üzere) o, kalemini bir vicdan borusu olarak
konumlandırmış ve bu yürüyüşte vicdanın kendisini hiç terk etmediğini vasiyet
tadında son yazılarına eklemiştir.
3. Meçhul
Gençlik Anıtı İdeali: Yaşanan toplumsal acıların unutulmaması için
"Meçhul Gençlik Anıtı" dikilmesini bu ülkenin ölen gençlere karşı
"boynunun borcu" olarak görür. Bu ideal, onun toplumsal hafıza /
bellek vasiyetidir.
III. "Koltuk Fetişisti" Hikâyesi ve
Toplumsal Eleştiri
Oflaz, vasiyet ve ölüm temalarını işlerken
insanların makam tutkusunu şu hikâye ile hicveder / eleştirir:
Metin: Bu ülkede bazı yöneticiler koltuğa bir oturdular
mı kalkmak nedir bilmezler. Sadece devlet değil, sendika ve dernek başkanları
da aynı durumdadır. Bu kişiler için koltuk, hayatlarındaki asıl sevgilidir.
Sanki sevgiliyi öper gibi koltuklarını öperler. Hatta öylesine bir tutku
içindedirler ki, öldüklerinde bile yerlerine başkasının oturmasını istemezler.
Adeta "Beni koltuğumla birlikte gömün!" diye vasiyet edecek
haldedirler.
- Ana Fikir: Güç ve
makam hırsının insani değerlerin ve faniliğin önüne geçmesi.
- Çıkarılacak Ders: Gerçek
bir aydın veya yönetici için makam geçici, bırakılan ilkeli miras
kalıcıdır.
- Günümüze Bakan Yüzü: Modern
bürokraside ve siyasette, koltuğunu bırakmayan "demirbaş"
figürlerin toplumsal gelişimin önünü tıkaması.
IV. Sonuç ve Genel Değerlendirme
Lütfü Oflaz'ın vasiyeti, "Sine-i medyadan
sine-i millete" dönen onurlu bir yalnızlıktır. O, "Yaşayan bir
ölü" olmak yerine, inançları uğruna bedel ödeyen bir mahkûm olmayı tercih
etmiştir. Onun aforizmaları, gelecekte "Adalet istiyorum!" diyenlerin
sesine rehberlik edecek birer meşale niteliğindedir.
Dipnotlar (APA):
- Oflaz, L. (2007). Bir Mahkûm. İstanbul: Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2005). Lütfü Oflaz'la Sohbet Vakitleri. İstanbul:
Akis Kitap.
- Oflaz, L. (2006). Vicdanlar İktidara. İstanbul: Akis Kitap.
- Evrensel Gazetesi. (2017, Haziran 29). Yazısı yayınlanmayan Lütfü
Oflaz Star’dan ayrıldı.
- Yeni Akit Gazetesi. (2017, Ağustos 12). Türkiye’nin vicdanı Lütfü
Oflaz Akit’e konuştu.
- Star Gazetesi. (2017, Şubat 21). Tayyip Erdoğan’a değil gücüne
tapıyorlar!.
- Express Dergisi. (1995, Kasım 11). Yalama Bağımlılığına Son!.
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder