printfriendly-pdf-button-nobg-md

ELVİN AZAR Seks Tanrıları

 

Bunlarada Bakarsınız

ELVİN AZAR

Seks Tanrıları

Seks, İçki, Seks Tapımı, Tektanrı ve Yardımcıları

İÇİNDEKİLER

BU İŞE NASIL KARIŞTIM! ..................... 9

KİTABIN YAZIM TEKNİĞİ VE İÇERİĞİ HAKKINDA

AÇIKLAMALAR....................................... 13

I.      BÖLÜM: SEKS VE İÇKİ TANRILARI

1.     ÇİFT CİNSİYETLİ KİBELE ............... 19

Yaratıcı Ana Tanrıça ............................... 19

Efsaneleri, Tapınakları............................. 23

Seks Tapımı ve Mevsimsel Döngü .......... 29

Attis İnancının Kesik Penisleri ................ 34

Göğün Kutsal Fahişesi............................. 38

Fuhuş Cennetini Kuran Kral.................... 43

Perdeler Aralanırken................................ 46

Irzlı Edepli Kurtuluş ................................ 54

Eski Pagan Bayramı Yılbaşı .................... 61

2.     LİDYA KRALİÇESİ VE SEKS KÖLESİ HERKÜL        65

İşin Masal Yanı ........................................ 65

Küçük Fahişelerin Anıtı .......................... 67

Seks ve Bolluk.......................................... 70

Efsanevi Kraliçe ...................................... 72

Herkül'ün Haremi .................................... 77

Doğa Tanrısı Pan'ın Çırılçıplak Ayinleri. 81

Eşsiz Kahramanın Kıllı Kıçı ................... 87

Lidya'nın Sonunu Kim Getirdi? .............. 89

Tektannmn "Halkı” Aryanlar .................. 96

3.      PENİS TAPIMI.................................... 99

Penis Putlar.............................................. 99

Kesik Penisli Seks Tanrısı Şiva............. 107

Penis Tanrı Priapus ................................... 121

Dildolu, Pomo Şiirli Kutsal Ayinler ..... 125

Anadolu'nun Penis Kenti........................ 132

Her Şeyin Sonu ...................................... 134

4.      SEKSO-MANYAK KADINLAR VE

TANRILARI DİONYSOS....................... 140

Bildik Şeyler ............................................. 140

İçki, Dans ve Zevk.................................. 143

Gerçekte Kim, Kimdir?.......................... 155

Satirler.................................................... 155

Bakkhalar................................................ 156

İno ............................................................ 157

Semele.................................................... 158

Djonysos .................................................. 161

Dionysos İnancında İçki .......................... 169

II.      BÖLÜM: İÇKİNİN GERİSİNDEKİ GİZEM

LERKEKEGEMEN İNANÇLARDAKİ İÇKİ DÜŞMANLIĞI .177

Sümerlerde.............................................. 178

Antik Yunan'da....................................... 186

Yahudilikte............................................. 187

Müslümanlıkta........................................ 195

2.     ERKEKEGEMEN İNANÇLARDAKİ TAHIL DÜŞMANLIĞI .203

Lanetlenen Tahıl Tanrı-Tanrıçalan ....... 204

Semele................................................... 204

Demeter.................................................. 204

Sabazios.................................................. 206

Dagon ..................................................... 207

Atargatis................................................. 213

Astarte..................................................... 218

Lanetlenen Tahıl ................................... .233

Sümer'de ............................................... 234

Antik Yunan'da ..................................... 235

Yahudilikte............................................ 235

Yezidilikte ............................................ 241

3.      İLGİNÇ SONUÇLAR....................... 243

Tahıl ve Tarımcılar................................ 243

İçki Yasağının Gizledikleri .................. 248

Tarihte Tarım ilk kez Bira Yapmak için mi Başladı?!        253

III.       BÖLÜM: TEK TANRI VE GARİP KUTSALLARI

1.     İNSANOĞLUNUN UNUTULMUŞ DİRENİŞİ    261

Çöldeki İsyanlar..................................... 263

İbrani Krallarının Seks Tapımı ............. 277

İlk Tektanrıcılık ve Sonu! ..................... 295

2.      KİM BU KUTSALLAR? ................... 305

Garip Kafalı, Aseksüel Akhenaton Ailesi    305

Kayıp Cesetler ve Dirilenler!.................. 313

Akhenaton ............................................... 313

Hz. İsa ..................................................... 314

Hz. İlyas................................................... 320

Elişa......................................................... 323

Hanok ...................................................... 325

Muhammet Mehdi................................... 326

Tanrının Yanına Gidip Dönenler! .......... 327

Hz. Yakup ............................................... 327

Hz. Süleyman .......................................... 336

Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem]        342

Hezekiel.. ;...............................................

İnanılmaz Uzunlukta Ömürler................. 351

Doğaüstü hz. Musa ................................. 363

Rabbin Garip Silahı: Ahit Sandığı.......... 380

Sandık ..................................................... 380

Tebemacie - Kutsal Yer......................... 382

Efod ve Giysiler..................................... 384

MeshYağı .............................................. 386

Adapa Destanı........................................ 388

Vücutta Çıkan Urlar ve Yıkanma Kazanları 391

Tapınakta Görünen "Rab" Mıydı?......... 398

Kutsamalar ve Böylece Oluşan Değişimler 406

IV.      BÖLÜM: SEKSİN GERİSİNDEKİ GİZEM

1.     METAFİZİK PLANDAKİ GERÇEKLER            425

Babasız Kutsallar................................... 425

Eski Dinin Yaratılış Miti....................... 430

Seksin Yaydığı Enerji ........................... 437

Androgynous İnsan................................. 450

2.      FİZİK PLANDAKİ GERÇEKLER.... 463

Seksle Tapınan Uygarlıklar................... 463

Girit........................................................ 463

Hindistan................................................ 466

Fenike .................................................... 467

Yakındoğu Krallıkları ........................... 470

Frigya..................................................... 475

Lidya....................................................... 477

Kıbrıs...................................................... 478

Ticaret ................................................... 479

Lanetlenen Krallar...............................   484

Tektanncıların Düşük Sosyo-Ekonomik Düzeyleri 491

Hellenler ................................................. 491

Persler ..................................................... 494

İbraniler................................................... 495

SONSÖZ.......................... 511

TEŞEKKÜRLER.............. ......................  513

KAYNAKÇA................... ...................... 517

BU İŞE NASIL KARIŞTIM!

Mitolojiyi bana ilk kez çocukluktan genç kızlığa geçiş süre­cimde teyzem tanıttı. İçinde Azra Erhat’ın da yer aldığı “Mavi Yolcular” grubuna, İKL öğretmenlerinden Leyla hanım aracılı­ğıyla teğet geçtiği için, konuyu en yetkili ağızlarla tartışma ola­nağı bulmuş biriydi. Hediye ettiği Edith Hamilton’un Mitologya'sının sayfalarını ilk çevirişimde çok sevebileceğim bir diyara adım atmakta olduğumu hemen anlamıştım.

Bir büyülü masal gibi gördüğüm ve anlatılanlara hemen inan­dığım mitolojiyi çeşitli kaynaklardan öğrenirken günlerden bir gün elime büyük usta Halikarnas Balıkçısının, Anadolu ve Yakındoğu’nun ilkçağ krallıkları hakkında bir kitabı geçti. Yaza­rın artık bir ölçüde bilgi sahibi olduğum mitolojik konularda söy­ledikleri bütünüyle farklıydı. Balıkçı tanrılardan mitlere, konulan çok farklı anlatıyor, söylediklerini de sıklıkla tarih bilgisiyle süs­lüyordu. Bu bilgilere inanmadım önce; çünkü yansıtılan görüşle­rin kanıtı şeklinde verilen tarihsel gerçekler (dünya üzerindeki çoğu araştırmacının kitaplarında yer aldığı halde) nedense bizim lise tarih kitaplanna yansımamıştı. O zamanlar tabiidir ki en doğ­ru sözün ders kitaplannca söylendiğine inandığım için, genç kız­lığın delişmenliği ile o büyük yazar-sanatçı-düşünür-araştırmacı- insan için içimden (çok özür dileyerek söylüyorum) “atmış” de­dim! Ama doğrusu ya, yazılanlar aklıma da takılmıştı.

Okumayı sürdürdüm: Balıkçı’nın tüm kitaplarını; ardından diğer usta Azra Erhat’ı... Bir başka büyük yazar olan tsmet Zeki Eyuboğlu’nu... yabancı yazarların konu ile ilgili kitaplarını oku­dum. İşin içinde abartı yoktu; doğruydu yazılanlar!

Beni şaşırtan konuların başında Anadolu’da yer alan krallık­ların ve kentlerin anaerkil olması geliyordu! Bizim Anadolu’da kadın egemenliği... İnanılmazdı bu! Bu ülkelerde soy erkeği de­ğil, kadını izliyordu; yani çocuğun babasının -atasının- pek de önemi yoktu ailede (hadi işi şakaya vuralım: yani hiçbir kadının “Koçali” veya “bilmem ne oğlu” şeklinde soyadları yoktu). Okumayı sürdürdükçe, inanılmaz bilgilerin üzerine yenileri ek­lenmeye başladı. Bu yeni edindiğim bilgiler ise aldığım tüm “seçkin aile” terbiyemi ve “iyi ailenin aydın kızı” kimliğimi tuz­la buz edecek kadar “azdırıcıydı”: Anadolu ve Yakındoğu’nun anaerkil krallıklarında cinsellik utanılası bir davranış ve günah olarak algılanmıyor; bilakis teşvik ediliyor; tüm tanrılara da seks yaparak tapılıyordu. Hayır, “palavra” yoktu bu bilgilerde; bunlar tarihsel gerçeklerdi. Sıradan insandan “çaktırmadan” gizleniyor­lardı; biz sıradan talebelere okutulan tarih kitaplarında yer veril­miyorlardı... Ama bin yıllarca gerçekten yaşanmışlardı!

Herodot, Tarih 1:94

Lidyalılar, kız çocuklarını orospuluğa bırakırlar.

Euripides, Bakkhaiar 220

Öbek öbek kadınlar ortalarında testiler dolusu şarap.

Gizlide kuytuda erkeklerle çiftleşirlermiş!

Sözde Bakkha (şarap tanrısı Dionysos’a tapan kadınlar) rahi­beliği bunu gerektirirmiş.

Encyclopedia Britannica

Fallisizm (penise tapma) bir tapınma biçimidir. Bereket ve doğurganlık için tapınılan hu kültün simgesi fallos (penis)’nır. Bu kültün kökleri bütün tanrıların başı olan, toprağın verimlili­ğini ve doğurganlığını arttıran ana tanrıça kültünün bulunduğu Anadolu (Küçük Asya)’dur.

Birkaç yıl içinde konuya ciddiyetle yaklaşma ivmem arttı; artık sadece okumuyor; bir araştırmacı dikkati ile inceliyordum da. Konulara olan “çapkınca” ilgim ise yerini kafamda gelişen ciddi sorulara bırakmıştı. O zamandaki genç kız cahilliğim için­de yanıtını veremediğim sorulardı bunlar:

Seks özgürlüğünün “alabildiğine” olduğu toplumlarda neden bana öğretildiği gibi “bet bereket kaçmış” değildi?

Başlarına tanrı tarafından bela açılan, gökten indirilen ateş­lerle kavrulan, üzerlerine vebalar yollanan; yani “gazab ı ila- hi”ye uğrayan ülkeler neden günümüzde dünyanın büyük bölü­münün taptığı tanrıya inananlardı?

Ahlak/namus ve benzeri kavramları yaratma gayreti adına tektanrı, çokeşli ve rastgele cinsel birleşmelere engel olmaktay­dı; çünkü ahlaksızlık artarsa “cemiyet inkıraz bulur”du. O za­man neden ben ve diğer birçok kız arkadaşım, erkeklerle flört etmemiz nedeni ile değil; bunu “iyi kız olmamız” adına bize ya­saklamaları yüzünden acı çekiyorduk? Erkeklerle flört etmek ise gerek ruhsal, gerek bedensel sağlığımız üzerinde harikalar yaratıyordu! Hem özgür seksin artışına doğru orantılı şekilde toplumda cahillik ve fakirlik de anıyorsa köktendinci İslam ül­kelerinin, Batılı ülkelere oranla çok daha uygar ve zengin olma­ları gerekmez miydi?

Kısa sürede bazı sonuçlara ulaşmaya başladım: Seksi kötü kılan yasaklanmasıydı; kendi değil. Cinsellik sağlıklıydı, “can” vericiydi... belki de bu yüzden insanoğlu hiç de tekeşli bir "can”Iı değildi! Seks alanındaki yanlışlar ve zararlar, cinselliğin edeplenmesi -yani basbayağı kısıtlanmasından- kaynaklanıyor­du. Doğallık “hayvanca olmak” ile eş tutularak göz korkutulu­yor; doğal duygularını rahatça tatmin edemeyen bu insanların doyumsuzlukları sağlıksız seksi -hatta sağlıksız toplumu- yara­tıyordu. Metodik biçimde aç bırakıldıkları için yaralıları parça­layıp yiyen Nazi toplama kampı tutsaklan örneğindeki gibi! Ama “sistem” öylesine başarıyla kurulmuş, “yanlış doğrular” din aracılığı ile kültürlere öylesine sıkılıkla perçinlenmişti ki, sistemi yürüten bizzat insanın kendisiydi. İnsanlar, doğruya, iyi­ye ve mutluluğa varma çabası içinde sürekli önlerine konan yanlış yoldan ilerliyor; ilerledikçe daha da çıkmaza giriyorlardı! Başka yol aranması ise tektanrının cehennem işkenceleri kor- kutmacasıyla yasaklanmıştı.

Okumak, düşünmek ve araştırmak ile geçen yıllar ardından tektanrının yasaklarının nedenselliği hakkında teoriler oluştu kafamda... Tektanrının kısıtlayıcıhk nedenselliklerinin gösteri­lenden bambaşka olduğu gibi alışılmadık teoriler... Teorilerimin “günahkârca” görünümleri nedeniyle önce kendim inanma­dım... ya da inanamadım. Ama bulgularımı gündelik yaşam içinde sıklıkla izledikçe, gün geldi, artık kuşku duyamaz oldum. Hayır, ne yazık ki yanılmamıştım: Seks ve metafizik ortam (ya­ni seks ve tanrı) arasında sanılandan, gösterilenden çok daha farklı ve derin bir ilişki vardı! Bir plan uygulanmaktaydı insa­noğlu üzerinde. Binlerinin çok işine yarayan, oysa insan adlı canlıya büyük acılar çektiren bir plandı bu.

O an korkmaya başladım. Korktum... çünkü eğer yanılma­mışsam, ki yanılmadığıma emindim, bu ilişki nedeniyle benim kadar tüm insanlığın da başı büyük dertteydi!

İşte bu kitap, bulgularımın en öncellerini size aktarmak ama­cıyla kaleme alındı.

KİTABIN YAZIM TEKNİĞİ VE İÇERİĞİ HAKKINDA AÇIKLAMALAR

-   Varsayımlarımın gerçekliğini, farklı kitaplardan bol mik­tarda yaptığım alıntılarla göstermeye çalıştım. Bu yaklaşımımın amacı, kalemi elime yapıştırıp, "ben söyledim mi doğrudur" tar­zıyla “çala kalem” yazmak yerine (ki bu davranışın okura say­gısızlık olduğuna inanmaktayım), sizi farklı yazarların kitapla­rına kısa yolculuklara çıkarmak; ve de en önemlisi temel kayna­ğım olan Tevrat'ın olabildiğince içine sokmaktır. Bence alıntı­lar, teori ve bulgulan güçlendirilip, zenginleştiren, bir anlamda da kısmen doğrulayan yardımcılardır. Fakat unutulmamalıdır ki alıntılar genelde teorilerimle değil; teorilerimin kanıtı olan ipuçlanyla çakışmaktadır. Yani bu kitapta öne sürdüğüm varsa­yımların çoğu özgündür.

-   Alıntıları, Türk okuyucusu tarafından daha kolay benimse­neceğini düşündüğüm için, çokluk Kutsal Kitaplar, ansiklopedi- ler/sözlükler ve ülkemizde tanınan yazarların eserlerinden yap­maya özen gösterdim.

Alıntılan, klasik bir tarz kullanılarak, yani alıntıları metnin içine katıştırıp, nereden alıntı yapıldığını sayfa veya kitap so­nunda dipnot şeklinde vermek yerine, yazımı kesip, alıntı yaptı­ğım kitabın adım başlık, alıntıyı da italik tarzda yazarak aktar­dım. Böylelikle hem o yazar, hakkı olan yeri daha adaletle almış oluyor; hem kimin sözü nerede bitiyor, kiminki nerede başlıyor daha belirgin olarak fark ediliyor; hem de alıntının kimden nakil olduğu başında bilinirse, alıntı daha verimli şekilde değerlendiri- liyor. Bu yöntemin, okurun “işini” kolaylaştıracağım da umuyo­rum; çünkü kendimden biliyorum: bir kitapta karşılaştığım alın­tının hangi kitaptan yapıldığını öğrenmek için bakışlarımı sayfa­nın sonuna; hatta daha kötüsü, kitabın sonundaki alıntılar bölü­müne doğru yolculuğa çıkarmak; sonra yine kaldığım yere -bel­ki de okumayı bıraktığım yeri kısa süre aramacasma- döndür­mek; hatta sayfa dibindeki bir age.’nin içeriğini bulmak için on- onbeş sayfa geri gitmek zorunda kalmak çok can sıkıcıdır.

-  Dipnot olarak sadece yapmam gereken minik açıklamaları verdim.

-  Alıntıların arasına açıklama girmem gerektiği zaman italik değil, düz karakter kullandım.

Alıntılarda, konu ile ilgisiz olduğu için çıkarttığım bölümle­ri, parantez içinde üç nokta [Örn.: (...)] ile vurguladım. Orijinal metinlerdeki boşlukları parantezsiz noktalarla [Örn.:............................................ J

gösterdim.

-  Kitap ve yazar adlarını virgül ile böldüm. [Öm.: Anado­lu’nun Sesi, Halikamas Balıkçısı]

-  Alıntı ansiklopedik düzendeyse, alıntının yapıldığı şıkkı yazar adından sonra tire koyarak verdim. [Örn.: Dünya İnançla­rı Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Kybele]

-  Antik yazarlardan yapılan alıntılarda yazarın; çağdaş ya­zarlardan yapılan alıntılarda eserin adını önce yazdım. [Örn.: Euripides, Bakkhalar; Anadolu’nun Sesi, Halikamas Balıkçısı]

-        İngilizce metinden kendim tercüme ettiğim (ne yazık ki bu kitaba kaynaklık etmiş birçok kitabın Türkçe’sini bulmak ola­naksızdır) bölümlerin kaynağının adım -Türkçeleştirmeye hak­kım olmadığına inandığım için- kendi lisanında bıraktım. [Öm.: The Apocalypse of Adam (Forgotten Books of Eden)].

-    Alıntının, alıntı yapılan kitaptaki yerinin açıklamasını da - karışıklığa neden olabileceği çekincesiyle- olduğu gibi yansıt­tım. [Öm.: Popol Vuh, part 1, ch. 1]

Kaynakça’da, bu kitabı yazmama temel oluşturdukları için okumanızı önerdiğim kitapların yayınevleri ve basım yıllarına - net aracılığı ile bu kitaplara ulaşmanın kolaylığını bildiğim için- yer vermedim.

-   Tevrat’ın orijinalinde kendini Yahve/Yehovah olarak tanı­tan; Tevrat’ın Türkçe basımlarında ise -kanımca hata sonucu İs­lam dininin tektanrısının adı olan- Rab sözcüğü ile isimlendiri­len; ve tektannlı dinlerin yaratıcısı olarak günümüzde de geniş ölçüde tapınılan tanrıyı, küçük harflerle (başlangıç ve bitişinde tırnak kullanmadan) “tektanrı”; “tanrı” ve bazen de hata yaptı­ğımı düşünerek de olsa “Rab” şeklinde isimlendirdim.

-   Erkek üreme organının adını -yapay bir kibarlık takmarak- Latince karşılığı olan “Phallus” (fallus) sözcüğü ile ifade etmek yerine; dilimizde daha köklü biçimde yer etmiş olan (ve argo bir ifade sayılmadığı halde, söylenmekten utanılmasının nede­nini çözemediğim) “penis” kelimesi ile adlandırdım.

-    Alıntıların bazılarında, yer aldıkları kitaplardaki sayfaların numaralarını ise ne yazık ki giremedim. Bunun iki nedeni var: İlk neden, kaynak kitaplarımın bazılarının internetten e-kitap şeklinde indirilmiş olması. E-kitaplarm sayfa numaralan her za­man baskı biçimindeki ömeği ile birbirini tutmuyor; çoğu za­man da hiç olmuyor. İkinci neden ise on yıl kadar önce, bir kü­tüphane kitabımın eski bir dostumda kalması. Elimde sadece bu yitik kitaplarımı ilk okuduğumda, gelecekte kullanmak üzere not ettiğim bölümler kaldı. Bu bölümleri ise yirmi yıl önce ace­milik zamanımda okuduğum için çokluk sayfa numarası belirte­rek saklamamışım.

Bu teknik açıklamalardan sonra içeriğe dönecek olursam ki­tabın ilk bölümde, seks tapımı ile ilgili başlıca tanrıları ve tanrı­çaları tanıyacağımızı; onlann klasik kimliklerini, mitlerindeki gizli mesajları, tektanrı tarafından yok edilişlerini göreceğimizi söyleyebilirim. İlk olarak tanrıça Kibele ile başlayacak, sıradan bir mitoloji kitabıymışçasına mitleri öğrenerek ilerleyecek; ya­vaş yavaş diğer seks tanrılarına geçecek ve giderek “ısınaca­ğız”. Sonraki bölümlerde ise tektanrıcı kutsalların gizemli kim- tiklerini; ölüm ötesi yolculuklarım; ve gerçekte kim olduklarını deşifre etmeye çalışacak; sonunda da özgür seksin yasaklanma­sının gerisindeki nedenselliğini araştıracak ve çok alışılmadık bazı noktalara ulaşacağız.

Giriş olarak söyleyeceklerim bu kadar. Umarım bulgularımı sizi sıkmadan, inandırıcı bir şekilde bilgilerinize sunabilmiş; böylelikle başımıza çöreklenmiş felaketi göstererek, insanoğlu­nun mutluluğa doğru bir minik adım daha atmasında pay sahibi olabilmişimdir. Şimdi gelin, o çoktan unutulmuş inançlara doğ­ru yola çıkarak gerçekleri gizledikleri yerlerden bulup çıkart­maya uğraşalım... bakalım sonuçta nereye varacak, kimlerle karşılaşacak, neler göreceğiz!

I.      Hazır mısınız? Haydi; bilinmezleri çözmek üzere yavaş ya­vaş yola çıkalım öyleyse... BÖLÜM:

1.    SEKS VE İÇKİ TANRILARI ÇİFT CİNSİYETLİ KİBELE

Yaratıcı Ana Tanrıça

ÎÖ 2. bin yılda Balkan yarımadası Traklann işgali altınday­dı. Yarımadaya İlliryalıların girmesi üzerine burada yaşamakta olan Trak kabilelerinden olan Brigler, topraklarını terk edip Anadolu’ya göç etmeye karar verdiler. Yol boyunca bir dolu ka­vim onlara katıldı; böylece ordu olarak güçlendiler, kültür ola­rak zenginleştiler. Anadolu topraklarına girdikten bir süre sonra yaklaşık İÖ 1000 dolaylarında Afyon-Karahisar bölgesinde Frigya devletini kurdular.

İşte öykümüz böyle başlamakta...

Frigyahlar ele geçirdikleri diyarda beklediklerinden çok da­ha fazlasını bulmuşlardı. Verimli topraklar, ılıman iklim ve gü­zel bir çevre... Üstelik bu yeni ülkede onları bir de tanrıça karşı­lamıştı; Hititlerin -tüm tanrıların anası sayılan ve bir anne gibi karşılıksız verici olan- tanrıçası: Kubaba! Frigler tarafından da benimsendi Kubaba. İnançlarının temeli olarak kabul gördü. Adı Kibele’ydi artık.

Aslına bakılırsa Kubaba tam olarak Hitit tanrıçası değildi, çünkü o, Anadolu’da Hititlerden çok önce vardı. Öyle ki, dünya üzerinde en eski uygarlık olduğu öne sürülen ve ortalama İÖ 6000’den kalma bir topluluğun -Çatalhöyük ve Hacılar uygar- hklarımn- tannçasıydı. O zamanlar yazı henüz icat edilmediği için ismi asla öğrenilemedi ama bölgede her yan onunla doluy. du. Örneğin Hacılar’da tanrıçanın İÖ 5700’den kalma kil hey. kelcikleri neredeyse her evden çıkınca, arkeologlar büyük şaş­kınlığa düşmüştü.

■‘Tezahür etmeye” insanlığın varolmasıyla başlayan Hubaba. ana tanrıça olarak sadece Anadolu’da da değil; Arabistan’dan, Hindistan’a; İskandinav ülkelerinden, Afrika’ya; hatta Ameri­ka’ya dek tüm mitolojilerde farklı isimlerde, ama benzer mitler­le bin yıllarca yer aldı. Adı kültürden kültüre değişse de, kimli­ği ve mitlerinin içeriği hep aynıydı: O, evreni ve diğer tanrıları doğurmuş bir tanrıça... yani yaratıcıydı! Özetle Kibele, dünya üzerinde ilk tapılan; en uzun süre tapılan; en geniş coğrafyada tapılan ve “Yaratan” olarak kabul edilen ilk tanrıydı. Bir diğer deyişle insanlığın ilk tanrısı bir tanrıçaydı ve o da Kibele -yani ana tanrıçaydı-.

Ana tanrıça Kibele doğanın kendisiydi. Doğadaki yaratıcı­lıktı; doğallıktı yani. Yaratıcılığı, bitkilerde bolluk, insanlarda doğurganlık olarak belirirdi. Doğallık ve doğurganlığın ayrıl­maz parçası olan seks olgusu da tanrıça tarafından kutsanmış bir kavramdı. Bu nedenle ona doğanın bağrında, seksin sınırsız­ca yaşandığı ayinlerle tapılırdı. Örneğin baharda, yeni uyan­makta olan çiçekli çayırların ortasında; sıcak yaz günlerinde, ormanların derinlerinde, koruların pınarları kenarında; bir dağ tanrıçası da sayıldığı için gizem dolu dağ başlarında; kuytu ma­ğaralarda; gerek toprak, gerek insan verimliliği için cinsellik yüklü şölen-ayinler düzenlenirdi adına. Kırsal kesimlerde, top­rak ve insan verimliliği olarak saygı gören yaratıcılığı, kentler­de uygarlık/ sanat/ zenginlik yaratma biçiminde algılanır ve bu özelliği başındaki kule-şapka ile sembolize edilirdi.

İÖ 1600-1200’lerde bir şeyler oldu dünya üzerinde; ortaya birdenbire Yunanistan’da Dorlar; Hindistan’da Aryalar; Suriye ve Filistin’de İbraniler ortaya çıktı; giderek erkekegemen mito- lojilerin devri başladı. Artık baştanrı erkekti; seks günahtı; dişi ikinci sınıf ve “saptırıcı" bir varlıktı; farklı olan düşmandı... is­ter kadın olsun, ister pagan! Oysa insanların alışkın olduğu ana­erkillikle, erkekler dişilerden farklı oldukları halde hiçbir za­man düşman ve “ikinci sınıf’ görülmezdi.

İnsanoğlu yeni doğrulara adapte olamadı bir türlü, onları se­vemedi, özgür bırakıldığında benimseyemedi; bu nedenle kılıç, kan dökme ve cehennem korkusu “çözüm” olarak devreye gir­di! Boyun eğmeyen acımasızca cezalandırılacaktı... yaşarken de, öldükten sonra da.

Fakat ne denli baskı uygulansa da ana tanrıça inancının ya­yılmasını hiçbir şey engelleyemedi; Kibele kültü, bütünüyle er- kekegemen tanrılar ve yöntem üzerine kurulu Yunanistan'a, hatta İÖ 204’de Roma’ya dek yayıldı. Kibele belki varlığını sürdürebildi sürdürmesine, ama gerçek niteliklerinin çoğunu yi­tirdi. Paganizmde insanı kötü görüp, “ıslah etme" gerektiğine inanılmamasına; bu nedenle tanrıçanın terbiye edici kutsal ki­taplarının bulunmamasına karşın, Yunan dini ve tektanrılı din­lerde mit ve kutsal kitaplar inancı yayıp pekiştirmenin askerle­riydi. Mitler olmasaydı Zeus’un ve tektanrınm (hatta Enlil’in ve tektanrıcılığın hazırlayıcısı diğer baştanrıların) günahkâr insan­ları tufan ve benzeri felaketlerle yok ettiği nasıl anlatılacak; in­sanlar üzerinde Zeus ve tektanrı korkusu nasıl oluşturulacak; korku oluşturulmazsa, insanoğluna bazı doğal olmayan şeyler nasıl yaptırılacaktı? Böylece Yunanlı mitograflar Kibele hak- kındaki mitleri inanç ve düşünce temellerine uygun biçime so­karak kaleme almaya başladılar. Kibele’nin adı Gaia ve Rhea’ya dönüştürüldü; Helen inancının devrik liderleri olan Uranüs’ün ve Kronos’un karısı olarak gösterildi. Eskiden tüm dünya üzerinde yaratıcı tanrıça olarak saygı gören Kibele, artık temel tanrılardan bile kabul edilmiyordu. Pantheon’a gireme­miş; tanrıların yaşadığı diyar olan Olympos’a alınmamıştı. Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.ll

Tunç çağının sonuna doğru ve daha güçlü bir biçimde De­mir Çağı'nın şafağına doğru (Levant'ta İÖ 1250) Ana Tanrıça mitoloji ve kozmolojisi, (...) Yunan mitlerinde, gelenekleri bize kadar gelen ataerkil savaşçı kabilelerin ani baskısı ile kökten değişti, yorumlandı ve hatta büyük ölçüde sindirildi.

Gariptir ki Yunan mitolojisinde bir yandan dışlanan Kibele, diğer yandan da tüm tanrıların anası olarak görüldü! Yani Gaia ve Rhea adı altında, baştanrı Zeus, karısı Hera, denizler tanrısı Poseidon ve ölüm ötesi tanrısı Hades’i o doğurmuş... bir anlam­da o yaratmış; böylelikle yaratıcı olduğu düşüncesi, dolaylı bi­çimde inanca sızmış; bütünüyle yok edilememişti. Yine de de­vir artık ana tanrıçanın, doğallığın ve seks tapımının sona erdi­ğinin belirtilerini veren bir zamandı. Patriarkal dinlerin yayıl­masıyla ülkelerin sosyo-kültürel değerleri ve buna bağlı olarak politik görüşleri de değişiyordu... ki bu değişim dünya üzerinde gittikçe daha çok insanın acı çekeceği; daha fazla kan dökülece­ğinin habercisiydi. Efsaneleri, Tapınakları

Kibele’nin, Yunan kültürü öncesinde nasıl görüldüğünü ne yazık ki ancak dolayh biçimde, farklı mitoloji ve inançlar aracı­lığı ile öğrenmekteyiz. Yine de tanrıçanın gerçek hali çok açık olmasa da yer aldığı inançlara sızabi İm iştir. Örneğin Trakya’da, Hellenier öncesi benimsenmiş bir din olan Orfizm’de[27] [28], Orfik yaratılış efsanesine dikkatle bakılırsa, Kibele’nin evreni yaratan güç olduğu kolayca izlenebilir.

“Daha ortada hiçbir şey yokken; gökler, denizler ve kayalar birbiri içinde bir bütün olarak dururken Urinom'un (Kibele’nin bir diğer adı) doğumunu haber veren güzel bir müzik duyulur. Böylece bütün, birbirinden ayrılır; Urinom doğar. Sembolü ay­dır. Issız evrende yalnız olan tanrıça sıkılınca avuçlarını birbi­rine sürter, parmaklarının arasından büyük yılan Ophion çıkar ve Kibele onunla sevişir. Sevişmelerinin sarsıntısından dağlar, nehirler ve bazı canlılar oluşur."

Antikçağ coğrafyacısı Strabon ise Kibele’ye ilk başta Agdis- tis adı ve kimliği ile tapıldığını söylemektedir.

Strabon3, Coğrafya - Kitap X, 111:12

Genel olarak Frigyalılar Rhea'ya (Kibele’ye antik Yunan dininde verilen ad) Tanrıların Anası. Agdistis ve Ulu Tanrıça adıyla onur vererek, örfilerle taparlar.

Strabon, Coğrafya - Kitap XII, V:3

(...) büyük saygı gören Tanrılar Anasına ait tapmak burada­dır (Pessinus'ta) Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Kybele

Temel tapım yerinin Sakarya nehrinin ağzındaki Murat dağı, nın güney yamaçları olduğu sanılmaktadır. Burada Kybele'nin adı Agdistis'tir.

Agdistis, Pausanias’a göre (Agdistis’in mitlerini de -ne ya­zık ki- Helen yazarlar aracılığı ile öğrenmekteyiz) Orfizm’deki gibi bir ilksel ana tanrıça değil, bir “daimon”... yani cindir! Hem de çift cinsiyetli bir cin. Kimi metinlere göre Zeus’un bir kaya ile sevişmesinden; kimi metinlere göreyse Zeus’un uyku­sunda boşalmasından oluşmuştur:

Pausanias[29], Description of Greece 7.17

10    (...) onun hakkındaki yerel efsane şöyledir. Denir ki Zeus tohumunu uykusunda toprağa dökmüş, böylece zaman dişi ve erkek olarak iki cinsel organı bulunan içinde bir cin çıkmış. Bu cine Agdistis denmiş. Ama tanrılar Agdistis'ten korkarak erkek­lik organını kesmişler.

11    Kesik penisten bir badem ağacı çıkar ve Sakarya ırmağının kızı ondan bir badem alıp göğsüne koyar, ama badem hemen kay­bolur ve kız hamile kalır. Bir oğlan doğar, bir erkek keçi tarafın­dan beslenir. Büyüdüğünde güzelliği insan üstüdür. Akrabaları tarafından Pessinus’a, kralın kızı ile evlenmeye yollanır. 12 Evli­lik şarkıları söylenirken Agdistis ortaya çıkar, Attis çıldırır ve hem o. hem de kral erkeklik organlarını keserler. Agdistis ise At­tis’e yaptıklarına pişman olur ve Zeus'tan cesedin çürümemesi için söz alır, işte bu Attis efsanesinin en popüler olanıdır.

Bir başka anlatıma göre Frigya’h, güzeller güzeli Attis’e aşık olan Kibele, öğretisini yayma görevini -kendine sadık kal­ma koşulu ile- bu yakışıklı delikanlıya verir; ama yemini unu­tan Attis, Sakarya nehrinin kızı Sangarid adlı nymph ile evle- nince Kibele kızı öldürür, Atlis bu acıya dayanamayıp cinsel or­ganını keserek ölür, Kibele ise tanrılara -kimi yerde Zeus’a- sevgilisinin ölmemesi için yalvarır; tanrılar da ona acıyarak At- tis’i çam ağacına çevirirler.

Elimize geçen mitler kısaca böyle, ama hayli bozulmuş ol­dukları için gerçek mesajlarını bulmak zor. Eski yaratıcı tanrı­çanın, yeni erkekegemen baştannnın karşısına “ricacı” kimliği ile çıkması ise hayli anlam yüklü.

Mitleri bir kenara bırakıp, onun tapmaklarına göz atacak olursak, en başta Kibele’nin tapınağı yoktu diyebiliriz. İnancın temelinde büyük bir doğa hayranlığı ve saygısı bulunduğu için, tüm doğal mekanlar onun tapmakları sayılırdı. Yine de kimi za­man birkaç basamakla çıkılan üçgen çatılı bir duvardan ibaret kır tapınakları da görülmekteydi. Bu tapınaklara genelde tanrı­çayı sembolize eden basit bir taş konurdu. Kibele’ye taş şeklin­de tapmak ise oldukça yaygın bir eğilimdi.

Mitoloji Sözlüğü, Pierre Grimal - Agdistis

Frigya şuurlarında Agdos adlı ıssız bir kaya vardı. Burada, bir taş şeklindeki Kibele'ye tapılırdt.

Kibele tapanının merkezi ise Frigya'daki iki hadım rahip- kralın yönettiği Pessinus (günümüzün Ballıhisar’ı) krallığı idi. Pessinus’ta da tanrıçanın tapınağı, heykeli ya da bir imajı yok­tu; sadece bir “diopetes”e, yani göktaşına, Kibele’nin cisimlen­miş hali olarak tapılırdı. Siyah bir. göktaşı olan bu meteorit, Kybele’nin gökten inmiş haliydi. Ona kır tapınaklarında bir taş şeklinde tapılmasının kaynağı da bu göktaşıydı. Bu kara taş çok, ama çok önemliydi. Kibele, bu göktaşı ile öylesine bütün­leşmişti ki, Sibeller (Apollo’nun kadın kâhinleri), Roma’nın, Kartaca’yı yenmesi için tek koşulun Kibele tapımının Roma’ya getirilmesi olduğunu söyleyince tapımı başlatmak için göktaşı Pesinus’tan ahnıp, Roma’ya getirilmişti. Taşı getirmek, Kibe­le’yi getirmekti anlayacağınız. Encyclopedia of Gods, Michael Jordan

Ortalama İÖ 204 yılında Pes. simıs’ta Kibele'yi simgeleyen t0{ Roma’ya taşındı ve zafer tapma. ğma dikildi. Kibele artık Magna Mater (büyük ana) adım almıştı ve böylece “ulu ana”nııı Ro. nıa'ya getirilirse istilacı Hanni­bal'in yenileceği hakkmdaki ke­hanet yerine getirilmiş oluyordu.

Kır tapınaklarında zaman za­man tanrıçanın imajının bulun­duğu da olurdu. Kibele’nin, ba­caklarını açmış ve kutsal sayılan iki aslanına dayamış şekilde otu­rurken betimlendiği heykellerdi bunlar. Doğurganlık veya verici­liğinden pay almak isteyen in­sanlar onun cinsel organlarına, memelerine ellerini sürerler; böylece döl ve mahsul bereketi sağlamaya çalışırlardı.

Zaman içinde ortalama İÖ 10. yüzyılda Yunanlılar (İonlar) bu bölgelere kendi pantheonlarını getirdiler. Getirmesine getirdiler de, yenerek işgal ettikleri toprak­ların halkının kültürüne yenildi­ler. Efeslilere ne denli kendi inançlarını empoze etseler de, onlar seksli ve doğurgan ana tan­rıçalarından ayrılmak istemedi-

clip_image001

ler. Yunan pantheon'u içinde ana tanrıçayı yaşatabilecekleri en uy­gun tanrıça olarak bir diğer doğa tanrıçası olan Artemis’i seçtiler ve ona kendi tanrıçalarının nite­liklerini verdiler. Seçilen tanrıça bakire ve ikinci önemde bir Yu­nan tanrıçası olsa da, Anadolu’ya gelince özellikleri değişikliğe uğ­ratıldı, konumu yükseltildi, yeni­den baştanrıça sayılır oldu.

Görünümü de artık elinde ok ve yay taşıyan, kısa etekli, erkeksi av tanrıçası Artemis’e benzemi­yordu. Efes’li Artemis’in başında onun uygarlığı ve şehirleri de ko­

eden on yedi ile kırk arasında değişen uçsuz göğüsleri; ensesinde, üzerinde -her bir yanma beş tane düşecek şekilde- griffon bulu­nan bir disk; boynunda Zodyak işaretlerinden bir gerdanlık; için­de kabartma aslanlar, keçiler, boğalar, sfenks ve arılar görülen altı kat dörtgen biçimli levhadan oluşmuş eteği vardı.

Kibele, Efes’li Artemis kimliğindeyken onuruna bir de görkem­li tapmak inşa edildi: Artemission! 190 metre boyunda, 55 metre eninde; içinde İyon üslubunda 15 metrelik 127 sütun bulunan; ka­bartmaları ünlü heykeltraş Skopas; heykelleri Yunan ilkçağının en büyük sanatçılarından olan Polykleitas, Pheidias, Kresisas ve Kydon; resimleri ise Efes’li Apelles’in yapmış olduğu bir şaheser... Atina'daki Parthenon’dan[30] dört kat büyük olan bu eser kurulduğu günden beri yöreyi ele geçiren tüm yabancı liderlerce saygı gördü. İskenderiye’li şair Kallimakhos’a göre Artemission'un ilk ha­lini Amazonlar oluşturmuştu. Amazonlar zaten, Anadolu’nun ana tanrıçasına tapmaktaydılar. Mitlerde, kır tapmaklarındaki Kibele heykellerinin önünde silahları ile dans ettikleri ve ardından da koro oluşturup şarkı söyledikleri yazılı. Artemission’u ilk kur­duklarında da tanrıça adına diktikleri heykelin çevresinde de aynı dansı yapmışlar ve öyle bir coşmuşlardı ki, birbirine vuran kal­kanların sesi ta Lidya başkenti Sardes'den (Manisa) duyulmuştu.

Ne acıdır ki bu eşsiz tapmak İskender’in doğduğu yıl yakıl­dı. Suçu kimi bir deliye yıktı, kimi papazlara... Otuz yıl sonra Lidya kralları ve İskender’in bağışlarıyla yeniden kuruldu. Za­manla eski görkemine ek olarak para basımı, kredi ve bankacı­lık işlemlerinin görüldüğü uluslar arası bir alışveriş kurumu ola­rak yeniden doğdu. Ama sonunda kenti ele geçiren Hıristiyan BizanslIlar, yapının taşlarını sökerek Ayasofya; mermerlerini ise Sen Jan kilisesinin inşaatında kullandılar. Günümüzden yüz­yıl kadar önce gelen yabancı arkeologlar da kalanları ülke mü­zelerine ve koleksiyonculara sattılar. Şimdi geriye tek bir sütun ve çevresindeki bataklık kaldı. Anadolu’nun Sesi, Halikarnas Balıkçısı, s.191

Efesos’da, dünyanın yedi harikasından biri -belki başta gele­ni- olan Artenıis tapınağının sütunları sökülüp Ayasofya'ya di­kildi. Batılı yazarların hiçbiri -ilaç olsun- "yazık oldu" demedi.

Seks Tapımı ve Mevsimsel Döngü

İnanç kapsamında Kibele kadar önem taşıyan bir diğer ka­rakter ise tanrıçanın kocası, sevgilisi Attis’tir. Attis, Anadolu dahil, çok farklı coğrafyalarda daima ana tanrıçanın kocası ola­rak görülen bir baştanrının Yunan mitleri tarafından yansıtılan halidir. Bu nedenle onun gerçeğinin de orijinal şekli ile bize ulaşabildiğini düşünmek yanlıştır. Attis adı altında, kısmen tanı­yabildiğimiz tanrı, Çatal Höyük’ün adı bilinmeyen tanrıçasın­dan başlayarak, tüm dünya yüzünde, ana tanrıçanın olduğu her inançta, onun oğul/kocası-sevgilisi olarak görünen tanrıdır. Mit­lere göre tanrıça eşi olacak tanrıyı içinden çıkarttığı -bir anlam­da doğurduğu- için tanrıçanın oğul-sevgilisi olarak görülür. Ana tanrıça, onunla birleşip diğer tanrıları var ettiği için adına Baba Tanrı diyebileceğimiz bu tanrıya, Yunan inancında Attis kimliği verilmiştir.

Baba tanrı, tanrıçanın oğul-sevgilisi şeklinde başka inanış­larda -daha özgürce- yer alır. Bu nedenle onun Yakındoğu inançlarındaki benzerlerini ele almak, çok derin bir konu olan “baba tanrı” kavramını, görece kolaylıkla incelemeye olanak verir. Baba tanrı, yani Attis, Sümerlerde Dumuzi; Babil’de Tamınuz; Suriye’de Adonis adıyla var olur. Buna rağmen Ado­nis, Attis örneğinde olduğu gibi, Suriye’deki tanrının orijinal hali değil, Yunan yazarlarca kaleme alınmış versiyonudur.

-Attis’in benzeri olan bu tanrıların benzer nitelikleri ise şöy- ledir: Bulundukları inancın seks tanrıçası şeklinde de görülen ana tanrıçanın sevgilisidirler.

-    Bolluk tanrısıdırlar.

-Deniz, ırmak gibi su ile ilgili bir oluşumun oğludurlar. (Çünkü doğada toprak ancak yağmurlar, taşan nehirler ile dölle­nirse tohumlar yeşerir; insanda ise sıvı olan semen, rahimdeki tohumu -ovumu- dölleyerek bir cenin oluşturur.)

-    Önce öldürülürler; ama sonra yeniden dirilirler.

-         Ölüm ve dirilişleri doğanın ölümü ve dirilişi ile bağlantılıdır. Onlar ölünce sonbahar ve kış; dirilince ilkbahar ve yaz gelir.

Anadolu inancında Attis, ana tanrıça Kybele’nin sevgilisidir. Sakarya nehri ile Kybele’nin oğludur. Bir yaban domuzu tara­fından öldürülür. Her bahar dirilir, sonbaharda yeniden ölür.

Babil'de Tammuz, tanrıça aşk ve seks tanrıçası İştar’m sev­gilisidir. Adının Sümerce anlamı “derin suların gerçek oğ- lu”dur. Her sonbaharda ölüp, baharda yeraltı tanrısı Alatu “ya­şam sularının” üzerine dökülmesine izin verince yeryüzüne çı­kar, dirilir.

Sümerlerde Dumuzi’nin sevgilisi aşk ve seks tanrıçası İnan- na’dır... Dumuzi de yeraltı sularının tanrısı olan Abzu’nun oğlu­dur. Bir yaban domuzu saldırısı ile ölür, yeraltı ülkesine gider, sonra kurtarılır.

Fenike’li Adonis ise baba tanrının Yunan inancına yansımış halidir. Bu nedenle orijinal kimliğini de, mitlerini de yitirmiş; Helen inancı kapsamına, gerçekleri çarpıtılarak sokulmuştur. Yunan kaynaklı öyküye göre Adonis, Suriye kralı Theias veya Kıbrıs kralı Kinyras’ın oğludur. Kinyras’m kızı bir gün babası­na aşık olur ve dadısının yardımıyla babası ile sevişir. Bu işi so­nunda öğrenen baba ise kızını öldürmek ister, ama kızı tanrılar Mersin Ağacı’na dönüştürüp kurtarırlar. Dokuz ay sonra ağaç yarılarak içinden Adonis doğar. Öylesine güzeldir ki, Afrodit de, Artemis de ona aşık olurlar. Artemis üzerine yaban domuzu yollayarak onu öldürür. Böylece yeraltına giden Adonis’e yer-  altının tanrıçası Persefone de aşık olur. Zeus araya girer ve Adonis’in yılın l/3ünü Afrodit, l/3ünü Persefone, l/3ünü de is­tediği yerde geçirmesine karar verir. Görülmekte olduğu gibi bu öyküde de aşk tanrıçası sevgili, ölüp yeniden doğma ve sıklıkla görülen yaban domuzu motifleri aynen yer almaktadır.

Bu dört bolluk tanrısının bir diğer ortak özellikleri daha var­dır: Tümü, temelinde seks tapımı olan inançların tanrılarıdırlar!

Seks tapımı, biz “tektanrıcı çağdaşlarca” anlaşılması hayli zor bir olgu; çünkü inancımızın temelinde seks, tekeşlilikle sı­nırlı olmadıkça ayıp, günah ve ahlaksızca olarak nitelenmekte. Zaten çağımız, akıl çağı olduğu için, içgüdüler de akıla oranla sönük konumda kalırlar. Oysa ilkçağlardaki anaerkil/pagan inançlarda, doğa ile henüz iç içe yaşamakta olan insanın doğa­ya, doğallığa ve içgüdülere saygısı büyüktü. Topraktan bitkile­rin bitmesinin gizem dolu mükemmelliği, verimlilik olarak çok önemsenirdi. Verimlilik adlı fenomen dişide de doğurganlık bi­çiminde izlenmekteydi. Doğurganlığın ateşi, yakıtı, katalizörü ise bir diğer doğal duygu olan seksti. Seks değil günah şeklinde algılanmak, bilakis kutsal sayılmaktaydı. Doğal tanrılara ise an­cak böylesine bir doğal duygu ile ulaşılır; ya da seks adlı bu do­ğal duygu ve verimlilik, ancak o doğal tanrılar yardımıyla uyan- dırılabilirdi. Seks “can” yaratandı; can verendi. Seks ne denli fazla ve "iştiyakle" yapılırsa, insanlara verdiği can da o denli fazla olurdu. Bu nedenlerle Kibele, oğul-kocası ve diğer uygar­lıkların seks tanrı ve tanrıçaları hep “can” ile; doğadaki o yara­tıcı enerji ile ilgili; o enerjinin tanrılaştırılarak kolay yorumla­nan bir biçime sokulmuş haliydi.

Attis ölünce, ondan yansıyan can, bir diğer deyişle yaratıcılık gücü -yani doğa- ölüyor, sonbahar geliyordu. Toprağın canlan­ması için tanrının yeniden doğması, çevrede var olması, tanrıçay­la birleşmesi gerekliydi; çünkü toprağa can veren güç, tanrı ve tanrıçanın sevişerek yansıttıkları enerjiydi. Tanrı yeniden doğun­ca. doğaya can akıyor; toprak ve doğa canlanmaya başlıyor; ilk- bahar gelmiş oluyordu. Bu nedenle her bahar, ölümlü tanrının yeniden doğumu en doğal ortamlarda, en doğal hali ile kutlanır; bu doğum ile tanrı ve tanrıçanın bolluk verici gücünün dünyada yeniden canlandığı düşünülür; insan doğurganlığının yakıtı olan cinsel güç, afrodizyak otlarla yapılan yemeklerle tetiklenir; kut­lamalar sürecinde doğal içgüdülerin en önemlisi olan seks, rast- gele ilişkilerle olabildiğince yaşanır; daha da önemlisi bu şenlik­ler içinde ülkenin kralı ile -ya kraliçe, ya da aşk tanrıçasının başrahibesi- törensel biçimde sevişerek “Kutsal Evlenme Töre­ni” yaparlardı. Böylece tanrının doğuşu/uyanışı -yani o en önem­li yeni başlangıç anı- olan ilkbaharda, insanlar da kutsal bir olgu olan seksi yaşayarak, can enerjisini çoğaltılmış oluyorlardı.

Kutsal evliliğin gerisindeki mantık ise sırtını sempatizasyon majisine dayar. “Benzer eylem, benzer eylemi yaratır; çünkü benzer, benzeri çeker” şeklinde özetlenebilecek bir inançtır bu ve tüm maji uygulamalarının temel prensibidir.

Les Formes Elementaires de la vie Religieuse, Durkheim, s-508

Büyünün temelinde iki ilke vardır 1. Bir nesneyi etkileyen herhangi bir şey, o nesneyle yakınlığı ya da dayanışması olan şeyleri de etkiler. 2. Benzer, benzeri doğurur.

Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu -

Taklit Büyüsü

Bir şeyin benzerini yapmakla o şeyin gerçekleştirilebileceği inancı. (...) Benzer, aslı etkiler ilkesine dayanan taklit büyüsü, en ilkel topluluklardan, en gelişmiş topluluklara kadar bütün toplamlarda uygulanmıştır.

Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu -

Taklit Törenleri

(...) taklit büyüsünde "benzer benzeri doğurur" ya da “bir nesneyi etkileyen, o nesnenin bağlantılı olduğu şeyi de etkiler" ilkelerine göre bir niteliğin bir nesneden ötekine geçirilmesi ona bulaştırılması söz konusudur, taklit törenlerindeyse amq yaratmaktır.

Madem ki seks doğal, tanrısal, kutsal ve insan verimliliği üe ilgili bir eylemdir; yeni başlangıç anında bu eylem yapılarak adı geçen kutsal enerji bolca yaşanmaya çalışılmalıdır. Böylelikle taklit edilen eylemin orijinal biçimi, yani genel anlamda “bol­luk” davet edilecek; gerek döl, gerek ekonomik zenginliğin artı­şı tetiklenmiş olacaktır.

Attis İnancının Kesik Penisleri

Kibele seks tapımında ana hedef bereket ve bolluk yaratma çabası kadar; bireysel bazda da tanrıçaya ulaşma, onunla çakış­ma, ya da ondan bir parçayı içine alma çabasına dayanır. Bu amacı gerçekleştirmenin yegane yolu ise onun olduğu yerlere gi­debilmekten; onun gibi olmaktan geçer. Madem ki o doğadır, madem ki o doğadaki “0 şey”dir; demek ki yapılması gereken onunla/doğal enerjilerle paralel frekansı yakalayabilmek; onu çekmek için ona benzemek; yani basit anlamıyla doğallaşmaktır.

Doğallaşabilmek ise o günün insanları için bile göründüğü kadar kolay bir iş değildi; çünkü insan gerçeğinin bir diğer yanı olan akıl ve mantık, doğallığın giriş kapısı sayılan içgüdülerin en büyük düşmanıdır. Akıl bir kez devreye girdiğinde, içgüdü­ler yönetimi ellerine alıp insanların doğal enerji ile çakışmasına engel olurlar. Eski çağlarda yolu tıkayan engeli aşmanın yolları ise önce içki, ardından müzik, sonra da dans olarak görülmüştü. Bu nedenle içki, tapımın önemli bir bölümünü oluşturur; müzik ve dans da bir katalizör olarak kabul edilirdi.

Eski metinlerde “esrarengiz” sözcüğü ile tanımlanan Kibele tapımlarının müziği, rahipler tarafından büyük tefler, flütler, kas- tenyetler, davul ve cymballer’le, coşturmak amacıyla yapılırdı. Davullar, -biz çağdaşların “bas volüm” ya da “darbuka solo” de­diğimiz- ritm etkisini yarattığı için, çok önemli bir yer tutardı Ki- bele müziğinde. Zaten flüt adlı enstrümanı bizzat Frigyalıların; büyük davulları da Kibele’nin yarattığına inanılmaktaydı.

Euripides[31], Bakkhalar[32]125-129

Üç sorguçtu koribantlar (Kibele’nin gizemli dansçıları)

Kasnağa gerip hayvan derilerini

Davulu yarattılar

Frig flütlerinin

Tatlı soluklarıyla

Bir güzel uyuştu ki...

Rhea ananın eline tutuşturdular.

Tanrıça hu yabanıl

davul vuruşlarının

Bakkha danslarına

Pekyakıştığmı gördü."

Euripides, Bakkhalar 59

Yurdunuz Frigya ezgilerini çığırın, Rhea anayla benim (şa­rap tanrısı Dionysos)

Birlikte icat ettiğimiz tefler eşliğinde.

Vergilius,[33] Aeneas 3:111

Girit'ten gelmiş tanrıların anası Cybele, Koribantların Tunç zilleri, İda'nın kutsal bayramları, bu konuya değgin. Homerie Hymn\ XIV (Tanrıların Anasına)

Senden rica ederim ey güzel sesli müz," güçlü Zeus'ıtn kın, tüm tanrıların ve insanların anasının şarkısını söyle. O ki çıngı­rakların ve zilli teflerin sesinden, flüt namelerinden, kurtların ve parlak gözlü aslanların yaygarasından, bunların da flitinin ve korularda yankılanmasından çok mutlu olur. Sana selamlar olsun şarkımda ve tüm tanrıçalara da!

Dans ise katılanların doğaçlama yaptığı bir danslı, ama ana hareket olduğu yerde dönmek, hem de hiç durmadın) tek yana dönmekti. Kollar iki yana açılmış olarak veya savrularak hep aynı yöne dönülür, böylccc akıl uyuşturularak düşünceler ola bildiğince durdurulmaya çalışılırdı. Beyin enerjisi ve mantık yürütme eğilimi durdurulabilirse kalkanlar kalkıyor; kapılar açı hyor, doğal ile kontak kuruluyordu. Bu nedenle yere düşüp, sa­yıklamaya başlayan katılımcıların tanrıça ile kontağa geçtiğine inanılır; bu kişilerin ağızlarından çıkan her kelime ise kubal olarak görülerek, sayıklananlara büyük değer verilirdi.

Tapımın en çılgın anı ise ritüelin doruğuydu; çünkü müzik, dans ve içki ile coşmuş rahip adayları, daha önceden hazırlan­mış bıçaklardan birini,kapar ve bu bıçakla penislerini dibinden keserdi!

Aslına bakılırsa Kibele inancında "Gallus” yani rahip olmak için kendi kendini hadım etmiş olmak başlıca koşuldu. Erkeklik organı kesik olmayan adaylar rahip, hele hele başrahip asla ola­mazlardı. Ayin sırasında kesilen penisler ise saygı ile bir beze sarılır, tanrıçanın idolü önünde toprağa gömülür ve bu kesik or­ganların o yıl boyunca toprağı dölleyerek bereket sağladığına inanılırdı. Kimi zamansa rahipler kesik organlarını ellerine alıp, en yakındaki köye koşarlar ve bu organı istedikleri bir eve fırla-

8    En eskisi İö 7. yy .a ait olan ve yazarı belli olmayan Yunan ilahileri.

Sanat perisi; kimi yerde tanrıçası. fırlardı. Bu seçiliş ise ev halkı açısından büyük bir onur, dahası uğurdu. Ev halkı, ulaştığı bu ayrıcalığa teşekkür etmek amacıy­la yaralı rahibe bakmak ve kadın kıyafetleri vererek çeşitli süs­lerle süslemek zorundaydı; çünkü Kibele rahipleri uzun etekler giyerler ve saçlarını kadın gibi uzatırlardı!

Callimachus,Lambi Frag 193

Frigya flütü nameleriyle ve eteklerimi uçurarak, saçlarımı Kybele için savuruyorum.

Dişilik bu ölçüde özenilesiydi Kibele inancında. Dişileşmek, küçümsemek için değil, kutsal sayılmak için nedendi... çünkü gerçek dişiydi... ilk oluşan ana tanrıçaydı.

Yunanlı şair. İÖ. 3. yy. Göğün Kutsal Fahişesi[34]

Attis’in Sümerli benzeri Dumuzi’nin sevgilisi aşk tanrıçası İnanna, Sümerli yazarlarca "toplumun süsü"ydü; "Sümer'in ne- şesi"ydi; "sevgi kaynağı"ydı. O güzeldi... çekiciydi... şuhtu... şefkatliydi... en seçkin kadınlık özellikleri onda bulunurdu... Ama İnanna’mn bunlardan başka sembolize ettiği bir kavram daha vardı... o da bereketi yönetmekteydi... Aynı Kibele gibi. Zaten günümüzde İnanna’mn da geçmişte neredeyse tüm dünya üzerinde, bine yakın isimle tapılan ana tanrıçanın bir görünümü olduğu kabul gören bir gerçek.

Inanna'nın Aşkı, Muazzez İlmiye Çığ

(...) (İnanna) Akadlarda İştar, Mıısevilerde Astarte, Yunan'da Afrodit, Roma'da Venüs adını taşıyarak yüzyıllar boyu çeşitli toplamların efsanelerinde yaşamıştır.

Cinsellik, bolluk ve bereket sağladığı için İnanna tapanında da fahişelik de onur verici bir göreve dönüşmüştü. Zamanın en saygın ailelerinin kız ve kadınları ona adanmış tapmaklarda be­denlerini satmak için yarışırlardı.

Büyük tanrıçanın gizemlerine erişebilmek için inisiye (aday rahibe) olmak isteyen bir kadının tapınakta ya bir rahip veya kutsal olduğu varsayılan bir dildo ile kutsal evlilik yapıp, baki­reliğini kurban olarak sunması gerekirdi. Böylelikle yetiştirilen rahibeleri "ziyarete gelen" erkekler tüm gece boyunca rahibe ile tapınakta kalır ve tanrıçanın yönetiminde olan hazlar ile tanışır­lardı. Güzel, zarif, iyi sevişen, kültürlü, bir kadın ile geçen bir aşk gecesi... Erkeklerin yüzleştiği gerçek buydu... bu çeşit bir hazdı. Böylesi bir "benzersiz dişilik" ortamını yaratma görevi için seçilen rahibeler en üst sosyal tabakaların, en güzel kızlan arasından çıkardı. Bu seçkin kızlar, zarafet, güler yüzlülük, se­vişme sanatı, besleme benzeri nitelikler öğretilerek yetiştirilir; hizmetleri karşılığında erkeklerden -tapınakta kalması koşul olan- bir para alırlardı.

İÖ. 3000 yılında İnanna, Uruk kenti baştannçası oldu. Onun verimliliğinden sonuna dek yararlanabilmek için her ilkbaharda İnanna, ülkenin kralı ile evlendirilmeye başlandı. Her bahar, kral, tanrıçanın sevgilisi Dumuzi rolüne girer; -en açık saçık ke­limelerle yazılan- dua/ilahiler ritüeller sırasında okunur; İnan- na’yı simgeleyen ve "entu" denen başrahibe ile sevişirler ve ar­dından yeni yıl kutlamalarına başlanırdı. Böylece bolluk ve ya­şam enerjisinin dünyaya aktığına inanılmaktaydı.

İnanna'nın Aşkı, Muazzez İlmiye Çığ

(...) Sümer'in şair ve ozanları bu konuyu, bazıları açık saçık olan yüzlerce satırlık şiirlerle anlatarak, çalgılar eşliğinde söy­leterek dinlerinin önemli bir töresi haline getirmişlerdir. (...) Bu birleşmeyi ülkenin kralıyla en yüksek düzeydeki bir rahibeyi her yeni yılda büyük şenliklerle evlendirerek sembolize etmişlerdir.

Müzik, yemek, içki ve coşku son safhadaydı... seks de öy­le. .. hem de her türlüsü...

The Myttıology of Sex, Sarah Dening

Çıkarılan tabletlerde anal seksin tabu olarak nitelendiğini gösterecek hiçbir iz yoktur. "Entu-rahibeleri" hamileliği önle­mek için tapınaklarda zaman zaman bu yolu da denemişlerdir. Cinsel ilişki, oluştuğu günden beri evreni yöneten tanrısal yasa­lardan sayıldığı için, homoseksüellik bile kutsal sayılırdı. Önemli olan cinselliği hissetmekti. Bu nedenle mastürbasyon da teşvik edilirdi. Öyle ki, tek başına yaşanan cinsellik sürecinde erkekler kolay ereksiyon olsun diye -puru yağı- denen bir mad­de kullanılırdı. Bilim adamları bu yağın son derece uyarıcı olan manyetik özelliği olan demir zerrecikleri ihtiva etmekte olduğu­na inanmaktalar.

Bahardaki verimlilik seks ritlerinde İnanna’nm, sevgilisi tanrı Dumuzi’yi temsil eden krala söylediği bir şarkının "müs­tehcen'' içeriği ilginçtir; ama bundan daha da ilginci, bu şarkı­nın kutsal bir dua olarak kabul edilmesidir!

Tarih Sümer’de Başlar, Samuel Noah Kramer, s,200

Bana gelince; a.. .ımı, benim için yüksek tepeciği, ben bakire için, benim için, kim işleyecek? A.. .ağım ıslanmış toprak, benim için, ben kraliçe için, kim oraya öküzünü koyacak?"

Bu şarkıya erkek şöyle yanıt vermektedir:

"Ey en yüce kadın, onu senin için kral işleyecek, kral Dumuzi onu senin için işleyecek".

Ve, tanrıça sevinçle tekrar sözü ahr:

"İşte a.. .ım kalbimin erkeği"

Kimsenin "edep" duygularını "rencide" etmemek için o ilkel insanların içtenliklerini sansürlemek zorunda kaldım... hepsin­den özür diliyorum.

"Sevgilim geldi,

benden zevkini aldı, yalnız benimle oynaştı, Erkek kardeşim beni evine getirdi, ' beni bal kokan yatağa yatırdı,

Benim değerli tatlım kalbimin yanına uzandı, Birbiri ardınca "dil yaparak", birbiri ardınca. Benim öylesine güzel yüzlü erkek kardeşim 50 defa böyle yaptı.. ■ "Kasıklarımı güzel elleriyle okşadı,

Tanrı kucağımı krema ve sütü ile doldurdu,

A..imin kıllarını okşadı,

içimi suladı,

Ellerini a..imin üzerine koydu,

Yatakta beni okşadı."

(...)

Haydi vahşi öküz, bırak beni geri dönmeliyim,

(...)

Dumuzi:

Inanna, ey kadınların en düzenbazı, izin ver sana öğreteyim,

(:-)

Inanna:

Vahşi boğa için, bey için yıkandığımda,

Ağzıma amber sürdüğümde,

Gözlerime sürme çektiğimde,

Böğürlerim onun tatlı elleri arasında şekillendiğinde,

Kalçalarımı süt ve kaymakla ovduğunda,

Elini a... imin üzerine koyduğunda,

Ona (dişilik organına) siyah gemisi gibi sahip olduğunda,

Ona dar gemisi gibi sahip olduğunda,

(...)

O zaman efendimi okşayacağım.

Onun için güzel bir yazgı kararlaştıracağım"

Sadece tanrının değil; insan erkeklerin de canı "kutsal seks" yapmak ister diye birçok tapınakta rahibeler erkek tapınıcılarla "kutsal evlilik" oluşturmak için hazır beklerlerdi. Bu fahişe-ra- hibeler, çok saygın olarak kabul görmelerinin ötesinde kutsal bile sayılırlardı; çünkü onların tanrıçanın ve yaşamın temel enerjisinin -yani cinselliğin- dünyaya akması için kanal oluştur­duklarına ve erkekleri tanrıça ile karşılaştırdıklarına inanılırdı. Seks bir enerjiydi, kadınlar onu erkeklerden daha kolay uyandı- rabiliyorlardı. Buna karşın yine de tapmaklarda rahipler, erkeksi tanrısallığın görünümü olan "ay-tanrı" kimliğinde girerler, da­mızlık erkekler olarak tapınağa gelen diğer kadınlarla ya da er­keklerle birleşirlerdi.

Dumuzi ise işte böyle bir ortamdaki Attis idi... Cinsel güç sembolü; ama sonunda ölen bir tanrı.

Tüm bu bilgileri aktardıktan sonra sanıyorum Dumuzi'nin Babilli görünümü ve aşk tanrıçası İştar’m sevgilisi olan; yılın en verimli yaşam dolu ayı Temmuz’u temsil eden Tammuz tapı- mında da seksin ana eylem olduğunu söylemeye gerek yok.

Homosexuality in History, Reverend Robert J. Buchanan

Tammuz, yunanlıların Adonis'i ile eş görülen bir Fenike tan­rısıdır. Yunanlıların Afrodit’i ve Semitik toplulukların Aşera’sı olan iştar’m kocasıdır. Kültünün izleyicileri vahşi bir hayvan ta­rafından öldürülmüş yakışıklı bir çoban olduğuna inanırlar. Ka­rısının onu ölümden kurtarmak için arayışı. Hades’e kadar git­mesine neden olur. Tapımı. İlkel Amerika yerlilerinin fallik sem­boller ve penis benzeri objelere tapmasıyla ilgilidir. Pratiklerin­de Tammuz kültü aşırt derecede seksüeldir. Her baharda, kışları bulunduğu Hades'ten geri geldiği söylenir. Baharda böylece ya­pılan orjiler, verimli bir hasat ile ilgilidir. En az bir kültürde, kültünde homoseksüel aktivitelere de rastlanır. Günümüz homo­seksüel topluluklarına ait erotik edebiyatta da yer alır.

Öyle ki, Anadolu’da -Yunan hakimiyeti öncesinde- her ilk­baharda köyün en yakışıklı delikanlısı ana tanrıçanın oğlu ola­rak seçilir; dileyenin verimlilik adına onunla birleşmesi için ka­pı kapı dolaştınhrdı (Halikarnas Balıkçısı. Hey Koca Yurt s.31). Bu durum öylesine yaygın biçimde kabul görmüştür ki, eylem olarak tamamen yok edilse bile tüm izlerini silmek mümkün ol­mamıştır. Örneğin dilimizde fazla dölleme gücüne sahip olma kavramının adı olan damızlık sözcüğü “Tammuz-luk”tan gelir. Fuhuş Cennetini Kuran Kral

Gelelim Adonis’e... Önceki sayfalarda Attis’in Suriyeli ver­siyonu olarak tanıdığımız yakışıklı delikanlıya... Onun öyküsü­nün Yunanlı yorumunu önceki sayfalarda çok kısaca aktarmış­tım. Ama Adonis, gerçekte Yunan öncesi dönemin eski verimli­lik tanrılarının Grek inancına geçmiş haliydi. Karısı ise -Yunan mitolojisinde yer aldığı gibi- babası ile sevişen bir prenses Myrrha değil, bölgenin en önemli aşk ve seks tanrıçası Astar­te’ydi.

Adonis inancında da seks tapımı ön plandaydı. Önceki say­falarda kısaca tanıttığım verimlilik ritleri ve kutsal evlilik (daha doğrusu kutsal sevişme) töreni, her yıl, bahar ayında, eşi Astar- te’nin Biblos’taki tapmağında kutlanırdı.

Yunan mitolojisinde Adonis’in bir ensest ilişkinin ürünü ol­masının çıkış noktası ise de, Fenike’de verimlilik ilahlarının seks serbestliği kapsamına ensestin bile girmesiydi.

Latin yazar Ovidius bu gerçeği Metamorfozlar adlı kitabında Yunan kültüründe Adonis’in annesi Myrrha’nın ağzından yan­sıtmıştır:

Ovidius,[35] Metamorfozlar 10:322

(Myrrha:) Kan bağı engel değil evliliğe. Dölleşme gücüdür burada gövdeleri birleştiren seçmeden, düşünmeden. Suç yok ineğe babasının atlamasında, aygıra kızının kan olmasında, ko­çun anasına, kuşun kendi yumurtasından çıkana, anasına tohum­larını aşılamasına. Mutluluk bu, inanılırsa. İnsan kaygısıdır böy­le gereksiz bir yasayı yürürlüğe koyan, doğal eğilimleri geçersiz sayan, insanı onlardan yoksun bırakan, doğanın verdiği yetkileri elimizden alan, böyle söyler toplumlar da; ana oğluyla, baba kı­zıyla birleşirse çoğaltır sevişme duygusunu iki kat. Suriye deki tapımda, bir yaban domuzu tarafından öldürülen Adonis’in toprağa dökülen kanından menekşelerin doğduğu inancı yer aldığı için, bahar bayramında kadınlar önceden sıcak sularla sulayıp, süratle büyüttükleri menekşe saksılarını, denize açılıp suya atarlardı. İlk bakışta garip görülen bu inancın geri­sinde Attis’in, Sakarya ırmağının; Dumuzi’nin, tatlı sular tanrısı Abzu’nun; Tammuz’un ise “derin suların gerçek oğlu” olması ile beliren suyun ve denizin önemi vardır. Vurgulanmak istenen suyun yaşam açısından önemidir.

Önceki sayfalarda kısaca aktardığım Yunan mitinden anım­sayacağınız gibi Adonis, Kıbrıs kralı Kinyras’ın oğluydu. Kiny- ras ise en az Adonis kadar önemli bir kimliktir ve anaerkil mi­tolojinin en önemli krallarındandır. Kinyras, öncelikle bir kâhin, ardından çok yetenekli müzisyendir; Kinnor adlı -kendi adı ile anılan- sazı icat etmiş ve bu sazla müzik yarışmasında tanrı Apollon’u yenmiştir ama asıl önemi bu konulardan kaynaklan­maz: Kinyras, doğma büyüme adalı değildir: Kimi tradisyonlara göre Adonis’in ana kült merkezi Byblos’tan gelmiştir Kıbrıs’a; kimilerine göreyse ana tanrıçanın ülkesi Frigya kralının kızı Metharme ile evlidir; Kıbrıs’a gelince ünlü Paphos şehrini kur­muş, burada bakır madenciliğini, tunç işçiliğini ve tunçtan eşya yapmayı icat etmiş, böylece adanın zenginlik kaynağını sadece keşfetmekle kalmamış, üstelik işletip ülkesine zenginlik getiren bir kişi olarak tanınmıştır.

Kinyras’ın Yunan değerlerine ne ölçüde karşı olduğu ise Truva savaşına kurnazlığı sayesinde katılmamasından bellidir. Truva savaşı, kahraman Yunanlıların zavallı bir Anadolu krallı­ğına son vermelerinin değil; bölgenin en uygar krallıklarından olan anaerkil Truva’nın, kültür olarak onlardan çok daha geride olan çapulcu ve istilacı bir orduya on yıl dayanmasının öyküsü­dür. Geçmişte kutsal kitap olarak Yunanistan’da okunan İlliada destanında bu savaş zaten tanrılar arasındaki çarpışmanın yansı­ması olarak gösterilir; çünkü adı geçen savaş, anaerkil Anadolu krallıkları ile, ataerkil Yunanlılar -yani iki farklı düzen- arasın­daki çarpışmadır. Günümüzde sadece Doğu-Batı savaşı olarak görülür; oysa içeriği çok daha derindir ve ataerkil inana ile pa­ganizmin savaşıdır. Kinyras ise savaşa gemi yollaması için çok baskı gördüğü zaman çamurdan elli gemi yapmış; Yunan do­nanmasına bir gerçek gemi dışında bunları yollamış; gemiler suda eridikleri için savaşa bir katkıları olmamıştır!

Zaten savaşçı değil, tacir ve müzisyen olan kralın -ister Frig- ya’dan, ister Biblos’tan gelmiş olsun- kökeninde seks tapımı ol­duğu kolayca görülmekte. Çok farklı bir inancın insanıdır yani. Bu nedenle adaya yerleşince ilk yaptığı iş Afrodit kültünü kur­mak olmuştur. Yani adaya serbest cinsellik ile -geldiği diyarlar­da çok yaygın olan- kutsal fahişeliği, hatta ensesti getirmiştir! Çünkü eski ülkesinde baba ile kızının birbirlerine “namahrem” değil, birbirinin içinden türemiş ve birbirine en yakın karşı cins olduğuna inanılırdı. İşte “kızı ile sevişen ahlaksız kralın oğlu Adonis” mitinin doğuş noktası budur.

Kinyras’ın adada kurduğu kült zaman içinde çok gelişir, ünü çevreye yayılır, birçok kişi -belki de sırf bu özgürlük ortamın­dan pay almak için- adaya gelip gitmeye başlar; böylece de do­ğal olarak ticaret güçlenir. Bilmem bu görüntü size 2003 yılında Kibrıs Rum Kesimi’nin “seks turizmi” başlatma girişimini anımsattı mı? Aslına bakılırsa mitlerde yer alan “Kinyras’a Af- rodit’in aşık olması; ona 160 yıllık bolluk içinde geçecek bir ömür vermesi” söylemi Kinyras’m anaerkil inançta dikkate de­ğer bir yeri olduğunu anlatmaktadır. Kinyras öylesine önemli bir kraldır ki, kimi tradisyonlara göre Adonis onun ve Afro­dit’in oğludur.

Perdeler Aralanırken

Kibele ve oğul-sevgilisi hakkında temel bilgileri verdikten sonra şimdi de bazı gizli kalmış noktaları görelim. Böylelikle anaerkil seks tapımının nasıl planlı bir şekilde lanetlendiğini, giderek yok edildiğini izleyeceğiz.

Önce Frigyahlardan söz edeyim; yabancı diyarlardan gelip Kibele tapımını oluşturan ve bolluk içinde yaşamasıyla tanınan kavimden...

Gerçekte Frigya tarihi hakkında kesin bilgiler elde edileme­miş. İlk krallarının ünlü Gordiom(kördüğüm)’u yapan Gordias olduğu sanılmakta. İnanışa göre Gordion (Ankara - Polath) kentindeki bu düğümü çözen kimse Asya’nın hakimi olacak­mış. Makedonyah İskender, İÖ 333 yılında bu düğümü bir kılıç darbesi ile kesmiş ve kehanete uygun olarak Asya’nın hakimi olmuş ama kısacık bir süre için; çünkü İÖ 323 yılında ölmüş.

Frigya organize olmuş bir devlet olarak tarih sayfalarına 8.yy’da, efsanevi kral Midas ile geçti ve bu dönemde hem doğu­da, hem de batıda büyük önem kazandı. Asurlular için ciddi bir tehlikeye dönüştü; Yunanlılar tarafından “çok güçlü” şeklinde ni­telenir oldu. Bu ülke güçlü bir orduya sahipse de, sadece savaşçı bir ülke değildi. Frigya’da -belki de Kibele tapımı sayesinde- mü­zik de çok gelişmişti. Frigyalılar kendi müzik akımlarını yarat­mışlar, dahası, kimilerine göre simbal ve flütü de icat etmişlerdi.

Frigya’da en önemli gelişim ise ticaret konusundaydı. Kibe- le’ya adanmış Pessinus kutsal kenti çevresinde kurulan panayır­lar giderek derinlik kazanınca, tapmağın çevresi bir ticaret mer­kezine dönüştü. Böylece Frigya yurttaşları Anadolu’nun en zen­gin halkı; Frigya ülkesi ise Anadolu’nun en güzel ülkesi olarak anılmaya başladılar.

Bakın eski yazarlar Frigya’daki bolluğu ve uygarlık düzeyi­ni nasıl dile getirmişler?

Homeros,[36] [37] [38] [39] İliada 3:401

(...) beni daha uzaklara, Phrygia'ya,

şirin Meionia’ nın bakımlı bir iline götürmek mi?

Nonnos,Dionysiaca 34.214

Rhea'nın (Kibele’nin Yunan dinindeki adı) yaşadığı bağlar­la kaplı Frigya...

Herodot,13 Tarih 5:52

... bütün yol boyunca kraliyet konutları ve çok güzel kervan­saraylar vardır; hep insanların oturdukları yerden güvenlik içinde geçilir.

Herodot, Tarih 1:14

Frigya kralı Gordias oğlu Midas’tan sonra Delphoi’ye sunu­lar gönderen ilk barbar bizim bildiğimiz Gyges'tir.'6 Midas da, üzerine oturup alenen adalet dağıttığı krallık tahtını, ki görül­meğe değer bir şeydir, sunu olarak vermişti.

Frigya böyiesine muhteşem bir krallık olunca -örneğini iler­deki sayfalarda sıklıkla göreceğimiz- karalama kampanyası da “start aldı”!

Önce Midas’ın karalanmasından söz edeyim: Tarihe zenginli­ği ile geçecek kadar parlak bir krallık kuran ve kimi mitlere göre Kibele’nin oğlu olan Midas, Yunan mitolojisine “en sevilmeyen adamlar”dan olarak yansımıştır. Yunan mitlerinde eşek kulakları onundur, her dokunduğunun altın olmasını isteyen açgözlü kral odur. Lukianos’un onun hakkında yazdıkları, Yunan kültürünün bu kralı nasıl gördüğünün en güzel kanıtıdır sanırım.

Lukianos,[40] [41] Seçme Yazılar - Öbür Dünyada Konuşmalar Q

Kre:üs:'e Bizler yeryüzünde bıraktıklarımızı, Midas altınla­rını, Sardanappalos[42] her türlü zevklerini, ben de hâzinelerine anıp anıp inler yakınırken, Menippos bizim karşımıza geçmiş alay ediyor, sövüyor; bize köle diyor, pislik diyor; biz ağlarken büsbütün rahatsız etmek için türkü söylediği bile oluyor.

Menippos: Küstahlık benimkine değil, sizinkine derler. Ken­dinize taptırdınız, ölümü bir an aklınıza getirmeden özgür in­sanları kendinize oyuncak ettiniz, işte asıl oydu küstahlık. Şimdi hepsi elinizden alındı ya! Ağlayın artık.

Tektanrılı dinlerin en büyük korkutma sloganı “ölümü unut­ma” (bu yüzden de rahat yaşayama) tehditlerini duyunca eski bir tanıdık ile karşılaşmış gibi oldunuz mu?

İkinci olarak Attis miti uydurmadır. Mitteki “Attis tam evle­nirken Kibele çıkıp gelince delirdi ve penisini kesti” şeklindeki bölüm, gerçek mitin bozulmuş halidir. Orijinal, fakat yazılı ör­neği olmadığı için elimize kaynak olarak ulaşamayan mitte At- tis’i -ana tanrıçanın oğul-sevgilisi olan baba tanrıyı- öldüren Zeus’dur. Bu gerçek Yunan öncesi öylesine yaygın biçimde bi­linirdi ki, bazı Yunan mitlerine bile sızmıştır:

Pausanias 7.19.9-12

Attis hakkında bir sır öğrenemedim ama şair Hermesinasax bir şiirinde onun Frigyalı Galaous’un oğlu ve doğuştan hadım olduğunu söyler ve şöyle devam eder, Attis Lidya’ya göç etmiş ve Lidya’da Ana’ntn (Kibele’nin anlamında) orjilerini kutlamış­tır. Tanrıça tarafından öyle bir onura yükseltilmiştir ki, Zeus bundan gazaba gelmiş ve Lidyalıların köylerini yok etmesi için bir yabani domuz yollamıştır. Bu Lidyalılar ve Attis domuz tara­fından öldürülmüşlerdir. Bu nedenle Pessinus'ta oturanlar do­muzdan uzak dururlar.

Attis’in, Zeus tarafından öldürüldüğü mitlere bir diğer şekil­de daha yansımıştır. Daha üstü örtülüdür belki, ama izlenemez değildir:

Ovidius, Fasti 4.222

Bir Frigyalı delikanlı, güzeller güzeli Attis kuleli tanrıçayı (Kibele’nin, uygarlığı da yönettiğini göstermek için kimi zaman başında kule taşırken resmedilmiştir.) saf bir aşkla fethetti. Tan­rıça onu tapmağında koruyucu olarak tutmak istedi ve "her za­man delikanlı olarak kalmak iste” dedi. Attis de “eğer yalan söylersem, Venüs sonumu getirsin"diye söz verdi. Ama o nimf Sagaritis ile aldattı ve tanrıçanın öfkesi onu cezalandırdı. Ağacı kesti, Naiad't[43] devirdi. Naiad öldü: onun kaderi ağaçtaydı.

Buraya dek her şey klasik anlatımın tekrarı; ama Ovidius’un bundan sonraki sözleri hayli anlamlı:

Attis delirdi ve yatak odasının tavam Dindymus dağının zir­vesinden düşen yıldırımlarla çöktüğünü sandı. “Uzak durun ışıklar, uzağa kamçılar" diye bağırmaya başladı.

Yıldırım ve ışıkların Zeus'un belli başlı silahları olduğunu ve mitolojilerde hep onun adı ile anıldığını anımsatayım.

Mitos’un fantastik anlatımı içinde çok somut bir bilgi de vardır oysa; ki, kanımca bu bilgi üzerinde durulması gereken en önemli noktadır ve Attis’in öldürüldükten sonra çam ağacına dönüşmesidir. Ovidius, Metamorfozlar 10:104

(...) dikilip dağılan saçları, ortadan ayrık çam ağaçları: Ki- bele'nin kutsal ağacı, önceden onun Attis’i çıkmış insan kılığın­dan, dönüşmüştü kütüğe...

Attis başka ağaca değil, çam ağacına dönüşmüştür; çünkü çam ağacı kışın yapraklarını dökmeyen seyrek ağaçlardandır. Attis öldürülür belki, ama hem gelecek baharda yeniden doğar, hem de ölüyken -etkinliğini yitirmişken- bile insanlara çok ya­rarlı, bir ağaca dönüşerek madde dünyasında, insanların yanın­da kalır. Mesaj budur... Attis kimliği ile sembolize edilen enerji­nin en pasifıze edildiği halinde bile insanların yanında ve insan­lara yardımcı olduğu... Yok edilmeye çalışılan simgesel anlatı­mın açılımı budur.

Bu noktada, mit içindeki bir diğer önemli mesaja değinmek istiyorum: Taş olgusuna...

Yunan mitinde dikkat ederseniz Zeus ya Agdos adlı bir ka­yaya aşık olur, veya uyurken bir taş üzerine semenini döker. Kaya, ya da taş şeklinde sembolize edilen de Kibele’dir zaten; çünkü Yunan öncesi dönemlerde ana tanrıçaya bir taş olarak ta- pıldığını; bunun nedeninin de ana tanrıçanın dünyaya düşmüş bir meteor ile eş görülmesi olduğunu biliyoruz.

Pausanias 7.20.3

Alt kent yolu üzerinde Dindimene Ana’nın tapmağı vardır ve burada Attis’e de tapılır. Onun görünürde bir imajı yoktur, ama Ana’nınki bir taştır.

Bu nedenle Zeus’un taşla sevişmesi, onun ana tanrıça döne­mine son vermesinin sembolik anlatımıdır.

Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.29

Yunanistan'da ataerkil tanrılar ülkenin tanrıçalarını yok edememiş, onlarla evlenmişlerdir... Oysa Kutsal Kitap mitoloji­sinde bütün tanrıçalar yok edilmiştir. Tarih Öncesi Ege, George Thomson, s.316

Zeııs, bütün tanrıların başına geçişini (...) Akhalara borçlu­dur. (...) (böylece) daha önceki anaerkil söylenceler altüst ol­muştur. Gerçi tümden yok olup gitmemişlerdir, ama uyarlanıp çarpıtılarak neredeyse tanınmaz bir kılığa bürünmüşlerdir.

Yunan inancındaki Zeus’un kaya ile sevişmesi ile anlatılmaya çalışılan Zeus’un bir göktaşı olan ana tanrıçaya “sahip olduğu”, onu kirlettiğidir. Unutulmamalıdır ki ataerkil kültürde sevişme, erkeğin zaferi olarak görülür. Erkek “alan”, kadın “veren”dir. Bu nedenle Zeus’un Agdistis ile sevişmesi, Zeus’un üstünlüğünü, ana tanrıçanın yenilgisini ataerkilce göstermektedir.

Serbest seks diyarının bir kralı olan Kinyras ise Yunan dini­ne hangi kimlikle geçmiştir dersiniz? Afrodit’in lanetine uğra­dığı için kızları, adaya gelen yabancılarla para karşılığı seks ya­pan bahtsız bir adam olarak! Mite göre -güya- Orsedike, Laogo- re, Braisia lanetlendikleri için fahişelik yapmakta ve adaya ge­lenlere kendilerini satmaktadırlar. Aslına bakılacak olursa belki de Yunanlı mitografların gerçek olarak yansıttıkları yegane nokta kızların fahişe olmasıdır; çünkü seksin kutsal olarak gö­rüldüğü; en seçkin ailelerin kızlarının tapınak fahişeliği yaptığı Afrodit kültünün yaygın olduğu bir adada, kralın kızlarının da kutsal fahişelerden olmalarından doğal ne olabilir?

Kıbrıs adası, Adonis’in babası Kinyras sayesinde öylesine seks ve kutsal fahişelik yüklü bir haldeydi ki, Yunanlılar ilk fahi­şeliğin buradan çıktığını düşünerek mitler “döşenmeye” koyul­dular. Propoitidler denilen ve dünyanın ilk fahişeler! olan kızlar Kıbnslıydılar! (Bu noktada Propoitides sözcüğü ile İngilizce fa­hişeler anlamına gelen Prostitutes kelimesi arasındaki fonetik benzerliğe dikkatinizi çekerim). Mitin çıkış noktası Helenizm ol­duğu için bu kızlar da lanetli sayıldı... Üstelik, tapmak fahişeleri- ni kutsayan bir tanrıça olan Afrodit’ti onları lanetleyen! Yunan mitlerine göre Kıbrıs adasının Limasol bölgesinde olan bu genç kızlar Afrodit tarafından lanetlenerek azgın yosmalar olarak fu­huş yapmaya başlamışlar; bir süre sonra da taş kesilmişlerdi! (Görülmekte ki, tektanrılı dinlerin bir diğer korkutmacası olan “taş olursun” deyiminin kökü ana tanrıçanın bir göktaşı olmasına ve de tanrıçaya taş olarak tapılmasma dayanmakta.)

Ovidius’un bu fahişe kızları kötülemek için yazdıkları ise gizlenenlerin “istemsiz itirafı” gibi:

Ovidius, Metamorfozlar 10:220

Düşün bir kez Propoetidler'in yadsımalarını, bu yüzden hay­van gibi ahularında ikişer boynuz taşımalarını, onlara bu yüz­den Cerastlar dendiğini.

Yani Ovidius bize dünyanın ilk fahişeleri olan Propoetidlere Cerastlar dendiğini söylüyor. Sözlerinin asıl anlamını göstermek için bir bilgi yansıtayım: Gerçekte Cerastlar, Kıbrıs adasının ilk yerlilerine verilen addı. Almlarında boynuz olduğu söylenirdi. Afrodit bir söylenceye göre onlan boğa yapmıştı. Sözün özü fa­hişelik adaya bir lanet sonrası gelmemişti; serbest seks, adanın ilk yerlileriyle yapılmaya başlanmış bir eylemdi... adanın kültürünün özüydü... zaten Kibns, aşk tanrıçası Afrodit’in deniz köpüklerin­den doğarak yeryüzünde ilk karaya çıktığı yerdi.

Bu mitlerle seks tapımı ve ana tanrıça inancının iç içeliği bir kez daha kanıtlanıyordu; çünkü Afrodit gösterilmek istendiği gibi basit bir aşk tanrıçası değil; Hubaba ve Kibele olarak tanı­dığımız ana tanrıçanın Yunan inancına yansımış biçimlerinden biri, belki de aslına en yakınıydı!

Dictionary of Satanism, VVade Baskin

Pagan dinlerinde ana tanrıça verimliliğin en benzersiz kayna­ğıydı. Asur-Babil dininde o Ishtar; Fenike’de Astarte; Suriye'de Atargatis: Frigya'da Kibele, Yunanda Afrodit; Mısır'da İsis'di. Seks Fitlerinin bir diğer tanrısı olan Tammuz ise Tevrat’a ka­dar girerek, bizzat tektanrı tarafından lanetlenmiş bir tanrı oldu. Eski Ahit’te peygamber Hezekiel’e, Yahveh’in meleği tarafın­dan “en iğrenç şeyler” olarak gösterilen görünüm, bahar Fitle­rinde Tammuz? un ölüşüne ağlayan kadın tapınıcılardan başka bir şey değildi!

Tevrat, Hezekiel 8:

“1 Sürgünlüğün altıncı yılı, altıncı ay/n beşinci günü evde Yahuda'nın ileri gelenleriyle otururken Egemen RAB'bin eli ba­na dokundu.

2  Baktım, insana benzer birini gördüm: Görünüşü, belinden aşağısı ateşi andırıyor, belinden yukarısı maden gibi ışıldıyordu.

3   Eli andıran bir şey uzatıp beni saçlarımdan tuttu. Ruh beni yerle gök arasına kaldırdı ve Tanrı'dan gelen görümlerde Yerıı- şalim'e, iç avlunun kuzeye bakan kapısının giriş bölümüne gö­türdü. Taıırı'ııın kıskançlığını uyandıran kıskançlık putu orada dikiliydi.

4   Ovada gördüğüm görümdeki gibi, İsrail'in Tanrısı'nın gör­kemi oradaydı.

5   Sonra bana, "Ey insanoğlu, kuzeye bak!" dedi. Baktım, su­nak kapısının kuzeye bakan giriş bölümünde duran kıskançlık putunu gördüm.

13   Bana yine, "Daha iğrenç şeyler yaptıklarım da görecek­sin" dedi.

14   Bundan sonra beni RAB'bin Tapmağı'nın kuzeye bakan kapısının giriş bölümüne götürdü. Orada oturup Tammuz için ağlayan kadınları gördüm.

Bana, “İnsanoğlu, bunu gördün mü? Bundan daha iğrenç şeyler de göreceksin” dedi." Irzlı Edepli Kurtuluş

Sonunda İS 1. yüzyıl geldi. Artık Yakındoğu’da -pek de faz­la ciddiye alınmayan- yeni bir din vardı: Hıristiyanlık. O za­manlar kimliği, ne’liği, gerçek amacı vb. pek belli olmasa da, gelecekte ana tanrıça inancını yok edecek olan dindi bu. Kibele ve Yahve arasında yaşanan çekişme öylesine büyük oldu ki, Ki­bele kültü din tarihine sadece hadım papazları, orgiastik ritleri ile değil, Hıristiyanlığa karşı direnmesiyle de geçti. Şimdilerde çoğu insanın adını duymadığı, duyanlarınsa sadece geçmişte kalan eski bir tanrıça şeklinde algıladığı Kibele tapımını çok, ama çok zor sona erdirdi Hıristiyanlık.

Bu yeni din ilk başta Efes’e kolayca girmişti: İsa’nın çarmı­ha gerilmesi zamanında Kudüs'te olan, olayı izleyen; Sen Pe- ter’in vaazlarından etkilenen ve ülkeye Hıristiyan olarak dönen İbraniler tarafından...

Başlangıçta ne fazla korkuluyordu bu dinden, ne de fazla saygı görüyordu. Kibele ise artık Roma devletinin baştanrıça- sıydı ve Anadolu’da da, Efesli Artemis olarak hâlâ capcanlıydı. Ama bir gün -tam yılını isterseniz İS 53’de- farklı bir Hıristiyan girdi Efes’e: Sen Paul. O sıradan bir Hıristiyan değildi!

İncil, Resullerin işleri 18:

22    (Pavlus) Sezariye’ye vardıktan sonra Yerıışalim'e gidip oradaki kiliseyi ziyaret etti, oradan da Antakya'ya geçti.

23    Bir süre orada kaldıktan sonra yola çıktı; Galatya bölge­sini ve Frigya'yı dolaşarak bütün öğrencileri ruhça pekiştirdi.

Vaazları ile giderek çevresinde bir kitle kurmaya başladı. Sonunda ilk kez bir Hıristiyan kilisesi kurup törenleri burada yapmaya koyuldu. Sen Paul öylesine etkin oldu ki, yeni dinin etkisi Efes’i aştı ve ilerdeki senelerde bakın ne oldu:

Efes’in Öyküsü, Sabahattin Türkoğlu

Çeşitli Anadolu kentlerinde sonradan -küçük Asya’nın yedi kilisesi- diye ün yapacak olan yeni yeni ibadet yerleri kuruldu. Efes yedi kilisenin merkezi oldu.

Yine de Frigya ve Efes’in Kibele inanışından ayrılması çok da kolay olmadı. Hıristiyanlık etkisi öylesine artış göstermeye başlamıştı ki, hoşgörülü Efeslileri bile tedirgin eder olmuştu. Gün geldi, artık inançlarını koruyamayacaklarını ve bu yeni inancın kendilerine zorla kabul ettirileceğini sezen Efesliler, Pa- ul’e karşı çıkmaya karar verdiler... Böylece büyük bir kargaşa­lık çıktı kentte.

İncil, Resullerin İşleri 19:

23    O sırada Isa'nın yoluna ilişkin büyük bir kargaşalık çıktı.

24 Artemis Tapmağı'nm gümüşten maketlerini yapan Dimit- rios adlı bir kuyumcu, el sanatçılarına bir hayli iş sağlıyordu.

25 Sanatçıları ve benzer işlerle uğraşanları bir araya topla­yarak onlara şöyle dedi: “Efendiler, bu işten büyük kazanç sağ­ladığımızı biliyorsunuz.

26 Ama Pavlus denen bu adamın, elle yapılan tanrıların gerçek tanrılar olmadığını söyleyerek yalnız Efes’te değil, nere­deyse bütün Asya Ili'nde çok sayıda kişiyi kandırıp saptırdığını görüyor ve duyuyorsunuz.

27  Hem bu sanatımız saygınlığını yitirmek tehlikesiyle karşı karşıyadır, hem de ulu tanrıça Artemis'in Tapmağı'nm hiçe sa­yılması ve bütün Asya lli'yle bütün dünyanın tapındığı tanrıça­nın, ululuğundan yoksun kalması tehlikesi vardır.”

28 Oradakiler bunu duyunca öfkeyle doldular. “Efesliler'in Artemisi uludur!” diye bağırmaya başladılar.

29   Kent büsbütün karıştı. Halk, Pavlus'un yol arkadaşların­dan MakedonyalI Gayus ve Aristarhus'u yakalayıp sürükleyerek birlikte tiyatroya koşuştu. Pavlus halkın arasına girmek istediyse de, öğrenciler onu bırakmadı.

30   Hatta, Pavlus'un dostu olan bazı Asya İli yöneticileri ona haber yollayarak tiyatroda görünmemesi için yalvardılar.

31   Tiyatrodaki topluluk karışıklık içindeydi. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Çoğu ne için toplandığını bile bilmiyordu.

32   Yahudiler İskender'i öne çıkarınca kalabalıktan bazıları olayı ona bağladı. Eliyle bir işaret yapan İskender, halka sa­vunmasını yapmak istedi.

33   Ama halk kendisinin Yahudi olduğunu anlayınca hep bir ağızdan yaklaşık iki saat boyunca, “Efesliler'in Artemisi ulu­dur!" diye bağırıp durdu.

34   Kalabalığı yatıştıran belediye yazmanı, “Ey Efesliler" dedi, "Efes Kenti'nin, ulu Artemis Tapınağıiıın ve gökten düşen kutsal taşın bekçisi olduğunu bilmeyen var mı?

35   Bunları hiç kimse inkâr edemez. Bunun için sakin olma­nız ve düşüncesiz bir şey yapmamanız gerekir.

36   Buraya getirdiğiniz bu adamlar, ne tapınakları yağma et­tiler, ne de tanrıçamıza sövdüler.

37   Dimitrios ve sanatçı arkadaşlarının herhangi birinden şi­kâyeti varsa, mahkemeler açık, yargıçlar da var. Karşılıklı suç­lamalarını orada yapsınlar.

38     Soruşturacağınız başka bir durum varsa, bunun yasal bir

toplantıda çözümlenmesi gerekir.     .

39     Bugünkü olaylardan ötürü ayaklanma suçundan yargı­lanmak tehlikesindeyiz. Hiçbir gerekçesi olmayan bu kargaşa­nın hesabını veremeyeceğiz."

40     Bunları söyledikten sonra topluluğu dağıttı.

Oysa edepli, ırziı kutsallar gelmeden önce Efes’te -içinde 10 bin ciltli kitap olan- ünlü Celsus kütüphanesi ile; içinde Persli, Romalı, Lidyalı, Ermeni ve Mısırlı birçok kadının bulunduğu genelev neredeyse karşı karşıyayken tarih asla Efes’te Paul za- manındakine benzer- bir kavga çıktığını yazmadı. Halkın rahat­sızlığının nedenini “işsiz kalma korkusu” duyan kuyumcu ve el sanatçıları olduğu iddiası ise gerçekten gülünçtü; çünkü ikon, maket, tapmak inşaatı ve süslemesi hayranlığı paganistliğin de­ğil, Hıristiyanlığın düşkünlüğü idi. Hıristiyanlık Efes’e egemen olsa zanaatçılar işsiz kalmayacak, bilakis zenginleşeceklerdi. Sonuçta İS 67’de Paul, Efes’ten ayrılmak zorunda kaldı! Kimi araştırmacılara göre istenmeyen bir kişi olarak kovularak...

Kibele’yi Hıristiyanlık yenemedi ama 263 yılında kuzeyden gelen Gotlar, Artemis tapınağını yıkıp, kenti yağma ederek bu işi başardılar. Tektanrıcılar da her zamanki davranış örneklerini vererek kargaşadan yararlanarak etkinliklerini arttırdılar. İS 4. yüzyılın başında Efes, önemli piskoposluk merkezlerinden bi­riydi artık.

Bu değişimlere karşın, halk hâlâ ana tanrıça inancından vaz geçmiyordu... artık Hıristiyan olsa bile!

Herkesi koruyan metafizik anayı yitirmek istemiyordu insan­lık; bu nedenle onun yeni inançta da yer alması için baskı yapma­ya başladı. Böylece Efesli Artemis’in yeni inanca sokulup sokul­maması hakkında büyük tartışmalar başladı. Sonunda 432 yılında anlamlı bir şekilde Efes’te bir başka konsül toplandı.

Efes’in Öyküsü, Sabahattin Türkoğlu

Antakyalı Nestorius diyordu ki: Meryem, tanrının anası de­ğil, Isa'nın yani insanın anasıdır... Bu durum karşı fikirde olan­larla büyük bir kargaşalığın çıkmasına neden oldu.

Ama karşı baskılara dayanamayan piskoposlar Meryem'i “Theotokos” yani “Tanrının annesi” olarak kutsamak zorunda kaldılar. Nestorius gibiler ise sapkın ilan edildi. Ama Meryem’e sadece “tanrının annesi” denebilecekti... “ana tanrıça” ya da “tanrıça” denmesi yasaktı. İşte birçok Katoliği ve hatta Protes­tan’ı şaşkınlığa uğratan Meryem Ana’ya düşkünlüğün kayna- ğında bu konsül ve bu konsülün kararının gerisinde de ana tan­rıçaya yönelik büyük bağlılık ve Efes halkının dayatması vardı. İnsanlık, eski ana tanrıça tapımının bir şekilde tekrar oluşturma­yı başarmıştı ama Hıristiyanlık, Meryem’in yaratıcı tanrıça ola­rak görülmesine, hele seksüel yönünün hatırlanmasına izin ver­memişti... tıpkı Kibele’nin Yunan inancına alındığında tanrıla­rın anası sayılması ama yaratıcı olarak kabul edilmemesi gibi! Ana tanrıça, belki “Göğün Kutsal Fahişesi” değildi; ama yine de Meryem Ana kimliğinde ikibin yıl boyunca insanların yanın­da olacaktı! Fark gözetmeden tüm insanlara ulaştırdığı etkisi öylesine güçlüydü ki, Müslümanlık tarafından bile benimsendi! Deyiş yerindeyse İslam dini, öldürülmelerini emrettiği kafirle­rin din kurucusunun anasını bağrına başmış oluyordu.

Kuran, 9 Tevbe

5.   Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldü­rün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin.... (Ayetü’s Seyf - Kılıç Ayeti)

29. Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram sayma­yan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek el­leriyle cizye verinceye kadar savaşın. (Ayetü'l Kıtal - Öldürüş- me Ayeti)[44]

Meryem, "hak dinini kendine din edinmeyen kimseler’’in peygamberinin anasıydı oysa. Bu ayrıcalık bir daha ondan baş­ka hiçbir aziz, tanrı veya peygambere gösterilmedi.

Ana tanrıça, Meryem olarak Hıristiyanlık -hatta Müslüman­lıkta- varlığını kısmen sürdürse de, Artemis olarak yenilmişti. Efes’te heykelleri indirildi, parçalandı; yerine haçlar, çanlar takıl­dı. Artemission’un taşlan ile St.Jan kilisesi yapıldı. Aradan yüz­yıllar geçti, aynı bölgeye İslam geldi. Bu kez de St.Jan kilisesinin taşlan sökülerek İsa Bey camisi yapıldı. Günümüzde ise Artemis- sion’dan arta kalan tek sütun, St.Jan kilisesinin kalıntıları ve İsa Bey camisi değişimi sembolize edercesine peşpeşe durmaktalar.

Dinler arası savaşın bu şekilde sona ermesinin ardından bilim adamlan Efes kentini buldular; kenti neredeyse aslına yakın bir şekilde gün ışığına çıkartıp, sanki yeniden yaşatmayı başardılar. Başarmasına başardılar da, kazılarda yüzlerce kırık heykel ele ge­çirdikleri halde, tek bir Kibele veya Artemis heykeline bile ulaş­mayı bir türlü başaramıyorlardı. Celsus kütüphanesi bile tüm haş­metiyle doğmuş; ama Artemis’den en küçük bir ize rastlanama- mıştı. Böylelikle öyle bir zaman geldi ki, ilk tanrıça heykelini bu­lacak olan bilim adamının çok büyük bir onur sahibi olacağı belli oldu. Öylesine yoktu Artemis çevrede. Bekleyiş arttı, sinirler ge­rildi... Acaba Hıristiyan olan halk onun heykel ve ikonlarını çok minik parçalara bölecek kadar mı parçalamıştı?

Sonunda onur Miltner'in oldu... hem de ne onur; çünkü gün ışığına çıkan ilk tanrıça heykeli, bütün olarak, neredeyse çizik­siz şekilde toprağa gömülü bulunmuştu. Heyecan daha yatışma­dan, üç gün sonra ondan daha büyük ve güzel bir Artemis in­sanlarla buluştu.

Efes’in Öyküsü, Sabahattin Türkoğlu

Her ikisi de yapının döşemesi altına adeta saklanmış intiba­ını veriyordu. Her şeyden önce daha evvel çıkan heykellere göre sağlam durumdaydılar. Bir yer sarsıntısıyla düşmüş olsalar kı­rılmış olmaları gerekirdi. (...) Acaba heykelleri bilerek bu du­rumda bırakanların veya saklayanların davranışını Hıristiyan­lığa rağmen hâlâ devam eden Artemis saygısına mı bağlamak gerekiyordu? AvustralyalI arkeolog Alzinger'in dediği gibi : "Heykeller, 1500 yıl rahat rahat toprak içinde uyumuşlardı".  Eski Pagan Bayramı Yılbaşı

Kibele’nin etkileri öylesine yoğundu ki, çoğu silinemedi. Kimi etkileri az-çok değişikliğe uğrayarak yaşamaya devam et­ti... kimi ise tektannlı dinlerce sahiplenildi... hatta bazen tek- tannlı dinlere sızdı! İşte birkaç örnek:

İslam’da domuz günahtır... Domuz gerek Attis’i, gerekse Adonis'i öldüren hayvandır.

Kibele’ye Pessinus’ta bir kara göktaşı olarak tapıhrdı; Ka­be’nin merkezinde de çok kutsal bir diğer kara göktaşı, Hacer- iil Esved vardır; namazın kılındığı bu yön ise Kibele ismini fo­netik olarak çağrıştıran Kıble sözcüğü ile isimlendirilir.

Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu -

Anadolu İnançları

(...) Tanrıça Kybele'ye Arabistan’da Hubel (Kıble), (...) de­nilmesi bile bu geniş yayılmayı göstermektedir.

Roma’da, Kibele’nin en büyük bayramı 21 Martta (Paganist Roma’da Megalensia adıyla) kutlanırdı; çünkü 21 Mart günü dünya, ekinoks[45] noktasını geçerek uzayda yeni bir tura başlar; ilkbahar mevsimine adım atılır. Eğer “1 yıl” denen zaman süre­ci güneşin bir noktadan başlayıp, yine aynı noktaya ulaşması arasında geçen zamansa, adı geçen başlangıç noktası ekinokstan başka neresi olabilir? 21 Mart günü -hiçbir astronomik değeri olmayan- 31 Aralık gibi yapay bir tarih değil, gerçek yılbaşıdır, yani yeni bir turun, astronomik açıdan anlamı bulunan somut bir noktadan başlangıcıdır. Bu nedenle öldürülmüş olan Attis, Pessinus’ta ve Roma imparatorluğunda 21 Mart günü, dünya ekinokstan geçerken yeniden doğardı. Öte yandan aynı bayram- da Aıtis'in dirilişini kutlamak için gülerek ve şakalarla geçirilen llillaria vneşel adlı gün ise 1 Nisan’dı!

Attis öldüğünde çam ağacına dönüştüğü için Frigya-Pessi- nus’ta olduğu kadar, Roma’da da, 20 Mart günü çam ağaçları kesilir: Pessinus’ta Sakarya: Roma’da Almo nehrinde yıkanıp gözyaşları içinde gömülür:[46] 21 Martta onun dirilişinin kutlan­ması anlamında kütükler mezardan çıkarılarak süslenirdi.

Diğer yandan neredeyse tüm paganist ve “Witchcraft” inanç­larında 21 Aralıktaki Kış Gündönümü (winter solstice), bir di­ğer festival halinde kutlanırdı; çünkü güneş bu tarihte gökte ne­redeyse en alçak konumda olur; ardından yükselmeye -yeniden doğmaya-, havayı da ısıtmaya, yazı getirmeye başlardı. Ro­ma’da Sol adlı güneş tanrısının doğum günü olarak Natalis So­lis Invicti adı altında kutlanan bayram, 21 Aralıktan sadece dört gün sonraya düşen 25 Aralıktı. Güneş ile sembolize edilen Sol, 25 Aralıkta doğduğu için ona “güneş çocuk” denilir; ertesi gün­den başlayarak güneşle birlikte giderek yükselir, yani giderek büyüyüp olgunlaşır, ışınlarını gittikçe daha dik yollar, havalan yavaş yavaş ısıtarak bahar noktası olan ekinoksa doğru ilerlerdi.

İznik konsülü zamanında imparator Konstantin kilise tara­fından ikna edilerek bu inançlar birbiri içinde karıştırılıp Hıris­tiyanlığa mal edildi ve 25 Aralık İsa’nın doğum günü ilan edil­di. Artık 25’inde bebek Sol değil, bebek İsa doğuyordu. Attis’in 21 Martta doğuşunun çam ağacı süslenerek kutlanmasındaki ağaç süsleme geleneği ise bu yeni kutlamada da sürdü; giderek ülkemizde, 31 Ocaktaki yılbaşı geleneği ile karıştı.

Kilise babalan. 25 Aralığı İsa'nın doğum gününe çevirdikle­ri halde, eski pagan festivalinin ruhunu ve kutlamalarını bütü­nüyle silemediklerini görünce, eski inancın uyanmaması için, 25 Aralıktaki kutlamalara Myra’lı (Fethiye - Demre) Nicholas adlı bir piskoposu atadılar. Nicholas ile ilgili kutlamalar da za­ten 6 Aralıkta yapılırdı. Artık ortada bir İsa doğumu; bir de ne anlama geldiği, nasıl ortaya çıktığı belli olmayan Noel Baba kimliği vardı. St. Nicholas’ın şöhreti Doğu Roma imparatorlu­ğunda çabucak yayıldı. 6 Aralık’taki St. Nicholas kutlamaları ile 25 Aralıktaki İsa doğumu ilan edilen pagan bayramını karış­tırarak eski inançlar kontrol altına alınmış oldu.

Bu kompozit kimlik Nordik inanç kaynaklı bir tanrı ile de zenginleşti: Odin’di bu tanrının adı! Ormanlarda gezer, yolcula­rın yolunu keser, eğer sorduğu sorulara doğru cevap verirlerse yolcu eve döndüğünde bir torba altın bulur, eğer yanlış cevap vermişse ilk doğan çocuğunun ölümü ile cezalandırılırdı. Odin, Noel Baba ile karıştırıldı. Odin’in kuzey mitolojisine ait olması nedeniyle Noel Baba kuzeyden gelir oldu. Odin’in doğru yanıt verenlere altın hediye etmesi, Noel Baba’nın bacalardan girip iyi çocuklara hediye vermesine dönüştü. Özetle Odin; 25 Ara- lık’ta kutlanan eski bir pagan tanrı Sol’un doğum günü; 21 Mart’ta kutlanan Attis’in doğum gününde çam kesme ve süsle­me geleneği; ve de piskopos Nicholas karıştırıldı; Christmas doğdu.

2.   Eski inançlar ne denli silinmeye çalışılsa da, yılbaşının ger­çek tarihi olan 21 Mart günü, İran, Afganistan, Gürcistan; Pa­kistan ve Hindistan'da -daha açık bir anlatımla inançlarının te­melinde Zerdüştlük olan- birçok bölgede, ve hatta ülkemizde de Nevruz adı altında hâlâ kutlanmakta... Ne üzücü ki, kaynağında nasıl bir inanç olduğu, hatta Meryem Ana’nın ilk hali bulundu­ğu bilinmeden! İran’da 21 Mart’tan birkaç hafta öncesinden bir avuç buğday tabağa konulup bayram gününe kadar her gün ılık suyla sulandırılarak sıcak yerde bırakılıyor; böylece bayram gü­nüne kadar yeşermiş olan buğday filizleri 21 Mart günü nehirle­re atılıyor. Anımsadınızsa önceki bölümlerde bir yaban domuzu tarafından öldürülen Adonis’in toprağa dökülen kanından me­nekşelerin doğduğundan, bu nedenle bahar bayramında kadmla- nn önceden ılık sularla sulayıp, büyüttükleri menekşe saksıları­nın, Attis Sakarya ırmağının; Dumuzi tatlı sular tanrısı Ab- zu’nun; Tammuz ise “derin suların” oğlu olmaları nedeniyle de­nize açılıp, suya attıklarından söz etmiştim. Aynı inanış, gerçek­te adı Yemaya olan ama Amerika'ya köle gemileri ile gelince lamanja'ya dönüşen Brezilya tanrıçasında da görülmekte. Yerli­ler, "Denizin Kutsal Kraliçesi" diye tanınan bu tanrıçayı onur­landırmak için yaz gündönümünde kayıkları ile denize açılıp suya küçük çiçekler atarlardı. Birbirinden çok farklı coğrafya­larda yer alan bu benzerliğin nedeni sosyo-kültürel miras mı; kollektif bilinçaltı mı; yoksa asla yok edilemeyen metafizik bir etki mi?... Hani ilkçağların insanları tarafından ana tanrıça ve baba tanrı olarak isimlendirilen!.. LİDYA KRALİÇESİ VE SEKS KÖLESİ HERKÜL

İşin Masal Yanı

Serüvenimiz, Herkül (nam-ı diğer Herakles)’iin, bir krala karşı işlediği suç yüzünden Lidya’nın esir pazarında tanrı Mer­kür tarafından satışa çıkarılmasıyla başlar; çünkü tanrılar ona üç yıllık kölelik cezası kesmişlerdir. Lidya, “müteveffa” kral Tmo- los'un dul karısı kraliçe Omphale tarafından yönetilmektedir. Çok güzel bir kadındır Omphale; çok güçlü, çok becerikli, çok seksli, özetle tam bir kraliçedir. Herkül’ü görür görmez hemen üç gümüş talent’e satın alır ve onu hem ülkesini kasıp kavuran haydutlardan temizlemekte... hem de kendi ateşini söndürmekte kullanır. Giderek ülkede uğraşılacak canavar, haydut, dev vb. kalmaz Herkül sayesinde. Böylece kahramanın görevi iyiden iyiye yatak odasına kayar. Artık Herkül sürekli Omphale'nin yanında... hizmetindedir.

Zaman içinde “hizmet kapsamı” daha da genişler; çünkü ar­tık kraliçeye, Herakles’in sadece gece gündüz onu zevklendir­mek için uğraşması yetmemeğe başlamıştır. Şimdi çok daha başka beklentileri vardır Omphale’nin: Herakles’in ev işi yap­masını ve kendine bir kahraman-esir gibi değil, basit bir uşak gibi hizmet etmesini de istemektedir. Herakles kaçınılmaz ola­rak kabul eder... çünkü alt tarafı bir köledir. Kendine ne emredi- lirse yapar... yatakta... mutfakta...

clip_image002

Ama zaman içinde kraliçe bu­nunla da yetinmemeye başlar. 0 Herakes’in uşağı değil, oda hiz­metçisi olmasını -yani basbayağı kadın işlerini yapmasını- arzula­maktadır. İş işlemek; yün eğirmek gibi! Kahraman buna da boyun eğer; Omphale’nin dizinin dibin­de oturup ona yün eğirir... dikiş diker!

Bu yeni Herakles kraliçenin çok hoşuna gitmiş olsa gerek. Ne­den mi böyle düşünüyorum? Söy­leyeyim: Kraliçenin garip istekle­dinin ise Herkül’ün “alamet-i farika”sı olan aslan postunu giy­mesini buyurmaktadır!

Böylece -bir defada 77 kızı kadın yapan- kahraman üç yıl bo­yunca bir çeşit transvestit[47] olarak yaşamak zorunda kalır. Üç yıl boyunca kadın elbiseleri içinde, kulağında küpeler, yün eğirip, nakış işleyip, bulaşık yıkayarak günlerini geçirir. Kraliçe ise artık iyice “gemi azıya almış”tır. Kahramanın lobutunu Herkül’ünbaşı üzerinde sallamakta, hoşuna gitmeyen bir şey olunca ya bu lobut veya kendi altın sandaleti ile kahramanı dövmekte, tokatlamak­ sini giydiğini yazar. Birçok paganist ressam ise Herakles’i tablo­larına san bir iç etek (.kombinezon) giymiş olarak, saçları Lid- ya'lı kızlar tarafından taranırken aktarmışlardır.

Üç yıl sonra Herakles azat edilir. O da gidip esaretine neden olan kralı öldürür. Öykü biter... BDSM’ciler dışındaki her erkek Omplıale’den nefret eder... sayfa kapanır.

Küçük Fahişelerin Anıtı

Mitin içinde sakladığı sırları çözmek için önce Omphale’nin kraliçesi olduğu Lidya neresiymiş, ona bir göz atalım. Bir diğer deyişle gizleri eşelemeye “olay mahallini” inceleyerek başlayalım:

Grekçe bir sözcük gibi duran Lidya adını duyunca efsanenin Yunanistan’da ya da Roma'da geçtiğini sanmayın; bu ülke Ana­dolu’muzda; Hermos (Gediz) ırmağı havzasında, Paktolos (Şart çayı) kıyısında ve Tmolos dağının (Bozdağ) en dıştaki kuzey yamaçlarından birinde yer almakta. Kaba adresini isterseniz Manisa dolayları diyebilirim. Zaten başkenti Sardes, Manisa- Salihli’de... Sardes’in mitolojiye nasıl geçtiğini ise kitabın so­nundaki “Lanetlenen Krallar” adlı bölümde anlatmaktayım.

İlk kez İÖ S.yy.da Homeros’un söz ettiği, ama geçmişi İÖ 2000’e dayanmakta olan Lidya krallığında Kibele tapımı çok yaygındı:

Herodot, Tarih 5:102

Sardes yanmıştı ve bu arada ülkenin tanrıçalarından Kyhe- ba'nın tapmağı da yanmıştı.

Herodot, Tarih, Not 210:

Sardes'teki tapmak beyaz mermerden yapılmıştı, çak güzel ve görkemli bir yapıydı. Kibele tapımının saygı gördüğü Lidya, tüm Anadolu krallık­ları gibi anaerkil düzendeydi. Bu yüzden kral ölünce hanedanlık kral ailesine değil; kraliçenin evlendiği adama geçerdi. "Lid­ya'da kadın egemenliği vardı ve taht kralın soyunu değil, krali­çeyi izlerdi." (Robert Briffauit)

Acaba tanrı Merkür, Herakles’i neden Lidya’da kraliçe Omphale’ye sattı dersiniz? Yoksa başka bir kraliçe veya kadın bu işin altından kalkamaz diye mi? Belki öyledir, belki de değil; ama şunu bilin ki, Lidya diğer krallıklardan daha bir anaerkildi; çünkü Lidya’nın kurucusu olan Omphale bazı araştırmacılara göre bir Amazon kraliçesiydi! “Lidyalılar kendilerinin efsanevi ■ama gerçekten yaşamış biri olabilecek- Amazon kraliçesi Omphale'den geldiklerini savunurlar.” (Edith Hamilton)

Diodorus Siculus,[48] Biblioteca Historica

Efsaneye göre Thermodon'lu Amazonlar kadar, Libya'da da kraliçe Omphale tarafından yönetilen Amazonlar vardır. Onlar Libya’nın batı kısımlarındadırlar.

Burada ilginç nokta Diodoros’un Omphale’yi Lidya değil, Libya kraliçesi olarak göstermesi.

Kadınlar alabildiğince hürdü eskiden Manisa dolaylarında. Heredot, Tarih adlı kitabında Lidya'lı kadınların büyük bir özgür­lüğe sahip olduklarım ve kocalarının bile onları ancak kendileri istediği sürece yanlarında tutabildiğini yazmıştır. Lidya’da kadın özgürlüğü kadar seks özgürlüğü de benzersizdi. Çıplaklık ve ero­tik duyguları uyaracak biçimde giyinmek ayıplanmaz, bilakis özendirilirdi. “Lidya'lı kadınlar kendi kocalarını kendileri seçer ve evlenmeden önce kendilerini istedikleri gibi teşhir ederlerdi" demekte araştırmacı -yazar Robert Briffauit. Kadınların seksüel özgürlüğü bunlarla da sınırlı değildi; çünkü genç kızlar -yarı çıplak giyinmelerinin ötesinde- seks ilişkisi kurmaya çok genç yaşlarda başlar, evlenene dek özgür seçimleri ile fahişelik yaparlar ve çeyizlerini böylece biriktirir­lerdi!

Heredot, Tarih, 1:93

Mısır ve Kabil'deki anıtlar bir yana, öyle bir anıt vardır ki, bilinen bütün öbürlerini aşar. Bu, Karun’un babası Alyattes’in mezarıdır, etekleri büyük taşlarla örülmüş bir toprak yığınıdır. Küçük esnafın, el işçilerinin ve aşk satıcısı küçük kızların topla­dıkları paralarla yükseltilmiştir bu anıt. En yüksek yerinde, ben oradan geçtiğim zamanda da, beş tane taş blok vardı, üzerleri­ne kazılı olan yazıtlarda, buna katılan her meslek dalının ne ka­dar verdiği yazılıydı, bu rakamlara göre en çoğunu bu küçük kızcağızlar vermiş oluyorlardı. Şunu da belirteyim: Lidya'lı halk kızlarının hepsi de, kocaya varıncaya kadar kendilerini sa­tarlar, çeyizlerini bu zanaatla yaparlar.

Heredot, Tarih, 1:94

Lidyalılar, kız çocuklarını orospuluğa bırakırlar.

Strabon, Coğrafya - Kitap XIII, IV:7

Koloe gölünün (başkent Sardes’in hemen kuzeyindeki göl, günümüzün Marmara gölü) civarında kralların anıtları bulu­nur. Sardes'te Alyattes’in büyük tümülüs’ü vardır. (...) bazıları Alyattes'in anıtına fahişelik anıtı derler. Seks ve Bolluk

Peki; cinselliğin -ailelerin çocuklarına fahişelik izni verecek­leri kadar- özgür olduğu bir diyar sizce sosyal, kültürel ve eko­nomik açıdan nasıl durumdaydı? Kimilerinin: “Hayasızlık artar­sa başımıza taş yağar” sözlerini doğru çıkaracak bir oluşumda mı? Hiç de değildi!

1893 yılında Sardes'te araştırmalar yapan G. Radet, kitabın­da, “her şey”in 1.5 yüzyıl içinde Lidya krallığının başkenti Sar­des'te başladığını yazmaktadır. Bu “her şey” tanımlamasının içi­ne ekonomik ve endüstriyel buluşlar, para basımı, uluslararası ve uzun mesafeli ticaret, lirik şiirsel yapıtlar, müzik, felsefe, astronomi ve coğrafya ile metalürjinin ilerlemesi ve heykelcilik girmektedir.

Birçok kaynakta Lidyalılar için dünyanın en iyi kervancıla­rıydı ve kervansaraycılarıydı denir. Belki de bu nedenle tarihte ilk kez değiş-tokuş ticaretinden, para aracılığıyla ticarete geçen ve altın sikkeyi basan ulus Lidyalılardı. Takas ile ticaret çok zahmetliydi; çünkü tacirler, kervanlar ile yola çıkmadan altın ve gümüş tozunu çeşitli ağırlıklarda tartıp torbalara dolduruyor; mallarını takas edebilecekleri çeşitli mal ve eşyaları da yanları­na alarak yola çıkmak zorunda kalıyorlardı. Böylesine yüklü kervanlarla yolculuk zor ve tehlikeliydi. Ticaret sırasında ise al­tın ve gümüşün saflığı üzerine hep kuşkular doğuyor, çeşitli an­laşmazlıklar çıkıyordu. Kimi zamansa satılan mal karşılığı alı­nan mal tacir tarafından kısa sürede tüketilmesi gereken bir me­ta -örneğin meyva- oluyor; bu sefer de tacir bu meyvalan bozu­lup çürümeden, parça parça, çeşitli başka mallarla değiştirerek elden çıkarmaya uğraşıyordu.

İşte Lidyalılar ilk kez İÖ 700’de elektron’dan (ak altın; al- tın-gümüş karışımı) sikke basarak bu zahmete son verdiler. Bu­luşları tek kelimeyle devrim yaratıcıydı. Seksteki bolluğunun diğer yaşam alanlarına da bolluk getirdi­ği düşüncesine kanıt oluştururcasma çok zenginleşmiş bir uluslu Lidyalılar. Sadece kendi ticari yeteneklerinden dolayı değildi bu zenginlik; doğa da çok cömert davranmıştı onlara. Toprak bere­ketliydi; çevrede bol miktarda altın ve gümüş yatakları vardı...

Plutarch[49], Theseus 6.5

Lidya'nın başkenti Sardes “altın olarak çok zengin" diye nite­lenir,’ çünkü Tmolııs dağından akan ve içinde "altın kumu” taşı­yan Paktolos nehri kıyısında yer almaktadır. Lidyalılar buraya bir altın rafinerisi kurmuşlar ve böylece çok zengin olmuşlardır.

Bu görkemli ülkenin bir de görkemli kralı vardı. Efsanevi bir kral. Muhakkak adını duymuşsunuzdur: Karun; yan, Kroisos ya da Krezüs! Hani “Karun kadar zengin” sözcüğünün isim babası... İşte Lidya böylesine zengin bir ülkeydi. Refah içinde yaşayan Lidyalılar ise erkek-egemen Yunanlılardan (Hint-Avrupalı) değil­diler. Kazılardan anlaşıldığına göre İÖ 14 ve 13.yy.da bile Miken kültüründe yaşarlardı. Günümüzde ne yazık ki hâlâ çözülememiş olan apayrı bir dilleri vardı. Bu nedenle Yunanlılar tarafından kendilerinden sayılmaz, “barbar” olarak nitelenirlerdi.

Eski yazarlara göre Lidya krallığında üç sülale yer aldı. Atys, Herakleides ve Mermnad[50] soyu. Atys hanedanı hakkında bilgimiz çok az. Heraklidler -yani Herakles’in soyu- için ise Herodot, Tarih adlı kitabında onların Lidya kralı olarak 22 ne­sil, 505 yıl hüküm sürdüğünü yazmaktaydı. Ama gün geldi He- raklitlerin başına, karısına çılgınca aşık Kandaules adlı bir kral geçti. Kral, karısının çekiciliğinden öylesine gurur duymaktaydı ki, kraliçeyi çıplakken gizlice yaıdımcısı ve sevgili dostu Gyges’e gösterdi. Kraliçe ise durumun farkına vardı; Gyges’i huzuruna çağırdı ve iki seçeneği olduğunu açıkladı: Ya kendini küçük düşüren kralı öldürüp kendi kral olacaktı... ya da kraliçe tarafından öldürülecekti. Gyges kralı öldürdü; anaerkil düzen gereği kraliçe ile evlenip kral oldu ve böylece krallık İÖ 685'de Mermnadlar soyuna geçti. Lidya, krallıktan imparatorluğa İÖ 552’ye dek hüküm sürecek olan bu soy yönetiminde ulaşacaktı.

Efsanevi Kraliçe

Lidya’nın efsanevi kraliçesi Omphale’nin kimliği belirsiz. Bir diğer deyişle tarih sayfalarında “gerçek kişi” olarak geçen bir Omphale yer almamakta. Ama onu tanımak için bazı ipuçla­rı da bütünüyle yok değil; örneğin adının anlamı, onun kim ol­duğunu olmasa bile neyi sembolize ettiğini gösteren önemli bil­giler içermekte.

Dilerseniz anlatmaya başından başlayayım:

Bir zamanlar tanrı Apollon'a adanmış çok ünlü bir kehanet merkezi vardı. Yunanistan’da Delfi (Delphoi, Delphi); Anado­lu’da Didima. Didima günümüzde, güney Ege’nin güzeller gü­zeli Muğla’sında yer almakta. Daha kesin bir tarif isterseniz Ba- lat’ın 18km. güneyindeki Yenihisar köyünün bulunduğu bölge­de olduğunu söyleyebilirim. Ören yeri olarak hâlâ gezilebiliyor ve şaşkınlık verecek ölçüde az hasar görmüş yerlerden. Bu ne­denle her yıl turist akınına uğramakta.

Delfi ve Didima ikizdiler üstelik:

Mavi Yolculuk, Azra Erhat, s.26

Didymeion adı neden? İlk çağ yazarları bu adın kaynağını vermiyorlar, ikiz tapınak ya da ikizler tapmağı anlamına gelen bu ad iki doruktu bir dağdan, ya da tanrı Apollon'un sevdiği ikizlerden gelmedir diyenler var. (...) Nitekin Apollon adı yu­nanca değil, onu yunan dinine bağlamak için yapılan tekmil ,

açıklamalar yetersiz. Greklerin Anadolu'ya gelmesinden önce tapındırdı Didyma'da. (...) Herodot, Lidya kralı Kroisos'un Del- fi'ye verdiği kadar bol ve ağır armağanları Didyma'ya da ba­ğışladığını söyler.

Delfi eskilerde büyük önem taşıyan bir yerdi; çünkü ilk çağ­larda önemli bir işe başlamadan önce sıradan insanlar kadar krallar bile Delphi'deki biliciye danışırlardı. Örneğin bir ülkeye sefer düzenleme kararı vermeden önce Delphi’deki Sybilla (Si­bel isminin kaynağı) adlı kâhineler aracılığı ile Apollon’a soru­lar sorarlar, aldıkları bilgiler karşılığında da tapınağa -zengin­liklerine uygun oranda- hediyeler bağışlarlardı.

Bu bilgileri tarih ve mitolojiye meraklı herkes bilir. Popüler bir yerdir Delphi. Oysa işin birde unutulmuş yanı vardır. Bizi il­gilendiren bölüm de burası. Anlatayım:

Delphi, bir zamanlar -yani Apollon’a ve patriarkal Yunanlı­lara ait olmadan çok önce- ana tanrıçanın tapım merkezlerin- dendi. Yunan hakimiyeti -ve buna bağlı olarak din ile kültürü- yayıldıktan sonra ise çok şey gibi Delphi de Grek dininin eline geçti. Bu değişim mitlere, Apollon’un Delphi’de yer alan ve di­şi bir yılan-canavar olan Python (Piton)’u öldürüp merkezi sa­hiplenmesi şeklinde geçti.

Homerie Hymn 3:356-374

Uzaktan ölüm veren tanrı Apollon ona (metindeki tüm “o” sözcükleri, kadınlar için kullanılan üçüncü tekil kişi şeklinde kullanılmaktadır) güçlü bir ok attı. Sonra o, büyük bir acıyla, nefes almak için çırpınarak yere düştü.(...) sonunda hayatını kaybetti, kan içinde son nefesini verdi. Sonra Apollon onun üze­rine övündü: “Şimdi çürü toprak üzerinde adamla beslenen! (...) Ve Phoibos (Apollo’nun lakabı) böyle dedi: Karanlık onun gözlerini örttü. Ve Helios'un (güneş) kutsal kuvveti onu orada çürüttü; şimdilerde Pytho denilen yerde.

Bu korkunç yılanın çok önemli bir diğer özeliği vardı: 0, evren yaratılırken, evreni yaratan çamurdan yaratılmış bir var­lıktı... aynı insan gibi!

Ovidius, Metamorfozlar 1:431

Çekilmiş yığın yığın çamur bırakan sular. Güneş gökten ısıt­mış toprağı, böyle doğurmuş sayısız dirileri, yeniden. Eski biçi­mini vermiş kimine, kimini de yepyeni bir kılıkla yarattı. Yarat­mış istemeyerek seni de bu çamurdan ey kocaman Python, bilin­meyen dağlarda geniş bir yer kaplayan koca yılan, yeni doğmuş ulusların yüreğine korku salan.

Sonradan yazılan mitlerde yılan Python yenildi belki; ama yine de hep Delfi’de kaldı... Bir demirbaş olarak! Oysa Delfı ana tanrıçaya aitken demirbaş olarak sadece yılan bulunmazdı. Bu anaerkil kutsal biücilik merkezinde kâhinenin tripodu (üç ayaklı iskemlesi) ve de en önemlisi: “Ana Tanrıçanın Taşı" de­nilen kutsal bir taş da yer alırdı. Bu taşın kutsal olmasının bir nedeni de vardı üstelik; adı geçen taş bir göktaşıydı ve inanışa göre dünyanın tam ortasmdaydı!

Bilmem Kybele’nin bir tapım merkezi Pessinus’ta -Kibele olarak tapılan- “diopetes”! ve Kibele inancının Roma’ya ancak bu kutsal taşın götürülmesiyle geçebildiğim; Efes’te de Kibe- le’nin Efes’teki görünümü olan Efes’li Artemis’e ait bir meteor bulunduğunu ve bu nedenle Efes’liler ve St. Paul arasında kar­gaşa çıktığını anımsadınız mı?

Tevrat, Resullerin işleri 19:

35 Kalabalığı yatıştıran belediye yazmanı, “Ey Efesliler" dedi, “Efes Kenti'nin, ulu Artemis Tapınağı'nın ve gökten düşen kutsal taşın bekçisi olduğunu bilmeyen var mı?"

Zaten Cfes’li Artemis’in en eski heykelinin kara renkli bir meteordan oyulduğu inancı da yaygındı.

Delfi’deki taşın bir de özel adı vardı: Omphales (ya da Omp­halos) Taşı! Omphales Taşı’nın anlamı neydi dersiniz? Göbek Taşı! Omphale ismi öylesine göbek anlamında kullanılırdı ki, Yunan diline bile “Umbilicus” olarak girmişti. Üstelik sadece göbek değil, göbek kelimesinin dişil haliyle.

Omphale (veya Omphalos, ya da göbek) ismi, sadece Yuna­nistan’daki kutsal taşa ve kraliçeye değil; Didirna bilicilik mer­kezi gibi, kutsal Dindymon dağının da merkezine verilen addı. Yani Dindymon dağının merkezine de Omphales denirdi. Günü­müzde Günyüzü olarak geçen bu dağ sıradan bir dağ da değildi; çünkü Kibele’nin en ünlü ve en saygı duyulan tapım merkezi olan Pessinus da bu dağda -bir diğer deyişle göbekte- yer alırdı. Dindymon dağı o denli ana tanrıça ile iç içeydi ki, Kibele de sıklıkla -Dindymon dağının tanrıçası anlamına gelen- Dindyme­ne adı ile anılırdı. Yani Omphale’nin adının anlamı göbekti; gö­bek ise Kibele tapımınm merkezi sayılan bir dağın ve dünyanın merkezini gösteren taşın adıydı!

Homeros, Odysseia, s.31

"Omphalos, göbek, Kybele'nin simgesidir, Ana Tanrıça'mn yeri, dünyanın göbeğidir, onu simgeleyen her eşyada, bugüne dek tutunan ve onun kültünden gelme hamam taslarında bile görülür."

Peki ana tanrıçanın Anadolu tapım merkezi; tapım merke­zindeki taş; ve de kraliçe neden “göbek” sözcüğü ile adlandırı­lırdı? Bana kalırsa bu sorunun yanıtını vermek için fazla kitap karıştırmaya gerek yok; çünkü sembolik anlam, kelimenin gün­lük kullanımındaki mananın kendisinde! Göbek, insan embriyo­su anne kamında su dolu kesede büyürken, onu yan yaratan (di­şi) tarafından karşılıksız olarak ona verilen besinlerin girdiği nokta değil mi? İnsanın anası tarafından beslenme noktası değil mi? İşte kutsal dağ ve kutsal taş da birer besleme merkeziydiler. Ana tanrıçanın, çocukları olan insanlara bolluk ve bereketini akıttığı noktalardı. Bu nedenlerden ötürü Omphale ana tanrıça tapımının/inancının merkezindeki ve ana tanrıça enerjisini yan­sıtarak çevresini besleyen kadın; Lidya ise böylesi bir kadının kurduğu/yönettiği bir ülkeydi. Herkül’ün Haremi

Robert Briffault: "Lidya kadınlarının özgürlüklerinin geri­sinde kurucuları Omphale’nin kocasının seks kölesi olması var­dı" diye yazar. Peki, kadın egemenliğinin olduğu ve tescilli bir kahramanı bile seks kölesine -hatta “karı kılıklı” birine- çeviren bir kraliçenin ülkesinin erkekleri de köle ve/veya efemine miydi acaba? Tüm erkekler Herkül’ün akıbetini mi paylaştı? Lidyalı erkeklerin askerlik açısından nasıl olduklarını bir alıntı ile açık­layayım:

Herodot, Tarih 1:79

O dönemde Asya’da hiçbir halk yiğitlikte ve güçlülükte Lid- yalıların bileğini bükemezdi. At üstünde dövüşürlerdi, büyük mızrakları vardı, usta biniciydiler.

Zaten tarih boyunca (Amazonlar gibi efsanevi topluluklar hariç)hiçbir anaerkil toplumda, kadınların, erkekler yerine lider oldukları görülmemiştir.

Tarih Öncesi Ege, George Thompson, s.168

Bildiğimiz anaerkil kabilelerin bir çoğunda, belki de büyük bir çoğunluğunda gerçek denetim erkeklerin elindedir.

Zaten ister aile, ister toplum olsun, liderlik kurumu genelde erkekegemen toplumların özelliğidir, anaerkil düzenlerde görül­mez. Örneğin ilk anaerkil toplumlardan olan ve ortalama İÖ 8000 tarihi biçilen Çatalhöyük toplumunda ortaya çıkan lidersiz görünüm tüm arkeologları şaşırtmıştır. Çatalhöyük, lan Hodder[51]

Güniz Karaman'ın arkeolog lan Hodder ile yaptığı bir söyleşi Fenomen Dergisi (Milliyet Yay.) sayı:19, 15 Eylül 1997 Düşünebiliyor musunuz? 10 bin kişinin yaşadığı Çatalhöyük'te büyük olasılıkla lider yok, zengin kişiler (üstünler) yok, ruhban sı­nıfı yok. Ve bu insanlar bir arada uyum içinde yaşayabiliyorlar.

Lidyalılar’ın orduları da öylesine kuvvetliydi ki, tarihe, Ana­dolu’yu kasıp kavuran Kimmerler’i tüm yarımadadan atan ulus olarak geçtiler. Kimmerler kuzeyden gelen “kurtlardan daha yır­tıcı” olarak nitelenen bir ulustu. Anadolu’yu yaka yıka ilerlemiş­ler, ana tanrıçanın en önemli krallığı olan Frigya’yı bile almışlar­dı. Lidyalılar onlarla yaptıkları ilk savaşı kazandılar ama İkinci­sinde kral Gyges’i de yitirerek yenildiler. Böylece Kimmer ordu­su Lidya başkenti Sardes’e girdi, Efes’e saldırdı, dünyanın yedi harikasından biri olan ana tanrıçanın tapınağını talan etti ve Magnesia’yı aldı. Onları durduracak bir güç yok gibiydi!

Gyges’in ölümünden hemen sonra Ardys kral olunca işler de­ğişti ve Lidya ordusu yeniden toparlanarak Kimmer vahşetini tama­men Anadolu’dan atmayı başardı. Bundan sonra ise kimse durdura­madı Lidyalılan. İtalya’yı Roma’ya dek işgal ettiler. Özetle Perelere yenilene dek girdikleri her savaşı kazandılar ve sonunda krallıktan imparatorluğa atladılar. Böylesine cesurdu Lidyalı erkekler.

Tamam; erkekler iyi savaşıyordu ama acaba bu yiğit erkek­ler seferden evlerine döndüklerinde karılarına kölelik edip; en azından ikinci sınıf vatandaş olarak mı yaşıyorlardı acaba? Ne de olsa ülke anaerkildi ya!

Dilerseniz bir karara varmak için “bizzat” Herkül’ün Lid- ya’daki seks yaşantısını inceleyelim. Araştırmacılar işin başlan­gıcının ona dayandığa inandıklarına göre, kimi sonuçlara vara­biliriz belki. Öncelikle söylemem gereken, klasik (kimi araştırmacılara göre gerçeğin bozulmuş hali olan) mitlerin yazdığı gibi Ompha­le ile Herkül’ün sadece seks kölesi-efendisi değil, karıkoca ol­duğudur! Bazı efsaneler bu gerçekten açıklıkla söz etmektedir. Bu durum gariptir; çünkü mitlerde anlatılan Omphale, asla kö­lesi ile evlenecek yapıda bir kadın değildir. Üstelik onların evli­likleri ataerkil erkeklere gıpta ettirecek kadar “hoşa gidecek” yapıdadır. Ne demek istediğimi açıklayayım: Omphale, eşsiz kahramana dört çocuk doğurmuştur... gelecekte çok önemli rol­ler üstlenecek çocuklar! Örneğin bir tradisyona göre Lamos (veya Agelaus) kral Karun’un atası olacaktır. Bir diğer tradis- yon ise Lidus’un Lidya adının isim babası sayıldığını yazar; çünkü Lidya’nın -önceleri Maionia olan- adı, Lidus'tan dolayı Lidya'ya dönüşmüştür. Kısaca Herkül basit bir köle değil, ülke üzerinde derin izler bırakacak kimselerin babası olacak kadar önemli konumda... bir anlamda kralıdır.

Üstelik Herakies, Omphale ile geçirdiği sürede sadece Omp­hale ile de birlikte olmamıştır. Omphale, -Lidya’da yaşanan öz­gür cinsellik gereği- Herkül’ü başka arkadaşlarıyla ve köleleriy­le de paylaşmıştır! Zaten dikkat edilecek olursa Omphale ve Herakles’i gösteren resimlerin çoğunda bulunan ortak özellikler de anlamlıdır: Öncelikle resimlerin hepsinde kraliçe ve kahra­man çıplaktır; Herkül nakışlar işlemekte/yün eğirmektedir; ve de yanlarında başka bir (ya da iki) çıplak genç kız vardır! Pek de bilinmeyen mitlerde ise Herakles’in birlikte olduğu kızlar­dan biri -bir köle kız- fazlasıyla öne çıkmıştır. Öyle ki, onun Herakles’ten Kleodaios ya da Alkaios adlı bir oğlu olduğu ve Lidya tahtında kral olarak geçtiği öne sürülmüştür.

Bizim zavallı-aşağılanmış-köle Herakies pek de mutsuz de­ğilmiş; ne dersiniz?

Sadece bu kadar da değil; Herakles’in, Omphale ile sürdüğü seks yaşamı mitolojiye hep eğlenceli mitlerle yansımıştır. Cin- sel hayatlarının altyapısı daima keyif/gülüş/eğlence doludur sanki. Bunun ötesinde, Herakles’in, kölelik devrinde tek başına yaşadığı olayları anlatan efsanelerdeki deyim yerindeyse “mat­rak” hava, cinsellikle ilgili başka mitlerde görülmedik oranda fazladır. Oysa Yunan mitolojisinde genelde tanrı ve kahraman­ların seks ilişkilerini anlatan klasik efsaneler (özellikle de He­rakles’in başından geçenler) genelde acı, ölüm, ayrılık ve yı­kımla doludur.

Bu düşüncelerimin kanıtı olarak sanırım size iki efsaneden söz etsem iyi olacak; okurken her defasında gülümsediğim -sizi de gülümseteceğine emin olduğum- iki efsaneden... Doğa Tanrısı Pan’ın Çırılçıplak Ayinleri

Günlerden bir gün Omphale ve Herakles kimi zaman yaptık­ları gibi doğada birleşmeye karar vermişler ve Lidya koruların­da kuytu bir mağara bularak birbirlerinin olmuşlar... tabiidir ki, Herkül kraliçenin dantelli çamaşırlarıyla, Omphale ise aslan postu giymiş olarak.

Rastlantıya bakın ki, tanrı Pan da o geceki “kısmetini” ara­mak üzere bölgedeymiş ve sevişeceği bir su perisi aramaktay­mış. Pan’ın kimliğini bilmeyenler için kısaca tanıtayım: Pan, seks ve içkiden çok hoşlanan (yani bu konuları yöneten) bir kır ve doğa tanrısı. Belden aşağısı keçi, üstü erkek. Araştırmacılara göre tektanrılı dinlerin boynuzlu, keçi görünümlü korkunç şey­tanının kaynağı. Oysa Pan. Peter Pan’a ve Pan flüte isim babalı­ğı yapacak ölçüde masum bir tanrı. Tabidir ki şehvetli olması bir kenara bırakılacak olursa... Yunan mitolojisinde hiçbir olumsuz miti yoktur Pan’ın, kırlarda sarhoş gezip, su perilerini kovalaması ve eline geçirdiğini de “affetmemesi” dışında! Sık­lıkla şarap tanrısı Dionysos’un alayında görünen bu keçi-adam çok da neşeli bir tanrıdır. Hep sırıtır, dans eder, Syrinx’ini çalar ve çayırlarda dolaşıp durur. Öğleleri sıcakta ise serin ağaç göl­geliklerinde uyuklar. Onu uyandırmak ise çok tehlikelidir, çün­kü fena halde korkup paniğe kapılır. Panik kelimesinin onun bu korkusundan doğduğuna inanılır... oysa az sonra göreceğimiz gibi bu doğru değildir.

Adının kaynağı da ilginçtir Pan’ın.

Mitoloji, Pierre Grimal

Popüler etimoloji Pan adını Grekçe “bütün" kelimesine bağlar. Daha sonra filozof ve mitograflar bu tanrıda Evren’in ve Bütün'ün tecessümünü gördüler!

Bulfinch's Mythology (The age of fable or stories of gods and heroes), Thomas Bulfînch

Tanrının adı her şeyi açıklar, Pan evrenin sembolü, doğanın kişileşnıiş haliydi: ve daha sonraları tüm kafir tanrıların örneği sayıldı.

Pan’ın sonu da enteresan. Arkadialı olsa da, birçok Anadolulu tanrı gibi basbayağı ölüyor bu tanrı da. Tann olduğu halde! Bize bu bilgiyi veren Plutarkos’un yazdığına göre birgün bir gemi Korfu’nun güneyinden, Paksos adasından geçerken, tayfaların tümü şöyle bir ses duyduklarını iddia etmişler. Bu ses gemi dü­mencisine: “Epeiros’a gidince haber verin, ulu Pan öldü” demiş. Herkes şaşkınlık içine düşmüş doğal olarak; kimi bunun kıyıda gizlenen kişilerin bir şakası olduğunu ileri sürmüş, kimi ise tanrı­sal haber olduğuna inanmış. Dümenci de inananlardan olduğu için Eperios’dan geçerken "Ulu Pan öldü” diye karaya doğru haykırmış. İşte o anda çok garip bir şey olmuş, karadan korkunç bir çığlık duyulmuş; acı, dehşet dolu. Sonra bir tane daha, bir ta­ne daha. Giderek çığlıklar tüm çevreyi kaplamış. Oysa etrafta ka­yalardan, ağaçlardan ve hayvanlardan başka canlı yokmuş!

Bu olayın imparator Tiberius zamanında olması da önemli ka­nımca; çünkü bu imparator İS 14 ile 37 arasında hüküm sürmüş. Yani İsa peygamber doğduktan hemen sonra! İsa doğuyor, Pan ölüyor; Hıristiyanlık doğuyor, paganizm ölüyor. Hıristiyanlık güç­lenince Pan’m görünümü, tektanrının en büyük düşmanının görü­nümüne uyarlanıyor... Böylece tektannnın dinlemdeki en büyük kötülüğün içeriği de belli olmuş oluyor bence: Seks ve doğallık!

Panik kelimesinin -hatta duygusunun- kaynağı da öğle uyku­sundan uyandırılıp korkan Pan değil. Panik duygusunun kayna­ğı pan-doğanın, tüm doğanın dehşeti... Pan’ın ölümünü haber alınca başlarına gelmekte olanı -yani Ortaçağ’da doruğa çıka­cak olan Hıristiyanlık kabusunu- hissedip ölesiye korkan doğa­nın dehşeti. Bu düşüncem Bulfinch tarafından da bir anlamda doğrulanmakta. Bulfinch's Mythology (The age of fable or stories of gods and heroes), Thomas Bulfinch

(...) ne zaman ki tanrı Bethlehem çobanlarına İsa’nın doğu­şunu açıkladığında, tüm Yunan adalarından derin bir inleme ve Pan'm öldüğü duyulmuş.

Tektanrılı dinlerin korkunç varlığı şeytana “imaj babalığı” yapma şanssızlığına uğrayan Pan işte böyle bir tanrı! Zaten bu gerçek başka araştırmacılar tarafından da kabul görmekte:

Bilinmeyen Yönleriyle Satanizm, Bülent Kısa, s.22

Hıristiyanlık ilk dönemlerinde Avrupa'ya yayılmaya başladığı zaman kilise kendisini güçlü hissettiği anda eski dinleri yasakla­mış, eski tanrıları da derhal Şeytan ilan etmiştir. (...) Eski Ro­ma' nın ışık tanrısı olan Lucifer, şeytan ilan edilmiş ve adı da bir­çok yerde şeytanın özel ismi haline gelmiştir. Hıristiyanlık bu fikri yayana kadar insanların kafasına boynuzlu, kuyruklu, toynaklı bir şeytan imajı da yoktu. Onu yaratan da kilisedir. Belden aşağı­sı keçi, yukarısı insan, kafası boynuzlu şeytan imajını kilise tama­men Eski Yunan orman ve doğa tanrısı Pan'dan almıştır.

The Satanic Bible, Anton La Vey

Şeytan, yarı-insan yarı keçi şeklinde tasvir edildi, Dionysos ve Pan isimleri verildi. Oysa Grekler’in Paıı'ı bereket ve doğur­ma gücünü sembolize ederdi. Sonradan yeni idare gelince geç­mişin tanrıları şimdinin habis varlıkları şekline sokuldular. Yeni dinin gelişiyle eski tanrılar cehenneme sürüldüler. Teolojistler lejyon üzerine lejyon eklediler ve ilhamın müjdecilerinin hepsi kötü oldu.

Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı

Yeni tanrılara inanınca eski tanrılar şeytan olur. Evet, böylece Pan’ı da tanıdıktan sonra Omphale ve Herak- les’e geri dönelim:

Mit bu ya, o gece sevişmek için su perisi arayan Pan’ın yolu kraliçe ve kahramanın seks yapıp, o yorgunlukla uyuya kaldık­ları mağaraya düşmüş; dalmış mağaranın karanlığının içine ve onların soluklarını duyunca anlamış ki, içerde uyumakta olan birkaç kişi var.

İlerlemiş içeri doğru, yavaşça -karanlıkta ancak ana hatlan- nı gördüğü- ilk bedene yaklaşmış... yoklamış... eli aslan postuna değince bir erkekle karşılaştığını düşünerek diğer bedene yönel­miş ve ikinci vücudu yoklamış. Bu kez elleri dantelli, fıyonklu eteklere iç çamaşırlarına dokununca Pan da keyifle bir dişi bul­duğunu düşünmüş. Öylesine coşmuş bir durumdaymış ki tan- rı(l), fazla beklemeden önünde uyumakta olan bedenin üzerine çıkmış ve sabırsızlıkla cinsel organını -yumuşak bacaklar ara­sında, nemli bir yuvaya sokacağı umuduyla- itmiş... îtmiş ama bir de ne görsün? Önünde orman gibi kıllı ve dev direkler gibi kalın iki bacak ve beklediğinden bambaşka bir şey var.

Ama coşku dolu Pan bu... Kıl, mil hiç durdurur mu onu? Gi­riştiği işe devam etmeye başlamış tabii ki. Oysa onun da karşı­sında Herakles var... o da durur mu böyle bir “muamele” karşı­sında? Hemen elinin tersi ile uzaklaştırmak istemiş tanrıyı, ha­fifçe itivermiş... Pan’ı çığlık çığlığa uçuracak kadar hafifçe! Gürültüler ise sonunda Omphale’yi uyandırmış, kraliçe merakla ne olduğunu anlamak içir bir meşale yakmış. Bir de ne görsün? Pan “heyecanı” elinde, acı içinde bağırarak kaçmakta! Şehvetli tanrının görüntüsü o denli komikmiş ki, kraliçe de, kahraman da gülmekten yerlere düşmüşler.

Bu olaydan Pan tabiidir ki çok utanmış... Elbise denen ve onu aldatan kumaşlardan nefret eder olmuş. Ovidius’un anlattı­ğına göre u günden sonra giysileri yaşamından uzak tutmaya karar vermiş ve ayinlerinde elbise giyilmesini tümden yasakla­mış. Bu nedenle paganist çağlarda Pan’a tapanlar ritüellerini çı­rılçıplak yaparlarmış. Eşsiz Kahramanın Kıllı Kıçı

İkinci mit bundan da komik ama bu kez olayın kahramanı Pan değil, Kerkoplar adıyla anılan iri yarı ve çok güçlü -ama bir o kadar da neşeli- iki haydut kardeş. Kerkoplar, Lidya’nm gü­ney batısındaki geçitleri tutar, Efes çevresinde yolculuk edenle­rin yolunu keser, çeşitli eşek şakaları ve şaklabanlıklar yapar, üstelik onları soyarlarmış. Tzetzes’in anlattığına göre yaramaz­lıkları o kadar artmış ki, sonunda kendi anneleri (Okeanos’un kızlarından Theia») bile gün gelip onları “ikisinden de çok da­ha güçlü ve onların sırtım yere getirebilecek biri olduğu konu­sunda” uyarmak zorunda kalmış. İki kafadar tabiidir ki annele­rine inanmamışlar ve her zamanki neşeli halleri ile bu düşünce­ye kahkahalarla gülmüşler. Anneleri ise o zaman ciddiyetle ek­lemiş ve demiş ki: “Sözlerimi ciddiye almıyorsunuz demek? Peki! Ama hiç olmazsa 'sık kara orman içinde kara dipli adam’ı görünce sizi yenebilecek tek kişi ile karşılaştığınızı anlayın.” Kerkoplar analarının öğüdüne aldırmamışlar ve zanaatlarına de­vam etmişler.

Yine geleni geçeni soydukları bir gün, yol kenarında uyuya­kalmış olan Herkül ile karşılaşma ve daha da kötüsü onun erzak dolu torbasını çalma şanssızlığına uğramışlar. Kahraman hemen uyanmış ve ikisini de kıskıvrak yakalayarak omzuna vurmuş. Amacı haydutları Lidya’ya götürüp hapse tıkmakmış. ,

Gelin görün ki, o gün hava çok çok sıcakmış ve Herakles pantalonunu -veya eteğini!- ve de donunu çıkartmış olarak uyu­yormuş yol kenarında. İki kardeşi baş aşağı omuzladığında hay­dutların gözleri kahramanın kalçası hizasına gelmiş kaçınılmaz olarak. İki kardeş böylece “her şeyi” görür olsalar da kafalarını

29  Bunlar Yunan dininin tanrılarının soyuna düşman bir soy olan Titanlar. Ze- us ve yandaşlan tarafından yeniliyorlar. Böylece iktidar Zeus’a geçiyor. Yani iki haydut. Zeus ve soyuna karşı bir soydan gelmekte.

clip_image003

ye güldüklerini sormuş; kızgınlıktan elinden her an bir kaza çı­kabilirmiş. Neşeli haydutlar ise olayı öylesine komik şekilde anlatmışlar ki, kahraman da kendini tutamayıp basmış kahkaha­yı. O kadar çok gülmüş ki onlara, sonunda ikisine de özgürlük­lerini bağışlayıp serbest bırakmış.

Kerkopesler’in sonu mu? Zeus tarafından getirilmiş tabii ki!

Suidas?0 The Cercopes

Kerkoplar Theia ve Okeanos'un oğullarıydılar ve Zeus'u al­datmaya çalıştıkları için onun tarafından taşa çevrildikleri söy­lenir.

Bilmem önceki sayfalardan dünyanın ilk fahişeleri olan Kıb- rıs’lı Propoitidler denilen kızların Afrodit’in lanetine uğrayarak önce azgın yosmalar olarak yaşarken, ardından taş kesilmeleri­ni; Kibele’ye taş şeklinde tapıldığını ve dünyanın merkezindeki ana tanrıçanın Omphalos taşını anımsadınız mı?

30   Suda. Yunan sözlüğü. İS 10 yy.

İşte, Herakles’in Omphale ile olan günlerinde yaşadığı seks serüvenlerine iki örnek. Yunan mitolojisinde benzeri çok az gö­rülecek kadar neşeli olmaları anlamlı değil mi sizce de?

Lidya’nın Sonunu Kim Getirdi?

Anadolu kültür ve tarihinde, uygarlık ve seks özgürlüğü açı­sından benzersiz bir yere sahip olan Lidya imparatorluğunun ve Karun’un sonunun bir metafizik etki ile geldiği hakkında bazı ipuçları vardır. Tektanrının, Atlantis’ten, İrem bağlarına dek ni­ce ulusu “küstahlaştıkları, tanrılara saygı göstermedikleri” ve buna benzer nice nedenden dolayı yok ettiği konusunda hayli bilgi bulunsa da,[52] bunlar genelde mitolojik öykülerde ve ger­çekliği asla kanıtlanamayan dinsel hikayelerde izlenir. Oysa Lidya gibi gerçek bir ülkenin yıkımı konusunda sarfediimiş öy­le tanrısal sözler, yaşanmış öyle ilginç olaylar vardır ki, insan ister istemez tanrının ulus yok ettiği hakkındaki dinsel ve mito­lojik öykülerin gerçek olabileceğini düşünür.

Herodot’a göre Lidya, tanrılar tarafından, Gyges’in, kral Kandaules’i öldürmesi suçu nedeniyle yıkılmıştır.

Herodot, Tarih 1:91

Krezüs (Lidya ‘nın yıkıldığındaki kralı), Heraklesoğıdlan- nın bir askeriyken, bir kadının ihanetine alet olarak efendisini öldüren ve üzerinde hiçbir hakkı bulunmadığı tahtı ele geçiren dördüncü kuşaktan dedesinin yaptığını ödemiştir (...)

Belki ödemiştir... ama nedense Kandaules öldürüldükten beş kuşak sonra! Tanrısal zamanlamadaki gecikme yüzünden Hero- dot’un sözleri inandırıcılıktan biraz uzak gibi dursa da, Tev­rat’ta yer alan bazı ayetlerin, zamanlamadaki gediğin nedenini açıkladığı düşünülebilir:

Tevrat, Çıkış 20:

5 (...) bahaların günahını çocuklar üzerinde, üçüncü nesil üzerinde ve dördüncü nesil üzerinde arayan (...) kıskanç bir tanrıyım.

Tevrat, Sayılar, 14:

18 RAB (...) babaların işlediği suçun hesabını üçüncü, dör­düncü kuşak çocuklarından sorar.

Yukarıdaki iki ayet ile yapılan netleştirme fazlasıyla “yuvar­lak” sayılıp, zorlama bir yorum şeklinde algılanabilir; oysa Lid- ya ve tektanrı arasında gerçekten bir çarpışma olduğu Tevrat ta­rafından da doğnılanmakta, Lidya’nın sonunun, tektannnın ta­rafından getirileceği açıkça söylenmektedir.

Tevrat, Hezekiel 30:

5 Mısır'la birlikte Küş, Pût, Lud (Lidya), Arabistan, Kuv ve antlaşma yaptığım halkım (İbraniler) kılıçtan geçirilecek.

Lidya ülkesinin Tevrat’da yer alması gibi, Lidya’nın son krah Karun’un da Tevrat’a girmiş ve Korah[53] adıyla yerin dibi­ne batırılmıştır! Hayır, “yerin dibine batırılmış” cümlesi bir benzetme, bir “teşbih” değil; gerçeğin ta kendisidir. İlerdeki sayfalarda detaylı olarak tartışacağımız gibi Musa, İbranileri Mısır’dan çöle çıkardığında; sözde firavunun casusu olan Ko­rah, arkadaşları ile Musa’ya baş kaldırır. Tıpkı Lidyalılann me­tal parayı icat etmesi ve çok iyi kervancı-tacirler olmaları, Ka­run’un da dünyanın en zengin krallarından sayılması gibi, Ko- rah da Ahd-i Atik’te parayı bulan ve ticarette çok başarılı olan bir kişidir. Üstelik sahip olduğu servetin ona tanrı tarafından ve­rilmediğini, fakat kendinin çalışıp kazandığını söylemek gibi bir de günahı vardır. Devamını dilerseniz Tevrat’tan okuyalım:

Tevrat, Sayılar 16:

1-2 Levi oğlu Kehat oğlu Yishar oğlu Korah, Ruben soyun­dan Eliavoğullan'ndan Datan, Aviram ve Pelet oğlu On toplu­lukça seçilen, tanınmış iki yüz elli Israili önderle birlikte Mu­sa'ya başkaldırdı, diye başlar bölüm.

Ve şöyle devam eder:

3  (Korah ve arkadaşları) Hep birlikte Musa'yla Harun'un ya­nma varıp, "Çok ileri gittiniz!" dediler, "Bütün topluluk, toplu­luğun her bireyi kutsaldır ve RAB onların arasındadır. Öyleyse neden kendinizi RAB'bin topluluğundan üstün görüyorsunuz?

Böylece bir çarpışma başlar. Musa: “16 Sonra Korah'a, “Ya­rın sen ve bütün yandaşların -sen de, onlar da- RAB'bin önünde bulunmak için gelin" dedi, “Harun da gelsin. 17 Herkes kendi buhurdanını alıp içine buhur koysun. İki yüz elli kişi birer bu­hurdan alıp RAB'bin önüne getirsin. Harun'la sen de buhurdan­larınızı getirin." der. Ardından olay kurgu-bilim filmlerini arat­mayacak şekilde gelişir:

Tevrat, Sayılar 16:

18 Böylece herkes buhurdanım alıp içine ateş, ateşin üstüne de buhur koydu. Sonra Musa ve Harun'la birlikte Buluşma Ça- dırı'nın giriş bölümünde durdular.

23-24 RAB Musa'ya, "Topluluğa söyle, Korah'tn, Datan'm, Aviram'uı çadırlarından uzaklaşsınlar" dedi.

25    Musa Datan'la Aviranı'a gitti. Israil'iıı ileri gelenleri om izledi.

26    Topluluğu uyararak, "Bu kötü adamların çadırlarından uzak durun!” dedi, “Onların hiçbir şeyine dokunmayın. Yoksa onların günahları yüzünden canınızdan olursunuz.”

27    Bunun üzerine topluluk Korah, Datan ve Aviram'uı çadır­larından uzaklaştı. Datan’la Aviram çıkıp karıları, küçük büyük çocuklarıyla birlikte çadırlarının önünde durdular.

31    (...) Korah, Datan ve Aviram'uı altındaki yer yarıldı.

32    Yer yarıldı, onları, ailelerini. Korah'ın adamlarıyla inal­larını yuttu.

33    Sahip oldukları her şeyle birlikte diri diri ölüler diyarına

indiler. Yer onların üzerine kapandı. Topluluğun arasından yok oldular. .

34    Çığlıklarını duyan çevredeki İsraililer, “Yer bizi de yut­masın!" diyerek kaçıştılar.

35    RAB'bin gönderdiği ateş buhur sunan iki yüz elli adamı yakıp yok etti.

Korah’ın sonunu böylece getiren Rab; peki Karun'un ve Lid- ya imparatorluğunu sonunu getiren Persler kim? Sıradan insanın bilgisine uygar ve cesur bir ulus biçiminde yansıyan bu impara­torluk, gerçekte nasıl bir kültür ve dinde yaşamaktadırlar?

Öncelikle altını çizmek isterim ki Persler, ataerkil inançlara ve savaşçı kültüre sahiptiler. Ataerkil pantheon sahibi inançlar ise, her nekadar paganist gibi dursalar da, çokluk tektanrıcılığın öncülüdürler... tıpkı Yunan mitolojisi gibi. Örneğin Perslerde, İslam'da görüldüğü gibi, tapılan tanrının idolünü (yani putunu) yapmak yasaktı. Tanrıların insana benzedikleri düşüncesini çağ­rıştırarak, insanla tanrısı arasında köprü kurarak onları birbirine yaklaştıran idol geleneği bütünüyle terk edilmişti. Perslerin tan­rıları insana benzemezdi, insandan uzaktı, belirsizdi, soyuttu, ulaşılmazdı... bu nedenle tüm bilinmeyenler gibi korku yarat­maktaydı. Bu özelliğe ek olarak İslam’ın bir diğer temel koşulu olan kanlı kurban verme zorunluluğu, Pers dininde de aynen uygulanmaktaydı.

Herodot, Tarih 1:131

(...) Tanrı heykeli, tapmak, sunak yapmak gibi şeyler bilmez­ler; hatta yapana deli derler, bu, sanırım, onların tanrılara. Yu­nanlılar gibi insan biçimi yakıştırmış olmamalarından ileri ge­lir. Dinleri Zeus'a kurban kesmeyi gerektirir; kurbanları dağ başlarında keserler ve Zeus dedikleri tanrısal gök kubbedir."

Erkek cinsi ve erkeklik özellikleri sadece dinde değil, kül­türlerinde de aşın biçimde yüceltilir; kadınlar, ikinci sınıf bir cins olarak görülürdü. Aynca, Yunanlılarda -kahramanlarda bi­le- geniş ölçüde izlenen ve kendi cinsine fazlasıyla dönük ol­maktan doğan bir eşcinsellik eğilimi Perelerde de vardı.

Herodot, Tarih 1:135

Tersler (...) genç oğlanlarla ilişki kurma huyunu Yunanlılar­dan almışlardır. Evlilik hayatına gelince, her birinin birkaç ni­kahlı karısı olduğu halde çok sayıda cariye satın alırlardı.

Herodot, Tarih 3:69

İranlı kadınlar kocalarının yatağına sıra ile girerler.

Herodot, Tarih 9:107

Persler arasında kadından farksız sayılmak en büyük haka­rettir.

Herodot, Tarih 6:32

Pers şefleri, gemileriyle gelip lonia (Ege’de yaşayan. Yunanlı olup olmadıkları tartışılan kavim) gemilerinin karşısına dikildik­leri zaman, İonialılara karşı savurdukları tehditlerin hepsini ger- çekleştirmişlerdir. Bir siteye girdikleri zaman en güzel oğlan ço­cukları ve çocuk yapabilecek erkekleri iğdiş edilmek üzere ayın, yarlardı; en güzel kızlar büyük kralın sarayına gidiyorlardı. anda kentleri ve tapmakları ateşe veriyorlardı.

Krezüs’ü esir eden Pers kralı Kiros ise başlı başına inceleme konusu olabilecek bir kişidir. Onu ve yaşamını mercek altına alarak birçok soruya yanıt bulmak olasıdır. Öylesine ilginç bir imparatordur ki Kiros; tektanrıh ilk din olan Yahudiliğin tannsı Yahve tarafından -bu dinden olmadığı halde- "göklerin krallığı­nın" verildiği söylenen ve Yahudilikte bir peygamber görünü­münde yer alan bir kraldır!

Tevrat, Ezra 1:

1Pers Kralı Koreş'in krallığının birinci yılında RAB, Yereni- ya aracılığıyla bildirdiği sözünü yerine getirmek amacıyla, Pers Kralı Koreş'i harekete geçirdi. Koreş yönetimi altındaki bütün halklara şu yazılı bildiriyi duyurdu:

2Pers Kralı Koreş şöyle diyor: 'Göklerin Tanrısı RAB yeryü­zünün bütün krallıklarını bana verdi. Beni Yahuda'daki Yerıışalim Keııti'nde kendisi için bir tapmak yapmakla görevlendirdi.

Tevrat, 2 Tarihler 36:

22     Pers Kralı Koreş'in krallığının birinci yılında RAB, Ye- remya aracılığıyla bildirdiği sözü yerine getirmek amacıyla, Pers Kralı Koreş'i harekete geçirdi. Koreş yönetimi altındaki bütün halklara şu yazılı bildiriyi duyurdu:

23     Pers Kralı Koreş şöyle diyor: 'Göklerin Tanrısı RAB yer­yüzünün bütün krallıklarını bana verdi. (...)'

Tevrat, İşaya 44:

28     (,..)Koreş için, 'O çobanımdır, Her istediğimi yerine geti­recek'. (...) diyen RAB benim.

94 Tevrat, İşaya 45:

1   RAB meshettiği kişiye, Sağ elinden tuttuğu Koreş'e sesleni­yor. Uluslara onun önünde baş eğdirecek, Kralları silahsızlandı­racak, Bir daha kapanmayacak kapılar aç acak. Ona şöyle diyor:

2  "Senin önün sıra gidip Dağları düzleyecek, Tunç kapıları kırıp Demir sürgülerini parçalayacağım.

3   Seni adınla çağıranın Ben RAB, İsrail'in Tanrısı olduğumu anlayastn diye Karanlıkta kalmış hâzineleri, Gizli yerlerde saklı zenginlikleri sana vereceğim.

4   Sen beni tanımadığın halde Kulum Yakup soyu ve seçtiğim İsrail uğruna Seni adınla çağırıp onurlu bir unvan vereceğim.

5  RAB benim, başkası yok. Benden başka Tanrı yok. Beni ta­nımadığın halde seni güçlü kılacağım.

6   Öyle ki, doğudan batıya dek Benden başkası olmadığını herkes bilsin. RAB beninı, başkası yok.

7   Işığı biçimlendiren, Karanlığı yapan. Esenliği ve felaketi yaratan. Bütün bunları yapan RAB benim.

İbranilere, farklı tanrılara tapan ülkelere girip, kentleri de yakıp yıkmalarını buyuran; hatta kimi kez İbrani komutanlara, bu kentlerdeki kadınlan öldürmedikleri için ceza olarak veba yollayan Rab’bin; ateşe tapan birine seçilmiş kavmini koruma görevi vermesindeki anlaşılamazlık birçok incelemecinin de dikkatini çekmektedir.

12.    Gezegen, Zecharia Sitchin, s.27

Kuruş (Kimsi, bir "Yahweh'in nıeslı ettiği" olarak düşünülür. İbrani tanrısı ve İbrani olmayan biri arasındaki son derece sıra dışı bir ilişkidir bu.

Özetle Lidya, sonu Tevrat’a göre tanrı emriyle, tanrının “ha­rekete geçirdiği” peygamber-kralı aracılığı ile getirilmiş; ve de böyle olacağı yine Tevrat’ta yazılmış bir ülkedir... ki kanımca bu durum Omphale’nin Lidya'sının sıradan bir imparatorluk ol­madığının çok önemli bir kanıttır.

Tektannnın “Halkı” Aryanlar

Böylesinc önemli bir başarıya imza atan Kiros'un tanrısallı­ğı sadece kendine özel midir? Yoksa o, soyu olan Penslerden çok daha "tanrısal’’ bir soyun, seçkin bir ömeği midir? Pensler, tam olarak kimdir? Bir diğer deyişle özleri, ya da soylarının te­meli hangi ırka dayanır ve bu ırk nasıl bir kültür, din ve geçmi­şe sahiptir ki, Kiros gibi bir kral çıkarabilmişlerdir?

Pers ırkının kökü olan Aryalar hakkında anlatılacak şey çok... Elimizdeki bilgiler, bizi öylesine kafa kurcalayın nokta­lara ulaştırabilecek yapıda ki, onlar hakkındaki bazı şeylerin en başından altını çizmek isterim:

Tahminen İÖ 14. yy. öncesinde Aryalar Kuzey İran ve Kaf­kasya'dan Hindistan’a giriyorlar. Kim oldukları ve nereden gel­dikleri tartışma konusu olmuş, ama hiçbir zaman kesinleşeme­miş garip bir kavim bunlar. Savaşçı ve ataerkil güçler. Hindis­tan'ı istila ettiklerinde oralarda yaşamakta olan yerli halka Ve- dizm dinini kabul ettiriyorlar... oysa yerli halk ana tanrıçaya tapmakta!

Encyclopedia Mythica, Alan G. Hefner

Bilinmeli ki, (...) Kadın, anne, dişilik organı ve rahim şeklin­deki üstün bir güç kavramı önceki baskın kültür olan patriarkal Aryanlar arasında görülme:. Fakat Hindistan'ın Aryanlar ön­cesi insanlarının unutulmuş ve tarih öncesinden kalma ana tan­rıça kültlerinde geniş olarak yer alırdı.

Creative Mythology, Joseph Campbell

Aryanlar istila ettikleri yerlere İÖ 1500-1250 yılları arasın­da girdiklerinde kendileri ile birlikte erkek egemen tanrılarını ve ilkel mitolojilerini de getirdiler ve bu inançlar oralarda bu­lunan daha önceki Evrensel Tanrıça inancı ile karıştı. Modem tarih biliminde de uzun süre Hindistan’ın yerli halkı ilkel, Aryalar ise üstün ırk olarak görüldü. Belki de hâlâ birçok kesimde öyle... Oysa işin aslı bu değil! Son araştırmalar duru­mun hiç de böyle olmadığını gösterdi: Gerçekte Aryalar ilkel, saldırdıkları bölgenin halkı ise son derece uygardı!

12. Gezegen, Zecharia Sitchin

Büyük şehirleri, gelişmiş bir ziraatı, büyüyen bir ticareti kapsayan ileri bir uygarlığın kadim zamanlarda İndüs vadisin­de mevcut olduğu yolunda hiçbir şüphe kalmamıştır. Bilginler böyle bir uygarlığın, Sümer uygarlığı başladıktan bin yıl kadar sonra ortaya çıktığına inanıyorlar.

Yerli halkın temel inancı olan ana tanrıça tapımı yerine Ve- dizm kuruluyor; ardından Vediztn de zamanla "rafineleşiyor"; böylece bu dininin üzerine bir din daha oluşuyor: Brahmanizm! Brahmanizm çok ilginç bir din; çünkü birçok araştırmacı Brah­manizm’in tektanrıcılıkla çok yakın ilişkisi olduğuna inanmakta:

Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Brahma

(Brahma) Hint çoktanrıcılığınm sayısız tanrıları içinde en soyut tanrıdır (Perslerin de tanrıyı soyut olarak kabul ettiklerini anımsayın). Bu yüzden onun üzerine tasarımlanmış hemen hiç öykü yoktur. Bütün bilgilerini Veda adı verilen dört kutsal kita­ba yazmış olduğu söylenir. Bundan da anlaşıldığına göre tek- tanrıcı dinlerde olduğu gibi, kutsal kitaplar da hu yaratıcı tan­rının sözleri ya da bilgileridir. Görüldüğü gibi tektanrıh dinle­rin değişmez niteliği olan "yaratan ve kitabı” Hint düşüncesin­de İÖ 2000 yıllarında gerçekleşmeye başlamıştır. (...) Brahma­nizm, çeşitli yorumlara uğramakla birlikte, kanımızca tektatırıcı bir doğatanrıcılıktır." Brahmanizmde üç baştann var: Brahma, Vişnu ve Şiva. Brahma’yı az önce tanıdık. Vişnu da Brahma kadar ilginç bir tanrı; çünkü Avatarlarının (yani dünya üzerinde cisimleşme bi­çimlerinin) önemlilerinden biri de domuz! Hani Attis ve Ado- nis’i öldüren hayvan olduğu için ana tanrıça tapım merkezlerine sokulmayan hayvan...

Hindistan’ın uygar kentlerini ve ana tanrıça inancını yok eden Aryalar, tarih sahnesinde sadece Pers imparatorluğunun kökleri olarak değil; çok çarpıcı bir diğer oluşum içinde de yer aldılar. Ama bu kez büyük bir insanlık suçu ile birlikte anılmak­taydılar; çünkü ikinci dünya savaşında insanları, insan/insan de­ğil diye kategorize ederek en rezil işkencelerle öldürten Hit- ler'in kendine en üstün amaç olarak seçtiği bir ırk, bir kavramdı Aryan.

Aryanlar günümüzde de hâlâ etkin; kendilerine özgü toprak­lara sahip bir ülke konumundalar. Bu ülke ise İran. Zaten İran sözcüğü Aryan’dan gelmekte. İranlılar ise tarihe, kadınlara bir­çok kısıtlama getiren son tektanrılı din olan İslam'ın ilk Cumhu- riyeti'nin kurucuları.

Son olarak aklıma gelen bir kehanetin notunu düşeyim: Nostradamus'a göre dünyanın sonunu getirecek üç deccal var. Biri Napolyon... Diğeri henüz gelmediği için tanıma şerefinden yoksunuz... Üçüncüsü ise Hitler. En üstün kavram olarak Ar- yanlığı seçmiş olan Hitler.

3.    İşte Persler ve Aryalar... İşte Lidya ve seks tapımı! Konulan yan yana koyarak ilginç sentezler oluşturmak mümkün sanırını! PENİS TAPIMI

Penis Putlar

Çok eskilerde yaşamış ve uygarlıkları ile tarihte derin izler bırakmış nice toplum/kralhk/imparatorluk, penis ve vulvayı re­fah verici enerjiler yaratan uzuvlar olarak niteledikleri için, gö­rüntülerinden utanmamışlar, sevişen kadın ve erkeğin (hatta iki erkeğin) resimlerini vazoların, duvarların, şarap testilerinin üze­rine çizmiş ve boyamışlardı. Yapılan kazılarda -özellikle de Anadolu’da- bol miktarda penis ve vulva şeklinde yontulmuş bibloların, rüzgâr çanlarının, kapı taktaklarının ve buna benzer bir dolu eşyanın çıktığını öğrenmek sanırım sizleri hayli şaşkın­lığa düşürecek.

Anadolu’nun Sesi, Halikarnas Balıkçısı

Erkek fallik işaretler hep anaerkil -yani Anadolulu- bir top­lumu belirtir...

Arşipel, Halikarnas Balıkçısı

Tuhaf bir alem idi o ki, çıplak güzellikte ne gülünecek bir manzara görüyor, ne yılışıp sulanıyor, ne de yapmacık bir utanç duyuyordu.

Tabuların baskısından sıyrılıp düşünürsek bu insanlara hak vermemek elde değil. Gerçekten de gün ışığından yoksun ola- rak yaşamaya tutsak ettiğimiz pe. nis ve onun eşini (yani vulva’y,) böylesine hapsetmek için işledik­leri suçu bulmak hayli zordur. Dikkatlice bakarsak onların değil suçlu olmak, insanoğluna son de­rece yardımcı ve dost organlar ol­duklarını görebiliriz. Yolunca, yöntemince kullanıldıklarında bu zor dünyada çekilen dertleri en kolay ve çabuk unutturan zevkler verirler (hatta yatak arkadaşı- mız/eşimiz olmadığında bile!). Bedenimizden zehirli atıkları bo­şaltırlar. Bizlere çok tatlı bebek­ler yaratırlar. Üstelik dişilerin “ayıp” organı daha da işlevseldir: O, bebek oluşumu için hem or­tam sağlar; hem bebeği besleyip, büyütür; hem de ona dünyaya çı­kış kapısı görevini üstlenir. Dişi­nin bir diğer tabu olan bölgesi olan göğüsleri ise “besleme” ve karşılıksız verme kavramının en muhteşem biçimini yansıtmakta değil midir? Peki, hal böyleyse neden bu denli yok edilmeye uğ­raşılırlar? Yararlı bir organ/olgU' zararlı bir sonuç yaratabilir mi’ Cinsel suçların temelinde cinsel­liğin doğal hali değil; çokluk cin­sel yasaklardan -eşdeyişle onlan kapatmaktan- doğan tatminsizlik

clip_image004

yok mudur? Zararlı olan, yararlı olan engellenerek yok edilebilir mi?

Eski çağların -özellikle de ana tan­rıça tapımının bulunduğu diyarlarda­ki- insanları bu sorulara biz çağdaşlar­dan farklı şekilde yanıtlamış olmalılar ki, penisi sadece bolluk verici olarak kabul edip, baharda seks yaparak ül­kelerine bolluk akıtmaya çalışmakla kalmamış; bunun ötesinde tanrı diye bile tapınışlardı! İşte bu bölümde size penis-tanrıdan söz edeceğim.

yüzyıl Avrupa’sında da avcılıkla geçinen topluluklarda avcılar avın penisini sadece kesmez, kestikten sonra da mumyalayıp saklarlardı. Tarih, bu mumyaların sıklıkla avcının eşi tarafından dildo niyetine kullanıldığını da yazmakta. Sözün özü, penis, avın en önemli tarafı olarak görülürdü eski çağlarda... kalbin­den, beyninden, elinden, hatta kafasından bile! Avcıların avları­nın penisini değil, kafasını kesip saklamaları modası (eminim hepiniz kütüphanelerin duvarlarında cam gözlerle etrafa bakan geyik kafalarını bilirsiniz) ise İbranilik ve Hıristiyanlığın cin­selliği yasaklaması sonrasına dayanmakta.

Penis ilk yasaklama darbesini İbranilik ile alsa da, İbrahim peygamber zamanında hâlâ önemini yitirmemiş bir organdı:

Tevrat, Yaratılış 24:

2 İbrahim, evindeki en yaşlı ve her şeyden sorumlu uşağına, "Elini uyluğumun altına koy " dedi, Tevrat, Yaratılış 47:

29    Ölümü yaklaşınca, oğlu Yusuf ü çağırıp, "Eğer benden hoş nut kaldınsa, lütfen elini uyluğumun altına koy" dedi, "Bana sevgi ve sadakat göstereceğine söz ver. Lütfen beni Mısır'da gömme.

30    Atalarıma kavuştuğum zaman beni Mısır'dan çıkarıp on­ların yanma göm." Yusuf, "Dediğin gibi yapacağım" diye karşı­lık verdi.

Memoires sur l'Egypte II, Jeremias David Reuss, s.196

Tekvin bölümünde İbrahim uşağına yemin etmesini söyledi­ğinde elini cinsel organına koymasını istemektedir; onun, -uşa­ğının içtenliğini göstermesi için- yapmasını asıl istediği elini bedenin en saygı duyulan kısmına koymasıdır; aynı günümüzde içtenlik belirtisi olarak elin kalbin üzerine konulması benzeri bir davranıştır bu. Yakup peygamber de ölürken oğlundan ben­zer bir davranışta bulunmasını istemiştir.

Tarihte her zaman önemli sayılan penise tapmanın başlangı­cı ilkçağlara dayanıyor. “İlkel olarak nitelenen o dönemlerde penis öylesine saygın ve dokunulmaz bir konumdaydı ki, ona karşı kimse olumsuz bir eylemde bulunamazdı. Bu nedenle taşta (bazen de tahtadan) yapılan penis sembolleri, kabile lider­leri tarafından halklarını ve topraklarını saldırganlara karşı ko­rumak için kullanılırlardı. Zamanla taş-penislerin koruyuculu­ğunun giderek farklı bir alana kaydığını görüyoruz: Bu kez taş ve tahtadan yapılmış falluslar çiftçiler tarafından ürünü hırsız­lardan korumak için tarla sınırına ve tarlanın tam ortasına sap­lanmaya başlandı. Saldırganları durduracak bir uyan niteliğin­deydi yapay penisler, tamam... ama acaba sadece kültürel yön­lendirilmelerden kaynaklanan bir durum muydu bu; yoksa ger­çekten de saldırganlara karşı -biz uygar ve mantıkçı beyinleri algılanamayan, ama içgüdüsel yanı ağır basan hayvanlarca bili­nen- bir etkisi de var mıydı? Ancient Mystery Cults, Walter Burkert, s.40

Vahşi ormanlarda erkek maymunların bir araya gelip grup oluşturduktan sonra saldırganların tehdidini uzaklaştırmak için üreme organlarını gösterdikleri gözlenmiştir.

Zaman içinde, penis önemini ve saygınlığını yitirip yasaklanır oldukça sınır belirleme amacıyla kullanıldığı unutuldu ama eylem farklılaşarak günümüze değin yansıdı: Korkuluk olarak! Evet; tar­la koruyucu penis-taşlarm günümüzde tarlalara dikilen korkuluk­ların ilk hali olduğu konusunda çoğu araştırmacı hemfikir.

Biz yine ilkçağlara dönelim... Tarlaları korumak için kaba sa­ba taşlardan yapılan penisler beklenenin ötesinde işe yaradı. On­lar sadece tarlaları hırsızlardan korumakla kalmamış; üstüne üst­lük mahsulü de arttırmışlardı! Penisin dölleyicilik, bereketlendiri- cilik özelliği sanki sadece bir dişinin rahminde değil, toprakta da gerçekleşiyordu o insanlara göre. Sempatizasyon Majisi teorisi gereği, bir dişi içinde canlı yaratan organın sembolünün, toprakta da toprağm canlısını -yani mahsulü- yarattığına ve boiiaştırdığına inanılıyordu.

Fallus ikonunun bolluk sağlayıcılığı sadece bitkilerle de ilgi­li görülmedi. Ondan yayılan verimlilik, bir çeşit insan verimlili­ği olan doğurganlık biçiminde de beklenirdi. Özgen Acar’ın bu konuda yazdıkları ilginç:

“Elmalı'ya (Antalya) Frig Prensinin mezarının bulunduğu Bayındır Köyüne bugün gittiğinizde karşınıza çıkacak bir taş fallosun bulunduğu yerin adı Arap Dede'dir. "Yöre halkının; yağmur duası (bereket), çocuksuz kadınların çocuk duası (üre­me), Hıdırellez (yaşam döngüsü) için bugün dahi Ağa Dede de­dikleri bu antik fallosa dua etmeye ve adak sunmaya gittikleri de göz önünde bulundurmamız gerekir. Aynı olay Ankara'nın Kazan ilçesinde geçerlidir. Bir faş fallosun çevresi demir par­maklıklarla çevrilmiş olup bir Müslüman yatırı gibi dua ve adaklar sunulmaktadır." Penis imajının verimlilik ya­ratmasının en anlamlı örneği i$e belki de Babil’de görülmekte:

İlk çağlarda Babil’de de zigur- radarın fallik sembol olarak da an­lamları vardı. Marduk baştann ol­madan önce erkekler bu zigunrat- ların en üst katma çıkıp mastür­basyon yapar, semenlerini toprağa (toprak anaya) dökerek -aynı Ki- bele papazlarının toprak bereketini arttırmak ve bolluk sağlamak ama­cıyla kestikleri penislerini toprağa gömmeleri gibi- toprağı dölledik­lerine inanırlardı. Böylelikle erkek tanrılar toprağı bereketli kılmak için uyandırılmaktaydı.

Bazı araştırmacılar fallusun

bereket yarattığı inancının Hindistan’dan Mısır’a, oradan Ana­dolu’ya ve Yunanistan’a geçtiği -eşdeyişle bir metafizik etki ile değil, psiko-sosyal bir etkileşimle yayıldığını- öne sürerler. Oy­sa penisin bolluk verici bir obje olarak benimsenip tapılmasının bu coğrafi bölgelerle hiçbir bağlantısı olmayan Amerika kıta­sında bile görülmesi, adı geçen teoriyi çürütür niteliktedir. Mek­sika keşfedildiği zaman Panuco kentinde penis tapımının en çarpıcı biçimlerinden biri ortaya çıkmış; yalnızca tapınaklarda değil, meydanlarda bile iki cinsin organını ve hatta bu organları birleşmiş halde gösteren ikonalar, heykeller bulunmuştur.

Phallic Worship, Hodder M. Westropp

(Penis tapımı) eski Mısır'da, Hindistan'da, Suriye'de, Ba- hil'de, Astır’da, Perslerde, Yunan da, İtalya'da, İspanya'da, Al­manya'da, İskandinavya'da, Galler'de görülür. (...) Bu tapıma Amerika’nın bazı bölgelerinde, Meksika'da, Peru'da, Haiti'de; günümüzde ise Tibet'in bazı kısımlarında da rastlanır. Mr. Step- hens'a göre Yııcatan'daki tapmaklarda görülen düz ve uzun sü­tunlar fallus anlamına gelir. Pernendo Cortez'in yakın bir arka­daşı tarafından kaleme alınmış bir dokümanda şöyle yazmakta­dır: "Bazı ülkelerde, özellikle de Panuco'da, fallusa (il membro che portano gli nomini fra le gambe) çok önem verirler ve tapı­naklara koyarlar.- Tlascala yerlileri de kadın ve erkeğin cinsel organına taparlar. Peru’da kilden yapılmış falluslara rastlantı: Mr. Artaud'a göre Haiti'de -orada yaşayan halktan esinlenerek yapıldığına inanılan- falluslar bulunmuştur. Pasifik Okyanusun­da yer alan Marianne adasında yerlilerce Tinas denilen fallus, bayramlarda süslenerek bayram alayı tarafından taşımı:

Penisin sadece imajı değildir insanlarca kutsanan, penisti tan­rılar da inanç tarihinde bolluk tanrıları olarak sıklıkla yer almak­tadırlar. Örneğin Mezopotamya dinlerinde ifritlerin başı ve şeyta­ni bir tanrı olan Pazuzu, (William Friedkin’in yönetip, başrolünü Linda Blair’in oynadığı Şeytan [The Excorcist] filmindeki şey­tan!) cinsel organı açık olarak resmi çizilen, heykeli yapılan bir güçtü. Patlak gözlü, pullu bedeni ve gelişmemiş kanatları olan bu çirkin tanrının cinsel organı ise yılan şeklindeydi. Yeraltının var­lıklarından biri olarak görülse de işlevi hep yararlıydı: Öldürücü rüzgârları durdurur; hamile kadınları -bebeklerini rahimlerinden çalan- hırsız Lamaştu’dan’J o korurdu. Bu nedenle kadınlar onun tılsımını koruyucu olarak boyunlarında taşırlardı.

Anadolu (özellikle Adana) topraklarındaki kazılarda bulu­nan kendi boyunda fallusu olan bir diğer tanrı da Bes. Kimi za­man hayvan başı ve sırtında maymunlarla betimlenen Bes’e ül­kemizdeki müzelerde sıklıkla rastlanmakta. Bes’in görüntüsü

33   Detaylı bilgi için bkz. ”Ana Tannça Şeytan” adh kitabımın “5000 Yıllık Şeytan” adlı bölümü.

kadar, işlevsellik alanı da aynı Pazuzu’ya benzemekte; çünkü bu tanrı da çirkindi ve yeni doğan bebeklerle, gebe ve yeni doğum yapmış kadınların koruyucusu, olarak tanınıyordu.

Penis tanrılar pagan Roma’da Fallus ve Cteis adını alarak kişi­selleştirilir; Hinduizm’de Lingam ve Yoni olarak ikonlaştınlarak ta­pılır; Hieropolis’teki Afrodit tapı­naklarının önünde 180 ft. yüksek­liğinde iki dev fallus dururdu.

Phallic Worship,

Hodder M, Westropp

clip_image005

Hindular arasında dinsel say­malıların Priapus’una tekabül eden tanrı Fricco'ya penis şek­linde saygı gösterilir. İspanyada da Hortanes adlı, benzer bir şekli olan benzer bir tanrı da vardır.

Penis tapımı geçmişte o kadar yaygındı ki, bu bölümün so­nunda anlatacağım gibi, seksi günah olarak algılayan ilk din olan İbranilik bile önlenememişti.

Tevrat, Hezekiel 16:

17 Sana verdiğim altın, gümüş süslerden erkek suretleri yap­tın, onlarla fahişelik ettin. Kesik Penisli Seks Tanrısı Şiva

Aryalar’ın Hindistan’a girdiklerinde oradaki anaerkil inanış­tan yok edip yerine kendi ataerkil dinlerini getirdiklerinden söz etmiştim. Hatırlayacağınız gibi ilk kurdukları din olan Vedizm giderek değişmiş ve Brahmanizm’e dönüşmüştü. Brahmanizm çoktannlı bir din olsa da, temelde üç baştannsı var: Tektanrıya benzerliği ile dikkat çeken Brahma; domuz şeklinde cisimlenişi olduğunu gördüğümüz Vişnu; ve asıl üzerinde duracağımız Şi­va. İnanca göre Brahma yaratıcı, Vişnu geliştirici ve Shiva yıkı­cıdır.

Şiva yıkıcı olarak görülse de, kutsal kitaplarında Brah­ma’dan önce var olduğu; dahası, evreni kopuk penisinden ya­rattığı, yani ilksel yaratıcı tanrı olduğunu yazmakta!

Linga Purana

Tüm dünya, hatta madde ötesi Alinga Şiva (Şiva’nın peni- si)'dan türemiştir

Purana adlı kutsal kitaplar tam 36 adet ve daha üst düzey bilgiler içeren Vedalar’ı okuyup anlayamayacağı varsayılan sı­radan adam ve kadınlar için yazılmış kitaplar (bu cümle bana ait değil, Puranaların genel açıklaması). Şiva Purana ve Linga Purana, tanrı Şiva hakkında bilgiler veren Puranalar. İşin ilginç yanı ise Linga’nın penis demek olduğu! Eşdeyişle Şiva tapımın- da penis bu denli önemli.

Şiva’ya Brahmanizm’de yıkıcı denmesinin nedeni bir mitte açıklanıyor: Efsaneye göre Brahma'nın sorunsuz bir dünya ya­ratma isteğine Şiva’nın karşı çıkıyor, ve tüm canlılar ölümlü ka­lıyor. Linga Purana

Bir zamanlar tanrı Brahma Şiva’ya ölümden uzak olan bit dünya yaratmayı teklif etti. Tanrı Şiva bunun felaketlerle dolu sonuçlarını görerek geri çevirdi. Böylece Brahma’ya bu yaratış1 kendi başına sürdürmekten başka yapılacak kalmadı. Bu arada her biçimi alma yeteneğine sahip Şiva bir ağacın gövdesi (stha- nu) gibi kımddayamaz hale dönüştü.

İncelemeciler Şiva’nın bu davranışın nedeninin mükemmel­lik arayışı olduğuna, Şiva’nın da gerçekte diaiektik oluşumu yönettiği için durağan her şeye karşı olduğuna inanıyorlar.

Şiva genelde çıplak; bir leopar derisinin üzerine oturmuş ola­rak gösteriliyor. Adı geçen sembolizmin gerisinde -aynı Kibele gibi- onun da hayvanlar ile dostluğu ve hayvana dönüşebilme ye­teneği var. Kibele’nin bu özelliğine “Potnia Theron” demesi gibi, Şiva’nın da isimlerinden olan Pasupathi’nin anlamı “Hayvanlar Kralı”. Tüm hayvanların onun yönetiminde olduğuna inanılsa da, en çok geyik ve yılan ile ilgili görülüyor. Boynunda taşıdığı yı­lanlardan yapılı kolyenin ise cinsel gücünün ve seks konuları üzerindeki yönetimini vurguladığına inanılıyor. Yılanlar bazen bedenine ve bilezik gibi kollarına da sarılabiliyorlar.

Şiva’nın çok uzun saçları da var... aynı kadın gibi. Saçlan gücünün simgesi olarak görülüyor. Şiva bir ay tanrısı da olduğu için kimileyin bu saçları uçuşurken ve üzerlerinde hilal şeklin­deki ay ile taçlanmış şekilde betimleniyor. Tüm ay tanrıları gibi okült ve büyü ile ilgili. Güneş tanrısı Vişnu patriarkal bir güç; kontrollü, sistematik ve liderlik yanlısı. Oysa ay tanrısı Şiva ya­ratıcılığın çılgınlığını ve sınırsızlığını yansıtmakta.

Şiva’nın dört kolu olması da ilginç: Birinde trident (sattva, ra­jas ve tamas adh üç niteliğinin göstergesi), diğerinde davul (Da- maru) tutmakta, 3. ve 4. kolu ise Abhaya ve Varada pozisyonun­da. Görünümünün belki de en garip yanı bedeninde dünyaya akan bir nehir bulunması; çünkü Ganj nehri, başından çıkıp mad­de dünyasına akmakta. Bunun ötesinde Shiva hep su ile ilgili gö­rülüyor ve yağmur mevsimini -özellikle de çölü, verimli bir top­rağa çeviren Muson yağmurlarını- onun verdiğine inanılıyor.

Şiva’nın bir diğer enteresan karakteristiği ise dansı! O bir dansçı! Tüm dans biçimlerinin yaratıcısı; çünkü Şiva’ya göre  dans bir “ifade” çeşidi. Kimi mitlerde o dans ederek dünyadaki gerginlikleri boşaltmakta. Dokuz çeşit formda tanımlansa da en önemlisi “Dans Kralı: Natajara”. Dans, Şiva için bir artistik ey­lem de değil, bir aktivite de değil; dans, anlık ve kimi zaman amaçsız bir içten geliş. Ani, kuralsız, içgüdüsel, koşulsuz... tek koşulu ritmik ve uyumlu olması... aynı evren gibi! Bu nedenle o -düzen ve hiyerarşiyi yöneten baştannlar ve öğretiler tarafın­dan- çılgın olarak gösterilmekte... Oysa ki o, gerçek; çünkü Sa- manyolu’na ve doğaya benzemekte.

“Doğada düzen yoktur. Doğa kesindir” (Aleister Crowley). İnanışa göre evren Şiva’nm -bazen delilik biçiminde sembolize edilen- kozmik dansı aracılığı ile dönmekte.

Şimdi, Şiva’nın bizi en ilgilendiren özelliğine geldik: Ona penis şeklinde tapılmasma yani!

Şiva bazen sadece bir penis şeklinde sembolize edilmekte...

Hem de ateşten bir penis şeklinde!

Şiva Purana (Analstambh ■ Ateş Sütunu)

Tanrı Şiva gördü ki Brahma ve Visnu ölümcül silahları olan Maheshwar ve Pashupafı kullanmaya hazırlanmaktalar. Bu si­lahların neden olacağı yıkımdan koktuğu için tanrı Şiva kendini aralarında Analstamba' (ateş sütunu} olarak gösterdi. Brahma ve Visnu da silahlarını bırakınca iki silah da ateş sütununa düş­tü ve yok oldu.

Brahma ve Visnu bu -bir ucu göklerde, diğeri yerin altında olan- (başlangıcı: Aadi; bitişi: Antha) ateş sütununu görünce şaşırdılar. Visnu kendini bir domuza dönüştürdü ve yeraltına inerek bu ateş sütununun temelini bulmaya çalıştı ama başarı­sız olarak geri döndü.

Brahma da kendini kuğuya (Zeus’un da Leda’yı aldatmak için kuğu’ya dönüştüğünü belirteyim) döndürdü ve sütunun so­nunu görmek için göğe uçtu. Yükselirken solmuş ama içinde hâlâ biraz koku ve canlılık kalmış Ketaki çiçeğine rastladı. Bu  sırada onların bu çabalarından tanrı Şiva gülümsedi ve Ketaki çiçeği bu nedenle dalında koptu. Ketaki çiçeği Brahma'ya onun orada yaratılışın başından beri var olduğu ama ateş sütununun orijinini bilemediğini söyledi. Ve Brahma'ya bu yönde gayretle­rin boş olduğu öğüdünü de verdi.

Brahma, Ketaki çiçeğinden, Visnu’ya yalana tanıklık etmesi ve Brahma’nın sütunun ucunu gördüğünü söylemesi için- yar­dım istedi. Ketaki kabul etti. İkisi beraber Visnu’ya gittiler ve Brahma, Visnu’ya sütunun sonunu gördüğünü söyledi. Ketaki de tanıktı. Visnu böylece Brahma’nın üstünlüğünü kabul etti.

Ama Şiva, Brahma’ya çok kızdı; Brahma’yı cezalandıracaktı ki. Visnıı araya girerek bunu engelledi ve Şiva'dan Brahma’nın yaşamını bağışlamasını istedi. Şiva da Visnu’nun bu davranışı­nı çok beğenip ona kendi ile eş statü verdi.

Aynı öykü, çok ufak değişikliklerle bir diğer Purana olan Lin- ga Purana’da da anlatılır. Ama burada oluşan ateş sütununun bil­diğimiz görüntüdeki bir cinsel organ şeklinde meydana geldiği daha açık olarak okura yansıtılmaktadır; çünkü bu Purana’nın adı olan “Linga”, aslında Şiva’nm cinsel organı demektir.

Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu

Tanrı Siva’nın erkeklik organı, (...) Hintlilerin fallus tapımı- nın en önemli simgesidir. Siva’nın yaratıcılık yönünü simgeler. Siva’ya bu yüzden Siva Linga da denir. Tanrı Siva hem val­eden, hem yok eden bir güç olduğundan kendisine perhizlerle tapıldığı gibi, cinsel birleşmelerle de tapılırdı.

Siva’nın, Lingam adı verilen penisi tapımda o kadar önemli­dir ki, tüm tapınaklarda Siva’nın kendi olarak yer ahr: Ya “Şi- valingam” veya ateş sütunu “Lingodbhavamurthy” adındadır. Şivalingam, dairesel bir temel üzerinde yükselen bir sütundur. 'I

Sütun, Şiva’nın yaratıcı gücünü temsil eden erkek cinsel or­ganı, dairesel temel ise eşi Parvati’nin “yoni”si, yani dişilik or­ganı simgesidir. Eşdeyişle Şiva’nın lingam’ı ile, Parvati’nin yo- ni’si, bir birliktelik içinde Şiva tapınağında yer alırlar.

Seks ile böylesine iç içe olan, garipliklerle dolu, anlaşılması zor eski yaratıcının çok garip bir niteliği daha vardır. Şiva, seksi temsil ettiği halde -aynı Attis gibi- hadımdır!

The Worids Religions

Fallus, onun (Şiva’nın) sembolü olduğu ve bu nedenle yara­tış ve verimliliğin erkek yanı sayıldığı halde, genellikle hadm olarak görülür.

Şiva’nın hadımlığı doğuştan değil, sonradan oluşmuş bir du­rumdu. Aşağıda anlatacağım koşullarda kaybetmişti penisini. Onun başına gelen bu şanssızlık ise tapım anında bazı davranış­larla sembolize edilirdi.

114 Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançcrlioğlu

Tanrı Sıva tını erkeklik rırgaıtı faşlan yapılır, tapımdan sonra kırılırmış.

Peki neden hadımdı? Nasıl hadım edilmişti? Kim yapmıştı bu işi?

Şiva’nın hadımlığının hangi koşullarda oluştuğu hakkında birden fazla mit var. Kiminde hadım ediliyor... ama kiminde ise -Attis'in bazı mitlerindeki gibi- kendi kendini hadım ediyor! Ama koşullar hangisi olursa olsun, kopuk organ sonunda dün­yaya düşüyor... hem de ateşten bir sütun olarak! Önceden oku­duğunuz gibi, Brahma ve Visnu’nun bu ateşten fallus sütunu­nun başını ve sonunu aramaya kalkıp, başarısızlığa uğramaları bu olayın parçası.

Şiva Purana

Bilgeler merakla Sutji’ye, Parvati'nin (Şiva’nın eşi) neden dişilik organı şeklinde göründüğünü sordular. Sutji aşağıdaki hikayeyi anlattı:

Çok çok uzun zaman önce, bilgeler Daruk ormanı yakının­daki Şiva tapmağında tefekküre dalarlardı. Bir gün ormana Yagya için gereken odunları toplamaya gittiler. Tanrı Şiva da onların bağlılığını denemek istedi, bu nedenle bilgelerin karıla­rının karşısına çıplak olarak ve penisini eline almış şekilde çık­tı. Bilgelerin karıları Şiva’nın bu görünümünden korktular.

Bilgeler ormandan döndükleri zaman karılarını cezbetmekte olan çıplak adamı görünce çok öfkelendiler. Şiva'dan kimliğini açıklamasını istediler. Şiva yanıt vermeyince, onu, birfallıısa dönüşmesi için lanetlediler.

Fallus böylece Şiva’nın elinden düştü, fakat öylesine ısı yay­dı ki, üç dünya da yanmaya başladı. Bilgeler çok gerginleştiler re Brahma'dan yardım istemeye gittiler. Brahma, onlara, lanet- ledikleri adamın Şiva’dan başkası olmadığını açıkladı. Aynı za­manda tanrıça Parvati'yi memnun etmelerini de öğütledi; çün­kü Şiva’nın öfkesini -karşısına bir dişilik organı olarak çıkıp, phallusu tutarak- giderecek tek kişi oydu.

Bilgeler tanrı Brahma'nın öğütlerini tuttular. Tanrıça Par- vati, bir dişilik organına dönüşüp Şiva’nın penisini içine alarak tuttu. Böylece bilgeler “Şivalinga’ya tapmaya başladılar.

Linga Purana

Şiva, Himalayalar'm çam ormanlarında bilgelerin karıları­nı baştan çıkarınca hadım edildi... ama bu yüce tanrıyı kimse hadım edemeyeceği için o kendi kendini hadım etti.

Oysa bu ahlak ve edepten yoksun tapımın tanrısı Şiva hiç de kadın düşkünü bir tanrı değildi! O karısına son derece bağlı, onu çok seven ve yücelten bir ilahtı. Karısını ayağının dibine oturtan, ona bir hizmetçi gibi davranan ve iyi bir eşin konumu­nun bu olduğunu söyleyen domuz avatar’lı Vişnu’nun tersine Şiva karısına eşiti olarak davranır, her işi birlikte yapar, kazan­dığı her onuru onunla paylaşır, ona yer verirdi.

Şiva tapımının ve mitlerinin vermeye çalıştığı mesaj, aydın batıklar tarafından anlaşılamamış bir türlü! Cinsellik gibi ayıp, utanılası, kirli bir olguyu temsil eden penisin böylesine “alenen” önemsenmesi, üstelik bilgi/din/akıl vb. gibi yüce kavramlarla il­gisi olmadığı halde dinsel obje olarak saygı görmesi, ilkel Hintli­lerin gelişmetnişliğine bağlanmış. Örneğin 1788 yılında, Asya hakkında 14 ciltlik kitabın yazan Diogo de Couto şöyle demekte:

Da Asia De Diogo de Couto, Diogo de Couto

Terbiyeme uymadığı için ismini ağzıma almadığım ama "kı­zışmış lingam” olarak adlandırılan bir idole bir sürü batıl hika­ye ile tapıyorlar. 1800 yılında rahip J. A. Dubois, Şiva tapımı ve lingam’ı “in­sanı şoke eden sembol ve edebe hakaret” olarak niteliyor. Yine 1800'lerin ortasında misyoner M. 4. Sherring, temiz dinini yay­mak için geldiği Hindistan’da yok edilmesi gereken figürleri “lingamlar ve diğer edepsiz semboller” olarak belirtmişti. 19. yüzyılda Hindistan'a giden İngiliz kolonici Lord Macaulay'ın ayıplayım sözleri ise şöyle: “Lingamlar sadece put değil, aynı zamanda en zararh bir biçimdeki putlar.”

Gerçekten de Şiva tapmaklarında yer alan Şiva’nın taştan penisine uygulanan işlemler bazı edepli batıldan utandıracak şekildedir: Öncelikle taş penis -yani linga- süt, su ve baldan ya­pılı bir mayi ile yıkanır; yıkama işi bitince sandalağacı ile yağ­lanır. Ardından ona ruhların arınması için "bel" yaprakları ve “jojoba" sunulur; çünkü Şiva çok ateşlidir ve bu sunulanlar hep serinletici etki yaratan bitkilerdir. Bu bölümler sona erince iyi ahlak elde etmek için sülüğen sürülür; arzuların gerçekleş­mesi için yiyecek sunulur; zenginlik için buhur, bilgi edinmek için lamba yakılır ve son olarak Hindistan'da yetişen "betel" adlı fındığa benzer bir bitki sunarak dünyasal hatları elde et­mek amaçlanır. Bu hareketlerden sonra taş penis çiçeklerle ve­ya çiçeklerden yapılı çelmiklerle süslenir ve dualar edilir. Ev­lerde tapınmak isteyenlerse linga'yı evlerinin en güzel köşesine koyarlar, ona su sunarlar, ardından kucaklayıp buhıır yakarak bu iş işin kullanılan tapınak çanlarını çalarlar. Bilmem bir aile­nin -çocuklarıyla birlikte- taştan bir penisi kucaklayarak tapın­masını gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz?

Şiva’nın bizi ilgilendiren son özelliği ise yukarda saydıkla­rımdan daha da ilginç; çünkü bu erkeklik tanrısı hadım olmanın ötesinde, yarısı da kadın!

Şiva’nın çift cinsiyetliliği Ardhanari ismi ile tanıtılır. Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu

Şiva. yarısı erkek-yarısı dişi tanrı... Hint inanışlarında tanrı Şiva’nın erdişliği, erkek ve dişi ilkelerin kendisinde toplandığım dile getirir. Bu yüzden Siva, Ardhanari adıyla tanınır.

Şiva’nm sol yarısı dişi, sağ yarısı erkek olduğu için resimle­rinde sağ tarafı Hint erkeklerinin geleneksel kılığı olan kısa bir “dhoti”; solu ise daha detaylı feminen elbiseler giymiş ve mü­cevherler takmış şekilde resimlenir

Şiva’nın çift cinsiyetliliğinin gerisinde çeşitli mitler var: Ki­mi mite göre Şiva ve Parvati özlem dolu bir kucaklaşma ile bir bütün olurlar ve Ardhanari adını alırlar; kimine göre Şiva ek­mek tanrıça Anna Purna ile kucaklaşır... ama bazı mitler ise onun erdişliğini şu efsaneye bağlar:

Brahma “yaşayan” canlılar yaratmaya çalışır, fakat başara­maz; çünkü erkek tanrılar tek cinsiyetli oldukları için bu işi ya­pacak güce sahip değildirler. Bu iş için Şiva’yı yardıma çağını- lar. Şiva, insanı yaratmak içti kendinden bir parça ayırmayı teklif eder, böylece çift cinsiyetli: bir canlı oluşacaktır. Ayırdığı parçası ikiye bölünür ve dişi ile erkek oluşur.

Şiva’nın eşi, diğer yarısı Parvati ile de çok şeyler anlatılır in­sanoğluna; çünkü birçok çağdaş araştırmacıya göre Parvati Af- rodit, Kibele, İnanna, İştar vb. adlarıyla izlediğimiz o eski ana tanrıçanın Hindu dinindeki görünümüdür:

Parvati öncelikle Ganj nehridir. Zaten Hindular arasında ne­hirler hep yaşam ve besin veren anneler olarak algılanır. Ganj’ın ise önemi daha büyüktür; o, Şiva’nın başına çağlayarak akan göksel bir ana-nehirdir; toprağın çocuklarını bol suyu ile besler. Parvati, güney Hindistan'da başında Şiva’nın sembolü olan bir taç taşıyan denizkızı olarak betimlenir. “Dağların kızı" adını alınca dağların tanrıçasıdır. I fimalayaların tanrıçasıdır, “dağdan doğan”dır. Kibele’ye dr bin dağ tanrıçası olarak tapıl- dığını önceki sayfalardan belirtniştimı. O aynı zamanda “Devi-  uma” dır... Yani Devi-ana! Kimi zaman ise sadece Devi ismiyle çağrılır. Bilmem “Devi” ismi ile İngilizce şeytan anlamına ge­len “devil” sözcüğünün benzerliği dikkatinizi çekti mi? Ve Par- vati tabii ki Shakti’dir... Meşhur Şakti!

Şakti için söylenecek ne kadar çok şey var. Sanırım onu size en iyi Alan G. Hefner’in yazısı ile yansıtabileceğim.

Encyclopedia Mythica, Alan G. Hefner

Shakti, bir erkeğin ya da tanrının hem seks eşi, hem de en derininde yaşayan ve onu canlandıran, ona hayat veren ruhtur. Shakti, kozmik enerji olarak tercüme edilir, o güçtür, yetenektir, kapasitedir, kuvvettir, oluşturma gücüdür, şairlik gücüdür; bir kelime ve bir terimdeki güçtür; gereken etkiyi oluşturma nede­ninin içlerde gizli bir gücüdür.

Shakti dişilik organıdır; shakti bir tanrının aktif gücüdür ve spiritüel ve mitolojik olarak o tanrının eşi ve kraliçesi olarak görülür. Tantralar der ki: “dişi ilke, erkek ilkeden önceldir ve onu ihtiva eder ve bu dişi prensip benzersiz tanrıdır".

Tantrik mistikler, Shakti ile son birleşmenin ölüm anında ol­duğunu söylerler. O ölmekte olanın ruh ve bedenini içine alan kozmik tanrıçadır, ki, bu durum, kişi için yok edilemeyen bir mutluluk hissetme deneyimidir.

Encyclopedia Mythica, Alan G. Hefner

Bilinmeli ki, Hinduizmde Shakti, ezeli ve ebedi ve en üstün güç anlamına gelir. Her şeyin özü, temel maddesi. Vedalar’da bu kelime “enerji" yerine kullanılır. Şiva’nın bu enerji olmadan çaresiz kaldığına inanılır. Bu iki ayrılamaz güç, seksüel birlikte­likle beraber olunca, evren tüm biçimleri de yaşam ile dolar.

Penis Tanrı Priapus

Şiva’yı böylece tanıdıktan sonra Güney Ege’ye doğru uzanı­yoruz. Akdeniz’in benzersiz ikliminde, her tarafın üzüm bağla­rıyla dolu olduğu bölgelere... Böylesi bir coğrafyada yaşayan insanlar, trajedi dolu efsanelerin sahibi, liderlik heveslisi, uy­garlık getiriyorum diye insan doğasına kısıtlamalar koyan tanrı­lara nasıl taparlar? Cinselliği bol bulamaç yaşayan; açık hava­da, serin korularda ya da yeşil çayırların ortasında verilen şö­lenler sonrası doğa ananın kucağında sevişerek tapınan insanlar hiç olur muydu ki penise de tanrı olarak tapmasınlar?

Aslında burada bir yanlış anlamanın da önüne geçilmeli; çünkü gerçekte o insanlar penise tanrı demezlerdi; penisin iş­levselliğinde tanrısal bir güç görerek bu gücü penis ile semboli­ze ederlerdi. Priapos adını verdiler böylece ona; bir kişilik ya­kıştırdılar. Yunan etkisi arttıkça -aynı diğer tanrılarda olduğu gi­bi- kimlerden olduğunu da belirleyerek birde soy düzdüler.

Peki, sizce penis kiminle kimin çocuğu olabilirdi? Rüzgâr (Zeus) ve aklın (Athena) mı? Tabii ki değil! Bu diyarlar ataerkil Yunanlılarca “barbar” olarak nitelenen yerler. Düzen, akıl, fel­sefe pek de popüler değil henüz çevrede. Yunan filozofları gün­delik yaşamdan kopuk, insanoğlunun yaşamını kolaylaştırıcı hiçbir öğe taşımayan yüksek felsefeleri tartışıp dururken, İonya- lı filozoflar (ki onlar Balıkçı ve bazı başka bilginlere göre Yu­nanlılarla hiç de soydaş değil) kendilerini “fusiolog” (doğa bi­limci) şeklinde isimlendirip güneş tutulmasını hesaplıyorlar. Pratik yaşamayı bilen/seven bu insanlar penisin annesine aşk, babasına da şarap dediler. Özetle Priapus, aşk tanrıçası Aphro- dith ve şarap tanrısı Dionysos’un oğluydu onlara göre.

Genelde eşek üzerinde ve/veya kendi boyuna yakın uzunluk­ta erkeklik organına sahip bir erkek şeklinde tasarımlandı Pri­apos (bilirsiniz; eşeğin cinsel organı da “gelişmiştir”). Üstelik

tanrı, bu dev gibi erkeklik organı hep açıkta gezerdi. Ne de olsa “güzellik Örtü kabul etmez” dü­şüncesi ile annesi de hep çıplak olarak resimlenirdi. Güzelliğin ör­tü kabul etmediği yerde, cinsellik mi kabul edecekti?

Priapos dev bir cinsel organa sahip ya; eminim okurlarımın ço­ğu -modern kültür güdümü ile- onu sadece bir şehvet ve cinsellik tanrısı olduğuna inanmıştır. Bir anlamda doğrudur bu; Priapos seksi yönetir ve özendirirdi ama hepsi de bu kadar değildi. Pri­apos ’ un görevi sevişmek, kadınla­rı baştan çıkartmak veya -ne bile-

Resim 39: Priapus, cinsel orga- yim?- seks sanatını öğretmekle nını tartıyor. Resmin kırık ye- sınırlı da değildi. Bu tanrının en rinde altın olduğuna inanılıyor. önemli görevlerinden biri seks İle hiç de ilgili olmayan bir eylemdi: O temelde kem göze/nazara engel olmak ve şans getirmekle gö­revliydi! Bu nedenle karabüyü yapanların en büyük düşmanıydı Priapus. Değil mi ki seks, bolluk veren bir pozitif enerjiydi? Onu yaratan organ da bu nedenle her türlü negatif enerjiyi yok eden bir semboldü.

Priapus’un başka etkinlikleri de vardı koruyuculuk alanında. O -seks ile ilgili olmayan bir alanın- bahçeciliğin de temel ko- ruyucusuydu; bağ ve bahçelere gelecek her türlü kötülüğe engel olurdu. Ürünün -özellikle de şaraplık üzüm bağlarının- bolluğu da ondan gelirdi.

Priapus’un gözeticiliği öylesine geniş kapsamlıydı ki, Kibe- le’nin eteğinde resmedilen arılar, arıcılar, koyun sürüleri, ço- clip_image006

clip_image007

banlar da onun gözelimi altındaydı­lar. Üstelik penis tanrı sadece pasto­ral bir tanrı da değildi; denizcilerin de piriydi Priapus... aynı zamanda bir deniz tannsıydı yani.

İnsanlar, koruyuculuğu bu denli güçlü olan bir tanrının sembolünü - fallusu- doğal olarak üzerlerinde taşı­dılar,[54] Penis şeklindeki sembollerin - günümüzün maşallahı yerine- bebek­lerin bile boynuna takılması hiç de zor rastlanır bir olay değildi geçmiş çağlarda. Düşünün; kundak bebeği­nin boynunda altından bir penis! Za­ten Priapus bebeleri çok severdi ve onların da özel koruyucusuydu.

Roma’da da penis kötü gözden korumak için çocukların boynuna ta­kılan en olağan kolyeydi ve “fasci­num” denirdi (Pilinius, Nat. Hist. XIX 50). Pollux da bu amblemlerin demircilerce ocaklarının üzerine asıl­dığını söyler.

Onun gözetici gücünden yarar­lanmak için sadece penis muskalar boyunlara aşılmazdı; tahtadan yon­ boyalı fallusu olan Priapuslar genç kızlar arasında da çok rağ­betteydi. Öyle ki, birçok gelin adayı evlenmeden bir gece önce onu ziyaret eder ve kocası ile mutlu bir ömür sürme arzusunu dile getirirdi.

Priapus denizlerin ve gemicilerin de koruyucusu olduğu için gemilerin başına büyük falluslu Priapus heykelleri dikilirdi. Bu öylesine yaygın ve yer etmiş bir alışkanlıktı ki, günümüzde çoktan unutulmuş olsa bile hâlâ gemi burnundaki denizkızı ve timsah heykellerine “priyap” denir. Özgen Acar, bu konuda söyle sormakta: "Teknelerin başına konan (ve cinsel organ tanrı Priapus’tan gelen) "fungi", argomuza “babafingo" olarak mı girdi?" Neden olmasın?

Priapus’un uğuru sadece bahçe, deniz ve nazar ile ilgili de­ğildi. O ölümden sonraki yaşamda bile insanlara yardımcıydı!

Harpers Dictionary of Classical Antiquities,

Harry Thurston Peck

Priapus mitlerinin mistik yorumunda o gelecek yaşamı da sembolize ederdi. Bu nedenle onun imajı tabutların bile üzerine yerleştirilirdi.

Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı

Dünyaya ikinci defa gelmek istediğinin göstergesi olarak mezarlara dik falluslu Priapos heykelleri konurdu.

Neitzsche bu konuda şöyle yazmış: "İonya (Ege) için cinsel simge, en derin saygıya değer işaretti. Ölümü yenmeyi anlatı­yordu. Yeni baştan doğma yolu ile ölümsüzlüğü ve sonsuz haya­tı temsil ediyordu."

Kraliçe Omphale’nin ülkesi Lidya’da da mezarlara insan bo­yunda falluslar konulduğu biliniyor. Bunların içinde en ünlüsü de Lidya kralı Karun’un babası Alyattes için, kızların fahişelik ile kazandıkları paraları bağışlayarak yaptırdıklarıydı. Kibe- le’nin ülkesi Frigya’da da mezara fallus koyma geleneği vardı. Örneğin önceki sayfalarda söz ettiğim ElmalI’daki Frigya pren­sesinin mezarında bir değil, onaltı fallus yer almaktaydı.

Priapus, ölülere kadar uzanan koruyuculuğu ötesinde bolluk ve bereket yaratıcısıydı da. Roma müzesinde, cinsel organı hiç gözükmeyen -bir diğer deyişle giyimli olan- fakat eteği ve şap­kası meyvalarla dolu şekilde tasvir edilmiş heykeli bu açıdan önemli. Meyvalar her zaman sepette de görülmezdi Priapus heykellerinde... kimi zaman doğrudan cinsel organı üzerinde yer alırdı; hatta bunlardan biri de Efes muzesindedir.

Bu denli farklı alanlarda işlevsel olan Priapus’un gerçekte tek bir mesajı vardı; seks tapımı pratikleri ile tapılan tanrı ve tanrıça­ların ortak mesajıydı bu: Cinselliğin salt bir bedensel haz ve üre­me yolu değil, çok daha derin anlamlarla yüklü enerjileri/kaderle- ri çekebilecek bir eylem olduğu... Daha basit bir anlatımla, bere­ketin -sadece doğurganlık olarak değil, zenginlik ve uygarlık ola­rak da bolluğun- cinsel ilişkiden geldiğini simgeliyordu Priapus. Bu nedenle bastırılmaması gerektiğini; özgür bırakıldığında ise suçların değil, bolluğun artacağını anlatmaya çalışıyordu.

Dildolu, Porno Şiirli Kutsal Ayinler

Anadolu’da fallus tapımı kutsal kitapları ve kuralları olan bir din değildi. "Malısm-melisin"i yoktu anlayacağınız. İnsanlar köyün, kasabanın, kentin (kent dedimse kırların ortasında bü­yükçe bir kasaba düşünün) dışına çıkar, doğanın ortasında or­taklaşa geniş sofralar kurarlar, sonra da şen ve coşkulu bir şekil­de yiyip içmeye başlarlardı. Özellikle de bahar aylarındaki kur­ban bayramlarında bu şenliklerin en coşkulusu yapılırdı. Kur­ban sözcüğünü de yanlış anlamayın; kanlı kurban değildi uygu­lanan. Bahçe ve bostanlann ilk ürünleriydi tanrı adına kurban olarak sunulan! Çevrede başlarına çiçekler takarak Priapus heykeli çevresi­nde ana tanrıça Kibele’nin ülkesi olan Frigya flütü ile şarkı söy­leyen kızlar vardı; ondan bir şeyler istemek için heykelinin ba­şına taca benzer çiçekler koyan insanlar vardı. Kızlar koca isler­di genelde; kadınlar bebek; yetişkin erkekler hasatta bereket ve cinsel güç, delikanlılar ise bol sevgili!

İçki de çok önemliydi penis tapımında; hatta inancın teme­liydi bile diyebilirim. Bu nedenle fallus dini sıklıkla Baküs/Di- onysos (şarap tanrısı) şenlikleriyle iç içe geçmişti.

Diodorus Siculus 4.6.1

Şimdi bu noktada Priapus’u ve onunla ilgili mitleri tartışa­lım, realize etmeliyiz ki, onun özellikleri Dionysos'un tarihi ile de ilişkilidir!...) Bu tanrıyı kimileri İthyphallos, kimileri ise Tykhon olarak isimlendirir. Onu sadece şehirlerdeki tapınaklar­da değil, köylerde de onurlandırırlar, erkekler onun şarap tar­lalarım, mahzenlerini ve bahçeleri koruması için heykelini süs­lerler.!...) Sadece Dionysos’un değil, tüm diğer tanrıların bütün gizli ayinlerinde de bu tanrı bir ölçüde de olsa onurlandırılır, kahkahalar ve yarışmalara ek olarak ona kurbanlar da verilir.

Zaten onun şarap tanrısı Dionysos ve aşk tanrıçası Afrodit'in oğlu olması cinselliğin en iyi şarap ve aşk karışımı bir ortamda doğduğunun ve erkeklik organının en büyük boyuta şarap eşli­ğinde ulaştığının anlatımıdır. Eşdeyişle Priapos -veya Priapos miti- insana (özellikle de erkeklere) demekteydi ki: "İçki için, o zaman cinsellik daha kolay, daha tatlı olacak!"

Belki içinizden " bu adamların hepsi de ne istekliymiş... olur ya, insanın canı istemeyip, gücü de yetmeyiverirse; o za­man ne olacak?" diyeniniz çıkabilir. O zaman ben de size Pri- apus’un bir işlevinin de iktidarsızlığı giderip, cinsel güç vermek olduğunu hatırlatırım. Ama yine de o devrin insanları ritüel ve bayramlara katılan ve pek de istekli olmayanlar için -tanrısal esini beklemeden- daha pratik çözümler de düşünmüşlerdi: Kutsal bayramlarda Priapa adlı -Priapos tapımı için özel olarak yazılmış- erotik, kısa ve son derece müstehcen şiirler heykelin üzerine kazınır; şölen sırasında da yüksek sesle okunurdu. Bu şiirler doğal olarak en açık saçık kelimelerle yazılmıştı. Günü­müze kadar yansımış bir Priape kitabı da bulunmakta. İçinde 80 kadar şiir var. Ayrıca Vergilius, Catullus, Tibullus gibi antikçağ yazarlarının şiir derlemelerinde de Priapeiumlara rastlanmakta.

Sanırım size bir Priaperia şiirini aktarırsam, seks ortamının yoğunluğunu daha iyi hissedecek, üstelik bu cinsel uyarı orta­mının bir tapınma anında yaşandığını hatırlayınca, uygar kim­liklerimizle onları daha kolay ayıplayacağız. Priaperia S (Priapus heykeli konuşuyor):

Ben, gördüğün gibi tahta Priapus'um,

Elinde tahta budama bıçağı (üzümleri budamakta kullanılan bir çeşit küçük orak[55]) ve tahta s..'i (erkek cinsel organının ar­godaki söylenişi) ile.

Seni yakalayacağını kız, ve bir elime geçirince,

Sana neler yapacağım,

Bükülü ip kadar sıkı,

Lir teli kadar gergin,

O kocaman şeyimi,

Tabii ki daldırıp, içine gömeceğim,

Ta yedinci kaburgana kadar.

Yine de sadece "laf' yetmezdi priaposculara. Şiirlerden baş­ka, cinsel ilişkiyi en açık şekilde yansıtan minik heykeller de yaparlar ve bunları şölen sırasında kahkahalar içinde elden ele dolaş tınrlardı.

Doğaldır ki tüm ayinlerin odak noktası Priapus ikonuydu. İkon, bayramın yapıldığı köy ya da kasabanın ekonomik zen­ginliğine paralel olarak büyür, sanatsallaşır veya basitleşirdi.

The Worship of Generative Powers, T. Wright, s.77

Fallus imajı açıkça ve zaferle taşınırdı. Bu festivaller genel­de köylüler arasında yaygındı ve en çok yaz aylarında kutlanır­dı. Çiftçilerin işleri hafiflemiş ve doğanın yapıcı güçlerinin ak- tivitesinin tadını çıkaracak boş zaman gelmiş olurdu. Artık mey- valan yeme zamanıydı.

Bu festivallerin Anadolu dışında uygulananlarının içinde en önemlisi Roma’da 17 Mart’ta kutlanan Liberalia idi. Dev bir fallus araba ile taşınır ve bu arada tapınıcılar yüksek sesle müs­tehcen şarkılar söyler, açık saçık konuşmalar yapar ve davranış­larda bulunurlar, konvoy durduğu zaman ise penisin başı ayin­sel olarak çiçeklerle süslenirdi.

Yunan’da Phallogogia (fallagogia) adı verilen şenlik/bayram- da kutsal sayılan fallus heykeli törenle durduğu yerden alınır, içi­lip yenilen ortama getirilir ve çevresinde danslar edilirdi. Erkek­lik organını kutsamak adına yapılan Phallophoria (fallaforia) adlı bayramda ise fallus incir ağacından yontulurdu. Bu bayramın Roma devletindeki adı ise Phallopheria (falloferia) idi. Priapus

bu kez umm bir elbise gıymiş olsu da, korkunç boyutlardaki peni­si yine açıkla bırakılmıştı. Şenlik başladığı zaman ellerinde fal­lus taşıyan alaylar büyük ciddiyetle halkın arasından geçerlerdi. Roına'da, basciınıs l\'iıs tpenis tanrı) olarak adlandırılan erkek­lik organı o denli saygı gören bir uzuvdu ki, törenlerde fallus heykelini taşıyım "telhis" adlı kişiler özel saygı görürdü!

Stt/ün özü. ister Anadolu’da, ister Yunan'da, ister Roma’da; her nemde l’riapus tapımı varsa sınır yoktu cinsellikte; bu ne­denle tanrı l’riapus şeklinde yapılmış dildolar otoerotizm için de dağıtılırdı.

Genelde kadınların yönettiği bu bayramlarda dileyen kadın­lar festivale çırılçıplak katılır ve erkekleri uyarma görevini üst­lenirdi.

The Wurship of The Geııerative Powers,

Thoınas Wright, s.81

Şehrin ve mahallenin gevşek ahlaklı kadınlarının çırılçıplak olarak Helmeleri için borular çalınırdı. Onlar ihtiraslarını tüm baskıları kenara atarak, festivali -çılgın bir cümbüşle bitene dek- müstehcen davranışlar ve lisan ile kızıştırulardı.

Şimdi bazı okurlarım: "İçki fazla içilip -işret- alemine dalı­nırsa işin sonu kötüye vannaz mı?" diye kendi kendine soruyor olabilirler. Oysa gariptir ki tarih, içki ve cinselliğin doruğa çık­tığı Priapos festivallerinde, bağbozumu şenliklerinde ve de di­ğer cinsellik yüklü ritlerde çıkan olumsuz olaylardan hiç söz et­memiştir. Yemek, içki... ve kadınların yönettiği seks dolu bir tapım... Ne çıkan kavga var çevrede, ne çekilen kılıçlar; ne te­cavüz vakaları; ne de "töre cinayetleri"... Modem çağımızda kimsenin “edep ve haya” duygularını “rencide” etmemek için sıradan insanın bilgisine yansıtılmayan fallus tapımı yüzyıllarca "edepli, edepli" sürdü... kansız, kavgasız.

Priapus’a ve Pan’a benzer olan diğer bereket ve doğa tanrı­larının ayinlerinde de hep içki ve seks olduğu halde bir olum­suzluk yaşanmazdı. Örneğin, şaytanın çıkış noktası olan Pan’ın Romalı karşılığı Faunus'un ayinlerinde... ilerdeki sayfalarda de­taylı olarak inceleyeceğimiz keçi bacaklı, seks düşkünü kır tan­rıları olan satirlere Roma’da Faunlar denirdi ve başları Faunus adlı bir tanrıydı ve ona kimi zaman da Lupercus denirdi.

Wikipedia.org, (On-line Encyclopedia), Lupercus

Roma mitolojisinde Faunus'a verilen bir diğer isim. (...) 15 Şubat'taki Lupercalia adlı yıllık festivalinde rahipleri olan Lu- perciler keçi derisine bürünürlerdi.

Lupercalia temelde tensel zevklerin kutsanması anlammday- dı. O gün şölenler verilir, içki su gibi akar, herkes kendine uy­gun bir eş bulup, ilişkiye girerdi. Şölen başlamadan önce ise Lupercus rahipleri olan Luperciler iki gencin alınlarını kurban ettikleri keçilerin kanından sürerlerdi. Bu işlem sırasında genç­lerin gülmesi kuraldı. Ardından Luperciler çırılçıplak soyunup aslan ve keçi postlarına bürünür ve kurban edilen keçilerin deri­lerinden kestikleri şeritlerle önlerine gelene vururlardı. Bu dar­beleri almaya en fazla istekli olan genç kadınlardı; çünkü inanı­şa göre böylece üretkenlikleri artar, doğumları kolay olurdu. Bu eylemlerden sonra ise şölen başlardı.

İS 495’de papa Gelasius bu pagan festivali yasakladı... ama bütünüyle yok edemeyeceğini düşünerek yerine ahlaksal olarak daha uygun bir kutlama koydu. Ama festivalin eski pagan tanrı­sı Lupercus yerine, geçecek bir de aziz bulmalıydı.

Sonunda piskopos Valentine bu göreve seçildi; çünkü impa­rator Claudius tarafından gençleri evlendirdiği için kafası kesil­mişti. Bu davranışı tarihe “aşıkları evlendirirdi” şeklinde yüce bir davranış olarak yazılsa da. aslında Valentin, serbest aşk ile sevişen leri namuslu kılmak vc tckeşlilcştirınck için evlendin yordu! Yine de Lupercalia öylesine popüler bir bııynımdı ki, Ih ristiyanhğın yayılmasına dek sürdü. İS 494 yılında papanın IS Şubat’ı “Bakire Meryem in Arınması" bayramına çevirene deki

Papa Gelasius belki pagan festival vc onun seks yüklü kutla­malarını unutturdu ama, istediği sonucu biç elde edemedi; çtlrr kü insanlar Valentine’in yolundan gidip o günü evlenmenin kul sal günü olarak kutlamadılar. Yerine kadın-crkek birliklcliğirıııı romantik bir kısmı olan aşkı ön plana çıkartlılar... günümüze dek... Hâlâ 14 Şubat günü ülkemizde Sevgililer Günü, Hııfıdıı Valentine adıyla kutlanan günün temelinde yine seks dolu bir verimlilik bayramının tektanrıcılarca çalınması vardır. Tıpkı Paskalya, Christmas, Nevruz vb. gibi...

Anadolu’nun Penis Kenti

İlk başlarda Priapos’a, Kyzikos (Erdek yakınları) vc genelde tüm Mysia’da (kabaca kuzey batı Anadolu) tapılsa da. o asıl şa­raplarıyla tanınmış olan Laınpsakos şehrinin büyük tanrısıydı.

Strabon, Coğrafya - Kitap XIII 1:12

Hesiodos[56] onu tanıma:. O, Orthane, Koııisalos, Tykhıın ve diğerleri gibi olan Attika tanrılarına benzer.

Lampsakos'ta adına düzenlenen şenliklerde, içki su gibi akar, cinsellik doruklara ulaşırdı. Lampsakos şehri adını duyunca sakın ola bu şehri uzak diyarlarda -belki de Yunanistan’da- olarak dü­şünmeyin; çünkü Lampsakos Anadolu'da bir kentti: Bizim güzel­ler güzeli Lapseki’nin ta kendisiydi Lampsakos!

Tarihçi Charon, felsefeci Anaximenes, Adimantus, Strato ve Metrodorus’un doğum yeri olduğu kadar, şarap bağlan ve şarap­çılığı ile de ünlüydü. Şarapçılık işinde öylesine ilerlemişlerdi ki, Pers imparatoru Darius ve Kserkses buradan şarap getirtirlerdi.

Üstelik hepsi bu kadar da değil; o çağlarda tanrının kendi adı olan Priapos sözcüğüyle çağrılan bir kenti de vardı... Ünlü an- tikçağ yazan Strabo’nun satırlarına bir göz atalım Lampsakos ve Priapos kentleri için:

Strabon, Coğrafya - Kitap XIII 1:12

Priapos, deniz kıyısında bir liman kentidir. Kent adını orada kutsanan Priapos’tan almıştır. Dionysos (şarap tanrısıj’un oğlu olan bu tanrının kutsanmasına halk çok rağbet etti; çünkü ülke­leri ile komşuları olan Lampsakos gibi komşu topraklar zengin üzüm bağlarıyla kaplıydı. Kserkses (Pers imparatoru), Lampsa­kos’un bağlarla donatılması için emir verdi. Priapos sonraları halk tarafından tanrı olarak kabul edildi.

Belki de içinizden: "Bir kente Priapos denmiş olmasının önemi ne? Orayı hangi tanrı yönetiyorsa, onun ismini alması doğal sayılabilir" diyeceksiniz. Oysa iş bu denli basit değil; çünkü eski dönemlerde Priapos sözcüğü basbayağı penisin bir diğer adıydı:

Diodorus Siculus 4.6.1

Eskiler, anlattıkları mitler veya konuşmaları sırasında er­keklerin seksüel organından söz edecekleri zaman ona "pri­apos" derlerdi.

Bu koşullar altında düşünün ki bir kent var ve adı penis! Orada yaşayanlara "Penis’liler"; oraya gidilirken "Penis’e gidi­yorum"; oradan gelinirken "Penis’ten geliyorum" deniliyor! Te­bessüm etmemek zor.

Tanrı Priapos’un yönetimindeki ve bu ilginç isimli kent ne­redeydi dersiniz? Evet, yine Anadolu'muzda; Ege’de. Biga ilçe­sinin Marmara denizi kıyısındaki bir belde burası; Karabiga... Çanakkale Biga ilçesine bağlı bir yerleşim. Marmara denizi kı­yısında, Biga’ya 17 km. uzaklıkta. Priapus kentinin harabeleri hale görülebilmekte.

Penis tanrının tapını merkezinde yaşayan ve iri penisli oldu­ğu söylenen bir ırkın “ahvadı” olmak hoş olsa gerek.

Her şeyin Sonu

Anadolu’da başlayan bu akım öylesine taraftar buldu ki, Ki- bele tapımında olduğu gibi önce Greklere, ardından da Ro- ma’ya ve zamanla güney İtalya'ya dek ulaştı. Yunanlılar ve Ro­malılar da ona sadece tapmakla kalmadılar; fallusun görüntüsü­nün bile “hayr" getireceğine -aynı Anadolulular gibi- inandılar. Böylece evlerden, gemilere; bahçelerden, arı kovanlarına dek her yana onun ve penisin resmini/yontusunu astılar. Oysa halkın Priapus’a bu düşkünlüğüne karşın -ben diyeyim metafizik ener­jiler, isteyen desin Grek/erkek egemen kültür- onun böylesine yayılmasından rahatsız olmaya... ve çarkı işletmeye başladı. Karalama, kara çalma çarkını! Tıpkı Lidya kralı Karun ve Frig- ya kralı Midas’a yaptığı gibi...

İlk adım olarak onun koruyuculuğu, şans ve uğur getiriciliği örtbas edildi... nasıl mı? Seks yönü ön plana çıkarılarak! Mitler değiştirildi; efsaneler bozuldu; içerikler çarpıtıldı. Oysa Priapus Theogonia’da” bile yer almayan, eşdeyişle çıkışı, doğuşu Yu­nan pantheonu olmayan tanrılardandı. O denli Grek dışıydı; o denli Anadoluluydu. Yunan mitolojisinde yeri yoktu ki onunla ilgili mitler yeniden yorumlansın!

Hesiodos’un, Yunan mitolojisinin Incil’i olarak görülen kitabı. Öncelikle, Yunan mıtograflar tarafından soyu bozguna uğradı ve babası olma konumu Diony- sos’tan, Zeus’a geçirildi.

İkinci olarak uyarıcılık ve bol­luk kavramını çağrıştırması için büyük olarak tasarımlanan penisi bir “özür”e dönüştü. Afrodit’in karnındayken Zeus'un karısı He­ra[57] tarafından lanetlendiği için büyük bir cinsel organa sahip doğduğu ortaya atıldı. Bir lanetti yani artık büyük penisi. Güya Lampsakos’lu kadınlar erkekle­rinden cinsel organları büyük di­ye yaka silkiyorlardı.

Hepsi bu kadar da değil: Sonradan yazılan bu efsaneler ge­reği Afrodit de bebeğinden utandığı için doğar doğmaz onu kır­lara bıraktı. Bu nedenle çobanlarca büyütüldüğü ve sonra bu çobanlarca tapınılarak bir kır tanrısına dönüştüğü anlatılmaya başlandı. Aynı Kıbrıs kralının kızlarını lanetleyerek fahişelik yaptırması gibi son derece anlamsız sözler yazıldı mitlere. Kut­sal fahişeliği yöneten bir tanrıçanın, en sevdiği kralın kızlarını lanetleyerek fahişelik yaptırmasındaki mantıksızlık gibi, bir seks tanrıçasının iri penisten utanması duyulmuş şey miydi?

Ardından görüntüsü çirkinleştirildi Priapus’un. Önceleri sa­kallı ve yakışıklı bir erkek şeklindeki görüntüsü giderek göbekli bir bahçe gnom’una (bir çeşit mitolojik cüce) dönüştü.

Aşırılık ve çirkinlik diline, kulaklarına, burnuna, ellerine ve ayaklarına da yansıdı. Eskiden dik ve iri olan penisi bile artık omzuna atılmış olarak resmediliyordu. Şimdi size Yunanlı yazarların kitaplarından ilk yııztlnıış olanlardan en son yazılanlara doğru ilerleyerek Priapus'un şe­ceresinin nasıl değiştirilip, Zeus’a mal edilmeye çalışıldığım göstereceğim:

Diodorus Siculus 4.6.1 (İÖ l.yy)

Eskiler Priapus'un Dionysos ve Aphmdith'in oğlu olduğunu söylerler ve bunun için makul bir açıklama yaparlar; çünkü er­kekler şarap etkisi altındayken seks uzuvları daha uzar ve be­denleri hassaslaşarak aşkın zevklerine daha açık hale gelir.

Hyginus,3’ Fabulae (İÖ 64 - İS 17)

Priapus, Merkür’ün (Hermes’in) oğludur.

(Merkür, biseksüellik, eşcinsellik, çift cinsiyetlilik gibi özel­likleri yöneten bir tanrıdır).

Suidas, Priapos (İS lO.yy)

Zeus ve Aphrodith'ten doğdu; fakat Hera kıskandığı için el­lerini Aphrodith'in hamile karnına koyup lanetleyerek onun şe­kilsiz, çirkin bir bebek olarak doğmasına neden oldu. Annesi onu bir dağa terk etti ve onu çobanlar bulup yetiştirdi. Kalçala­rının üzerinde duran bir penisi vardı.

Yunan dininin kimi bölgelerinde öylesine kötülendi ki Pri­apos; onun çirkinliği yüzünden Olimpos’tan kovulduğu bile or­taya atıldı. Yararlılık ve koruyuculuk özellikleri unutturulup, sa­dece bir cinsellik tanrısına dönüştürüldükten sonra, unutturulma sırası sekse de geldi. Artık hedef seks özgürlüğünün de insanı dejenere ettiği düşüncesini yansıtmaktı. Bu düşünceyi -yani seksin bela yaratacağı düşüncesini- yaymak için öykülerde şeh- vetliliği yüzünden, annesine... hatta babasına bile saldırdı!

Latin yazar. Ölüm ötesinde Frigya kralı Midas ve Lidya kralı Karun’u açgözlülükleri nedeniyle acı çeken krallar olarak gösteren antikçağ yazan Samsat’lı Lukianos, Priapus’un babası Diony- sos ile tann Apollo’yu şöyle konuşturuyordu:

Lukianos, Seçme Yazılar-Tanrılann Konuşmaları XXIII

Dionysos: Priapos için sana bir şey anlatacağım, eğlenirsin: Geçenlerde Lampsakos'taydım; kentten geldi, beni karşıladı, misafir etti. Sonra yatmaya gittik, hayli de içmiştik: gece yarısı bilim oğlan kalkıp da... Sonrasını söylemeye dilim varmıyor.

Apollon: Sana saldırdı mı demek istiyorsun, Dionysos?

Dionysos: Öyle oldu işte.

Apollon: Ya sen ne yaptın o zaman?

Dionysos: Ne yapacağım? Güldüm.

Apollon: Bir patırtı çıkartmadığına iyi etmişsin; sana saldır­makta da haksız değil hani! Güzelsindir doğrusu.

Dionysos: Öyle ise bir de seninle denesin Apollon: Sen ger­çekten yakışıklısındır, saçların uzun uzun; sana, içip kendinden geçemeden de saldırabiliı:

Apollon: Onu göze alamaz, Dionysos; benim saçlarım güzel, ama elinde yayımla oklarım var.

Artık hem kırların, hem denizin tanrısı, kem gözden koruyu­cu, anların, bitkilerin dostu, bolluk verici ve bebe-sever Priapus unutulmuş; yerine sefih, çirkin, rahatsız edici, ana-babasına sal­dıran, dejenere bir Priapus gelmişti.

Baskılar zaman içinde öylesine arttı ki, insanoğlunun penise tapma gayreti gün geldi tükendi... yani kutsal adamlar sonuçta başanh oldular. Böylece pagan tanrıların utanç verici devri ka­pandı; ahlaksızlık ve sapıklık engellenmiş oldu; dünya tertemiz insanlarla doldu.

Bu bölümü Voltaire’in penis tapımı hakkındaki mükemmel yorumu ile bitireyim:

“Uygunluk kavramımı: bi:i, kendimize rezilce gelen bir ayi­nin sadece azgın kişilerce yaratılmış olduğunu sanmaya yönlen­dirir. Çoğumu: için ahlaksız tavırların dinsel ayinlerde doğabi­leceğine inanmak olanaksızdır. Halbuki penis tapımı ve adetleri ilk kez “saflık ve basitlik" dönemlerinde ortaya çıkmıştır ve içerdiği temel düşünce tanrıyı, onun bize verdiği yaşam sembo­lü ile onurlandırmaktır. Söyleşi bir seremoni ise çok daha uy­gar, çok daha aydın, ama çok daha yoz zamanların eğitimli in­sanlarına komik, gençlerine ise azdırıcı gelir."

Ama yine de seks tann/tannçalan hakkında düzmece mitler yaratarak onlan şeytanlara dönüştürme konusunda büyük başan kazanan mekanizma. Priapus üzerinde pek fazla etkinlik sağla­yamadı; Priapus Hıristiyanlık'ta da bile yaşamayı başardı... Ba­zı azizlerin kimliğine bürünerek de olsa! Aynı Kibele'nin Mer­yem Ana olarak yaşamayı sürdürmesi gibi.

The Worship of Generative Powers, T. Wright, s.50

Güney Fransa'da Provans, Langedok ve Lyon'da ona (Pri­apus'a) St. Foutin adı ile tapıldı. İsmin, Lyon'un ilk piskopos'u olan Fotinus ya da Photinus’dan geldiği söylense de belki de bu isim Priapus isminin bozulması ile türetilmişti. Ayinlerde tahta­dan yapılı büyük birfallus taşınır ve bu özellikle de kadınlar ta­rafından ilgi görürdü. Kısır kadınlar penisi kazır, bu tahtaları suda bekletir ve sonunda bu suyu içerlerdi. Aynı yöntem iktidar­sız kocalar için de kullanılırdı. Bu azize tapmak 17.yy'a kadar Fransa'nın çeşitli yerlerinde sürmüştür. La Confession de Sancy (Pierre de L'Estoile)’den öğrendiğimize göre Provans, Varailles civarında St. Foutin e her iki cinsin de balmumu imaj­ları sunulur ve bunlar şapelinin tavanına asılırdı. Alplerdeki Emburn'da St. Foutin’in fallusuna farklı şekilde tapılırdı. Ka­dınlar kafası üzerine şarap dökerler, bu şarap bir kovada biri­kir, ekşıyene dek bekletilir ve sonunda "aziz suyu" sirkesi ola­rak kadınlar tarafından -ancak nasıl kullanıldığı belirsizce söy­lenen- eylemlerde kullanılırdı. 1585’de Protestanlar Emburn'u alınca bu fallusu kilisede buldular; kafası üzerine dökülen şa­raplardan kırmızı renkteydi. Yine Protestanlar tarafından Oran- ge'de -bir öncekinden çok daha büyük ve üzeri deri ile kaplı- birfallus bulundu ve 1562'de yakıldı. (...) Clermont yakınların­daki Auvergne’de de çok büyük boyutlu bir penise benzeyen bir kaya vardı ve adı St. Foutin idi. Diğer penis azizlerin isimleri de şunlardır: St. Gııerlichon (Burj), St. Gilles (Britanya), St. Rene (Anjou), St. Regnaud (Burgonya), St. Arnaud, ve en çok da St. Guignole (Brest).

4.   Bu isimlere ben de bir iki isim ekleyeyim: St. Ters (Ant- werp), St. Cosmo ve son yüzyıla dek süren Damiano (Napoli yakınlarında Oserina)... hatta ülkemizde Antalya Bayındır kö­yünde Arap Dede! Sekso-Manyak KADINLAR ve TANRILARI DİONYSOS

Bildik Şeyler

“Dionysos, bir şarap tanrısıdır. Çiftçiliğin, bağcılığın, özel­likle de üzümün koruyucusudur. İnsanlara asmayı tanıtmış, onu yetiştirmenin yollarını göstermiş, üzümü fermente ederek şarap yapmanın sırlarını öğretmiştir.”

Dionysos’u en kısa yoldan tanıtmanın yolu yukarıdaki söz­cükleri yinelemekten geçmekte. Oysa gerçek, bu yüzeysel anla­tımdan çok çok daha derin tabidir ki... Kibele, Omphale ve Pri- apus’u incelerken yaptığımız gibi, önce onu Yunan pantheon'un­daki klasik efsaneleri ile bir tanıyalım; sonra konuşmaya başlanz.

Evet, günlerden bir gün Zeus, bir ölümlüye önce aşık, daha sonra da onunla “halvet” olur... Yüce tanrının dikkatini çekme bahtsızlığına uğrayan kız Thebai kentinden Semele'dir bu sefer. Bahtsız dememin nedeni Zeus’un ilgi gösterdiği tüm kadınların, karısı Hera elinde korkunç acılar çekmeleri. Yani mitler hep dü­zene uygun biçimde yaşayan evli-barkh kadın Hera’dan yana­dır; çünkü patriarkal anlayışta düzen ve statüko, duygu ve deği­şimden çok daha önemlidir.

Zeus, Semele ile sevişirken Zeus’un karısı Hera olayı haber alır ve Semele’den öç almak için kılık değiştirerek bakıcı Beroe olur. Amacı Semele’yi, Zeus’u kendi haliyle görmesi konusunda kışkırtmaktır. Böylelikle Semele bir tanrı ile .sevişmenin keyfini tam olarak sürebilecektir. Senide ona kanar, ama Zcus’u kendi hali -yani yıkhrımlı, şimşekli görüntüsü ile görünce buna daya­namayıp yanar... Oysa ölürken Dionysos'a altı aylık hamiledir!

Sevgilisinin kendi enerjisi ile kavruluşunu gören Zeus hemen olaya el koyar; bebeği Semele’niıı karnından çıkarır; kendi kasığı­na (ya da baldırına) bağlayarak besler... zamanı gelince doğurur! Bu bebek tahmin ettiğiniz gibi Dionysos’lur. Zeus bebeği doğurur doğurmaz Hera olanları anlar; ama llemıes bebeği kurtarır ve:

Nonnos, Dionysiaca 9.136

Hera, Zeus'un oğlunu (Dionysos henüz bebekken ve İno’nun bakımındaykcn) yok edecekti ama Hermes onu yakala­dı ve Kibele'ııin yaşadığı ağaçlıklı dağ sırtına götürdü.

Mitler bu noktada farklılık gösterir; Nonnos bebeğe Kibe- le’nin baktığını söylerken; bazı efsanelere göre Hermes bebeği Orkhomenos kralı Athamas’la karısı İno’ya vermiştir. İno ise Semele’nin kardeşi, yani bebeğin teyzesidir. Teyze ve enişte Di- onysos’u. Hera tarafından tanınmasın diye kız olarak büyütür­ler; ama Hera durumu yine de fark ederek intikam almak için karıkocayı delirtir; böylelikle kral Athamas, büyük oğlunu ge­yik sanıp öldürür; İno ise küçük oğlu ile kendini denize atar. Bu gelişmeler sonucunda Zeus yeniden olaya karışmak zorunda ka­lır; bu kez bebeği alarak onu Nysa’ya götürüp, orada saklar.

Nysa’nın neresi olduğunu ise kimse çözememiş bugüne dek, ama bir dağ olduğu konusunda görüş birliğine varılmış. Kimisi bu dağın Etyopya’da, kimisi Libya’da, Hindistan’da, hatta Trakya’da olduğunu söylüyor. Bu konuda uzmanların görüşleri­ne baş vuralım:

Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat

Nysa açıklamalarda efsanelik bir dağ olarak gösterilir. Ho- meros'un llliada’sında Trakya'da gösterilir. (VI133). Bu adı ta- ştyan birkaç dağ var. Dionysos’un baştanrısı olduğu dağ hangi, si? Herhalde özellikle hiçbiri, bu Nysa adı Olympos ve İda gibi yüksek dağlara verilen bir genel ad olsa gerek, tanrı da bir do­ğa tanrısı olarak yüksek bir dağın doruğunda doğmuş ve o dağ­la simgelenmektedir.

Harpers Dictionary of Classical Antiquities,

Harry Thurston Peck

Dionysos’un bakılıp beslendiği ve Nysaeus, Nysius, Nyseîus, Nyseus, Nysigena vb. adlarını alan efsanevi dağ tanrının kutsal yerlerinden biri olabilir.

1-    Hindistan’da Pencap’ın kuzeybatı köşesi;

2-  Bir Karia (güney batı Anadolu) kenti olan ve şarapları ile meşhur Nyssa kenti:

3-    Kızılırmak yakınlarında bir Kapadokya kenti;

4-    Bir Etyopya kenti (Herodot 3:971111; 2:146,3:97)

5-    Boeotia’da[58] yamaçlı Helikon'da[59] bir köy.

Bu yeni evinde bebeğe artık ölümlüler değil, nymphler (su perileri), Kibele’nin gizemli dansçıları Koribantlar ve Hyadlar (Dionysos’un, sonradan yıldıza dönüşen dadıları) bakacaktır ama Zeus, oğlunun tanınmasını engellemek için bir önlem daha alır; Dionysos’u bir keçiye dönüştürür.

Küçük keçi artık bir yandan büyümekte, diğer yandan da satir­lerin[60] en meşhurlarından olan ve her zaman sarhoş gezen Sile- nos’tan ders almaktadır... üzümden şarap yapmak ve sadece Sile- nos’a özgü bilgelikler konusunda! Oysa Hera, Dionysos’un izini o büyür büyümez bulur ve yine intikam ahr... Dionysos’u delirtir!

Çılgın Dionysos, kendini yollara vurur; Mısır, Suriye ve Hindistan arasında dolaşır; sonunda Frigya’ya geldir. Frigya’da Dionysos’u "tanrıların anası” tanrıça Kybele karşılar, onu sade­ce iyileştirmekle kalmaz, kültünün sırlarını da açıklar; vahşi da­vullarını, dans etme bilgisini ve orgiastik ritlerini öğreterek Di­onysos’u bir tanrı kılar. Artık iyileşmiş olan genç tanrının bun­dan böyle tek isteği vardır: Dinini yaymak. Ardına ilerdeki say­falarda daha yakından tanıyacağımız garip varlıklardan oluşan ve kendiyle birlikte ilerleyen bir orduyu alır; doğruca Hindis­tan’a giderek ordusuyla orayı “zapteder”. Trakya’ya gider, ona boyun eğmeyen kral Lykurgos’u delirtir. Sonunda Yunanis­tan’a dönüp Thebai kentinde kendi dinini ve bayramı Bakkha- nalia’yı başlatır.

Yunan inancında Dionysos bu şekilde anlatılmış. Konu ile ilgili bir miktar bilgi altyapısı olan kişiler için çözülmesi hiç de zor değil. Ama efsaneleri deşifre etmeyi bir sonraki bölüme bı­rakarak biraz da Dionysos tapımından söz edelim; çünkü onu daha iyi tanıdıkça, mitleri çözümlemek daha kolay olacak.

İçki, Dans ve Zevk

Öncelikle söylemeliyim ki, Dionysos ritleri de -aynı Kibe- le’ninkiler gibi- orgiastik karakterlidir. Yani alkol tüketimi son­rası serbest seksli tapım! Aslına bakılırsa orji olarak dilimize bile giren; “yemekli içkili serbest grup seks” anlamına gelen; tanrıça Kibele tapımında sıklıkla karşılaştığımız bu sözcüğün kaynağı Dionysos tapımıdır; çünkü Dionysos ayinlerinin gerçek adı Orgia’dır!

Euripides, Bakkhalar 415

Şehvet orada, bir şenliktir orgia. Orgia öylesine seks yüklü bir sözcüktür ki, günümüzde ko­nuşma lisanına bile girerek çok sık kullandığımız bir kelimedir ve çok özlenen bir ruh patlamasının adı olmuştur: Orgazm (or- gia-zm)’ın!..

Peki neden orji kavramı Dionysos’tan kaynaklanmıştır? Di- onysos’tan kaynaklamıştır; çünkü bu dinin taraftarları dağlara - ille de dağlara- çıkarlar (Kibele, Şiva ve karısı Şakti’nin hep dağ tanrı ve tanrıçaları olduğunu anımsayalım), şarabın dozunu “kat-be-kat” fazla kaçırdıktan sonra tef, flüt, simbal ve ziller ile çalman müzik, avaz avaz söylenen şarkılar, döne döne yapılan danslar aracılığı ile iyiden iyiye coşar; sonra önlerine gelenle “günah işlerler”di. Orgiazm ise bu ayinlerde insanların ulaştığı en üst noktadaki doyumun/boşalımın adıydı. Bir diğer deyişle insanın en doğal ve en benzersiz orgazmı, sıradan seksten çok, doğanın bağrında içki tüketilerek grup halinde yapılan seks ara­cılığı ile gelmekteydi. Bu orgazm ise en güçlü biçimiyle Diony- sos ayinlerinde ortaya çıkardı. Zaten amaç da buydu... insan ru- hunu -adı ister Zeus olsun, ister Yahve- patriarkal tanrı ve dü­zenlerin yarattığı tutsaklıktan çıkartmak... ve de onları gerçek yaratıcılarla buluşturmak.

Sanırım tapımın en ilginç yanı, tapımın kendisi kadar, tapı- nıcıları olan Bakkhalar (diğer adları ile Meanadlar)... Dionysos dininin kadın tapınıcılarıydı Bakkhalar. Zaten Dionysos’a ge­nelde kadınlar tapardı! Düzen, kural, düstur, statüko gibi kav­ramlar, erkeklerden çok, kadınların ve hayvanların doğasına ya­bancıdır; ve sadece bu nedenle tektannh dinlerde kadınlar gü­nahkâr olarak görülür. Ama Dionysos’un bir dolu erkek tapını- cıları da vardı. Bu erkek tapınıcılar ise egzotik, hayvansı ve vahşi satirler ile sembolize edilirlerdi.

Anlatılanlara göre Bakkhalar, genelde rutin düzenlerini, yani ev ve ailelerini terk etmiş, tanrının peşine takılmış ve sürekli sarhoş halde gezmeyi seçmiş kadınlardı. Onlar hakkında en de­taylı bilgiyi yine Grek dünyasının bir yazarı olan Euripides’in Bakkhalar oyunundan öğrenmekteyiz. Bu oyun Greklerin gö­zünde sadece bir oyun değil, Dionysos tapımının kutsal kitabı olarak görülürdü.

Euripides, Bakkhalar 34

Dionysos cezbesine kapılıp

İğlerini, mekiklerini ellerinden atan

O kadınlar güruhu.

Dionysos inancında kadınlar öylesine özgürlüğe yönlendiri­lirlerdi ki, Dionysos’a ilkçağın feministiydi demek yanlış ol­maz. O, kadınların hiçbir şeyden korkmadan yaşamasının ge­rekliliğine; onları korumak adına kısıtlamanın ise yanlışlığına inanırdı. Euripides, Bakkhalar 487-488

Pentheus.-[61]

Kadınlar için gece tuzaklarla doludur, saf değildir.

Dionysos:

Kötülük gün ışığında da işlenebilir.

Günümüzün “dolmact/kariyerci” tartışması daha o zamanlar başlamıştı belki de; çünkü kadınların özgürleşme atağı, oyuna "iğlerini, mekiklerini ellerinden atma" şeklide yansımıştır. Oy­sa bağnaz kral Pentheus, Bakkhaları yakalayınca ceza olarak onları köle etmekle birlikte, yeniden el işlerinde çalıştırmaya da başlamaktaydı.

Euripides, Bakkhalar 51

Pentheus:

(...) hizmetindeki kadınlara gelince,

onları ya köle pazarına götürüp sattıracağım,

ya da kendi sarayımda alıkoyup dokuma işlerinde çalıştıracağım.

Böylece ellerini teflerden davullardan uzak tutacaklar.

Tekdüze ve rutin işler, kölelikle eşit ağırlıkta bir ceza olarak görülmekteydi değişimci ve yenilikçi Dionysos inancında!

Bakkhalar ayinler sırasında ellerinde, ucuna çam kozalağı takılmış ve üzerine asma dalları sarılmış sopalar, yani “thyrsus” lar taşır; üzerlerinde vahşi hayvanların -çokluk da kaplanların- postundan başka bir şey olmadan, tamamen “anadan üryan", uzun saçlarını asmalarla, hatta kimi zaman yılanlarla süslemiş şekilde, ormanlarda sarhoş olarak şarkı söyler, dans ederlerdi.

Bakkhalar doğa üstü güçlere de sahiptiler. Öyle ki, aşmalı, kozalaklı çubuklarının ucundan bal akıtırlar; onları yere vurun- ca yerden şarap çıkarırlardı. Bakkhalann sihirli güçleri bu ka­darla sınırlı da değildi; onlar parmakları ile toprağı kazısalar yerden süt fışkırır, aynı parmaklar yeri gelince aslanları bile parça parça eder, ama bu çılgın kadınlar hayvan yavrularına kendi memelerinden de süt verirlerdi.

Öte yandan Bakkhalar Dionysos’un askerleri gibiydiler. Onun dinine saygı göstermeyenlere karşı çılgın gibi saldırmaları ile de ünlüydüler. Üstelik vahşi hayvanlan yenecek kadar kuvvet ka­zanmış bu kadınlara silah da işlemezdi. Yine de bir şekilde yara­lanırlarsa, kozalaklı çubuklarını yaraya sürünce iyileştirme kapa­sitesine de sahiptiler. Mitler bu konuda öylesine coşuyor ki, onla- nn en ağır yükleri kolayca omuzlarında, hatta ateşleri -kendileri yanmadan- saçlarında taşıdıklarını bile öne sürüyor.

Bakkhalan gizlice gözleyen bir sığırtmaç izlediklerini şöyle anlatmakta: Euripides, Bakkhalar 688-710

Görmeye değer bir güzellikti.

Genç kadınlar, yaşlı kadınlar, aralarında henüz evlenmemiş kızlar,

Önce saçlarını çözdüler açtılar, ceylan postlarına büründüler, Ve yüzlerini yalayan yılanları ötelerine berilerine sardılar.

Kiminin karacalar vardı kucaklarında, kiminin yırtıcı kurt encikleri.

Ak sütleriyle emziriyorlardı onları. Bunlar bebelerini evleri­ne koymuş,

memeleri süt dolu genç annelerdi..

Sonra sarmaşık çelenklerini, meşe yaprağı taçlarını geçirdiler başlarına.

Kızlardan biri saplayınca kargısını kayaya güldür güldür su kaynamasın mı sana.

Öbürü ateş çalışını çalınca toprağa,

kudretten şarap fışkırdı.

Yeri tırnaklarıyla kazınca da süt çıkıyordu.

Tyrsoslardan bolca bal damlıyordu.

Bu çılgın, bu vahşi askerler Thebai kralı Pentheus’u yakala­yıp parça parça ederek öldürmüşler, kafasını da ünlü çubukları­nın başına geçirip kentte dolaştırmışlardı! Pentheus ise sıradan bir kral değildi, Dionysos’un, kültünün ana merkezi yapmayı is­tediği Thebai’nin kralıydı. Çok çekişmişti Dionysos ile; çünkü Pentheus’un idealize ettiği kavram Olimpos tanrılarının ideali olan “kanun ve düzen”di. Oysa Dionysos ortaya çıkınca kadınlar “evlerini barklarını” terk edip, çılgınlar gibi Boeotia ve Attika (Atina yakınları) arasındaki Cithaeron dağına çıkıyorlar, ilahi cezb’e kapılıp çıldırıyorlardı. Bu durumu gören Pentheus'ta “şa­fak attı” ve hemen -binyıllar boyu egemenlik kurmak, üst otorite olmak, yönetmek, liderlik etmek vb. stfvdalısı- güç odaklarının yaptığını yaptı: Törenleri yasakladı! Hepsi bu kadar da değil; üs­tüne üstlük Dionysos’u esir etmeye de çalıştı. Ama sonradan me­raka kapılıp, belki de kendinde de olan eğilime daha fazla karşı duramayıp kadın kılığına girerek onları gözlemeye kalktı. Bakk- halar ise onu vahşi bir hayvan sanıp parçaladılar... onu öldürenle­rin arasında bir Bakkha olan öz anası da vardı!

Dionysos’un tapınıcıları kadar ordusu da çok ilginçtir. Kim­ler yoktur ki bu alayda? Artık yakından tanıdığımız Pan’ın ken­di gibi sekse ve içkiye düşkün oğullarını mı istersiniz; hatta Hint seferindeki gibi bazen bizzat katılan Pan’ı mı; belden aşa­ğısı at, üstleri insan Kentaurlar’ı mı; şişko çıplak aşk melekleri­ni mi; oku gerilmiş, atılmaya hazır aşk tanrısı Eros'u mu; Kha- ritler mi;[62] çırılçıplak erkekleri mi; yoksa satirleri mi... Satirler onun ordusunun en geniş nüfuslu katılımcılarıydılar. En çok sevdikleri şeyler nymphler[63] ve şarap içmek olan bu varlıklar ayinlerde Bakkhalar’la kolkola girer, bir elde tef, diğerinde flüt, içkiden kendinden geçmiş halde dans edip dururlardı.

Bu arada nyph’lelre bol bol da oynaşırlardı tabii. Onları böy­le şen-şatır görüp sadece eğlence düşkünü de sanmayın; Diony- sos'un dinini yaymak için çıktığı Hint seferinde cesur birer as­ker olarak da savaştılar... hatta çoğu yaşamını bile yitirdi. Ama savaş olmadığı zaman dans etmeyi, şarkı söylemeyi, su perileri­ne saldırmayı, inanılmaz oranda şarap içmeyi o kadar çok se­verlerdi ki, sık sık yere yıkılıp, horlaya horlaya uyumaya baş­larlardı.

Satirler, bayram ve şenliklerde şen müziği yapmakla görev­liydiler. Oysa sızdıkları zaman alayın hay-huy’u da azalırdı ta­bii; ama Dionysos bu, sessizlik içinde kalabilir mi? Satirler ise bu soruna bir çözüm bulmuşlardı ve sızdıkları zaman, tanrı ne­şeli seslerden uzak kalıp sıkılmasın diye sağa sola simballer ve ziller asmışlardı. Böylesine alışılmadık tapınıcılara ve böylesine vahşi bir inanca sahip tanrının görünümü nasıldı dersiniz? Sizce o kuze­yin ayı postlarına sarılıp dövüşen kana susamış savaşçıları “Berserker’ler gibi miydi? Yoksa zırhlara bürünmüş Truva kati­li Akhilleus’a mı benzerdi? Belki de elinde hz. Ali’nin kılıcı gi­bi yenilmez bir silah ile her yöne yetişen bir kahramandı?

Gariptir ama bunların hiçbiri doğru değil. Dionysos, efemine bir görünümdeydi! Uzun saçlı, kadınca güzel, süzgün bakışlı... Bakkhalar oyununda Pentheus’un ona söyledikleri bu durumu açıklamakta:

Euripides, Bakkhalar 220

Yabancı bir sihirbazdan da bahsediyorlar; Lidya'dan gelmiş; kokulu saçlar, sarı perçemler, mor yanaklar varmış;

siyah gözlerinde Aphrodith'in sihri patlıyormuş. Euripides, Bakkhalar 455

Afili biçimde alnına düşen perçemlerin senin bir güreşçi olmadığını gösteriyor.

Bakkhalar dışında kalan eski metinler ise özetle Dionysos’u şöyle tanımlar: "Hassas görünümlü; uzun saçları asma dalları ve üzüm yapraklarıyla süslü; ya leopar postu veya uzun, egzotik bir kılık içinde; elinde penis sembolü olarak ucuna kozalak ge­çirilmiş, üzerine asma dalları sarılmış rezene veya köknar sapı taşıyarak dolaşan bir genç. Elinde “kantharos” (ya da şarap kadehi) ile dans eder; çevresindeki leoparlar ve panterlerle oy­nayıp sıçrayarak ilerler, kimi zaman onların sırtına biner; kimi zamansa arabasına koşardı.”

Dionysos’un görüntüsü zaman zaman kadınsı olarak betim- lense de, kadınlarla arasının çok iyi olduğunu hemen belirte­yim. Uyurken seviştiği Frigya’lı -erkek ve aşk tanımaz- avcı Aura’dan[64] mı söz edeyim? Yoksa ona aşkım açıklayan her er­keği öldüren ama bir sarhoşluk anında kendini Dionysos'a tes­lim eden ve İznik’e (antik dünyanın Nicea’sı) adını veren Asta- cia’lı su perisi Nicaea'dan mı? Ama tüm bunlara karşın en bü­yük aşkı Ariadne idi. Babaerkillerin “piri” Theseus'un aşkına kanıp, ülkesini terk eden, ama güvendiği sevgilisi tarafından ki­milerine göre Naksos, kimisine göre ise Kıbrıs adasında ortada bırakılmıştı Ariadne. Böylece öylesine büyük bir acı içine girdi ki, sonunda kendini asmaya karar verdi. Ama tam bu sırada Di- onysos, alayı ile yanına geldi ve onu teselli ederek kendine eş olarak aldı.

Kadınlar arasında çok popüler olan Dionysos’un yakışıklılı­ğı Pentheus tarafından bile onaylanmıştı. Euripides, Bakkhalar 453

(Pentheus konuşuyor)

Bayağı yakışıklıymışsın. Görünüşün kadınları ayartmaya ye­ter yani.

Dionysos tapımının ayinlerinde neler yaşandığını kimse tam olarak çözememiş (örneğin Anadolu’daki -İon öncesi- tapımın içeriği üzerine ne yazık ki Yunan yazarlarının eserlerinde yer alan dip notlan gerisinde veri yok). Bu nedenle yine Euripi- des’e döneceğiz zorunlu olarak.

Euripides, Bakkhalar 415

Şehvet orada, bir şenliktir orgia

Bakkhalar sınırsız özgürlük içinde sürdürür toplu sevişmelerini.

Euripides, Bakkhalar 220-224

(Pentheus konuşuyor)

Öbek öbek kadınlar ortalarında testiler dolusu şarap.

Gizlide kuytuda erkeklerle çiftleşirlermiş!

Sözde Bakkha rahibeliği bunu gerektirirmiş.

Bana sorarsanız Bakkhos’ a falan değil Afrodite'ye çalışıyor bu kadınlar.

Pentheus bu sözleriyle bilincine varmadan Dionysos-Aphro- dith ilişkisini de gözlemlediğini belirtmiş!

Bakkhanalia, Dionysia, Liberalia adh hepsi de Dionysos’a ithaf edilmiş bayramların gerisinde gerçekten nasıl eylemler ol­duğunu bir de çağdaş yazarlardan dinleyelim; göreceğiz ki, ön­ceki sayfalarda incelediğimiz bir olgu, bir kez daha karşımıza çıkacak: The Ascxuality ol' Dionysus, Michael Jameson

Kült pratiklerinin içinde normal bir kadının tanrı ile evlen­mesini içeren bir de kutsal evlilik, yani -hiero gamos- vardı. Ati­na'da baharda kutlanan Anthestheria bayramında yerel bir arc­hon’uır17 karısı bir geceyi tanrının mabedinde geçirir; kendi ile ilişki kurması için tanrının ziyaretini beklerdi.

Kutsal evliliği Sümer’li İnanna ve Fenike’li Adonis tapanın­dan anımsadığınızı umuyorum.                                  '

The Worship of Generative Powers, Thomas Wright, s.78

Bakkhanalia (Yunanistan’da kutlanan bir Dionysos bayramı) Ekim’in son yarısında, hasat bittikten sonra, Liberalia (önceki sayfalarda izlediğimiz Priapus bayramı) ile aynı biçimde kutlanır­dı. Phallus, taç gibi süslenmiş olarak alayın önünde taşımı; ve yi- ’ ne Liberalia’da olduğu gibi kutlamalar katılanların şarap ile iyi­ce kızıştığı, aşırı sefahate düşüp dejenere olduğu- geç saatlere dek sürer, insanlar en aşırı alışkanlıklara tereddütsüz karışırlardı.

Dionysos şenliklerinde sadece seks değil, penise bir obje olarak saygı gösterme inancı da vardı; zaten Dionysos, penis tanrı Priapus’un babasıydı.

Gods of Love and Ecstasy:

The Traditions of Shiva and Dionysos, Alain Danielou

Baharda Yunan kasabaları Dionysos onuruna Phallophoria festivalleri düzenlerlerdi. Bu festivallerde ritüel alayı bir büyük penis taşırdı.

Dionysos: Archetypal Image of Indestructible Life,

Cari Kerenyi

Sahnede aktörler üstlerine -kült inisiyasyonlarının temel gi­zemi olduğu için- sahneye çıkarken kocaman sertleşmiş haldeki yapay penisleri takarlardı. [65]

Yunanistan Attika’da köylerde, Aralık ayında kutlanan ve Dionysia adı verilen bayramda taşınan büyük fallusa bir dc se­pet eşlik ederdi. Bu sepet, “sepet taşıyıcı” denilen ve köyün/ka- sabanın en seçkin kadını tarafından taşınır; içinde de kuru mey- valar bulunurdu.

Baba-oğulun festivallerinde fallus görülür de, ailenin hanımı Afrodit tapımmda görülmez mi?

The Worship of Generative Powers, Thomas Wright, s.78

Venüs festivali ise Nisan başında yapılırdı. Fallus yine ara­basında taşınır, Colline kapısı dışındaki Venüs tapınağındaki Romalı hanımlar alayla ilerlerler ve tanrıçanın seksüel bölgele­rini temsil ederlerdi.

Gördüğünüz gibi döndük dolaştık, yine penis tapımına ve fallusun yüceltilişine geldik. Aslında bu durumda şaşılacak bir şey de yok; çünkü verilmek istenen, ama patriarkal mitograflar- ca elden geldiğince sansürlenen mesaj hep aynıydı: Seks özgür­lüğünü yaratmak! Seks özgürlüğü ise en “has”ından doğallığa ulaşmanın ilk adımıydı. Dionysos tapımı da sanıldığı gibi “manyaklıkların” yapıldığı bir “hezeyan” ortamı değil; köyün, kasabanın halkının doğa ortasında, müzik eşliğinde, içip “zevk­li sefaya” daldığı şölen ve şenliklerdi. “Bu basit yeme-içme-se- vişme ortamlardaki tanrısallık neredeydi?” diye bir soru takıla­bilir akıllara. Anılan tanrısallık, gönül ferahlığı ve neşe içinde gerçekleştirilen yeme-içme-sevişmedeydi tabii ki (bu işin sanıl­dığından çok çok daha zor olduğu bilinmelidir). Doğal yaşa­maktan daha kutsal bir eylem yoktu ki. Kutsallık denen şey, biz çağdaşların pozitif enerji, o insanların ise Dionysos, Priapus, Kibele vb. dedikleri enerjiler/tanrıları uyandırmak anlamınday- dı... Bunun yegane yolu da “hulus-u kalple” doğal olabilmekti.

Gerçekte Kim, Kimdir?

Satirler

İlk olarak, Dionysos’un alayındaki sarhoş satirlerden söz ederek başlayayım. Neredeyse her zaman “sopa” gibi dimdik bir penis ile gezdikleri anlatılan, Dionysos’un inancını yaymak için çıktığı Hint seferinde cesur birer asker olarak savaşan satir­ler gerçekte kimdi?

Öncelikle onların -her ne kadar Yunan mitolojisinde at kuy­ruklu, keçi ayaklı yaratıklar olduğu iddia edilse de- gerçekte ölümlü insanlar olduklarını ve genelde Anadolu krallıklarında yaşadıklarını söyleyerek başlayayım; çünkü kimi antikçağ ya­zarları Bergama'da mezarlarını gördüklerini yazmışlar. Sanırım satirler hakkında en kolay bilgi edinme yolu, içlerinden en ünlü ikisini tanımaktan geçmekte:

İlk örneğimiz Marsyas. Frigyalı olan Marsyas, fetihler yapan bir komutan ya da akınlara katılan bir kahraman değil; iki boru- lu kavalın mucidi bir müzisyen. Apollon ile yarışıp kazanınca lanetlenerek derisi yüzülmüş! Onu birinci ilan eden kral Mi- das’ın da kulakları eşek kulağına çevrilmiş. Önceki sayfalardan anımsayın: Kıbrıs kralı Kinyras'da müzik yarışmasında Apol- lon’u yenmekteydi.

Şöhretlilik açısından Marsyas’ı Silenus izlemekte... Diony- sos, Nysa’da gizlenirken ona -güya içki yapmasını- fakat ger­çekte bilgeliği öğreten ve sürekli sarhoş olarak betimlenen hoş­sohbet, göbekli, hep eşek üzerinde gezen ihtiyar Silenus.

Satirleri genel biçimde inceleyecek olursak Genealogical Guide to Greek Mythology adlı kitabın yazarı Carlos Para- da’nın, satirlerin mitolojik birer kişilik değil, Akdeniz adaları­nın birinde (ana tanrıça tapımı ile yakından ilgisi olan Kıbrıs olabilir mi?) yaşayan; bir gemi kıyılarına yanaşınca bağırarak gemiye çıkan ve tüm kadın yolcuları "elden geçiren” bir toplu­luk olduklarını söylediğini görürüz. Sözün özü Dionysos’un alayındaki satirler. Yunanlıların kanı kaynayan Ege ve Akdeniz bölgesinde yaşayan paganist Anadolu erkeklerini yorumlama biçimi. Daha doğrusu yanlış yorumlayarak, onları kendi inanç­larının seks gücü yüksek doğa tanrılarının cisimlenmiş hali ola­rak görmeleri; yani mitolojik doğa tanrıları ile, kanlı canlı in­sanları birbirine karıştırmaları. Ege ve Akdenizli erkekler için hayli hoşa gidecek bir iltifat olsa gerek.

Bakkhalar

Ve Bakkhalar... Varlıkları asla kanıtlananınmış deli kadınlar! Euripides’in oyunu ile fazlasıyla ortaya çıkan çılgınlar! İnsanın içinden sormak geliyor: "Eğer Dionysos kadınlan böylesine de­lirtiyorsa, neden inancın çıkış noktası olan Anadolu'nun tarihinde asla (dağlarda hayvan parçalamayı geçtim) çığlıklar atarak sürek­li sarhoş gezen kadınların varlığı görülmemekte?" diye.

Yunanistan’da Euripides, Diony'os tapımınm kutsal kitabını -yani Bakkhaları- yazan bir peygamber/ozan şeklinde görülür. Yazdığı tragedya, tıpkı İlyada gibi kutsal günlerde okunan, bir çeşit din kitabıdır. Çok insan da (ne yazık ki ülkemiz insanlan- nın çoğunluğu bile) Dionysos tapunun bu kitapla öğrenmiştir. Oysa acaba Bakkhalarda anlatılanlar ne derece gerçeği yansıt­maktadır? Bilinmelidir ki Euripides hiç de “kadınsever”liği ile tanınan bir yazar değildir:

Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat

Aristophanes "Thesmophoriai Bayramlarını Kutlayan Ka­dınlar" adıyla bir komedi yazarak, kadınların nasıl bu gizli tö­renler sırasında kadın düşmanı Euripides'i suçladıklarını sah­neye koymuştur.

Eski Yunan Edebiyatı, Güler Çelgin, s.87

Euripides yalnız bir hayat sürmüştür. İki defa evlenmiş, fakat aradığı mutluluğu bulamamıştır. Tragedialarındaki kadın düş­manlığı belki bu yüzdendir.

Lafı uzatmaya gerek yok: Bakkhalar aslında, Zeus’un baskı­cı sisteminde değil; doğanın özgür enerjisi ile senkronize olarak yaşayan anaerkil Anadolu krallıklarının kadınlarını anlayama­yan Yunanlıların uydıırmasıydı... aynı satirlerin sarhoş/tecavüz- cü/tembel yaratıklar olarak algılanması gibi.

İno

Dionysos’un teyzesi olan, ona çocukluğunda bakan ve güya Hera tarafından delirtilerek intihar ettirilen İno da eski dinin bü­yük saygı gören ulu deniz tanrıçalarındandır. Asıl adı Leukot- hea olan, ama “Beyaz tanrıça", “dalga serpintilerinin tanrıçası” isimleriyle de anılan İno, Okeanos’un[66] torunudur. Ovidius, Melamorfozlar’da "Denizlerden köpükten yaratılmışım” (4:535) demekte olan İno, Odyssea’da, Zeus’un kardeşi Pose- idon, Odysseus'u öldürmeye çalışırken kahramanın yardımına koşar, ama Odysseus ona güvenmez (V:333).

Leukothca’nın Roma dinindeki adı ise Mater Matuta (ana Matuta)’dır... Mater Matuta ise Kibele’nin Roma inancına yan­sımış halidir.

İno’nun, kucağına alıp denize atladığı bebeği de bir deniz tan­rısıdır ve adı da “limanlar tanrısı” Palaimon’dur. Unutturulan eski inançlarda bu ana oğul, denizcilere fırtınalı havalarda kılavuzluk etmek için yunusların üzerine binerek yanlarına gider, hayatlannı kurtarırlardı. Bu durum Yunan mitlerine “Poseidon onları deniz tanrıçası ve tanrısı yaptı” şeklinde yazılsa da, Okeanos’un soyun­dan gelen bir tanrıçayı, gerçekte zelzele tanrısı olan Poseidon’un deniz tanrıçası yapması bütünüyle anlamsızdır.

İno’nun lanetlenmesinin nedeni ise başkaydı; lanetlendi, çünkü İno, Semele’nin Zeus ile sevişirken değil, doğum sancısı başlamışken yandığını insanlara göstermek istedi.

Euripides, Bakkhalar 90

O tanrılar ki bu, anası, eski bir zamanda,

Doğum sancıları içinde,

Çarpıldı Zeus’un yıldırımlarına;

Can verdi düşürüp karmndakini.

Yani mit gerçekte Semele’nin, Zeus ile sevişirken kazaen yanmadığını; çünkü yanma zamanında doğum yapmakta oldu­ğunu anlatıyordu. Zaten Semele ve Zeus sevgili değillerdi ki! Semele’nin sevdiği bir delikanlı zaten vardı: Avcı Aktaion. He­men ekleyeyim, o da -sözde bakire Artemis’i yıkanırken gördü­ğü için- Zeus tarafından köpeklere parçalatılmıştı!

Semele

Dionysos’un annesi olan Semele de -mitlerde yansıtıldığı gi­bi basit bir ölümlü değil- ana tanrıçanın görünümlerinden olan ve çok sevilen bir deniz tannçasıydı. Bu bilgi, zar zor da olsa çok popüler olmayan efsanelerde izlenebilir. Şöyle ki, Semele ölünce, teyze İno’nun Dionysos’u büyüttüğü Brasiae denilen ül­ke hakkındaki bazı mitler bu düşüncenin kanıtıdır:

Pausanias, Description of Greece, Laconia 24.3-4

Brasiae'de yaşayanların bir hikayesi vardır. Semele’nin oğ­lunu doğurduktan sonra babası Kadmus tarafından Dionysos  ile bir sandığa konularak denize atıldığını, sandığın onların kı­yısına sürüklendiğini anlatırlar. Onlar sandıktan artık ölmüş olan Semele'yi çıkarırlar, onuruna büyük bir cenaze töreni ha­zırlarlar ve Dionysos'u büyütürler.

Bu nedenle şehirlerinin eski adı olan Oreiatae, sandık dal­galarla kıyıya vurduktan sonra Brasiae'ye dönüşür. Zaten bizim zamanımızda da bir şeyi dalgaların kıyıya attığını anlatmak için kullanılan kelime (Brasiea’dan türemiş olan) ekbrasein'di.

Bu sözlerdeki önemli mesaj, “kıyıya çıkış” olayında gizli. Görülmekte ki mitin kıyıya çıkış bölümü öylesine önemli görül­müş ki, hem bir diyarın adını değiştirebilmiş, hem de yeni bir kelime/kavram oluşturmuş. Ana tanrıçanın görünümlerinden olan Aphrodith de denizden -Kıbrıs’ta bir kıyıya çıkarak- doğ­muştur ve onun kıyıya çıkışı da isimlerinden biri sayılacak ka­dar önemsenmiştir. “Sudan kıyıya çıkan” anlamındaki Anadyo- mene’dir bu isim! Oysa Dionysos mitinde Semele -aynı Aphro- dith gibi- kıyıya çıkmış olsa da, ölü olarak gelmiştir denizden... ki bunun anlamı ana tanrıça inancının orijinal halinin artık öl­müş olmasıdır. Ana tanrıça artık sıradan bir aşk tanrıçası şeklin­de var olacaktır.

Zaten Semele’nin “sudan çıkışı” kadar, “suda yüzüşü” de hep Afrodit, yani ana tanrıça ile benzer olarak yansıtılır:

Nonnos, Dionysiaca 7.222

Bir naiad, güzel Semele’nin akıntıda yüzüşünü gördü ve ikinci Aphrodith'in doğduğunu düşündü: "Kronos, ilk Kypris'ten sonra babasının jenitallerini orakla yeniden kesmiş (Aphrodith, Uranüs'ün kesilen cinsel organının denize düşme­sinden doğmuştur) ve köpük bilinç kazanıp, ve su da kendine şekil verip kendi kendine mükemmelleşen bir doğumla denizden daha yeni bir Aphrodith çıkartmış olabilir mi?" Belki de yukarıdaki sözlerin Semele’nin ana tanrıça olduğu­nu kanıtlamaya yetmeyecek bilgiler olduğuna inanmaktasınız. Peki; o zaman size Semele sözcüğünün, Dionysos’u deliliğin­den iyileştirip ona ritleri öğreten Kibele’nin en önemli tapım merkezi olan Frigya dilinde “ana tanrıça” demek olduğunu söy­lesem?

Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı

Zeus, Semele ile çiftleşti (Semele Frigya dilinde ana tanrıça demektir).

Dionysos

Semele’nin ana tanrıça olmasıyla, Dionysos da ana tanrıça­nın oğlu olmakta. Zaten mitlerde Dionysos, ana tanrıçanın yan­sıması olan Afrodit’in kocası, hatta kimi yerde yine oğlu olarak görülmektedir... ki bu durum çeşitli inançlarda benzer şekilde geçen “ana tanrıçanın oğul-sevgilisi baba tanrı” motifinin tekra­rıdır. Anımsayacağınız gibi anaerkil inançlarda ilksel yaratıcı olan, ama aşk/seks tanrıçası şeklinde görülen bir ana tanrıça vardı; içinden bir erkek tanrı çıkarıp onunla evleniyordu; bu ne­denle erkek tanrı oğul/sevgili şeklinde niteleniyordu. İşte tüm Dionysos mitlerinin bir yandan gizlediği, diğer yandan dolaylı olarak anlatmaya çalıştığı mesaj buydu: Yunan inancının şarap tanrısının, tüm tanrıları yaratan tanrı; baba tann olduğu.

Öte yandan Dionysos’un da babası tabii ki Zeus değildi; ata­erkil Zeus, Yunan inancı yayıldıkça Dionysos’un babası olmuş­tu. Anımsarsanız bu metot, tanrı Priapus için de uygulanmıştı. Priapus’un gerçekte Dionysos olan babası, Yunan dini güçlen­dikçe unutturulmuş ve giderek Zeus babalık konumuna otur­muş, böylece penis/şarap, yani içki ve cinsellik eşgüdümü me­sajı yok edilmeye çalışılmıştı. Dionysos’un, Zeus'un oğlu ilan edilmesini (ki gerçek anlamı “eski yaratıcının, yeni yaratıcının oğlu kimliğine indirgenme- si”dir) bilginler şöyle anlatmaktalar:

Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat

Efsanenin anlam ve simgesi şudur: Helenlerin baştanrısı Ze- us’tur; dışardan gelme bir tanrısal varlığı ne yapıp yapıp onun buyruğuna sokmak, ondan çıkmış olarak göstermek gerekiyor­du. Semele efsanesi işte bu amaçla uydurulmuş, böyle bir bağ­lantı kurma çabasının ürünüdür.

An Introduction to Greek Mythology, David Bellingham

Sonra Dionysos kültünü kurmak için Yunanistan’a döndü, ve dünyaya babasının Zeus olduğu kanıtlandı!

Herodot, Tarih 2:146

(...) bence, pek belli bir şeydir ki, Yunanlılar bu tanrıların (Dionysos ve Pan) adlarım öbür tanrıların adlarından daha sonra öğrenmişlerdir; ve bu adları öğrendikten sonradır ki on­ları yaşatmış ve bir soy kütüğü tertipleyebilmişlerdir.

Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı

O zamanlar matriyarkal toplum düzeni patriyarkale dönmek üzereydi. Baba tanrının, ana tanrıya üstün gelmesi gerekiyordu. Onun için Dionysos Zeus'un baldırına aşılandı ve böylece Ba- küs'ü (Dionysos’un bir diğer adı) Zeus dünyaya getirmiş oldu."

Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Dionysos

Dionysos Yunan öncesi tanrılarındandır, Trakya ya da Frig- ya'dan geldiği sanılmaktadır.

Dionysos’un, baba tanrı olduğu; yani eskinin yaratıcı baştan- rısı olduğu; evreni yarattığı öne sürülen bir diğer baştanrıya, Şi- va’ya, benzerliği ile de görülebilir. Oysa anımsayın, Şiva da kendi orijinal, yani doğul halini koruyııınaıınştır. Onun orijinal hali vc inancı da, farklı erkekcgcnıcn güçlerden olan Aryalar ta­rafından yıkılmış; mitleri, kimliği değiştirilmiş; evrenin yöneti­mini Brahma ve Vişnu ile paylaşmak zorunda bırakılmıştır... ki Brahma, modem tektannlı dinlerin yaratıcısı tektanrıya büyük benzerliği ile tanınır, Vişnu ise baba tanrıyı öldüren hayvan olan domuz biçiminde cisimlenmesiyle...

Dionysos’un gerçekte Şiva'nın görünümü olduğunu aşağıda­ki liste yardımıyla açıklıkla görebiliriz:

-  İkisinin de eşleri ana tanrıçanın aşk tanrıçası şeklinde yan­sımış halidir (Dionysos’un Afrodit; Şiva'nın Şakti)

-  İkisi için de hayvanlar kutsaldır, bu nedenle Şiva kaplan, Dionysos ise (hatta Bakkhalar bile) leopar derisine bürünmüş olarak gösterilirler.

- İkisinin de peşlerinde gezen garip, doğadışı yaratıklardan oluşmuş ordusu vardır.

-    İkisinin de uzun saçları vardır ve bu saçlar kutsal sayılır.

-  İkisine de davul ve flüt ile yapılan müzik eşliğinde tapılır ve her ikisinin tapımında da müzik kadar dans da önemlidir. Şi­va da bir dansçıdır. Bu kimliğinde adı Nataraja’dır ve Ananda- tandava adı verilen dansı ile evrendeki olumsuzlukları giderir; dört kolundan birinde -Frigya’da Kibele’nin icat ettiğine inanı­lan- davulu (Damanı) tutar ve resimlerinde davul ile betimlenir. Delirmiş olan Dionysos, Kibele tarafından dans etmesi öğretile­rek iyileştirilir. Sonunda öyle iyi bir dansçı olur ki, savaş tanrısı Ares’e dans etmeyi öğretebilir. Elinde "kantharos” (ya da şarap kadehi) ile dans eder; çevresindeki leoparlar ve panterlerle oy­nayıp sıçrayarak ilerler, kimi zaman onların sırtına biner, kimi zamansa arabasına koşar. Nonnos tarafından "Dansçı Dionysos, dağların arkadaşı..." (Dionysiaca 20.35) cümlesiyle yorumla­nacak kadar dans ile iç içedirler;

-   Şiva’nın tapınaklarında zillerin ayn bir yeri vardır; Yunan mitlerine göre ise Dionysos’un canı sıkılmasın diye satirler zil çalıp dururlar. Şiva’nın yansı dişidir; Dionysos ise garip şekilde efemine- dir, kadın giysileri içinde büyütülmüştür ve kimi zaman efemi- ne bir görünümü vardır.

-   Şiva, boynunda, kollarında ve saçlarında yılanlarla gösteri­lir; Dionysos’un tapınıcısı kadınlar yılanlan boyunlanna, kolla- nna ve saçlanna sararak cümbüş yaparlar.

-   Dionysos, kimsenin ne olduğunu açıklayamadığı Hindistan seferine çıkıp galip döner; Hindistan’da ise hâlâ Şiva tapımı vardır ve İÖ 2000’den beri tektanrıh dinler bu ülkeye hiç hakim olama­mışlardır. Örneğin Arap yanmadasından Afrika’ya bile yayılan İs­lam, İran, Afganistan ve Pakistan’da etkin olduğu halde -belki de Hindistan’a giremediği için- Uzak Doğu’ya kaymamıştır.

-    Dionysos her sonbaharda ölür; Şiva’nın ise penisi kesilir... ki bu da bir anlamda yok olma anlamındadır. Dionysos, kimilerinin Hindistan’da olduğunu öne sürdüğü ve neresi olduğu anlaşılamamış olan Nysa adlı bir yerde doğ­muştur. Şiva tapımında yer alan Tantra pratiğinde ise Nyasa di­ye bir önemli terim vardır. Bu sözün anlamı ise “yerleşme, yer- leştirme"dir. Rimellerde bedeni (ya da bedenin bir bölgesini) tanrıyla özdeşleştirme eyleminin adıdır. Kısaca, sevişerek tanrı ile bütünleşme demektir ve Şiva'nm, her seks sürecinde, tapını- cının bedeninde yeniden doğuşunu simgeler!

-  Her iki tanrıya da seks ile tapılır. Şiva tapımında Tantra is­mini alan bu gerçek, Dionysos’ta Orgia olarak isimlendirilir.

• Dionysos’un tapınıcılarına Bakkha, Şiva’nınkilere ise Bhakti denmektedir!

Başka benzerlikler de bulmak olası: Örneğin, anımsayacağı­nız gibi baba tanrı, baharda yeniden doğarken denize ve ırmak­lara çiçekler de atılmaktaydı çeşitli ülkelerde. Attis adına Ro- ma’da kutlanan Megalensia bayramlarında ise 21 Martta bir çam kütüğünün önce gömülüp, sonra çıkarıldığını, ardından su­da yıkanıp süslendiğini ve bu geleneğin çam ağacı süslenmesi şeklinde günümüze yansıdığını; İran’da günümüzde bile 21 Mart’ta resmi yılbaşı olarak kutlanan Nevruz’da -belki de nede­ni bilinmeden- buğday filizlendirip Nevruz günü nehirlere atıl­dığından söz etmiştim. Benzer bir inanış Şiva tapımında da gö­rülmekte: Hindistan’da, Şiva’nm saçlarından döküldüğüne ina­nılan Ganj nehrinin yanında çeşitli boylarda, nehre atılmak üze­re satılan çelenkler vardır. Dionysos’un Atina’da kutlanan Osc- hophoria adlı bayramının (Kasım ayındaki bağbozumunda kut­lanırdı) adının anlamının “Çam Dalları Toplama” olduğunu söyleyeyim. Anadolu, Pessinus’ta AttiS’i sembolize eden çam kütüğünü kadın kılığındaki uzun saçlı hadım rahipler; Oschop- horia’da çam dallarını ve üzerinde üzümler bulunan asmaları ise Salaminioi adı verilen ve kadın kılığı giymiş iki asil delikan­lı taşırdı. Hepsi aynı güç/tanrı/cnerjiydi özetle: Attis, Adonis, Diony­sus, Şiva... hatta bu kitapta yer vermediğim başka tanrılar...

Grek din ve kültüründe seks tapanlarının ve bereket kültleri­nin sonu hiç de kolay getirilmedi. Ana tanrıça ve baba tanrı Yu­nan mitolojisine aşk tanrıçası Afrodit ve şarap tanrısı Dionysos; Hindistandaki Vedizme ise Şiva ve Sakti kimliğinde sızarak var olmayı sürdürdüler. Belki inanılması zor ama Dionysos, adının bile duyulmadığı bir din olan Yahudilikte bile etkinliğini yitir­medi! Bu ilginç durumun kanıtları ise tektanrının ilk kitabı olan Tevrat’la açıkça yazar... hem de bir yandan tapınıcıları lanetler­ken, diğer yandan da kültün yaygınlığını göstererek!

Tevrat, Yesaya 5:

12  Onların şölenlerinde lir, çenk, tef ve kaval çalınır, şarap içilir. Ama RAB'bin yaptıklarına dikkat etmez, ellerinin yaptığı- nana aldırmazlar.

13 Halkım bilgisizliği yüzünden sürgün edilecek; saygın kişi­leri kıtlıktan ölecek, kalabalıklar susuzluktan kırılacak.

Tevrat, Hoşea 7:

14  "Yürekten yakarmıyorlar, Uluyorlar yataklarının üzerin­de. Tahıl ve yeni şarap için kendilerini yaralıyor (ya da "Topla­nıyorlar"), Bana sırt çeviriyorlar.”

Tevrat, Leviiiler 17:

7 İsrail halkı taptığı teke ilahlara (satirlere) artık kurban kesmeyecek. Bu yasa kuşaklar boyunca geçerli olacak.’

Tüm bu tehdit ve emirlere karşın tektanrının pek de başarılı olduğu söylenemez; Dionysos inancı, “peygamberlik etmek” adı altında Yakındoğu’da da yüzyıllarca sürer: Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı

G.Hoelscher Peygamberler adlı kitabında halkın dinsel tö­renlerde hep birlikte coşkuyla dans etmesine İsrail dilinde "na- bi'lik yapmak" dendiğini yazar. Yukarıdaki ayetlerdeki peygam­berlik etmek sözü nabilik edeceksin anlamına gelir, ki bunun asıl anlamı Baküs'lük etmektir.

Tevrat, Mika 2:

11 Yalancı, aldatıcı biri gelip, 'Size şarap ve içkiden söz ede­yim' dese, Bu halk onu peygamber kabul edecek.

The Greek Mythology, Robert Graves

Tevrat çağının İsrail'inde Yahudi Kenanlıların kutsal ema­netler töreninin kaynağı Baküs törenleridir.

Dionysos inancı insanlar arasında öylesine benimsenir ki, (yorumcular her ne kadar kabul etmemek için gerçekten inanıl­maz yorumlarda bulunsalar da) Yahve’nin seçilmişlerinden olan Saul bile bir zaman Dionysos inancında yaşamıştır.

Tevrat, I Samuel 10:

1 Sonra Samuel yağ kabını alıp yağı Saul'un başına döktü. Onu öpüp şöyle dedi: "RAB seni kendi halkına önder olarak meshetti. (Samuel, İsrail monarşisini kurmuş; Saul ve Davut’u kutsamıştır.)

5Sonra Filist ordugahının bulunduğu Givat-Elohim'e vara­caksın. Kente girince, önlerinde çenk, tef, kaval ve lir çalanlar­la birlikte peygamberlik ederek tapınma yerinden inen bir pey­gamber topluluğuyla karşılaşacaksın.

6     RAB'bin Ruhu senin üzerine güçlü bir biçimde inecek. On­larla birlikte peygamberlikte bulunacak ve başka bir kişiliğe bürüneceksin.

7   Bu belirtiler gerçekleştiğinde, duruma göre gerekeni yap. Çünkü Tanrı senlidedir.

9   Saul, Samuel'in yanından ayrılmak üzere ona sırtını döner dönmez, Tanrı ona başka bir kişilik verdi. O gün bütün bu belir­tiler gerçekleşti.

10   Giva'ya varınca, Saul'u bir peygamber topluluğu karşıla­dı. Tanrı'nın Ruhu güçlü bir biçimde üzerine indi ve Saul onlar­la birlikte peygamberlikte bulunmaya başladı.

11   Onu önceden tanıyanların hepsi, peygamberlerle birlikte peygamberlikte bulunduğunu görünce, birbirlerine, "Ne oldu Kış oğluna? Saul da mı peygamber oldu?" diye sordular.

Dionysos İnancında İçki

Dionysos inancının temel kavramı olan ve Vino Veritas; “Şarap Gerçekliktir” sözleriyle savunulan içki, Dionysos kül­tünde en özgün hali ile sanılandan çok farklı algılanmaktadır.

Konuyu incelemek için, öncelikle Dionysos’un Yunan inan­cındaki kutsal kitabına bakmak gerekir. Gerçi -önceden de söy­lediğim gibi- bu kitap gerçekleri tümüyle yansıtamasa da, elde­ki tek kaynak olması açısından önemlidir:

Euripides, Bakkhalar 275

Bu içki dertlilerin derdini avutur; onu içenleri tanrı uykuya kavuşturur, onlara günlük üzüntülerini unutturur. İnsanların dert­lerine başka deva yoktur. Bu tanrı, insanların tanrıları memnun etmek için içtikleri şarabın kendisidir; bundan ötürü saadetimizi ona borçluyuz. (...) Bakkhus’ün sarhoşluğunda da, çılgınlığında da geleceği görme kudreti saklıdır... Azgın kadınları Afrodith'e iten Dionysos değildir. Bu itiliş onların doğasında vardır; insanın doğasında olan her şeydeyse bir hikmet saklıdır. Eurupides, Bakkhalar4*

Zeus'un oğlu Dionysos

Düşkündür sevincine şölenlerin!

Sever Dionysos barışı,

İnsanları rahata kavuşturan,

Çocı klan besleyip büyüten tanrıçayı.

Odıır veren zengine de, fakire de

Keder dağıtan şarabın ferahlığını.

Sevmez Dionysos, .

Cömert günlerin, gecelerin

Sevincine varmayan insanı.

Uy aklın dediklerine.

Kapılma gurura ve derin düşüncelere; inan en basit halkın inandığına Onun yaşadığı gibi yaşa.

Euripides, Bakkhalar 380

(...)danslara katıl, flütün sesiyle kahkaha at, endişelerine son ver, tanrının şölenine üzümün zevkleri gelince, asmalarla süslü kadehler insanın üzerine uyku döker.

Euripides, Bakkhalar 420

Tanrı, kadehlerden zevk alır, barışı sever, zenginlikler verici­dir. (...) En kutsanmışlarla, en az şanslılara acıyı dindiren şa­rapla eşit zevk verir.

Nonnos, Dionysiaca 13.470

(...) şarap tanrısı ilk kez şarabı çukur kapta ana Reha için karmıştı ve Lidya’daki Kerassai şehrini Karışımlar olarak ad­landırdı.

Bu kıla Güngör Dilmen'in çevirisi değildir. İngilizce aslından benim tay­fımdan tercüme edilmiştir. Dilmen'in çevirisinde 420’ye tekabül etmektedir ? Dionysos’a Yunan’da “Eleutheros” (hür, özgür, özgürlük ve­ren) sıfatı takılmıştı. Roma’da ise tam bu anlama gelen Liber is­mi verildi ki, özgürleştirici anlamındaki Liberator sözcüğünün kaynağı da Dionysos'un bu ismiydi. Onun lakapları çoktu za­ten, hepsi de hoş nitelikleri yansıtırdı:

Poligetes: Sayısız hoşluklar ve coşkun sevinçler veren;

Luaios: Keder dağıtan;

Meilikhios: Yumuşatıcı;

Thesntophoros: Yasa koyucu;

Eleuthereus: Kurtarıcı;

Mousagetes: Musalar'ın başı.

Peki hepsi bu kadar mıydı? Dionysos sadece “kafayı çekip”, eğlenceye yöneltmek isteyen bir tann mıydı? Böyle sanıldı; çün­kü Dionysos’un Hellen kaynaklı mitlerinde şarabın gizemli ya­nından çok, mutluluk vericiliği işlenmişti. Oysa asıl hedef, tıpkı Kibele ayinlerindeki gibi, tapınıcılann kendilerinden geçmeleri (Yunanca: Ekstasis) ve böylelikle yaratıcıyı kendi içlerine alma­ları (Yunanca: Enthousiasmos), onunla bir olmaları, ve böylece gerçeğe ulaşmalarıydı. Oysa Zeus ve inancı tarafından kurulmuş “düzen” ve onun soyut kavramlarıyla, doğallık engellenmektey­di... ki bu engelleme, gerçek yaratıcılara ulaşamamak demekti.

The Powers of Evil, Richard Cavendish

Ona Lusios (Liberator- Özgürleştirici) denirdi. İnsanları kendi benliklerinden kurtaran, normal adlı hapishanenin, bas­kıcı, saygın ve aklı başında kimliğin kapılarını açan tanrı ve onları kısa bir süre için bile olsa tanrısal kılandı o.

Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat - Dionysos

"Yunan dili bu giice eren insanın durumunu iki sözcükle yansıtmıştır: "Mainonıai"sl, ve “enthoisiasmus". Doğa sırları­na ve gücüne ermek, yani tanrılaşmak, insan için ulaşımı en çok özlenen bir aşamadır. Dionysos bu ereğe varmanın yolunu her­kes için ve kolay açar: Bu yol şarap ve sarhoşluktur. Kaba aklı simgeleyen Pentheus (Bakkhalar’daki Thebai kralı), Bakkhala- rın çılgınlığını bir ayıp, törelere ve ahlaka karşı işlenmiş bir suç sayar. Oysa tam tersine bu coşku insanı doğa ile birleştiren ona cenneti yeryüzünde yaratan bir mutluluktur. Asıl akıl yolu da bu mutluluğa erişmenin çarelerini arayıp bulmaktır."

Şarap, sadece keyif vericiliği açısından değil; Dionysos ile insan -ya da yaratıcılar ile insan- arasındaki kapıyı açan bir olgu olması nedeniyle ön plana çıkmıştı. Yaratıcıya ulaşmayı görece kolaylaştırdığı için kutsal sayılıyordu; çünkü Dionysos inancın­da bireysel kimliğin, kişinin gerçek özüne -böylelikle de doğa­la- ulaşma yolunda bir engel olduğuna inanılırdı. Sonuçta kim­liği dokuyan öğe, yaygın din ve kültürdü. Sadece bir aracıydı içki... bir sonuç değil. Tapım unutulunca, içki de, insanlara sa­dece keyif verici bir nesne şeklinde kabul ettirildi; gizemli ger­çeği, üstlendiği görev, doğal ritmi yakalamak için oluşturduğu köprü zaman içinde unutuldu.

Diğer yandan inançta, içkinin yaratabileceği olumsuzluklara karşı çok önemli uyarılar da yer almaktaydı. İnanç Yunanistan’a geçince bu uyanlar neredeyse hiç önemsenmedi... yer yer tapım “çığırından çıktı”... ta ki Roma devrinde yasaklanmak zorunda kalana dek! Erkekegemen kültürün baskın olma, egemenlik ya­ratma, üstün gelme benzeri kavramlarıyla yoğrulmuş kişiler, iç­kideki özgürleştirici -deyim yerindeyse dengeleyici- noktayı ya-

49   İlginçtir. Lidya'nın -önceleri Maionia olan- adı. Omphale'nin Herakles’ıen doğan oğlu Lidus'tan dolayı Lidya'ya dönüşmüştür. kalayamadılar. Doğada her şey dengeliydi; doğalı yakalamak dengeye ulaşmaktı... ama ataerkil sistemin doğrulan ile çarpıtıl­mış gerçekler ile bu dengeyi yakalamak hayli zordu. Bu neden­le şarap tanrısının kendisi bazı kısıtlamaların gerekli olduğunun altını çizmekteydi:

Genealogical Guide to Greek Mythology, Carlos Parada

Bazıları bizzat tanrının kendisinin kimi kısıtlamalar getirdi­ğini savunur... sadece üç tas içilmesi gerektiği gibi. Birinci tas, sağlığın; ikinci aşk ve zevkin; üçüncüsü uykunun şerefine içilir. Dördüncü ise şiddetin, beşinci gürültü ve curcunanın, altıncı sarhoşça cümbüşün, yedinci morarmış gözlerin, sekizinci poli­sin, dokuzuncu safranın ve onuncu deliliğin şerefinedir"

Adı geçen kısıtlamayı daha hoş bir biçimde yansıtan eski şair­ler de vardı. Onlara göre ise ilk kupa Üç Güzeller’e,[67] Horalar’a[68] ve Dionysos’a; ikinci Dionysos ve Aphrodith’e; fakat üçüncü vahşet ve yıkıma giderdi. İnsanlar, ilk iki kupa ile yetinmeli, ve hâlâ güzel duygulara sahipken “evinin yolunu tutmalıydı”!

İçkiye getirilen sınırlamaları görmek için eski şairlere danış­maya da hiç gerek yok; çünkü dikkatle bakılacak olursa Diony- sos’un, karısı Afrodit’in, hatta oğulları Priapus’un kimliklerinin insanoğluna ulaştırılmaya çalışılan mesajlar olduğu görülebilir: Afrodit, aşk ve güzellik tanrıçası şeklinde tanınsa da, gerçekte bir uyum ve denge tanrıçasıdır. Bu nedenle Afrodit’i sembolize eden planet olan Venüs, denge olgusunu temsil eden Terazi bur­cunun yöneticisidir. Oğul Priapus ise sadece penis tanrı değil; cinsel güç ve en önemlisi meyvalarla gösterilen bolluk tanrısı­dır. Sanırım önemli noktalar en güzel biçimde aşağıdaki for­mülle anlatılacak:

Dionysos + Adrodit = Priapus

İçki + Aşk/Güzellik = Seks

İçki + Denge = Mükemmel ereksiyon, en güçlü görünümündeki cinsel erk.

İçki + Denge = Bolluk

İnancının temelinde “çıldırma” nosyonu bulunan bir tannnın adı geçen uyarılan yapması asla çelişik değildir; çünkü eski dinde ana amaç, sanıldığı gibi çıldırma değil, doğallaşmadır. Doğallık ise, baskı altında tutulup, birey ile yabancılaştınldığı için çıldırma şeklinde algılamlmaktadır. Ana amaç olan doğalı yaratma sürecinde karşılaşılacak olumsuzluklara kapılmak ise, asıl amaca bütünüyle terstir ve doğal olmayana hizmet eder. Doğala ulaşma yolunda karşılaşılabilecek güçlüklerden sakın­ma uyarısı ise mitlerin dokusu içine ana Afrodit’in, Diony- sos’un kansı olmasıyla yerleştirilmiştir.

II.      Özetle taponların temeli sarhoş olup, delirerek dağlarda önü­ne gelenle cinsel ilişki kurmak değildi. Tapımda rastgele seks vardı, içki vardı, müzik ve dans vardı; ama bunlar bir benzersiz uyum, çok derin bir fenomeni yaratma amacıyla kullanılmak­taydı. Doğal olana ancak bu olgular aracılığı ile ulaşılabiliyordu insan... çünkü doğal ve gerçek olan buydu. Ataerkiller düzeni yıkmadan, baba tanrıyı öldürmeden/ penisini kesmeden, yeni doğmuşken kendi bedenine alıp değişime uğratmadan, yani ana tanrıça ve baba tanrıyı devirmeden önce evrende var olan do­kuydu yeniden yaratılmak istenen. Yakındoğu’nun Kutsal Ev­lenme törenlerinden; Kibele, Dionysos, Priapus kültlerine dek, tüm eski din ritüellerinin yegane hedefi buydu. BÖLÜM:

İÇKİNİN GERİSİNDEKİ GİZEM 1. Erkekegemen İnançlardaki

İÇKİ DÜŞMANLIĞI

İnsanoğlunu alkollü -hatta özellikle bazı alkollü- içecekler­den uzak tutma çabası binyıllar boyunca (evet, yanlış okumadı­nız; bu engellemenin başlangıcı sanılandan çok öncesine daya­nır) çeşitli kılıklara girmiş, genelde “insanları beladan koruma gayreti” maskesini taktığı için kolayca benimsenmiş ve hızla yayılabilmiştir. Her nekadar inanılması güç olsa da, çıkış nokta­sı ise daima ataerkil dinlerdir! Örneğin tektanrıcılığın ısınma safhasının en önemli devletini oluşturan Pereleri Herodot bazın­da ele alırsak (anımsayacağınız gibi en ünlü imparatorları olan Kiros, paganist olduğu halde Yahve tarafından kutsanmıştı); “vur patlasm”cı bir kültür içinde yaşadıkları samlsalar da, ger­çekte içki içmediklerini görürüz:

Herodot, Tarih 1:71

(...) Şarap içmesini bilmezler; içkileri sudur; (...)

Tarih boyunca anaerkil inanca sahip olan ve seks/içki tapımı uygulanan bir ülkede ne zaman ataerkil bir inanç sistemi etkin ol­maya başlasa, ilk önce serbest seks ile içki tüketimi kısıtlanır; gi­derek kadınlar özgürlüklerini adım adım yitirirler; bu gelişmelerin gerisinde ya da öncesinde toplum “savaşçı” bir kimlik alır; lider­lik kurumu gelişir, ortaya -günlük yaşamla hiç de bağdaşmayan- bir dolu felsefi ideal ve “izm” çıkar. Değişim; kültür ve ekonomik durumun yeni inanç paralelinde yeniden yapılanması ile sürer. Sü inerlerde

Bu gerçeğin ilk açık görünümü belki de "erkekegemen çok- t;mrıcılar"dan olan Sümcrlerc dayanmakta; çünkü Sümer’de bi­ra önceleri öylesine sevilip, öylesine bolca tüketilen bir içkiydi ki, lö 6(XX)’dcn başlayarak bira yapımı bir endüstri olma yolun­da ilerlemeye koyulmuştu, tö 3500 tarihli bir tablette onaltı çe­şit biranın içilmekte olduğu hakkında bilgiler var. Bira sadece sarhoşluk yarattığı için sevilmezdi üstelik. Günümüzde uzman­lar tarafından derlenmiş Sümcr-Akat sözlüklerinde bira sözcüğü “ilaç, ayin vc mit” konulu tabletlerde geçmekteydi. Özetle akti- vite alanı keyif yaratmaktan, sağlık vermeye dek uzanan bir spektrum içindeydi.

(Sadece şarap tanrısı olduğu düşünülen Dionysos da bira ile ilgiliydi. Anadolu'da çok farklı adlarla tapılırken şarap tanrısı olduğu kadar, altın suyu, arpa şerbeti, pırıldayan mayi, buğday nektarı, sevinç veren su ve “pek sevinçli bir hoşluk verici” söz­leriyle isimlendirilen biranın da tannsıydı. Hititler tarafından kurulan ve 1200-724 yılları arasında hüküm süren Tuvana kral­lığı ITiyana-Herakleia]5’ adlı şehir devletine ait olan 4.20x2.40 boyutlarındaki bir kaya kabartmasında Dionysos’un Tuvana’da- ki görünümü olan Tarhundandas [Şantaşj’ı, sağında kral Warpa- lavas ile izleriz. Bu kabartmada Şantaş, şarap kadar bira tanrısı da olduğunu göstermek istercesine bir elinde üzüm saikından, diğer elinde de arpa başağı tutmaktadır. Zaten Şantaş’a içki tan­rısı olarak tapılsa da, verimlilik ve ürün tanrısı kapsamında da saygı görürdü. Eşdeyişle, Tuvana krallığında da içki tanrısı ta­rımsal bolluk ile ilişkide kabul ediliyordu.)

Sünıerlerde sadece biraya özgü iki tanrıça bile vardı. Siduri ve Ninkasi. Bira tanrıçası; taverna sahibi; içki satan dükkanların [69] koruyucusu sayılan ve isminin anlamı Hurri lisanında “genç ka­dın” olan Siduri, Sümer mitlerinde sıklıkla yer alan bir tanrıçay­dı. Bazı araştırmacılara göre ana tanrıçanın görünümlerinden olan İshtar; bazılarına göre Kibele; kimilerine göreyse Deme- ter'den; yani ana tanrıçanın kendisinden türemişti.

Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Siduri

Sümerlerde tanrısal bira yapımcısı. Kimi incelemeciler İş. tar'ııı (Tarnmıız’un karısı olan seks tanrıçası; ana tanrıçanın gö­rünümlerinden), bandan dolayı da Kybele'nin bir başka adı ola­bileceğine dikkat çekiyorlar.

Hey Koca Yurt, Halikarnas Kalıkçısı

Belki de Siduri demekle toprak ve tahıl anası olan bereket tanrıçası Demeler kastedilmektedir.

Şaraptan önce ilk içki bira idi. Ekmek bulunduktan az sonra bira yapıldı: çünkü bira ekmekten yapılıyordu.

İlginçtir ama Siduri Sümer mitlerinde yazdığına göre Sümer’de değil, "deniz kıyısında güneşin bahçesinde" yaşardı! Bu güneş bahçesi kimine göre Akdeniz kıyıları(l), kimine göre ise “dünyanın kcnarı”ydı.[70] Dünyanın kenarında sadece yaşa­makla da kalmazdı Siduri; orada bir de birahanesi vardı.

Siduri’nin, Gılgamış destanında Sümer kahramanı Gılga- mış’a verdiği öğütler, onun kimliğinin ve savunduğu değerlerin öylesine güzel bir yansımasıdır ki: Destanda Gılgamış, ölmüş olan “erkek arkadaşı”[71] Enkidu’ya yeniden sahip olabilmek için Siduri’nin yeri belirsiz ülkesine gelir ve ona ölümsüzlüğü aradı­ğım söyler. Böylcce arkadaşına kavuşacak ve mutlu olacaktır. Siduri ona istediği bilgiyi verir ama buna ek olarak belki o bil­giden daha da önemli bir de öğüt verir:

Gılgamış Destanı (Muzaffer Ranıazanoğlu)

Tanrılar insanı yaratırken onun kaderine ölümü yazdılar. Ölümsüz yaşamı kendilerine ayırdılar. Onun için Gılgamış. mi- tleni gece gündüz güzel gıdalarla doldur; dans et; esen ve güleç ol; giysilerin hem temiz hem serin olsun; sularda yıkan; elini tutan küçük çocuğu sev. Koynuna aldığın karını mutlu kıl.

Sümer’de Siduri’den başka bir de “bira yapma” tanrıçası vardı: İsminin anlamı “ağzı dolduran hanım” olan Ninkasi... Ninkasi de Siduri kadar sevilen bir tanrıçaydı; çünkü onun ma­yalanma olayını yönettiğine inanılırdı; ve de “köpük köpük çağ­layan taze su”dan doğduğuna...

Şimdi sizinle arkeolojik kazılardan çıkmış bir tablet üzerin­de yazan bir teksti paylaşmak istiyorum... “Ninkasi’ye İlahi” adlı metni.

A balbale to Ninkasi (Ninkasi’ya İlahi - Bira Yapımı)[72]

ETCSL (Electronic Text Corpus of Sümerian Literatüre) translation: t.4.23.1 The Oriental Institute, University of Oxford

Akan sudan doğmuşsun,

Ninhursag tarafından dikkatle bakılmışsın,

Kentim kutsal gölün yanma kurmuşsun,

0 (dişi için), şehrin büyük duvarlarını senin için kurmuş.

Baban Enki, Ninımud'un tanrısı,

Annen ise Ninti, kutsal gölün kraliçesi.

Sen hamuru elinde tutansın,

Büyük bir kürekle;

Bappir’i (Sümer birası) çukurda tatlı aromatiklerle karıştıransın;

Ninkasi, sen hamuru büyük bir kürekle elinde tutan,

Bappir’i çukurda balla karıştıransın;

Sen bappir’i büyük ocakta pişiren,

Kabuğu soyulmuş yığınlarla hububatı düzene koyansın.

Sen malt'ı sulandıran, yere yayan;

Asil köpekler, hatta hükümdarlar da uzak durur.

Sen bir küple maltı ıslatansın

Dalgalar yükselir, dalgalar iner.

Sen pişmiş rnaş't (bira yapmak için ezilmiş arpa ile su kanşımı) Büyük kamış örtüler üzerine yayansın,

Soğuma gelir (böylece soğur).

Sen büyük, tatlı arpa mayasını iki eliyle tutan

Onu şarap ve bal ile mayalayanstn

(Sen tatlı arpa mayası, tekneye)

Ninkasi (...)

Filitre fıçısı,

Tatlı bir ses veren.

Uygun bir şekilde büyük toplama fıçısının üzerine koyarsın.

Filitre edilmiş birayı

Toplayıcı fıçının üzerine dökünce,

Dicle ve Fırat'ın saldırışı gibidir.

Ninkasi, ünlü Sümerolog Noah Kramer’e göre tanrıça Nin- hursag’ın, sekiz iyileştirici çocuğundan biriydi. Ninhursag, Nin- kasi’yi doğurduktan sonra ona iki isim verdi: “Kalbi Doyuran” ve “Arzuları Tatmin Eden.” Ninhursag mı kimdi? Her yanı ye­şilleştirme yeteneğini elinde tutan doğa ana! Sümer cenneti Dil- ınun'un yaratıcısı! Dağların Kraliçesi! Yüce Hanım! Doğum Veren Hanım! Özetle bira, doğaya can veren enerjinin, yani ana tanrıçanın kızıydı... hem de sağlık veren kızı!

Günün birinde Sümer devletinin başına “modem kanunların babası, adaletin yaratıcısı” şeklinde tanıtılan Hammurabi geç­ti.56 [73] Çıkarttığı kanunlarla ülkeye uygarlık getirdiği düşünülse de, kurduğu yeni sistem, gerçekte kişisel hak ve özgürlükler “pahasına” düzen kurmaya dayalıydı. Kanunlarla kadınlar; cin- selhklerini ifade etme; aile mirasından ve gelirinden pay edin­me; boşanma kolaylığına sahip olma gibi çeşitli sosyal özgür­lükler açısından kayba uğratıldılar. Zamanla kadının boşanmış ya da dul olması, onu “kötülüklerden koruma” amacı taşıdığı iddia edilen, çoğunlukla kanunlar tarafından desteklenen kısıt­lamalarla büyük bir handikapa dönüştürüldü. “Düzeni sağlama” adına yüklü para ve ölüm cezaları da getirildi. Cinsel suçlara uygulanan -özellikle de kadınlar aleyhine çifte standartlı ceza­lar- da son derece barbarcaydı.

Hamtnurabi Kanunları

/29. Eğer bir adamın karısı, başka bir adamla seks yaparsa, her ikisi de bağlanıp suya atılacaklar, fakat kral kölelerini, adam da karısını bağışlayabilir.

133. Eğer bir adam savaşta esir olarak alınmışsa, ve evinde yiyecek varsa, fakat karısı evi terk eder başka bir eve giderse, karısı sözünü tutmayıp başka bir eve gittiği için, hukuki olarak suçlanacak ve suya atılacaktır.

143. Bir kadın suçsuz değilse, kocasını terk eder, evini yıkar, kocasını ihmal ederse, bu kadın suya atılacaktır.

To Kili and Take Possession, Daniel Friedmann, $.20

Eğer kadının zina yaptığı hakkında hiçbir tanık yoksa, fakat toplumun bir üyesi onu, kocasını aldattığı hakkında suçluyorsa, kadın, kutsal "nehir dayanıklılığı denemesi"nden geçmek zo­rundaydı. Eğer kadın yüzer ve boğulmaktan kurtulursa onun masum olduğuna inanılır ve kurtulurdu.

Gerçekte kadının tek elini, diğer taraftaki ayağına bağlaya­rak suya atma anlamında olan bu ceza yüzyıllar içinde öylesine tutuldu ki, yüzyıllar sonra erkekegemen inancın doruğu olan tektanrıcılığa, Ortaçağ engizisyonuna, cadılara işkence olarak uygulanan ünlü “water ordeal” cezası olarak yansıdı. Bilinmeyen Yönleriyle Satanizm, Bülent Kısa, s.43

Zanlı (cadılık ile suçlanan kadın) suçu reddetmeye devam ederse özel bir elbise giydirilip bir havuza atılıyordu. Mattew Hopkins'inss yardımcıları şüphelinin giydiği özel elbisenin uzun şeritler halindeki uzantılarını tutuyorlardı. (...) Batnıaytp yüzen zanlı, suçluluğu ispatlanmış olduğundan, ruhunun kurtuluşu için diri diri yakılarak idam ediliyordu. Şayet şüpheli yüzerse suçlu, batarsa masum sayılıyordu. Tabii masum kabul edilenler de boğularak ölmüş oluyorlardı.

Bu uygar yasalar sürecinde içki satışları da kanun tarafından “denetlenmeye” başlandı. Sümer’de bolca tüketilen, çok popü­ler olan, adına Siduri ve Ninkasi adlı iki de tanrıçası bulunacak ölçüde dinsel ayinlerle iç içe geçmiş bir kavram olan; kutsal sa­yılan; ilaç yapmakta kullanılan içkinin satıldığı dükkanlara artık giriş çıkışlar kontrol ediliyor; içki tüketimini azaltma gayreti, içki satılan yerleri “düzenleme” maskesi altında dolaylı yoldan gelişiyordu.

Hammurabi Kanunları

108.    Eğer bir tavernacı kadın içki ücreti olarak brüt ağırlık­ta mısır kabul etmez, para alırsa, ve içkinin fiyatı nıısırınkinden daha az ise, o suya atılacaktır.

109.    Eğer tavernada bir devlet aleyhine suç işleyen biri ol­duğu tespit edilir ve yakalanamazsa o tavernanın sahibi ölümle cezalandırılacaktır.

Gerçek hedef, içkiye ulaşımı zorlaştırmaktı. Böylece önceden bolca tüketilen; kolay bulunan; yaygınca satışı yapılan içki, gide­rek zor elde edilen ve adına ceza uygulanan bir metaya dönüştü.

İçki kanunları, diğer yandan İştar (Attis’in benzerlerinden Tammuz’un eşi; ana tanrıçanın Babilli görünümü) tapınuna da

58          İngiltere’de VII. yüzyılda yaşamış ünlü cadı avcısı. olumsuz açıdan yansımıştı; çünkü İştar’ın fahişe rahibelerin gö­rev aldığı aşk tapınaklarında bira bolca kullanılmaktaydı... fakat gün geldi, İştar’ın fahişe rahibelerinin birahanelere girmeleri yasaklandı!

Hammurabi Kanunları

110.  Eğer bir “tanrı kız kardeşi” (Ishtar’m fahişe rahibeleri­ne verilen ad) bir taverna açar, hatta bir tavernaya içki içmeye girerse, o kadın ölene dek yakılacaktır.

Oysa önceki sayfalardan anımsayacağımız gibi bira tanrıçası Siduri, İştar’ın bir görünümüydü. Sözün kısası, Hammurabi ya­saklarıyla birahanelere, birayı insanoğluna hediye eden tanrıça­nın rahibelerinin girmesini yasaklamış oluyordu!

Hammurabi’nin yasakçı tutumu ile tektanrıcılığın ne ilgisi olduğunu düşünüyor olabilirsiniz, oysa vardır; çünkü modern araştırmacılar Hammurabi kanunlarıyla Tevrat’taki Musa emir­lerini “ikiz” olarak nitelerler. Örneğin İncelemeci Samuel Re- inach, Hamurabi yasalarıyla Yahudi yasaları arasındaki benzer­liğe işaret eder. Öte yandan Hammurabi, (çoktanrıcı olsa da tek- tannnın seçilmişlerinden sayılan Pers imparatoru Kiros gibi) Yahve ile yakın ilişkidedir. Zeus’un benzeri ve önceli olan tanrı Marduk’un tapımını Babil’e getiren ve Marduk'u baştanrılığa yükselten kraldır Hammurabi. Bu davranışıyla tarihe “insanları, Marduk kimliğinde tektannya yönelten ilk kral” olarak geçmiş­tir! Zaten Hammurabi bu kanunları Marduk’tan aldığı güç ile yaptığını da açıkça söylemektedir.

Hammurabi Kanunları

(...) ülkenin yazgısını belirleyen Enlil, tüm insanlar üzerine egemenliği Ea'nın ilk doğan oğlu Marduk’a devrettikleri za­man; onu İgigiler arasında ulu kıldıkları zaman; yüce adını Ba­bil’e ilan ettikleri zaman; dünyanın bölgelerinde yarışılmaz kıl­dıkları ve dünyanın ortasında Marduk için temelleri gökle yer kadar sağlam ve sonsuza dek sürecek bir krallık kurdukları za­man; işte o zaman Anu ve Enlil (...) beni, tanrılara tapan saygı­lı hükümdar Hammurabi'yi adımla çağırdılar.

Belki bu bilgiden sonra da Hamtnurabi ve tektanncıhkla bir bağlantı kuramadınız; o halde hemen belirteyim ki baştanrısı Marduk sadece Zcus’a değil, bizim de çok yakından tanıdığı­mız bir diğer tanrıya -Yahve’ye- benzerliği ile de ünlüdür; hatta çoğu incelemeciye göre bizzat Yahve’nin kendidir:[74]

Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Marduk

Babil kralı Hammurabi ünlü yasalarını kendine dikte ettirenin Marduk olduğunu söyler. (...) İncelemeci Samuel Reinach, Ha­mmurabi yasalarıyla Yahudi yasaları arasındaki benzerliğe işa­ret ederek, Marduk’u Yahova'yla (Yahve, tektann) ayrılaştırır

Antik Yunan’da

Yunan inancınındaki içkiye yönelik negatif yaklaşım ise Di- onysos’un kutsal kitabı Bakkhalarda, kral Penteus’un Dionysos inancına yönelik yasakçı tutumunda izlenir. Kitapta Pentheus ye­ni çıkan bir dine karşıymış gibi dursa da, Orfizm dahil, her kilo­metrekaresinden farklı bir kültün var olduğu paganist Yunan’da, yeni bir inanca böylesine baskıcı şekilde karşı çıkmasının nedeni ancak bu inancın şarap ile iç içeliği bazında açıklanabilir. Penthe­us külte değil, içkiye karşıdır yani. Yunan inancında içkinin geniş ölçüde yer aldığı şeklindeki yaygın inanç ise bütünüyle yanlıştır ve Yunan tanrılarının, kendilerine ölümsüzlük veren içkiyi bol bol tüketmelerinin yanlış yorumlanmasından kaynaklanmıştır. Yahudilikte

İçkinin başlıca yasaklardan sayılmasının İslam’a özgü oldu ğu düşünülür. Örneğin sıradan insan şarabın, Hıristiyanlıkta tanrının kanı olarak görüldüğü için kutsandığını sanır. Oysa işin gerçeği hiç de böyle değildir. Tektanrılı dinlerde kutsallar, tıpkı İslam’daki kadar içkiye uzak olmuşlar; yandaşlarını içkiden uzak tutmaya çalışmışlar... hatta bazen öyle düzeye varmışlardır ki. içkinin olduğu yerde ölmüşlerdir!

Hıristiyanlıktan bir örnek verecek olursak, İsa’nın gelişini haber veren ve belki de İsa’dan sonra en önemli ikinci adam olan Vaftizci Yahya’nın doğumu hakkında meleğin verdiği müj­de hem kutsalların Hıristiyanlıkta da içkiden uzak durması ge­rektiğini gösterir; hem de onların yaşam sürelerinde içkiye yö­nelik tutumlarını:

İncil, Matta 11:

15 O (Vaftizci Yahya), Rab'bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; (...)

İncil, Matta 11:

18 Yahya geldiği zaman oruç tutup içkiden kaçındı, ona 'cin­li' diyorlar.

Tektann Yahve’nin Yahudilikte de içkiyi kısıtlamaya çalış­ması çok fazla ön plana çıkmamış bir gerçektir. Belki İslam'da­ki kadar apaçık değildir; ama ilerdeki sayfalarda daha geniş öl­çüde işleyeceğimiz gibi, Tevrat’daki bir dolu ayet ile kolayca görülecek kadar açıktır.

Öncelikle Nuh ile ilgili bir bilgi vermek istiyorum. Nuh, tu­fandan kurtulduktan sonra insanların atası olmuş bir kişidir. Ama daha da önemlisi, o ilk bağcıdır...

ıs?

Tevrat, Yaratılış 9:

20    Nuh çiftçiydi, ilk bağı o dikti.

Bıı nedenle de sarhoşluğa hiç de yabancı değildir.

21    Şarap içip sarhoş oldu, çadırının içinde çırılçıplak uzandı.

Tevrat'ta yer alan öykünün bundan sonrası ise hayli karışık: Nuh'u çıplak gören oğlu Ham, kardeşlerine durumu anlatır; Sam ve Yafet de çadıra geri geri girerek onun çıplaklığını örter­ler, Nuh ise ayılınca, bugüne dek kimsenin anlamını açıklaya­madığı bir şey söyler:

24    Nuh ayılınca küçük oğlunun ne yaptığını anlayarak

25  şöyle dedi: "Kenan’a lanet olsun. Köleler kölesi olsun kardeşlerine.

Kenan, ise Ham'ın oğludur ve çadır olayında hiçbir "dahli" bulunmamaktadır. Ne çadırın yakınında, ne de çevrede olduğu­nu göstercek bir söz bile geçmemektedir Tevrat'ta. O zaman ne­den Nuh tarafından lanetlenmiştir?

Tevrat'ta, Kenan'ın neden lentlendiği açıklanmasa da, Ham'ın önemli bir suçunun olduğu söylenir okura "24 Nuh ayı­lınca küçük oğlunun ne yaptığını anlayarak," ayetiyle. Ne yap­mıştır Ham? Neden suçu açıklanmamaktadır?

Tevrat'ta anlatım tamamen belirsiz olsa da, Tevrat dışı Yahudi ezoterizm kitapları ve mitlerinden bazı sonuçlara ulaşmak da ola­sıdır: Öncelikle tanrı tarafından İbranilere vaadedilen Kenan top­raklarının gerçek sahibidir Ham oğlu Kenan. İlerdeki sayfalarda yüksek uygarlık düzeylerini göreceğimiz bu topraklardaki uygar­lıklar ise Astarte, Dagon, vb. gibi tanrılara seks ayinleriyle tap­maktadırlar. Ham’ın soyu, tanrı tarafından sevilmeyen başka ka- vimlere de atalık etmiştir. Örneğin Lud'un (Lidyalılar'ın) ana tan­rıça tapımının önemli uygarlığı olan ve kadın savaşçı-rahibeleri nedeniyle bazı araştırmacılarca Amazon mitinin kaynağı sayılan

Hititlerin; Tevrat'ta "ulu Sayda" diye geçen ve kitabın sonunda ileri uygarlığı ile kısaca tanıyacağımız Saydalıların... hatta yok edilen kavimlerden olan Sodom ve Gomora'nm atasıdır!

Ayrıca Ham önemli bir diğer suç işlemiştir tufan sırasında gemideyken. Nuh'un koyduğu seks yasağına köpek ve karga ile birlikte uymamıştır (Hebrew Myths, Patai ve Graves).

Oysa Kenan'ın lanetlenmesiyle cezalandırılan suçun bu ol­madığı açıktır; Çünkü "Nuh ayılınca küçük oğlunun ne yaptığı­nı anlayarak" şeklindeki ayetten anladığımız üzere bu suç Nuh uyurken işlenmiştir. Ham ne yapmıştır babası uyurken?

Tevrat'ta yine açıklanmayan bu nokta da Yahudi mitlerinde yer almaktadır ve onlara göre Ham, Nuh uyurken babasını ha­dım etmiştir!

The Legends of The Jews, Louis Ginzberg, Cilt I:IV

Sarhoşluğun Lanetlenmesi:

O (Ham) saygısızlık günahına, babasına üremesini engelle­me operasyonu uygulayarak daha büyük bir inanılmaz saygısız­lık ekledi.

İşte bu nedenle Yahudi ezoterizminde Nuh'un gerçekte Ham’ı lanetlemek istediği; fakat Ham gemiden inerken tanrı ko­ruyuculuğunu kuşandığı için lanetin oğlu Kenan'a yöneltildiği­ne inanılır.

Sözün özü, alegorik anlatımlar bir yana bırakılırsa asıl hede­fin yine Astarte tapımı ve özgür seks olduğunu görürüz. Böyle- ce hem seks ve içkiye karşı yeniden cephe alınmış; hem de Ke­nan diyarındaki uygarlıklara yüzyıllarca saldıran göçebe îbrani- lerin çapulcu bir ordu değil, tanrısal emirlere göre davranan kutsallar olduğu mesajı verilmeye çalışılmıştır. Gemide Nuh'un seksi yasaklaması; Ham'ın bu emre uymaması; soyunun Kenan diyarında kurmayı başardığı uygarlık; bu uygarlığı yıkmak emri ile yaşadığı yerlerden Rab tarafından "bu toprakları ona verece­ği vaadiyle" çıkartılan İbrahim; yaşadıkları Mısır'dan aynı böl­genin kendilerine verileceği vaadiye çıkarılan İbraniler ve böy- lece bölgede binyıllarca sürecek savaşın gerisinde yine yaygın olan içki ve seks kavramlarını yasaklama amacı vardır.

Tevrat, Yaratılış 12:

1  RAB Avram'a, "Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sa­na göstereceğim ülkeye git" dedi,

2   "Seni büyük bir ulus yapacağım, Seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım, (...)

4   Avram RAB'bin buyurduğu gibi yola çıktı. Lut da onunla birlikte gitti. Avram Harran'dan ayrıldığı zaman yetmiş beş ya­şındaydı.

5   Karısı Saray'ı, yeğeni Lut’u, Harran'da kazandıkları mal­lan, edindikleri uşakları yanına alıp Kenan ülkesine doğru yola çıktı. Oraya vardılar.

Tevrat, Levililer 18:

1    RAB Musa'ya şöyle dedi:

2    "İsrail halkına de ki, Tanrınız RAB benim.

3   Mısır’da bir süre yaşadınız; onların törelerine göre yaşa­mayacaksınız. Sizleri Kenan ülkesine götürüyorum. Onlar gibi de yaşamayacaksınız. Onların kurallarına uymayacaksınız.

İçki-tektanrı uyuşmazlığı (bir diğer deyişle alkolün tanrıya nasıl "yaramadığı") en kutsal (tanrısal) ortam sayılan -ilerdeki sayfalarda yakından inceleyeceğimiz- Ahit Sandığı’nın bulun- . duğu ortamda da görülür. Kırk yıl boyunca, tanrı emriyle çölde, normal yaşam ve insanlardan uzakta; izole olmuş biçimde; bü­tünüyle tanrısal etki -hatta belki de tanrının ruhu- ile donanmış olarak yaşarken içki içmemişlerdir İbraniler:

Tevrat, Tesniye 29:

5    RAB, 'Sizi kırk yıl çölde dolaştırdım; (...).

6    Ekmek yemediniz, şarap ya da başka içki içmediniz.

Ortam öylesine tanrısaldır ki; tanrının emrine karşı gelip içki içenler sadece günahkâr olmakla kalmamakta, üstüne üstlük al­kollüyken Ahit Sandığı’na yaklaşınca basbayağı ölmektedirler!

Tevrat, Leviiiler 10:

9 Sen ve oğulların Buluşma Çadırı'na şarap ya da herhangi bir içki içip girmeyin, yoksa ölürsünüz.

Bu ayetten İbranilerin çöl sürecinde artık kutsanmış, bir di­ğer deyişle bir ölçüde normalliklerini yitirmiş kişiler olduğunu mu düşünmeliyiz? Yoksa tannsal etkinin en yoğun olduğu or­tamların içkiyi ölümcül bir silaha çevirecek kadar farklı enerji­lerle yüklü olduğunu mu?

Mezmurlar’da da içki, “tanrıya adanmış kişiler” kadar, yö­neticilere de yasaklanmakta;

Tevrat, Amos 2:

12 Sizse bana adanmış kişilere şarap içirdiniz Ve peygam­berlere, 'Peygamberlik etmeyin!' Diye buyruk verdiniz.

Tevrat, Mezmurlar 31:

4    Şarap içmek krallara yakışmaz, ey Lemuel, Krallara yakış­maz! İçkiyi özlemek hükümdarlara yaraşmaz.

Engelleme gayreti kimi zaman uyarı, bazen tehdit, hatta sık sık lanetlemeye varan yaptırım ve cezalara dek uzanmaktadır:

Tevrat, İşaya 5:

11   9 Her Şeye Egemen RAB'bin şöyle ant içtiğini duydum: "Bü­yük ve gösterişli çok sayıda ev ıssız kalacak, içinde oturan ol­mayacak. Sabah erkenden kalkıp içki peşinden koçanların, gece geç vakte kadar şarap içip kızışanların vay haline!

12    Onların şölenlerinde lir, çenk, tef ve kaval çalınır, şarap içilir, Ama RAB'bin yaptıklarına dikkat etmez, ellerinin yapıtına aldırmazlar.

14    Bu yüzden doymak bilmeyen ölüler diyarı ağzını ardına kadar açtı; Yertışalim'in soyluları, sıradan insanları ve gürültü­lü bir şekilde eğlenenleri oraya inecek.

15    Hepsi alçaltılacak; dize getirilecek, küstah bakışları al­çaltılacak.

Güdülen amaç, sözde insanları içkinin yaratacağı olumsuz­luklardan korumaktır. Bu amacın gerçek ve geçerli bir amaç şeklinde görülmesi ve insanlar tarafından benimsenmesi için dengesiz (Afrodit’siz) biçimde içki içilmesi sonucunda yaşana­cak olumsuzluklar, “içkinin yarattığı mutlak sonuç” biçiminde yansıtılır insanoğluna.

Tevrat, Mezmurlar 23:

29  Ah çeken kim? Vah çeken kim? Kimdir çekişip duran? Ya­kman kim? Boş yere yaralanan kim? Gözleri kanlı olan kim?

30  İçmeye oturup kalkamayanlar, Karışık şarapları deneme­ye gidenlerdir.

31  Şarabın kızıl rengine. Kadehte ışımasına. Boğazdan aşa­ğı süzülüvermesine bakma.

32    Sonunda yılan gibi ısırır, Engerek gibi sokar.

33    Gözlerin garip şeyler görür, Aklından ahlaksızlıklar geçer.

34  Kendini kâh denizin ortasında, Kâh gemi direğinin tepe­sinde yatıyor sanırsın.

“Dövdüler beni ama incinmedim. Vurdular ama fark et­medim" dersin, "Yeniden içmek için ne zaman ayılacağım?" Tcktanrı kadar, “seçilmiş kulları” da aynı ölçüde hırs dolu­durlar içki içenlere.

Tektanrıcı olsalar da aynıdır tutumları:

Basilius,6<l Hoınilia XIV in ebriosos,

(Jean Paul Migne PG XXXI, 445f.)

Utanmaz kadınlar, tanrı korkusunu unutup cehennem ateşini unuturlar ve evde oturup göklerin açılıp tanrının trompetlerinin çalınacağı, ölülerin mezarlardan kalkacağı günü düşünecekle­rine ve kalplerindeki kötülükleri temizlemeye uğraşacaklarına, gözyaşları içinde önceki günahlarından af dileyeceklerine, ken­dilerini İsa ile yüzleşmeye hazırlayacaklarına, kendilerini utan­mazca erkeklere teşhir eder, eteklerini uçurarak saçlarını savu­rur, erkekler şehvetli bakışlar atar, kendilerini frenlemeden gü­ler, ve bedenlerini çılgınca dansa bırakırlar. Onlar havanın kut­sallığını şehvetli şarkıları ile kirletir, toprağı da dans eden ayaklarıyla kirletirler; erkekleri sürü gibi çevrelerine toplarlar; hepsi fahişedir, ve de delidirler, daha çılgınlık zaten mümkün değildir. Tüm bunlara nasıl sessiz kalırım? Bunu nasıl hak ettiği şekilde azarlayabilirim? Şarap bizi ruhumuzdan sıyırdı.

Pagan olsalar da aynıdır:

Euripides, Bakkhalar 345

Biri koşup gitsin...

Demirle, balyozla bilicilik yuvasını yıksın, dağıtsın.

Çevrede taş taş üstünde konıayın.

Takım taklavatını rüzgâra savurun.

Nedendir bu öfke? “Ol” deyince evreni yarattığını söyleyen bir tanrının insanları sadece içki içtikleri için böylesine tehdit

60 Bizans patriği. 1395-1472. edip durması yüceliği ile bağdaşabilir mi? Üstelik tanrının şarap içenlere duyduğu bu garip hırsını, cinayet suçlularına bile yö- neltmenıesinin; katillerin cezasını en olağan biçimde açıklar­ken, içki içenlere uygulanacak cezaları -deyim uygunsa- “sinir krizi geçirirmişçesine” söylemesinin nedenini çözmek güçtür.

Katilliğin cezası soğukkanlılıkla belirtilir:          .

Tevrat, Sayılar 35:

31 Ölünıü hak etmiş katilin canı için bedel almayacaksınız; o kesinlikle öldürülecektir.

Tevrat, Levililer 24:

17 Adam öldüren kesinlikle öldürülecektir.

Oysa iş içki üretimi-tüketimine gelince tektann öfkeden çıl­dırmakta gibidir:

Tevrat, İşaya 63:

3   "Çukurda üzümü tek başıma çiğnedim, Yanımda halklardan kimse yoktu. Öfkeyle çiğnedim onları, Gazapla ayaklarımın altı­na aldım. Kanları giysilerime sıçradı, bütün elbisemi kirletti.

4   Çünkü öç alma günü yüreğimdeydi, Halkımı kurtaracağım yıl gelmişti.

5   Baktım, yardım edecek kimse yoktu. Destek verecek kimse­nin olmayışına şaştım: Gücüm kurtuluş sağladı, Gazabım bana destek oldu.

6   Öfkeyle halkları çiğnedim, Onları gazapla sarhoş ettim, Yere akıttım kanlarını."

İçki içmek insanoğlunu adam öldürmekten bile fazla oranda kutsallıktan ve temizlikten, yani basbayağı tanrıdan, uzaklaştır­makta mıdır? Yani tektann denilen güç, içki içmiş kişilere ula­şamamakta, hükmedememekte midir? İçki içenlere yönelik ga­rip tanrısal öfkenin gerisinde bu düşünce mi vardır? Müslümanlıkta

Müslümanlık ise, son tektanncı din şeklinde kabul edilse de, diğer tektanncı dinlere pek de benzemeyen; en azından birçok ayet nesh edilmeden önceki haliyle hiç benzemeyen bir dindir. Öte yandan Müslümanlıkta eski ana tanrıça inancı ile ilgili bir­çok nokta görülebilir. Örneğin, bir göktaşının olduğu yön en kut­sal nokta sayılarak, inançlılar bu tarafa dönerek tapınır -namaz kılar-; bu nokta eski bir ana tanrıçanın adı ile anılır (kıble- Kibc- le); baba tanrının katili domuz lanetlenir; dinin sembolü, ana tan­rıçanın en eski işareti olan hilaldir; tapım takvimi güneşin değil, binyıllarca ana tanrıçayı temsil etmiş bir planet olan ayın hare­ketlerine göre belirlenir... Bu ilginç durumlara ek olarak Müslü­manlıkta şarabın da bir zamanlar yasak olmadığını, bilakis nimet şeklinde görüldüğünü bilmem kaç kişi bilir?

Kuran, 16 Nahl:

67 Hurmaların meyvesi ile üzümlerden bir içki ve güzel bir rızk edinirsiniz. İşte bunda aklını kullanacak kavim için şüphe­siz bir alamet vardır.

Hepsi bu kadar da değil; bazı ayetlere göre İslam’da sarhoş­ken -söylediğini bilene, yer ile göğü ayırt edene dek- namaza durmak günah değildir!

Kuran, 4 Nisa:

43 Ey iman edenler, sarhoş iken söylediğinizi bilinceye ka­dar (...) namaza yaklaşmayın.

Peki o zaman neden içki günümüzde haram sayılmaktadır? Neden köktendinci ülkelerde içki içenler kırbaçlanmaktadır?

Yanıt basit: Bu ayetler tanrı tarafından “mensuh" ilan edil­miş. “nesh” edilmiş... yani kaldırılmış, yasaklanmıştır! Ben kişisel olarak “nesh etme” olayını öğrendiğimde tanrı­nın bir sözünü, sanki hata etmiş gibi, geri almasının olanaksız olduğunu düşünmüştüm. Ulema ise bu geri alışın mantıklı bir açıklaması olduğunu savunup, durumu tarihsel birkaç vaka ile açıklıyorlar: Denilene göre şarap insanlara önce değil yasak, bi­lakis bir nimet olarak tanıtılmış. Ama bir gün peygamberin am­cası Hamza sarhoş bir halde hz. Ali’nin develerine saldırınca (Bakara suresi 219) şarap aleyhine bir ayet inerek, önceki öz­gürlüğü “biçimlendirmeye” başlamış.

Kuran, 2 Bakara:

219 Sana içkiyi ve kuman sorarlar. De ki, -Onlarda hem bü­yük günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Fakat gü­nahları faydalarından daha büyüktür-

Eşdeyişle şarap yine yasaklanmamış ama bir ölçüde engel­lenmiş. Hâlâ haram kapsamında değil, bazıları için yararlı ola­rak görülmekte. Ama bu sefer de insanlar sürekli sarhoş gezip namaz kılmamaya başlamışlar. O zaman tanrı da Maide suresi 90 ve 91. ayetleri indirerek şarabı haram kılmış:

Kuran, 5 Maide:

90 Ey inananlar, şarap, kumar, putlar ve fal okları şeytanın iğrençlikleridir.

“Şeytanın iğrençliği” olan bir içkinin, işin başında nasıl olup da tanrı tarafından “güzel bir rızk” olarak nitelendiğini çözmek bana hep güç gelmiştir. Bu davranışın gerisinde rahatsız edici biçimde duran “tanrının olacakları önceden bilmiyormuş gibi davrandığı" düşüncesi ne denli görmezden gelinmeye çalışılsa da, asla bütünü ile insan bilincinden silinemez. Bu yüzden olsa gerek, bir ayeti yasaklayıp yerine yenisini getirme -yani nesh etme- olayı yüzyıllarca sonu gelmez tartışmalar yaratmıştır. Öy­le ki, İslam’ın ilk yıllarında inananlar bile kuşkuya düşerek pey­gamberi yalancılıkla suçlamaya başlamışlar; bunun üzerine tan­rı bir ayet yollayarak duruma açıklık getirmiştir.

Kuran, 16 Nahl:

101 Bir ayetin başka bir ayetle hükmünü değiştirdik mi Al­lah neyi indirmekte olduğunu daha iyi bildiği halde onlar Mu- hamnıed'e -Sen sadece uyduruyorsun- derler.

Zaten Kuran’da, tanrının ayetleri nesh edebileceği üzerine de ayet vardır:

Kuran, 2 Bakara:

106 Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak onun yerine daha hayırlısını ve benzerini getiririz.

Bu ayeti okuyunca sanırım içinizden “O halde mesele yok, tanrı açıkça bazı ayetleri kaldırabileceğini söylüyor; demek ki artık üzerinde durulacak bir durum söz konusu değil” dediniz... haklı olabilirsiniz; ama eğer aşağıdaki ayetler de Kuran’da yer almamış olsaydı!

Kuran, 33 Ahzab:

62 ("...) Allah'ın kanununda bir değişiklik bulamazsın.

Kuran, 48 Feth:

23 Allah’ın önceden beri gelip geçmişlere tatbik ettiği kanun buduı: Allah’ın kanununda hiçbir değişme bulamazsın.

Kuran, 35 Fatır:

43 Öncekilere uygulanan kanunu görmezler mi? Hayır, sen Allah'ın kanununda değişiklik bulamazsın. Sen Allah’ın kanu­nunda asla bir döneklik bulamazsın.

“Öncekilere uygulanan kanun" şeklinde ifade edilen kanu­nun, tanrının “Hurmaların meyvesi ile üzümlerden bir içki ve güzel bir rızk edinirsiniz” dediği 16 Nahl:67 olmadığı ise asla kanıtlanamamıştı!.

Nedendir bu çelişki? Tanrı bir önce söylediklerini, yaşanan olaylara göre değiştirir mi; yoksa yasalarını en baştan, (gelecek­te olacak her olayı önceden bildiği için) değişmesine gerek kal­mayacak şekilde mi oluşturur? Ya da soruyu değiştirerek şöyle sorabilir miyiz: Tanrı olacakları önceden bilir mi; bilmez mi? Bu soruya verilecek yanıt doğaldır ki “bilir” olacaktır. O zaman adı geçen ve varlığı kesin olan çelişki Kuran’ın aslının bulun­madığı ve Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] ’in ölümünden çok sonra toplandığı gerçeği ile açıklanabilir mi?[75]

İşin içine biraz ezoterizm, biraz okült, biraz metafizik katar­sak belki de Müslümanlıkta içki hakkındaki en içrek bilgilere ulaşabiliriz:

Kuran'da bazı kelimeler, belirli bazı sayılarda verilmiştir. Örneğin “hıyanet" ve "habis" kelimeleri 16 kere; "bitki" ve "ağaç" kelimeleri ise 26 kere geçer.[76]

“Şarap" (hımr), hem de "sarhoşluk” (sekere) sözcükleri ise 6 kez yinelenir. 6 kere tekrarlanan bir kelime daha vardır: "İyiler” (ebrar)!

Müslümanlıktaki çarpıcılıklar bunlarla da sınırlı değildir; çünkü aynı eski ana tanrıça tapımında olduğu gibi, tanrıya içki ve dans ile ulaşıldığını savunan bir de tarikat vardır: Alevilik.

Zaten Alevilik öyle bir mezheptir ki, İslam’da yasak olan ni­ce kavramı benliğine almıştır... hem de kutsal sayarak! İçki, ve dans ile tapımın Ötesinde, kadın erkek birlikteliği, resmin yasak sayılmaması, kadınlara tesettür uygulanmaması... Aleviler, “Tanrının kesin ve değilmez buyrukları" olarak tanımlanalı farzlara da uymazlar. Ilaccın gönülde olduğunu; orucun Al lah'ın kolaylık getirici kimliğine uymadığını; zekalın günümüz de “battal” edildiğini, içeriğinde olan “özveri" kavramının ise zaten her Alevinin temel özelliği olduğunu; namazın kaç rekat ve nasıl kılınacağının ise Kuran’da yer almadığını savunurlar,

Yeniden içki konusuna dönecek olursak, Alcvilcrin Allah’a ancak cem ile kavuşulacağına inandıklarını görürüz. Bu inanı çın temeli ise ünlü “Ahzab-ı Suffa”ytı dayanmaktadır;

Ahzab-ı Suffa, Suffa denilen yerde yaşayan çok fakir bir grup. Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] , bu grubun kapılarından içeriye ancak Al lah’ın uyarısı sonrası “size boyun eğiyorum" dedikten sonra gi rebiliyor. İçerdekiler kendilerini “Kırklar" olarak tanıtıyorlar. Fakat peygamber bakıyor ki içerde sadece 3Ü kişi var; nedenini soruyor; Selman-ı Farisi’nin yiyecek bulmak için dışarıda oldu ğunu öğreniyor. Selman-ı Farisi sonunda bir üzüm tanesi ile dö­nüyor ve onu peygamberin önüne koyduktan sonra “By hadiıııül fukara, hadimlik edip, hu üzüm ianesini kırklara kısmet eyle” diye “eyitiyorlar”. Peygamber tam bunu nasıl yapacağını düşü nürken tanrı Cebrail’e emrediyor ve “Itabibim fikirde kaldı. Tez. yetiş, cennetten nurdan tabak al, habibim Muhammet'e ilet. Ol üzümü tabak içinde ezip şerbet eylesin. Kırklara bahşedip içir­sin” diyor. Böylcce birden peygamberin önünde bir tabak olu­şuyor. Devamını söylenceden dinleyelim;

"Gün gibi jule verdi. Seyyit, ol tabak içine su koyup par­maklarıyla üzümü şerbet eyledi. Kırklar ol şerbetten içtiler. Cümlesi mest, elest oldular, kendilerini yavi kıldılar (kaybetti­ler). Bunlara bir halet oldu ki. oturdukları yerden ayağa durdu­lar. Bir kerre “ya Allah" deyip dest (el) verdiler. Üryan (çıplak) ve büryan semaha girdiler. Seyyid dahi bunlarla semah etti." Aleviler içkinin biri olumlu, diğeri olumsuz, iki ayrı etiçisi okluğunun da bilincindeler. Olay çıkaranları, yani Dionysos’u Al'rodil ’le evlendirmeden içenleri, asla meclislerine almamakta- lar. Öte yandan kendi cemlerinde böyle can sıkıcı sahnelerin hiç yaşanmadığını söylerken, İslam’ın önde gelenlerinden bazı kişi­lerin içki içip olumsuzluk yaratanlardan olduğunu belirtmeden de geçmiyorlar.

Öz Kaynaklarına Göre Alevilik, Rıza Zeiyut, s.77

Artıp ileri gelenlerinin şarap içtiği biliniyor; bunların en bi­linen örneği ise Halil bin Velit. Halit, şarap içtikten sonra karı­sına göz koyduğu bir Arap't öldürmüş, adamın başını tandıra atıp kızartmış; sonra ay hali olan kadına zorla sahip olmuştur. Dini yasaya göre Ebubekir'in buna kısas uygulaması gerekir­ken. bu zorba kabile reisine uygulanmamıştır.

Sadece içki değil onların tapım aracı... aynı zamanda müzik ve dans da var... Osmanlı’da şeyhülislam Ebusuut efendinin fet­vası ile şeytan işi sayılan müzik ve dans... Oysa Aleviler “se­mah" yaparak tanrıya ulaştıklarına inanıyorlar. Hem de İs­lam’da haremlik-selamlık kavramı ile hiç bağdaşmayan bir bi­çimde: çünkü cem evlerinde kadın ve erkeğin yan yana oturma­sının ötesinde, semah kadın erkek iç içe yapılan bir dans! Ge­nelde tek bir figürü var: Bir yana dönerek, spiral şekilde ilerle­me... tıpkı Kibele’nin Gallus rahipleri örneğinde olduğu gibi.

Az önce söz ettiğim efsanede geçen şu satırları hatırlayalım: "Kırklar ol şerbetten içtiler. Bir kerre 'ya Allah" deyip dest (el) verdiler. Üryan (çıplak) ve büryan semaha girdiler."

Müzik... dönerek yapılan dans... tanrı sevgisi... içki ile tanrı­ya ulaşma... Kibele ve Dionysos ayinlerine benzemiyor mu?

Bu konuda Balıkçı bu durumu şöyle dile getirmiş:

Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı

"Ayin-i cem'ler eski orgia'lardtr."

önceki sayfalarda orgia kelimesinin, günümüzde “orji” şek­linde söylenen ve seks/içki temelli partilerin adı olan sözcüğün orijinal söylenişi olduğundan söz etmiştim. Anımsayacağınız gibi, eski çağlarda gizli Bakkhus ayinlerine verilen addı. Bu Sözcük Latince’de ise “Dionysos şölenleri” anlamındadır. De­metor için yapılan mistik gizli tapımlar da bu adı alır. Görül­mekte ki Balıkçı Aleviliğin Dionysos inancından kaynaklandı­ğını apaçık belirtmekte. Araştırmacı, daha da ileri giderek farklı bir görüşünü de dile getirmekte:

Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı

"Daha hafif olmakla birlikte Dionysos eğilimi Mevlevilerde de görülür "

Mevlevilerde de müzik, dönerek yapılan dans, ve dans-mü- zik eşliğinde tanrı ile buluşma düşüncesi vardır. Üstelik Mevle- vilcr de aynı Kibele’nin rahipleri gibi uzun etek giyer, başlarına uzun, kule şeklinde bir külah takarlar. Kule şeklindeki şapka ise Kibele’nin birçok resminde Kibele’nin başında görülür. Bu ne­denle ona Mater Turitta “kuleli tanrıça” denir. Oysa kimi İslami mezheplerde ise bir Mevlevi’nin döndüğü -dans ettiği- yer, bir­kaç metre kazılmadan orada namaza durulamaz.

Sanılanın tersine, Mevlevilerde içki yasaklanan değil, saygı gören bir konudur:

Mevlana, Mesnevi

Cuşiş-i aşkest kandri meyfutad

Ateş-i aşkest kandri meyfutad.

Bu sözler: “Tanrı aşkı azaldı yüreklerde, bir çekildi miydi mey, sevgi gönülden yeniden canlanır” anlamına gelmekte! Sö­zün özü içki, bu mısralarda da tanrıya kavuşmak, onunla sevgi içinde bütünleşmek için aracı olarak görülüyor!

2.   Ve Müslümanlık ile ilgili son bir noktaya dikkat çekeyim: Alevilerin de, Mevlevilerin de benzerleri, Yahve’nin başka hiç­bir dininde yoktur. Erkekegemen inançlardaki TAHIL DÜŞMANLIĞI

Ataerkil mitolojilerde -paganist temelli oldukları halde- sa­dece seks ve içki tanrılarının değil; tahıl tanrı ve tanrıçalarının da “büyük düşmanlar” olarak görüldüklerini duyunca eminim şaşıracaksınız. Erkekegemen çoktanrıcılıkta, çok fazla dikkat çekmeyen bu durumun uygulanma yöntemi, eski dinin hububat tanrıçalarını yeni baştanrılarla evlendirmek biçiminde gelişir. Böylece önceden tek başına saygı gören ve bu nedenle semboli­ze ettiği değerler, insanlarca geniş ölçüde benimsenen tanrıça, evliliği sonucu ikinci plana düşer; yönettiği kavramlar önemini yitirir ve giderek sosyo-kültürel yapıdan silinir. Tektanncılıkta ise tahıl tanrıçalarının baştannlarla evlenmeleri gibi bir durum söz konusudur değildir; çünkü ortada baş ya da son tanrı diye bir kavram kalmamış; tektann, tüm egemenliği tek eline almış­tır. Böylesi bir güçlülüğe sahip olduktan sonra arpa ve buğdayı yöneten tanrı ve tanrıçalar açıkça lanetlenmeye; günahkâr ve korkunç şeytanlar biçiminde tanıtılmaya başlanır... tıpkı önce­den verimliliği sembolize eden Pan ve Priapos benzeri masum tanrıların sonunda yeni tektanrının en büyük düşmanı Şeytan’a dönüşmeleri gibi. Lanetlenen Tahıl

Tanrı ve Tanrıçaları

Semele

Tahıl tanrı ve tanrıçalarının yok edilme sürecini incelemeye Anadolu’dan başlayacak olursak karşımızda ilk başta Diony- sos’un annesi Semele’yi buluruz. Zeus ile evlendirilen; hem kendi, hem sevgilisi Aktaion, Zeus tarafından öldürülen Seme­le’yi! Semele’nin adının anlamı Frigya dilinde nedir dersiniz? “Toprak!” Çünkü Semele önceleri sadece ana tanrıçanın görü­nümü değil, ana tanrıçanın tarımı yöneten bir tanrıça şeklindeki görünümüdür.

Demeter

İnceleyeceğimiz ikinci tanrıça ise -yine Hellen mitleriyle ta­nıyabildiğimiz- Demeter’dir. Orhan Hançerlioğlu ve Azra Er- hat’a göre aslında, bütünüyle Anadolu paganizminin tanrıçası­dır Demeter...

Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Demeter

Anadolu düşüncesinin ürünü olduğu, Yunanistan’a ilk Akha göçleriyle getirildiği bilinmektedir.

Homeros ona “güzel saçlı kraliçe” ve “güzel örgülü Deme­ter” der; ama adının anlamı “buğday veren toprak’’tı ve tüm inançlarda ekmeği -bir diğer deyişle arpa ve buğdayı- kutsamış bir tanrıçaydı. Demeter, insan dostluğundan dolayı “iyi yürekli” anlamına gelen Eubouleus ismini de alırdı.

Demeter, Yunan pantheon’una geçince evlendirildi... doğal­dır ki Zeus’la! Bir de kızı vardı Demeter’in: Persefone... O da Zeus'un kardeşi yeraltı tanrısı Hades tarafından yeraltına kaçı­rıldım Kızını yitiren Demeter öylesine acı çekti ki; toprağı ya­şatmaya ancak kızı altı ay yeryüzüne çıkınca başladı.

Demeter’in bir de sevgilisi vardı: Girit’li İasion adlı ölüm­lü... bir düğün sırasında karşılaşmışlar ve “tanrıça ona gönlüyle birlikte buğday tanelerini de vermişti" (Azra Erhat). Demeter - aynı Afrodit gibi- ölümlü bir erkekle evlenmiş sayılı tanrıçalar­dandı; bu özelliğinin, insan dostu olmasının bir diğer kanıtı ol­duğuna inanılırdı. Ama koruyamadı eşini Demeter; yani İasion da lanetlenme sürecinden payını aldı: Zeus -tıpkı Semele'ye yaptığı gibi- onu da yıldırımlarıyla öldürdü.

Homeros, Odysseia 5:125

Güzel örgülü Demeter de gönül vermişti İasion'a,

Sarmaşdolaş olmuştu ikisi sevgiyle,

Yatmışlardı üç kez sürülmüş bir tarlada.

Ama Zeus ossaat aidiydi bu haberi,

Erkeği tepelediydi göz kamaştıran yıldırımla.

Demeter ve İasion’un bir oğulları vardı: Zenginlik tanrısı Plutos. Dünyayı başta başa dolaşıp her tarafa bolluk saçmasıyla tanınırdı. Adının anlamı ise “toprağın içinde saklı olan buğ- day”dı! Zeus onunla da uğraştı: Plutos’u kör etti.

İnsanları böylesine seven ve Yunan mitolojinde en acı çeken tanrıçalardan sayılan Demeter ise aslında ana tanrıçanın Helle- nizme yansımış haliydi... tıpkı Semele gibi: Anımsayın ki Se­mele adının Frigya dilindeki bir diğer adı “ana tannça”ydı.

The Golden Bough, James George Frazer

IV. Mannhardt tarafından öne sürülmüştür ki, Demeter’in adının ilk kısmı Girit dilindeki deai -yani arpa- sözcüğünden gelmektedir, ve buna göre Demeter adının anlamı "arpa-ana" veya “tahıl-ana"dır.

63   Atlis ölüp yeraltına gidince Persefone de ona aşık oluyor ve yılın 1/3 ünü Attis, Persefone ile geçiriyordu.

Myths of Crete & Pre-Hellenic Europe,

Donald A. Mackenzie, s.175

Tanrıçanın mahsulle ilgili en özel biçimi Demeter'dir. Meter sözcüğü, anne kelimesini gösterse de, "de" takısının anlamı be­lirsizdir. W. Mannhardt'a göre "deai" sözcüğü, arpanın Girit- çesidir ve höylece tanrıçanın adı "Arpa Ana" olur.

Myths of Crete & Pre-Heilenic Europe,

Donald A. Mackenzie, s.172

Girit’in ana tanrıçası, açıktır ki. Neolitik toplamların, tarı­ma geçen ve hayvanları evcilleştiren topluluklarının ana tanrı­çasıdır. O toprak anadır; mısır anadır; ürün ve sürüleri verimli kılan ve koruyandır.

Sabazios

Anadolu’nun bir diğer tarım tanrısı da Sabazios’du. Tüm Anadolu'da tapılıyor olsa da başlıca Kybele’nin Frigya’sımn tanrısıydı.

Dictionary of Satanism, Wade Baskin

Özellikle de Lydia ve Frigya'da tapıldı. İÖ 5. yy sonlarında Atina'da da tapıldı. Kültü Kybele inancı ile ilgilidir.

Sabazios, tarımı yönetmek kadar öküzü evcilleştirmeyi ve tarımda insanların kullanımına sunmayı öğretmiş olan tanrıydı.

Klasik Yunan Mitolojisi, Şefik Can

Sabazios, Frigyalıların inandığı bir tanrıydı. Yunanlıların Dionysos'u gibi o da insanlara bağ bahçe yapmayı, öküz yetiş­tirmeyi öğretti, iyiliksever bir tanrı sayılırdı.

Sabazios da Dionysos ve Priapus ile benzer bir akıbete uğra­dı: Zeus’un oğlu sayıldı! Hem de Demeter’in, yeraltına kaçırı­lan kızı Persefone’den olan oğlu! Klasik Yunan Mitolojisi,

Şefik Can

Sözde Zeus, bir yılan şekline girerek Persefone ile hirleşince Sabazius doğdu.

Elde ettiğimiz bilgileri alt alta yazarsak bazı gerçekleri daha açıkça görüyoruz:

Semele: Adının anlamı top­rak; Zeus ile evlendirildi.

Demeter: Adının anlamı buğ­day veren toprak; Zeus ile evlen­dirildi.

Aktaion: Semele’nin sevgilisi; Zeus köpeklere parçalattı.

İasion: Demeter’in sevgilisi; Zeus yıldırımlarıyla öldürdü.

Plutos (Demeter ve İasion oğlu): Adının anlamı toprağın içinde saklı olan buğday; Zeus kör etti.

Dagon

Ekin tanrı ve tanrıçalarının ataerkil baştanrılarca lanetlenme­si sadece Anadolu ve Yunan’a özgü bir durum değildir. Yakındoğu’da gelişen Yahudilik, yörenin tahıl ve bolluk tanrıla­rına savaş açar. Görüntüde bu tanrılara seks ile tapıldığı için on­lar lanetlenmektedir. Bu dönemde isimleri henüz “Şeytan” adını almamıştır; ama bu değişim şeytan düşüncesinin ilk oluşum safhasıdır.

Yakındoğu’nun şeytanlaştırılan hububat tanrılarına en güzel örnek, gerçekte bir deniz tanrısı olan Dagon’du. Dagon, alt kıs- minin balık şeklinde olmasından başka, isminin anlamı bile ba­lık sözcüğünden kaynaklanmakta olan bir tanrıydı.»

International Standard Bible Encyclopedia - Dagon

“Dagon, görünmektedir ki "balık" anlamındaki “dagh” sözcüğünden türemiştir. ”

Dagon, Babil çıkışlı bir tanrı olsa da, temelde Fenikelilerin taptığı bir tanrıydı. Buna karşın Fenikelilerden bile çok öncesin­den ona bölgede tapılmakta olduğu biliniyor. Örneğin Ugarit’te: Günümüz Arabistan’ının, Ras Shamra’sında kurulmuş olan, geç­mişi ise İÖ 7. binyıla dayanan bir kent Ugarit. Geçmişte çok önemli bir entelektüel merkez olarak tanınıyor. Dünyanın ilk al­fabesinin ve bir çeşit çivi yazısının burada bulunduğuna inanıl­makta. 2. Binyıl döneminde büyük önem kazanan bu kentte “Dagan”a ait bir tapınak bulunuyordu. Eski deniz rotasının önemli bir limanı olan Aşdot’ta da çok büyük bir Dagon tapınağı vardı. Dagon tapımının merkezi ise Akdeniz’in en stratejik nok­talarından Aşkelon’du. Dagon’a, Ortadoğu’daki sanatçıların en üstünlerinin çıktığına inanılan Gaza’da da büyük saygı gösteri­lirdi. Gaza ise ünlü Samson ile ilgili önemli bir mitte yer almak­taydı. Gerçekte, Yeşu zamanında Kenan ülkesini fethedip top­raklarına yerleştikleri halde devlet kuramayan İbranileri yöneten kişilerden -Hakimlerden-olan Samson, Filistilerin egemenliğin­de olan İsrail devletini yirmi yıl yönetmiş, çok fazla Filisti öl­dürmüş biriydi. Samson (Tevrat adıyla Şimşonj’u tanımak için ise sanırım aşağıdaki ayetler hayli bilgi verici:

Tevrat, Hakimler 14:

19 RAB'bin Ruhu üzerine inince güçlenen Şinışon Aşkelon'a gitti; otuz kişi vurup mallarım yağmaladı,

64 İlginçtir, penis tanrı Priapus bazı törenlerde Attis yerine Kibele’nin sevgili­si olurdu ve onun da bir adı “balık kafalı tanrTydı.

Ayrıca Samson hububat lura yönel i k ilginç tutumu ile de Tev­rat'ta yer alır:

Tevrat, Hakimler 15:

5 Çıraları tutuşturup çakalları Eilistiler'in ekinlerinin arasına salıverdi. Boylere demetleri, ekinleri, bağları, zeytinlikleri yaktı.

Sonunda Fenikeliler taralından yakalanıp, esir düştüğü za­man, sütunlarına bağlandığı tapınağı yıkarak hem kendi, hem de Fenikelileri öldürdüğü bir tapınak vardı... bu tapınak Da- gon’undu! (Tevrat, Hakimler 16)

Dagon öylesine saygı gören bir tanrıydı ki, adına da birçok şehir kurulmuştu.

Tevrat, Yeşu 15:

21 Yahudaoğullart oymağının Edom sınırlarına doğru en güneyde kalan kentleri şunlardı: (...)

41 Gederot, Beytdagon, Naanıa ve Makkeda; köyleriyle bir­likte on altı kent.

Tevrat, Yeşu 19:

27 Buradan doğuya, Beytdagon'a dönüyor, Zevul'un sının ve Yiftahel Vadisi boyunca uzanarak kuzeyde Beytenıek ve Ne- iel'e ulaşıyordu (...)’’

International Standard Bible EncycJopedia, Beth-Dagon

Nablus'un doğusunda 6 mil ötede Beit Dejan vardı. Ve Jo- sephus,[77] Jeriko’nun üst tarafında yer alan Dagon adlı kaleden söz eder. Bu da Dagon tapanının yaygınlığının belirtisidir.

Bugün unutulmuş bir tanrı olan Dagon'un önemi bu kadarla da sınırlı değildi; çünkü zamanında öylesine önemliydi ki, para- larda onun resmi vardı. Filistin ve Fenike dolaylarındaki şehir­lerdeki kazılarda alt tarafının balık olduğu açıkça izlenen Da- gon’un resmi olan metal paralar bulundu.

Dagon önemi nedeni ile çok ünlü bir olayda da yer almış bir tanrıydı. Çoğu kişinin, adını İndiana Jones, Kutsal Hazine Avcıla­rı filmi ile duyduğu, ünlü “Ahit Sandığı” olayında da yer almıştı:

Gelecek bölümlerde geniş ölçüde inceleyeceğimiz Ahit San­dığı, çölde dolaşan İbraniler ve tanrı arasında iletişimi sağlayan ve inanılmaz detaylar verilerek inşa edilmiş bir... bir... ne de­sem? Bir alettir demek doğru olacak sanırım. Bu aletle Jeriko (Eriha) kentinin duvarlarını yıkmışlar; Şeria nehrini yürüyerek geçmişler; üzerinde tanrıyı görmüşler; yanma yaklaşanların ga­rip şekilde öldüğüne tanık olmuşlardır. Güçlerinin kaynağıdır bu sandık. Oysa gün gelir, Filistiler tarafından ele geçirilir (İÖ 1050). Sonrasını Tevrat’tan okuyalım:

Tevrat, 1 Samuel 5:

1 Filistiler, Tanrı'nın Sandığı'nı ele geçirdikten sonra, onu Even-Ezer'den Aşdot'a götürdüler.

2 Tanrı'nın Sandığı'nı Dagon Tapınağı’na taşıyıp Dagon heykelinin yanma yerleştirdiler.

3 Ertesi gün erkenden kalkan Aşdotlular, Dagon’u RAB'bin Sandığı’nın önünde yüzüstü yere düşmüş buldular. Dagon’u alıp yerine koydular.

4 Ama ertesi sabah erkenden kalktıklarında, Dagon’u yine RAB'bin Sandığı’nın önünde yüzüstü yere düşmüş buldular. Bu kez Dagon'un başıyla iki eli kırılmış, eşiğin üzerinde duruyor­du; yalnızca gövdesi kalmıştı. (Orijinal metinde “gövdesi kal­mış” kelimelerinin aslı “dagon”u, yani “dagho”, balık kısmı kalmış şeklindedir.)

Dagon kâhinleri de, Aşdot'taki Dagon Tapınağı’na bütiin gelenler de bu yüzden bugün de tapınağın eşiğine basmıyorlar. Dagon kısaca bu... Peki, Yahve’nin bu denli çarpıştığı Dagon, alt tarafı balık olduğu halde, gerçekte ne tannsıydı dersiniz? De­niz? Evet, ama kısmen... Seks? Bu da doğru; ama sadece seks de değil... Dagon, bu iki özelliği sinesinde barındırsa da, aslında tek bir şeyi yönetir, tek bir kavramın tanrısı sayılırdı: Hububat ve mı­sır tannsıydı Dagon! Öylesine tahılla ilgiliydi ki, adının anlamı bile tahılla ilgiliydi: İbranice “dagan” mısır demekti.

International Standard Bible Encyclopedia - Dagon “Dagon adı “mısırın evi" anlamına gelebilir.”

Philo Byblos[78] bile onun hakkında “Dagon, o mısırdır, hu­bubattır" diye yazmıştı. Üstelik bu tanrı, mısır ve tahıl olmanın ötesinde, çok önemli bir besini de insanlara hediye etmişti: Dagon, eski inançlarda ekmeği bulan tanrı olarak tanınırdı! Dagon tarımcı insanların öylesine yardımcısıydı ki, tarımcılıkla ilgili çok büyük bir keş­fin de tannsıydı: Tıpkı Anadolu'lu Sabazios gibi, karasabanı icad eden ve insanlara armağan eden de Dagon’du. Karasabanın keşfinin o zamanın halkları için bilgisayarın keşfi kadar önemli olduğunu tahmin edersiniz. Bu buluştan sonra Dagon’a “Saba­nın Zeus’u” demişlerdi.

Yahudilik güçlendikçe tektanrıcılar tarafından Dagon da şey- tanlaştırıldr, öylesine benimsetildi ki bu inanç, geçmişteki ger­çekler uzun yıllar boyunca bütünüyle silindi. Öyle ki, günümüz­de sadece korku filmi yapımcıları değil, bazı okültist ve majis- yenler tarafından bile hâlâ şeytan olarak görülmekte!

Atargatis

Dagon’un bir de eşi vardı: Atargatis. Atargatis ve Dagon bir­birlerine çok yakın, deyim yerindeyse iç içe geçmiş iki tanrıydı. Aynı Şiva ve Sakti gibi. Öylesine birbirleriydiler ki, Dagon ki mi zaman Atargatis adıyla anılırdı!

Catholic Encyclopedia - Dagon

“Dagon bazen Derceto veya Atargatis ile ilgili görülürdü."

Dagon gibi Fenike tanrıçası olan Atargatis’e özellikle Suri­ye’nin Hieropolis (Meınbij) kentinde tapılırdı. Kült zaman için­de Suriye’nin en önemli dinsel merkezi haline dönüşmüştü. Atargatis’e başka kentlerde de yoğun olarak saygı gösterildi. Aşkelon’da, Karnion’da... Aşkelon’daki tapınağında kutsal bir gölü ve içinde gelecekten haber veren balıklar vardı. Zaten Atargatis’in de alt tarafı kocası gibi balıktı; balık, onun da kut­sal hayvanıydı; bu nedenle tapınıcıları balık yemezlerdi. Resim­lerinde bir denizkızı olarak gösterilmesi nedeniyle, denizkızı ef­sanesinin çıkış noktası olduğuna inanılmaktaydı.

Kocası gibi denizle çok yakından ilgili olsa da, Atargatis de bir tahıl tanrıçasıydı:

Britannica Concise Encyclopedia - Atargatis

Verimliliğin temel tanrıçalarından, aynı zamanda kentin ve halkının koruyucusu. Genelde başında taç ve elinde bir demet tahıl ile gösterilir, (...)

Deniz ve hububat tanrıçası olan Atargatis, aslında çok yakın­dan tanıdığımız bir tanrıçanın farkh yansımasıydı: Afrodit’in!

Britannica Concise Encyclopedia - Atargatis

(...) tahtı ise, onun doğa üzerindeki hakimiyetini belirtmek için aslanlarca[79] desteklenir. (...) Kültü tacirler tarafından Yu­nan dünyasına yayıldı ve orada Afrodit olarak görüldü.

Dictionary of Satanism, Wade Baskin - Atargatis

(...) Yunanistan'da, Afrodit’in tezahürü olarak tapıldı.

Coluınbia University Encyclopedia - Atargatis

Eski Suriye tanrıçası Atargatis’in orijini çok belirgin olmasa da, onun tüm Asya, Anadolu ve Yunan’da tapılan ana tanrıça inancına ait olması çok muhtemeldir.

Britannica Concise Encyclopedia - Atargatis

(...) onun Tanrıların Büyük Anası lakaplı Anadolu'lu Kibele ile yakınlığı vardır.

Myths of Crete & Pre-Hellenic Europe,

Donald A. Mackenzie

Ulu Ana, açıktır ki, tarımcı toplum kimliğine geçen ve hay­vanları evcilleştirerek yanında tutan Neolitik insanın tanrıçası­dır. O, sürülerde bereketi arttırıp, onların koruyucusu olan bir toprak tanrıçası; aynı zamanda da bir mısır tanrıçasıdır.

Erkekegemen dinler ise farklı “doğrular” üzerine egemenlik kurmaktaydılar. Bu nedenle Semele ve Demeter Zeus ile evlen­mesi gibi; Atargatis ise Zeus’un görünümlerinden olan Hadad ile evlendirildi. Dagon ve Sabazios ise şeytan sayıldı... ki bu durum, hububat/deniz tanrı ve tanrıçalarının devrinin sonunun geldiğinin semboliasyonuydu.

Atargatis ve Dagon tapımının -daha doğrusu tapınıcılannın- sonu ise, kendilerini İbraniliğin yayılmasına ailece adamış, Ku- düs’den Maccabeeler iktidarı tarafından getirildi... hem de çok kanlı bir biçimde. Bunlar öylesine cesur(?) bir aileydi ki, gerçek soyadları Machabeus olsa da, anlamı “çekiç” olan Maccabeeler lakabıyla tanınırlardı.

Catholic Encyclopedia - Judas Machabeus

Machabeus sözcüğü Yahudiliğin düşmanlarını maharetle ez­diği için Suriye dilindeki çekiç anlamına gelen “maqabba"dan türemiştir. Pagan tanrılara inanan günahkâr Suriyelileri ilk öldüren, ama yaşlı olduğu için bu işi fazla sürdüremeyen baba Mattathias’tı. İki oğlu vardı: Judas ve kardeşi Jonathan. Babası ölünce, Judas da ona layık bir evlat olduğunu gösterdi ve babasından sonra kutsal uğraşı devralıp işi savaş düzeyine vardırdı; kısa sürede tüm Ku­düs bölgesinin yönetimini ele aldı. Sonunda çok büyük bir başarı da elde etti; onu tarihe geçirecek bir katliam yaptı: İÖ 164’de Karnion’daki Atargatis tapınağına sığınan tam 25.000 kişiyi öl­dürüp, tapınağı yıkarak inanca son vermeyi başardı.

Jeweish Encyclopedia - Atargatis

Ürdün' ün doğusunda Karnion veya Karnainı'de bir A tarda­ris tapınağı vardı. Filistin'deki başlıca Atargatis tapınağı ise 216 Aşkalon’daydı. Carnaim'deki tapmak Judah Maccabeus’un ta­pınağın kutsallığına aldırmadan araya sığman çevre halkını öl­dürdüğü yerdir. Tapmak ve kültte kullanılan objeler onun tara­fından yakılmıştır.

2 Maccabees1'* 12:

26 Judas, Carnaim'e yürüyerek buradaki Atargatis tapına­ğındaki 25.000 kişiyi kesti.

Judas, bu kadarla da kalmadı; İÖ I63’de de Aşdot’a girerek, şehri putlardan temizledi.

1 Maccabees 5:

68 Boylere Judas Filistilerin diyarı Azotus’a gitti, ve mih­raplarını devirdiği zaman ve oyulmuş imajlarını (putlarını) ateşle yakınca ve şehirlerini yıkınca, Judea'ya geri döndü.

Judas. Elasa’daki bir çarpışmada yere serilince yerine “da- va”yı kardeşi Jonathan[80] [81] devraldı. Jonathan da İÖ 148’de Da- gon tapmağını yakarak inanca son verdi. Ama o sadece 8000 kişi öldürebilmişti.

1 Maccabees 10:

83     Atlılar da araziye dağıldılar, Azotus’a kaçtılar ve idollle- rinin güvenliğine sığınmak için Bethdagon'a, gittiler.

84     Ama Jonathan Azotus’u ve çevresindeki şehirleri ateşe verdi, Dagon tapmağındaki ve kentlerdeki ganimetleri aldı. Oraya kaçanları da yaktı.

85     Böylece orada yakılmış ve kılıçla öldürülmüş insanların sayısı 8.000 kişiydi.

86     Bundan sonra ordusunu alıp Aşkelon karşısında kamp kur­du; kent insanları ileri çıktılar ve onunla görkemle karşılaştılar.

1 Maccabees 11:

4    Azotus yakınlarına gelince, onlar, ona yanmış olan Dagon tapınağını, Azotus'u, yıkılmış olan banliyöleri, ve dışarı çıkart­tıkları savaşta yaktığı bedenleri de gösterdiler; onun geçeceği yere bu bedenleri yığınlar halinde dizmişlerdi.

Tektanrı tehditini gerçekleştirmiş, büyük bir başarı elde et­mişti.

Tarih, ve özellikle de Yahudilik, Makabeleri birer kahraman olarak bağrına bastı. Onlar ve benzerleri insanları paganizmden korumuş ulu kişilerdi ne de olsa. Neden paganizmden korumak istemişlerdi? Paganizmden korumak istemişlerdi; çünkü kötülü­ğü dünyadan silmek istiyorlardı. Oysa yarattıkları durumda bü­yük bir ikilem vardı... ne acıdır ki insanoğlu tarafından genelde görülemeyen bir çelişkiydi bu: İnsanlığı kötülükten korumak adına çok insan kanı dökülmüştü... ve bu kanı dökenler şeytan­lar değil; şeytanlardan kurtaranlardı! Üstelik ortada bir gerçek daha vardı: Tahıl tanrıları zamanında kan dökülmez, sadece seks yapılırdı. O zaman neden yasaklanmıştı seks? Yoksa kan dökülmesi için mi!

Astarte

Musa ölünce, onun rehberliğinde Mısır'dan çıkmış olan İb- ranilerin başına yardımcısı Yeşu geçti. Kavim, Yeşu zamanında Kenan diyarını fethedip vaad edilmiş topraklara yerleşti. Hâlâ bir devlet kuramamış oldukları için “Hakimler”[82] adlı kişiler ta­rafından yönetilen topluluklar şeklinde yaşamakta olan İbrani- ler, belki de başlarında Musa ve Yeşu gibi baskıcı liderin olma­ması nedeniyle tektanncılıktan ayrılıp, apaçık şekilde paganiz­me döndüler; Tevrat’ta kimi zaman Aşera, kimi zamansa Aşto- ret şeklinde anılan, ama aslında (önceki sayfalarda -kısacık da olsa Adonis'in eşi ve seks tapımımn bir diğer tanrıçası şeklinde tanıdığımız) Astarte’den başkası olmayan bir tanrıçaya tapmaya başladılar. Yüzyıllar boyunca devam edecek bir süreçti bu. Ha­kimler döneminden sonra gelen Krallar döneminde bile Astarte tapımımn önü alınamadı. İsmi ister Aşera, ister Aştoret şeklinde anılsın, peygamber-krallar zamanında bile Astarte tapımı engel­lenemedi.

Tevrat, Hakimler 2:

10 Bu kuşaktan olanların hepsi ölüp atalarına kavuştuktan sonra, RAB'bi tanımayan ve O'nun İsrail için yaptıklarını bil­meyen yeni bir kuşak yetişti.

12      Kendilerini Mısır'dan çıkaran atalarının Tanrısı RAB'bi terk ettiler. Çevrelerinde yaşayan ulusların değişik ilahlarına bağlanıp onlara taparak RAB'bi öfkelendirdiler.

13    Çünkü RAB'bi terk edip Baal'a[83] ve Aştoretler'e taptılar.

Hakimler 3:7

RAB'bin gözünde kötü olanı yapan İsraililer Tanrıları RAB'bi unutup Baallar’a ve Aşeraputlarına taptılar.

Hakimler 10:6

İsraililer yine RAB'bin gözünde kötü olanı yaptılar: Baal- lar'a, Aştoretler'e, Aram, Sayda, Moav, Ammon ve Filist ilahla­rına kulluk ettiler. RAB'bi terk eltiler, O'na kulluk etmediler."

Tevrat, 1 Krallar 11:

4.. Süleyman bütün yüreğini Tanrısı RAB'be adayan baba­

5   sı Davut gibi yaşamadı. Saydalılar'm tanrıçası Aştoret'e ve Ammonlular'ın iğrenç ilahı Molek'e taptı.

6    Böylece RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı. RAB'bin yolun­da yürüyen bahası Davut gibi tam anlamıyla RAB'bi izlemedi.

Tevrat, 1 Krallar 14:

23    Ayrıca kendilerine her yüksek tepenin üstüne ve bol yap­raklı her ağacın altına tapınma yerleri, dikili taşlar ve Aşera putları yaptılar.

24    Ülkedeki putperest törenlerinde fuhuş yapan kadın ve er­kekler bile vardı. Yahudalılar RAB'bin İsrail halkının önünden kovduğu ulusların yaptığı bütün iğrençlikleri yaptılar.

Tevrat, 2 Krallar 21:

2     (Manaşşe) RAB'bin İsrail halkının önünden kovmuş oldu­ğu ulusların iğrenç törelerine uyarak RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı.

3   Babası Hizkiya'nın yok ettiği puta tapılan yerleri yeniden yaptırdı. İsrail Kralı Ahav gibi, Baal için sunaklar kurdu, Aşera putu yaptı. Gök cisimlerine taparak onlara kulluk etti.

Tevrat, 1 Krallar 14:

10   Bundan dolayı Yarovam'm ailesini sıkıntılara sokup İsra­il'de onun soyundan gelen genç yaşlı bütün erkekleri öldüreceğim. Yarovam'm ailesini gübre yakarcasına kökünden kurutacağım.

11   Yarovam'm ailesinden kentte ölenleri köpekler, kırda ölenleri yırtıcı kuşlar yiyecek.’ RAB böyle konuştu.

15 RAB İsrail halkını cezalandıracak. İsrail halkı suda sal­lanan bir kamışa dönecek. RAB onları atalarına vermiş olduğu bu iyi topraklardan söküp Fırat Irmağı’nın ötelerine dağıtacak. Çünkü Aşera putlarını dikerek RAB'bi öfkelendirdiler. Tevrat, 1 Krallar 16:

30   RAR'bin gözünde kötü olam yapan Omri oğlu Ahav, ken­disinden önceki bütün krallardan daha çok kötülük yaptı.

31   Nevat oğlu Yarvvam'ın günahlarını izlemek yetmezmiş gi­bi. bir de Savda Kralı Etbaal'ın kızı İzebel'le evlendi. Gidip Ba- al'a hizmet ederek ona taptı.

32   Baal için Samiriye'de yaptırdığı tapmağın içine bir sunak kurdu.

33   Ayrıca bir Aşera putu yaptırdı. Ahav İsrail'in Tanrısı RAB'bi kendisinden önceki bütün İsrail krallarından daha çok öfkelendirdi.

Tevrat, 2 Krallar 21:

4   RAB'biıı, “Yeruşalim'de bulunacağım" dediği RAB'bin Ta­pmağı'nda sunaklar kurdu.

5   Tapmağın iki avlusunda gök cisimlerine tapmak için su­naklar yaptırdı.

7   Manaşşe yaptırdığı Aşera putunu RAB'bin Tapmağı'na yerleştirdi.

Korkunç şeytanlar olarak gösterilmek istenen Atargatis ve Dagon’un, eskinin masum hububat-deniz ilahları olmaları gibi Astarte’de gerçekte hiçte ürkütücü olmayan kavramların tanrı- çasıydı. Bu gerçeğin en güzel ömeği belki de tapımınm bir adı­nın da “koru/meyva bahçesi kültü” olmasıydı. Astarte, ne inan­cının yaygınlaşması için savaş emirleri verirdi; ne de “kutsi bir temizlik” adına tekeşlilik... Astarte için kutsallık kavramı sade­ce (Tevrat’ta “ağaç gölgeleri”, “gölgelikler” gibi sözcüklerle gösterilen) koruluklarla eşanlamlıydı.

Tevrat, Hoşea 4:

13 Dağ başlarında (Aserah adına) kurban kesiyor, Tepelerde meşe, aselbent, yabanıl fıstık ağaçları altında buhur yakıyorlar, Gölgeleri güzel olduğu için.

Tevrat, Yeremaya 17:

2   Bol yapraklı her ağacın yanında. Her yüksek tepedeki su­naklarla, Aşera putlarıyla Çocuklarıymış gibi ilgileniyorlar.

Koruluklar inançta öylesine önemli yer tutarlardı ki, bir an­lamda Aşera’nın “alamet-i farikası"ydılar. Tevrat’ta ismi “ha- asherah” (İngilizce söylenişi ile "tlıc asherah") biçiminde dile getirildiği zaman, bu sözcük artık tanrıçayı değil, onun kutsal yerleri olan ağacı ve ağaçlığı göstermiş olurdu. Onun adına ya­pılan doğa-mabetleri hep ağaçlıklı yerlerde kurulurdu. Doğa ve yeşil bu ölçüde önemliydi Astarte tapımında.

Astarte’nin sembolize ettiği çok önemli bir diğer kavram daha vardı... tapımının temeli olan bir kavram: Cinsellik! Astarte ger­çekte bir aşk ve seks tannçasıydı. Byblos’ta her yıl -ülkeye bere­ketin gelmesi için- kutsal evlilik yapan bir tanrıçaydı Astarte... Kim ile mi evlenirdi? Babası ile sevişen bir kızın oğlu olan, tann Adonis ile! Ve yine hatırlatayım ki Adonis, ana tanrıça Kibele’ntn sevgilisi-oğlu Attis’in Suriye’deki görünümüydü.

Astarte tapımında seks öylesine önemliydi ki. tapınaklarında hem erkek, hem dişi fahişeler mekan kurar, arzu edenle para karşılığı seks yapar ve bu kişiler kutsal olarak kabul edilirdi.

Tevrat, Yeremaya 5:

7 Yaptıklarından ötürü neden bağışlayayım seni? Çocukla­rın beni terk etti. Tanrı olmayan ilahların adıyla ant içtiler. On­ları doyurduğumda zina ettiler. Fahişelerin evlerine doluştular.

Tapımda seks adına sadece fahişeler yer almazdı. Doğa orta­sında kurulan mekanlarda gerçekleştirilen şölen-tapımlarında isleyen kadın vc kızlar, yani fahişe olmayan kadın ve kızlar, çıplak olarak dans eder, kutsal enerji sayılan seks duygusunu uyandırmak için erkekleri uyarır, ardından ağaçlıklar arasına gi­rilerek seks yapılırdı. Onun inancında ağaçlıkların kutsal olma­sının bir nedeni de buydu. Bahar festivalleri ise en ilginç görü- minilerin oluştuğu zamandı; çünkü bu bayramlarda ev kadınları bile bir gün için kutsal fahişelik yapmak adına tapınaklarda yer alınlı. O gün bolluk sağlamak amacıyla tüm sınırlar kalkar, di­leyen, dilediği ile, dilediği kadar sevişebilirdi.

Tevrat, Yerenıaya 5:

S Şehvet düşkünü, besili aygırlar! Her biri komşusunun karı­şma kişniyor.

d Bu yüzden onları cezalandırmayayım mı?" diyor RAB, "Böyle bir ulustan öcümü almayayım mı?

10 “Bağlarını dolaşıp Asmalarını kesin, Ama büsbütün yok etmeyin. Dallarını koparıp atın, Çünkü onlar RAB'be ait değil.

Doğa-seks tanrıçası Astarte’nin yönettiği bir üçüncü kavram daha vardı; eminim ne olduğunu öğrenmek sizi artık şaşkınlığa düşürmeyecek. Astarte bir aşk tanrıçasına olmasına ek olarak bir hububat tannçasıydı da!.. Tipkı Atargatis, Dagon, Sabazios gibi...

Tahıl, öylesine önemliydi ki tapımında, ona, “yaşamın ekme­ği” veya “yaşam veren ekmek” olarak da tapı lirdi... Buğday, arpa ve mısır büyük kutsallık taşırdı kültte. Bu nedenle ayin ve şölen­lerde ekmek pişirmenin ayn bir anlamı vardı. Ama kadınlar tara­fından pişirilen ekmek ve çörekler -Astarte bir seks tannçacı oldu­ğu için- afrodizyak, yani cinsel güç verici otlarla yoğrulan hamur­lardan pişirilir; bu ekmekler ayin sırasında erkeklerle yenirdi.

Uyarıcı çörek -hatta kek ve tatlı- pişirme pratiğinin özellikle Kenan şehirleri Tyre, Sidon ve Byblos’da doruğa çıktığı bayram ise bir bahar festivaliydi ve adına Astarte’den türemiş olarak Eostere denirdi. Eostre bayramında ev kadınlan bile tek bir gün için fahişelik yaptığı bir bayramdı.[84] Eostre bir Kuzey Avrupa halklanndan Saxonlar’ın bahar tanrıçası olarak; ayrıca Ostare, Ostara, Oslern, Eostra, Eostrc, Eoslur, Eastra, Eastur, Austron ve Ausos adları altında Tötonik şafak ve verimlilik tanrıçası olarak da tanınırdı.

Tüm bu isimler ise tek bir kaynaktan türemişti: Eastre şek­linde söylenen ve anlamı "bahar" olan çok eski bir sözcükten... Öte yandan Eostre bir Saxon tanrıçasının da adıydı.

Kutsal ekmek, (biz tektanncı inancın insanlarına ters gele­cek olsa da, içinde uyarıcı otlar konduğu için daha da kutsallaş­mış ekmek) inancı öylesine taraftar bulmuştu ki, İbraniler ara­sında bile yayılmıştı. Bunun en güzelömeği ise Astarte tapını cılannı doğru yola getirmeye uğraşan peygamber Yeremaya’ya halk kadınlarının isyanını anlatan bir ayette görülebilir:

Tevrat, Yeremaya 44:

/5 Kanlarının başka ilahlara buhur yaktığını bilen erkekler, orada duran kadınlar, Mısır'ın Patros bölgesinde yaşayan bü­tün halk -ki büyük bir topluluktu- Yeremya'ya şu karşılığı verdi:

16    "RAB'bin adıyla bize söylediklerini dinlemeyeceğiz!

17   Tersine, yapacağımızı söylediğimiz her şeyi kesinlikle ya­pacağız: Gök Kraliçesi'ne (Astarte) buhur yakacak, atalarımı­zın. krallarımızın, önderlerimizin ve kendimizin Yahuda kentle­rinde. Yeruşalim sokaklarında yaptığımız gibi ona dökmelik su­nular dökeceğiz. O zamanlar bol yiyeceğimiz vardı, her işimiz yolundaydı, sıkıntı çekmiyorduk.

18   Oysa Gök Kraliçesi'ne buhur yakmayı, dökmelik sunular dökmeyi bıraktığımız günden bu yana her yönden yokluk çeki­yoruz; kılıçtan, kıtlıktan yok oluyoruz."

19   Kadınlar, "Evet, Gök Kraliçesi'ne buhur yakıp dökmelik sunular dökeceğiz! Ona benzer pideler pişirip kendisine dökme­lik sunular döktüğümüzü kocalarımız bilmiyor muydu sanki?" diye eklediler.

Gök Kraliçesi’ni -yani Astarte’yi- şeytandır diye lanetleyen Yeremaya ise din tarihinin en “gazaplı” peygamberlerindendir. Tanrıların Ayak İzleri, Eric von Dıınlken, s.21

Yeremaya huzursuz bir karakter çizer. Kudüs'ün kuzeyinde (...) yerleşmişi, putperestliğe karşı sertliği ve her türlü ahlaksız­lığa karşı katı tavrıyla çağdaşlarına oldukça sevimsiz bir portre sunmuştur (...) Diğer peygamberler gibi o da yıkılışını kehanet eder. Yahuda kralı Yehoyakim'in (İÖ 608-598) Yeremaya'nııı sözlerinden pek hoşlanmamasını olağan karşılamak gerekir. (...) Herkese öylesine ters düşer ki, hısımları mm ebediyyen sustura­bilmek için tuzaklar kurarlar.

Oysa tanrı tarafından seçilmiş çok özel bir kişidir de...

Tevrat, Yeremaya 1:

1         Benyamin topraklarımla Anatot Kenti'ndeki kâhinlerden* Hilkiya oğlu Yeremya'nııı sözleri.

2         RAB, Yahuda Kralı Aman oğlu Yoşiya'nın krallığının on üçüncü yılında Yeremya'ya seslendi.

3RAB'bin Yeremya'ya seslenişi Yahuda Kralı Yoşiya oğlu Yehoyakim'in döneminden. Yalında Kralı Yoşiya oğlu Sidki- ya'nın krallığının on birinci yılının beşinci ayma* dek, yani Ye- rıışalim halkının sürgüne gönderilmesine dek sürdü.

4    RAB bana şöyle seslendi:

5 "Ana rahminde sana biçim vermeden önce tamdım seni. Doğmadan önce seni ayırdım, Uluslara peygamber atadım."

Astarte adına uyarıcı otlarla kilise pişen ekmeklerin bayramı öylesine uzun zaman etkin oldu ki, Hıristiyanlık zamanında bile yaşamayı sürdürdü! Kilise bu bayramla, ekmeklerin üzerlerine üç tane haç çizerek onları kutsama yoluyla savaşmaya uğraştı... ama yine de başarılı olamadı. Sonunda farklı bir yöntem denendi: Tıp­kı Attis’in doğum bayramını, İsa’nın doğuşu olarak benimseme ve böylece eski inancı unutturma örneğindeki metottu uygulanan. Sözün özü, kilise babalan, Eoster bayramına da sahip çıktılar. Bayramın adı artık Easter (Paskalye) idi (The Secret of Crete, H.G. Wunderlich; The Phoenicians, Gerhard Herm). Uyarıcı çö­rekler ise artık Paskelye çöreği şeklinde yeni dine sokulmuştu. Yıllar içinde nedensellikleri ve anlamlan da unutuldu gitti.

İnanna'nın Aşkı - Muazzez İlmiye Çığ

Hıristiyanlar arasında İsa'nın yeryüzüne çıkması, bereket getirmesi inancına dayanan ve yumurtalarla kutlanan, Alman­ya'da Ostern, Ingiltere'de Easter (Paskalye) yortusu, (...) kutsal evlenme töreninin bir uzantısı sayılabilir.

Worship of Generative Powers, Thomas Wright, s.87

Kekler şüphesizki en iyi undan yapılırdı, fakat hangi biçimde yapıldığı konusunda bilgisiziz. Hıristiyanlar Paskalye festivali­ne el koydukları zaman çörek şeklini verdiler, gerçekten de o za­manlar ekmek bu şekilde çıkardı; kendilerini ve onu yiyenleri önceki kötü karakterden kaynaklanan herhangi bir etkiden, kötü büyülenmeden korumak için, üzerine haç çizdiler. Bu nedenle günümüzde bile bu çöreklerle ilgili efsaneler vardır; şöyle ki. bu çörekleri belirli kutsal günlerde yiyenlerin senenin geri ka­lan kısmında şanssızlığa uğrayacağına inanılır. Fakat Paskalye çöreğinin bazı yerlerde farklı -penis gibi- şekillerde yapıldığına inanmak için elimizde yeterli neden vardır. Örneğin Fransa'da bu adet hâlâ etkindir. La Rochelle yakınındaki Saintonge'da fal- his şeklinde pişirilen küçük kekeler Paskalye'de ikram edilir ve evden eve dolaştırılır. Dulaure yazdığına göre Saintes'de Palm Sunday adlı festivalde bu çöreklere "fete des pinnes" denir; pin- ne sözcüğü ise erkek üreme organın argo söylenişidir.

Astarte’nin yok edilmesi, patriarkal inancın yaygınlaşması­na paraleldir. İlk başta -Semele'nin Zeus ile; Kibele'nin Rhea olarak Kronos’la; Persefone’nin Hades ile evlenmesi gibi- As­tarte de baştanrı ile evlendirildi. Sümer inancında İÖ 1750 ta­rihli Hammurabi adına dikilmiş bir anıtta bir diğer baştanrı Anu'mm karısı Ashratıım oldu. Daha sonra fırtınalar ilahı Ha-

daıl ile eşleştirildi. En sonunda Kudüs'teki tapmağının İS 7O'deki son yıkımına dek Ihranilik başlamışı Yalnveh'in karısı bile sayıldı! Teklanrıcılık egemenliğini iyice güçlendirince “as­tar" sözcüğünden gelen ismi, -İbranice “utanç” anlamındaki- “hoshet" sözcüğü ile karıştırılıp Ashtoret'e dönüştürüldü. Boy­lere oluşturulan şeytan, giderek tüm günahların kaynağı; sefil varlık; korkunç Astarot olarak zaman içinde karabiiyücüleı; şeytana tapanlar gibi garip toplulukların eline düştü. Tıpkı Da- gon'un korku filmi malzemesi olması; Yakındoğu'nun bir diğer verimlilik ilahı Baal-Peor'un Belfegor’a dönüştürülerek satanik ayinlerde kullanılması gibi... Astarte'ya peygamberler şeytan dediğine göre o şeytan olmalıydı! Oysa isminin kök sözcüğü olan “astar” kelimesi "rahim” anlamındaydı.

Tüm komedi bu kadar da değil... O bir de erkekleştirildi! İs­terseniz devamını Richard Cavendish’ten dinleyelim.

Richard Cavendish, The Powers of Evil, s.237

Astarte zaman içinde -rimellerinde cinsellik ve fahişelik ol­duğu için- bir erkek şeytana dönüşmüştür. Bu ortaçağlı Astar­te’niıı bolluk ve seks nitelikleri yok edilerek yerine çok kötü ko­kulu bir nefesi sahihi olduğu bilgisi yüklenmiştir.

Tüm bu karalamaya karşın Milton. yüzyıllar sonra yazacağı Kayıp Cennet adlı klasiğinde Astaroth’u şöyle tanımlar: "As­tarte, hilal şeklinde boynuzları olan göğün kraliçesi".

Yine de hiçbir çaba yetmedi Astarte’nin “şerefini” koruma­ya. O din adamlarınca öylesi karalamalara hedef oldu ki. gerçek bütünüyle unutuldu; Astaroth, çarpık tarikatların göz bebeğine dönüştü. O derece ki, tarih, Madam Montespan'ın, 14. Lui’nin ilgisini canlı tutmak için Astaroth'a çocuk kurban ettiğini yazar.

Astarte, tarihin daha yakın dönemlerinde İslam öncesi Ara­bistan’ında yeniden görüldü. Alat adıyla... ki Alat, Kuran’da la-  netlanan üç dişi puttan biri olan El Lat’tan başkası değildi! Aşe- ra'nın kutsal yeri sayılan gölgelikler, El Lat tapımında da kutsal sayılmaktaydı. Palmiye ve hurma, Lafın da kutsal ağaçlarıydı; çünkü bu ağaçlar gölgelikler oluşturup insanları rahatlatmaktay­dılar. Adı geçen ağaçlar sadece besin ve gölgelik oluşturma iş­levinin ötesinde yararlıydı bölge insanı için: Yapraklarından ev çatısı, tahtalarından bina, usarelerinden şeker... ve de bu özleri fermente ederek alkollü içecekler yapılırdı!

Tektanrıcıların Astarte tapımını yok etme çabalarında hayli zorlanmalarının gerisinde Astarte adı altında tapılan tanrıçanın basit bir yerel kültün tanrıçası değil, deyim yerindeyse “cihan şümul” bir güç şeklinde kabul edilen ana tanrıça olması vardır. Ona ister Aşera, Aştoret, Astarte denilsin; ister Atargatis; hatta İnanna, Afrodit, Demeter, Kibele, hatta İsis... tüm bu isimlerin hepsi aynı tanrıçayı gösteriyordu: Geçmişi 10.000 yıla dayandı­ğı için insanlığın ilk tanrısı ve ilk yaratıcı tanrısı olan Ana Tan- nça’yı!.. İnancında kutsal cihatlar, kendi gibi olmayanları te­mizlik adına öldürme buyrukları olmayan; sadece koruluklarda ve deniz kenarlarında şölenlerle, seks birliktelikleriyle kendine saygı duyulmasını isteyen bolluk tanrıçası Ana Tanrıça’yı!

Women of Classical Myhthology, Robert E. Bell

O (Afrodit) aşağıdaki isimlerle tanınan Yakındoğu nun aşk tanrıçaları ile aynı tanrıçaydı. (...) Aşera, Astarte, Atargatis, (...), İnanna (...)

Meydan Larousse - Atargatis

Suriyelilerin bereket tanrıçası Atargatis, Babillilerin Iş- tar'tna, Fenikelilerin Astarte’sine ve Anadolu’nun büyük tanrı­çasına (Kybele) tekabül eder.

Britannica Concise Encyclopedia - Atargatis

Anat ve Astarte’nin karışımı olarak görülür (...) İnanna'nın Aşkı, Muazzez İlmiye Çığ

(...) (İnanna) Akadlarda İştar, Musevilerde Astarte. Yunan'da Afrodit. Roma'da Venüs adını taşıyarak yüzyıllar boyu çeşitli toplamların efsanelerinde yaşamıştır.

Dictionary of Satanism, Wade Baskin

Pagan dinlerinde ana tanrıça verimliliğin en benzersiz kay­nağıydı. Asur-Babail dininde o Ishtar; Fenikede Astarte; Suri­ye'de Atargatis; Frigya'da Kibele, Yunanda Afrodit; Mısır’da İsis'di. Aşera rimellerindeki yağlanıp beze sarılan kutsal kütük inancının kaynağı, Anadolu'da, Attis’in çanı ağacına dönüşmesi inancı nedeniyle, çam ağacı kütüğünü 21 Mart’laki yılbaşı-do- ğum gününde önce gömmek ve ardından mezardan çıkarıp süs­leme geleneğiydi. Filistin'de elleri ile göğüslerini tutarak res- medilmesi; arkeologlarca ev-mabedi denilen binaya/aileye özel odalarda tapılmak için yapılmış binlerce küçük heykelinin bu­lunması, ona ne ölçüde saygı duyulduğunun kanıtıydı.

Taş, ana tanrıçanın sembolüydü. Önceki sayfalardan anımsa­yacaksınız: Frigya, Pessinus'ta da Kibelc’ya sadece bir "diope­tes", yani gök taş olarak tapılırdı ve bu bu göktaşı siyah bir me­teoritti. Greklerde Zeus, semenini taşa dökünce Agdistis doğu­yordu. Efes'te tanrıçayı simgeleyen ve bir meteor olan taş Arte- mis Tapınağı'nda dururdu. Delfi'de "Ana Tanrıçanın Taşı" deni­len bir diğer göktaşı vardı ve kutsal sayılan bu taşın dünyanın ortasında durduğuna inanılıyordu. Astarte 'ye kara taş ile tapılır- dı Byblos’ta. Neolitik çağda, Çatalhöyük’de ortaya çıkan, ama adı öğrenilemeyen ana tanrıçaya da taş şeklinde tapılmaktaydı.

Yakındoğu’nun En Eski Uygarlıkları, James Mellaart, s.86

En önemli tanrı, genç bir kadın, doğum yapan bir anne ve yaşlı bir kadın olmak üzere üç ayrı aşamadan betimlanan bir tanrıçadır. (...) Yarı dinsel, daha basit ve etkileyici betimlemele­rinde, basit bir sarkıt, veya mağra ve yeraltına ilişkin güçlerini vurgulayan insan başlı bir taş görünümündedir.

Tektanrınm Tevrat ayetlerinde sıklıkla yer alan “dikili taşla­rını kıracaksınız” emrinin nedeni, Aşera’ya “bet-el” adı verilen konik taşlar biçiminde tapılmasıydı (The Book of Bel and the Dragoms-Daniel-, 14:23).

73 Bir başka apokarif kitap. Tevrat. 2 Krallar 18:

3-4 Atası Davut gibi, o da RAB'bin gözünde doğru olanı yaptı. Alışılagelen tapınma yerlerini kaldırdı, dikili taşlan, Aşe- ra putlarını parçaladı.

Tevrat. 2 Krallar 23:

14 Dikili taşlan. Aşera putlarını parçaladı; yerlerini insan kemikleriyle doldurdu.

Tevrat. 2 Krallar 17:10

Her yüksek tepenin üzerine, bol yapraklı her ağacın altına dikili taşlar, Aşera putlan diktiler.

El Lat da bir taş ile sembolize ediliyordu ve ona da aynı bi­çimde saygı gösteriliyordu:

Kitab Al-Asnam (Book of Idols),

Hisham Ibn El Kalbi™ - Allat

Ardından Allat’ı tanrıçaları olarak kabul ettiler. Allat, el-Ta- if yakınlarında dururdu ve Menat'tan daha yakın zamana aitti. Allat, kübik bir kaya şeklindeydi ve bazı Yahudiler arpa lapası tatlısını burada hazırlardı.

Yahudilerin. Astarte inancının yok olmasının, onun adına şehvet verici ekmeklerin pişirildiği bayramın Paskalye’ye çev­rilmesinin yüzlerce yıl sonrasında hâlâ el Lat taşının yanında arpa dan yapılan tatlılar pişirmeleri anlamlı değil mi?

El-Lat da Afrodit’ti:

Herodot, Tarih 1:131

(...) Aphrodite'ye Asur'lular Mylitta, Araplar Aldat. Persler Mitra derler.

74 Küfeli Arap tarihçi. İS 822. Myths of Crete & Pre-Hellenic Europe,

Donald A. Mackenzie, s.170

(...) Urania’yı (Afrodit’in bir adi) Perster Arap ve Asurlu- (ardan almışlardır. Asurlular ona Mylitta, Araplar Alitta (El Lat) derlerdi.

Yani El-Lat da ana tanrıçanın kendisiydi! Yani tahılın kutsal olduğunu, yani insana yararlı olduğunu anlatmaya çalışan aslında ana tanrıçaydı. İster Demeter-îksion; ister Semele-Dionysos; ister Atargatis-Dagon; Astarte-Adonis isimleriyle görünsünler; ana tanrıça ve baba tanrı tatulaydılar... arpacıydılar... mısırcıydılar.

Peki neden? Neden seks tanrı ve tanrıçaları genelde tahıl tanrı ve tanrıçalarıdır? Dilerseniz sonraki bölümde bu konuya ışık tutmaya çalışalım.

Lanetlenen Tahıl

Lanetlenen tarım tanrıları, farklı inanışları ya da özgür cin­selliği temsil ettikleri için mi düşman olarak nitelendirilmişler­dir? Yoksa “işin içinde” sıradan insan tarafından izlenmesi çok güç olan farklı hesaplar mı vardır? Bu kritik soruya yanıt ara­madan önce bir gerçeğin altını çizmekte yarar var. Tektanrıcılık ve öncellerine göre “yok edilmesi gerekli” düşmanlar sadece iç­ki tüketimi; hatta içki tanrıları; hatta hatta tarım tanrıları değil­di. Erkekegemen inançlar tarımcılara yönelik de büyük bir düş­manlık taşımaktaydılar. İşte bu bölümde patriarkal inançlardaki -sadece içki ve tahıl tanrılarına değil- doğrudan tarıma yönelik olumsuz tutumunu inceleyecek ve bu garip durumun anlamını çözmeye çalışacağız.

Sümer’de

Öncelikle konuyu Sümer pantheon’unun baştannsı Enlil’in arpaya yaklaşımı açısından ele alalım. İncelemeciler tarafından tcktanrının maskelerinden olduğu öne sürülen Marduk’a ve Ze- us’a benzerliği ile ünlü! Örneğin Enli), tıpkı Zeus, Marduk ve tektann gibi, insanların günahkârlığı nedeniyle ona yönelik bü­yük bir öfke duyan (ki “kendi yarattığını beğenmemek ve ceza­landırmak" anlamını taşıyan bu tutum kendi içinde çelişiktir) ve insanlığın sonunu bir tufan (tektanrıcılıkta Nuh tufanı) ile getir­miş bir baştanrı.

Enlil’in bu bölümde bizi ilgilendiren özelliği ise kendine baştann diye saygı gösteren ve tapan Sümer halkından arpayı saklaması!..

Tahıl Sümer’e Nasıl Geldi? (How Grain Came To Sümer) ETCSL (Electronic Text Corpus of Sümerian Literatüre) translation: 1.1.7.6 (J.A. Black, G. Cunningham, E. Rob- son, G. Zölyomi) The Oriental Institute, Univ. of Oxford insanlar ağızlarıyla, aynı koyunlar gibi, ot yedikleri zaman­larda, hububat, arpa ya da ketenin nasıl.... bilmezlerdi.

An, bunları cennetin içlerinden getirdi.

Enlil gözlerini kaldırıp ( ...) gibi baktı.

Güneye baktı ve engin denizi gördü; kuzeye baktı ve güzel kokulu sedir ağaçları dağını gördü.

Enlil arpayı yığdı ve dağa verdi. Diyarın cömertliğini yığdı, "innuha" arpayı dağa verdi.

Genişçe açılmış yamacın girişini kapattı. Gök ve toprağın, yıldırımını çabucak kapatacağı....................... ’yı kilitledi.

Ardından Ninazu   kardeşi Ninnıada’ya dedi ki: - Arpa

ve ketenin yetiştiği dağa gidelim;     akan nehire, su kuyuları­

nın dünyadan doğduğu yere. Dağından arpayı getirelim, “innu­ha" arpasını Sümer’e tanıtalım. Arpanın ne olduğunu bilmeyen Sümer’e, arpanın ne olduğunu bildirelim.

An'a tapan Ninmada ona cevap verdi: "Babamız emretme­diğine göre, Enlil emretmediğine göre, oraya dağa nasıl gide­riz? Dağından arpayı nasıl aşağı getiririz? İnunna arpasını Sümer'e nasıl tanıtırız? Arpanın ne olduğunu bilmeyen Sümer'e, nasıl arpayı bildiririz?”

Antik Yunan’da

Antik Yunan kültüründe ise avcı tanrıların sürekli ön plana çıkartılmalarından öte, tarımcılar da garip şekilde küçümsenir. Örneğin Frigya kralı Midas ve Lidya kralı Karun’u kötüleyen yazılarından tanıdığımız Lukianos. Seçme Yazılar adlı yapıtın­da bu kez de çiftçileri açıkça aşağılayarak bir kez daha Yunan kültürünün genel eğiliminin yansıtıcısı olur. İşin daha da ilginç yanı, kitapta çiftçiler kadar Frigyalılar ve Lidyahların da haka­rete uğramasıdır. Böylece Omphale’nin Lidya’sı ile Kybele’nin Frigya’sı aynı kategoriye alınmış; hem de bu iki ulusun ikisi birden küçümsenen tarımcılarla eş tutulmuştur.

Lukianos, Seçma Yazılar - Öbür Dünyada Konuşmalar XV

(Antilokhos, Akhilleus'la konuşuyor) Neydi o senin geçen gün ölüm üzerine söylediklerin Akhilleus? Çok bayağı sözlerdi (...) Sen, rençberlik etmeyi (...) bütün ölülere hükmetmekten üs­tün tuttuğunu söylüyordun. Bunları bir Frigya'lı, bir Lid­ya' lı,cesaretsiz, hayata gereğinden fazla değer veren biri söyle­se neyse ne; ama kahramanların en pervasızı bu derece düşün­ce ayıp oluyor (...)"

Yahudilikte

Geçmişin unutulmuş tanrılarının ya da eski kültürlerinin ta­hıl hakkındaki tutumlarım fazla da önemsemiyorsanız, günü­müzde dünyanın 2/3 ünün taptığı tektannnın da tarımcılardan hoşlanmadığını; üstelik birinci kutsal kitabında insanlığın ilk ta­rımcısını lanetleyerek çok önemli bir mesaj da verdiğini belirte­yim. Tektannnın tarımcılara karşı tutumunun en açık anlatımı sayılabilecek olan bu olay, Kabil’in lanetlenme mitidir. Tev­rat’ın neredeyse en başında, Habil-Kabil kavgası şeklinde veri­len bu bölümün mesajı sanıldığı gibi Rab’bin kardeşini öldür­düğü söylenen Kabil'e öfkesi değildir; Rab’bin öfkesinin geri­sinde, kendisine kurban verilmesini söyledikten sonra Kabil’in ürün sunusu vermesi yatmaktadır. Tektanrı, Habil’in verdiği gi­bi kanlı kurban istemektedir; ama arzusu Kabil tarafından red­dedilmiştir. Çok yoğundur kan isteği tektannnın... ürün sunusu veren insanı lanetleyecek kadar! Ve altını çizmek istediğim bir diğer önemli nokta da şudur ki; Habil hayvancıdır... lanetlenen Kabil ise ilk çiftçi!

Tevrat, Tekvin 4:

/ Adem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin'i doğurdu. “RAB’bin yardımıyla bir oğul dünyaya getirdim" dedi.

2  Daha sonra Kayin'in kardeşi Habil’i doğurdu. Habil çoban oldu, Kayin ise çiftçi.

3  Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB'be sunu getirdi.

4  Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarım, özel­likle de yağlarını getirdi. RAB Habil’i ve sunusunu kabul etti.

5  Kayin'te sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi, sura­tını astı.

6   RAB Kayin'e, "Niçin öfkelendin?" diye sordu, “Niçin su­rat astın?

Doğru olanı yapsan, seni kabul etmez miyim? Ancak doğ­ru olanı yapmazsan, günah kapıda pusuya yatmış, seni bekliyor. Ona egemen olmalısın. “Doğru olan” kanlı kurbandır yani. Tanrı bunu istemektedir. Kabil ise kardeşi Kabil'in tersine “doğru olan”, yapmamış, yetiş­tirdiği bitkileri sunu olarak getirmiştir. Kısaca Kabil’e yönelik öf­ke. Kabil'in kardeşini öldürmesinden çok önce başlamıştır.

Tahıl sunusunu kabul etmeyen tanrı sadece çiftçilere değil, çiftçiliğin başlamasının nedeni olan arpa ve buğdaya da sempati duymaz. Örneğin Tevrat, İbraniler arasında arpanın Müslüman­lığın tanıttığı gibi “nimet” değil; küçümsenen ve bu nedenle at yemi olarak kullanılan bir bitki olduğunu bildirmektedir:

Tevrat, 1 Krallar 4:

28 Her vali kendisine verilen buyruk uyarınca, savar arabaları­nın atlarıyla öbür allar için belirli bir yere arpa ve saman getirirdi. Bu ayette belki de pek açık olmayan mesaj Hoşea 3:2’de iyi­ce belirginleşir; öyle ki, yorumculara göre bu ayet insanoğluna arpanın değersiz ve küçümsenici bir tahıl olduğu belirtmek için vardır!

Tevrat. Hoşea 3:

2 Böylece onu on beş şekel gümüş, bir homer bir letek arpa karşılığında satın aldım kendime.

Bu ayetin yorumu ise kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır:

Dr. James Burton Coffman Tevrat Yorumu - Hoşea 3:2

Neden böyle bahsedilmiştir arpadan? Barnes bu sözlerin anlamını şöyle açıklar: "Arpa, insan besini olarak görülünce küçümsenir ve iğrenç bulunur: bu nedenle genelde hayvanları beslemek için kullanılır. Bu ayet ise gömer’in düştüğü kötü ko­numu sembolize etmekte."

Çöl sürecinde İbranilerin şarap içmeden olduğu kadar, ek­mek yemeden de yaşamaları, tektanrının arpayı seçtiği kavim­den uzak tutmak istemesinin bir kanıtı sayılabilir. Üstelik bu tu­tum Tevrat’ta altı çizilerek söylenmektedir.

Tevrat, Tesniye 29:

5    RAB. 'Sizi kırk yıl çölde dolaştırdım; (...).

6    Ekmek yemediniz, şarap ya da başka içki içmediniz.

Rab böyle söylese de, insanoğlunu arpadan uzak tutmak gö­ründüğü kadar kolay olmamış... hatta çöl sürecinde kavim, gök­ten tanrı tarafından yağdırılan ve günümüzde bile ne olduğu tam olarak çözülemeyen “man” (kudret helvası) adlı gıda ile beslendikleri halde, hububat ve sebze yiyemediği için Rab’be baş kaldırabilm iştir! Tevrat, Sayılar 11:

4   Ve onların arasında olan karışık halkın iştahları çok arttı; ve İsrailoğulları da yine ağlayıp dediler: Bize kim et yedirecek?™

5    Mısır'da parasız yediğimiz balığı, hıyarları, ve karpuzları, ve pırasaları, ve soğanları, ve sarınısakları hatırlıyoruz;

6    fakat şimdi canımız kurudu; hiçbir şey yok, ancak hu manı görüyoruz.

Kavmin Rab’be isyanları yerinde midir? Kırk yıl boyunca sebze ve tahıldan uzak oldukları düşünülürse onlara hak verme­mek elde değil. Ama gariptir ki tektanrı böyle düşünmemektedir:

Tevrat, Sayılar 11:

33   (...) kavme karşı Rabbin öfkesi alevlendi, ve Rab kavmi gayet büyük vuruşla vurdu.

34   Ve o yerin adı Kibrot-hataava konuldu, çünkü iştahlanan kavmi orada gömdüler.

Tektanrının hububat kadar, bir diğer tarım ürünü olan sebze de sevmediği, aynı olay Kuran’da anlatılırken ortaya dökülür:

Kuran, 2 Bakara:

61 Hani siz (verilen nimetlere karşılık): Ey Musa! Bir tek ye­mekle yetinemeyiz; bizim için Rabhine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağmdan, mercime­ğinden, soğanından bize çıkarsın, dediniz. Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde şehre inin. Zira istedikleriniz sizin için orada var, dedi, işte (bu hadiseden sonra) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Al­lah'ın gazabına uğradılar. Bu musibetler (onların başına). Al-

75 Kavimde büyükbaş hayvanların yer aldığı ise, -günahların kefareti, kahin­lerin meshedilmesi ve benzer olaylar için- birçok hayvanın kesilmesinden bellidir. Oysa bu etler yenememekte; fakat tanrı adına yakılmaktadırlar.1 lah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksiz olarak peygam­berleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece is­yanları ve taşkınlıkları sebebiyledir.

Bilmem olayın Kuran versiyonunu okuyunca bazı şeyler dik­katinizi çekti mi? İsterseniz açıklamaya Tevrat ayetinden başla­yayım. Ayette İbranilerin “hıyarları, ve karpuzları, ve pırasaları, ve soğanları, ve sarımsaklan” özlemekte oldukları yazılıdır. Ku­ran ayetinde ise benzer şekilde tek bir yemeği değil, yerin "seb­zesinden. hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanın­dan" yemek istediklerini söylemektedirler. İki ayette ortak olan nokta şudur ki, İbraniler tahıl ve sebze yemek istemektedirler. Bu noktadan sonra Kuran. Musa’nın bu başkaldırı karşısında söyle­diği bir söze yer vererek açıklayıcı olmaya başlar; çünkü Ku­ran’da Musa, sebze ve hububat arayan İbranilere “Daha iyiyi, da­ha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?" diye sormaktadır!

İbranilerin hububat yemek için ayaklanmalarının Tevrat'ta yer almayan diğer kanıtı da yine Kuran’da anlatılmaktadır: Ka­vim (kimi yorumculara göre) Eriha kentine girerken Rab onlara tövbe etmelerini buyurur; oysa onlar “tövbe ettik” diyeceklerine “buğday” diyerek kente girerler! Kuran, tövbe ederken söylen­mesi gereken sözcüğün Hitta olduğunu yazar. Buğday ise Hınta şeklinde söylenmektedir. Sözün özü İbraniler Eriha kentindeki sebze ve meyvalan görünce, tanrıya “affedilmek için yalvarma­yı” unutarak, kötüyü (sebzeleri) iyi ile değiştirmeye kalkmışlar, bu yüzden de “acı bir azapla” cezalandırılmışlardır.

Kuran, 2 Bakara:

58 (İsrailoğullarına:) Bu kasabaya girin, orada bulunanlar­dan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, kapısından eğilerek girin, (girerken) "Hitta!" (Yâ Rabbi bizi affet) deyin ki, sizin hataları­nızı bağışlayalım; zira biz. iyi davrananlara (karşılığını) fazla­sıyla vereceğiz, demiştik. 59 Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta olduklari kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.

Yukarıdaki olaya yüzeysel olarak Araf suresinde de değinilir.

Kuran, 7 Araf:

162 Onların zulme sapanları, sözü, kendilerine söylenenin dışında bir sözle değiştirdiler. Bunun üzerine biz de üzerlerine gökten bir pislik azabı saldık; çünkü zulmediyorlardı.

Yahve’nin hububat-sevmezliğinin bir diğer kanıtı da insanla­rın sonunu getirmek için Nuh tufanı yolladığı zaman, nesilleri kurtarmak isteyen Nuh’un, gemisine arpa ve diğer tahılları al­mamasında görülür.

2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldem, s.116

Nuh'un gemisinde bitki ve tohumlara yer yoktur.

Yezidilikte

Sadece Tevrat’ta değil; Yezidilerin iki kutsal kitabından biri olan Mushaf-ı Reş’de de buğday bir günah aracılığı olarak gö­rülür... hem de o ölçüde ki, buğday Yezidilikte -yılanın insanı kandırarak yedirdiği ve cennetten kovulmasına neden olan- “yasak meyva”nm yerini almıştır. Bir diğer deyişle, Yezidilerin kitabında İslam’ın tanrısının, buğdayı yasak meyva ve günah yemişi olarak görmekte olduğu açıklıkla söylenmektedir.

Mushaf-ı Reş

Ve Tanrı, Cebrail'e, Ademi, Cennete koymasını emretti.

Ve Tanrı, Adem'i, oradaki bütün Cennet lezzetlerinden istifa­de edebilsin diye Cennete gönderdi.

Ve Tanrı, Adem'in sadece buğday yemesini yasakladı.

Yüz yıl böylece geçti.

Sanki cennette tarımcılar (Kabil) kadar tarım ürünleri de se- vilmemektedir!

Melek Tavus, Tanrı'ya dedi ki, "Adem nasıl ve nerede çoğa­lacak?"

Ve Tanrı ona cevap verdi. "Bu konuda yetki ve yönetimi sana bırakıyorum!"

Melek Tavus Adem'e ulaşıp, sordu, "Sen hiç Buğday yedin mi?" dedi.

Adem cevap verdi, "Hayır. Çünkü Tanrı bana, 'Buğday ye­memelisin ' dedi. ”

Ve Melek Tavus, Adem'e dedi ki, "Yersen senin için çok daha iyi olur."

Ve Adem, Melek Tavus'u dinledi. Ve Buğday't yedi. Ve yedik­ten sonra karnı şişmeye başladı. Ve Melek Tavus, Adem'i Cen­netten çıkartarak bıraktı. Ve kendisi tekrar göğe çıktı.

Ve Adem'in karnı şişmeye devam etti. Ve Adem'in bedeninde bir çıkış deliği yoktu. Ve o zaman Adem ıstırapla kıvranmaya başladı.

Ve Tanrı, Adem'in halini gördü. Ve Adem'e bir kuş gönderdi. Ve Kuş Adem'in bedeninde bir çıkış deliği açtı. Ve böylece Adem rahatladı.

Ve yüz yıl boyunca Cebrail Adem'e görünmedi. Ve Adem yal­nız oldu. Ve Adem mutsuz olarak ağladı.

Tektannlı dinlerde Adem’in yediği yasak meyvanm Yezidi metninde buğdaya dönüşmesi gibi, Adem’i günaha teşvik eden Havva da, yerini Melek Tavus’a bırakmıştır.

3.   İLGİNÇ SONUÇLAR

Tahıl ve Tarımcılar

Ataerkil dinlerin tanrıları ve tektann ne ölçüde lanctleseler de, bilim adamlarının "tarımcılığın insan evriminin en önemli basamaklarından olduğu”nu keşfetmesi hayli ilginç. Kuşkuya yer bırakmayacak bir netlikle ortaya çıkan gerçek şu ki, insa­noğlu tarımcılığa geçtikten sonra yerleşik düzende yaşamaya başlamış; uygarlık gelişimi de böylece doğmuştur.

Tarih Öncesi Ege, George Thomson, s.168

Her ikisi de göçebe uğraşı olan avcılığın ve hayvancılığın tersine, insanlığın bütün bir gelişimindeki en biiyük adımlardan birinin, yerleşik yaşamın benimsenişinin yolunu açar tarım.

Tarımcıların uygar olmasına karşın, hayvancılık yapan top­luluklar, genelde göçer olarak kalmakta ve uygarlık açısından geri düzeyde bir yaşam sürmektedirler.

Tarih Öncesi Ege, George Thomson, s. 168

Eski dünyada bu çatışkı daha da çarpıcıdır. Avrasya bozkır­larının bazı yöreleri ancak günümüzde uygarlaşabilmiş, buna karşılık güney Asya'nın alüvyonlu zengin koyaklarında çok eski zamanlardan bu yana birçok imparatorluk kurulmuş ve yayıl­mıştır. Nil, Fırat ve Indus'un, zenginliklerini topraktan alan kent uygarlıklarının başlangıcı ta İÖ 4. bine dek uzanır, oysa bu kent uygarlıklarının aralarında yer alan çöller bugüne kadar çadırlarda yaşayıp sığır yetiştirenlerin yurdu olagelmiştir.

Hayvancılık ile ilgili daha iddialı görüşler de vardır... Hay­vancılıkla yaşayan toplumların genelde savaşçı-saldırgan eğili­me sahip olduğu gibi!

Tarih Öncesi Ege, George Thomson, s.167

Avcılığın birer uzantısı olan hayvancılık ve savaşın (...)

Zaten ataerkil inançları; hatta tektannlı inancı ilk başlatan kavimler de hep çoban ve göçerdir. Örneğin Yunan öncesi ana­erkil halkları yok eden Dorlar ve Hindistan'ı işgal edip, oradaki yerleşik halkın ana tanrıça inancını yok eden Aryalar... ve de İbraniler!

Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.93

Kain çiftçidir, Habil çoban. Kenan ülkesi halkı (Dagon ve Astarte tapımmın yaygın olduğu, Rab tarafından İbranilere va- adedilmiş topraklar) tarımcıydılar, İbraniler koyun çobanı.

Tevrat, Tekvin 46:

(Yusuf, Mısır'a yanına çağırdığı babası Yakup ile konuş­makta)      

33    Firavun sizi çağırıp da, ‘Ne iş yaparsınız?' diye sorarsa,

34  'Atalarımız gibi biz de çocukluktan beri hayvancılık yapı­yoruz' dersiniz. Öyle deyin ki, sizi Goşen bölgesine yerleştirsin. Çünkü Mısırlılar çobanlardan iğrenir.

Sözün özü, hayvancılığın gelişimi, savaşçılık ile paralel gö­rülür; anaerkillik, kadın özgürlüğü ve uygarlık ile ise ters oran­tılıdır.

Tarih Öncesi Ege, George Thomson, s. 168

Tarım kadınlar tarafından haşlatılmış ve dolayısıyla da, ka ılınlar, uygarlığın doğuşunda belirleyici bir rol oynamış olmalı dırlar.

Tarih Öncesi Ege, George Thomson, s.264

Tuna kültürünün Birinci Evresi'nde az sayıda küçük kadın yontusu bulunmuştur, ikinci evredeyse çok sayıda. Ama Üçüncü evrede hiç rastlanmamaktadır bu yontucuklara. Üçüncü evrenin ayırt edici özelliği, büyükbaş hayvan yetiştiriciliği ve savaşların gelişmesidir.

Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s. 127

Çobanıl, savaşçı bir halkın (Filistin'de İbraniler, Yunanis­tan'da Darlar) karşı konulmaz şiddetli saldırıları patlak vermiş ve... Tunç çağı halkının sonu gelmiştir.

Bu bilgilerden sonra Tevrat’ta Rab’bin, şarap vc hububattan uzak tuttuğu seçilmiş kavimlerini hep göçebe yaşayan ve tannı- cılık yapmayan bir şekilde görmek istediği üzerine bölümler ol­duğunu öğrenirsek, büyük şaşkınlık içine düşebiliriz sanırım. Örneğin İbrahim olayında tektanrı, akrabaları ile "Kildandilerin ülkesi”nde yaşamakta olan yetmiş yaşındaki İbrahim ile ilk “ka­villeşmesinde” koşul olarak o ve ailesinin, yerleşik düzende ya­şadığı Ur kentinden çıkmasını buyurmuştur. Bu ilk ahitleşmedir ve Tevrat’ta yer almaz:

İncil, Resullerin İşleri 7:

2-3 İstefanos şöyle karşılık verdi: “Kardeşler ve babalar, be­ni dinleyin. Atamız İbrahim daha Mezopotamya'dayken, Har­ran'a yerleşmeden önce, yüce Tanrı ona görünüp şöyle dedi: Ülkeni, akrabalarını bırak, sana göstereceğim ülkeye git.'

Emre uyan İbrahim, bir süre sonra ikinci ve daha net bir çağ­rı alır: .

Tevrat, Yaratılış 12:

/ RAB Avram'a. "Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sa­na göstereceğim ülkeye git" dedi,

2"Seni büyük bir ulus yapacağım, Seni kutsayacak, sana ün kazandıracağını. Bereket kaynağı olacaksın.

Olayın özü ise Tevrat’tan değil: Incil’in İbran iler bölümün­den anlaşılır. Tanrı İbrahim’i yurdundan çıkarırken gideceği ye­ri bildirmemiş; belki de bu yüzden İbrahim uzun süre çadırda yaşamak zorunda kalmıştır:

İncil, İbraniler 11:

7İman sayesinde İbrahim miras alacağı yere gitmesi için çağrılınca, Tanrı'nın sözünü dinledi ve nereye gideceğini bilme­den yola çıktı.

8    İman sayesinde bir yabancı olarak vaat edilen ülkeye yer­leşti. Aynı vaadin ortak mirasçıları olan İshak ve Yakııp'la bir­likte çadırlarda yaşadı.

Yerleşik düzenden, göçebeliğe geçirme Yahudiliğin ikinci önemli adamı olan Musa’da da görülür. Tanrının İbrahim’i yur­dundan çıkarması gibi, Musa da Mısır’da yaşamakta olan İbra- nileri Tanrı emriyle çöle çıkartmış ve kavim kırk yıl boyunca hayvancılıkla uğraşan göçebe ve savaşçı bir toplum kimliğine bürünmüştür.

Diğer yandan Tevrat’ta, Rekavlılar'ın tanrıya gösterdikleri bağlılığın sergilenmesi sırasında tahıl, çiftçilik, yerleşik düzen karşıtlığı İbrahim ve Musa olayından çok daha açıklıkla ortaya çıkar:

Tevrat, Yeremya 35:

1   (...) RAB Yeremya'ya şöyle seslendi:

2    “Rekavlılar'ın evine gidip onlarla konuş. Onları RAB'bin Tapınağt'nın odalarından birine götürüp şarap içir."

3    Bunun üzerine Havassinya oğlu Yirmeya oğlu Yaazanya'yı. kardeşlerini, bütün çocuklarını ve Rekav ailesinin öbür üyeleri­ni yanıma alıp

4    Tanrı adamı Yigdalya oğlu Hanan'm oğullarının RAB'bin Tapınağı'ndaki odasına götürdüm. Bu oda önderlerin odasının bitişiğinde, kapı görevlisi Şallurn oğlu Maaseya'nın odasının üstündeydi.

5    Rekav ailesinin üyelerinin önüne şarap dolu testiler, kâse­ler koyarak, "Buyrun, şarap için" dedim.

6    Ne var ki, "Biz şarap içmeyiz" diye karşılık verdiler, "Çün­kü atamız Rekav oğlu Yehonadav bize şu buyruğu verdi: 'Siz de soyunuzdan gelenler de asla şarap içmeyeceksiniz!

7    Ayrıca ev yapmayacak, tohum ekmeyecek, bağ dikmeyeceksi­niz. Böyle şeyler edinmeyecek, ömür boyu çadırlarda yaşayacak­sınız. Öyle ki, göç ettiğiniz topraklarda uzun süreyaşayasımz.'

8    Atamız Rekav oğlu Yehonadav'ın bize buyurduğu her şeyi yaptık. Kendimiz de karılarımız, oğullarımız, kızlarımız da hiç şarap içmedik.

9    İçinde oturmak için evler yapmadık, bağlar, tarlalar, ekin­ler edinmedik.

10    Çadırlarda yaşadık; atamız Yehonadav ne buyurduysa hepsini yaptık.

19 Bunun için İsrail'in Tanrısı, Her Şeye Egemen RAB diyor ki, 'Rekav oğlu Yehonadav'ın soyundan önümde hizmet edecek olanlar hiçbir zaman eksilmeyecek.'"

Bir yanda göçerlik, hayvancılık, savaşçılık, erkekegemen- lik... diğer yanda yerleşik düzen, tarımcılık, barışçılık ve anaer­killik. Ya da bir yanda tektanrı; diğer yanda eski dinlerin yaratı­cıları. Çözülmesi güç, ilginç ikilem ve bilgiler...

İçki Yasağının Gizledikleri

Tahıl konusunu bir kenara bırakıp, dikkatimizi yeniden içkiye verirsek, ataerkil inançlarda içkinin kısıtlanma nedeninin hep ay­nı olduğunu görürüz: Gerekçe daima koruyuculuktur. İçki ortam­larında. dengesizlikler nedeni ile meydana gelebilecek olumsuz­luklar, kesin ve mutlak sonuçlarmış gibi yansıtılır insanoğluna: çünkü böylece içkiyi yasaklamak, insanoğluna yönelik bir gözeti- cilik maskesiyle sunulabilecek; yasakçılığın gerisindeki asıl amaç kolayca gizlenebilecektir. Yani amaç, alkollü içeceklerden sakın­ma değil; alkolün yarattığı bir durum olan sarhoşluğun oluştura­cağı sonuçlardan sakınmak gibi gösterilmektedir.

Oysa gerçeğin çok farklı olduğu, Tevrat’tan yer yer -deyim yerindeyse- “sızar”; çünkü tektanrı sadece içkiyi değil, içkinin - sarhoş edici hiçbir özelliği olmayan- hammaddelerini de kutsal­larına yasaklamaktadır! Böylece de asıl sakınılanın sarhoşluk ve sarhoşluğun yaratacağı durumlar olmadığı; asıl amacın al­kollü içkilerde bulunan ve kapsamı hâlâ bilinmeyen bir özellik olduğunu gün ışığına çıkar.

Bu ilginç sonuç, en açık şekli ile Samson’un yaşam öykü­sünde izlenir:

Samson’un dünyaya geleceği bir melek tarafından anne ve babasına açıklanır. Melek, “Kısır olduğun, çocuk doğurmadığın halde gebe kalıp bir oğul doğuracaksın" (Tevrat, Hakimler 13:3) der, ardından da “Çünkii o daha rahmindeyken Tanrı'ya adanmış olacak. Israil'i Filistiler'in elinden kurtarmaya başla­yacak olan odur." (Hakimler 13:5) sözleriyle konuşmasına de­vam eder. Bu Sözlerden sonra melek kadının hamile kalmadan önce bazı "önlemler" alması gerektiğini açıklar: "Bundan böyle şarap ya da içki içmemeye dikkat et, murdar bir şey yeme" şek­lindeki sözlerle!.. İlginçlik, baba Manoah'ın “çocuğun yaşamı ve göreviyle ilgili yargı ne olacak?" (13:12) diye solması üzeri­ne meleğin ona karısının murdar bir şey yememesini ve şarap içmemesini söylemesi ile de sınırlı değildir; çünkü melek kadı­nın sadece şarap içmemesini değil, asmadan üretilen hiçbir şey yememesini buyurmaktadır:

Tevrat, Hakimler 13:

14 "Asmanın ürününden üretilen hiçbir şey yemesin, şarap ve içki içmesin. Murdar bir şey yemesin. Buyurduklarımın hep­sini yerine getirsin."

Tevrat, Sayılar 6:

2    "İsrail halkına de ki, 'Eğer bir erkek ya da kadın RAB'be

adanmış kişi olarak RAB'be özel bir adak adamak, kendini RAB'be adamak isterse,                                             .

3   şaraptan ya da herhangi bir içkiden kaçınacak, şaraptan ya da başka içkilerden yapılmış sirke içmeyecek. Üzüm suyu da içmeyecek. Yaş ya da kuru üzüm yemeyecek.

4   RAB'be adanmışlığı süresince çekirdekten kabuğuna dek asmanın ürününden hiçbir şey yemeyecek.

Böylece Tevrat okuruna asıl amacın hiçbir sarhoş edici özelli­ği olmayan asmada bile bulunan ve tektanrıcılara hiç yaramayan bir şeyleri yok etme gayreti olduğunu gösterir; çünkü üzüm ye­memekle temiz ya da ahlaklı olunamayacağı açıktır. Dahası, Tev­rat’ın başka bölümlerinde bu etkinin sadece üzüm ve asmada de­ğil, sirkede bile bulunduğunu gösteren başka ayetler vardır:

Tevrat, Sayılar 6:

1    RAB Musa'ya şöyle dedi:

2   "İsrail halkına de ki, 'Eğer bir erkek ya da kadın RAB'be adanmış kişi olarak RAB'be özel bir adak adamak, kendini RAB'be adamak isterse, şaraptan ya da herhangi bir içkiden kaçınarak, şaraptan ya da başka içkilerden yapılmış sirke içmeyecek. Üziim suyu da içmeyecek. Yaş ya da kuru üziim yemeyecek.

3  RAB'be adanmışlığı süresince çekirdekten kabuğuna dek asmanın ürününden hiçbir şey yemeyecek.

Üzüm ve asmada var olan ve yok edilmesi gereken etki her ne ise, mayalanabilen (ki, bira da, şarap da mayalanma ile elde edilir) her şeyde, hatta mayanın kendisinde bile var gibidir... tektannyı öylesine ürküten, ama asla fark edilemeyen bir nite­liktir ki bu, Rab, İbranilerin ekmek mayası yemesini bile "Ma­yasız" bayramı ile belli dönemlerde engellemiştir!

Tevrat, Çıkış 12:

18   Birinci ayın on dördüncü gününün akşamından yirmi bi­rinci gününün akşamına kadar mayasız ekmek yiyeceksiniz.

19    Evlerinizde yedi gün maya bulunmayacak. Mayalı bir şey yiyen yerli yabancı herkes İsrail topluluğundan atılacaktır.

20    Mayalı bir şey yemeyeceksiniz. Yaşadığınız her yerde ma­yasız ekmek yiyeceksiniz.

Tevrat, Çıkış 23:

18 “Evinizde maya bulunduğu sürece bana kurban kesmeye­ceksiniz.

İçki yasağının gerisinde pagan inançlarda tanrılara ulaşma yolu olarak görülen sarhoşluktan başka mayada bulunan -bir dh ğer deyişle maya aracılığı ile de yayılan- bir etki de mi vardır? Unutulmamalıdır ki maya bir çeşit canlıdır!

Mayanın ne olduğunu bulmak için öncelikle bakterilere bak­malıyız. Bakteriler ise üçe ayrılır: Çürükçül bakteriler (yaşamı bi­ten organizmaları toprağa karıştıran yararlı bakteriler); parazitler (insandan hazır olanı alarak beslenen asalaklar) ve maya bakteri- 250 leri (yoğurt, peynir, bira, şarap ve mayalı hamur -yani ekmek- ya­pımına kullanılan yararlı bakteriler). Yani Rab’bin kavminden uzak tutmaya çalıştığı maya, insana çok yararlı bir canlı türüdür.

Bir diğer enteresan nokta ise mayaya düşman olan Rab’bin. -içinde verem, kolera, dizanteri gibi çeşitli hastalıkların mikrop­larının da bulunduğu- parazitlerle yakın ilişki içinde görülmesi­dir: mayayı insanoğluna yasaklar, ama vebayı seçilmiş kullarına bol bol yollar.

Tevrat, Sayılar 16:

49 Korah olayında ölenler dışında, vebadan ölenlerin sayısı 14 700 kişiydi.

Tevrat’ta tanrının gazabıyla paralel görülen bu “Rab veba­sının gerçekten veba olup olmadığı, ya da nasıl bir hastalık ol­duğu günümüzde bile anlaşılamamıştır. Bilinen tek şey ise ke­sinlikle öldürücü olduğudur.

Tektannnın kutsallığı bozacağı endişesiyle seçilmişlerine ya­sakladığı maya, önceki sayfalarda gördüğümüz gibi paganizmde öylesine kutsanır ki, anaerkil tanrıçalar buğday, arpa, başak ve mısır tanrısı kimliğinde görülür ve hep ekmeği sembolize eder. Dagon mısır tanrısıdır; eşi Astarte seks kadar, bir tahıl tanrıçası­dır. Bu yüzden ona "yaşamın ekmeği" veya "yaşam veren ek­mek" olarak da tapılır. Ana tanrıçanın diğer görünümlerinden olan Demeter, başak; Şiva’nın eşi Şakti -Anna Puma olarak- ek­mek tanrıçadır. Attis’in doğum günü olan 21 Mart’ta ise İranhlar -günümüzde bile- buğday filizlendirip denize atarlar. Nuh ise ge­misine bitki almaz, Enlil buğdayı Sümerlilerden saklar. Yahve, İbraniler ekmek yemek istedi diye onları yok eder.

Paganizmin bir diğer özelliği ise ekmeğin hep içki ile eş gö­rülmesi, ikisinin birbirini tamamladığına inanılması; günümüz­de birine kutsallık, diğerine günah yüklenen (içki de satan kü­çük bakkal-büfelerden şarap ve ekmek alırsanız asla aynı poşete koymazlar) bu iki olgunun, geçmişte insanoğlunun en teine) iki besini biçiminde algılanarak hep yanyana gösterilmesidir. Belki de bu nedenle pagan tanrıların çoğu tahıl-içki-seks kavraın/un- nı bir bütün halinde yönetirler.

Dionysos’un Tuvana krallığındaki görünümü olan şarap tanrı­sı Şantaş, kaya kabartmasında bir elinde arpa başağı ile gösteril­miştir.[85] Zaten Şantaş bir içki tanrısı biçiminde tapılınasına ek olarak, verimlilik ve ürün tanrısı kapsamında da saygı görür.

İçki ve ekmek tanrıçalar arasında bir yakın ilişki olduğunu Euripides de şu sözlerle özetler:

Euripides, Bakkhalar, s.275

(...) insanlar için en haçta gelen iki tanrı vardır: liiri Deme- ter tanrıça, yahut toprak; ona dilediğin adı verebilirsin; ölüm­lülerin kuru yiyeceklerini veren oduı: Öteki de Semele'nin oğlu­dur (Dionysos) ve Demeter kadar kudretlidir: Üzüm suyunu bu­lup insana veren odur.

Aynı konuda H. Balıkçısı da benzer bir yorum yapmaktadır:

Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı

(,..)Siduri demekle toprak ve tahıl anası olan bereket tanrı­çası Demeter kastedilmektedir.

Özetle eski dinlerde kendilerine seks ayinleriyle tapılan içki tanrılarının neredeyse tümü, aynı anda buğday, mısır, arpa... ya­ni verimlilik tanrılarıdır! Priapus tapımında bahçe ve bostanla- nn ilk ürünleridir tanrı adına kurban olarak sunulan! Kaabil'in kanlı kurban yerine bitki kurbanı ettiği için lanetlenmcsinin ge­risinde tahıl (maya-içki) - seks birlikteliği bilgisinin gizlenmesi hedefi vardır.

Tarihte 'hırım İlk Kez

Bira Yapmak İçin mi Başladı?!

Tektanrı. ilk çiftçi Kabil'i lanetleyerek en bayından beri ta­rımcılar ve tanın tının Itır ly İti uğraysa da; alınan hiçbir önlem in­sanoğlunun arpayı evcilleştirmesini önleyememiştir. Arpanın ilk kez evcilleştirilmesi ise sanıldığından çok daha büyük bir evrimdir; çünkü böylelikle insanların avcılık ve toplayıcılıktan, tarımcılığa geçmelerinin ilk adımı atılmıştır. Elde edilen başarı sadece açlığa karşı on binlerce acı dolu yıl boyunca sürdürülen bir savaşın kazanılması anlamına da gelmemektedir. Bir diğer anlatımla bu devrimin gerisinde sadece karın doyması proble­minin çözümü yoktur. Tarımcılığın başlaması; kabilenin göçe­belikten kurtulmasının; dişi ve erkeğin daha fazla bir arada ve benzer yaşam modellerini sürdürmeye başlamalarının; insanoğ­lunun kan dökme ile beslenmek zorunda kalmamasının; ve de böylece yerleşik düzene geçmelerinin de başlangıcıdır. Uygarlı­ğı getiren buluş ve icatlar ise yerleşik düzene geçen toplamlar­dan doğmaktadır.

Peki -mit, efsane ve kutsal kitapların verdikleri bilgileri bir kenara bırakırsak- bilimsel açıdan tarımcılığa geçiş adlı devrimi yaratan neden nedir? Kendi kendine oluşmuş bir gelişim mi? Yoksa rastlantısal bir olay mı insanoğlunun tarımcılığa başla­ması için benzersiz bir itici güç oluşturmuştur?

Bu soruya yanıt vermek için sizinle Fritz Maytag (Anchor Bira Fabrikası başkanı) ile Solomon Katz (University Museum bioanthropolojisti) tarafından kaleme alınmış bir raporu paylaş­mak istiyorum. Raporun yayınlanması ve ardından meydana ge­len olaylar hayli ilginç ve kafa kurcalayıcı.

Olay, 1950'de Scientifıc American adlı bilim dergisinde bir makale yayınlanması ile başlıyor. Makale, ekmek yapımı ve ta- hılm ilk evcilleştirilmesi arasındaki ilişki hakkında kaleme alın­mış bir araştırmayı içermekte. Yazan ise Chigago üniversitesin­den Roben Braidwood. Braidwood, araştırmasına kaynak ola­rak ise Irak’ta Taurus dağlarında yapılan Jarmo kazılarından çı­kan tabletleri göstermekte.

Wisconsin Üniversitesi’nin önde gelen botanikçilerinden Jo- nathan D. Sauer ise bu makaleyi dikkate alıyor ve kısa sürede konuyu geliştirici bir başka makale yazıyor. Yazdığı makalede ise öyle bir soru var ki, ister istemez bir tartışma başlıyor bilim adamları arasında. Sauer’in makalesinde sorduğu ise “Tahılların ilk evcilleştirilme nedeninin ekmek yapmaktan ziyade bira yap­mak için olup olmadığı” sorusu!

Sauer'in makalesi sonucunda kamuoyunun ilgisi uyanınca, ilk makalenin yazan Braidwood, tartışmayı daha geniş kitlelere taşımaya karar veriyor ve American Anthropologiest Journal adlı bilim dergisi için "İlk insan bir zamanlar sadece bira ile mi yaşıyordu?" adlı bir sempozyum düzenliyor.

Sauer sempozyumda tahıl tanmındaki güçlüklere dikkat çeke­rek "arpa tarımının o zamanın ilkel insanı için çok zor olduğunu; üstelik bu çaba sonucunda çok az besin elde edildiğini söylüyor ve o çağ insanlannm avcı-toplayıcılıktan bu zahmetli olaya geç­melerinin bambaşka bir nedeni olması gerektiği” üzerinde duru­yor. Konuşmasını ise iki çarpıcı soru ile noktalıyor Sauer ve di­yor ki: “Bu neden acaba bira yapma arzusu muydu? Çok zor olan arpa yetiştirme zorluğunu göze alabilmek için gerekli itilimi sağlayan ekmek yemek değil, bira içme arzusu muydu?” Bu te­oriyi dayandırdığı çok sağlam bir de temel var; o da arpanın, do­ğal olarak -insan eli değmeden- mayalanabilmesi!

İlk makaleyi yazan Braidwood ile birlikte Jarmo kazısında çalışan Hans Helback adlı bir botanikçi bu görüşe karşı çıkıyor ve biranın depolanan mahsulden kendi kendine oluştuğunu iddia ediyor. Tartışmaya bir diğer botanikçi olan Paul Manglesdorf da katılıyor. Manglesdorf: "Tahılın evcilleştirilmesine biranın neden olduğu akla yatkın olsa da. insanların sadece bira ile yaşadıkları mantıklı değildir. Bu neolitik çiftçiler, psikolojik gereksinimleri olmadığı halde, sadece alkol almak için tahılların besin değerin­den mi vazgeçtiler? Batı kültürünün temelini kötü beslenmiş ve sürekli sarhoş gezen insanlar mı yaratmış?" şeklindeki "tumtu­raklı" karşı çıkışından sonra teori rafa kalkıyor... ama bütünüyle unutulmuyor; çünkü Pennsylvania Üniversitesi kuruluşlarından University Museum. Braidwood-Sauer bulgularını Expeditions adlı dergide yayınlıyor. Böylece adı geçen tartışma gündemden kalksa da, gerisinde kalıcı bir iz de bırakmış oluyor.

Yıllar sonra San Francisco’da yer alan ve kuruluşlarının 10. yılını kutlamak için özel bir olay arayan The Anchor Brewing Company adlı bira şirketi. Expeditions dergisinde yayınlanan yazıyı görüyor ve şirket kutlamaları kapsamında konuyu yeni­den gündeme getiriyor. Gerçek amaçlan, kazılardan çıkmış olan eski bir tarife göre bira yaparak ekmek/bira ilişkisine açıklık getirmek ve antik biracıların sanatı üzerine ışık tutmak. Ama yi­ne de böylece eski tartışma yeniden gündeme geliyor ve bana kadar ulaşmış oluyor.

Rapor bira hakkında çok önemli bilgiler de içermekte:

    Sümerlerde bira, ekmek kullanılarak yapılmaktaydı. Ama önemli nokta şuydu ki, ekmek, genelde bi:im tükettiğimiz şekilde­ki bir temel besin değil, bira yapmak için gereken hammaddeyi saklamak adına kullanılan bir “hülasa"ydı! Bappir adı verilen Sümer ekmeği, bozulmadan uzun zaman saklanıp depolanabildiği için, gündelik yaşamda değil, sadece kıtlık zamanı yenmekteydi!

   Arpadaki şekerin fermante olarak biraya dönüşümü esna­sında bira mayası -mideyi tahriş eden bir kimyasal olan- tannin düzeyini azaltır, fakat temel amino-asitler ve B vitamini düzeyi­ni arttırır.

  Fermantasyonun oluşabilmesi için maya hücrelerinin ham arpada bulunandan daha yüksek yoğunluklu bir şekere gereksi­nimi olsa da, arpa filizlenince nişastayı şekere çevirecek enzim­leri büyük oranda üretmeye başlar. Böylelikle arpa hem nişasta, hem de -filizlenmiş halinde- nişastayı şekere çevirecek enzimleri içermiş olmuş olur.

    Tohumlar senenin istenen zamanında filizlendirilebilir.

Şimdi kendi kendimize soralım: Sauer’in dikkat çektiği gibi, yabani arpa tohumunu toplamak ve işlemek yoğun çaba gerekti­ren bir eylem. Oysa o devirlerde kullanılan tek besin kaynağı arpa değil. Üstelik diğer hububatları ekip mahsul almak arpaya oranla çok daha kolay. Bu nedenle sadece ekmek yapmak için böylesine büyük bir çabanın göze alındığını düşünmek mi man­tıklıdır; yoksa biranın, alkol içermesinin ve yüksek besleyi- ci/doyurucu değerinin o insanlarda yeterli dürtüyü sağladığını düşünmek mi?

Eğer insanlar tarımcılığa -yani uygarlığa- bira içme -yani al­kol tüketimi- dürtüsü ile geçtilerse, birer “sarhoşlar yığını” de­ğil; belki de insanoğlu için “çok hayırlı bir girişimin ilk adımını atmış öncüler”di; çünkü erkekegemen din ve kültürler ne denli engel olmaya çalışsa da, modem bilim, içkinin dengeli bir bi­çimde tüketilmesi halinde zararlı değil, yararlı olduğunu gide­rek gün ışığına çıkartmakta:

Viyana’da düzenli olarak bira içen kadın ve erkeler arasında yapılan araştırmada, içenlerin zekâ oranında erkeklerde %3.3, kadınlarda ise %2.5 oranında artış görülmesi bu konuya kanıt! Diğer yandan Avusturya’nın Graz kentindeki Eyalet Sinir Klini- ği’nde görevli Prof. Manfred Walzl sağlıklı yaşam üzerine yap­tığı 3000 araştırmada “sağlıklı yaşamın temel taşlarının düzenli ve dengeli beslenme, düzenli spor yapmak, kiloya dikkat etmek ve aspirin almak” olduğunu belirtirken “aspirin yerine bira içil- mesı de aynı etkiyi gösteriyor" diye konuşmakta. Prof. Walzi yaptığı araştırmalarda, biradaki fosforik asidin hücreleri yenile­yerek cildi güzelleştirdiğine tanık olduğunu söylüyor. Viya- na'daki bir sempozyumda “biranın göbek yaptığı" yolundaki tanışmalara da yanıt veren prof. Walzi, “göbek bağlamanın bi­radan değil, kanı düzenleyen sistemdeki genetik bir hatadan kaynaklandığını" da açıklamış.

Buna ek olarak İngiltere’nin Swindon kentindeki Great Wes­tern Hastanesi de bir devrim gerçekleştirdi: Araştırmalarla kır­mızı şarabın kalp krizi geçirme oranını %50 azalttığı kanıtlan­dıktan sonra Avrupa’da ilk kez bir hastane, kalp hastalarına ilaç ve iğnenin yanı sıra günde iki kadeh de kırmızı şarap vermeye başladı. Kırımızı şaraptaki anti-oksidanlann kanda pıhtılaşmayı ve kollesterol artışını önlediğini söyleyen kalp doktoru William Mc Crea. bu fikrin şarap tutkunu Fransızların sağlık istatistikle- .tine baktığında aklına geldiğini belirtiyor. İngiliz doktor Mc Crea: “Fransızlar bizim iki katımız yağ tüketiyor, daha fazla si­gara içip, daha az spor yapıyor. Ancak kalp krizinden ölüm oranlan bizim yanmız kadar. Çünkü bizim içtiğimiz çay kadar kırmızı şarap içiyorlar” diye konuşmakta.

Sonuç olarak akıllara takılan konulan şjı sorularda toplamak mümkün sanının: Birada gerçekten bir insanın yaşamını sürdü­rebilmesine yetecek oranda besleyici değerler bulunmakta mı? İlk insanlar bir zamanlar, ağırlık noktasını biranın meydana ge­tirdiği bir beslenme biçimi ile sağlıklı şekilde yaşayabildiler mi? Yani Manglesdorf’un öfkeyle: “Neolitik çiftçiler, psikolojik gereksinimleri olmadığı halde, sadece alkol almak için tahılla- nn besin değerinden mi vazgeçtiler? Batı kültürünün temelini kötü beslenmiş ve sürekli sarhoş gezen insanlar mı yaratmış?” biçiminde sorduğu soruların yanıtı “evet” mi! Tüm bu soruları ise tek bir soruya indirgemek olası: Acaba bira ve şarap, ölçülü tüketildiğinde ruhsal ve bedensel açıdan son derece sağlık ka- zandıncı -hatta belki de sağhk için gerekli- olgular mı? Sözün Özü eski din Afrodit+Dionysos=Priapus formülü ile binyıllar öncesinde gerçekleri mi dile getirmişti?

III.       Ve son bir soru: Önceki sayfalarda işlediğimiz Nuh ve sar­hoşluğu olayının gizlediği önemli bir gerçek mi vardır: Tufan sonrası ilk halkın bir süre şarap ile beslenerek hayatta kalabildi­ği gibi! BÖLÜM:

TEKTANRI VE GARİP KUTSALLARI

1. İNSANOĞLUNUN UNUTULMUŞ DİRENİŞİ

İnsan adlı canlı, doğasına uymayan -doğal olmayan- kısıtla­malar getiren dinlere öyle uzun süre direnmiştir ki... Oysa ne yazık ki, biz çağdaşların kolayca kabullendiği; dahası, normal olarak algıladığı nice yasağa boyun eğmemek adma yüzyıllar değil, binyıllarca verilen savaş, günümüzde insanlığın büyük bir bölümünce unutulmuştur. Gerçekler tarih, arkeoloji, din tari­hi, sosyoloji ve diğer bilim dallarında üstü örtülü geçilmeye ça­lışılsa da; tüm gizleme çabalarına karşın, seyrek de olsa tarih sayfalarına yansımaktan alıkonamaz; ama o zaman da verilmiş olan savaşın amacı farklıymış gibi gösterilerek gizlenir; böylece insanlığın kendini koruyabilmesi adma alması gereken ders, bir kez daha karanlıklara gömülmüş olur. Din adı altında sunulan sistemler ile, bu sistemlerin uygulandığı ortamlarda yaşananlar; daha doğrusu bu ortamlarda yaşandığı halde üzeri örtülüp gizle­nen gerçekler, kim ne derse desin, tarih bilimi aracılığı ile pek de başarı ile çözülemez; çünkü tarihi yazan el bilinçli veya bi­linçsizce olsun, genelde baskın gücün ve de en çok para verenin (ki çokluk baskın güç bu koşulda belirlenir) hizmetindedir. Bu durumu Cevat Şakir bir kitabında şöyle değerlendirmekte:

Anadolu’nun Sesi, Halikarnas Balıkçısı, s.27.

Tarih araştırmacıları, fen araştırmacıları gibi değildir. Bir kimyager ya da fizikçi, laboratuarlarındaki denemelerinde ger­çeğe uymayan bir yanlışlık yaparsa, yanlışlığın cezasını zehir­lenmek ya da patlama sonucu havaya savrulmakla öder. Tarihçi ise odasına kapanır ve olayları önyargısına uygun, istediği gibi değerlendirir.

İnsanoğlunun tektannya karşı direnişini Efeslilerin Hıristi­yanlığa uzun yıllar geçit vermemesi açısından kısacık da olsa kitap başında görmüştük. Benzer bir diğer direniş ise, tektanrıcı kitaplarda en açık şekliyle İbranilerin tektanrı inancını kabul et­me -daha doğrusu zorla kabul ettirilme- süreçlerinde anlatılır. Yüzyıllar süren bir direniştir bu; acıdır ki, her seferinde kanlı içimde bastırılmıştır. Musa'nın İbranileri Mısır’dan ilk çıkart­masından başlar; yüzyıllar sonra devlet kurmalarına doğru sü­rer... sonunda esir ve sefil hale düşmelerine dek uzanır. En baş­tan beri zorlanarak sokuldukları bu ortamda olmanın cezasını çok ağır bir şekilde Öder tbraniler... biraz ilgilenenlerin kolayca görebileceği açıklıkta bir durumdur bu; öyle uzun uzadıya araş­tırmalara gerek yoktur izlemek için.

Bu bölümde size İbranilerin yaşadıkları bu süreci iki bölüm­de özetleyeceğim. İlk bölümde Mısır’dan çıkıp 40 yıl çölde gö­çebe olarak sürdürdükleri yaşantıdan söz edecek; ikinci bölüm­de ise Musa’nın ölümünden sonra yerleşik düzene geçmeleri dönemini anlatacağım. Böylece sanıldığının aksine, Musa’nın yeni sistemi yaymaktaki başarı değil, başarısızlığını; insanların yeni dine karşı isteksizlik ve tepkilerini; ayrıca İbranilerin yüz­yıllar boyu tektanrı ile nasıl savaştığını göreceğiz. Çöldeki İsyanlar

İbraniler Mısır’da yaşarken Musa’nın, onların ezildiği iddi­asıyla tümünü Mısır’dan çıkartıp kırk yıl boyunca, göçer olarak Sina çölünde dolaştırmasının öyküsüdür bu. İbraniler ise ilk an­dan başlayarak onu izlemek istememişler... ve sık sık da geri dönmek için baş kaldırmışlardır. Ama Musa çok güçlüdür... ya da baş kaldıranları onun adına yok eden Yahve!

Öncelikle dilerseniz Mısır’dan çıkıp Sina çölünde dolaşırken yaşadıkları olaylardan başlayalım:

Seçilmiş kavmin tektanrıya ilk başkaldırısı içecek su sıkıntı­sı çekilmeye başlanınca gerçekleşir; Musa ise Rab’bin emri ile bir ağaç parçasını Mara’nın acı suyuna atarak su ihtiyacını gi­derir ve olayı geçiştirir... ama bu durum sorunlar sürecinin sade­ce başlangıcıdır!

İkinci isyan, ikinci ayın 15. gününde bu kez açlık nedeniyle baş gösterir:

Tevrat, Çıkış 16:

3 Ve Israiloğulları onlara dediler: “Keşke Mısır diyarında et kazanları başında oturduğumuz zaman, doyuncaya kadar ek­mek yerken Rabbin eliyle ölse idik; çünkü bütün bu cemaati aç­lıkla öldürmek için bizi bu çöle çıkardınız."

Bu kez de Rab onlara gökten “man” adlı bir besin yollar. Ar­tık tüm kavim 40 yıl boyunca böyle besleneceklerdir.

Üçüncü isyan Refıdim’e geldiklerinde yine susuzluk nede­niyle oluşur:

Tevrat, Çıkış 17:

3 Ve kavm orada susadı; ve kavm Musa'ya karşı söylenip dedi; “bizi, oğullarımızı ve hayvanlarımızı susuzlukla öldürmek için, niye bizi Mısır’dan çıkardın?” Sorunları genelde kendi başına ve “tevekkülle” halleden Musa, bu kez Rab’be “feryat etmek” zorunda kalır: "Ve Musa Rab'be feryat edip dedi: Bu kavme ne yapayım? Az daha beni taşlayacaklar." (Çıkış 18:6) Rab Musa’ya bu kez de değneği yardımıyla su çıkarttırır. Olay yine atlatılır.

Çıkışın 3. ayında Sina çölüne varılır ve Musa Rab ile yüz yüze görüşmek için dağa çıkar... ama dönme zamanı gecikir. Kavim ise -Tevrat’a göre- Musa’nın dönmeyeceğinden korktu­ğu için; -fesat bir fikire göre ise- onu liderlikten atmak için; Musa’nın, kendinden üç yıl büyük ağabeyi ve sözcüsü Harun’a (Musa "dili ağır, tutuk biridir" Çıkış 4:10) baş vurarak sızlanır­lar. Harun ise kavmin “isteklerini” hemen yerine getirir: Onlar­dan ziynet eşyalarını alır; çünkü kavme bir put yapacaktır. İbra- niler, “kulaklarındaki altın küpeleri kırıp çıkararak” Harun'a ve­rirler, o da bunları oymacı aletiyle biçimlendirir ve dökme bir buzağı yapar. Bu durum kavmin eski pagan geleneklerine dön­mesi anlamındadır!

Tevrat, Çıkış 32:

5    Ve Harun onu gördü, ve onun (altın buzağının) önüne bir mezbah yaptı; Ve Harun ilan edip dedi: Yarın Rab’be bayramdır.

6    Ve ertesi gün erken kalktılar ve yakılan takdimeleri arzetti- ler. Ve selamet takdimelerini getirdiler; Ve kavm yemek ve içmek için oturdular, Ve oynamak için kalktılar.

Yukarıdaki ayet, olayın gerçeğini birebir yansıtmamaktadır; çünkü işin aslı, müzik, dans ve şölen sonrası yaşanan cinsellik ile tapınmadır.

Adam Clarke Tevrat Yorumu - Çıkış 32:5-6

Görülmekte ki daha ileri gitmişlerdir, çünkü "oynamak için kalktılar” (letsachek) kelimelerinin anlamı belirsizdir, ve evlilik dışı cinsel ilişki ile zinaya işaret etmektedir; bazı ülkelerde “ay- namak" hâlâ hu anlamda kullanılmaktadır. Bu anlamda orijinal açıkça Yaratılış 39:14’de kullanılmıştır.

Tevrat, Yaratılış 39:

12  Potifar'ın karısı Yusuf un giysisini tutarak, "Benimle yat" dedi. Ama Yusuf giysisini onun elinde bırakıp evden dışarı kaçtı.

13   Kadın Yusuf un giysisini bırakıp kaçtığını görünce,

14  uşaklarını çağırdı. “Bakın şuna!" dedi, “Kocamın getir­diği bu Ibrani bizi rezil etti. Yanıma geldi, benimle yatmak iste­di. Ben de bağırdım.

Dictionary of Sex in the Bible, Ronald L. Ecker

Harun bir şölen düzenler, burada İbraniler yer, içer ve -oy­namaya kalkarlar-, (İbranice “sahaf kelimesi, Yaratılış 26:8'de Ishak'm karısı Rebeka ile sevişmesini gösteren kelime olarak kullanılmıştır).

Tevrat, Yaratılış 26:

8 Ishak orada uzun zaman kaldı. Bir gün Filist Kralı Avime- lek, pencereden dışarı bakarken, Ishak’m karısı Rebeka’yı okşa­dığını gördü.

Çölde kavim öyle bir cümbüş yaşamıştır ki, bu konu tarih boyunca birçok ressama ilham konusu olmuştur. Diğer taraftan adı geçen ayet, İsrailoğullannın Mısır'dan çıkmadan önce ne şekilde tapındığının örneğidir. Sözün özü, Musa gider gitmez etrafta yine içki, müzik, dans ve cinsellik vardır. Her şey tekrar eskiye dönmüştür.

Ama Musa döner! O tanrıdan, kavmi kurtarmak için “karın­dan başkasına bakmayacaksın” buyrukları alırken, kavminin halini görünce öylesine öfkelenir ki, elindeki -tanrının kendi eli ile emirlerini yazdığı- tabletleri yere atıp kırar, buzağıyı ateşte

L yakar, toz olana dek ezer, suyunu İsrailoğullanna içirir. Öfkesi dinmemiştir. Tüm Rab taraftarlarının kendi yanına gelmesini is­ter. Bütün Levioğulları onun yanında toplanırlar. Ve bundan sonra bir kırım... bir kıyım başlatır. Kavmi işlemiş oldukları gü­nahlardan kurtarmak ve tertemiz kılmak için kardeşi kardeşe, arkadaşı arkadaşa ve komşuyu komşuya öldürtür.

Tevrat, Çıkış 32:

27 Ve onlara dedi: İsrail’in Allah’ı Rab şöyle diyor: “Her­kes kılıcını beline kuşansın, ve ordugahta kapıdan kapıya dolaş­sın, ve herkes kendi kardeşini, ve herkes kendi arkadaşını, ve herkes kendi komşusunu öldürsün.”  28 Ve Levioğullart Musa’nın söylediği gibi yaptılar: Ve o gün kavmden 3000 adam kadar düştü.

Böylece aradan iki yıl geçer... ama değişen pek bir şey de ol­mamıştır doğrusu:

Tevrat, Sayılar 11:

/' Ve kavm Rabbin kulağında kötülükten şikayet edenler gibi oldu; ve Rab işitti, ve öfkesi alevlendi; ve Rabbin ateşi onlar arasında yandı, ve ordugahın kenarında onları yedi.

2  Ve kavm Musa’ya feryat etti; ve Musa Rab'be yalvardı, ve ateş yatıştı.

Bu yakılma sonrası artık “asayiş berkemal” olmuş mudur dersiniz? Ne gezer? Kavim şimdi de et yememekten, daha doğ­rusu hep aynı şeyi -man’ı- yemekten, bıktıkları için isyan et­mektedir.

Tevrat, Sayılar 11:

4     Ve onların arasında olan karışık halkın iştahları çok arttı; ve İsrailoğulları da yine ağlayıp dediler: Bize kim et yedirecek?

5     Mısır'da parasız yediğimiz balığı, hıyarları, ve karpuzları, ve pırasaları, ve soğanları, ve sarımsakları hatırlıyoruz;

6   fakat şimdi canımız kurudu; hiçbir şey yok, ancak bu man'ı görüyoruz.

Bu kez kavmin hali Öylesine perişandır ki, Musa bile bir kez daha -aynı kavim susuz kaldığında yaptığı gibi- Rab'bine açık­ça dert yanmaya başlar:

Sayılar 11: '

12 Bütün bu kavme ben mi gebe kaldım? Onları ben mi do­ğurdum ki, bana: Lala emziği çocuğu taşıdığı gibi atalarına and ettiğin diyara kucağında onları taşı, diyorsun?" Belki de bu kez işin çok ciddi olduğunu gören Rab kavme - açlık için baş kaldırdıklarında gökten man yollaması gibi- bıl­dırcın sürüsü yollar. Ordugahın iki yanında iki günlük yol uzun­luğunda, yerden iki arşın yüksekliğinde bıldırcın düşer. İnsanlar mutluluk içinde bıldırcınları toplarlar, en az toplayan on omer (37.000 litre) toplar. Sonunda ilk kez ete kavuşmuşlardır; he­men pişirip yemeye başlarlar. Ama;

Sayılar 11:

33   Ve et daha dişleri arasındayken; çiğnemeden evvel, kavme karşı Rabbin öfkesi alevlendi, Ve Rab kavmi gayet büyük vuruşla vurdu.

34   Ve o yerin adı Kibrot-hataava konuldu, çünkü iştahlanan kavmi orada gömdüler.

Kavim sonunda vaad edilen topraklara, Kenan diyarına, yak­laşır. Rab, birkaç “çaşıt” (casus)’ın bölgeyi kolaçan etmek için yollanmasını emreder, böylece düşman tanınacak, buna uygun bir strateji kurulacaktır. 40 gün sonra yollanan çaşıtlar dönerler. Oysa haberler kötüdür, çünkü oralarda birçok güçlü ulus vardır; “bütün halk uzun boylu adamlardır”, çaşıtlar ise onların yanında çekirge gibi kalmışlardır. Bu haber üzerine kavim yeniden baş kaldırır.

Sayılar 14:                               -

1 Ve bütün cemaat seslerini yükseltip bağırdılar; ve kavm o gece ağladı.

2 Ve bütün İsrailoğulları Musa’ya karşı ve Harun'a karşı söylendiler; Ve bütün cemaat onlara dediler: Keşke Mısır diya­rında ölseydik! Yahut keşke bu çölde ölseydik!

Bu kez başkaldırının boyutu da diğerlerine göre daha geniş çaplıdır; çünkü kavim ilk kez yeni bir lider seçip, geriye -köle olarak yaşadıkları Mısır’a- dönmeyi planlıyordun

Sayılar 14:

4 Ve birbirine dediler: Kendimize birini baş edelim; ır Mı­sır'a dönelim.

Aynı olay Kuran’dtı da yer almakladır:

Kuran, 5 Maide:

21   Ey kavminı! Allah'ın size (vatan olarak) yazdığı mukad­des taprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dön­müş olursunuz.

22   Onlar su cevabı verdiler: Yâ Muşu! Orada zorba bir top­lum var; onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz.

23   Korkanların içinden Allah'ın kendilerine lütufta bulundu­ğu iki kişi söyle dedi: Onların üzerine kapıdan girin; oraya bir girdiniz mi artık siz zaferi kazanmışstnızdtr. Eğer müminler ise­niz ancak Allah'a güvenin.

24   "Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; su halde, sen ve Rabbin gidin savasın; biz bura­da oturacağız" dediler.

25   Musa: "Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkası­na hakim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun ara­sını ayır" dedi.

Yeniden Tevrat metnine dönecek olursak, çaşıtlardan birkaçı Rab’be isyan edilmemesi gerektiğini söylese de sözünü dinlete­mediğini görürüz; bütün cemaat Musa ve taraftarlarını taşlama­yı düşünmektedir (Sayılar 14:10). Bu karışıklığın ortasında bir­den Rab görünür. Çok öfkelidir. Halkı veba ile vuracağını söy­ler. Musa araya girip yalvarır ve Rab’bi yatıştırır. Rab de sadece ayaklanmayı bastırmaya çalışan birkaçı dışında kalan çaşıtları veba ile vurur.

Bir sonraki olay liderlik adınadır. Korah (onu önceki sayfa­larda Karun’un benzeri olarak görmüştük), Datan ve Abiram Musa’ya baş kaldırırlar ve;

Tevrat, Sayılar 16: .

13 Bizi çölde öldürmek için süt ve bal akan diyardan bizi çı­kardın, ve küçük bir şey midir de, kendini üzerimize reis etmek istiyorsun?

derler. Musa hemen Rab’be kendini kollaması için yalvarır, Rab de tüm kavmin, bu üç kişinin çadırı etrafından ayrılmasını emreder.

Tevrat, Sayılar 16:

31   Ve vaki oldu ki, bütün bu şeyleri söylemeyi bitirince, on­ların altındaki yer yarıldı;

32   Ve yer ağzını açtı, ve onları, ve evlerinin halkını, ve Ko­rah'm bütün adamlarını ve bütün mallarını yuttu.

Ama kavim bu kez kolay susmayacağa benzemektedir. Erte­si gün tüm cemaat Musa ve Harun’un karşısına çıkıp “onları siz öldürdünüz” diye olay başlatırlar. Ama Rab de onlara karşı ve­ba başlatır. Musa yeniden kavim için kefaret eder, veba kesilir. Ayaklanma bir kez daha bastırılmıştır.

Tevrat, Sayılar 16:

49 Ve Korah meselesinde ölenlerden başka vebadan ölenler 14.700 kişiydi.

Bir sonraki olay yine susuzluk yüzünden kavim Tsin çölüne geldiğinde çıkmıştır.

Tevrat, Sayılar 20:

2   Ve cemaat için su yoktu; Musa’ya karşı ve Harun’a karşı toplandılar.

3   Ve kavm Musa ile çekiştiler, ve söyleyip dediler: Keşke kardeşlerimiz Rabbin önünde öldükleri zaman biz de ölseydik!

4   Ve biz ve hayvanlarımız burada ölelim diye Rabbin cema­atini bu çöle niçin getirdiniz?"

Musa değneğini bir kez daha devreye sokarak su çıkarır; in­sanlar bir kez daha yatışır.

Kavim Kızıldeniz yolundan göç ederken “çok sıkılmıştır’’. Musa’nın karşısına geçerek: “Çölde ölelim diye niçin bizi Mısır­dan çıkardınız? Çünkü ekmek yok, su yok ve canımız bu bayağı ekmekten iğreniyor” (Sayılar 21:5) demektedir. Rab bu kez de önlemini alır; kavim araşma “yakıcı yılanlar" gönderir, yılanlar kavmi ısırırlar ve İsrail’den birçok halk ölür (Sayılar 21:6).

Olaylar böylece sürüp giderken araya bir dipnotu ekleyeyim: “Seçilmiş kavim” İbraniler ile Musa arasındaki sürtüşme öyle­sine büyük boyutludur ki, Freud “Musa ve Tektanncılık” adlı son kitabında, halkın Musa’yı adı geçen ayaklanmaların birinde öldürdüğünü öne sürmektedir.

Sözün özü Musa’yı izlemekte çok isteksizdir İbraniler... ya da insanlar.

Tevrat, Çıkış 14:

12 Mısır'dayken sana, ‘Bırak bizi, Mısırlılara kulluk edelim' demedik mi? Çölde ölmektense Mısırlılara kulluk etsek bizim için daha iyi olurdu.

Öte yandan Musa’yı lider olarak görmeyi istemediklerini be­lirten ayetler de vardır:

Tevrat. Sayılar 16:

13 Bizi çölde öldürmek için süt ve bal akan diyardan bizi çı­kardın, ve küçük bir şey midir de, kendim üzerimize reis etmek istiyorsun?

Bu isteksizlik İncil'de bile açıkça belirtilmektedir:

İncil Resullerin İşleri 7:

26   Ertesi gün Musa, (Mısır’da) kavga eden iki İbrani'yle karşılaşınca onları barıştırmak istedi. ‘Efendiler' dedi, ‘Siz kar­deşsiniz. Niye birbirinize haksızlık ediyorsunuz?'

27   Ne var ki, soydaşına haksızlık eden kişi Musa'yı yana ite­rek, 'Kim seni başımıza yönetici ve yargıç atadı?' dedi.

İbranilerin tektanrıcı inanca girmeye isteksizlikleri kadar, bir yandan da paganizmin kavim içinden bütünüyle söküiemediği- nin de bazı kanıtları vardır. Kozbi ve Zimri olayı gibi...

İbranilerin, ağzında penis ile gösterilen;[86] seks ayinleri ile ta­pılan ve Suriye bölgesinde geniş olarak saygı gören Baal-Peor (Ürdün nehrinin doğusundaki Peor dağının tanrısı anlamında) tapımınma başlaması, Moav ovasında konaklamalarına ve Mo- av kızlan ile karşılaşmalanna dayanır.

Tevrat, Hosea 9:

10   İsrail çölde (...) Baal-Peor'a geldiklerinde Utanç dolu puta adadılar kendilerini, Sevdikleri şey kadar iğrenç oldular.

Kavim, Baal-Peor’a tapan kavmin aşın serbest ve çekici kız­larına dayanamaz ve onlann davetini kabul ederler.

Dr. James Burton Coffman Tevral Yorumu • Hoşea 9:

İsraililere çok çekici gelen Moab kızlan onları tanrılarının ■ eski verimlilik tanrısının seksüel ayinlerinden başka bir şey ol­mayan- şölenine davet etti. İsrail'in baş hakimleri ve sanırım ki ulusun tüm sosyal liderleri bu daveti kabul etti.

Baal-Peor tapanında, uygun yerlere çadırlar kurulması ve bu çadırlarda isteyen çiftlerin birleşmesi geleneği vardır. Ve Tev­rat’a yansımış olan bir olay, îbraniler arasında Baal-Pcor tapı- mımn -seks çadırlarının, İbranilerin göç ederken kurdukları ça­dırlar arasına kurulacak ölçüde- yaygın olduğunu işaret eder:

Tevrat, Sayılar 25:

1 İsraililer Şittim'de yaşarken, erkekleri Moavlı kadınlarla zina etmeye başladı.

3  Böylece Baal-Pcor'a bağlandılar. RAB bu yüzden onlara öfkelendi.

4  Musa'ya, "Bu halkın bütün önderlerini gündüz benim önümde öldür" dedi, "Öyle ki, İsrail halkına öfkem yatışsın.”

5  Bunun üzerine Musa İsrail yargıçlarına, "Her biriniz ken­di adamlarınız arasında Baal-Peor'a bağlanmış olanları öldü­rün!” dedi.

İsraililer bu korkunç tehdit nedeniyle ağlaşmaya başladıkla­rında Simeon kabilesinden Zimri, bir Midyan prensinin kızı olan Cozbi ile “haqqudah”a (çadır ve iç oda olarak tercüme edi­liyor) sokar. Amaç büyük ölçüde cinsel ilişkidir. Bunu gören kâhin Pineas öfkelenip mızrağını kapar ve onların peşinden ça­dıra girip, ikisini de öldürür!., hem de tek mızrak darbesi ile!

Tevrat, Sayılar 25:

7    Bunu gören Kâhin Harun oğlu Elazar oğlu Pinehas toplu­luktan ayrılıp eline bir mızrak aldı. İsraili'nin ardına düşerek çadıra girdi ve mızrağı ikisine birden sapladı. Mızrak hem İsraili'nin, hem de Midyanlı kadının karnını delip geçti. Boylere İsrail'i yok eden hastalık dindi.

8    Hastalıktan ölenlerin sayısı 24 000 kişiydi.

9      RAB Musa'ya şöyle dedi:

10    “Kâhin Harun oğlu Elazar oğlu Pinehas İsrail halkına öfkemin dînmesine neden oldu. Çünkü o, aralarında benim adı­ma büyük kıskançlık duydu. Bu yüzden onları kıskançlıktan büs­bütün yok etmedim.

Sıradan bir olayı anlatır gibi duran bu bölüm, küllinin, Cozbi veZimri’yi aynı anda tek mızrak darbesi ile öldürülmesi anlatı­mı ile anlam kazanır; çünkü bu durum, Kozbi ve Zimri’nin cin­sel ilişki pozisyonunda olduğunu göstermektedir. Öte yandan “çadır ve iç oda” olarak tercüme edilen “haqqudah” sözcüğü­nün anlamı Tevrat’ta bir daha tekrarlanmadığı için belirsizdir. İbranilerin çölde dolaşırken tanrı adına kurdukları çadır mıdır? Zimri’nin çadırı mıdır? Yoksa bazı araştırmacıların öne sürdüğü gibi seks ile tapılan Baal-Peor tapıtnının scks-çadırlarından biri midir? Eğer birinci veya üçüncü seçenek doğru ise, o zaman ya seks çadırları, Yahveh’e adanmış kutsal çadırlarla yanyana ku­rulmakta; ya da tanrı adına kurulan ve ilerdeki sayfalarda daha yakından tanıyacağımız kutsal çadırda rahatça cinsel ilişkide bulunulmaktadır.

Seks çadırlarının kavim içine dek alındığını gösteren ikinci bir kanıt ise Incil’de yer ahr:

İncil, Resullerin İşleri 7:

43 Siz Molek'in çadırını Ve ilahınız Refan'ın yıldızını taşıdı­' nız. Tapınmak için yaptığınız putlardı bunlar. Bu yüzden sizi Ba- bil'in ötesine süreceğim.

Priapus’un ataerkil Yunanlıların elinde giderek iğrençleştiril­mesi gibi, zaman içinde Baal-Peor da lanetlene lanetlene “Bel- fegor” isimli korkunç şeytana dönüşmüştür. Günümüzde korku filmi yapımcılarının senaryo sıkıntısı çektiklerinde ısıtıp ısıtıp seyircinin önüne koydukları iğrenç bir varlıktır. Öylesine etkin olmuştur ki karalama, modem satanistler denilen topluluklar bi­le tapınacak kötü tanrı arayışı içinde, belki de gerçeğini bilme­den ona Belfogor adı altında tapmaktadırlar.

İbrani Krallarının Seks Tapımı

Musa öldükten sonra yerine yardımcısı Yeşu geçer. Ama tektanrının doğruları ile uzlaşamama Musa zamanındaki kadar yoğundur. Öyle ki Yeşu bile gerçeği itiraf etmek zorunda kalmış gibidir:

Tevrat, Tesniye 31:

27  Çünkü sizin başkaldıran, dikbaşlı kişiler olduğunuzu biliyo­rum. Bugün ben sağken, aranızdayken bile RAB'be karşı geliyor­sunuz; ölümümden sonra daha ne kadar çok başkaldıracaksınız.

Kavim, Yeşu zamanında Kenan diyarını fethedip vaad edil­miş topraklara yerleşir. Artık tanrı onlara çöldeki süreçteki gibi -ne olduğu açıklanamayan- "veba"yı yollamamakta, ya da yol- layamamaktadır. Hâlâ bir devlet kuramamış oldukları için “Ha­kimler”[87] adlı kişiler tarafından yönetilen topluluklar şeklinde yaşamakta olan İbraniler, belki de başlarında Musa ve Yeşu gibi baskıcı liderin olmaması nedeniyle apaçık şekilde paganizme dönmektedirler.

Tevrat, Hakimler 2:

76 Sonra RAB onları yağmacıların elinden kurtaran hakim­ler çıkardı.

17  Ama hakimlerini de dinlemediler. RAB'be vefasızlık ederek başka ilahlara taptılar. RAB'bin buyruklarını yerine getiren ata­ları gibi davranmadılar, onların izlediği yoldan çabucak saptılar.

18  RAB onlar için ne zaman bir hakim çıkardıysa, onunla birlikte oldu; hakim yaşadığı sürece onları düşmanlarının elin­den kurtardı. Baskı ve zulüm altında inledikleri zaman RAB on­lara acıyordu. Ne var ki, hakimleri ölür ölmez yine başka ilahlara bağla­nıyor, onlara kulluk edip tapıyorlardı. Bu yolda atalarından beter oldular. Yaptıkları kötülüklerden vr inatçılıktan vazgeçmediler.

Dilerseniz Hakimler zamanındaki durumlarına hakimleri sı­ra ile ele alarak göz atalım:

Tevrat, Hakimler 2:

10  Bu kuşaktan olanların hepsi ölüp atalarına kavuştuktan sonra, RAB’bi tanımayan ve O'nun İsrail için yaptıklarını bil­meyen yeni bir kuşak yetişti.

11   Israililer RAB'bin gözünde kötü olanı yaptılar, Baallar'a[88] [89] [90] taptılar.

12    Kendilerini Mısır'dan çıkaran atalarının Tanrısı RAB'bi

terk ettiler. Çevrelerinde yaşayan ulusların değişik ilahlarına bağlanıp onlara taparak RAB'bi öfkelendirdiler.                                  ,

13    Çünkü RAB'bi terk edip Baal'a ve Aştoretler'e110 taptılar.

Otniel dönemi: “RAB'bin gözünde kötü olanı yapan İsraili- ler Tanrıları RAB'bi unutup Baallar'a ve Aşera*' putlarına tap­tılar." (Hakimler 3:7)

Ehut dönemi: “Sonra Israililer yine Rab'bin gözünde kötü olanı yaptılar. Rab gözünde kötü olanı yaptıkları için Moav Kralı Eglon'u onlara karşı güçlendirdi." (Hakimler 3:12)

Şamgar dönemi: “Ehut'tan sonra Anat oğlu Şamgar başa geçti. Şamgar Filistiler'den altı yüz kişiyi üvendireyle öldürerek İsraililer'i kurtardı." (Hakimler 3:31)

Debora dönemi: “Ehut'un ölümünden sonra Israililer yine RAB'bin gözünde kötü olanı yaptılar." (Hakimler 4:1) Gidyon dönemi: “İsraililer yine RAB'bin gözünde kötü olanı yaptılar. RAB de onları yedi yıl süreyle Midyanlıların eline tes­lim etti." (Hakimler 6:1)

Ama Gidyon, paganistlerle yoğun bir savaş vermeye karar verir. Bir sunak yapar, Rab’bin emri ile babasının Baal için yap­tırdığı sunağı yıkar, “Aşera putunu keser”. Olayın çarpıcı yanı ise halkın bu duruma ayaklanacak kadar kızmasıdır!

Tevrat, Hakimler 6:

28   Sabah erkenden kalkan kent halkı, Baal'a ait sunağın yı­kıldığını, yanındaki Aşera putunun kesildiğini, ikinci boğanın yeni yapılan sunak üzerinde sunulduğunu gördü.

29   Birbirlerine, “Bu işi kim yaptı?" diye sordular. Araştırıp soruşturduktan sonra, bu işi Yoaş oğlu Gidyon'un yaptığını an­ladılar.

30   Bunun üzerine Yoaş'a, "Oğlunu dışarı çıkar” dediler, “Ölmesi gerek. Çünkü Baal'ın sunağını yıktı, yanındaki Aşera putunu kesti.

Gidyon, kurtulur; ardından Midyanlıları yener, uzun yıllar yaşar, bir dolu karısı olur ama: “Gidyon ölünce İsraililer yine RAB'be vefasızlık ettiler. Baatlar’a taptılar. Baal-Berit'i ilah edinerek kendilerini çevrelerindeki düşmanlarının elinden kur­taran Tanrıları RAB’bi unuttular.” (Hakimler 8:33)

Avimelek dönemi: “Bağlara çıkıp üzümleri topladıktan, ezip şarap yaptıktan sonra bir şenlik düzenlediler. İlahlarının tapı­nağına gittiler; orada yiyip içerken Avimelek'e lanetler yağdır­dılar." (Hakimler 9:27)

Önce Tola, ardından Yair dönemi: “İsrail*/er yine RAB'bin gözünde kötü olanı yaptılar; Baallar'a, Aştoretler'e, Aram, Soy­da, Moav, Amman ve Filist ilahlarına kulluk ettiler. RAB'bi terk ettiler, O'na kulluk etmediler." (Hakimler 10:6)

Sonraki Hakimler sıra ile Yiftah, îvsan, Elon, Avdon ve ön­ceki sayfalarda ekinleri yakarken izlediğimiz ünlü Sam- son’dur... ama değişen bir şey yoktur.

"Israililer yine RAB'hin gözünde kötü olanı yaptılar. RAB de onları kırk yıl süreyle Filistiler'in boyunduruğuna terk etti." (Hakimler 13:1)

Hakimler döneminden sonra gelen Krallar[91] döneminde Saul tüm kavimleri toplayıp bir krallık kurar. Ama:

Tevrat, I Samuel 10:

9     Saul, Samuel'in yanından ayrılmak üzere ona sırtını döner dönmez. Tanrı ona başka bir kişilik verdi. O gün bütün bu belir­tiler gerçekleşti.

10     Giva'ya varınca, Saul'u bir peygamber topluluğu karşıla­dı. Tanrı'nın Ruhu güçlü bir biçimde üzerine indi ve Saul onlar­la birlikte peygamberlikte bulunmaya başladı.

11     Onu önceden tanıyanların hepsi, peygamberlerle birlikte peygamberlikte bulunduğunu görünce, birbirlerine, "Ne oldu Kiş oğluna? Saul da mı peygamber oldu?" diye sordular."

Önceki sayfalarda peygamberlik etmek sözcüğünün anlamı­nın Dionysos/Baküs inancına girmek olduğunu Halikarnas Ba­lıkçısından alıntıyla yansıtmıştım.

Saul’un ardından Davut kral olur.

Davut’tan sonra bir diğer ünlü kişi olan hz. Süleyman başa geçer. Süleyman sadece bir kral değil.., bir peygamberdir de! Ama:

Tevrat, 1 Krallar 11:

4        Süleyman bütün yüreğini Tanrısı RAB'be adayan baba­

sı Davut gibi yaşamadı.

5   Saydalılar'ın tanrıçası Aştoret'e ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek'e taptı.

6   Böylece RAB'hin gözünde kötü olanı yaptı, RAB'bin yolun­da yürüyen babası Davut gibi tam anlamıyla RAB'bi izlemedi.

Süleyman’dan sonra oğlu Rehavam kral olsa da, Yerovam baş kaldırınca ülke Yahuda ve İsrail olarak ikiye ayrılır.

Önce Yahuda krallığının döneminde, tüm krallarının Rab’be sadakatini inceleyelim:

Tevrat, 1 Krallar 14:

21   Süleyman oğlu Rehavam Yahuda Kralı olduğunda kırk bir yaşındaydı. (...) bütün İsrail oymaklarının yaşadığı kentler arasından seçtiği Yeruşalim Kenti’nde on yedi yıl krallık yaptı.

Fakat Süleyman’ın oğlu da babasını aratmayacak biri çıkar.

22  Yahudalılar RAB’bin gözünde kötü olanı yaparak, işledik­leri günahlarla Tanrı'yt atalarından daha çok öfkelendirdiler.

23  Ayrıca kendilerine her yüksek tepenin üstüne ve bol yap­raklı her ağacın altına tapınma yerleri, dikili taşlat*3 ve Aşera putları yaptılar.

24  Ülkedeki putperest törenlerinde fuhuş yapan kadın ve er­kekler bile vardı. Yahudalılar RAB'bin İsrail halkının önünden kovduğu ulusların yaptığı bütün iğrençlikleri yaptılar.

Aviyam dönemi: “Babasının kendisinden önce işlemiş oldu­ğu bütün günahlara Aviyam da katıldı. Bütün yüreğini Tanrısı RAB'be adayan atası Davut gibi değildi.” (1 Krallar 15:3)

83 Kibele’ye taş şeklinde tapıldtğını anımsayalım. Asa dönemi: “Atası Davut gibi RAB'bin gözünde doğru ola­nı yapan Asa, putperest törenlerinde fuhuş yapan kadın ve er­kekleri ülkeden kovdu. Atalarının yapmış olduğu bütün putları yok etti. Kral Asa annesi Maaka'nın kraliçeliğini elinden aldı. Çünkü o Aşera için iğrenç bir put yaptırmıştı. Asa bu iğrenç pu­tu kesip Kidron Vadisi'nde yaktı. Ancak puta tapılan yerleri kal­dırmadı. Ama yaşamı boyunca yüreğim RAB'be adadı.” (1 Krallar 15:11-14)                                   '

Yehoşafat dönemi: “Babası Asa'nın bütün yollarını izleyen ve bunlardan sapmayan Yehoşafat RAB'bin gözünde doğru olanı yaptı. Ancak alışılagelen tapınma yerleri kaldırılmadı. Halk hâlâ oralarda kurban kesip buhur yakıyordu." (1 Krallar 22:43)

Yehoram dönemi: “(Yehoram’m) Karısı, Ahav'ın kızı olduğu için, o da Ahav'ın ailesi gibi İsrail krallarının yolunu izledi ve RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı.” (2 Krallar 8:18)

Ahazya dönemi: “Ahazya evlilik yoluyla Ahav'a akraba ol­duğu için Ahav ailesinin yolunu izledi ve onlar gibi RAB'bin gö­zünde kötü olanı yaptı." (2 Krallar 8:27)

Yoaş dönemi: “Yoaş Kâhin Yehoyada yaşadığı sürece RAB'bin gözünde doğru olanı yaptı. Çünkü Kâhin Yehoyada ona yol gösteriyordu. Ancak alışılagelen tapınma yerleri henüz kaldırılmamıştı ve halk oralarda hâlâ kurban kesip buhur yakı­yordu.” (2 Krallar 12: 2-3)

Amatsya dönemi: “Amatsya RAB'bin gözünde doğru olanı yaptıysa da atası Davut gibi değildi. Ancak alışılagelen tapın­ma yerleri henüz kaldırılmamıştı ve halk oralarda hâlâ kurban kesip buhur yakıyordu.” (2 Krallar 14: 3-4)

Azarya dönemi: “Babası Amatsya gibi. Azarya da RAB’bin gözünde doğru olanı yaptı. Ancak alışılagelen tapınma yerleri henüz kaldırılmamıştı ve halk oralarda hâlâ kurban kesip buhur yakıyordu." (2 Krallar 15:3-4)

Oysa Azarya yine de Rab’bin gazabından kurtulamaz! Tevrat, 2 Krallar 15:

5   RAB Kral Azarya'yı cezalandırdı. Kral ölünceye kadar di­ri hastalığından kurtulamadı. Bu yüzden ayrı bir evde yaşadı. Sarayı ve ülke halkını oğlu Yotam yönetti.

Yotam dönemi: “Babası Azarya gibi. Yotam da RAB'bin gö­zünde doğru olanı yaptı. Ancak alışılagelen tapınma yerleri he­nüz kaldırılmamıştı ve halk oralarda hâlâ kurban kesip buhur yakıyordu." (2 Krallar 15:34-35)

Ahaz dönemi: “İsrail krallarının yolunu izledi; halta RAB'bin İsrail halkının önünden kovmuş olduğu ulusların iğ­renç törelerine uyarak oğlunu ateşte kurban etti. Puta tapılan yerlerde, tepelerde, bol yapraklı her ağacın altında kurban ke­sip buhur yaktı." (2 Krallar 16:3-4)

Hizkiya dönemi: “Atası Davut gibi, o da RAB'bin gözünde doğru olanı yaptı. Alışılagelen tapınma yerlerini kaldırdı, dikili taşları, Aşera putlarını parçaladı. Musa'nın yapmış olduğu Ne- huştan adındaki tunç yılanı da parçaladı. Çünkü israililer o gü­ne kadar ona buhur yakıyorlardı." (2 Krallar 18:3-4)

Hizkiya, gerçekten de pagan tanrılardan kurtulma adına önemli bir adım atmıştı... hatta belki de paganist tapımın sonu­nu getirmişti... ama eğer ölünce oğlu Manaşşe kral olmasaydı!

Tevrat, 2 Krallar 21:

"2 (Manaşşe) RAB'bin İsrail halkının önünden kovmuş oldu­ğu ulusların iğrenç törelerine uyarak RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı.

3 Bahası Hizkiya'nın yok ettiği puta tapılan yerleri yemden yaptırdı. İsrail Kralı Ahav gibi, Baal için sunaklar kurdu. Aşera putu yaptı. Gök cisimlerine taparak onlara kulluk etti."

Sadece bu kadar da değil; üstelik Manaşşe bu sunakları Rab’bin mabedinin içine bile taşımıştır! Tevrat, 2 Krallar 21:

“4 RAB'bin, “Yeruşalim’de bulunacağım" dediği RAB'bin Tapınağt'nda sunaklar kurdu.

5   Tapınağın iki avlusunda gök cisimlerine tapmak için su­naklar yaptırdı.

6   Oğlunu ateşte kurban etti; falcılık ve büyücülük yaptı. Medyumlara, ruh çağıranlara danıştı. RAB'bin gözünde çok kö­tülük yaparak O'nu öfkelendirdi.

7    Manaşşe yaptırdığı Aşera putunu RAB'bin Tapınağı'na yerleştirdi."

Amon dönemi: "Amon da babası Manaşşe gibi RAB'bin gö­zünde kötü olanı yaptı. Babasının yürüdüğü yollarda yürüdü, aynı putlara taptı ve hizmet etti." (2 Krallar 21:20-21)

Yoşiya dönemi: “Yoşiya RAB'bin gözünde doğru olanı yaptı. Sağa sola sapmadan atası Davut'un bütün yollarını izledi." (2 Krallar 22:2)

Yoşiya zamanında önemli bir olay olduğu için kronolojik anlatıma ara verip size bu olayı yansıtmak istiyorum:

Kral Yoşiya, krallığının on sekizinci yılında Yazman Şafan'ı Rab'bin Tapınağı'na göndererek, başkâhin Hilkiya'nın yanına çık­masını ve kapı nöbetçilerinin halktan toplayıp Rab'bin Tapına­ğı’na getirdikleri paralan tapınağın onanmında kullanmasını söy­lemesini emreder. Bu tamir şuasında ise önemli bir gelişme olur, çünkü Hilkaya bir tannsal kitap bulmuştur. Hilkaya kitabı okur, Safan’a verir; Safan okur, krala götürüp ona da okur ve kral “Kut­sal Yasa'daki sözleri duyunca giysilerini yırtar." (2 Krallar 22:11)

Kralın -Tevrat anlatımına göre büyük bir acının yaşandığını gösteren bu davranışının nedeni ise insanların tannsal emirler­den ne denli uzaklaştıklarını görmesidir. Üstelik peygamber Hulda, Rab’bin çok öfkeli olduğunu ve onları yok etmeye ha­zırlandığını söylemiştir. Yapılacak tek bir şey vardır: Rab’be geri dönmek.

Kral Yoşiya haber gönderip Yahuda ve Yenışalim in bütün ileri gelenlerini yanma toplar; birlikte RAB'bin Tapınağına çı­karak Antlaşma Kitabı’nı baştan sona kadar herkesin duyacağı biçimde okurlar; kral, yazılı antlaşmanın koşullarını yerine geti­receğine ilişkin RAB'bin huzurunda antlaşma yapar. Bütün halk bu antlaşmayı onaylar. Bu olay paganizmin sonunun gelmesi anlamındadır. Bundan sonra kutsal yerlerin yıkımı başlar. İşin garip yanı, Tevrat bu yıkımı anlatırken, çevrede paganizmin ne denli yaygın olduğunu bir kez daha okura göstermiş olur!

Tevrat, 2 Krallar 23:

“4 Kral Yoşiya Baal, Aşera ve gök cisimleri için yapılmış olan bütün eşyaları RAB'bin Tapmağı'ndan çıkarmak üzere Başkâlıin Hilkiya’ya, kâhin yardımcılarına ve kapı nöbetçilerine buyruk verdi. Bunları Yeruşalim'in dışına çıkarıp Kidron Vadi- si'nde yaktı, küllerini Beytel’e götürdü.

5 Yahuda krallarının kentlerde ve Yeruşalim'in çevresindeki tapınma yerlerinde buhur yaksınlar diye atamış olduğu putpe­rest kâhinleri, Baal'a, güneşe, aya, takımyıldızlara -bütün gök cisimlerine- buhur yakanları ortadan kaldırdı.

6  Aşera putunu RAB'bin Tapmağı'ndan çıkarıp Yeruşalim'in dışında Kidron Vadisi'nde yaktı, ezip toza çevirdi. Bu tozu sıra­dan halkın mezarlarına serpti.

7  Fuhuş yapan kadın ve erkeklerin RAB'bin Tapınağı alanın­daki odalarını yıktı. Kadınlar orada Aşera için kumaş dokurlardı.

8  Yoşiya Yahuda kentlerinden bütün kâhinleri getirtti. Ge- va'dan Beer-Şeva'ya kadar kâhinlerin buhur yaktıkları tapınma yerlerini kirletti. Adını kent yöneticisinden alan Yeşu Kapısı'nm girişinde, kentin ana kapısının solunda kalan kapılardaki tapın­ma yerlerini de yıktı.

10  Yoşiya, kimse oğlunu ya da kızını ilah Molek için ateşte kurban etmesin diye, Ben-Hinnom Vadisi'ndeki Tofet'i kirletti.

Yahuda krallarının güneşe adamış olduğu atlan RAB'bin Tapınağı'nın girişinden kaldırdı. Atlar tapmağın avlusunda, ha- dım Natan-Melek’in odasının yanındaydı. Yoşiya güneşe adan­mış savaş arabalarını da ateşe verdi.

11  Ahaz'ın yukarı odasının dananda Yalında krallarının yap­tırdığı sunakları da, RAB’bin Taptnağı'nın iki avlusunda Ma- naşşe'nîn yaptırdığı sunakları da yıktı; onları kırıp parçalaya­rak tozlarını Kidron Vadisi'ne saçtı.

12   Yeruşalim'in doğusunda, Yıkım Dağı'nın güneyinde İsrail Kralı Süleyman'ın Saydalılar'ın iğrenç putu Aştoret, Moavlı- lar'ın iğrenç putu Kemoş ve Ammonlular'ın iğrenç putu Molek için yaptırmış olduğu tapınma yerlerini kirletti.

13  Dikili taşlan, Aşera putlarını parçaladı; yerlerini insan kemikleriyle doldurdu.

14   Bundan başka İsrail'i günaha sürükleyen Nevat oğlu Yaro- vanı'ın yaptırdığı Beytel'deki tapınma yerini ve sunağı bile yıktı. Tapınma yerini ateşe verip toz duman etti. Aşera putunu yaktı.”

Yıkmak ve yakmak yetmez Yoşiya’ya. O daha da kutsal bir şeyler yaparak, Rab’be daha iyi hizmet için çırpınmaktadır.

Tevrat, 2 Krallar 23:

“16 Yoşiya çevresine bakındı. Tepedeki mezarları görünce, adamlarını gönderip mezarlardaki kemikleri çıkarttı. Olacakla­rı önceden bildiren Tanrı adamının açıkladığı RAB’bin sözü uyarınca, kemikleri sunağın üzerinde yakarak sunağı kirletti.

20 0 kentlerdeki tapınma yerlerinin bütün kâhinlerini su­nakların üzerinde kurban etti. Sunakların üzerinde insan kemik­leri yaktıktan sonra Yeruşalim'e döndü.

25 Ne ondan önce, ne de sonra onun gibi candan ve yürek­ten var gücüyle RAB'be yönelen ve Musa'nın yasasına uyan bir . kral çıktı."

Oysa sadık Yoşiya -bu coşkusuyla bile- Rab’bi memnun edemez. Tevrat, 2 Krallar 23:

"26 Oysa Manaşşe (önceden) işlediği suçlarla RAB'bi öyle öfkelendirmişti ki, RAB Yahuda'ya karşı alevlenen öfkesinden vazgeçmedi

29 Yoşiya'nın krallığı sırasında Mısır Firavunu Neko Asur Kralı'na yardım etmek üzere Fırat'a doğru yola çıktı. Kral Yoşi- ya da Neko'nun üzerine yürüdü. Megiddo'da karşılaştılar. Neko Yoşiya'yı öldürdü."

Yoşiya ölür, yerine oğlu Yehoahaz'ı kral olur... ve paganizme yeniden dönüş başlar!

Yehoahaz dönemi: "Yehoahaz ataları gibi RAfi'bin gözünde kötü olanı yaptı.” (2 Krallar 23:32)

Yehoyakim ve Yehoyakin dönemi: “O da babası gibi RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı.” (2 Krallar 24:9)

Yehoyakin zamanında Babil Krah Nebukadnessar’ın askerle­ri Yeruşalim’in üzerine yürüyüp kenti kuşatır; Yehoyakin'i tut­sak ederek Babil’e götürür, annesini, karılarını, hadımlarını ve ülkenin ileri gelenlerini ve yedi bin deneyimli yiğit savaşçıyı ve bin zanaatçıyla demirciyi Babil'e sürgün eder.

Ayrıca Yehoyakin'in yerine amcası Mattanya'yı kral yapar ve adını değiştirip Sidkiya koyar.

Sidkiya dönemi: “Yehoyakim gibi Sidkiya da RAB'bin gö­zünde kötü olanı yaptı." (2 Krallar 24:19)

Sonunda Sidkiya'nın krallığının dokuzuncu yılında, onuncu ayın onuncu günü, Nebukadnessar, Sidkiya’yı yakalar, zincire vurup Babil'e götürür; muhafız birliği komutanı, Babil Krah'nın görevlisi Nebuzaradan Yeruşalim'e girer. Tapınağı, sarayı ve bütün evleri ateşe verip önemli yapıları yakar, her yeri yağma eder. Böylece Yahuda halkı sürülmüş olur.

Şimdi yine başa, ülkenin ikiye ayrılma dönemine geri gidip, bu kez de diğer İbrani krallığı olan İsrail’e göz atalım. Ama gö- receğiz ki, bu kavim de Yahuda kavnıini aratmayacak ölçüde Astarte'ye bağlı!

Süleyman’a baş kaldırıp onu deviremeyen, Süleyman'ın oğ. lunun iktidarı sırasında ise kendi ulusunu kuran Yerovam, ege­menliğinin ilk eylemi olarak paganist boğa lapımıııı başlatır,

Yerovam dönemi: "Kral, danışmanlarına danıştıktan sonra, iki altın buzağı yaptırıp halkına, "Tapınmak için artık Yerıışa- Hm'e gitmenize gerek yok" dedi, “Ey İsrail halkı, işte sizi Mı­sır'dan çıkaran ilahlarınız!” (1 Krallar 12:28)

Onun bu davranışları karşısında bir “tanrı adamı", Yerovam sunakta kurban verirken elini kurutur; ama:

"Bu olaya karşın Yarovam gittiği kötü yoldan ayrılmadı. Yine her türlü insanı tapınma yerlerine kâhin olarak atadı ve buralara kâhin olmak isteyen herkese görev verdi." (1 Krallar 13:33)

Rab öfkesi nedeniyle rutin tehditlerini sürdürür.

Tevrat, 1 Krallar 14:

"10 Bundan dolayı Yarovam'ın ailesini sıkıntılara sokup İsra­il'de onun soyundan gelen genç yaşlı bütün erkekleri öldüreceğim. Yarovam'ın ailesini gübre yakarcasına kökünden kurutacağım.

11 Yarovam'ın ailesinden kentte ölenleri köpekler, kırda ölenleri yırtıcı kuşlar yiyecek.' RAB böyle konuştu.

15 RAB İsrail halkını cezalandıracak. İsrail halkı suda sal­lanan bir kamışa dönecek. RAB onları atalarına vermiş olduğu bu iyi topraklardan söküp Fırat Irmağı'ntn ötelerine dağılacak. Çünkü Aşerapullarını dikerek RAB'bi öfkelendirdiler."

Bu ürkünç tehditler de etkili olmaz ve paganizm devam eder.

Nadav dönemi: “O da RAB'in gözünde kötü olanı yaptı. Ba­basının yolunu izledi ve babasının İsrail'i sürüklediği günahla­ra katıldı." (1 Krallar 14:26) Baaşa dönemi: “Baaşa, RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı. Yarovam'ın yolunu izledi ve onun İsrail'i sürüklediği günahlara katıldı." (1 Krallar 15:34)

Rab yine gazaba gelir:

Tevrat, 1 Krallar 16:

”2 “Sen önemsiz biriyken, ben seni halkını İsrail'e önder yaptım. Ama sen Yarovanı'ın yolunu izleyip halkım İsrail'i güna­ha sürükledin. Günahlarınız beni öfkelendirdi.

3  Onun için Nevat oğlu Yarovam'a yaptığım gibi, senin ve ailenin kökünü kurutacağım.

4  Baaşa'nın ailesinden kentte ölenleri köpekler, kırda ölenle­ri yırtıcı kuşlar yiyecek."

Baaşa ölünce oğlu Ela iki yıl kral olur ama Zimri tarafından öldürülür ve Zimri kral olur ama ancak yedi gün krallık yapar, îsraililer ordu komutanı Omri'yi kral yaparlar... 12 yıl krallık yapacak olan Omri günahkârlığı ile ünlü Samiriye kentinin de kurucusu olacaktır.

Omri dönemi: “RAB'bin gözünde kötü olanı yapan Omri, kendisinden önceki bütün krallardan daha çok kötülük yaptı." (1 Krallar 16:25)

Ardından oğlu Ahav İsrail Kralı olur ve Samiriye'de yepyeni ; ■ tapınaklar inşa ettirir!

Tevrat, 1 Krallar 16:

"30 RAB'bin gözünde kötü olanı yapan Omri oğlu Ahav, kendisinden önceki bütün krallardan daha çok kötülük yaptı.

31 Nevat oğlu Yarovanı'ın günahlarını izlemek yetmezmiş gi­bi, bir de Sayda Kralı Ethaal'ın kızı İzebel'le evlendi. Gidip Ba- al'a hizmet ederek ona taptı.

32 Baal için Samiriye'de yaptırdığı tapınağın içine bir sunak kurdu.

33   Ayrıca bir Aşera putu yaptırdı. Ahav İsrail'in Tanrısı RAB'bi kendisinden önceki bürün İsrail krallarından daha çok öfkelendirdi."

Ahazya dönemi: “RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı. Baba­sının, annesinin ve İsrail'i günaha sürükleyen Nevat oğlu Yara­sam'in yolunda yürüdü. Baal'a hizmet edip taptı. Babasının her yaptığına uyarak İsrail'in Tanrısı RAB'bi öfkelendirdi." (1 Kral­lar 16:52-53)

Yoranı dönemi: “Yoranı RAB'bin gözünde kötü olanı yaptıysa da annesiyle babası kadar kötü değildi. Çünkü babasının yaptır­dığı Baal'ı simgeleyen dikili taşı kaldırıp attı." (2 Krallar 3:2)

Tanrı artık babadan oğula geçen krallıktan ümidini kesmiş olacak ki, kendi bir kral atar! Yehu’yu...

Tanrıdan onaylı Yehu büyük devrimlere imza atacak bir kraldır. Bütün halkı toplayarak, “Ahav, Baal'a az kulluk etti, ben daha çok edeceğim" diyerek Baal'ın bütün peygamberlerini, kâhinlerini, ona tapan herkesi -Baal'a büyük bir kurban sunaca­ğını açıklayarak çağırır; gelmeyenin öldürüleceğini de ekler. Böylece Baal'a tapanların hepsi gelir, Baal'ın tapınağı hıncahınç dolar. Oysa Yehu, tapınağın çevresine seksen kişi yerleştirmiş ve onlara “Elinize teslim ettiğim bu adamlardan biri kaçarsa, bunu canınızla ödersiniz!" şeklinde buyruk vermiştir.

Tevrat, 2 Krallar 10:

“25 Yakmalık sununun sunulması biter bitmez, Yehu muha­fızlarla komutanlara, “içeriye girin, hepsini öldürün, hiçbiri kaçmasın!” diye buyruk verdi. Muhafızlarla komutanlar hepsini kılıçtan geçirip ölülerini dışarı attılar. Sonra Baal'ın tapınağı­nın iç bölümüne girdiler.

26 Baal'ın tapınağındaki dikili taşları çıkarıp yaktılar.

21 Baal'ın dikili taşını ve tapmağını ortadan kaldırdılar. Halk orayı helaya çevirdi. Orası bugüne kadar da öyle kaldı.

28 Böylece Yehu İsrail'de Baal'a tapmaya son verdi."

Bilmem bıı katliam size de yiğit Jonas’ın Atargatis tapınağı­na sığınmış 25.000 kişiyi öldürüşünü, ya da kutsal Musa’nın buzağı tapımın» dönen İbranileri -kardeşi kardeşe vurdurmaca- sına-cezalandırdığını anımsattı mı?

Yehu’nun Baal rahiplerini öldürme eylemi paganizmi yok etme adına bir diğer önemli bir adımdır... ama:

Tevrat, 2 Krallar 10:

29 Ne var ki, Nevat oğlu Yarovam'm İsrail'i sürüklediği gü­nahlardan - Bey tel ve Dan'daki altın buzağılara tapmaktan - vazgeçmedi.

31 (...) Ye hu İsrail’in Tanrısı RAB'bin yasasını yürekten izle­medi, önemsemedi. Yarovam'm İsrail'i sürüklediği günahlardan ayrılmadı.

Sözün özü, Baal rahipleri kılıçtan geçirilse de kısa zamanda her şey yeniden eskiye dönmüştür.

Yehoahaz dönemi: "Yehoahaz RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat oğlu Yarovam'm İsrail'i sürüklediği günahlara katıldı. Bu günahlardan ayrılmadı." (2 Krallar 13:2)

Yehoaş dönemi: “RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat oğlu Yarovam'm İsrail'i sürüklediği günahlardan ayrılmadı; onun yolunu izledi.” (2 Krallar 13:11)

Yarovam dönemi: “Yarovam RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat oğlu Yarovam'm İsrail'i sürüklediği günahlardan ayrılmadı." (2 Krallar 13:24)

Zekeriya dönemi: "Ataları gibi, RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat oğlu Yarovam'm İsrail'i sürüklediği günahlardan ayrılmadı." (2 Krallar 15:9)

Şallum ve Menahem dönemi: “RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve yaşamı boyunca Nevat oğlu Yarovam'm İsrail'i sürükle­diği günahlardan ayrılmadı.” (2 Krallar 15:18) Pekahya dönemi: “Pekahya RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat oğlu Yarovam'ın İsrail’i sürüklediği günahlardan ayrılmadı " (2 Krallar 15:24)

Pekah dönemi: "RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat oğlu Yarovam'ın İsrail'i sürüklediği günahlardan ayrılmadı " (2 Krallar 15:28)

Hoşea dönemi: "RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı, ama kendisinden önceki İsrail kralları kadar kötü değildi." (2 Kral­lar 17:2)

Hoşea'nın krallığının dokuzuncu yılında Asur Kralı, Samiri- ye’yi ele geçirerek İsrail halkını Asur’a sürer; İsraililer’in yerine Babil, Kuta, Avva, Hama ve Sefarvayirriden insanlar getirtip Samiriye kentlerine yerleştirir.

Sonuç olarak İsrail krallığı İÖ 722’de halkı Asur’a sürülerek; Yahuda krallığı ise İÖ 586’da Babil’e esir olarak götürülerek sona erer. Kudüs tapmağı yağmalanıp yıkılır. Pers kralı Kiros (Keyhüs- rev) işte bu noktada “kurtarıcı” olarak ortaya çıkar, İÖ 538’de, sürgündeki İbranilere ülkelerine geri gitme izni verir; böylece 40.000’ i geri dönerek tapmağı yeniden inşa eder, ama 2. tapmak da İS 70’de Romahlarca yıkılır.

Tevrat, 2 Krallar 17:

“7 Bütün bunlar kendilerini Mısır Firavunıı'nun boyunduru­ğundan kurtarıp Mısır'dan çıkaran tanrıları RAB'he karşı gü­nah işledikleri için İsraililer’in başına geldi. Çünkü başka ilah­lara tapmışlar,

9    Tanrıları RAB'bin onaylamadığı bu işleri gizlilik içinde yapmışlar, gözcü kulelerinden surlu kentlere kadar her yerde ta­pınma yerleri kurmuşlardı.

10    Her yüksek tepenin üzerine, bol yapraklı her ağacın altı­na dikili taşlar, Aşera putları diktiler.

11    RAB'bin onların önünden kovmuş olduğu ulusların yaptı­ğı gibi, bütün tapınma yerlerinde buhur yaktılar. Yaptıkları kö­tülüklerle RAB'bi öfkelendirdiler."

Tevrat, Yeremya 7:

“16 "Sana gelince, ey Yeremya, bu halk için yalvarma; on­lar için ne yakar ne de dilekte bulun; bana yalvarıp yakarma, çünkü seni dinlemeyeceğim.

17  Onların Yahuda kentlerinde, Yeruşalim sokaklarında ne­ler yaptıklarını görmüyor musun?

18  Çocuklar odun topluyor, babalar ateş yakıyor, kadınlar Gök Kraliçesi'ne (Astarte) pide pişirmek için hamur yoğuruyor. Beni öfkelendirmek için başka ilahlara dökmelik sunular sunu­yorlar.

20 "Bu yüzden Egemen RAB diyor ki, ‘Buranın üzerine, insa­nın, hayvanın, kırdaki ağaçların, toprağın ürününün üzerine kız­gın öfkemi yağdıracağım. Yakıp yok edecek her şeyi, sönmeyecek.'

Olay böyle... Bu kadar kıyıma, bu denli tehdide karşın, belki de paganist inanca bağlı kalmak için en fazla savaş veren bir millettir Yahudiler. Sonunda kaybetseler de, karşılarındaki doğa üstü güce -cılız kuvvetleriyle- sürekli karşı çıkmışlardır. Bu yüzyıllar süren inanılmaz çarpışmanın -bence en dokunaklı- gö­rünümü peygamber Yeremya ve halk arasında geçenleri yansı­tan ayetlerdir:

Tevrat, Yeremaya 44:

“15 Karılarının başka ilahlara buhur yaktığını bilen erkekler, orada duran kadınlar, Mısır'ın Patnos bölgesinde yaşayan bütün halk -ki büyük bir topluluktu- Yeremya'ya şu karşılığı verdi:

16    “RAB'bin adıyla bize söylediklerini dinlemeyeceğiz!

17   Tersine, yapacağımızı söylediğimiz her şeyi kesinlikle ya­pacağız: Gök Kraliçesi'ne (Astarte) buhur yakacak, atalarımı­zın, krallarımızın, önderlerimizin ve kendimizin Yahuda kentle­rinde, Yeruşalim sokaklarında yaptığımız gibi ona dökmelik su­nular dökeceğiz. O zamanlar bol yiyeceğimiz vardı, her işimiz yolundaydı, sıkıntı çekmiyorduk.

18    Oysa Gök Kraliçesi'ne buhur yakmayı, dökmelik sunular dökmeyi bıraktığımız günden bu yana her yönden yokluk çeki­yoruz; kılıçtan, kıtlıktan yok oluyoruz."

19    Kadınlar, “Evet, Gök Kraliçesi'ne buhur yakıp dökmelik sunular dökeceğiz! Ona benzer pideler pişirip kendisine dökme­lik sunular döktüğümüzü kocalarımız bilmiyor muydu sanki?" diye eklediler.

Şimdi unutulmuş yüzyıllar boyunca tanrı, verimlilik tanrıları­na karşı birçok insanın kanma ve acısına mal olan bir savaş aç­mıştır. Bu tarihsel süreç aslında, seks tapımının bir zamanlar nasıl yaygın ve doğal olduğunu göstermesi açısından dikkate değer bir tarih parçası olsa da; lise tarih derslerinde okutulmadığı için şua­dan insanların genelde öğrenemediği bir süreç olarak kalmıştır.

Yakındoğu Mitolojisi, Prof. Dr. Fred Gladstone Bratton

İbrani peygamberlerin Bethel, Dilgal, Birşeba, Shiloh, ve Kudüs'teki mahalli mabetlerde yürütülen fuhuş ayinlerini en sert dille lanetlenmeleri, o çağların Filistini' nde de tanrıça kül­tünün ne kadar yaygın olduğunun delilleridir.

Tapınak fahişeliği ise -çağdaş insana ne denli garip gelse de- sadece kadınlar değil, erkekler tarafından da uygulanmakta olan bir gerçektir:

Tevrat, Tesniye 23:

17    “Putperest törenlerinde fuhuş yapan Israili bir kadın ya da erkek olmasın.

18    Fuhuş yapan kadın ya da erkeğin kazancını adak olarak Tanrınız RAB'bin Tapmağı'na götürmeyeceksiniz. İkisi de Tanrı­nız RAB'bin gözünde iğrençtir.

Bu noktada belki de kendi kendimize şöyle bir soru sormalı­yız: Yukarıda anlattığım savaşı kaybeden taraf, seçtiği kavmi, uyguladığı tüm baskılara karşın seks tapımından ayıramayan tektann mıdır; yoksa sonunda baskılara boyun eğmek zorunda kalan Yahudiler mi? Bu insanların Mısır’dan çıkmasıyla başla­yan dönemde yüzbinlerce insanın yaşamını yitirmesi, acaba tan­rının yanlış kavmi -ya da yanlış canlıyı, yani insanı- seçtiği an­lamına mı geliyordur? Peki sizce tanrı yanlış yapar mı? Sizce tanrı gelecekte olacakları bilmez mi? Tanrı, kendi yarattığını söylediği bir canlı ile böylesine ters düşer mi?., sanki insanoğ­lunun değil, bambaşka varlıkların tanrısıymışçasına!..

Gelmekte olanı görüp önlemeye çalışmış olabilecek bazı ki­şilerin ise din tarihine hep katil olarak geçmeleri de altı çizilme­si gereken bir diğer noktadır. Kabil, Habil’i; Firavun, Yahudile- ri; kardeşleri Yusuf’u; öz babası Kiros’u[92] öldürme; Nuh’un ha­dım edilme girişimlerinin gerisinde bir çeşit geleceği görme ve sakınma çabası mı vardır? Onlar, Pan’ın öldüğünü duyunca pa­nik halinde çığlık atan doğanın gördüklerini önceden görenler inidir acaba?

İlk Tektanrıcılık ve Sonu!

Tektanrının kendini maskesiz olarak ilk göstermesi günümüzün 4000 yıl öncesinde Mısır’a, 18. Krallık zamanına da­yanır. İnsan doğası ile, insanın doğal halini yok etmesini emreden tann arasındaki bu belki de ilk savaş, tarih sayfalarına “bir bilge kralın, tektann inancını, ilkel insanlara öğretmeye çalışması”; on- lan “aydınlatmaya uğraşması”; ama “daha zamanı gelmediği için başarısızlığa uğraması” şeklinde yansıtılır. Oysa gerçekte yaşan- mış olan, 50 yıl kadar sonra İbranilerin Yahudiliğe; ondan ortala­ma ikibin yıl sonra da Efeslilerin, Hıristiyanlığa karşı verecekleri ve kısmen başarılı olacakları savaşın ilk safhasıdır. Mısır’da yaşa­nan ve adını “Tektanrı, İnsana Karşı” şeklinde koyabileceğimiz bu ilk savaşı ise mutlak olarak insanlık kazanır... ama zaman gös­terir ki, kazanılmış olan savaş değil, yeni başlamış olan savaşın sadece ilk çarpışmasıdır. Bu ilk çarpışmanın akabinde savaş sürer, çok kısa zaman sonra ikinci çarpışma başlar ve bu kez insanlar yenilgiye uğrar. Yani seks tapımmı en acımasız yasaklarla engel­lemeye çalışan bir sistem doğar: Yahudilik. Ama önceki bölümde gördüğümüz gibi başan, tektannya da kolay gelmeyecektir.

İşin başına, Mısır’a dönecek olursak, İÖ 1353-1336’da8' Mı­sır’da, 18. Hanedan zamanında, firavun Amenotep (Yunancası Amenofis) IH’ün, Tiye’den bir oğlu olduğunu görürüz. Girit uy­garlığı istilaya uğramış çökerken, yani krallığının 28. yılında, babası ölene dek tahta ortak olacak bir oğuldur bu: Amenotep IV... Her şey böyle başlar.

Amenotep IV’ün, o zamanın ortamına göre çok alışılmadık bir düşü, daha doğrusu inancı vardır. O, tanrının tek bir tane ol­duğuna inanmakta, bu nedenle yaygın olarak tapılan tanrıları ve onlara tapmayı yasaklamak istemektedir. Tektann olarak gördü­ğü ise güneş ile kişiselleştirdiği Aton adlı tanrıdır.

Tarihçiler, onun bu kararı verirken etkilendiği kaynağın kira olduğu konusunda pek anlaşamazlar. Kimine göre ilk neden kraliçe Tiye’nin babası Yuaa; kimine göre ise Amenotep IV’ün karısı ünlü kraliçe Nefertiti’dir. Bazı tarihçiler ise bu yeni dinin gerisinde kraliçe Tiye’yi görürler; çünkü Amenotep 111, iktida­rın son yıllarında ya delirmiş, ya da çok hastalanmış; bu neden le yönetim kraliçenin eline geçmiştir. Teorilerin hangisi doğru olursa olsun, kesin olan bir nokta vardır ki, bu da baba Aıneno- tep III zamanında Aton adlı tanrıya bir düşkünlüğün başlamış olması; ama asla köklü bir dinsel devrime yönelinmemesidır. [93] Sonunda Amenotep III ölür; artık Amenotep IV dolaylı ola­rak değil, doğrudan firavundur. Kimliği üzerinde hâlâ spekülas­yon yapılan, eşdeyişle nereden geldiği pek belli olmayan Nefer- tili'yi kendine karı olarak alır... tektannh dinin ayak sesleri du­yulmaya başlamıştır!

Amenotep IV dinsel inancını belli etmekte gecikmez. İktida­rının ilk yılında o devrin en popüler tanrısı olan Amon’un Kar- nak’taki tapın.ğı yakınına bir Aton tapınağı yaptırır. Yeni tapı­nağı Nubia (Nübye-Sudan) ve Suriye’deki tapmaklar izler. Bu çabalara karşın Teb’li Amon halk tarafından çok sevilen tanrı­lardandır. Amon’un ve diğer tanrıların tapınakları hâlâ dolmak­tadır... görünüşe göre eski dini silmek kolay olmayacaktır. Ge­lişmeleri kaygıyla izleyen Amenotep IV daha radikal kararlar almak zorunda kalır: Karnak ve Luxor’daki Amon’a ait büyük tapmak komplekslerini kapatır; rahipleri kovar; eski tanrılar ka­dar babasının adını da her yerden sildirir; “tanrılar” kelimesinin kullanımını yasaklar; o kadar ki, kendi adındaki Amon ismini bile çıkarır! “Amon Hoşnuttur” anlamındaki Amenotep olan adını, “Aton’un görkemi, hizmetlisi, ruhu” manasına gelen Ak- henaton’a çevirir. Artık devrim tamamlanmış, Aton’un halk ta­rafından kutsanması için alt yapı hazırlanmıştır.

Oysa herkes durumdan hoşnutsuzdur. İnsanlar, kendilerine empoze edilen yeni tanrıyı sevmemişlerdir. İşsizlik had safhaya varmıştır. Böylece -insanlığı kurtarma ve onları mutluluğa ulaş­tırma iddiası ile gelen- yeni din, (ilerdeki binyıllarda örneği sık­lıkla izleneceği gibi) zorla ve baskı ile kabul ettirilmeye çalışı­lır, Yasakların cezası arttırılır; halka süreç içinde baş eğdirilir. Bu değişime karşın, yine de firavun bir radikal karar daha alır; Yepyeni bir kent kuracak; inancını ve taraftarlarını alıp Teb şeh­rinden çıkarak bu yeni kente taşınacak; üstelik başkenti de bu­raya taşıyacaktır. Kutsal kenti kurmak için üç tarafı dağ, önü Nil olan günümüz Tel el-Amama’sı seçilir; bütünü ile bir tapın­ma şehri görünümünde olmak üzere, benzersiz bir kent inşa edilmeye başlanır. Büyük bir hızla çalışılarak üç yılda inşaat ta­mamlanır; Karnak tapmaklarındaki eşyaları Amama’ya koymak için yağma edilir; Akhenaton, artık isimleri Meryt-aten, Makt- aten ve Ankhesenp-aten'e çevrilmiş üç kızı ve karısı Nefertiti ile -adı “Aton’un Ufku” anlamındaki Akhet-aten şeklinde belir­lenen- yeni kente geçerek tarihte “Amama Dönemi” adı verilen süreci başlatır.

Oysa El Amarna'da hep asker ve polis vardır resimlerde. Kurtuluş, Mısır’da polisle korunmaktadır. Ütopya, kısa sürede terör yönetimine dönmüştür.

Mısır Tarihi, Erik Hornung, s.107

(...) IV. Amenofis’in (Akhenaton) babasından devraldığı diğer üst düzey memurlarla (Ramose) görevden alınır. Kralın etrafın­daki yeni memurların çoğu alt tabakadandır ya da yabancı kö­kenlidir; kralın “yoktan varederek” önemli konumlara getirdiği bu memurlar kendilerini tüm varlıklarıyla krala adarlar; başka hiçbir dönemde Mısırlı memurlar efendilerinin karşısında, Amar- na Dönemi tasvirlerindeki gibi el pençe divan durmamıştır.

Tıpkı Hitler’in Gestapo’su ve İran İslam Cumhuriyeti’nin Basijleri gibi... alt tabakalardan, genelde eğitimsiz kişilerden seçilerek, resmi güvenlik güçleri ve askerlerin çok üzerinde sı- radışı yetkilerle donatılan resmi bir güvenlik grubu.

Akhenaton’u biraz kenara bırakıp, Aton’u incelemeye baş­larsak, Aton’un tektanrı ilan edilmesinin çok öncesinde, diğer tanrılarla birlikte tapılan bir tanrı olduğunu görürüz. Buna rağ­men yeni dinde -tüm tektannlı dinlerde olduğu gibi- diğer tann- ların varlığı bütünü ile reddedildiği için, Aton’da Akhenaton’un polisi gibi birdenbire üstün güçlerle donatılarak tekleşmişti. Üs­telik Aton eski niteliklerini koruyan bir Aton da değildi. 0 artık her şeyin yegane nedeni sayılan bir tanrıydı. Böylece -Maya mitolojisinden (Amerika kıtası), Sümerlerin yaratılış destanına dek, dünya üzerindeki neredeyse tüm dinlerde, hep aynı şekilde izlenen- “evrenin bir dişi ve bir erkek tanrı tarafından birleşile- rek yaratıldığı” düşüncesi ilk kez terk edilmekte, yerine evrenin tekbir tanrı tarafından yaratılığı görüşü hakim olmaktaydı... ki, tektanrıcılığın özüydü bu düşünce. Eskinin “açıklamalı” yaratı­lış mitlerinin yerine, nedeni bilinemeyen, sorgulanamayan bir yaratma süreci vardı ortada.

Modem tektannlı dinlerdeki gibi Aton’un bir fiziksel imajı­nın olduğunu varsaymak, heykelini yapmak da yasaktı. O soyut bir tanrıydı... aynı Perslerin Zeus’un imajını yok sayıp, ona gökler biçiminde tapıhalan gibi!

Egyptian Myth and Legends, Donald Mackenzie

Aton, güneş tanrısıydı ama güneş adlı cisim değildi; o, gü­neş tarafından gösterilen İlk Neden’di.

Güneş tanrı olduğu halde, güneşin kendi değil, ışınlan yo­luyla yayılan bir çeşit enerjiydi Aton. Bu nedenle eski tanrılar gibi insan, hayvan, ya da hayvan başlı insan olarak değil; güneş diskinden yayılan ışınlar ve sonsuzluk fikrini çağrıştıran bir “ankh” sembolü ile gösterilmekteydi.

Din bilimcileri bu ışınların çok özel olduğu konusunda uzla­şıyorlar. Genel kanı o ki, adı geçen ışınlar sadece Akhenaton ve ailesine özeldi; böylelikle firavun ve ailesini kutsuyor, onlara ayncalık sağlıyor; firavun üzerine tanrısal bir etki yolluyorlardı.

Tektannlı dinlere olan bir diğer benzerlik ise Akhenaton’un bir çeşit peygamber sayılmasıydı. Tüm peygamberlerin ortak özelliği olan insanlığın bilmediği şeyleri sadece onların bilmesi durumu Akhenaton için de geçerliydi. Akhenaton o kadar yü­ceydi ki, yarı-tanrı olarak bile kabul edilebilir, Aton gibi ona da tapılabilirdi.

Akhenaton, tektanrısına ilahiler yazdı. Yaratılış ve diğer önemli konular hakkında bilgi vermekten çok, Aton’un ne yüce,

ne benzersiz ve ne güçlü olduğunu anlatan şiirlerdi bunlar. Bu ilahiler, garip biçimde kutsal kitap metin­lerine -özellikle de Tevrat’taki Psalm 104’e-benzemekteydiler.

Tevrat, Mezmurlar 104:

20 Karartırsın ortalığı, gece olur,

Başlar kıpırdamaya orman hayvanları.

Aton’a Ulu İlahi, Akhenaton

Sen batıdan batınca, toprak ölü gibi karanlıktır,

Her aslan ininden çıkar, tüm yılanlar ısırır.

Tevrat, Mezmurlar 104:

30 Ruhun'u gönderince var olurlar, Yeryüzüne yeni yaşam verirsin.

Aton’a Ulu İlahi, Akhenaton

Uyanırlar ve ayağa kalkarlar, onları canlandırırsın.

Işınların diyarları kucaklar.

Tektannlı dinlerin temel niteliklerinden olan “inancı gerekti­ğinde savaş açıp, kan dökerek kabul ettirme eğilimi” de Aton dininde görkemle yerini almıştı. Eski tanrılar sadece yasaklan­makla kalınmamış, adları her dokümandan kazınmış; farklı inanç taşıma özgürlüğü yok edilmiş; üstelik farklı inanç taşı­yanlara ölüme dek uzanan cezalar verilir olmuştu. İşte bu ne­denler yüzünden Aton dini hakkındaki yorumlarında araştırma­cılar büyük ölçüde uzlaştılar: Aton, tektannnın ilk tezahürüydü. The Religion of Egypt, Prof. Flinders Petrie

O (Aton dini), daha sonra doğacak olan tektanrıh inançla­rın önceliydi; hatta daha hile soyut ve kişilikdtşıydt ve bilimsel tanrıcılığın bir mertebesi sayılabilirdi.

Gerçekten de bu din, tektanrıh sistemin insan üzerindeki ilk deneme süreci gibidir. Böylelikle ikinci tektanrıh din olan Ya­hudilikte, ilkinin kalıcı olmasını engelleyen aksaklıklar gideril­miş; diğer tektanrıh dinler ilk örnekteki hatalar reformize edile­rek indirilmiştir sanki... altını çizmek istediğim konu ise adı ge­çen reformizasyon sürecinin hep “yasak ve baskı arttırma” biçi­minde realize edilmesidir.

Aton dininden tekrar Akhenaton’a dönecek olursak, o ve yan­daşlarının yeni şehirlerinde tapınarak, mutluluk içinde yaşadıkla­rını görürüz. Tapınma ile çok meşgul olan firavun ise, politika ile ilgilenmemekte; ne dış ilişkilere, ne de ekonomiye önem vermek­tedir artık. Kurtuluş politik başarılardan değil, Aton’dan gelecek­tir ne de olsa. Oysa dış dünyada yaşam en olağan hali ile akmayı sürdürmektedir. Mısır’ın gücü giderek Ortadoğu’da zayıflar; ülke içindeyse ekonomik koşullar kötüden, çok kötüye gider. Suriye ve Filistin’deki valiler birbirleri ile kavga etmekte; birçok kentte güçlü ayaklanmalar olmakta; Asya’da topraklar hızla yitirilme tehlikesine girmektedir. Sonunda ileri karakolların yöneticilerin­den ve valilerden yardım çığlıkları atılmaya başlanır. Ricadan, yalvarmaya varan bu uyanlar Amama Merktupları adlı belgeler ile günümüze ulaşmışlardır. Prof. Petrie’nin kitabında yer verdiği bazı mektuplar durumun “vehametini" göstermekte:

“Tell-el-Amarna Letters" History of Egypt,

Professor Flinders Petrie Cilt II

Kralın, vekillerinin öldürülmesine göz yummasının önüne geçin           Eğer yardım gelmezse Bikhura'nın Kumidi'yi dur­

durması olanaksızdır. Eğer kral birlik göndermezse, kralın tüm diyarları, ta Mı­sır'a dek, Kharbiler’in (Kabiru -soyun çeteleri-; bunların İbra- niler olduğuna inanan araştırmacılar var) eline geçecek.

Hemen birlikleri yollayın; çünkü artık kralın bu bölgede bir toprağı kalmadı; Kharbiler hepsini viran ettiler. Tanrı kralın önünde: -Tanrı kralımın tüm bölgeleri yıkılmak üzeredir- keli­melerini yüksek sesle okuyun.

Akhenaton kimseyi dinlemez; hâlâ ülkeyi kendi politikaları­nın değil, tektanrının kurtarıcılığına inanmaktadır... oysa yanıl­mıştır. Krallık parçalanır; Mısır harap olur; Asya krallıkları el­den gider; halk ayaklanır. Durum öylesine ümitsizleşir ki, vezir Ai, firavunu iktidarı paylaşması için ikna eder; saltanatının 15. yılında Akhenaton krallığı Smenkhkara’ya bırakmak zorunda kahr... Üç yıl sonra, 30 yaşlarındayken de ortadan kaybolur!

Akhenaton’un sonunun ne olduğuna gelmeden biraz Smenkhkara’dan söz etmek isterim; çünkü onun kim olduğu as­la çözülememiş. Kimi ejiptolojist Akhenaton’un damadı (Meri- taton’un kocası) olduğunu savunuyor... kimisi Akhenaton’un sevgilisi(l)... kimisi ise Nefertiti’nin bizzat kendisi! Kesinlikle kabul gören nokta ise bu gizemli kişinin 16 yaşında yardımcı fi­ravunluğa getirildiği... bir sene sonra da ortadan kaybolduğu! Gerçi bazı araştırmacılar 55 Numaralı tabutta (Tomb 55) yatan kişinin o olduğunu öne sürüyorlar ama bu görüş kanıtlananın­mış. 55 Numaralı tabut başh başına bir gizem zaten. Aceleyle bitirilmiş hissini veren bir mezarda bulunuyor. Mezarın baştan savmalığına karşın, içindeki lahit benzersiz güzellikte yapılmış ve üzeri nadide taşlarla süslenmiş. Bu görkeme karşın, tabutun içinde kimin yattığını gösteren plaka yerinden sökülmüş!

Nefertiti’nin, Smenkhkara olduğunu düşündüren bir diğer durum, her ikisinin de lakabının “Nefemeferuaten”, yani “Kut­sal Ahkenaton” olması. Akhenaton iktidarının 15. yılında Ne­fertiti’nin de yok olup, ortaya birden bu delikanlının çıkıverme- si de diğer önemli noktalardan. Kraliçenin firavun ile dinsel alanda çeliştiği için, onu terk edip, kuzeydeki bir bölgeye çekil­miş olduğunu düşünenler var; ama Nefertiti gider gitmez, orta­ya kim olduğu açıklanamayan bir Smenkhkara'nm çıkması ve bu kişinin hemen firavun olması da garip.

Smenkhkara ya öldükten, ya öldürüldükten, ya da yok ol­duktan sonra, Ai, bu kez sekiz yaşındaki Tutankaten’i firavun ilan ediyor. Tutankaten de kimliği belirsiz bir kişi. Akhena- ton’un oğlu, ya da damadı olduğu sanılıyor. Başa geçen Tutan­katen, Ai ve komutan Horemheb ile el ele veriyorlar, kutsal şe­hirden ayrılarak başkenti yeniden Teb’e taşıyorlar; Amon’u tek­rar baştann ilan ediyor, eski rahipleri geri çağırıyorlar. Tutanka­ten reformlarını daha da ileri götürüyor... adındaki “Aton” söz­cüğünü isminden çıkarıyor; yerine “Amon” kelimesini alıyor ve böylece ismi Tutankamon oluyor... ki 1922’de, Howard Carter tarafından mumyası neredeyse bozulmamış olarak bulunan meşhur firavun Tutankamon bu Tutankamon! Hani laneti ile Carter’in sponsoru Lord Camarvon’u öldürdüğü varsayılan fi­ravun. (Lordun doğal nedenlere ölmediği hakkındaki spekülas­yonun üç nedeni var. Öncelikle traş sırasındaki bir kesiğin mik­rop kapması sonucu ölse de, aynı iz firavunda da var. İkinci ne­den ölüm sırasında İngiltere’de bulunan köpeğinin de uluyup ölmesi. Üçüncüsü ise Lord öldüğünde Kahire’nin ışıklarının tümden kesilmesi!)

Tutankamon zamanında, ayağı yere sıkı basan başrahip Ai ve özellikle de “hayat adamı” olan başkomutan Horemheb’in desteği ile enerjik şekilde tüm politik aksaklıklar gideriliyor; Mısır, eski durumuna kavuşuyor. Firavunluk Tutankamon’dan sonra Ai ve Horemheb’e geçince tektann inancı son darbeyi alı­yor; Aton kenti Amama ve tektanrıcı inancı bütünü ile terk edi­liyor; Aton’un ismi her görüldüğü yerden siliniyor; Akhenaton ise kral listesinden çıkarılıyor ve Mısır halkı onu bütünü ile unutuyor. Bu nedenle Akhenaton’un varlığı ancak son yıllarda rastlantısal olarak bulunuyor. Böylece 18. Hanedanlık sona er­miş oluyor.

Geri dönüş döneminde Ai ve Horemheb’in reformlarından başka bir olumlu olay daha yaşanıyor Mısır’da: Veba salgını so­na eriyor! Akhenaton’un iktidarı yıllarında halkı perişan eden ve firavunun da üç kızını kurban verdiği bir salgın bu! “Salgın has­talığın politika ile ne ilgisi olabilir?” diye içinizden soruyor ola­bilirsiniz. Oysa Yahudiliğin pseudepigrapha[94] kitaplarından “Bo- ok of Jasher”, vebanın bizzat tanrı tarafından yollandığı defalar­ca yazılmış! Halkın tektann inancına uymamalarını cezalandır­mak için! (Önceki bölümlerde vebanın Tevrat’ta da bir tanrısal gazap silahı, bir şeklinde tanıtıldığını gördük). Bu olaydaki garip yan ise tanrısal vebanın tektanrı inancı bütünü ile yok edilince başlamış değil, geçmiş olması! Bu durumda tanrının, neden ken­di inancına kökten son veren insanlara değil de, kendi inancından olanlara cezalar verdiği sorusu da yanıtlanamıyor.

2. KİM BU KUTSALLAR?

Garip Kafalı, Aseksüel Akhenaton Ailesi

Önceden söylediğim gibi, Akhenaton’un da “akıbeti meç­hul”. Devrildikten sonra çölde sürgün olarak mı yaşamış; ölmüş mü belli değil. Ya da?..

1907’de Luxor Krallar Vadisi’nde “Tomb 55” adıyla tanınan mezar bulununca büyük bir heyecan dalgası her yanı sardı. Ar­tık Akhenaton hakkındaki yanıtsız kalan sorular cevaplanabile- cekti... ama bu buluşu büyük bir düş kırıklığı izledi; çünkü lahi- din içi boştu! Mezarda ise sadece kızı Meketaten vardı. Sözün özü, Akhenaton’un mumyası asla bulunamadı. Bu nedenle kim­se onun sonu hakkında bilgi sahibi değil. Zaten Akhenaton dö­nemi, önemli kişilerin birdenbire yok oluvermesi ile tanınan bir dönem! Akhenaton kentinde yaşayan birçok soylunun ne oldu­ğu, nereye gömüldüğü veya nereye gittiği asla açıklanamamış. Bu kişilerin veba salgınında öldükleri için mumyalanmadan gö­müldükleri, hatta belki de yakıldıkları teorileri ile bu “gayba” açıklama bulunmaya çalışılıyor, ama teorinin kof yerleri de var; çünkü genelde mumyalarda çeşitli hastalıklar sonucu oluşmuş yaralar gözlemlenmekte; yani ceset sahibindeki hastalıklar, mumyalanmaya pek de engel değil.

Buraya dek anlattıklarımı okuyanlar belki de Akhenaton’un, seks tapımı olan konumuz ile pek de bir bağlantısı olmadığını düşündüler. Bir adam çıkmış, ya kendi kafasına göre veya tann- sal esinle bir din yaratmaya çalışmış ve başarısızlığa uğramış... bunun seks tapımı ile ilgisi ne? Önemli bir ilgisi var; o da şu; İlk tektannlı dinin yaratıcısı Akhenaton aseksüel!.. tıpkı tektann ve tüm peygamberler gibi!.. Sözün özü Akhenaton’un sekse karşı olması, ahlak, namus, temizlik, kurtuluş vb. adına aseksüeliiğe yönlendirici kurallar koyması anlamını aşıyor! Konuyu biraz açayım; Akhenaton dininde seks karşıtı bir kuralın olup olmadığı belli değil (çünkü dinin içeriği ve kutsal şehrinde ne gibi pratik­lerle tapınıldığı bilinmiyor) ama yine de Akhenaton’un seks kar­şıtı bir tavımın bulunduğu yolunda önemli iki kanıt var:

Bunların ilki Amon ile ilgili. Anımsayacağınız gibi Amon, Akhenaton zamanında ismi her yerden silinen eski baştann. Durup dururken neden Akhenaton’ca devrildiği anlaşılamamış. Akenaton’un tektann sevdasmı realize etme girişimi yüzünden yok edildiği söyleniyor ama illa bir tektannya gerek varsa, ne­den yaygın olarak tapılan bir tannnın (Amon’un) değil de, adı sanı pek de bilinmeyen bir tanrının (Aton’un) tektannhğa tayin edildiği sorusu da genelde yanıtsız kalıyor. Bu bilinmezleri bel­ki de biz yanıtlayabiliriz; çünkü Amon konumuzu çok yakından ilgilendiren bir olguyu yönetiyor: Özgür seksi!

Şöyle açıklayayım: Amon’un Min adlı bir “avatar”ı var. Hatta Koptos'lu bereket ve seks tanrısı Min, Amon’un ilksel görünümü. Min bir seks tanrısı ve aynı Priapus gibi sertleşmiş bir penisi olan bir erkek biçiminde imajine ediliyor; ona da orji- lerle tapılıyor. Ayrıca Min de, Priapus ve diğer seks tanrıları gi­bi bir bolluk tanrısı. Görülmekte ki Mısır’da bile bereket tanrı­ları aynı zamanda seks tanrısı sayılmaktalar.

SİS - Egypt State Information Service

(Mısır Hükümeti Bilgi Servisi - internet sitesi)

Verimlilik tanrısı Min, Amon ile eş görülür. (...) Fallus taşıyan bir seks tanrısıdır. Fertilite ve seksüel güç tanrısıdır. Onuruna or- giastik festivaller düzenlenirdi. Çok popüler bir tanrıydı. (...) Ha­nedanlıklardan da öncesinden tapılan çok eski bir tanrıydı (Aynı Hindistan’a Aryan, Ege’ye Yunan istilası öncesine tapılan bereket tanrılarının kılık değiştirerek bu dinlere de sızması gibi).

(...) Başında aynı Amon gibi bir başlık vardı. (...) O aynı za­manda doğanın verimliliğini sağ­layan bir yağmur tanrısı olarak görülür; özellikle tahılların bü­yümesinden sorumlu tutulurdu. (...) karavan ve kült merkezinden geçen ticaret yollarının koruyu- cusuydu da.

Amon, sadece Amon-Min ola­rak değil, kendi tapınaklarında da “çoğalmanın seksüel yanı” olarak, cinsellikle ilgili bir tanrı olarak al­gılanırdı. Sözün özü, Akhena- ton’un yok etmeye çalıştığı Amon değil, seks tapımıydı gerçekte.

Akhenaton’un seksüalite olgusuna uzak, uyumsuz ya da karşı oluşunun ikinci kanıtı ise Amon’u yok etmeye çalışmasından çok daha çarpıcıdır. Bu kanıt kendi görünümündeki bir farklılıkla il­gilidir ve nedenselliği hâlâ tartışma konusudur: Akhenaton’un yaptırdığı kendi heykellerinde cinsel organı yoktur! Ünlü TV ka­nalı Discovery Channel’da hakkında yayınlanan bir programda, ayrıca araştırmacı Megaera Lorenz tarafından belirtildiği gibi; "(...) çıplak olarak poz verdiği heykelinde hiçbir çeşit cinsel or­ganı görülmemektedir."

Did Akhenaten Suffer From Marfan's Syndrome? Alwyn Burridge Akhenaten Temple, Project Newsletter No. 3

(...) zamanının bazı sanatsal | çalışmalarında hadım olarak gö- İ rillür.

clip_image008

Akhenaton’un hadım olmadığı; yani cinsel organının bulunduğunu ve hatta bu organın işlevsel oldu­ğunu düşünmemize yetecek nede­nimiz vardır... kayıtlara geçmiş altı çocuğudur bu neden. Heykelleri­nin kendi iradesi ile aseksüel bi­çimde yapıldığını da varsayabili­riz; çünkü herhangi bir antikçağ düzey yetki sahibi yandaşlarının da kendilerini aynı şekilde gös­terdikleri de bilinmektedir! O zaman diyebiliriz ki, Akhenaton, bir kadını dölleyecek kadar işlevsel bir cinsel organa sahipti, ama belki bir mesaj vermek, belki de kendini böyle görmek için bu garip heykelleri yaptırdı.

Şimdi bu noktada -bazı soruları yanıtladığımızı sandığımız bir anda- kafa karıştırıcı bir bilgi daha verip, olayı biraz daha çıkmaza sokayım. Yakın geçmişte yapılan arkeolojik bir buluş, yukarıda vardığımız sonuca garip bir boyut kattı. Açıklayayım; İngiliz Eciptolog Joan Fletcher, York Üniversitesinden olan ta­kımıyla Nefertiti’nin mumyasını bulduğunu iddia etmesiyle or­talık karıştı. Bu varsayım kesinleşmeden Mısır Reuters Ajan­sı’ndan alınan bilgiye göre uzmanlar, kraliçe Nefertiti olduğu öne sürülen mumyanın cinsiyeti hakkında karar veremediler! Ünlü Mısırbilimci Zahi Hawass onun dişi olmadığını söyledi. New York Üniversitesi’nden Don Brothwel! cinsiyeti konusun­da bazı karışıklıklar olduğunu belirtti. Sonunda bir rapor yayın­lanarak; “Erkek jeııitalleri taşımadığı için kadın olduğu" konu­sunda karara varıldı. Uzmanlar böylesine “ortada” ve “zorlama” bir karar aladursunlar; Zahi Hawass bir gözlemini dile getirerek bastırılmaya çalışılan kuşkuları yeniden canlandırdı. Hawass, Nefertiti’nin altı çocuk annesi olduğuna dikkat çekmekte ve altı kez doğum yapmış bir kadının kalçalarının böylesine dar olma­sını açıklamanın olanaksızlığının altını çizmekteydi.

Elimize yeni bilgiler geldiğine göre, konuyu bir kez daha to­parlayalım: Sağduyulu bir biçimde düşünerek, Akhenaton’un ço­cuk sahibi olduğuna göre, aktif bir cinsel organı bulunduğunu; ama kimi nedenlerle bunu gizlediği noktasına varmıştık. Ama or­taya Nefertiti çıkınca işler biraz karıştı; çünkü çocuk sahibi olan Nefertiti’nin kalça kemiklerinde, doğum yapmış kadınlarda görü­len dejenerasyon izlenememekteydi! Yani Nefertiti’nin aseksüel- liği çağrıştıran garip yapısı, Akhenaton’un aseksüel heykelleri ile vanlan: “Kişisel seçimi ile kendini böyle gösterdi” sonucu ile açıklananıayacak ölçüde gerçekti. Sözün özü bu kankoca’nın iki­sinde de cinsel kimlik hakkında kuşku uyandıracak veriler bulun­maktaydı... Oysa ikisinin de çocukları olduğu biliniyordu.

Akhenaton ve Nefertiti arasındaki garip benzerlik sadece seks organları konusunda da değil; onların fiziksel oluşumları açısın­dan da ilginç biçimde benzeşmekteler... ama bu benzer fiziksel yapı, öyle bir oluşum ki, genel insan görünümüne uymamakta! Öncelikle bir bilgi aktarayım; Akhenaton’un heykellerindeki ga­riplik sadece üreme oranlarının olmaması ile de sınırlı değil; Ak­henaton, iktidarının ilk yıllarında diğer insanlara benzer şekilde tasvir edilse de, Amama dönemi heykellerinde bütünü ile geniş kalçalı, adalesiz, uzun kollu, uzun boyunlu ve şiş göbekli biri bi- çimde görülmekte. Bu özellikler öylesine alışılmadık ki, araştır­macılar adı geçen niteliklerinin nedenini kalıtsal hastalıklarda arıyorlar: Froehlich ve Marfan sendromlan gibi! Froehlich hasta­lığı hormonal bir bozukluk; erkeklerde hormonal ve duygusal dengesizlikler yaratıyor, cinsel arzuyu azaltıyor, şişmanlık ve di- şisel bir görünüme neden olabiliyor... ki, bu nitelikler firavuna uygun. Diğer yandan üreme kapasitesi ile zekâ seviyesinde de düşüşler yaratabiliyor; oysa Akhenaton’un çocuklarının olduğu ve zekâsında herhangi bir gerilik bulunmadığını biliyoruz. Böy­lelikle uzmanlar Marfan sendromu olasılığını devreye sokuyor­lar. Marfan sendromu ise bir “bozuk gen” hastalığı. Kalıtsal bir hastalık; zekâ ve üreme yeteneğini yok etmediği gibi, Akhena- ton’da da izlenen fiziksel görünümde gariplikleri yaratıyor. Bu nedenle bilim adamları bu hastalık üzerinde daha fazla duruyor­lar. Üstelik bu hastalık, birçok ünlünün de başına dert olmuş, ama onların yaratıcılığını olumsuz yönde etkilememiş.

Excerpt from Biblical Archaeologist,

Alwyn Burridge, 59:2, s.127-128

Marfan, diğer genetik anormalliklerde görüldüğü gibi, zekâ­yı ters yönde etkilemez. Tam tersine,

bu anormalliğe sahip kişiler sıklıkla parlak ve karizmatik ki­şilerdir. Abraham Lincoln, Rachmaninojf, Niccolo Paganini, (...) Marfan sendromu hastalığı bulunan kişilerdir.

O zaman her şey açıklanıyor; her soru yanıtlanıyor mu? Gö­rünüşe göre! Ama bence yukarıdaki veriler bilinmeyenlere hiç­bir ışık tutmamaktalar! Işık tuttukları sanılıyor; çünkü ne yazık ki sınırların ötesinde kalanlara, yani düşlere yer yoktur bilim dünyasında (acaba bu nedenle mi Tutankamon’un neredeyse dokunulmamış mezarını bulan Howard Carter da, Truva antik kenti bilim adamlarınca Homeros’un uydurması sayılırken İlli- ada yardımıyla kenti bulan Heinrich Scheilmann da bilim adamı değil, arkeolojiye meraklı serüvencilerdi?). Oysa eğer bilim adamlarından düşler kurmaları da beklenseydi, belki de Akhe- naton ve karısının görüntüsü arasındaki çok garip bir diğer ben­zerlik, bilim adamlarını bazı sorular sormaya iterdi! Üstelik bu üzerinde durulmayan benzerlik öylesine ortada ki, sıradan bir insanın bile kolayca görüp, düş gücünü biraz olsun kullanabili- yorsa yorumlar yapabilir:

Adı geçen gariplik, Akhenaton ve Nefertiti’nin “inanılmaz biçimdeki kafa yapıları” şeklinde özetlenebilecek olan bir du­tum. İkisinin de başı, görülmedik şekilde arkaya doğru uzamış. Bu baş yapısı ise Akhenaton için öne sürülen hastalıkların semptomlarından biri değil. Nedeni bilinmiyor... üzerinde de

 

clip_image009

sanatsal kaygılarla böyle ilginç şekillerde çizildiği öne sürüldü tabii. Ama Nefertiti’nin mumyası olduğu öne sürülen mumya­nın kafatası incelenince, acayip iskeletsel oluşumun Mısırlı an­tik heykeltraş ve ressamların yaratısı değil, doğal bir yapı oldu­ğu ortaya çıktı ve bulunabilen diğer bazı mumyaların röntgenle­riyle kanıtlandı.

İşin daha çarpıcı yanı ise Akhenaton’un yerine tahta çıkıp seks tanrısı Amon inancını geri getiren Tutankamon’un başı normal oranlardaydı!

Böylelikle ortaya çok ilginç bir görünüm doğmaktaydı: İlk tektanrıh dinin peygamberi ve ailesi sıradan insana benzemiyor­lardı. Hem olağan insanın doğasına ters düşen ve de bu yüzden insanların uyum göstermekte zorlandıktan kurallarla rahatça ya­şayabilmeleri; ikinci olarak görünüm açısından!

Kayıp Cesetler ve Dirilenler!

Her ne kadar halka fazla yansımamış olsa da, tektanrılı din­ler ve öncelleri kaybolan peygamberlerle doludur! Kimi yok olur; kimi “alınır”... kiminde ise bir terslik olur, “gideceği yere” gidemez! Yaşamakta olduğumuz çağ olan akıl çağında bu öykü­ler de -nice ilkçağ mit ve tabletleri ile insana yansıtılan bilgiler gibi- geçmişin cahil insanlarının “masalları’’ olarak nitelenir. Oysa peygamberler hakkında anlatılanların yazdığı kitaplar hâlâ kutsal kitaplardır; ve bu kitaplar aracılığı ile var olmuş iki dine hâlâ yaygın biçimde inanılmakta, yaşamlar bu kurallara göre bi- çimlendirilmektedir... içeriğinin yarısı “gerçekdışı hikayeler” olarak görülen kutsal kitaplardaki kurallara göre... Garip olsa da kitapların dinlerine gösterilen saygı, kitapların içeriğinde ya­zanlara gösterilmez; ki bu durum da akıl adlı fenomen ile yola çıkıldığında karşılaşılan çelişkilerin bir diğeridir. Çok önemli bilgiler içermektedir oysa anlatılanlar; tek başlarına belki -gü­nümüz kriterleri bazında bakılınca- “saçma”dırlar; ama çok farklı inanışların “saçmalık”ları bir araya getirilince ortaya yad­sınması hayli güç bilgiler akmaya, gerçekler çıkmaya başlar. İş­te kitabın bu bölümünde, farklı ataerkil inançları yanyana ko­yup, aralarındaki çakışma noktalarından yola çıkacak ve böyle- ce daha önce pek az kimsenin geçtiği yollardan ilerleyeceğiz.

Akhenaton

Akhenaton ve ailesinin ilginç olan yönleri sadece görüntüle­ri ile sınırlı değildir. Başta Akhenaton olmak üzere, karısı Ne- fertiti, Smenkhkara, Tutankamon’un da gerçekte kim oldukları, hatta bundan önemlisi, sonlarının ne olduğu bilinememektedir. Akhenaton, Nefertiti, Smenkhkara tarih sayfalarına birdenbire ortaya çıkarlar, ardından birdenbire yok olurlar. Akhenaton’un Teb’deki çocukluğu hakkında hiçbir kayıtın olmaması, hiçbir resmin veya heykelinin bulunamaması durumun garipliğini kat­lar. Bu gerçeğin nedenini bilim adamları, ailesinin onu dışlamış olabileceği teorileri ile açıklamaya çalışırlar. Sonu belli olma­yan Akhenaton’un, belki başı da belli değildir yani!

Hepsi bu kadar da değil; Akhenaton’un sonunun ne olduğu­nun anlaşılamaması ve mumyasının bulunamaması gibi; onun döneminde yaşamış insanların çoğunun da cesetleri ortada yok­tur!.. Oysa Amama'da kurulan kutsal Akhetaten kentinde yirmi yıl yaşandığına göre, bu süreçte bazı insanlar ölmüş olmalıdır. Peki bu insanlar mezarları bulunamadığına göre nerededirler?

Hz. İsa

Cesedi kayıp seçilmişler sadece Akhenaton, ailesi ve çevre­sine özgü bir durum da değil! Ondan ortalama 2000 yıl sonra ortaya çıkacak; ama onun açtığı bayrağı taşıyacak; onun gibi aselsüelliği savunacak ve hatta bu eğilimi doruklara ulaştıracak olan bir diğer peygamberin de cesedinin kayıp olduğu bilinir: İkinci tektanrılı din olan Hıristiyanlığın peygamberi, tanrının oğlu tanrı İsa’nın!

Aslında İsa’nın cesedi tam olarak kayıp da sayılmaz; çünkü İsa dirilmiş ve “yürüyüp gitmiştir”! İlk başta kulağa garip gelen ve bu nedenle işin içinde bir yanlış anlaşılma olabileceğini dü­şündüren bu sözler ise Hıristiyanlıkta bütünü ile doğrulanır; çünkü İncil’e göre İsa dirileceğini havarilerine açıkça söylen­miş; bu sözler o henüz yaşarken çevreye yayılmış ve herkes ta­rafından bilinir olmuştur.

İncil, Matta 16:

21    Bundan sonra İsa, kendisinin Yeruşalim'e gitmesi, ileri gelenler, başkâhinler ve din bilginlerinin elinden çok acı çek- mest, öldürülmesi ve üçüncü gün dirilmesi gerektiğini öğrenci­lerine anlatmaya başladı.

22  Bunun üzerine Petrus O'nu bir kenara çekip azarlamaya başladı. "Tanrı korusun, ya Rab! Senin başına asla böyle bir şey gelmeyecek!" dedi.

23  Ama İsa Petrus'a dönüp, "Çekil önümden, Şeytan!" dedi, "Bana engel oluyorsun. Düşüncelerin Tanrı'ya değil, insana öz­güdür."

Ve İsa öldürülür. Ama dirileceği düşüncesi çevreye öylesine yayılmıştır ki, bazı kişiler vali Pilatus’a gelerek, bu “şaiyalar” nedeniyle bazı önlemler alınmasını isterler. Dirilme söylentisi geniş halk kitlelerince bilindiği için vali Pilatus bu öneriyi dik­kate alır; İsa’nın konulduğu kaya mezarın kapısını büyük bir taş ile kapatır ve başma nöbetçi asker diker:

İncil, Matta 27:

62-63 Ertesi gün, yani Hazırlık Günü'nden sonraki gün, baş- kâhinlerle Ferisiler Pilatus'un önünde toplanarak, "Efendimiz" dediler, "O aldatıcının, daha yaşarken, ‘Ben öldükten üç gün sonra dirileceğim' dediğini hatırlıyoruz.

64   Onun için buyruk ver de üçüncü güne dek mezarı güven­lik altına alsınlar. Yoksa öğrencileri gelir, cesedini çalar ve hal­ka, 'Ölümden dirildi’ derler. Son aldatmaca ilkinden beter olur."

65   Pilatus onlara, "Yanınıza asker alın, gidip mezarı diledi­ğiniz gibi güvenlik altına alın" dedi.

66   Onlar da askerlerle birlikte gittiler, taşı mühürleyip me­zarı güvenlik altına aldılar.

Oysa alman güvenlik önlemleri yeterli olmaz! “Haftanın ilk günü erkenden” mezarını ziyarete giden sevenleri mührün ko­parılmış, mezarın önündeki ağır taşın yerinden oynamış olduğu­nu görürler: İncil, Yuhanna 20:

1   Haftanın ilk günü erkenden, ortalık daha karanlıkken Mecdelli Meryem mezara gitti. Taşın mezarın girişinden kaldı­rılmış olduğunu gördü.

2   Koşarak Simun Petrus'a ve İsa'nın sevdiği öbür öğrenciye geldi. “Rab'bi mezardan almışlar, nereye koyduklarım da bilmi­yoruz" dedi.

3    Bunun üzerine Petrus'la öteki öğrenci dışarı çıkıp mezara yöneldiler.

4   İkisi birlikte koşuyordu. Ama öteki öğrenci Petrus’tan daha hızlı koşarak mezara önce vardı.

5   Eğilip içeri baktı, keten bezleri orada serili gördü, ama içeri girmedi.

6-7 Ardından Simun Petrus geldi ve mezara girdi. Orada se­rili duran bezleri ve İsa'nın başına sarılmış olan peşkiri gördü. Peşkir keten bezlerle birlikte değildi, ayrı bir yerde dürülmüş duruyordu.

8 O zaman mezara ilk varan öteki öğrenci de içeri girdi. Olanları gördü ve iman etti.

İsa’nın “dirilişini”, yani mezarda üç gün kaldıktan sonra her nasılsa mezarından çıkmış bedenini görüp izleyenler sadece ha­variler de değildir; Incil’e göre İsa, tam 500 kişiye görünmüştür:

İncil, I Korintliler 15:

3-4 Aldığım bilgiyi size öncelikle ilettim: Kutsal Yazılar uya­rınca Mesih günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve Kutsal Yazılar uyarınca üçüncü gün ölümden dirildi.

5    Kefas'a, sonra Onikiler'e göründü.

6   Daha sonra da beş yüzden çok kardeşe aynı anda görün­dü. Bunların çoğu hâlâ yaşıyor, bazılarıysa öldüler.

İsa dirilmiş ve Hollywood filmlerindeki vampirler gibi me­zarını açıp, çıkıp gitmiş olabilir mi? İlk duyuşta çok inanılmaz gelen bu sözlerin ise Hıristiyanlıkta son derece saygı gören ve kabul edilmiş bir düşünce olarak onaylandığı bilinmelidir; çün­kü inançta Mahşer Günü’nde iyi kulların dirileceği, -hayır, so­yut anlamıyla değil, basbayağı yatmakta oldukları mezardan çı­karak dirileceği- inancı vardır.

İnci), I Korintliler 15:

35   Ama biri çıkıp, "Ölüler nasıl dirilecek? Nasıl bir bedenle gelecekler?" diye sorabilir.

36   Ne akılsızca bir soru! Ektiğin tohum ölmedikçe yaşama kavuşmaz ki!

41   Güneşin görkemi başka, ayın görkemi başka, yıldızların görkemi başkadır. Görkem bakımından yıldız yıldızdan farklıdır.

42   Ölülerin dirilişi de böyledir. Beden çürümeye mahkûm olarak gömülür, çürümez olarak diriltilir.

43   Düşkün olarak gömülür, görkemli olarak diriltilir. Zayıf olarak gömülür, güçlü olarak diriltilir.

Öte yandan İsa ile “diriliş”, çok yakından ilgili konulardır; çünkü onun olduğu yerlerde dirilen ölülere sıklıkla rastlanır.

Öncelikle İsa ölü bir kızı diriltir:

İncil, Markos 5:

38    Havra yöneticisinin evine vardıklarında İsa, acı acı ağla­yıp feryat eden gürültülü bir kalabalıkla karşılaştı.

39    İçeri girerek onlara, "Niye gürültü edip ağlıyorsunuz?" dedi. "Çocuk ölmedi, uyuyor."

40    Onlar ise kendisiyle alay ettiler. Ama Isa hepsini dışarı Çıkardıktan sonra çocuğun annesini babasını ve kendisiyle bir­likte olanları alıp çocuğun bulunduğu odaya girdi.

41   Çocuğun elini tutarak ona, "Talita kumi!" dedi. Bu söz, "Kızım, sana söylüyorum, kalk" demektir. On iki yaşında olan kız hemen ayağa kalktı, yürümeye başladı. Oradakileri derin bir şaşkınlık aldı.

42   İsa, "Bunu kimse bilmesin" diyerek onları sıkı sıkıya uyardı ve kıza yemek verilmesini buyurdu.

İkincil olarak İsa, çoktan ölmüş bir Yahudi peygamberi olan İlyas ve Musa ile konuşurken görülür!

İncil, Matta 17:

1   Altı gün sonra İsa, yanına yalnız Petrus, Yakup ve Ya- kııp'un kardeşi Yuhanna'yı alarak yüksek bir dağa çıktı.

2   Onların gözü önünde İsa'nın görünümü değişti. Yüzü gü­neş gibi parladı, giysileri ışık gibi bembeyaz oldu.

3   O anda Musa'yla İlyas öğrencilere göründü. İsa'yla konu­şuyorlardı.

İncil, Luka 9:

30-31 O anda görkem içinde beliren iki kişi İsa'yla konuş­maya başladılar. Bunlar Musa ile İlyas'tı. İsa'nın yakında Yeru- şalim'de gerçekleşecek olan ayrılışını konuşuyorlardı.

32   Petrus ile yanındakilerin üzerine uyku çökmüştü. Ama uykuları iyice dağılınca İsa'nın görkemini ve yanında duran iki kişiyi gördüler.

33   Bunlar Isa'nın yanından ayrılırken Petrus İsa'ya, “Efen­dimiz" dedi, "Burada bulunmamız ne iyi oldu! Ûç çardak kura­lım: Biri sana, biri Musa'ya, biri de İlyas'a." Aslında ne söyle­diğinin farkında değildi.

34   Petrus daha bunları söylerken bir bulut gelip onlara göl­ge saldı. Bulut onları sarınca korktular.

35   Buluttan gelen bir ses, "Bu benim Oğlum'dur, seçilmiş Olan'dır. O'nu dinleyin!" dedi.

Ses kesilince İsa'nın tek başına olduğu görüldü. Öğrenci­ler bunu gizli tuttular ve o günlerde hiç kimseye gördüklerinden söz etmediler. Bu ilginç bilgileri doğrulayan bir kutsal kitap daha vardır: Tevrat... yani Hıristiyanlık öncesindeki tektannlı dinin kutsal kitabı, İlyas’ın “geri geleceğini” önceden bildirmiştir:

Tevrat, Malaki 4

5  "RAB'bin büyük ve korkunç günü gelmeden önce size Pey­gamber İlyas’t göndereceğim.

6  O babaların yüreklerini çocuklarına, çocukların yürekleri­ni babalarına döndürecek. Öyle ki, gelip ülkeyi lanetleyerek yok etmeyeyim."

Yüzyıllar sonra yazılmış olan Incil’de, verilen bu haberin gerçekleştiğini, İsa ağzıyla doğrulamıştır: İsa, kendi zamanında İlyas’ın çoktan gelmiş olduğunu açıklar:

İncil, Matta 17:

10  Öğrencileri O'na şunu sordular: “Peki, din bilginleri ne­den önce İlyas’ın gelmesi gerektiğini söylüyorlar?”

11  İsa, “İlyas gerçekten gelecek ve her şeyi yeniden düzene koyacak" diye yanıtladı.

12  “Size şunu söyleyeyim, İlyas zaten geldi, ama onu tanı­madılar, ona yapmadıklarını bırakmadılar. Aynı şekilde İnsa­noğlu da onların elinden acı çekecektir."

Üçüncü ilginç olay ise İsa gerili olduğu çarmıhta son nefesi­ni verdiği anda yaşanır; çünkü o anda sadece bir kız çocuğu ve eski peygamberler değil; birçok ceset dirilerek, mezarlardan Çıkmışlardır!

İncil, Matta 27:

50    İsa, yüksek sesle bir kez daha bağırdı ve ruhunu teslim etti.

O anda tapmaktaki perde yukarıdan aşağıya yırtılarak ikiye bölündü. Yer sarsıldı, kayalar yarıldı.

 clip_image010clip_image011

51    Mezarlar açıldı, ölmüş olan birçok kutsal kişinin cesetleri di­rildi.

52    Bunlar mezarlarından çıkıp İsa'nın dirilişinden sonra kutsal kente girdiler ve birçok kimseye göründüler.

Ölülerin belli zamanlarda, belli tanrısal etkiler altında, örneğin Mahşer günü, dirilerek mezarların­dan çıkacağı inancı sadece Hıri­stiyanlıkta yer almaz; bir kehanet sistemi olarak algılansa da, aslında derin bir ezoterik öğreti olan Tarot bilgeliğine de yansımış; Tarot bilgi­lerinin görüntüleri olan destenin XX. kartına apaçık şekilde girmiş­tir. Destenin son kartı olan ve her

şeyin sonunu gösteren “major arca­na” sayılan XX numaralı kart, diriliş düşüncesinin içeriğini kuş­kuya yer bırakmaksızın sadece anlatmakla kalmaz; gösterir de!

Hz. İlyas

Tektannnm seçilmişlerinin cesetlerinin bulunmaması duru­mu sadece Akhenaton ve yakınlarının mumyalarnın kayıp ol­ması; ya da İsa’nmki gibi “dirilme sonucu gitmiş” sayılması du­rumlarından başka koşullarda da izlenir... peygamberin bedeni­nin ölmeden “ebedi aleme intikal etmesi” gibi... çünkü kimi peygamberler normal insanlar gibi yaşadıkları halde, normal in­sanlar gibi ölmemişler; tanrı tarafından “alınmışlardır”.

Bu ilginç rivayeti anlatmaya Yahudi peygamberi İlyas ile başlayalım: İsa henüz hayattayken, yüzyıllar önce ölmüş Musa ile birlikte görüldüğünde, yanlarında yer alan üçüncü “gayb ale­minden gelmiş" peygamberdir İlyas. Dirilme, daha doğrusu di­riltme olgusu ile de tıpkı İsa gibi yakından ilgilidir;

Bir çocuğu, üzerine yatarak diriltmiş, ölmemiş, ama ölme­den “tanrının ateş arabası” tarafından “göğe alınmış” bir garip peygamberdir. İlyas, başlı başına bir fenomendir zaten. İlya, ya­ni İlyas’a, her ne kadar Tevrat’ta “İlya da bizim gibi bir insan­dı” (Yakub 5:17) denilse bile, bir başka ölümsüz kişi olan Hızır peygamberin de kardeşi olması, üzerinde durulması gereken bir diğer kilit noktadır.

İlyas’ın “gidişi”, bir çeşit asistanı olan Elişa ile Şeria nehri kıyısında yürürlerken gerçekleşir. Tevrat’tan izlediğimize göre her ikisi de az sonra neler olacağını bilmektedirler. İlyas önce­likle -aynı Musa’nın Kızıldeniz’i (doğrusu Sazlık Denizi’ni) asası ile ayırması gibi, pelerini ile nehri ikiye ayırır; ardından Elişa ile nehir tabanından yürüyerek geçerler; sonunda sadece İlyas ateş arabalarınca alınır.

Tevrat 2 Krallar 2:

11   Ve vaki oldu ki. onlar yürüyüp konuşurlarken, işte, ateş­ten araba ve ateşten atlar, ve ikisini birbirinden ayırdılar; ve II- ya kasırgada göklere çıktı.

12   Ve Elişa görüp bağırdı: ‘‘Baba, ey baba, İsrail’in arabası ve onun atlıları".

Bu olay üzerine çevredeki kişiler koşup gelirler, Elişa’ya, İl- yas'ı aramak için elli adam yollamayı önerirler; çünkü peygam­beri “rabbin ruhunun kaldırdığını” görmüşlerdir. Elişa boşuna gitmemelerini, çünkü İlyas’ı artık kimsenin bulamayacağını söyler. Adamlar çok yalvarırlar, sonunda Elişa ikna olup arama iznini verir. Elii adam dağlarda üç gün boyunca İlyas’ı ararlar ama peygamberden iz yoktur. îlyas ölümsüzlüğe kavuşmuştur.

İşte İsa'nın ölmeden önce görüp konuştuğu İlyas, böylesi bir İlyas’tır. İsa ile İlyas, ikisi ve Musa’nın buluştuğu gün ise “İsa’nın ayrılışını” konuşmakta, belki de bu işin detaylı planını yapmaktadırlar:

İncil, Luka 9:

30-31 O anda görkem içinde beliren iki kişi İsa'yla konuş­maya başladılar. Bunlar Musa ile İlyas’tı. İsa'nın yakında Yeru- şalim'de gerçekleşecek olan ayrılışını konuşuyorlardı.

Oysa büyük olasılıkla plan başarısız olur; çünkü İsa, çarmı­ha gerildikten sonra acı içinde ölürken son sözleri ile tanrıya değil, İlyas’a seslenmiştir. Kutsal kitaplarda bu seslenişin “Tan­rım neden beni bıraktın?" şeklinde yer aldığı olur; oysa sözle­rin gerçeği "Eli, Eli, lama sabaktani?” biçimindedir ve anlamı “Eli (İlyas’ın İbranicesi) neden beni bıraktın?" şeklinde tercü­me edilmektedir.

İncil, Matta 27:                          .

46 Ve 9. Saate doğru İsa -Eli, Eli, lama sabaktani- yani Tan­rım neden beni bıraktın diye bağırdı.

İşte bu sözlerden, İsa-İlyas buluşmasında İsa’nın “güvenlik içinde dünyadan ayrılışı” hakkında randevulaşıldığr, oysa bilin­meyen bazı nedenler yüzünden bu randevunun gerçekleşemedi­ği; sonuçta İsa’nın çarmıha gerilerek öldürüldüğünü düşünmek pek de zor olmasa gerektir.

Öte yandan İsa’nın seslendiği kişinin tann değil, İlyas olduğu; hatta İlyas’ı kendini aldırmak için çağırdığı çevredeki seyirciler tarafından bile bilinmektedir... ki bu gerçek açıkça Incil’de yazar!

İncil, Matta 27:

47 Orada duran bazıları bunu işitince -Bu adam İlya’yı (İl- yas) çağırıyor- dediler.

49    Başkaları da dediler -Bırak görelim, İlya onu kurtarmaya gelecek.mi?

50    Ve İsa yüksek sesle yine bağırdı, ve ruhunu verdi.

Eşdeyişle İsa ölmeden önce apaçık şekilde İlyas’ı beklemiş; ama beklentisi her nedense boş çıkmıştır. Aslında randevunun tam bir başarısızlıkla sonuçlandığını da söylemek zordur; çünkü İsa’nın öldükten sonra dirilmiş olması belki de randevunun geç olsa da gerçekleştiğini göstermektedir!

Elişa

' Ölmeden göğe alman; ama İsa’yı aynı şekilde alamayan İl- yas’ın yardımcısı Elişa -İsa ve İlyas kadar olmasa da- inceleme­ye değer bir diğer peygamberdir. Onun cesedi kayıp veya alın­mış değildir; ama o da diriltmekle ve diğer bazı ilginç gerçek­lerle ilgili bir peygamberdir.

Elişa’nın Tevrat’ta yazan birçok mucizesi var; ama bunlar telekinezi ve telepati ile dolaylı da olsa açıklandığı için fazla üzerlerinde durmayacağım. Elişa’yı tanıtırken size yansıtmak istediğim ilk özelliği ise gözlerindeki bakış. Öyle ki, bu bakışı ile çocukları lanetleyebiliyor.

Tevrat, 2 Krallar 2:

23    Elişa oradan ayrılıp Beytel'e giderken kentin küçük ço­cukları yola döküldüler. "Defol, defol, kel kafalı!" diyerek onun­la alay ettiler.

24    Elişa arkasına dönüp çocuklara baktı ve RAB'bin adıyla onları lanetledi. Bunun üzerine ormandan çıkan iki dişi ayı ço­cuklardan kırk ikisini parçaladı.

Elişa’nın bizi ilgilendiren en önemli “yeteneği” ise ölü dirilt­mesi. Tevrat’ta, kendine yardım eden Şıınemli zengin kadının oğlu ölünce kadının ondan yardım istemesi ve Elişa’nın da ço­cuğu diriltmesi ayrıntılı biçimde anlatılmakta:

Tevrat, 2 Krallar 4:

32    Elişa eve vardığında, çocuğu yatağında ölü buldu.

33    İçeri girdi, kapıyı kapayıp RAB'be yalvarmaya başladı.

34  Sonra ağzı çocuğun ağzının, gözleriyle elleri de çocuğun gözleriyle ellerinin üzerine gelecek biçimde yatağa, çocuğun üzerine kapandı. Çocuğun bedeni ısınmaya başladı.

35 Elişa kalkıp odanın içinde sağa sola gezindi, sonra yine dönüp çocuğun üzerine kapandı. Çocuk yedi kez aksırdı ve göz­lerini açtı.

36 Elişa Gehazi'ye, "Şunemli kadını çağır" diye seslendi. Gehazi kadını çağırdı. Kadın gelince, Elişa, "Al oğlunu" dedi.

Elişa’nın hikayesinde, insanları dirilten peygamberlerle ilgili çok önemli bir dipnot bulmaktayız: Ölü dirilten kişilerde sanki farklı bir enerji bulunduğu ve bu enerjiyi ölüye aktararak cesedi diriltmeleri gibi... Tevrat’a göre sadece Elişa değil, Elişa’nın ce­sedi bile bu enerjiye sanki sahiptir; çünkü o ölüp gömüldükten yıllar sonra mezarına atılan bir ölü, kendi kendine dirilmiştir!

Bu ilginç olay Elişa ölüm döşeğindeyken geçmeye başlar. İsrail kralı, Elişa son saatlerini yaşarken evine gelir ve onu son nefesini verirken izler. Gördüklerinin ne olduğu açıklanmaz Tevrat’ta ama kralın sözleri gördüklerini birebir tanımlar;

Tevrat, 2 Krallar 13:

14 Elişa ölümcül bir hastalığa yakalandı. İsrail Kralı Yeho- aş gidip onu ziyaret etti, "Baba, baba, İsrail'in arabası ve atlı­ları!" diyerek ağladı.

Bilmem anımsadınız mı? Bu sözleri Elişa, o zamanki efendi­si “göğe alınırken” söylemişti!

Tevrat 2 Krallar 2:

11Ve vaki oldu ki, onlar yürüyüp konuşurlarken, işte, ateş­ten araba ve ateşten atlar, ve ikisini birbirinden ayırdılar; ve II- ya kasırgada göklere çıktı,

12 Ve Elişa görüp bağırdı: "Baba, ey baba, İsrail'in arabası ve onun atlıları".

Tevrat’ta, Elişa’nın cesedinin, daha doğrusu kemiklerinin bir “canlandırma” enerjisi yaydığını anlatan bölüm ise yoruma ge­rek bırakmayacak kadar açıktır.

Tevrat, 2 Krallar 13:

20 Elişa öldü ve gömüldü. Her ilkbaharda Moav akıncıları İsrail topraklarına girerlerdi.

21  Bir keresinde Israililer, ölü gömerken akıncıların geldiği­ni görünce, ölüyü Elişa’nın mezarına atıp kaçtılar. Ölü Elişa’nın kemiklerine dokununca dirilip ayağa kalktı.

Hanok

Elişa normal bir ölümle ölmüş; ama göğe, büyük olasılıkla tanrının yanma gitmemiş; mezarında çürümüş; ama İlyas gibi ölmeden tanrısına kavuşan başka peygamberler de var. Örneğin Hanok; “Adem’den sonra 7. olan” Hanok... Fazla bilgi yok hak­kında Tevrat’da:

Tevrat, Tekvin 5:

24 Ve Hanok Allah ile yürüdü, ve gözden kayboldu, çünkü Allah onu aldı.

Tevrat’ta çok kısaca söz edilse de, Hanok’un “alınması” ko­nusu Incil’e yansıyacak ölçüde önemsenmiş ve ikinci tektanrıcı kutsal kitap da bu olayı doğrulamış:

İncil, İbraniler 11:

5 İmanla Hanok ölüm görmemek üzere naklolundu, ve bulu­namazdı, çünkü Allah onu nakle finişti.

Muhammet Mehdi

Ölmeden tamının yanına alınma olayı sadece Yahudiliğe öz­gü de değil. Alevilerin 12 imamından sonuncusu olan Muharn- med Mehdi de göğe çekilmiş; hem de iki kez:

Babası 11. İmam Hasan-ül Askeri öldürülünce beş yaşında imam olmuş, babasının cenaze namazını kıldırıp 70 yıl boyunca görünmez olmuş. Ama bu arada dört temsilcisi aracılığı ile buy­ruklar yollamaktan da geri durmamış. Alevilikte bu döneme Gaybet-I Sugra (küçük kayboluş) deniyor. Halen süren ikinci kayboluşu ise Gaybet-I Kübra (büyük kayboluş). İnanışa göre Kıyamet yaklaşırken yeniden gelecek dünyaya.

Tanrının yanma ölmeden gittikleri için cesetleri olmayan peygamberler ile ilgili bu bilgileri edindikten sonra Akhenaton için de kimi benzer teoriler geliştirmek sanırım çok da anlamsız değildir. İlk tektanrıcı -deyim yerindeyse- peygamberin de ba­şarısızlığa uğrayınca dünya üzerinden “alınmış” ve tanrının ya­nına doğru bir yolculuğa çıkmış olduğundan kuşkulanmak için belki de yeterli veri vardır elimizde. Buna ek olarak Akhena­ton’un Amama’da kurduğu Akhenaton kentinde yaşayanların mumyalarının da bulunamamış olmasının nedeni, bu insanların da Hanok ve diğerleri gibi “ölümü görmemek üzere naklolun­duğu” düşüncesi ile açıklanamaz mı? Diğer yandan bu insanlar, -eğer Akhenaton gibi- naklolunmuşlarsa, peygamberler kadar seçilmiş birer insan sayılmalıdırlar. Bu seçilmişliğin ölçüsü, İsa’nın havarilerine İlyas hakkında söylediği gibi, dünyaya geri gelme, ama diğerlerince bilinmeme düzeyine varmış olabilir mi? (İncil, Matta 17:12). Uzun sözün kısası: Akhetatonlular hâlâ aramızda yaşıyor olabilirler mi?

Tanrının yanına Gidip Dönenler!

Önceki bölümde kimi seçilmiş insanların “gidişlerinden” söz ettik ama incelediğimiz bölümlerde nereye gittikleri hakkında bir bilgiye ulaşamadık; çünkü kutsal kitaplar genelde yok olan peygamberlerin gidişlerinden söz ettiler; ama gittikleri yerde gördükleri hakkında bilgi vermediler. Bu bölümde farklı pey­gamberlerin yaşamlarını mercek altına alıp, şu sorulara yanıt arayacağız:

Bu peygamberlerin gittikleri yer neresidir?

Bu peygamberlerin gittikleri yer nasıl bir yerdir?

Bu peygamberlerin gittikleri yerden dönmek olası mıdır?

Bu farklı sorulan ayrı ayrı yanıtlayabilmek için farklı pey­gamberlerin yolculuklarını ele almak gerekli; çünkü her pey­gamberin yolculuğu, bir diğerinden farklı bilgiler içermekte. Örneğin ilk olarak ele alacağımız Yahudi peygamberi Yakup’u incelemekle, tanrının sırtının nasıl bir insan tarafından yere ge­tirildiğini öğrenecek, Yakup'un tanrı ile görüşmesini, hatta gü­reşmesini izleyeceğiz!

Hz. Yakup

Yakup, İbrahim'le başlayan “Yahudi peygamberleri” soyun­dan gelen bir kişidir. Bu soy, birbirini izleyen peygamberler bo­yunca dünya üzerine erkekegemen inancı getirip yaymak için savaşan insanlardan oluşur. Yahudilik dininin temellerinin atıl­dığı bir süreçtir bu aynı zamanda ve Tann’nın, Terah oğlu (Tev­rat’ta kişilerin genelde babalan tanıtılır; anneler çok seyrek ola­rak bir isim ve kişiliğe sahip olurlar) İbrahim’i seçip, onu ve ai­lesini yurdundan çıkartmasıyla başlar:

Tevrat, Yaratılış 17:

8    Bir yabancı olarak yaşadığın toprakları, bütün Kenan ül­kesini sonsuza dek mülkünüz olmak üzere sana ve soyuna vere­ceğim. Onların Tanrısı olacağını"

İncil, Resullerin işleri 7:

2-3 "(...) “Kardeşler ve babalar, beni dinleyin. Atamız İbra­him daha Mezopotamya'dayken, Harran'a yerleşmeden önce, yüce Tanrı ona görünüp şöyle dedi: ‘Ülkeni, akrabalarını bırak, sana göstereceğim ülkeye git.'

Böylece yola çıkan İbrahimgiller, İbrahim 175 yaşındayken -yani göçerliğe başlamasından 100 yıl sonra- Kenan diyarına gelirler. Soy daha yollardayken çoğalmaya başlar. Zaman içinde İbrahim’den sonra İsmail, İshak, ardından Yakup gelir. Ya- kup’un yaşamı ise diğerlerinden hayli farklı geçer; çünkü ço­banlık yaparak yaşadığı günlerin birinde rüyasında tanrının me­leklerini görür. Anlatılanlar buraya dek normal; çünkü peygam­berlerin melekler ile karşılaşması çok ender görülen bir durum değil. Oysa Yakup’un gördüğü meleklerin farklı bir yanı vardır; bu melekler göğe bir merdiven ile inip çıkmaktadırlar:

Tevrat, Yaratılış 28:

10    Yakup Beer-Şeva'dan ayrılarak Harran'a doğru yola çıktı.

11    Bir yere varıp orada geceledi, çünkü güneş batmıştı. Ora­daki taşlardan birini alıp başının altına koyarak yattı.

12   Düşte yeryüzüne bir merdiven dikildiğini, başının göklere eriştiğini gördü. Tann'nın melekleri merdivenden çıkıp iniyorlardı

İzlediği görüntü ise düşten öte bir anlam taşımaktadır; ki, bu gerçeği uyandığında kendi de hisseder.

16 Yakup uyanınca, "RAB burada, ama ben farkına varama­dım" diye düşündü.

Özetle, Yakup düşünde, ya da ancak uyku sırasında gidilebi­len bir yerlerde, tanrı ile karşılaşmış olduğuna inanmaktadır.

Bu ayetten sonra ise metin çelişik bir hal alır; çünkü Tev­rat’ta Yakup’un uyanmış olduğu yazdığı halde, peygamber hâlâ düşünün içindeymiş gibi konuşmaktadır:

/7 Korktu ve, "Ne korkunç bir yer!" dedi, “Bu, Tanrı'nın evinden başka bir yer olamaz. Burası göklerin kapısı."

Sonraki ayetlerde Yakup’un uyuduğu veya uyandığı hakkın­da bir bilgi verilmez ne yazık ki; ama ertesi sabah “başının altı­na koyduğu taşı anıt olarak" dikip, önceki adı Luz olan bu yere Beyte yani “tanrının evi” adını vermesi de anlamlıdır.

Luz, gerçekten Tanrının Evi midir? Yakup’un gerçekten "Ne korkunç bir yer!" sözleriyle nitelediği yer neresidir? Tanrının evindeki melekler merdivenle nereye çıkıp inmektedirler? Hiç­bir bilgi yoktur bu konularda. Ama metinde olay burada sona ermez ve Yakup’un rüyasında gördüğü melekler bir süre sonra uyanıkken de karşısına çıkar; çünkü Yakup onların “kampının” yanma gitmiştir 1 Peygamber meleklerle “iletişimi” daha da iler­letir bu kez; kendi kampını da onların kampı yanına kurar ve bölgeye “çifte kamp” adını verir!

Tevrat, Yaratılış 32:

1  Yakup yoluna devam ederken, Tanrı'nın melekleriyle karşı­laştı.

2   Onlart görünce, "Tanrı'nın ordugahı bu" diyerek oraya Mahanayim (çifte kamp) adını verdi.

Yakup’un yaşadığı inanılmaz olayların anlatımı Tevrat’ta sü­rer ve gerçekten çok ilginç boyutlara varır; çünkü Yakup, Rab ile güreşir... üstelik Rab’bi yener... dahası Rab kendisini “kutsa­yana” dek onu salıvermeyerek Yahova’ya kendisini -bir çeşit mecburiyet sonucu- kutsatır; adını da “güreşte galip gelen” an­lamındaki İsrail’e çevirtir.  Tevrat, Yaratılış 32:

24 Böylece Yakup arkada yalnız kaldı. Bir adam gün ağarın- caya kadar onunla güreşti.

25 Yakup'u yenemeyeceğini anlayınca, onun uyluk kemiğinin başına çarptı. Öyle ki, güreşirken Yakup'un uyluk kemiği çıktı. .

26 Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor" dedi. Yakup, "Beni kutsamadıkça seni bırakmam” diye yanıtladı.

27    Adam, “Adın ne?” diye sordu. “Yakup.”

28 Adam, "Artık sana Yakup değil, İsrail (tanrıyla güreşir) denecek" dedi, “Çünkü Tanrı'yla, insanlarla güreşip yendin.”

29 Yakup, "Lütfen adını söyler misin?" diye sordu. Ama adam, "Neden adımı soruyorsun?" dedi. Sonra Yakup'u kutsadı.

30 Yakup, “Tanrıyla yüz yüze görüştüm, ama canım bağış­landı" diyerek oraya Peniel (tanrının yüzü) adını verdi.

Bu öykü, Tevrat dışında da Yahudilik efsaneleri arasında kök­lü bir yere sahip olmuştur... ama farklı bazı detaylarla. Bu detay­lar önceden bilinmekte olup, Tevrat yazarları tarafından hoşa git­mediği için mi metin dışında bırakılmışlardır? Yoksa Tevrat’taki metin orijinaldir de, halk arasında anlatıla anlatıla mı süslenmiş­tir? Bu seçeneklerden hangisi doğru olsa da halk öyküsü de ilginç ve belki de daha inandırıcıdır; çünkü öyküde Yakup’la tanrı de­ğil, Mikail güreşmektedir; ayrıca bu anlatım, Tevrat'taki öyküye oranla daha akla uygun bir içeriktedir (sırları açıklayınca cezalan­dırılan melek, meleğin tanrının uşağı olduğu vb.).

Louis Ginzberg, Legend of the Jews - Yakup VI

Tanyeri ağımken, Mikail Yakup’a “Gün doğuyor, bırak gi­deyim" dedi, fakat Yakup onu bırakmayarak sordu: "Sen bir hırsız mısın, yoksa kumarbaz mısın ki gün ışığından korkuyor­sun?" O anda çeşit çeşit melekler görünmeye başladılar ve Mi- kail’e: “Yüksel ey Mikail, ilahi söyleme zamanı geldi, ve sen cennette bulunup korkuyu yönetmezsen kimse şarkı söylemez."

Ve Mikail ona kendini bırakması için yalvarmaya başladı, çün­kü zamanında orada olup şarkıları başlatmazsa Arabot onıı ateşle yakacaktı. Yakup, “Beni kutsamazsan seni bırakmanı" dedi, Mikail de şöyle yanıtladı: “Uşak mı, oğul mu daha güçlü- dür? Ben uşağım, sen oğulsun. O zaman neden benim kutsama­mı istiyorsun?" Yakup tartışmayı sürdürdü: “İbrahim’i ziyaret eden melekler onu kutsamadan bırakmadılar", Mikail ise şu ce­vabı verdi: “Onlar tanrı tarafından bu görevle yollanmışlardı, ben öyle değilim.” Yakup yine de arzusunda ısrar etti ve Mikail ona yalvararak dedi ki, "Göksel sırları açıklayan melekler 130 yıl boyunca yerlerinden sürülürler. Sen de benim bu cezaya mı çarptırılmamı istiyorsun?" Sonunda melek istenileni yapmaya mecbur oldu; Yakup hareket edemedi, ve Mikail kendini şöyle savundu: “Ona bir sır vereceğim ve tanrı benim neden açıkla­dığımı bilmek isterse şöyle cevap vereceğim; Çocukların arzu­ları için sana kafa tutuyorlar, ve sen onlara istediklerini veri­yorsun. Bu durumda ben Yakup’un arzusunu yerine getirmekten başka ne yapabilirdim?

Bu metin çok önemli bir düşünceyi de ortaya atmaktadır: Kutsama adlı olayın yücelik anlamındaki boş bir nitelik değil, bir eylem olduğu ve bu eylemin -açıklayanın cezalandırılacağı- bir göksel sır sayıldığı!

Yakup hikayesinde merdivenle inen melekler ve güreşen tanrı anlatımları ile zirveye ulaşan gariplikler, ilerleyen baplar­da bir kez daha tavan yapar! Merdiven kullanan melekleri gibi, tanrı da bir şey tarafından “yukarı çekilmektedir”!

Tevrat, Yaratılış 35:

9   Yakup Paddan-Aram’dan dönünce, Tanrı ona yine görüne­rek onu kutsadı.

10  "Sana Yakup diyorlar, ama bundan böyle adın Yakup de­ğil, İsrail olacak" diyerek onun adını İsrail koydu.

11       “Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'yım" dedi, “Verimli ol, çoğal. Senden bir ulus ve uluslar topluluğu doğacak. Kralların atası olacaksın.

12İbrahim'e, Ishak'a verdiğim toprakları sana verecek, sen­den sonra da soyuna bağışlayacağım."

13 Sonra Tanrı Yakup'tan ayrılarak onunla konuştuğu yer­den yukarı çekildi.

Yukan çekilen tanrı kavramı Tevrat’ın İbrahim’le ilgili kıs­mında da yer alır; çünkü İbrahim’e gelip, yaşlı ve kısır karısının hamile olduğunu haber veren Rab, sözleri bitince yukarı çekilir:

Tevrat, Yaratılış 16:

22 Tanrı İbrahim'le konuşmasını bitirince ondan ayrılıp yu­karıya çekildi.

Anlatılanlar basit haliyle bile ilginç; hatta inanılmaz. Buna karşın bu garip bilgiler belki de farklı kaynaklarda doğrulanı­yor. Doğrulayan kaynak ise öncelikle İncil. Yuhanna bölümün­de, İsa’nın, Nathanel ve Filipus’a verdiği bilgi, Yakup’un gör­dükleri ile büyük paralellik gösteriyor:

İncil, Yuhanna 1:

51 Sonra da, “Size doğrusunu söyleyeyim, göğün açıldığını, Tanrı meleklerinin İnsanoğlu üzerinde yükselip indiklerini göre­ceksiniz" dedi.

Yakup hakkında anlatılanların, mitos dokusu içinde yansıtı­lan abartılar değil, bazı gerçekler olabileceğini düşündüren bir başka kaynak daha var. Çok farklı bir kültürün, Mısır’ın, Ölüler Kitabı adlı dokümanı... Bu ünlü kitap, firavunların ölüm ötesi yolculuğunu ve bu yolculukta tanrıların yanına gidebilmeleri için yapmaları gerekenleri anlatır. Cenaze sırasında, ölü firavun tanrıların yanına ulaşabilsin diye, rahipler ve yakınlan tarafın­dan okunur. Öte dünyada karşılaşılacak olan tanrılar, bunlara verilecek sunular, kalbin nasıl tartılacağı gibi son derece ilginç bilgiler içerir. Kitabın konumuzla ilgili bölümü ise, burada da merdiven olgusunun geçmekte olması... bambaşka bir din ve kültür var karşımızda; ve de aynı kavram! Ölüler Kitabı’nda ge­çen merdiven de Tevrat’ta yazdığı gibi tanrıya -ya da tamının olduğu yerlere- ulaşıyor; yani ölü firavunlar tanrılara -ya da öte dünyaya- bir merdiven ile ulaşmaktalar. Üstelik merdiveni sa­dece firavun da kullanmamakta. Ölüm ötesinde yaşayan başka tanrıların kendilerine özel merdivenleri vardır cennete çıkmak için! Seçilmiş kişilerden olan firavunlara verirler merdivenlerini ve böylece onu aralarına alırlar... en azından bu inancın gerçek­leşmesi ve firavunun “alınması” için lahitlerin ve mezarların üzerine kimi yazılar yazılır; büyüler konur.

The Book of The Dead, E. A. Wallis Budge, s.70

Ölülerin bir kısmı vardır, onlar cennete sadece merdiven ile çıkabilirler. Firavun Teta’nın piramidinde yatar ki: “Teta ken­dini bu dünyanın kenarında, Ra'nın kendini temizlediği yerde temizlediği zaman, dua etti ve merdiveni dikti, ve yüce yerde oturanlar elleriyle Teta’yı ileri ittiler”.

Ona Tanrının Meridveni’ ni verdin, ona Set’ınM Merdiveni’ni verdin, Pepi™ onunla cennete ilerledi.............................. Her khum ve her

Pepi cennete Tanrının Merdiveni ile ilerlerken tanrı ellerini Pe- pi'ye uzattılar.......................... gördükleri ve duydukları onu bilge yaptı,

ve o Tanrının Merdiveni ile cennete gelirken ona yemek oldular.

61 Mısır dininin şeytanı.

88    Bir firavun.

İnsanoğlunun metafizik katmanlarından. Zekâ (intelligence) ya da ruh şek­linde tercüme ediliyor. ve Merdiven’deki Pepi'ye her k/ııı ve her tanrı ellerini uzat- ular. Pepi kemiklerini biraraya topladı, etini de toparladı, ve pepi, Merdiven’in Tanrısı’tun iki parmağı aracılığı ile dosdoğ­ru cennete pilli, (s.71)

Görülmekte ki farklı kutsal metinlerin tümünde yer alan merdiven olgusu, tanrıya ulaşma aracı biçiminde görülmekte; ve de tanrı hep yukarda, gökte. Tanrının yukarılarda olması dü­şüncesine yabancı değiliz belki ama bu metinlerdeki “yukarısı”, merdivenle ulaşılabilen bir bölge olduğuna göre, sanki metre veya kilometre ile ölçülebilecek bir uzaklıkta. Ve bu yukan’da, Yakup'a göre korkunç bir yer olan Tanrının Evi var. Sanki tanrı -yada Yakup’a kendini tanrı olarak tanıtmış canlı- gökte duran bir yerde; bu yere ise çekilerek çıkıyor, melekler aynı yere ulaş­mak için merdiven kullanıyorlar. Eğer bu merdiven Ölüler Kita­bındaki merdiven ile aynı olguyu gösteriyorsa, klasik anlayışa uygun olarak tanrının öte dünyada olduğunu mu göstermekte; yoksa kendilerini tanrı olarak tanıtan varlıkların başka bir bo­yuttan geldiklerini; ölüm ötesinde de bu boyuta geçildiğini; bu diyarın canlılarının kimi zaman kendilerini destekleyen kişileri yanlarına ölmeden de alabildiklerini mi? Yoksa anlatımın geri­sindeki olay çok daha mı basit? Merdivenli melekler ve güreşte yenilen tanrı, bizlerlc aynı boyutta var olan ama farklı dünyalar­dan gelen canlılar -yani uzaylılar- mı?

Bu varsayımların hangisi doğru olursa olsun, Yakup, tanrı­nın yanından geri döndüğü için, ölmeden oralara “intikal ede­memiş” demektir. Zaten Tevrat’ta da normal yoldan öldüğü ya­zar. Yine de ilginçtir; Yakup, tıpkı öldükten sonra yaşamak amacıyla kendini mumyalatan firavunlar gibi mumyalanan ve mumyası günümüze dek geldiği düşünülen tek peygamberdir!

Tevrat, Yaratılış 50:

/ Yusuf kendini babasının üzerine attı, ağlayarak onu öptii.

2 Babasının cesedini mumyalamaları için özel hekimlerine buyruk verdi. Hekimler İsrail'i mumyaladılar.

Bible Dictionary, M.G. Easton - Jacob

(Yakup’un) Bedeni mumyalandı ve büyük bir debdebe ile Ke­nan diyarına, Machpelah mağarasına, karısı Leah'ın yanma gö­müldü. Orada muhtemelen mumyalı bedeni bugüne dek kalmıştır.

Hz. Süleyman

Tanrının melekleriyle olmasa bile, kim ve ne olduklan asla anlaşılamayan ve “cin” olarak nitelenen varlıklarla çok yakın ilişkiye girmiş bir peygamber daha vardır: Hz. Süleyman. Sü­leyman ve emrindeki cinlerle yaşadıklarını anlatan kutsal kitap ayetleri öylesine enteresandır ki, bu karizmatik kralın başından geçenler genelde çocuklara masal diye okutulur.

Davut peygamber’in oğlu olan Süleyman, bir kral-peygam- berdir. İslam dini onu “hak peygamber” olarak kabul etse de, as­lında Yahudi dininin peygamberidir. Öyle ki Tevrat’ın -neredey­se- beşte biri ona aittir! 3000 şiirlik “Süleyman’ın Meselleri”, 1005 mezmurluk “Vaiz” ve meşhur “Neşideler Neşidesi” -bizzat kendisince yazıldığı kuşkulu olsa da- hep onun adını taşır,

İsrail kralı olan Süleyman sadece bir kral ve bir peygamber değildir; Tevrat yerine Kuran’da anlatılıyor olsa da, onun hak­kında verilen bilgiler öylesine gariptir ki, kişinin aklına tek bir şey getirir: Onun uçan bir araca sahip olduğunu!

Kuran, 21 Enbiya:

81 Kasırga gibi esen rüzgârı Süleyman'ın buyruğuna verdik Rüzgâr, onun emri ile bereketli kıldığımız yere esip giderdi. &• her şeyi biliriz. 82 Onun için denize dalıp ve bundan başka işler beceren Şeytanlardan da onun emri altına verdik. Onların hepsini göze- liyordıık.

Kuran, 34 Sebe:

12 Sabah estiğinde bir aylık mesafeye kadar gidip, akşam da bir ayltk mesafeden gelen rüzgârı Süleyman’ın emri altına ver­dik. Onun için su gibi erimiş bakır akıttık. Rabbin izniyle bera­berinde iş gören cinleri onun buyruğu altına verdik. Bunlardan buyruğumuzdan çıkan olursa ona çılgın alevin azabını tattırdık.

18 Onlar Süleyman için o ne isterse, mabetler, heykeller, bü­yük havuzlara benzeyen çanaklar ve sabit kazanlar yaparlardı.

Kuran, 38 Sad:

37  Bina kuran ve dalgıçlık yapan Şeytanları da onun buyru­ğuna verdik.

38  Demir halkalarla bağlı diğerleri de onun buyruğu altında idi.

89 -işte bu bizim bağışımızdır. ister ver, ister tut, hesabınız- dır- dedik.

40 Şüphe yok ki, onun (Süleyman'ın) karşımızda yüksek bir yeri ve bir geleceği vardır.

Yahudilikte hep korkulmuştur Süleyman’dan; ama bu korku­nun gerisinde diğer peygamberlere duyulan “huşu dolu” bir korku değil, daha çok bilinmezlikten doğan bir dehşet sezilir. Louis Ginzberg, Yahudilerin onu nasıl algıladıklarını Süley­man’ın kendi ağzından bize yansıtmakta:

Legends of the Jews, Louis Ginzberg - V. Solomon

Canavarlar krallarım; kuşlar süvarilerini; demonlar (cin­ler), spiriller ve gecenin gölgeleri askerlerimdir. Demonlar ge­ce seni yatağında boğar, canavarlar dışarıda katleder, kuşlar etlerini kemirir. Ester, 2. Targum’daysa[95] onun için; ‘‘Süleyman’a çeşitli de- manlar boyun eğdirildi, kötü ruhlar etine verildi" diye yazar.

Yahudi peygamberlerinde asla görülmeyen bir diğer niteliği de vardır Süleyman’ın; Hayır, uçan halısı -ya da uçan hah nitele­mesi ile yorumlanmış uçan bir şeyleri değil; 300 kadından mey­dana gelmiş haremi ve sahip olduğu 700 karısıdır bu fark! Yani Süleyman diğerleri gibi aseksüel bir peygamber değildir. Bu ko­numuna ek olarak kadın bolluğu içinde yaşadığı halde, aşık ola­bilmesi de Süleyman’ı gözümüzde farklı kılar. Tevrat’ın Keşide­ler Neşidesi adlı seks yüklü bölüm, onun Abişag ile olan aşkı hakkındadır. Tevrat’ın genelinden ne kadar farklı bir üslup ile ya­zılmıştır bu bölüm. Bir kutsal kitaba yakışmayacak ölçüde erotik olmasının ötesinde ne denli duygu yüklüdür Süleyman’ın ve ona yant veren Abişag’m sözleri... Bu gariplik yüzyıllardır araştırma­cıların üzerinde çalıştıkları bir durumdur. Örneğin Neşideler Ne­şidesi’ni başarı ile tercüme edip kitaplaştırmış olan Samih Rifat önsözde bu garipliği çok güzel biçimde özetlemektedir.

Ezgiler Ezgisi, Samih Rifat, s.7

Kutsal Kitap'm sayfalarını karıştıran birinin onunla karşı­laştığında şaşırmaması olanaksızdır. (...) baştan sona savaş, göç, öç alma, kıtlık, katliam, yıkım, ölüm, kösnü öyküleriyle ve eskil bir tarih kitabı söylemiyle süregiden Eski Anlaşma metin­leri arasında bir çiçek bahçesi gibi duru Ezgiler Ezgisi. Öğüt­ler, yasalar, kurallar, meseller, korkutmacalar arasında birden­bire aşktan, sevdadan, ayrılıktan, kavuşmalardan söz açar.

Gerçekten de Neşideler Neşidesi'inden bir önceki bölüm olan Vaiz: "Allahtan kork, onun emirlerini tut; çünkü insanın bütün vazifesi budur" cümlesi ile biter; ve bir sonraki bölüm olan Neşideler Neşidesi ise "Benim ağzımı öpüşleriyle öpsün; çünkü okşamaların şaraptan iyidir" cümlesi ile başlar. Neşide­ler Neşidesi'nin sona ermesinin ardından gelen İşaya bölümü ise "Ey gökler, dinleyin, ve ey yer, kulak ver; çünkü Rab söyledi: Oğullar besledim ve büyüttüm, ve bana asi oldular" cümlesi ile klasik üsluba geri döner.

Duygusal peygamber sadece üslubu ile değil, dinsel açıdan yöneldiği taraf olarak da Yahudilikle ters yönlüdür! Gençliğin­de Yahudi peygamberi olarak yaşasa da, sonradan taraf değiştir­miş ve ana tanrıçanın görünümlerinden Astarte’ye tapmaya baş­layarak paganistliğe geçmiştir.

Çok da zengin bir kraldır Süleyman; "Ve bir yılda Süley­man’a gelen altının tartısı; alışveriş eden adamlardan, ve tüc­carın ticaretinden, ve bütün Arap ili krallarından, ve memleke­tin valilerinden gelenden başka 666 talant altındı" diye yazar 1 Krallar 10:14’de. Bu gelirin sonucu olarak kapkacak bile altın­dır sarayında. Devrinde gümüş, taş mertebesine inmiştir! (1 Krallar 10:27).

Süleyman hakkında bambaşka bilgiler de vardır farklı kay­naklarda. Görkemli görünümün sanıldığı kadar kusursuz olma­dığını gösteren bilgiler... Birçok kitaba göre Süleyman cinleri emrine -her ne kadar Rab, kendisinin verdiğini defalarca yinele­rde-kişisel büyü bilgisi ile sokmuştur... Çünkü o, geçmişin en büyük büyücülerindendir!

Süleyman’ın günümüzde bile kaynak olarak kullanılan dört büyük büyü kitabı var. Onun yazdığı öne sürülen uğursuz grimo- (gizli büyü kitapları) için ne çok korku filmleri çevrildi, ne itaplar yazıldı. Kilise de onları Şeytan'ın Kitabı olarak lanetledi Ve engizisyon tarafından 1559'da "tehlikeli" kabul ederek yasak­landı. Öncelikle Claviculae Solomanis... Yani Süleyman'ın tahtan. Kısaca Anahtar. Süleyman'ın grimoirlerinden en korku­lanı... Avrupa'nın büyük kütüphanelerinde, Brilish Mnseııııı ve Arsenal'de Anahtar'ın el yazması Latince ve Fransızca kopyaları nın gömülü olduğu biliniyor. Ama tümü ulaşılamaz durumda. İçinde günümüz insanını tebessüm ettirebilecek garipliklerden başka bir şey yok... veya yok gibi! Çünkü günümüz insanı gü- lümsese bile, günümüz majisyenleri hâlâ kullanıyorlar. Kitap cin­lerin nasıl çağırılacağını detaylı biçimde anlatıyor. Çağırır ını, ça­ğırmaz mı bilinmez ama, çağırdığına inananlar çok.

İkinci olarak Süleyman'ın Ahdi... İlk defa son yüzyılın orta­larında Almancaya tercüme edilmiş. İhtilal öncesi Rusya'da da görülmüş ama başka hiçbir tercüme ve kopyasına da rastlanma­mış. Ahdin el yazmaları başlıca Yunan manastırlarında bulunu­yormuş. 30 yıl kadar önce Leipzig'de yaklaşık bir özeti görül­müş. Majinin kaynaklarından biri olarak niteleniyor. Süleyman'ın cinleri yönetmekte kullandığı yüzüğü (İslamda hatem yüzüğü de­niyor) Cebrail'in getirişini ve onları tapınağın yapımında kullan­masını da anlatıyor. Üçüncü kitap Almadel'in Kitabı: Büyücünün ancak kendi el yazısıyla bakir (önceden kullanılmamış ve takdis edilmiş) parşömen üzerine kopya ederek oluşturabildiği bir ya­pıt! Oxford, Londra ve Paris'in büyük kütüphanelerinde Alma- del’in çeşitli el yazması kopyaları bulunsa da, baskılı örneği yok. İçinde spiritin (cinin) görünüp büyücüye itaat etmesini sağlayan bir öğreti var. Ve Lemegeton... Süleyman'ın Küçük Anahtarı: 17. Ve 18. yüzyılın birçok kara kitabının kaynağı.

Gerçekten korkunç bilgiler mi vardı içlerinde? Yoksa olay, ortaçağın "içinde bilgi olan her şey şeytanındır" mantığı nede­niyle bir bardak içinde fırtına koparılması mıydı? Süleyman li­teratüre "büyücü" olarak geçse de, bu sözcük ile tam olarak ne denmek istendiği de belirsiz kanımca. Tıpkı cinlerin kim oldu­ğu gibi. Ama bu enteresan adama neden hiç melek görünmedi­ği, neden çevresinin sadece cinler ve şeytanlarla dolu olduğu da bilinemiyor. Acaba Yakup’un güreştiği tanrı, veya merdivenle 340 inip çıkan melekler, metafizik konularda çok engin bilgisi olan bir kişi tarafından yönetilince, cin olarak mi nitelenmeye başlı­yorlar? Metafizik, kendini tanrı diye tanıtanların dünyasının ka­pısını açabilen bir öğreti mi? Yoksa cinler, tanrının meleklerine bütünüyle ters yönlü bir metafizik evrenin (örneğin seks ile ta­pılan pagan tanrılar evreninin) varlıkları mı? Süleyman'ın ya­şam gerçekleri ve hareminin varlığı, onun bu dünyaya (madde evrenine, cismani hayata) yakınlığı ve yine bu yüzden cinlerle "halvet” olduğu yönünde açıklayıcı değil mi?

Süleyman’ın öyküsünün bir diğer önemli noktası ise Saba kraliçesiyle olan aşkı.’' Bilgiye çok meraklı olan bu kraliçe Sü­leyman’ı tanımak istiyor; katırlara yüklenmiş hediyeler ile ona geliyor ve bilgeliğinin nereden kaynaklandığını öğrenmek isti­yor. Beklediğini buluyor kraliçe; hatta belki de beklediğinden fazlasını buluyor; çünkü Tevrat'a göre Süleyman’ın yaşam stan- dartını ve gizemlerini görünce “kendisinde can kalmıyor”!

Nasıl gizlerle karşılaşmış kraliçe? Bu nokta, kralın sosyal yaşamı ve zenginliği açısından belirgin olsa da, kraliçenin Sü­leyman'ın hangi gizleri ile karşılaştığı konusunda karanlık... tek bir kavram dışında: Süleyman’ın “Rab’bin evine çıktığı merdi­veni”! Eşdeyişle Tevrat’ta kısaca Süleyman’ın da bir merdiveni olduğu ve bu merdivenin ucunda da yine tanrının bulunduğu bilgisi ile karşılaşıyoruz.

Tevrat, 1 Krallar 10:5

4    Ve Süleyman'ın bütün hikmetini, ve yaptığı evi,

5    ve sofrasının yemeğini, ve kullarının oturuşunu, ve hizmet­çilerinin duruşunu, ve onların esvaplarını, ve sakilerini, ve Rab’bin evine çıktığı merdiveni Şeba kıraliçesi gördüğü zaman artık kendisinde can kalmadı.

Bkz. ‘‘AnaTannça Şeytan” adlı kitabımın “Saba Melikesi” bölümü. Bir görüşe göre, sonu da kafa kurcalayıcı bu peygamberin; diğer bazı peygamberler gibi “gidenlerden”; çünkü Tevrat’a gö­re normal bir ölümle ölmüş olsa da, (.“Süleyman ölüp atalarına kavuşunca babası Davut Kenti'nde gömüldü." 1 Krallar 11 ;42); Kuran başka şeyler söylemekte!

Kuran, 34 Sebe:

14 Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldü­ğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşü­rücü azap içinde kalmazlardı.

İslam literatüründe, Kuran’da yer alan bu ayeti doğrulayan, hatta daha ileri giden bilgiler veren kaynaklar da vardır. Örneğin ”40 Sual"[96] adlı kitabın 27. Sual'inde Süleyman’ın devlerce “gö­türüldüğü” yazılı... Kiminine göre ölü, kimine göre ise hâlâ diri!

Gerçek Tarihiyle Kuran’da 32 Peygamber, *

Emrullah Eraslan, s. 213

Süleyman’ın vefatı ile cesedini tahtı üzerine koyup, onu ye­dinci deryada bir ada üzerindeki dağda bir mağaraya konuldu­ğu ve mühür yüzüğü de parmağında olduğu, tahtının devler ta­rafından oraya götürüldüğü, Kırk Sual kitabı sayfa 64, yirmi yedinci sualde bahsedilmektedir.                   ,

Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem]

Tektannnın yanma gidip dönen en ünlü peygamber ise Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] . Müslümanlıkta, İS. 619, 27 Recep’te- hz Muhammed salla'llâhu aleyhi ve sellem’in Cebrail ile birlikte Tanrı ile görüşmek üzere göğe yükselmesi olarak kabul edilen Miraç adh olayda peygamberin başın­dan geçenler hayli ilginç... hatta inanılmaz. Ama en güvenilir hadis kaynağı olan Buhari’nin Sahih’i olayı doğruluyor. Aynı olaya Müslim, İman, 259, 264; Nesai, Salat, 10; Tirmizi, Tefsir, İsra suresi tefsiri, 2, 17; Ahmed ibnu Hanbel, III/148, IV/208, V/387,392,394'te “rivayet edilmiş",

Buhari, Bed'u'l-Halk, 6

Burak'a bindim. Beytu'l-Makdis'e vardım.

Buhari’nin, el Gifari'den, Enes aracılığı ile naklettiğini öğ­rendiğimiz olay özetle aşağıdaki gibi:

Hz. Muhammed [salla'llâhu aleyhi ve sellem] geceleri Mescid-i Haram'da (Kabe) uyuma­yı çok severmiş. Günlerden bir gün, yine orada uyurken birisi­nin ayağı ile dürtülerek uyanmış. Çok yorgun olacak, başını bile kaldırmadan yine dalmış uykuya. Ama dürten ısrarlı imiş, iki, üç kez yine uyandırmış peygamberi. Gözlerini zorlukla açan Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem]  karşısında Cebrail’i görmüş. Başmelek ile kar­şılaşınca dahi uykusunu açamamış olacak ki, kitaplar Cebrail'in onu kolundan tutarak kaldırdığını yazmaktalar. Uykusu neden bu denli ağırmış acaba Resulullah'ın?

Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] ’in ağır uykusunun nedeni belli değil, ama il­ginçtir, uyku kavramı hep dünyalar arası geçiş yolculuklarıyla birlikte anılır. Örneğin İsa, İlyas ve Musa ile konuşurken benzer bir uyku da havarilerin üzerine çöker!

İncil, Luka 9:

30-31 O anda görkem içinde beliren iki kişi İsa'yla konuş­maya başladılar. Bunlar Musa He İlyas'tı. Isa'nın yakında Yeru- şalim’de gerçekleşecek olan ayrılışını konuşuyorlardı.

32 Petrus ile yanındakilerin üzerine uyku çökmüştü. Ama uykuları iyice dağılınca İsa'nın görkemini ve yanında duran iki kişiyi gördüler. Rab'bin İbrahim ilk kez anlaşmasında da İbrahim garip bir uykuya dalar:

Tevrat, Yaratılış 15:

12 Güneş batarken Avram derin bir uykuya daldı. Üzerine dehşet verici zifiri bir karanlık çöktü.

Adem'den ünlü kemiği uyutulduktan sonra alınır:

Tevrat, Yaratılış 2:

21 RAB Tanrı Adem'e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı.

22 Adem'den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem'e getirdi.

23 Adem, "İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir" dedi, "Ona 'Kadın ' (İbranice kadın (İşşa) sözcüğü adam (İş) sözcüğünden türemiştir.) denilecek, Çünkü o adamdan alındı."

24 Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağ­lanacak, ikisi tek beden olacak.

Bu örneklere ünlü 7 Uyurlar öyküsünü de ekleyebiliriz. Bi­lindiği gibi Rab, kendine inananları korumak için onları bir mağrada yüzyıllarca uyutmuştur. Uyku ile koruma ya da yolcu­luk hakkındaki veriler sonunda Amerikan Edebiyatına kadar yansır. Washington Irving adlı Amerikalı yazar 1783 yılında Legend of Sleepy Hollow adlı öyküsünün kahramanı 20 yıl uyuyan Rip Van Winkle’dır.

Ayrıca Yakup’un da ünlü merdivenli meleklerini ilk kez rü­yasında görmesi, madde ötesi evrene yolculuk ve uyku durumu arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Yine de kanımca Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] 'in uykusunu en iyi açıkla­yan bilgiyi Maya mitolojisi yoluyla alabiliriz:

Maya Mitolojisi, Ronald Benowitz (s. 150)

Mayalar, insanoğlunun geçiş yaşadığı hali, "uyumaya yakın bir hal" olarak yorumlamışlardır. Şamanların da gerçeğin fark­lı boyluları ile iletişime geçtiklerini düşündükleri hu trans hali­ni. Mayalar "uyku hali" terimini kullanarak açıklamışlardır. Bu halin yaşanabileceği yerleri "uyku yeri" -ya bir tpmak, ya da piramitlerde bulunan özel odalar- olarak nitelendirmişleridir.

Sonunda peygamber uyanmış ve Burak adlı, cennetten gel­me, "eşekle katır arası" beyaz bir at ile yolculuklarına başlamış­lar. Burağm iki yanında, bacaklarım oynattığı yerde iki kanadı varmış ve her adımı "gözün görebileceği en uzak noktaya var- makta"ymış. Öte yandan Cebrail, bu hayvanın yönünü ve hızını ayarlamaktaymış!

Burak ile kuzeye doğru yol alıp Mescid-i Aksa’ya (Kudüs'e) varmışlar. Burada eski peygamberler ile görüşmüşler. Ardından "dünya göğüne" gelmişler. Burada bir kapı varmış. Kapı, Miraç için geldiklerini söylediklerinde açılmış ve esas yolculuk başla­mış. Göğün yedi katı sıra ile geçilmiş bundan sonra. Her katta değişik peygamberler ile karşılaşılmış. Sonunda Sidret-ül Mün- teha adlı ağaca gelinmiş. Cebrail burada peygamberden ayrıl­mak zorunda almış, çünkü o bile buradan öte gidemiyormuş. Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem]  ise daha ileriye Refref (döşek) adlı bir meleğin sırtında gitmiş. “Sayılamayacak kadar çok perde ve dört kapı geçip" arşın altına varmışlar. Burası tanrıya "iki yay boyu uzak­lıkta" imiş. Bu aşamada tanrının sesini duyan peygamber daha fazla dayanamayıp bayılmış.

Ardından dönüş yolculuğu başlamış ve sonunda Cebrail ile Kudüs'teki taşın yanına "inmişler". Göksel yolculuk burada bit­miş bitmesine ama Kudüs’ten Mekke'ye daha yol var. Bu yolu - yine uçarak- kat ederken Mekke’ye doğru giden bir kervan gör­müşler, bu kervanın üzerinden geçerken Burak yanlışlık ile bir deveye dokunup onu düşürmüş. Bu olaydan sonra Hz. Muham- med Mekke'ye “salimen vasıl olmuş”.

Tahmin edebileceğiniz gibi peygamber olanları çevresine anlatınca müminler bile olanlara inanmakta zorluk çekmişler. Büyük sürtüşmeler çıkmış yine Müslümanlar ve inançsızlar ara­sında. Ebu Bekir’e danışılmış; o da peygamber söylüyorsa ina­nılması gerektiğini söylemiş. Etraf böylesine karışıkken bir ker­van gelmiş Kabe’ye. Şaşkın adamlar ile dolu bir kervan! Yolda hiç fırtınaya yakalanmadıkları halde develerden birinin -sadece birinin- garip bir rüzgâr sonucu devrildiğini anlatmaktaymış yolcular hayret içinde!.. »3

Miraç olayı kısaca böyle; ama bizi en fazla ilgilendirecek bölüm sanırım Miraç kelimesinin anlamı; çünkü Miraç, kelime manası olarak merdiven demek!

Hezekiel

Şimdi yine Yahudiliğe geri dönüp peygamber Hezekiel'den söz açalım. Hezekiel’in durumu diğerlerinden daha farklı; çün­kü ölmeden önce defalarca Rab’bin yanına alınıyor... ve yıllarca “esir olarak” tutulsa bile her seferinde geri dönebiliyor! Tev­rat'ın Hezekiel bölümü baştan başa bir araştırma konusu zaten. İçinde uzay gezmelerinden, garip bir "Rab evinin” ayrıntılı pla­nına dek birbirinden daha şaşırtıcı bölümler var. Önceki sayfa­larda “Tammuz için ağlayan" kadınların gösterilip, onların nasıl yok edileceği anlatılan peygamber Hezekiel. Adı geçen kısım ise öylesine uzun ki, özetlemek hem hayli zor, hem de özetlense de konumuzu dağıtabilecek kadar detaylı.

93.3000 Yılın Sırlan adlı kitabımdan alıntıdır. Hezekiel kitabı, 30. yılda, 4. ayda ve ayın 5. gününde gökle­rin açılıp Hezekiel’in tanrıyı görmesi ile başlar.

Tevrat, Hezekiel 1:

4 Ve baktım, ve işte, şimalden buran yeli, durmadan ateş sa­çan büyük bir bulut geliyordu, çevresinde parıltı, ve ortasında ışıldayan maden.

Bundan sonra okuyacağınız kısa özeti ise hayal gücünüzü biraz coşturarak okuyun derim. Hani sanki okuduğunuz Tevrat değil de. Asimov'un daha önce basılmamış bir eserinin, bir UFO inişini betimleyen bölümü!

Peygamberin gördüğü bu şeyin ortasından dört tane "canlı benzeri” çıktığını söyleyerek devam etmekte Tevrat. Bunlar in­sana benzeseler de, dört yüzleri ve dört kanatları, kanatlarının altında insan elleri vardır. Tarif edilen yaratıkların arasından ise "o ateş" inip çıkmaktadır. Parlak ve şimşekler çıkmakta olan bir ateştir bu. Her dört yüzleri için dört tekerlekleri vardır. Bunlar sanki "tekerlek içinde tekerlektir”. Dönmeden dört yana git­mektedirler.

Tevrat, Hezekiel 1:

19   Canlı yaratıklar hareket edince, yanlarındaki tekerlekler de hareket ediyordu; yaratıklar yerden yükseldikçe, tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu.

20   Ruhları onları nereye yönlendirirse oraya gidiyorlardı. Tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu. Çünkü yaratıkların ruhu tekerleklerdeydi.

Kanatları oynayınca "suların, kargaşalığın ve orduların vel­velesinin" benzeri sesler çıkmaktadır. Gökte ise "gök kubbesi" gibi bir şey vardır. "Kubbeye benzer, billur gibi parlak ve kor­kunç bir şey canlı yaratıkların başları üzerine yayılmış”tır. (Tevrat, Hezekiel 1:22) Oradan Rab çıkar ve Hezekiel ile söy­leşmek istediğini söyler. Korkmamalıdır, onu asi milletlere yol­layacaktır (Tevrat, Hezekiel 1. bap).’4

Ve Hezekiel "alınıp götürülür".

Nereye götürülür, neler yaşar peygamber gittiği yerlerde, bu­rası belirsiz. Ama sonunda Kebar ırmağı kenarına bırakıldığı belirtilir; yaşadıkları ona bile fazla gelmiş olsa gerek; çünkü ye­di gün "şaşkın şaşkın" bırakıldığı yerde oturur.

Yedi gün sonra Rab’bin, ovaya çıkmasını isteyen sesi duyu­lur... ve Rab Hezekiel’e görünür; tıpkı Musa ile Sina dağında konuşması gibi Hezekiel ile de söyleşir.

Bir başka zaman ise bir el, perçeminden tutup kaldırır Heze- kiel’i. Bir binanın kapısına götürür. Ve buradan günahkârlar ile dolu Yeruşalim kentini nasıl "helak edeceklerini" gösterir. "İhti­yar, genç, ere varmamış kız, çocuklar ve kadınları helak için vurması" emri verilir bir yaratığa. Hezekiel'in feryatları yumu- şatamaz tektannyı ve şehir vurulur. Böylece peygamber kaldırı- la indirile yerden yere götürülerek günahkârların "nasıl figan et­tirilecekleri" gösterilir, tanrı tehditler savurur, askerlerin nasıl saçılacağı, kıtlıklar, korkular, dolu ile yıkımlar, öfkeli esen rüzgârlar, telef olacak insanlar anlatılır.

Tann Hezekiel’e çeşitli yıllarda görünüp korkunç vaatlerini ve öğütlerini anlatır ona ama "sürgünlüğünün 25. yılında, şeh­rin vurulmasından sonraki 14. yılda" peygamber garip bir kente götürülür. İşin çarpıcı yanı bu kentin ve içindeki binaların en in­ce detayına kadar -aşağı yukarı- on sayfa boyunca- anlatılması­dır. Öyle ki, yapıların duvarlarının kalınlık ölçüsü bile verilmiş­tir. Bu ölçme işini yaratıklardan biri özellikle yapmaktadır pey­gamber için. Odaların genişliği, pencerelerin yüksekliği, binala­rın garip yapısı, hatta içerdeki mobilyalar bile ayrıntılı bir bi­çimde tarif edilmiştir.

94 3000 Yılın Sırlan adlı kitabımdan alıntıdır. Hezekiel'e görünen gökteki “kubbeye benzer şey”i az da ol­sa çağrıştıran bir başka “şey” -havalanmış bir dağ- Kuran’da (üstelik bir Tevrat pasajını açıklarken) yer ahr! İlerdeki bölüm­lerde inceleyeceğimiz gibi Musa’nın, Sina dağına Rab ile söy­leşmeye çıkıp, Rab’bin de kavmin gözleri önünde Sina dağına "indiği” bölümde geçmektedir bu kavram; üstelik Tevrat’da de­ğil, bu olayın Kuran’daki açıklamasında yer alır!

Tevrat, Çıkış 19:

18 Sina Dağı'nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü RAB dağın üstüne ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu.

Mantık kıskacındaki beynimiz sayesinde doğal olarak bu söz­ler “ulu yaratıcının dağ üzerindeki tezahürü” biçiminde algılanır. Oysa aynı olay Kuran’da öyle önemli birkaç detayla anlatılmıştır ki, bu bilgilerler kimi ilginç teoriler türetmek hiç de zor değildir.

Öncelikle Rab’bin indiği yer Tur kavramı ile yansır Kuran’a. Klasik yorumlara göre belki Tur, Sina yarımadasında yer alan ve Tevrat’ta Horeb ismiyle anılan bir tepedir; ama Kuran’da Tur’un bir kapısı olduğu; yükselebildiğini; hatta Rab, Musa ile konuş­madan önce yakınlaşabildiği yazmaktadır! İşte bu nedenle Tur ile sembolize edilen kavramın, gökte yer aian, ama dağdan ayrı şekilde duran bir “şey” olabileceği izlenimini kolayca uyanır:

Kuran, 4 Nisa

154 Kesin söz vermeleri dolayısıyla Tur'u üstlerine yükselt­tik ve onlara: "Bu kapıdan secde ederek girin" dedik (...)

Kuran, 2 Bakara

63 Sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (...) Kuran, 19 Meryem

52 Ona, Tur'un sağ yanından seslendik ve onu (kendisiyle) gizlice söyleşmek için yakınlaştırdık.

Şimdi Sümer inancına uzanıp ilginç bir benzerlikten söz et­mek istiyorum. Çok farklı yıllar, çok farklı kültürler; ama aynı kavramlar: Sümer dininde (Tur sözcüğüne fonetik açıdan çok benzeyen) Kur adlı bir kavram vardır. Bir çeşit cehennemdir Kur bazılarına göre. Oysa değildir ve ne olduğu tam olarak belli değildir bana göre. Kur dünyayı “ana deniz”den (eski mitoloji­lerde evren oluşmadan önce hep bir deniz vardır) ayıran bir yer­dir. Bu söylemin asıl anlamı ise madde evreni ile deniz olarak sembolize edilen ilksel evrenin arasında bir bölge olduğudur bana kalırsa. İnanca göre ölüler buraya gitmekteydiler. Kur’un kelime anlamı ise hayli ilginçti; çünkü bazen “yabancı ülke” anlamına gelse de, en çok “dağ” anlamında kullanılır!

Yükselip, alçalan, kapılı dağlar; tekerlekli, kanatlı canlılann eşliğinde gelen tanrı; merdivenli melekler...

Tüm bu ilginç bilgiler yığını akıllarda şu temel sorulan çağ­rıştırıyor sanırım: Hezekiel nereye götürülmüştür? Yakup ki­minle güreşmiştir? Meleklerin, Süleyman'ın ve Mısırlı ölü fira­vunların kullandığı merdivenin ucunda gerçekten tann mı var­dır... yoksa başka boyutların/dünyaların/evrenlerin canlılan ve araçları mı? İsa, İlyas, Hanok, Muhammet Mehdi, hatta belki de hz. Süleyman’ın ölmeden gittikleri yer ile Hezekiel’in gördüğü yerler aynı yerler midir? Ve bir ilginç soru daha: Acaba Akhe- naton ve Amarnalılar da aynı yerde midirler?

Peki, neden sadece kutsallar gidebilmektedir “o yerlere”? “Salih kullar” oldukları için mi? Yoksa “topyekun” insanoğlun- dan çok farklı canlılar oldukları için mi?

İnanılmaz Uzunlukta Ömürler

Kutsalların farklı canlılar oldukları için Rab ile yakın ilişki­ler kurdukları; hatta onun yanma gidebildikleri teorisi çok şeyi açıklasa da fazla kolaycıdır tabii ki, çünkü buraya dek elimizde olan bilgilerle bu teoriyi güçlü bir biçimde desteklemek zordur. Önceki sayfalarda teoriye kanıt olarak gösterdiğimiz tek veri ise Akhenaton ve ailesinin garip görünümleridir. Oysa Mısır sanatı ya da sanata düşkün Mısır kültürü yardımıyla elde ettiğimiz bu bilgileri patriarklara uygulayamamaktayız ne yazık ki. Elimizde onların gerçek görünümleri üzerine somut bilgiler olmadığı için kafalarının Akhenaton ve ailesi gibi uzun olup olmadığı; cinsel organlarının bulunup bulunmadığı gibi noktalar bizim için sır olarak kalmaktadır. Ama yine de patriarkların da insana pek benzemedikleri yönünde ipuçlannu bulmak tümden olanaksız değildir; çünkü farklı kültürlerin kutsal metinlerini yanyana ge­tirince ortaya patri arklarında fizyolojik yönden insana benze­mediği yönünde ciddi kuşkular doğmaya başlar.

Kutsalların normal insanlardan ilk farklılıkları inanılmaz uzunlukta uzun ömürleridir. Bu bilgileri aldığımız kaynağın Tevrat olması da olaya ilginçlik katar; çünkü Ahd-i Atik, onla­rın soyu hakkında detaylı bilgiler vermiş; kimin kaç yaşında öl­düğünü sıra ile açıklamıştır. Oysa anılan dönemlerde dünya üzerinde yaşayan sıradan insanların ömürlerinin hiç de bu denli uzun olmadığı bilinmektedir.

İlk olarak Musa’yı ele alacak olursak, Firavun’un karşısına çıktığında 80 yaşında olan Musa’nın, 120 yaşında öldüğünü gö­rürüz:

Tevrat, Tesniye 34:

“7 Musa öldüğünde yüz yirmi yaşındaydı; ne gözleri zayıfla­mıştı, ne de gücü tükenmişti.” Sadece Musa değil, Musa’nın ağabeyi Harun da -tıpkı Musa gibi- normal insan ömrüne göre çok uzun yaşamış biridir.

Tevrat, Sayılar 33:

“38 Kâhin Harun RAB'bin buyruğu uyarınca Hor Dağına çıktı. İsraililer'in Mısır'dan çıkışlarının kırkıncı yılı, beşinci ayın birinci günü orada öldü.

39 Hor Dağı'nda öldüğünde Harun 123 yaşındaydı.”

Bu iki kardeşin yaşam sürelerinin uzunluğunun rastlantısal değil -belki de kalıtsal olduğu- ise babalarının ömrünün uzunlu­ğundan bellidir:

Tevrat, Çıkış 6:

20 Amram halası Yokevet'le evlendi. Yokevet ona Harun'la Musa'yı doğurdu. Amram 137 yıl yaşadı.

Üstelik sadece Musa ve Harun’un babası Amram değil, Am­ram’ın ataları da insana oranla iki kat uzun yaşayabilecek yapı­da insanlardır:

Tevrat, Çıkış 6:

16   Kayıtlarına göre Levioğullan'nm adlan şunlardır: Ger- şon, Kehat, Merari. Levi 137 yıl yaşadı.

18 Kehat'm oğulları: Amram, Yishar, Hevron, Uzziel. Kehat 133 yıl yaşadı.

Sözün özü İbrahim'in soyu hep ortalama insan ömründen çok fazla yaşamış bir soydur. Onların kronolojilerini kabaca İO 1500’lere dayandıracak olur, ve bu zaman sürecinde insan öm­rünün günümüzdekinden çok daha kısa olduğunu anımsarsak, patriarkların uzun yaşamları daha da ilginçleşir.

Şimdi bu soyu İbrahim’den başlayarak sıra ile inceleyelim ve bazı sonuçlara ulaşmaya çalışalım. Öncelikle soyu tanımak 352 açısından, elimizdeki patriarkların evlilikleri ve oğulları hak­andaki bilgileri alt alta koyalım:

İbrahim + Hacer => İsmail

İbrahim + Sara => İshak

İshak + Rebeka => Yakup

Yakup + Lea => Ruben (Bak erkek çocuk), Şimon (Duyar), Levi (Bağlılık), Yahuda (Övgü), İssakar (Ödül), Zevulun (De­ğer), Dina

Yakup + Bilha => Dan (Haklı), Naftali (Benim savaşım)

Yakup + Ziipa => Gad (Uğur), Aşer (Mutlu)

Yakup + Rahel => Yusuf (Daha çok versin), Benyamin (Sağ elimin oğlu)

Bu kutsalların ne kadar yaşadıkları ise Tevrat tarafından açıklanır:

Tevrat, Yaratılış 25:

7     İbrahim yüz yetmiş beş yıl yaşadı. Ömrü bu kadardı.

17     İsmail yüz otuz yedi yıl yaşadıktan sonra son soluğunu verdi. Ölüp halkına kavuştu.

Yaratılış 35:

28 İshak yüz seksen yıl yaşadı.

Yaratılış 47:

28 Yakup Mısır'da on yedi yıl yaşadı. Ömrü toplanı yüz kırk yedi yıl sürdü.

Yaratılış 50:

26 Yusuf yüz on yaşında öldü. Onu mumyalayıp Mısır'da bir tabuta koydular. Yaratılış 47:

7    Yusuf babası Yakup'u getirip firavunun huzuruna çıkardı. Yakup firavunu kutsadı.

8    Firavun, Yakııp'a, "Kaç yaşındasın?" diye sordu.

9    Yakup, "Gurbet yıllarını yüz otuz yılı buldu" diye yanıtladı, "Ama yıllar çabuk ve zorlu geçti. Atalarımın gurbet yılları ka­dar uzun sürmedi."

Tevrat, patriarklann yaşam sürelerini burada kesmekte olsa da; soyun diğer üyelerinin ömürleri hakkında bize bilgi veren başka bir kitap var; Yahudiliğin pseudo-graf kitaplarından biri:

Book of Jasher, Chapter 62

1    O senede, İsrailileriıı Mısır’e gitmesinin 79. yılında, Ya- kub'un oğlu Ruben, Mısır diyarında öldü. Ruben öldüğünde 125 yaşındaydı ve onu tabuta koydular, ve çocuklarının ellerine verildi.

2    Sekizinci yılda kardeşi Dan öldü; o ölümünde 120 yaşın­daydı. Ve o da tabuta kondu, ve çocuklarının eline verildi.

3    Ve o sene Edom kralı Kuşham öldü, ve ondan sonra Be- dad’m oğlu Hadad otuzbeş yıl için başa geçti, seksen birinci yılda Mısır’da Yakup'un oğlu İshakaar öldü, ve İshakaar öldü­ğünde 122 yaşındaydı, ve Mısır'da tabuta kondu, ve çocukları­nın ellerine verildi. '

4    Seksen ikinci yılda kardeşi Aşer öldü, öldüğünde 123 yaşın­daydı, ve Mısır’da, tabuta kondu, ve çocuklarının ellerine verildi.

5    Ve seksen dördüncü yılda Gad Öldü, ölümünde 124 yaşın­daydı, ve Mısır'da tabuta kondu, ve çocuklarının ellerine verildi.

23     Ve Yakub’un oğlu Yahuda'nııı Mısır'da öldüğü zaman geldi, Yakub’un Mısır’a gidişinin seksen altıncı yılıydı, ve Yalın­da öldüğünde 129 yaşındaydı, ve onu mumyaladılar ve tabuta koydular, ve çocuklarının ellerine verildi.

Ve' seksendokuzuncu yılda Naftali öldü, 132 yaşındaydı, ve tabuta kondu, ve çocuklarının ellerine verildi. Patriark soyun, normal insanlara farklılıkları sadece uzun ömürlü olmaları değildir. Onlar öyle yapıdadırlar ki, yaşadıkları yıllar içinde bedenleri -hatta fiziksel görünümleri- insana oranla çok geç aşınmaktadır. Örneğin İbrahim’in karısı Sara hakkında- b öykü, onun inanılmaz ileri yaşında bile, bir firavunu baştan çıkaracak güzellikte kalabildiğini anlatır:

Olay, İbrahim’in karısı Sara ile yaptığı yolculuklarda Mı­sır'a (ki karısının adı o zaman tanrı tarafından Sara’ya çevril­memiştir ve henüz Saray’dır) ve Gerar’a girerken karısına iki ayrı kez yaptığı aynı ilginç öneri hakkındadır. İbrahim, Sara çok güzel bir kadın olduğu için firavun ve Gerar kralı Avimelek ta­rafından hareme alınacağına kesin olarak bakmaktadır. Ama bu olasılık gerçekleşirse İbrahim’in -koca olarak- sonu parlak gö­rünmemektedir... Yani İbrahim, karısını almak isteyeceğine ke­sin gözüyle baktığı yöneticiler tarafından öldürüleceğinden korkmaktadır. Bu nedenle Sara’ya karısı değil; kızkardeşi oldu­ğunu söylemesini ister. Hem hem Mısır’a, hem de Gerar’a gir­diklerinde ise kuşkusunda ne ölçüde haklı olduğu görülür; çün­kü adı Tevrat’ta verilmeyen firavun da, Avimelek de, Sara’yı hareme alırlar ve İbrahim’e, bu güzel kadının kardeşi olduğu için, dokunmazlar. (Ama enteresandır, Rab bu yalanı söyleyen İbrahim’i değil, onları cezalandırır!)

Tevrat, Yaratılış 18:

11 İbrahim'le Sara kocamışlardı, yaşları hayli ileriydi.

20:

2 Karısı Sara için, "Bu kadın kızkardeşimdir" dedi. Bunun üzerine Gerar Kralı Avimelek adam gönderip Sarayı getirtti.

Olayın bizi ilgilendiren yanı ise bir firavun ve bir kralın Sa- r’nın güzelliğinden inanılmaz ölçüde etkilenmiş olmalarıdır... °ysa Sara son derece yaşlı bir kadındır! 2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldem, s.124

Bu garip tavrın (İbrahim’in karısını kızkardeşi diye tanıtma­sının) nedeni Saray’ m büyüleyici güzelliğidir. Abram eğer onun kocası olduğu bilinirse, Saray’a sahip olmak isteyenlerin kendi­ni öldürebileceğinden korkmaktadır. Basit bir hesaba göre Mı­sır’a girdikleri sıralarda seksen yaşını epey geride bırakmış ol­ması gereken Saray’ın hâlâ cinayet işletecek kadar güzel olması ilginçtir tabii. (...) Avimelek de Saray'ın güzelliğine kapılacak (muhtemelen 90 yaşlarında bir kadından söz edildiğini unutma­yalım!) ve onu eş olarak almak isteyecektir.

Sıradan insan ömrüne oranla uzun olan bu ömürleri aşın bu­lanlar bilmelidirler ki, Tufan’dan önce yaşamış seçilmişler, ya­kandaki uzun ömürlü patriarklardan bile çok daha uzun yaşa­mışlardır:

Yaratılış 5:

3 Adem 130 yaşındayken kendi suretinde, kendisine benzer bir oğlu oldu. Ona Şit adını verdi.

4 Şit’in doğumundan sonra Adem 800 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

5    Adem toplam 930 yıl yaşadıktan sonra öldü.

6    Şit 105 yaşındayken oğlu Enoş doğdu.

7 Enoş'un doğumundan sonra Şit 807 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

8    Şit toplam 912 yıl yaşadıktan sonra öldü.

9    Enoş 90 yaşındayken oğlu Kenan doğdu.

10 Kenan’ın doğumundan sonra Enoş 815 yıl daha yaşadı- Başka oğulları, kızları oldu.

11    Enoş toplam 905 yıl yaşadıktan sonra öldü.

12    Kenan 70 yaşındayken oğlu Mahalalel doğdu.

Mahalalel'in doğumundan sonra Kenan 840 yıl daha ya­şadı. Başka oğulları, kızları oldu. ]4 Kenan toplam 910 yıl yaşadıktan sonra öldü.

15    Mahalalel 65 yaşındayken oğlu Yeret doğdu.

16   Yeret'in doğumundan sonra Mahalalel 830 yıl daha yaşa­dı. Başka oğulları, kızları oldu.

17    Mahalalel toplanı 895 yıl yaşadıktan sonra öldü.

18    Yeret 162 yaşındayken oğlu Hanok doğdu.

19    Hanok'uıı doğumundan sonra Yeret 800 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

20     Yeret toplam 962 yıl yaşadıktan sonra öldü.

21     Hanok 65 yaşındayken oğlu Metuşelah doğdu.

22    Metuşelah'ın doğumundan sonra Hanok 300 yıl Tanrı yo­lunda yürüdü. Başka oğulları, kızları oldu.

23     Hanok toplam 365 yıl yaşadı.

24    Tanrı yolunda yürüdü, sonra ortadan kayboldu; çünkü Tanrı onu yanma almıştı.

25     Metuşelah 187 yaşındayken oğlu Lemek doğdu.

26    Lemek'in doğumundan sonra Metuşelah 782 yıl daha ya­şadı. Başka oğulları, kızları oldu.

27     Metuşelah toplanı 969 yd yaşadıktan sonra öldü.

28     Temek 182 yaşındayken bir oğlu oldu.

29    “RAB'bin lanetlediği bu toprak yüzünden çektiğimiz ezi­yeti, harcadığımız emeği bu çocuk hafifletip bizi rahatlatacak" diyerek çocuğa Nuh adını verdi.

30    Nuh’un doğumundan sonra Lemek 595 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

31    Lemek toplam 777 yıl yaşadıktan sonra öldü.

32    Nuh 500 yıl yaşadıktan sonra Sam, Ham, Yafet adlı oğul­lan doğdu.

Bu garip uzunluktaki ömürler insanoğlunun ilk prototipleri­nin uzun ömürlü olduğu, sonra çeşitli nedenler yüzünden bu ömür sürecinin giderek kısaltıldığını düşünebilirler. Bu klasik bir açıklamadır ve bir o kadar da kolaycıdır. Bu açıklama kolay- cıdır; çünkü Tevrat, bu ilk insanlar çoğalırken, çevrede başka insanların var olduğunu -dolaylı da olsa söylemektedir!

Öncelikle Adem ve Havva’nın oğulları Kabil ve Habil mitin­de ilk insanların oğulları olan bu iki adamın evlenecek kadınlan nereden buldukları belli değildir; çünkü Kayin'in (Kabil’in) dün­yadan inişini söyleyen ayetin hemen ardından "Kayın karısıyla yattı" cümlesi gelmektedir (Yaratılış 4:17). Zaten Kabil lanetlen­dikten sonra cezasını ağır bulup "Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni’' (Yaratılış 4:14) sözlerindeki “kim bulursa” nitelemesi; ayrıca bu sözlere yanıt olarak tanrının "Seni kim öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak" (Yaratılış 4:15) şeklindeki yanıtı dünya üzerinde, Kabil Aden’den dünyaya inmeden önce, ya da indikten sonra, başka insanların varlığını göstermektedir.

“İlk insanlar” şeklinde tanıtılan patriarklar ürerken dünya üzerinde başka insanlar yaşamaktaysa Rab’bin patriarklannın insan değil de, tanrının soyu olduklarının, bu soyun da büyük olasılıkla insanoğlundan farkh oluşumda bir soy sayılması ge­rektiğinin mi kanıtıdır?

İster tanrının soyu, ister ilk insanlar olsun, onlara yaşam sü­relerinin uzunluğu açısından bakılınca durumun garipliğinde bir değişim olmuyor. Adem’in oğlu Şit’ten (Şit’ten diyorum; çünkü Yaratılış 4:17-22 arasında dünyaya indiği sözü edilen ve ilk neslinin adlan verilen Kabil’in soyunun gelişimi hakkında bir daha açıklama yapılmaz; soy, Adem ve Havva’nın, öldürülen Habil yerine koymak için yaptığı Şit ile sürer) Musa’ya daya­nan tanrısal soyun yaşam süreleri alışılmışın dışında. Oysa dün­ya üzerinde yaşam sürmüş olan ve onlardan çok daha uzun ya­şamış başkaları da var. Varlıkları kanıtlanamamış; gün ışığına çıkan yazıtlardaki, tabletlerdeki bilgiler hep masal olarak görül­müş olsa da, elimizde Mezopotamya uygarlığının ilk kralların alışılmadık uzunlukta ömürlere sahip oldukları hakkında veriler bulunmaktadır: Babylonian Long Lived Kings, Kolon IETCSL (Electro­nic Text Corpus of Sumerian Literatüre) translation: t.2.1.1 The Oriental Institute, University of Oxford

/. Hükümranlık göklerden indi;

2.     Hükümranlık Eridu kentindeydi.

3.     Alulim kral oldu (uygulandı)

4.     Hükümranlık 28.000 yıldı;

5.     Alamar onu 36.000 yıl uyguladı;

6.2 kral

7.64.800 yıl uyguladı.

8.     Eridu devrildi.

9.     Hükümranlık Badgurgurru’ya

10.     gitti

11.     Badgurgurru’da Enmenluanna

12.43.200 yıl uyguladı

13.     Çoban Dumuzi 36.000 yıl uyguladı:

14.     3 kral

15.     onların seneleri 108.000'di.

16.     Badgurgurra devrildi;

17.     Hükümranlık Larak,’ a geçti.

18.     Larak’ta Sibzianna

19.     Krallığı 28.000 yıl uyguladı;

20.     1 kral

21.28.000 yıl uyguladı.

22.     Larak devrildi;

23.     Hükümranlık Sippar’a

24.     Geçti.

25.     Sippar’da Enmenduranna

26.     Krallığı 21.000 yıl uyguladı;

27.1 kral

28.21.000 yıl uyguladı.

29.     Sippar devrildi;

30.      Hükümranlık Surrippak’a geçti. .

31.     Surrippak’ta Uberratum

32.     Hükümranlığı 18.600 yıl uyguladı:

33.     1 kral

34.18.600yıl uyguladı.

35.5 şehir,

36.8 kral

37.241.200 yıl uyguladı.

38.     Sel ülkeyi yıktı.

39.     Selden sonra devrildi,

40.     gökten inmiş hükümranlık—

41.     hükümranlık Kish'taydi.

42.     Kish’ta Gaur

43.     Kraldı.

44.1200 yıl uyguladı.

45.     Khulla-Nidaba kutsal hanım,

46.     Onu 960 yıl uyguladı.

Tabletteki bilgiler -bilimin felsefe taşı olan- mantığa uygun olmadığı için bilim adamlarınca önemsenmemiş; yazılanların, belki de gerçek bilgiler olduğu göz ardı edilmiş ve tümü sadece arkeolojik ve tarihsel değerleri açısından saygı görmüş. Şimdi işin daha da ilginç bölümüne gelelim. Son yıllarda Zecharia Sitchin adlı araştırmacı, yukarıdaki tablette verilen bilgilerin gerçek olduğu düşüncesinden yola çıkarak büyük ses getiren bir kitap yazdı (aslında bir seri yazdı ama dilimize sadece tek ka­zandırıldı). Söz etmek istediğim kitap serisinin 12. Gezegen ad­lı olanı. Sitchin kitabında bu kralların gerçekten yaşadığını; üs­tüne üstlük bunların birer uzaylı olduğunu öne sürdü; görece de teorisini kanıtladı.

Kitabında Sitchin, Güneş Sistemimizde “12. Gezegen" adım verdiği bir gezegen daha olduğunu öne sürüyor; bu gezegenden bazı uzaylıların tarih öncesi zamanlarda dünyaya indiğini düşü­nüyor ve garip uzunlukta hüküm süren Babil krallarının da on- lar olduğunu iddia ediyordu. Sümer dininin alt tanrıları sayılan Annunakiler yazara göre tanrılar değil, kral-uzaylılardı. Sitchin, bu varlıkların uzun yaşamları konusunu ise aşağıdaki gibi açık­lıyordu:

12. Gezegen, Zecharia Sitchin, s.270

Eğer bu Tufan öncesi hükümdarlar, önerdiğimiz gibi, 12. Gezegenden Dünya’ya inen “Neftimler" ise, o zaman dünya inerindeki hükümdarlık dönemlerinin 12. Gezegen’in yörünge dönemleriyle ilişkilendirilmeleri şaşırtıcı olmamalı. (...) Şüphe­siz, Dünya’ya inen Nefilimlerin herhangi birisinin iddia edildiği gibi bıırada 28.000 veya 36.000 yıl boyunca hüküm sürebilir miydi diye sorulabilir. (...) Ama yıl dediğimiz nedir ki? Bizim yı­lımız Dünya' nın, Güneş çevresindeki bir yörüngeyi tamamla­ması boyunca geçen süredir. (...) Bir başka gezegendeki yaşa­mın da o gezegenin devirleri tarafından ayarlanmış olduğu ko­mşunda çok az-şüphe olabilir.

Sitchin’in garip uzunlukta ömürleri olan Sümer kralları ol­duğunu düşündüğü Nefilimlerin gerçekte ne olduğu ise başlı başına bir tartışma konusu. Tevrat’ta devler veya düşmüş kişiler olarak geçmekteler:

Tevrat, Yaratılış 6:

/ Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.

2 İlahi varlıklar (tanrının oğulları) insan kızlarının güzelli­ğini görünce beğendikleriyle evlendiler.

4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi ol­dukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefıllerfdüşmüş ki­şiler) vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

(Bunların melek ya da Şit soyundan gelen insanlar olduğu sanılıyor. Septuaginta bunu "Devler” diye çevirir.)

Tevrat’tan ise -tıpkı patriarklar gibi- Nefilimlerin soyunun da dünya üzerinde yaşamakta olduğunu öğreniriz: îbraniler çöl- de akıncı bir ordu olarak ilerlerken Musa, Kenan ülkesine sal­dırmadan önce çevreyi araştırmak için bir grup toplayarak onlar casus olarak yollar. Fakat adamlar günler sonra bölge halkından çok korkmuş olarak geri dönerler. Yüksek refah düzeyinde ya­şayan bu paganist halk çok uzun boylu ve güçlüdür.

Tevrat, Sayılar 13:

27 Musa'ya, “Bizi gönderdiğin ülkeye gittik" dediler, “Ger­çekten süt ve bal akıyor orada! işte ülkenin ürünleri!

28 Ancak orada yaşayan halk güçlü, kentler de surlu ve çok büyük. Orada Anak soyundan gelen insanları bile gördük.

32Araştırdıkları ülke hakkında Israililer arasında kötü ha­ber yayarak, “Boydan boya araştırdığımız ülke, içinde yaşa­yanları yiyip bitiren bir ülkedir” dediler, “Üstelik orada gördü­ğümüz herkes uzun boyluydu.

Bu uzun boylu halkın gerçekte kim olduğu ise bir sonraki ayette ortaya çıkar: Anakhlar, Nefilimlerdir!

13:

33Nefıller'i, Nefiller'in soyundan gelen Anakhlar'ı gördük. Onların yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük.”

Yunan mitolojisinde de Zeus’un evrenin liderliğini elde ede­bilmek için devirdiği soy olan Titanlar, “devler” olarak da tanı­nırlar ve bu titanların ulu anası Rhea, artık yakından tanıdığımız Kibele’dir. İlginçlik bu kadarla da kalmaz, çünkü Rhea’nın ko­cası Uranos’un da (tıpkı Attis ve Şiva gibi) penisi kesilmiştir... ama bu kez kesen Zeus’un babasıdır.

Sözün özü, bana göre Nefilimler değil uzun ömürlü Sümer kralları; bilakis, onlara tam olarak karşıt yapıda (ana tanrıça ba- ba tanrı soyu diyelim mi?) canlılar. Sümer kralları ise patriark- lar ile büyük benzerlikler içindeler.

İster Nefilimler olsunlar, ister başka varlıklar; Sitchin’in uzaylıların geldiği gezegen olduğunu düşündüğü; dünya çevre­sinde eliptik bir yörüngesi olan; her geçişinde çeşitli katastrof ve felaketlere neden olan ve bu yüzden tekrar geçişinde dünya­nın sonunu getireceğinden kuşkulanılan gezegenin adı ise Mar- duk. Hammurabi’nin tektanrılaştırmaya çalıştığı, kanunlarını ondan aldığını söylediği tanrı. Ahd-i Atik’in Yahve’sine benzer­liği ise araştırmacıları hayrete düşüren Marduk.[97] (İncelemeci Samuel Reinach da, Hammurabi yasalarıyla Yahudi yasaları arasındaki benzerliğe işaret ederek, Marduk’u Yahova’yla aynı- laştınr.) Bu bilgiler ışığında sanıyorum akıllara takılması kaçı­nılmaz bir soru vardır artık ortada: “Patriarklar, kıyameti yara­tacak Marduk’lular mıdır?”

Doğaüstü Hz. Musa

Şimdi tarih içinde biraz ilerleyip Akhenaton zamanına gelelim ve firavunun yapamadığını yapmayı başaran adama dönelim... Yani Musa’ya. Musa’yı tanımakla hiç ummadığımız bir noktaya çıkacağız ve tüm bu bilgilerin, birbirine sıkı ilmeklerle bağlı bir dokunun küçük parçalan olduğunu bir kez daha anlayacağız.

Yahudi ve Hıristiyanlıkta peygamberlerin insanüstü özellik­leri sıklıkla yer ahr ve kabul görür belki; aına genelde hastaları iyi etme, görmeyen gözleri açma, yerden su çıkarma benzeri, yardım amaçlı eylemler oldukları için bu üstün yetenekler onla­rın kutsallığı ile açıklanmaya çalışılır. Oysa Akhenaton gibi ne­reden geldiği, kim olduğu belli olmayan bir diğer peygamber olan Musa’nın fizyolojik yapısında, sıradan insanda görülme­yen öyle farklılıklar bulunmaktadır ki, bunları kutsallıkla açık­lamak hayli zordur... hatta ünlü asasıyla gerçekleştirdiği muci­zeler inceleme alanına dahil edilmese bile! Sözün özü, kutsalla­rın insandan farklı yapılarının Musa kimliğinde hayli ilginç bo­yutlara ulaşarak birçok şeyi açıklayıcı hale dönüştüğünü söyle­mek yanlış olmaz.

Musa ve yaşadığı ortamı anlatmaya Yakup’tan başlamak ye­rinde olur; çünkü onun başrolü oynadığı plan, kendinden onlar­ca yıl önce aktifleşmeye başlamıştır. Hatta her şey İbrahim’le başlamış olsa da, bence bu bölüm işin “girizgahı”dır ve ana te­ma Yakup ile start almış, Musa ile doruğa çıkmıştır.

Tanrı ile güreşen ve adını İsrail’e çevirten Yakup’un 13 oğlu olur diye anlatmaya başlayayım... en küçüğünün Yusuf olduğu 13 oğul. “Yusuf ile Züleyha” şeklinde masallaştırılmış olsa da; gerçekle çok az ilgisi olan bir öykünün kahramanıdır Yusuf. Ay­nı zamanda son patriarktır. Yusuf’tan sonra Tevrat soy hakkında bilgi vermez; Çıkış l:8’de "Sonra Yusuf hakkında bilgisi olma­yan yeni bir kral Mısır’da tahta çıktı.” sözleri ile İbranilerin Mısır’da ezilme öyküsüne geçer. (Musa, bu öyküler içinde bir­denbire, yani patriark soy ile ilgisi açıkça belirtilmeden, sadece “Levili bir adamın oğlu” olarak tanıtılmacasına, ortaya çıkar). Babası Yakup tarafından en sevilen oğul olan Yusuf, gün gelir kardeşlerinin komplosu ile köle olarak bir Mısır Tı zengine satı­lır. Orada, efendisi Potifar’ın karısına tecavüz ettiği suçlamasıy­la zindana atılıp, çile doldururken diğer mahkumların rüyalarını başarılı şekilde yorumlamaya başlar. Böylece ün kazanır ve so­nuçta şöhreti firavuna dek ulaşır. Huzura çağrıldıktan sonra, fi­ravunun bir rüyasını doğru yorumlayınca vezir olur; sonuçta kardeşlerini affederek, ailesini Mısır’a aldırır. İbranilerin Mı­sır’a gelmesinin kısa öyküsü böyledir.

Zaman içinde kimi kaynaklara göre beni İsrail, Mısırlılarla yarışacak ölçüde zenginleşirler. Meydan Larousse - İbraniler

İbraniler (■■■) bu verimli ülkede çabucak zenginleştiler. Mı­sır'ın önemli mevkilerini ellerine geçirdiler.

Tevrat’a göre ise “esirlik” içindedirler.

Tevrat, Çıkış 2:23-25

23  Aradan yıllar geçti, bu arada Mısır Kralı öldü. İsraililer hâlâ kölelik altında inliyor, feryat ediyorlardı. Sonunda yakarış­ları Tann'ya erişti.

24  Tanrı iniltilerini duydu. İbrahim, İshak ve Yakupia yaptı­ğı antlaşmayı anımsadı.

25    Israililer'e baktı ve onlara ilgi gösterdi.

Hangi koşullarda yaşıyor olsalar da, bir gece firavunun il­ginç bir rüya görmesiyle tarih yazılmaya başlar.

Meydan Larousse, Musa

Bütün dini kaynaklar şu efsanede birleşir: Mısır firavunu bil­gece rüyasında o yıl doğacak erkek çocuklardan birinin tahtını yıkacağını, yeni bir din getireceğini, kendisini ortadan kaldıra­cağını gördü. Bunun etkisi altında, o yıl içinde doğan ve doğa­cak bütün erkek İsraili çocukların boğdurulmasını emretti.

Yeni doğan çocuklardan biri olan Musa, annesi tarafından bir sepete konularak Nil nehrine bırakılır; firavunun kızı tara­fından bulunup, sarayda büyütülür.

Musa, asil bir aile içinde, ayrıcalıklı konumda yaşıyor olsa da Mısırlılara düşmandır. Zaman içinde bir Mısır’hyı öldürünce Mid- yan’a kaçar. Orada evlenerek, 20 yıl çoban olarak saklanır. Sonun­da tektanndan emir alınca Mısır’a dönüp İbranileri çöle çıkartır.

İbraniler, akıncı bir ordu kimliğinde, geçtikleri ülkelerin halkları ile savaşarak göçebe ve hayvancı bir topluluk olarak ilerlerler ve sonunda -İbrahim'den sonra ikinci kez- Filistin’e varırlar. Burada Musa kavınine vaat edilmiş toprakları bir kez daha gösterir. Ama bu toprakların hâlâ sahibi vardır... üstelik bu sahipler hâlâ seks tapımı yoluyla pagan tanrılara tapmaktadırlar. İbraniler böylece hem yoldan çıkmış halkı “hidayete erdirmek”, hem toprak kazanmak için yüzyıllarca sürecek olan çok çetin savaşlar yaşama maratonuna başlarlar.

İbranilerin öyküsü kaba anlatımıyla böyle. Oysa bu klasik öykü ne onların, ne de Musa’nın kimliğini kesinlikle açıklayıcı değil; çünkü hikayede birçok boşluk var: Öncelikle yüzyıllarca Mısır’da yaşadıkları öne sürülen İbranilerden neden hiçbir Mı­sır kaynağının söz etmediği sorusuna yanıt vermek hayli güç. Mısır’da ne bir İbrani mezarı, mezarı taşı, duvar yazısı veya mektup bulunabilmiş. İkincil olarak on binlerce köle İbrani’nin Mısır’dan çıkıp, Kenan ülkesine yerleşmesi gibi önemli bir olay hakkında da hiçbir tarihsel kaynakta tek bir satır olmaması da ilginç! Bu belirsizlikler ve yanıtlanamayan sorular nedeni ile in­celemeciler İbranilerin kim oldukları ve gerçekten nereden gel­dikleri konusunda asla kesin bilgilere ulaşamıyorlar.

2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldem, s.40

Sarayda bir prens gibi büyütülen, (...) ardından büyük bir halkı Mısır'dan firavunun itirazlarına rağmen çıkaran bir lider­den hiçbir iz kalmaması, Mısır gibi kayıt tutmaya meraklı bir toplumda rastlanılacak durum değildir.

İbranilerin kimliği kadar, Musa’nın -hatta İbrahim ve Yu­suf’un da- gerçekten yaşayıp yaşamadıkları; yaşadılarsa neden onlardan da hiçbir tarihsel dokümanda söz edilmediği belirsiz! Öte yandan Harun, Mısır firavunu İbrani erkek bebeklerin öldü­rülmesi emrinden nasıl kurtulduğu da açıklanamıyor. Harun’un isminin kökeni de olaya bilinmezlik ve gizem katmakta; çünkü Harun adı “aharon” şeklinde söylenip yazıldığında “belirsiz” 366 anlamında. Zaten Tevrat’da uzun süre kayıp olduğu Tevrat’ta açıkça belirtiliyor; Musa, peygamber olunca tanrı tarafından bu­lunup, kardeşinin yanma gitmesi söyleniyor.

Konu öylesine gizemli ve önemli ki, Musa ve İbraniler hak­kında birçok spekülasyonun yapılmasının önüne geçilemiyor. Örneğin bir grup incelemeci, Musa liderliğinde Mısır’dan çıkan büyük grubun İbraniler değil; firavun Tutankamon, Ai veya Ho- remheb tarafından Mısır’dan sürülen Akhenaton’cular olduğu­nu düşünüyor, Diğer yandan Messod Sabbah adlı yazar, Secrets of the Exodus-(Mısır’dan Çıkışın Sırları) adlı 20 yıllık bir araş­tırmasının ürünü olan sansasyonel kitabında Musa’nın, ilerde I. Ramses adıyla tahta geçecek olan Mısırlı general Ra-Messu; bunun da ötesinde İbrahim’in de Akhenaton olduğunu öne sürü­yorlar. Bazı diğer araştırmacılara göre ise Musa, bizzat Akhena- ton'un ta kendisi! Hatta farklı bir grup incelemeciye göre Musa, dişi firavun Hatşepsut’un halktan seçtiği ve Deir el-Bahari’de yapılan mezar-tapınağımn mimarı Nehesi.

İlginç teoriler üretenler sadece araştırmacı yazarlar değil! Mu­sa ve Akhenaton arasında bağlantı olduğuna inanan çok saygın - hem de ne tarih, ne de din ile doğrudan ilişkisi olmayan- bir bilim adamı da var; Sigmund Freud. Freud, “Musa ve Tektanncılık" adlı 1939 tarihinde basılan son kitabında Musa'nın, Akhena- tonün, Aton taraftarı ya bir memuru/yöneticisi/generali/rahibi ve­ya bir asil kişi olduğunu yazıyor. Freud, Musa’nın kral öldükten sonra Nil deltasının doğusunda yaşayan İsrail kavmini “seçilmiş kavim” olarak alıp, Mısır'dan çıkarttığına ve onlara Akhenaton dininin ilkelerini öğrettiğine inanmakta.

Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.110

Sigmund Freud son büyük eseri Musa ve Tektanrıctlık’ta Musa'nın Yahudi olmadığını fakat İÖ 1377-1358 döneminde hü­küm süren firavun İkhnaton'un ailesinden gelen bir Mısırlı soy­lu olduğunu öneriyordu.!...) Bu firavunun ölümüyle hem tahtı hem de tektanncıltk kültü yıkıldı. Musa, deltadaki Semitik yerli­lerle Mısır’ı terk etti ve onlara Ikhnaton'un tektanrıcı inancını aşıladı. Fakat hu insanlar çölde onun disiplininden sıkılarak onu kestiler, önderliği Arap volkan tanrısı Yehova'nın Medyen papazı ele geçirdi.

Görüldüğü gibi teoriler çok. Bu savların herhangi birinin doğru olup olmadığı henüz kesinleşmiş değil. Yine de genelde inanılan iki nokta var: İlki Musa’nın adının Mısır kökenli oldu­ğu; çünkü “çocuk” anlamına gelen Mose adı, Tutmose olarak birçok firavunda görülmekte. Yani onun bir İbrani olup olmadı­ğı kesin söylenemese de, Mısır’h olduğu konusunda birçok ipu­cu var. İkinci kesin nokta ise Musa’nın Tutankamon (Akhena- ton yerine getirilen ve kimliği belirlenemeyen çocuk firavun olarak incelemiştik) zamanında yaşadığı; İbranileri “zulmünden kurtardığı” kralın ise II. Ramses olduğu.

Musa hakkında üzerinde durulmaya değer bir başka bilgiler de var... onun -tıpkı Yakup (ve diğer bazı patriarklar) gibi- tanrı ile karşılıklı konuşması gibi. Bu konu ise araştırmamızın teme­lini oluşturduğu için en başından öğrenmeye koyulalım:

Musa'nın İbranileri çöle çıkartmasının 3. ayında topluluk Si­na çölüne varır. Sina dağının karşısında konaklarlar. Burada Rab, Musa'ya seslenerek, İbranileri kendi kavmi olarak seçtiği­ni, onlara vaat edilmiş toprakları vereceğim, ama karşılık olarak kendisine biat edilmesini bir kez daha ister. Musa bu durumu halkın ileri gelenlerine aktarır, onlar da bir ağızdan "Rab'bin söylediği her şeyi yapacağız" diye bağırarak Rab ile ahitleşirler. Musa bu gelişmeyi Rab'be aktarınca, Rab da Musa’ya daha köklü biçimde güvenmeleri, böylece de onun her emrini kesin­likle yerine getirmeleri için kavme görüneceğini açıklar. Rab’in, insanların yanıtını öğrenmek için neden Musa’ya gerek duyduğu ise ne İbranilere, ne Tevrat metni yazarlarına, ne de okuyucularına garip gelmemektedir!

Rab, sözlerini sürdürerek “koyu bir bulut içinde” görünece­ğini, halkın gözü önünde Sina dağına “ineceğini” ama onu gör­mek için halkın üç günlük bir “arınma” döneminden geçilmesi gerektiğini açıklar. Arınmanın anlamı ise, kavmin giysilerini yı­kaması ve üç gün boyunca cinsel ilişki kurmamasıdır! (Çıkış 19:15). Bu gereklilikleri deklare eden Rab, bir önemli hatırlat­mada daha bulunur:

Tevrat, Çıkış 19:

12Dağın çevresine sınır çiz ve halka de ki, 'Sakın dağa çık­mayın, dağın eteğine de yaklaşmayın! Kim dağa dokunursa, ke­sinlikle öldürülecektir.

Dağa çıkan veya dokunanı öldürmenin bir de kuralı vardır: Bu günahı işleyen kişiler el değmeden, yani dokunulmadan, te­mas edilmeden öldürülmelidir.

Çıkış 19:

13 Ya taşlanacak, ya da okla vurulacak; ona insan eli değ­meyecek. İster hayvan olsun ister insan, yaşamasına izin veril­meyecek.' Ancak boru uzun uzun çalınınca dağa çıkabilirler.

Üçüncü günün sabahında gök gürler, şimşekler çakar, güçlü bir boru sesi duyulur ve dağın üzerine koyu bir bulut iner. Kavim kor­kudan titreyerek, Musa öncülüğünde dağın eteğine gelip durur.

Çıkış 19:

18    Sina Dağt'nm her yanından duman tütüyordu. Çünkü RAB dağın üstüne ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle sarsılıyordu.

Rab, Sina dağı üzerine başarılı bir şekilde “inmiş”tir! Ku­ran’da Tur’un “inip çıkışı” şeklinde yer alan ve önceki sayfalar­da söz ettiğim bilgi, işte bu olayın anlatımıdır. Rab’bin bundan sonraki ilk işi Musa’yı dağa çağırmak olur... İnsanların dokunmasının bile yasak olduğu; dokunanın, el değ­meden öldürülmesi gereken dağa çağırmaktadır peygamberini. Fakat Rab Musa’yı çağırmak kadar, İbranileri de uzak tutmaya çalışmakta, bu nedenle halkın yaklaşmaması için yaptığı uyarı­lan yinelemektedir.

Çıkış 19:

20    RAB Sina Dağı'nın üzerine indi, Musa’yı dağın tepesine çağırdı. Musa tepeye çıktı.

21    RAB, "Aşağı inip halkı uyar" dedi, "Sakın beni görmek için sınırı geçmesinler, yoksa birçoğu ölür".

Musa tekrar kavme döner, uyarıları yeniler... Ama uyarıya gerek yoktur; çünkü halk zaten gördüklerinden dehşet içinde­dirler!

Çıkış 20:

18    Halk gök gürlemelerini, boru sesini duyup şimşekleri ve dağın başındaki dumanı görünce korkudan titremeye başladı. Uzakta durarak

19    Musa'ya, "Bizimle sen konuş, dinleyelim" dediler, "Ama Tanrı konuşmasın, yoksa ölürüz.

Musa ise yanıt olarak korkmalarının gereksiz olduğunu ve neden korkmamaları gerektiğinin ilginç nedenselliğini açıklar; Rab, sadece “tanrı korkusu” yaratmak için gelmiştir!

Çıkış 20:

Musa, "Korkmayın!" diye karşılık verdi, "Tanrı sizi dene­mek için geldi; Tanrı korkusu üzerinizde olsun, günah işlemeye- siniz diye." Bu sözler ile halkı sakinleştirdikten sonra "tanrının içinde bulunduğu koyu karanlığa" girer (Çıkış 20:21)

İnsanlar toprakta, Musa koyu karanlık çökmüş dağdayken Rab önce Musa’ya ünlü 10 Emir’ini ve diğer yasalarını dikte eder; kanun yazdırma işinden sonra ise seçilmiş 70 kişiye de kendini göstermek istediğini bildirir. Harun, Harun’un oğullan Nadav, Avihu ve İsrail ileri gelenlerinden yetmiş kişi Rab’be bi­raz daha yaklaşabilecektir. Ama halk yine dağa çıkmamalıdır.

Çıkış 24:

2 Yalnız sen bana yaklaşacaksın. Ötekiler yaklaşmama!/. Halk seninle dağa çıkmamalı.

Musa geri döner, -önceki sayfalardan anımsayacağımız gibi- kanlı kurbanı seven tanrıya, Rab’bin en küçük detayına kadar açıkladığı yöntemle kurbanlar keser... ki bu kurban kesme eyle­mi Tevrat’ın ilerdeki sayfalarında leğenler dolusu kan biriktir­meye varacak ölçülere ulaşacaktır. Ardından:

Çıkış 24:

9 Sonra Musa, Harun, Nadav, Avihu ve İsrail ileri gelenle­rinden yetmiş kişi dağa çıkarak

10İsrail'in Tanrısı'nı gördüler. Tanrının ayakları altında la- civerttaşım andıran bir döşeme vardı. Gök gibi duruydu.

11 Tanrı İsrail soylularına zarar vermedi. Tanrı'yı gördüler, sonra yiyip içtiler.

70 seçilmiş Rab’bin şöleninde yer alsalar da, ona yaklaşa­madıkları az sonra anlaşılır; çünkü yemekten sonra Rab Mu­sa’ya onların yanında olmadığını belirtecek bir söz söylemekte ve “Dağ'a, yanıma gel" demektedir. Böylece:

Çıkış 24:

17    15 Musa dağa çıkınca, bulut dağı kapladı. RAB'bin görkemi İsraililer'e dağın doruğunda yakıcı bir ateş gibi görünüyordu.

18    Musa bulutun içinden dağa çıktı. Kırk gün kırk gece dağ­da kaldı.

Bu süreçte Musa Rab’den önemli emirler alır. Tanrı ve Mu­sa, emirleri iki taş blok üzerine yazmakla meşgulken kavim eski paganist tapıma geri döner. Musa kavme geri gelip durumu gö­rünce onların haline öfkelenerek taşlan kırar; bir kıyım başlatır:

Çıkış 32:

27    Musa şöyle dedi: “İsrail'in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün.’ “

28    Levililer Musa'nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü.

Bu kıyımın bir de iyi yanı vardır; günahkârları -öz oğullan ve kardeşleri olsa da- öldüren Levliler artık kutsanmışlardır:

Çıkış 32:

29    Musa, “Bugün kendinizi RAB'be adamış oldunuz” dedi, "Herkes öz oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bugün RAB sizi kutsadı"

Ortalık durulup, huzur ve barış(!) sağlandıktan sonra Rab, Musa’yı bir kez daha huzuruna çağırır; peygamberine, halka öf­kelenip kırdığı levhalar yerine, yeni levhalar verecektir. Ve tabii ki Musa’nın yine dağa yalnız başına çıkması gerekmektedir. Rab önceki uyanlannı bir kez daha tekrarlar:

Çıkış 34:

“3 Senden başka kimse dağa çıkmasın, dağın hiçbir yerinde kimse görülmesin. Dağın eteğinde davar ya da sığır da otlamasın." Dağda ne olmakla, ne yaşanmaktadır ki böylesi önlemlere gerek olmaktadır? İnsanların dağa adını atmakla herhangi bir neden dolayısıyla ölecekleri, tanrının da insanları böyle bir son­dan sevecenlikle koruma amacı güttüğü düşüncesi asılsızdır; çünkü dağa çıkanlar ölecekse, zaten ölmüş olan biri için öldü­rülme emri verilmeyeceği açıktır. Dağa çıkanlar kutsal bir me­kana adıın atmanın cezası olarak öldürüleceklerse; neden el değmeden öldürülmelidirler? Yasağın nedeni dağda, insanoğlu­nun görmemesi gereken bir şeyin bulunmasıysa, neden davar ve sığırların da dağa adım atması yasaklanmıştır?

Yanıtsız kalan sorular sonucu belki de sadece şu teori gelişti­rilebilir: Dağa adım atanların -ister insan, ister hayvan olsun- kesinlikle bir şeyden olumsuz yönde etkilenecekleri; bu etkile­necekleri şeyin ise -el değmeden öldürülmeleri gerektiğine gö­re- bulaşıcı olduğudur!

Peki, Musa nasıl bir yapıdadır ki, insanoğlunun yaşayamadı­ğı böylesi bir ortamda rahatça bulunabilmektedir? Ayetlerden öğrendiğimiz kadarıyla Musa, hiçbir önleme gerek olmaksızın Rab’be yaklaşabilmektedir. Öte yandan dağda olanlar -ya da deyim yerindeyse Rab ile kontağa geçildiğinde olanlar- her ne ise, Musa’nın son çıkışında, onu da kısmen etkilemiştir. Öylesi­ne geniş çaplı bir etkilemedir ki bu, Musa’nın yaşamının geri kalan günlerinde de kurtulamayacağı bazı sonuçlar yaratır. Di­lerseniz olayın gerisini Tevrat’tan okuyalım:

Çıkış 34:

29  Musa elinde iki antlaşma levhasıyla Sina Dağı’ndan indi. RAB'le konuştuğu için yüzü ışıldıyordu, ama kendisi bunun far­kında değildi.

30    Harun'la İsraililer Musa'nın ışıldayan yüzünü görünce, ona yaklaşmaya korktular.

31  Musa onları yanına çağırdı. Harun'la İsrail topluluğunun bütün önderleri çevresine toplandılar. Musa onlarla konuştu. Sonra herkes ona yaklaştı. Musa RAB'bin Sina Dağı'nda kendisine bildirdiği bütün buyrukları onlara verdi.

32    Konuşmasını bitirdikten sonra, yüzüne bir peçe taktı.

33  Ama ne zaman konuşmak için RAB'bin huzuruna çıksa, ayrılıncaya kadar peçeyi kaldırırdı. Dönünce de kendisine veri­len buyrukları İsraililer'e bildirir,

34  İsraililer de onun ışıldayan yüzünü görürlerdi. Sonra Musa içeri girip RAB’le görüşünceye kadar yine peçeyi takardı.

Bu noktada “ışıldama-parlama” konusuyla ilgili başka bilgiler aktarmak istiyorum. Anımsayacağınız gibi İsa çarmıha gerilme­den önce Musa ve îlyas ile görüşmüştü. İşte bu görüşme sürecin­de İncil’den öğrendiğimize göre İsa da parlamaya başlamıştı!

İncil, Matta 17:

1  Altı gün sonra İsa, yanma yalnız Petrus, Yakup ve Ya- kup'un kardeşi Yuhanna'yı alarak yüksek bir dağa çıktı.

2  Onların gözü önünde İsa'nın görünümü değişti. Yüzü gü­neş gibi parladı, giysileri ışık gibi bembeyaz oldu.

Yahudilikte parlayan kutsal sadece Musa da değildir; Zo- har'da’6 önemli "rabbi"lerden olan Hiyya’nın da Tevrat okuduk­tan sonra yüzünün parlamaya başladığı anlatılır:

Zohar On Genesis

Altta ve Üstte baştan Çıkartma

(...)

Rabbi Hiyya Babil'den, İsrail topraklarına geldiğinde Tevrat'tan okudu, taa ki yüzü güneş gibi parlayana dek, (...)

Kabala'nın kutsal kitabı. Emile Dermenghem adlı araştırmacı Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] 'in Yaşa­mı adlı kitabında Cebrail’i şöyle tanımlar: alnı parlayan, yü­zü kar gibi beyaz, inci ve sırma işli giysiler içinde, ışıltılar saçan (Fenomen Dergisi, 15 Şubat 1998 tarihli 24. sayı).

Bu parlama konusu sadece iki tektanncı dinlerde değil, Mı­sır inancının ölüm ötesi düşüncesinde de yer almakta. Ama Bo- ok of the Dead’den öğrendiğimize göre Mısır dininde parlayan­lar peygamberler değil, Öte dünyaya ait varlıklar ve onlara “par­layanlar” denilmekte. Bu parlamanın nedeninin, ya da parlayan şeylerin adı “khu”. İnsanın metafizik bedeninin bir bölümü ola­rak algılanıyor. Kimi zaman ölüm ötesinde yaşayabilen firavun­ların bir parçası olarak görülmekte.

The Book of The Dead, E. A. Wallis Budge, s.67

İnsanın diğer görünüşe göre önemli bölümü “khu"sudur; kelime anlamı açısından bakılacak olunursa “parlayan", doku­nulamayan, fizik üstü olan anlamındadır ve bedeni kaplar, bu nedenle mumya biçiminde gösterilir. Khu'yu daha iyi bir şekil­de “parlak olan", muhteşem, akıl diye, fakat belli durumlarda çok kesinlikle olmasa da ruh olarak da tercüme edebiliriz. Pira­mit Testleri'nden öğrendiğimize göre tanrıların Khu'su cennette yaşat; ve ölünün arkasından dualar okunmuşsa insanlarınki de oraya doğru yo! alır.

Böylece denmektedir ki “Unas khu'su ile ayağa kalktı”91 ve bir tanrı sorar: “Khuiar arasındaki asasını verin”91 ve tanrıla­rın ruhları Unas'ya girince, khuları onun çevresini sardı".

Sözün özü parlayan sözcüğü ile anılan khu, ötedünyaya ait ve tanrılarca sahip olunan bir özellik ya da enerji... ki, ruh ola­rak tercüme edilip kabul görse de, kimi zaman "akıl" olarak da [98] [99] [100] niteleniyor. Ona sahip olanlar da “parlayanlar” adı ile anılıyor. Yani parlayanlar, akıl enerjisi ile yüklü canlılar. Bu parlayanla­rın sadece insanın bir parçası değil, ötedünyaya ait bilinçli var­lıklar oldukları hakkında da bilgiler var. Örneğin ise Pepi’yi cennete almak için merdiven uzatan varlıklar Khular olarak geçmekteler ve onlar tanrılar kadar önemliler:

The Book of The Dead, E. A. Wallis Budge, s. 71

(...) tanrı ellerini Pepi’ye uzattılar          gördükleri ve duy­

dukları onu bilge yaptı, ve o Tanrının Merdiveni ile cennete ge­lirken ona yemek oldular. (...) ve Merdiven'deki Pepi’ye her khu ve her tanrı ellerini uzattılar.

Önceki sayfalarda gördüğümüz bir diğer tektanncı, aseksüel firavunun da bir şekilde aydınlık ile çok yakın ilişkideydi. Ak- henaton gücünü güneşten almaktaydı ve bu "güç alma" eylemi ise resimlerinde -sadece onun ve çevresinin, yani peygamberlik düzeyindeki kişilerin- üzerine dökülen "ışınlar" şeklinde yo­rumlanmıştı.

Egyptian Myth And Legends, Donald Mackenzie, s.333 Akhenaton ve kraliçesi Aton'a tapınırken betimlendiklerinde, ışınlar güneşten yayılır ve el şeklini alarak sadece bedenlerini desteklemezler, burun ve dudaklarına da “ankh" sembolünü bastırırlar.

Özetle ister Mısır'ın ötedünya inancında, ister tektanncı din­lerde olsun parlamak, kutsallık ve akıl, aseksüalite hep yanya- na, kimi zaman iç içe ve birbirini destekleyen kavramlar olarak izlenmekte. Bu nedenle Tevrat'ta, tektanrı dünyayı yaratırken ilk yarattığı olgu olan ışığın, yukarıda khu, yüz parlaması ya da Akhenaton ışını olarak görülen aseksüalite ve akıl nosyonlarını içinde barındıran bu kavram olduğunu düşünmekteyim. Tevrat, Yaratılış 1:

/ Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.

2       Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kap­lıydı. Tann'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.

3    Tanrı, "Işık olsun" diye buyurdu ve ışık oldu.

4    Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.

5       Işığa "Gündüz", karanlığa "Gece" adını verdi. Akşam ol­du, sabah oldu ve ilk gün oluştu.

Bir küçük parçasını yaşamımızda ışık olarak algıladığımız bu kavramın ise insanın içgüdülerini tembelleştiren bir olgu ol­duğu ise bilinir. Bu gerçeği eskiler "göz namerttir, el merttir1' sözleri ile ne güzel yorumlamışlardır.

Parlaklık ve aydınlanmayı bir kenara bırakıp tekrar Mısır sü­recine dönecek olursak Musa hakkında bir diğer ilginçlik ile da­ha karşılaşmış oluruz. Şöyle ki, Musa, Rab ve melekleriyle ko­nuşabildiği halde, insanlarla rahatça konuşamamaktadır. Örne­ğin kayınbabası Midyanlı kâhin Yitro'nun sürüsünü güderken önünde yanan bir çalı görünce, burada saklı olan melekle rahat­ça konuşur (Çıkış 3:1); sadece melekle değil, bizzat tanrının kendisiyle de konuşmakta hiçbir zorluk çekmez.

Çıkış 19:

19 Boru sesi gitgide yükselince, Musa konuştu ve Tanrı gök gürlemeleriyle onu yanıtladı.

Tanrının bir ölümlüyle konuşmasındaki gariplik bir yana bı­rakılsa bile, ortada bir açıklanamaz durum vardır; çünkü Tev­rat’ta tanrı ve melekle konuşan Musa’nın insanlarla normal şe­kilde konuşamadığı yazmaktadır! Bu özelliği kutsal kitaba “dili ağır, tutuk” olarak yansısa da, gerçekte çok önemli bir eksiklik olmalıdır; çünkü Mısırlıların başına çeşit çeşit felaketler getire­bilen Rab tarafından bile giderilmemiş, ya da giderilememiş; Musa’ya firavunla konuşmaya giderken ağabeyi Harun’un onun yerine konuşması tanrı tarafından emredilmiştir.

Çıkış 6:

28-29 RAB Mısır’da Musa'yla konuştuğunda, ona, “Ben RAB'bim" dedi, “Sana söylediğim her şeyi Mısır Firavunu'na ilet."

30 Musa RAB'bin huzurunda, “Ben iyi konuşan biri deği­lim" diye karşılık verdi, “Firavun beni nasıl dinler?"

Çıkış 7:

1   RAB, “Bak. seni firavuna karşı Tanrı gibi yaptım" dedi, “Ağabeyin Harun senin peygamberin olacak.

2 Sana buyurduğum her şeyi ağabeyine anlat. O da firavuna İsraililer'i ülkesinden salıvermesini söylesin.

Sözün özü, “tanrı gibi yapılan” Musa, her nedense konuşma açısından sıradan bir insan kadar bile “yapılamamıştır”.

Konuşma zorluğu çekmek, tanrının diğer bir peygamberinde de görülür. Yeremaya’da... Hezekiel’de...

Hezekiel, bir gün otururken tanrı tarafından olduğu yerden alınır ve garip bir yolculuğa çıkarılır. Konuşamadığını ise kendi ağzından öğreniriz:

Tevrat, Hezekiel 33:

22 Akşam, Yerıışalim'den kaçıp kurtulan adam gelmeden ön­ce, RAB'bin eli üzerimdeydi, konuşamty ordum. Sabah o yanıma gelmeden RAB dilimi çözdü. Dilim açıldı, artık konuşabilirdim.

Tevrat, Hezekiel 24:

27 O gün dilin çözülecek, kaçıp kurtulanla konuşacak, bir daha suskun olmayacaksın. O gün onlar için bir belirti olacak­sın. O zaman benim RAB olduğumu anlayacaklar. Musa’nın konuşatnamasınm, ya da konuşsa da söyledikleri­nin anlaşılmamasının, nedeninin “dili ağır” olarak gösterilmesi gibi, Yeremaya'nın da “konuşmasını bilmediği” söylenir; ve bu garipliğin nedeni onun gençliğine bağlanır!

Tevrat, Yeremaya 1:

4    RAB bana şöyle seslendi:

5    "Ana rahminde sana biçim vermeden önce tanıdım seni. Doğmadan önce seni ayırdım. Uluslara peygamber atadım."

6    Bunun üzerine, "Ah, Egemen RAB, konuşmayı bilmiyorum, çünkü gencim" diye karşı çıktım.

7     RAB, “'Gencim' deme" dedi, “Seni göndereceğim herkese gidecek, sana buyuracağını her şeyi söyleyeceksin.

8     Onlardan korkma, çünkü seni kurtarmak için ben seninle­yim. " Böyle diyor RAB.

9     Sonra RAB elini uzatıp ağzıma dokundu, "İşte sözlerimi ağzına koydum" dedi,

10  “Bak. ulusların ve ülkelerin kökünden sökülmesi, yıkılıp yok olması, yerle bir edilmesi, kurulup dikilmesi için bugün sa­na yetki verdim.

Yeremya’ya uygulanan “Rab'bin elini ağzına koyup konuş­turması” bilgisinden sonra, bu seçeneğin neden Musa’ya da uy­gulanmadığı konusu iyiden iyiye dikkat çekmeye başlar.

Musa’nın farklı yapısını çok büyük açıklıkla gösteren bir başka bölüm de vardır Tevrat’ta. Hayır, bu bölüm ne denizi yar­masıyla ilgilidir (yardığı denizin Kızıldeniz deniz değil, bölge­deki bir çeşit bataklık olan Sazlıklar Denizi olduğu artık kesin­leşmiştir), ne yerden su çıkarmasıyla (böylesi gücü olan bazı in­sanların olduğu da kanıtlanmıştır), ne de asasını yılan yapma­sıyla (ne de olsa aynı olayı firavunun rahipleri de yapmaktadır­lar) ilgilidir... Musa’nın “farklılığı” Tevrat’ta en ilginç hali ile Ahit Sandığı’nı anlatan bölümlerde izlenir. Ahit Sandığı ise öy­le bir konudur ki, nice incelemeci yüzyıllardır sorun üzerinde kafa yormuş; nice maceraperest para, zaman, hatta yaşam tüket­miş; konu hakkında onlarca kitap yazılmış; hatta bir de film çevrilmiştir. Ve işte o Ahit Sandığı’nı incelemekle Musa’nın in­sanüstü yapısına bir kez daha tanık oluruz.

Rabbin Garip Silahı: Ahit Sandığı

Sandık

Sıra böylece sonunda Ahit Sandığı’nı kısmen anlatmaya gel­di. Oysa Sandık, üzerine başlı başına bir kitap yazılacak ilginçlik­te bir olaydır. Sandık hakkında söylenecek çok şey olsa da, kita­bın konusunu dağıtacağı için, bu açıklamaları başka bir kitaba bı­rakacak, sadece Musa’nın insanüstü hallerini anlatan bölümler üzerinde duracağız. Konu öylesine girift ve kapsamlı ki, göster­mek istediklerimin açık şekilde okura yansıması için Ahit Sandı­ğı hakkında bir ölçüde ön bilgi aktarmam da kaçınılmaz.:

Ahit Sandığı, Kuran’a göre son derece hayırlı bir şey olsa da;

Kuran, 2 Bakara:

248 Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, Tabut'un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet, Musa ve Harun hane­danlarının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir alâmet vardır, dedi.

Aslında yaptıkları genelde çevresine zarar vermekle ilgilidir. Şeria ırmağının sularını ya kurutur, ya da kavinin ıslanmadan üzerinden geçmesini sağlar; tarihin en eski kentlerinden Jeriko (Eriha) şehrinin surlarını bir anda yıkar... ve ona -Rab’bin açık­ladığı önlemler olmaksızın- yaklaşanların üzerinde urlar çıkar­tır; dokunanı öldürür vb.

Rab’bin, "İsrail halkıyla buluşmak ve Musa'yla konuşmak işin” (Tevrat, Çıkış 29:42) yapılmasını emrettiği bu ilginç san­dığın oluşturulması hakkında ilk bilgiyi Rab, Musa’ya onu hu­zuruna birinci çağırışında verir. Bu tarif Tevrat’ta öylesine ince detaylarla, öylesine uzun sayfalar boyu anlatılır ki, insanın aklı­na Rab’bin Musa’yı dinsel kuralları yazdırmak için değil, aslın­da bu sandığı -hatta belki de aleti- yaptırmak için çağırdığı bile gelebilir. Öte yandan evreni yaratan ve her şeyi yaratmaya gücü yeten bir tanrının bu aleti, ya da her ne ise onu, yaptırabilmek için bir ustabaşı gibi peygamberine planlar vermesi ya da bir iş­çi ordusu bulmaya (ki bunlar İbranilerdir) gerek duyması da son derece şaşırtıcıdır.

Aletin yapımı konusu Rab’bin “dağda” Musa’ya bir mekan istediğini söylemesi ile gündeme gelir. Bu mekan ise üzerine on emri yazdığı levhaların konulacağı bir sandıktır. Rab, akasya ağacından ve ortalama boyu 1,1 m.; en ve yüksekliği 70 cm. bo­yutunda (Tevrat, Çıkış 25.10) oluşturulması ve hem içinin, hem de dışının saf altınla kaplanması gereken sandığın detaylarını sadece santimine dek tarif etmekle kalmaz, büyük olasılıkla gösterir de; çünkü sandığın nasıl yapılacağı hakkındaki verdiği her detaydan sonra “sana dağda gösterildiği gibi yap" şeklinde uyarıda bulunmaktadır.                                                                       .

Yapılacak olan sadece sandık da değildir; sandığın bir de ka­pağı vardır. Tanrı bu kapaktaki iki “keruv” (keruv’un bir çeşit melek olduğu sanılsa da, tam olarak ne olduğu asla keşfedile­memiştir) arasında oturacaktır. Üstelik sandığın göç eden İbra- niler tarafından çölde ilerlerken kolay taşınması için sopalara geçirilmesi, konaklandığmda ise iç içe çadırlara konulması ge­rekmektedir.

Tebernacle - Kutsal Yer

Dış çadır, yani Kutsal Yer, 13.5 m. uzunluğunda; 4.5 m. ge­nişlik ve yüksekliğinde olan; penceresi bulunmadığı için sadece altın bir şamdan ile aydınlatılan büyük bir çadır (tebemac- le)’dır. Sandığın yer aldığı ve adına “En Kutsal Yer” denen iç çadır ise bütünüyle karanlıktadır ve içerisine, sadece yüce rahip, o da sadece yılda tek bir kez girebilmektedir.

Tanrının kavim ile buluşmak amacıyla yaptırdığı bu çadırın içinde başka eşyalar da vardır ve bu eşyaların böylesi kutsal bir yerde bulunması gerçekten hayret vericidir; çünkü bu eşyalar bir masa, tabaklar ve sahanlardır! Tevrat, Çıkış 25:

23   "Akasya ağacından bir masa yap. Boyu iki, eni bir, yük­sekliği bir buçuk arşın olacak. (90 cm. 45 cm. 70 cm.)

29   Masa için saf altından tabaklar, sahanlar, dökmelik sunu testileri, tasları yap.

30   Ekmekleri sürekli olarak huzuruma, masanın üzerine ko­yacaksın. "

İncil, İbraniler 9:

2 Bir çadır kurulmuştu. Kutsal Yer denen birinci bölmede kandillik, masa ve adak ekmekleri bulunurdu.

Evrenin yaratıcısı ulu bir tanrının bu eşyaları kullanacağını düşünmek olanaksızdır tabii ki; bu kap-kacağın kâhinler tarafın­dan kullanılacağı muhakkak (Çıkış 29:31); ama insanın aklına yi­ne de takılan sorular da vardır: Eğer Harun ve kâhinler kullana­caksa tas-tabağın -aynı ahit sandığı gibi- neden altından yapıldı­ğı; her gün tanrıya adamak üzere onlarca hayvan kesildiği halde, neden kavmin sadece man ile beslendiği; ve neden bazı kurban etlerinin parçaların Rab’be adandığı ve “ertesi sabah artanların” kavim tarafından yenmesine izin verilmediği gibi sorular!..

Tevrat, Çıkış 29:

27 Harun'la oğullarının atanması için kesilen koçun sallan­mış olan döşüyle bağış olarak sunulan budunu bana ayır.

33   Atanıp kutsal kılınmaları için günahları bağışlatan bu su­nuları yalnız onlar yiyebilir. Yabancı biri yiyemez, çünkü bu su­nular kutsaldır.

34    Atanmaları için kesilen kurbanın etinden ya da ekmekten sabaha artan olursa, yakacaksın. Bunlar yenmeyecek, çünkü kutsaldır.

Özetle sandık ve çevresindeki ekipmanlar sadece altından yapılabilecektir; gerekli olan altın ise kavimden sağlanır: Tevrat, Çıkış 37:

22 Kadın erkek herkes istekle geldi, RAB'be her çeşit altın takı, broş, küpe, yüzük, kolye getirdi. RAB'be armağan ettikleri bütün takılar altındı.

Tevrat, Çıkış 38

24   Kutsal yerdeki bütün işler için kullanılan adanmış altın miktarı kutsal yerin şekeliyle 29 talant 730 şekeldi. (880 kg.)

Mısır'da köle olarak yaşayan kavmin bu kadar altını nereden bulduğu ise belirsiz. Ama ortada sadece iki olasılık var: Ya ka­vim Mısır’dan çıkmadan önce çok zengindi; ya da tanrı adıyla soydukları Mısırlılar!.. (“RAB İsraililer'in Mısırlılar'ın gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mısırlılar onlara istediklerini verdiler. Böylece Israililer onları soydular". Çıkış 12:36)

Efod ve giysiler

Sandık ve çadırının yapımı tarif edildikten sonra sıra sandı­ğın bakımıyla ilgilenecek insanların -kâhinlerin- giysilerine ge­lir; çünkü bu insanlar bile, aynı dağda olduğu gibi, normal hal­leri ile sandığa yaklaşamayacaklardır.

Rab, öncelikle kâhinlerin sandığa yaklaşabilmek için giyme­leri gereken giysileri tarif eder:

Tevrat, Çıkış 28:

4 Yapacakları giysiler şunlardır: Göğüslük, efod, kaftan, na­kışlı mintan, sarık, kuşak. Bana

kâhinlik etmeleri için ağabeyin Harun'a ve oğullarına bu kutsal giysileri yapacaklar.

Efod’un ne olduğunun tam olarak anlaşılamadığını belirte­yim. Ama genelde üzerinde taşlar kakılmış göğüse takılan bir 384 levha olduğu düşünülmekte. Ama kâhinlerin kıyafetinde işlev­selliği anlaşılamayan iki obje daha var:

Tevrat, Çıkış 28:

30 Urim'le Tummim'i karar göğüslüğünün içine koy; öyle ki, Harun ne zaman huzuruma çıksa

yüreğinin üzerinde olsunlar. Böylece Harun İsrailoğulla- n'ıun karar vermek için kullandıkları

Urim'le Tummim'i RAB'bin huzurunda sürekli yüreğinin üze­rinde taşıyacak. Tevrat’ta bu kılıkların görkem kazanmak için giyilmesi gerek­tiği söylenmektedir, ama uzun bir bezi başa defalarca dolama ey­lemi (“sarık şeklinde” tanımlamasıyla adlandırılmakta); bu ku­maş yığınının ön tarafına yansıtıcı olduğu düşüncesini çağrıştıran altın bir levha takılması; sandığın yanına girecek seçilmişlerin gi­rerken ve çıkarken yıkanmak zorunda olmaları; ve de kâhinlerin “mesh yağı” denilen bir yağla yağlanmaları zorunluluğu, bu kı­lıkların bir çeşit koruyucu olduğunu düşündürmektedir.

Mesh Yağı

Mesh yağı kavramı, zaten başlı başına bir belirsizlikler yu­mağıdır.

2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldem, s.525

İbrani dilinde "kutsal yağ sürülerek yağlanmış kişi" anlamı­na gelen "Maşlah" (...)Edward Carpenter'a göre Esseneım dö­neminde bile oldukça eskimiş ve içeriğini yitirmiş, bu nedenle de anlaşılması güç bir hale gelmiş olan "kutsal yağla nıeshedil- me" kavramı (...)

Mesh yağının bir kutsayıcı değil, belki de ne olduğu açıkla­namayan bambaşka amaçla kullanıdığı mesh edilenlerin sadece kâhinler değil; üstelik Ahit Sandığı’nm bulunduğu çadırdaki ekipmanlar da olduğu öğrenilince düşünülmeye başlanır!

Tevrat, Çıkış 30:

25 Bunlardan ıtriyatçı ustalığıyla güzel kokulu kutsal bir mesh yağı yap. Ona kutsal mesh yağı denecek.

26-28 Buluşma Çadırı'nı, Levha Sandığı'nı, masayla takım­larını, kandillikle takımlarını, buhur sunağını, yakmalık sunu

Filisilin'de çileci İbrani tarikatı. İÖ 2. - İS 2. yy. sunağıyla bütün takımlarını, kazanı ve kazan ayaklığını hep bu yağla rneshet.

29 Onları kutsal kıl ki, çok kutsal olsunlar. Onlara değen her şey kutsal sayılacaktır.

30 "Bana kâhin olmaları için Harun'la oğullarını meshedip kutsal kıl.

31 İsraililer'e de ki, 'Kuşaklarınız boyunca bu kutsal mesh yağı yalnız benim için kullanılacak.

32  insan bedenine dökülmeyecek. Aynı reçeteyle benzeri ya­pılmayacak. O kutsaldır ve sizin için kutsal olacaktır.

33  Onun benzerini yapan ya da kâhin olmayan birinin üzeri­ne döken herkes halkının arasından atılacaktır.'

Kâhinler Ahit Sandığı’mn yakınındayken koruyucu elbisele­ri ve başlığı çıkarmamalıdırlar.

Tevrat, Levililer 21:

10  Ve kardeşler arasında başı üzerine mesh yağı dökülen, esvapları giymek için tahsis olunan büyük kâhin saçlarını çöz­meyecek (koruyucu başlığı çıkarmayacak?) ve esvabını yırtma­yacak (tenini açmayacak?)

12 Ve makdisten çıkmayacak ve Allah’ın makdisini bozma­yacak: çünkü Allah’ın mesh yağı tacı kendi üzerindedir; ben Rabbim."

Ahit Sandığı ’nın bulunduğu çadırda öyle bir etki vardır ve bu etki sadece sandığa değil, ayinlerde kullanılan ve sandığın yakı­nında duran eşyalara da öyle bulaşıcıdır ki, onlara, kavim bir yer­den diğerine göçerken bile dokunmamalıdır... ki bu durum Rab dağa indiğinde dokunulmaması gereken dağı anımsatır:

Tevrat, Sayılar 4:

15 "Ordugah başka yere taşınırken Harun’la oğulları kutsa! yere ait bütün eşyaları ve takımları örtmeyi bitirdikten sonra, Kehatoğulları onları taşımaya gelecekler. Ölmemek için kutsal eşyalara dokunmayacaklar. Buluşma Çadırı'hdaki bu eşyaların taşınması Kehatoğullart'nın sorumluluğu altındadır.

18   "Kehat boylarının Levililer'in arasından yok olmasına yol açmayın.

19   En kutsal eşyalara yaklaşınca ölmemeleri için şöyle ya­pın: Harun'la oğulları kutsal yere girecek, her adamı göreceği işe atayıp ne taşıyacağını bildirecek.

20   Ancak Kehatoğullart içeri girip bir an bile kutsal eşyala­ra bakmamalı, yoksa ölürler.

Tevrat, Yeşu 3:

4   (...) Ama Antlaşma Sandığı'na yaklaşmayın; sandıkla ara­nızda iki bin arşın (yak. 1 km.) kadar bir aralık kalsın.

Tevrat, Sayılar 4:

19   Fakat mukaddes şeylere yaklaştıkları zaman ölmesinler, ve yaşasınlar diye onlara şöyle yapın: Harun’la oğulları içeri girecekler, ve onlardan her birini kendi hizmetine ve yüküne ta­yin edecekler.

20   Fakat ölmesinler diye mukaddes şeyleri bir dakika bile görmek üzere içeri girmeyecekler.

Önlemler gerçekten ilginç. Giyilen kıyafetlerin, Hıristiyan ruhban sınıfı tarafından günümüzde bile önemli ayinlerde giydik­leri şatafatlı ve sadece manevi anlamlar taşıyan elbiseleriyle hiç­bir ilgisi yok; çünkü apaçık olan o ki. bu elbiseler giyilmediği ko­şullarda sandığın insan üzerinde kesinlikle öldürücü bir etkisi var.

Adapa Destanı

Kendini tanrılardan, ya da tanrısal etkiden mesh yağı ve el­bise ile koruyan bir başka kutsal daha var din tarihinde. Bir İb­rani değil, bir Sümerli olan Adapa’nın destanı kıyafet ve yağ 388

konusunda belki de açıklayıcı referans olarak kullanılabileceği için bu konuda kısaca bilgi vermek istiyorum:

Adapa ortalama 7000 yıl önce Sümer’de yaşadığı sanılan bir efsane kahramanı... ama gizemli biri. Kim olduğu; -daha da önemlisi- “ne” olduğu anlaşılamamış. Hakkında ise sadece tek bir mit var![101]

Efsaneler Adapa’nın çok bilge biri olduğunu ve bu üstünlü­ğün ona tatlı suların ve bilgeliğin tanrısı Ea (Enki) tarafından ve­rildiğini söyleyerek başlamakta. Zaten Adapa’yı yaratan da Ea. Onu insanların üzerinde koruyucu ruh ya da lider olarak yarat­mış. Bu nedenle Adapa’nın emirlerine hiç kimse karşı gelemiyor. Ea, Adapa’ya benzersiz ayrıcalıklar verse de, ölümsüzlüğü öğret­mediğini anlatarak sürmekte. Adapa belki ölümsüz değil; ama Anunnaki’nin en akıllısı! Anunnakiler ise bilimcilere göre mito­lojik karakterler; UFO’culara göre dünyaya inmiş uzaylılar. Ör­neğin Sitchin kitabında onbinlerce yıl krallık yapmış hükümdar­lardan Annunnaki diye söz ettiğini önceki sayfalarda görmüştük.

Kimi uzmanlar Adapa’nın tanrı İare a yollanmış bu ilk kral olduğunu da öne sürüyorlar. Sümer kral listesinin Eridu’ya inen ilk kralın adını Alulim olarak vermesi de Adapa’nın kral olduğu teorisini güçlendiriyor.

Sümer Krallar Listesi

ETCSL (Electronic Text Corpus of Sümerian Literatüre) translation: t2.1.1 The Oriental Institute, University of Oxford Krallık göklerden indiği zaman, krallık Eridııg’ daydı. Eri- dug'da Alulim kral oldu; 28.800 yıl yönetti. Alaljar 36.000 yıl yönetti. İki kral; onlar 64.800 yıl yönettiler.

Adapa metni üç tabletten oluşmakta. Bizi ilgilendiren bölüm ise Tablet Il’de yer almakta: Tablette yer alan konuyu kısaca özetlemek gerekirse, Adapa bir gün balık tutarken Güney Rüzgârı, büyük bir fırtına kopara­rak onun kayığını deviriyor. Ama Adapa çok güçlü bir bilge; öyle ki, öfkelenerek Güney Rüzgân’mn kanadını kıracak kadar güçlü veya becerikli ya da bilgili. Yaralanan Güney Rüzgân ise yedi gün boyunca esemiyor. Bu durum baştanrı Anu’nun dikka­tini çekiyor ve veziri Ilabrat’ı çağırarak neler olduğunu soruyor. Vezir ona Adapa’nın yaptığını anlatınca Anu hemen onun huzu­runa getirilmesini emrediyor. Anu’nun Adapa’yı çağırdığını Ea haber alıyor ve “göğün yollarının farkında olduğundan” hemen sevgili rahibine yas kıyafetini giydirerek ölümsüz olabilmesi için öğütler veriyor ve diyor ki:

Adapa And The Food of Life - Adapa ve Yaşam Ekmeği CuneiForm Parailels to the Old Testament, R.W. Rogers, Adapa; (...) Anu’nun karşısına çıktığında ise sana ölüm ek­meğini verecekler; yememelisin.

Ölüm suyunu verecekler; içmemelisin.

Sana bir kıyafet verecekler, giymelisin.

Sana bir yağ verecekler, onunla bedenini yağlamalısın.

Bu öğütleri sakın unutma.

Görülmekte ki Tevrat’ın, Ahit Sandığı bölümündeki özel kı­yafet ve mesh yağı kavramları aynen yinelenmekte. Aynca Adapa’nın bir görevi de bazı açılardan anlamlı; çünkü bu görev tanrıların yıldırımını beslemek. Ahit Sandığı’ndan da “Rab’bin izzeti (yeni tercümelerde -göz kamaştırıcı ışığı- olarak ahn- mış)”nin sıklıkla çıkmakta olması durumu hayli ilginç kılıyor!

I     Krallar 8:

10 Ve vaki oldu ki kâhinler mukaddes yerden çıkınca bulut rabbin evini doldurdu.

Ve buluttan ötürü kâhinler hizmet için duramadılar; çün­kü Rabbin parlayan ve göz kamaştıran ışığı Rabbin evini dol­durmuştu. .. Vücutta Çıkan Urlar ve Yıkanma Kazanları

Yeniden İbranilere dönecek olursak, koruyucu elbise olma­dan ve mesh edilmeden sandığa yaklaşmanın sonuçlarının en açık görünümünün, sandığı bir çarpışma sonrası ele geçiren Filistilerde izleriz. Sandık Filistiler tarafından alınınca çok ente­resan bir süreç yaşanmaya başlanır; çünkü böylece, belki de ta­rihte ilk kez, bir savaş ganimeti, istekle sahibine iade edilmiştir! Bu uzun bir konu olduğu için baştan anlatmakta yarar var:

İbraniler, göçebe iken geçtikleri diyarların uluslarına Rab eniriyle -çokluk isteksiz olsalar da- saldırmayı Hakimler döne­minde de sürdürüyorlar. Zaten Rab’bin onları seçmesinin ve Mısır’dan çıkarmasının bir amacı da kutsal topraklar denilen yeri ele geçirmek. Genelde girdikleri savaşları kazansalar da, Tevrat’ta Filistiler olarak geçen, Fenikeliler ve şehir devletleri­ni, onların ileri uygarlıkları ve savaş silahlan konusundaki üs­tünlükleri nedeniyle çok uzun süre yenemiyorlar (anımsayaca­ğınız gibi bu insanlar gerçekte hububat ve seks tannları olan Dagon ve Astarte’ye tapmaktalar). Hatta Fenikeliler onlara kar­şı öylesine başarılı şekilde karşı koyuyorlar ki, sonunda Ahit Sandığı ’nı bile ele geçiriyorlar.

Tevrat, I Samuel 4:

10    Böylece Filistiler savaşıp İsraililer'i bozguna uğrattılar. Israililer'in hepsi evlerine kaçtı. Yenilgi öyle büyüktü ki, Israili- ler otuz bin yaya asker yitirdi,

11    Tanrı'nın Sandığı alındı, Eli'nin iki oğlu, Hofni ile Pine- has öldü.

I    Bu başarıya karşın Fenikelilerin bilmediği bir şey var: San­dıktan yayılan ölümcül etki! Bu bilgiden yoksun olan Fenikeli­ler sandığı, yüce ilahları Dagon’un Aşdot şehrindeki tapınağına koyuyorlar... ama kısa sürede anlaşılamaz olaylar gerçekleşme­ye başlıyor! Satnuel 5:

1   Filistileı; Tann’nın Sandığı'nı ele geçirdikten sonra, onu Even-Ezer'den Aşdot'a götürdüler.

2   Tanrı'nın Sandığı'nı Dagon Tapmağı'na taşıyıp Dagon heykelinin yanına yerleştirdiler.

3    Ertesi gün erkenden kalkan Aşdotlular, Dagonü RAB'hin Sandığı'nın önünde yüzüstü yere düşmüş buldular. Dagonü alıp yerine koydular.

4    Ama ertesi sabah erkenden kalktıklarında, Dagonü yine RAB'bin Sandığı'nın önünde yüzüstü yere düşmüş buldular. Bu kez Dagonün başıyla iki eli kırılmış, eşiğin üzerinde duruyor­du; yalnızca gövdesi kalmıştı.

5    Dagon kâhinleri de, Aşdot'taki Dagon Tapmağı'na bütün gelenler de bu yüzden bugün de tapınağın eşiğine basmıyorlar.

Olanlar Dagon idolünün parçalanmasıyla sınırlı da değil... Sandık geldikten sonra Aşdot halkında urlar çıkmaya başlıyor!

I    Samuel 5:

6    RAB Aşdotlular'ı ve çevrelerindeki halkı ağır biçimde ce­zalandırdı; onları urlarla cezalandırıp sıkıntıya soktu.

Bu gelişmeler sonucunda Aşdot’lular artık sandığın kentle­rinde kalmasını istemiyorlar; diğer “Filist beyleri”ni çağırarak bir toplantı düzenliyorlar ve sonuç olarak sandığın Gat kentine gitmesine karar veriyorlar. Oysa sonuç burada da değişmiyor; çünkü bu defa da Gat halkında urlar çıkmaya başlıyor. Sandık bu kez Ekron’a yollanıyor, ama artık kötü şöhreti yayıldığından Ekron halkı sandık şehirlerine girer girmez “Bizi ve halkımızı yok etmek için İsrail Tanrısı'nın Sandığı'nı bize getirdiler!” (1 Samuel 5:10) diye isyan ediyor. Böylece yeni bir toplantı dü­zenliyorlar ve ortaklaşa olarak sandığın ülkelerinden uzaklaş­masına karar veriyorlar.

iSamuel S:

11  Bütün Filist beylerini toplayarak, "İsrail Tanrısı'nın San- Jığı'nı buradan uzaklaştırın" dediler, "Sandık yerine geri gön­derilsin; öyle ki, bizi de halkımızı da yok etmesin." Çünkü ken­tin her yanını ölüm korkusu sarmıştı. TanıTnın onlara verdiği ceza çok ağırdı.

12  Sağ kalanlarda urlar çıktı. Kent halkının haykırışı gökle­re yükseldi.

Böylece sandık İsrail’e geri yollanıyor!

Urların çıkışı, Tevrat tarafından Rab’bin cezalandırması ola­rak gösterilmeye çalışılsa da, bu iddia son derece kuşkuludur; çünkü eğer urlar Rab cezası olsa, sadece sandığa yakın olanlar­da değil, İbranileri yenen Filisti ordusunun tüm askerlerinde de çıkması gerekirdi. Öte yandan aynı sonuç -yani urların çıkışı-, seçilmiş kavim İbranilerin, hatta İbraniler arasından seçilmiş özel kişilerin bile -eğer koruyucu elbisesiz sandığa yaklaşmış­larsa- başlarına gelmektedir. Örneğin Yahuda kralı Uzziya, gü­ya gurura kapıldığı için, oysa gerçekte koruyucu giysisiz Ahit Sandığı’na yaklaştığı için “bir deri hastalığına” yakalanmıştır.

I Bu hastalık sonucu ölene dek diğerlerinden tecrit edilerek yaşa­mak zorunda kalması ise hastalığın büyük ölçüde bulaşıcı oldu­ğunu kanıtlar.

I          Tevrat, 2 Tarihler 26:

t 16 (...) (Uzziya) Buhur sunağı üzerinde buhur yakmak için

    RAB'bin Tapınağı'na girdi.

17    Kâhin Azarya ile RAB'bin yürekli seksen kâhini de ardısı-

    ra tapınağa girdiler.

18    Kral Uzziya'ya karşı durarak, "Ey Uzziya, RAB'be buhur yakmaya hakkın yok!" dediler, "Ancak Harun soyundan kutsan­mış kâhinler buhur yakabilir. Tapmaktan çık! Çünkü sen RAB'be ihanet ettin; RAB Tanrı da seni onurlandırmayacak!" Buhur yakmak için elinde buhurdan tutan Uzziya kâhin­lere öfkelendi. Öfkelenir öfkelenmez de kâhinlerin önünde, RAB'bin Tapmağı’ndaki buhur sunağının yanında duran Uzzi- ya'nın alnında deri hastalığı belirdi.

19    Başkâhin Azaıya ile öbür kâhinler ona bakınca alnında de­ri hastalığı belirdiğini gördüler. Onu çabucak oradan çıkardılar. Uzziya da çıkmaya istekliydi, çünkü RAB onu cezalandırmıştı.

20    Kral Uzziya ölünceye kadar deri hastalığından kurtula­madı. Bu yüzden ayrı bir evde yaşadı ve RAB'bin Tapmağı’na sokulmadı. Sarayı ve ülke halkını oğlu Yotam yönetti.

Sandıktaki zarar verici güç/enerji/ışm her ne ise, öylesine güç- lüdür ki, aynı Dagon idolünü parçalaması gibi, -büyük olasılıkla koruyucu elbiseleri olmadan- ateşle yaklaşan kâhinleri, onların Harun’un oğullan olmalarına bakmadan öldürebilmektedir!

Tevrat, Levililer 10:

1   Harun'un oğulları Nadav'la Avihu buhurdanlarını alıp iç­lerine ateş, ateşin üstüne de buhur koydular. RAB'bin buyrukla­rına aykırı bir ateş sundular.

2   RAB bir ateş gönderdi. Ateş onları yakıp yok etti. RAB'bin huzurunda öldüler.

3    Musa Harun'a şöyle dedi: "RAB demişti ki, 'Bana hizmet edenler kutsallığıma saygı duyacak Ve halkın tümü beni yücel­tecek. ” Harun hiçbir şey söylemedi.

Tevrat, Sayılar 3:

4    Nadav'la Avihu Sina Çölü’nde RAB'bin önünde kurallara aykırı bir ateş sunarken öldüler.

Zaten Ahit Sandığı’nın verdiği zararın sadece günahkârlar için değil; ona korunmasız her yaklaşan ademoğlunu etkilediği­ni sıradan İbraniler bile anlamıştır: Tevrat, Levliler 17:

/2 İsraililer Musa'ya, "Yok olacağız! Öleceğiz! Hepimiz yok l olacağız!" dediler,

13     "RAB'bin Konııtıı'na her yaklaşan ölüyor. Hepimiz mi yok olacağız?

İbraniler doğru anlamışlardır; çünkü ayetlerden öğreniriz ki, Harun bile (ki Musa’dan sonra gelen adamdır) dikkatli olmazsa, aynı günahkârların akıbetine uğrayacaktır!

Tevrat, Levililer 16:

1-2 RAB'bin huzuruna yaklaştıkları için ölen Harun'un iki oğlunun ölümünden sonra RAB Musa'ya şöyle dedi: "Ağabeyin Harun'a de ki, perdenin arkasındaki En Kutsal Yer'e ikide bir girmesin,

Antlaşma Sandığt'nın üzerindeki Bağışlanma Kapağı'na yaklaşmasın. Yoksa ölür. Çünkü ben kapağın üstünde, bulut içinde görünüyorum.

3        Harun En Kutsal Yer'e ancak günah sunusu olarak bir bo­ğa, yakmalık sunu olarak da bir koç sunarak girebilir.

4Kutsal keten mintan, keten don giyecek, keten kuşak bağla­yacak, keten sarık saracak. Bunlar kutsal giysilerdir. Bunları giymeden önce yıkanacak.

Peki sandığın yaydığı bu ölümcül etki nedir?

Bence “semptomlar” -yani urlar (ki kanserojen etki diyebili­riz belki de), patlayıcılık, duman yayılması vb.- tek bir şeyi göstermektedir: Radyoaktif reaksiyonların bulunduğu bir orta­mı, Koruyucu elbiselerin/başhkların detaylı olarak anlatılması (efod bana doktorların röntgen çekerken giydikleri önlüğü anımsatıyor); elbiselerin yırtılmaması ve saçların çözülmemesi teşbihleriyle anlatılagelen tenin açılmaması şartı; açıkta kalan yerlerin, hatta belki de giyimli halin bile, “mesh yağı” olarak adlandırılan, ama ne olduğu bilinmeyen bir şeylerle korunması gerekliliği, akla en kolaylıkla bu olasılığı getiriyor.

Radyoaktif ortam teorimize belki de bir kanıt daha var: Ahit Sandığı’nın kurulduğu çadırların önüne yerleştirilmesi emredi­len su dolu kazanlar. Öyle ki. kâhinler hem Ahit Sandığı’nın bulunduğu çadıra girerken (belki mesh yağının etkisini arttır­mak için, mesh yağı sürmeden önce; belki de giysilerin üzerine koruyucu olarak); hem de çadırdan çıkarken el ve ayaklarını yı­kamak zorundadırlar... çünkü hep açık olan tek yerleri el ve ayaklandır;

Tevrat, Leviliier 16:

4 Kutsal keten mintan, keten don giyecek, keten kuşak bağla­yacak. keten sarık saracak. Bunlar kutsal giysilerdir. Bunları giymeden önce yıkanacak.”

Tevrat, Çıkış 30:

78 "Yıkanmak için tunç bir kazan yap. Ayaklığı da tunçtan olacak. Buluşma Çadırı ile sunağın

arasına koyup içine su doldur.

19 Harun'la oğullan ellerini, ayaklarını orada yıkayacaklar.

20-21 Buluşma Çadırı'na girmeden ya da RAB için yakılan sunuyu sunarak hizmet etmek üzere sunağa yaklaşmadan önce, ölmemek için ellerini, ayaklarını yıkamalılar. Harun'la soyunun bütün kuşaklan boyunca sürekli bir kural olacak bu.

Tevrat, Çıkış 40:

12   Harun'la oğullarını Buluşma Çadırı'nm giriş bölümüne getirip yıka.

Harun'a kutsal giysileri giydir, bana kâhinlik etmesi için onu meshederek kutsal kıl.  Tevrat, Levililer 16:

23    "Sonra Harun Buluşma Çadırı'na girecek. En Kutsal Yer'e girerken giydiği keten giysileri çıkarıp orada bırakacak.

24    Kutsal bir yerde yıkanıp kendi giysilerini giyecek. Sonra çıkıp kendisi ve halk için getirilen yakmalık sunuları sunacak, kendisinin ve halkın günahlarını bağışlatacak.

25     Günah sunusunun yağını sunakta yakacak.

26    "Tekeyi Azazel'e gönderen adam (bir çeşit kurban işlemi) giysilerini yıkayıp kendisi de yıkandıktan sonra ordugaha girecek.

27     Günah sunusu olarak sunulan ve kanları günahları ba­ğışlatmak için En Kutsal Yer'e getirilen boğa ile teke ordugahın dışına çıkarılacak. Derileri, etleri, gübreleri yakılacak.

28    Bunları yakan kişi giysilerini yıkayıp kendisi de yıkandık­tan sonra ordugaha girecek."

Özetle kâhinler hem kutsal kıyafetleri giymeden önce (Levi­liler 16:4, Çıkış 40:12); hem de En Kutsal Yer’den çıkınca, kut­sal kıyafetleri çıkarıp kendi giysilerini giymeden önce (Levililer 16:24/28) yıkanmak zorundadır.

Bu yıkanma olayı öylesine önemlidir ki; çöllerde, çekilen susuzluktan insanların başkaldırma noktasına geldiği zamanlar­da bile kazanlar -her nasılsa- doldurulmaktadır.

Tapınakta Görünen “Rab” mıydı?

Bu noktada. Ahit Sandığı’nın ne olduğunu ve nasıl “işlediği­ni” daha bir anlamak için Musa zamanından daha ileriye, İÖ 900’lere doğru gitmek gerek; Hz. Süleyman zamanına dek... Böylelikle hem sandığı daha iyi tanıyacağız, hem de tektannnın kendini kullarına bir kez daha göstermesine tanık olacağız!

Ölüm döşeğinde olan hz. Davut, oğlu Süleyman’dan önemli bir istekte bulunmasıyla Ahit Sandığı öyküsü bambaşka bir bo- yut kazanır; çünkü Davut, Süleyman’ın tanrıya bir ev yapması­nı... en önemlisi de Ahit Sandığım bu eve koymasını istemek­tedir. Yani Davut’un dileğinin asıl amacı, tanrıya ev yapmaktan öte, tanrıya içinde Ahit Sandığı duran bir ev yapmak; daha ce­surca bir düşünceyle Ahit Sandığı’na bir ev yapmaktır. Süley­man bu arzuya saygı duyar, krallığı sırasında tapmağı inşa et­meye koyulur. Yaptığına öylesine önem verir ki, zamanın en meşhur mimarı Naftali aşiretinden Hiram’ın projeyi üstlenmesi­ni sağlar. 10.000 angaryacı, 70.000 taşıyıcı, 80.000 dağlarda taş kesen, 3.300 kahya, 700 marangoz ve 800 duvarcı ile çalışmaya başlar. Yapı, -benzersiz görkemi nedeniyle- ancak yedi yılda bi- tirilebilir. (Bu mabetin temel duvarlarından bir parçasının ağla­ma duvarı olarak günümüze ulaşabildiğini; Masonluk ve Ba- con’un Yeni Atlantis öğretisinde bilgi ve bilgelik sembolü sayıl­dığını; ilk Masonlar’ın bu inşaatta çalışan işçi ve ustalardan ye­tişmiş olduğuna inanıldığını; Hiram’m, sırlarını elde etmek iste­yen işçilerce öldürüldüğünü bir dipnotu olarak ekleyeyim). So­nunda 27 metre uzunluğunda, 9 metre eninde ve 13.5 metre yüksekliğinde inşa edilmiş olan tapınak tamamlanır. Binanın en iç tarafına ise 9x9x9 boyutlarında Rabbin Ahit Sandığı’nı koy­mak için bir iç oda hazırlanır (1 Krallar 6:19). Böylece 40 yıl çölde İbranilerin omzumda, sonraki yıllarda da kendine özel ça­dırlarda saklanan sandığın artık bir mekanı vardır.

Olayın bundan sonrası ise biraz tuhaf;

Öncelikle Süleyman tapınağın pencerelerini -nedense- dışarı doğru daralacak -kimine göre ise penceresiz- şekilde yaptırmış­tır (1 Krallar 6:4). İkincil olarak ise tapınağın dışı yerine içini, hem de özellikle Ahit Sandığı’nın koyulduğu odanın içini -aynı yüzyıllar önce Musa’nın sandık ve sandığın durduğu çadır için­deki tüm alet edevatı altından yaptırması gibi- altınla kaplatmış- tır (I Krallar 6:20). Bu tuhaf detaylardan sonra son olarak da ta­pınağın -adı üzerinde; insanların tapınması için yapılan evin- kapısınm önüne de altın bir zincir çektirir!

Peki, böylelikle inşaat işi biter mi? Hayır. Süleyman bundan sonra da tunçtan bir havuz ve kazanlar döktürür; o devrin anla­yışına göre dev ölçülerde sayılabilecek havuzu tapmağın sağı­na, toplam on adet olan yine tunçtan dökülmüş daha ufak ka­zanları da beşer, beşer, sağa ve sola koydurur.

Tevrat, 1 Krallar 7:

25    Ve dökme denizi bir kenardan öbür kenara 10 arşın ola­rak değirmi biçimde yaptı, ve yüksekliği 5 arşındı.

26    Ve bir karış kalınlıkta idi, 2000 bat su alırdı.

38 Ve tunçtan 10 kazan yaptı ve her kazan 40 bat su alırdı, ve her kazan 4 arşındı.

Ek inşaatları gözünüzün önüne daha kolay getirmeniz için verilen ölçüleri günümüz ölçülerine çevireyim: 4.4 metre çapın­da, 2.2 metre derinliğinde, 75 milimetre kalınlığında ve 40.000 litre su alan bir dökme deniz -yani havuz- ile 10 tane 1.8 metre çapında, 800 litre su alan kazan...

Penceresiz, kapısı zincirli ve havuzlu bu garip tapınak (belki de dev boyutlu olarak ve tapınak şeklinde inşa edilmiş Ahit Sandığı) tamamlanınca sıra “sandığı yerleştirme” töreni düzen­lemeye gelir; çünkü tapmak, bilindiği gibi halkın tanrıya tapına­cağı bir mekan oluşturmak için değil; Ahit Sandığına barınak olması amacıyla yapılmıştır.

Tevrat, 1 Krallar 8:

3 Bütün İsrail' in ihtiyarları geldiler ve kâhinler sandığı kal­dırdılar.

5 Süleyman ve yanındaki İsrail cemaati çoklukla sayılamaz ve hesap edilemez koyunlar ve öküzler kurban ediyorlardı. (Tam 22.000 öküz ve 120.000 koyun);

6 Ve kâhinlar Ahit Sandığını içeriye yerine, evin iç odasına getirdiler.

I     Sandığı yerine yerleşirken “açılış törenine” tanrı da geliri Krallar 8:

10  Ve vaki oldu ki kâhinler mukaddes yerden çıkınca bulut rabbin evini doldurdu.

II    Ve buluttan ötürü kâhinler hizmet için duramadılar; çün­kü Rabbin parlayan ve göz kamaştıran ışığı Rabbin evini dol­durmuştu. ..

Tıpkı Musa döneminde sandığın çadıra yerleştirilmesi gibi!

O gün yaşanan ilginçlikler bu kadarla da sınırlı değildir! Rab’bin bulutlu, ışıklı görünmesinden sonra hz. Süleyman garip bir duaya başlar ve der ki:

1    Krallar 8:

12   Rab koyu karanlıkta oturduğunu söylemiştir.

13  Oturmak için sana bir ev, ebediyen mesken tutacağın bir yer yaptım..."

O gün olanlar Tevrat’ta sadece I Krallar bölümünde anlatıl­mıyor, 2 Tarihlerde aynı olaydan söz ediyor; hem de biraz daha kapsamlı bir şekilde:

Tevrat, 2 Tarihler 7:

1  Süleyman duasını bitirince, gökten ateş yağdı; yakmalık sunularla kurbanları yiyip bitirdi. RAB'bin görkemi tapmağı doldurdu.

2   RAB'bin Tapınağı O'nun görkemiyle dolunca kâhinler ta­pınağa giremediler.

Gökten yağan ateşi ve tapınağın üzerindeki RAB'bin gör­kemini gören İsraililer avluda yüzüstü yere kapandılar; RAB'be tapınarak O'nu övdüler: "RAB iyidir; Sevgisi sonsuza dek kalı­cıdır." Tanrının, içinde illa Ahit Sandığı’nın da durması gereken konutuna gelişinde anlatılanlar, yüzyıllar önce, Musa ve kavi­min çölde sandığı ilk inşa edip, yerine yerleştirmelerinde de ay­nen yaşanmıştır. İlk yerleştiriliş (ki bu duruma ilk çalıştırma de­nilebilir belki de) hep aynı fiziki olayların gerçekleşmesine ne­den olmaktadır... Ateş ve bulut sözcüğü ile betimlense de, aslın­da duman çıkması ve ateş şeklinde söylense de bir çeşti patla­mayı çağrıştıran koşullardır gelişen!

Tevrat, Çıkış 40:

33    Musa (...) işi tamamladı.

34O zaman bulut Buluşma Çadın’nı kapladı ve RAB'bin görkemi konutu doldurdu.

35     Musa Buluşma Çadırı'na giremedi; çünkü bulut her yeri toplamış, RAB'bin görkemi konutu doldurmuştu.

Tevrat, Sayılar 9:

15 Konut, yani Levha Sandığt'nın bulunduğu çadır kuruldu­ğu gün üstünü bulut kapladı. Konutun üstündeki bulut akşam­dan sabaha dek ateşi andırdı.

Bu “ara bilgi”yi girdikten sonra kaldığımız yere, yani kazan­lara dönelim. Tevrat 2 Tarihler bölümü de Süleyman’ın havuzu­nun yapılış amacının, İbraniler tarafından yapılan havuzun ama­cı ile aynı olduğunu söyler... Bu amaç ise eskiden olduğu gibi sandığın yanına girecek seçilmişlerin -kâhinlerin- girip çıkma­dan önce yıkanmasıdır!

Tevrat, 2 Tarihler 4:

6 Süleyman yıkama işleri için on kazan yaptırdı. Beşini su­nağın güneyine, beşini kuzeyine yerleştirdi. Yakmalık sunuların parçaları bunlarda yıkanırdı. Havuz ise kâhinlerin yıkanması içindi.

Ahit Sandığı gündeme gelince, ya da kullanılmaya başlayın­ca, aktivite zamanı arasında yüzyıllar olsa da, kazan yapma ko­şulunun hemen ortaya çıktığını görüyoruz. Yani Ahit Sandığı ile ilişkiye girenlerin yıkanması bu denli önemli. Ya -önceki sayfalarda önerdiğimiz gibi- sandıktan yayılan radyoaktif bula­şıktan insanları korumak için... ya sandığın yanında olan tanrıyı insanoğlundan bulaşacak bir şeylerden... ya da her ikisinden!

Sandık hakkında bu kadar bilgi verdikten sonra sıra dikkat çekmek istediğim asıl konuya geldi... Musa’nın insanüstü yapısı­na! İnsanların sandığa ancak bu kadar sayfa boyunca anlattığım önlemleri alması sonrasında yaklaşabilmesine zıt yönlü olarak bu alete Musa, bütünüyle korunmasız yaklaşabilmektedir. Sandığın duracağı çadırı (ve belki de “aleti”) ilk kez kuranın da; mesh yağını yapanın da; içeriye ilk kez girecek kâhinler ka­dar, ilk kez sokulacak ekipmanı da bu yağla ilk kez yağlayanın da Musa olduğu açıkça belirtilmektedir Tevrat’ta. Sanki bir ön­cüldür Musa, ilksel hali kâhinler denilen koruyucu elbiseli kişi­ler için bile öldürücü olan aleti, kullanıma hazır hale getirme eylemini gerçekleştirebilecek yegane kişidir. Kâhinler, ancak Musa aleti kurup, belki de ilk kez çalıştırdıktan sonra kullanma­ya başlamış gibidirler.

Tevrat, Çıkış 40:

1   RAB Musa'ya şöyle dedi:

2    "Konutu, yani Buluşma Çadın'nı birinci ayın ilk günü kur.

3    Levha Sandığı'nı oraya getirip perdeyle gizle.

4 Masayı içeri getir, gereken her şeyi üzerine diz. Kandilliği getirip kandillerini yak.

5 Altın buhur sunağını Levha Sandı ğı'nın önüne koy, konu­tun giriş bölümüne perdesini tak.

6 Yakmalık sunu sunağını konutun -Buluşma Çadırının- gi­riş bölümüne koy.

7    Kazanı çadırla sunak arasına koyup içine su doldur.

8    Çadırın çevresini avluyla kapat, avlunun girişine perdesini as.

9 "Sonra mesh yağıyla konutu ve içindeki bütün eşyaları meshederek kutsal kıl. Böylece konutla takımları kutsal olacak.

10 Yakmalık sunu sunağıyla takımlarını meshet, sunağı kut­sal kıl. Sunak çok kutsal olacak.

11    Kazan ve kazan ayaklığını meshederek kutsal kıl.

12 "Harun'la oğullarını Buluşma Çadırı'nın giriş bölümüne getirip yıka.

13 Harun'a kutsal giysileri giydir, bana kâhinlik etmesi için onu meshederek kutsal kıl.

Oğullarını getirip mintanları giydir. /5 Bana kâhinlik etmeleri için babaları gibi onları da mes- hel. Bu mesh onların kuşaklar boyu sürekli kâhin olmalarını sağlayacak."

Musa, böylesine farklı yapısı nedeni ile ilerleyen yıllarda da, kâhinlerin, hatta Harun’un bile uyması şart olan korunma ge­rekliklerine asla uymayacak; ve bu durumdan olumsuz şekilde asla etkilenmeyecektir.

Tevrat, Çıkış 31:

7    Musa bir çadır alır, ordugahın dışına, biraz öteye kurardı.

Ona 'Buluşma Çadırı' derdi. Kim

RAB'be danışmak istese, ordugahın dışındaki Buluşma Çadı- rı'na giderdi.

8  Musa ne zaman çadıra gitse, bütün halk kalkar, herkes ça­dırının girişinde durarak Musa içeri girinceye kadar arkasın­dan bakardı.

9  Musa çadıra girince, bulut sütunu aşağı iner, RAB Mu­sa'yla konuştuğu sürece girişi kapardı.

10  Bulut sütununun çadırın girişinde durduğunu gören her­kes kalkar, kendi çadırının girişinde tapmırdı.

Öte yandan, önceki sayfalarda aktardığım gibi, Rab Sina da­ğına indiğinde dağa; ya da Kuran’a göre yükselip alçalan Tur’a; diğer insanların ve de hayvanların yaklaşmasının kesinlikle ya­saklandığı, yaklaşanın öldürüldüğü koşullarda bile rahatça çıka­bilmekteydi.

Musa, gerçekten İbranileri çöle kurtarmak için mi, yoksa - Ahit Sandığı adı altında tanıtılan o aletin yer aldığı- bir çeşit de­neyde kullanmak için mi çıkartmıştır?.. Örneğin tanrının, ya da tanrı olarak tanıttığı başka evrenlerin, hatta belki de başka bo­yutların canlılarının da -ki Tevrat’da kavmin önünde ilerleyen melekler belki bunlardır- rol aldığı bir deney midir amaç? Ya- hudilikten paganizme dönen, cin olarak nitelenen ordusuyla ka­nımca tanrı emirleri doğrultusunda değil, kendi çıkarma işler yapan -sözüm meclisten dışarı- uyanık ve “şehvetpercst” Süley­man, onun devrine kadar işlevselliği sıfırlanmış, neredeyse unu­tulmuş olan Ahit Sandığı’nı yeniden kullanmayı akı) eden, daha da önemlisi kullanmayı becerebilen -hatta daha açık anlatımıyla Akhenaton’un Amama’da yapmaya uğraşıp başaramadığı şeyi başaran- bir okültist midir? Eğer bu sorunun yanıtı evet ise, sandıkla neler yapmıştır? Tektanrının melekleri denen varlıkla­rın aseksüel dünyasına “intikal ederek” kendi kendini tutsak mı ettirmiştir? Yoksa Kırk Sual kitabının yazdığı gibi “yedinci der­yada”; nefılimler denilen ve başkaldıran melekler olarak tanıtıl­dıktan için büyük olasılıkla seks tapımının yayıcılan/tanrıları/ya da her nesiyseler onları olan bu yaratıkların aleminde, aynı yaşar­ken olduğu gibi “vur patlasın, çal oynasın” ortamında gününü gün mü etmektedir?

Tıpkı Süleyman gibi, Ahit Sandığı’nın da sonunun ne oldu­ğu asla keşfedilememiştir. Hz. Süleyman’ın yaptırdığı tapınak­tan sonra artık ondan söz edilmez olmuş; încil Vahiy 11.19’da “Tanrı'nın gökteki tapmağı açıldı, tapmakta O'nun Antlaşma Sandığı göründü. O anda şimşekler çaktı, uğultular, gök gürle­meleri işitildi. Yer sarsıldı, şiddetli bir dolu fırtınası koptu." sözleriyle kıyamet günü yeniden ortaya çıkacağı müjdelene- ne(!) kadar Tevrat ve İncil boyunca onun hakkında bir daha hiç­bir bilgi verilmemiştir.

Kutsamalar ve Böylece Oluşan Değişimler

Tanrının seçtiği insanların, normal insan için olanaksız sayı­lan bazı emirleri yerine getirebilmeleri için üzerlerine bir etki gönderdiği düşüncesini çağrıştıran bazı bilgiler da vardır Ahd-i Atik’te. “Kutsanma” sözcüğü ile anlatılan durum, sanki inşa- noğlu üzerinde önemli bir değişiklik yapmakta; onu hem fizik­sel, hem de psikolojik açıdan değişime uğratmaktadır. Kutsama kavramı Tevrat boyunca çok sık geçer ve İsmail, İshak dahil ne­redeyse tüm patriarkların tabi tutulduğu bir işlemdir. İçeriği be­lirsizdir; asla yeterince ciddiye alınıp, üzerinde araştırma yapıl­mamış bir kavramdır. Genelde dindar olma, tanrı yolunda bu­lunma benzeri olgularla açıklansa da; ayetler dikkatle okundu­ğunda, kutsama ve benzeri sözlerle ifade edilen durumun, bir çeşit etki -büyük olasılıkla metafizik etki- altında kalma anlamı­na geldiği görülebilir. “Uhrevi” ve yücelik esprisi taşıyan soyut bir iyi niyet belirtisi gibi olmaktan ziyade, önceden belirlenmiş bir ölçü bazında yansıtılabilen ve birçok değişim yaratma gücü­ne sahip bir metafizik enerji akımına/boşaltılmasına benzemek­tedir kutsama. Örneğin yaşlılıktan gözleri görmeyen İshak, bir “üçkağıt” sonucunda istemeden yanlış oğlunu (Yakup’u) “kut­samış”; adı geçen kutsamanın birçok sonuç yaratma gücü oldu­ğunu bildiği; ve bu sonuçlan yanlış oğula verdiğinin farkında olduğu halde, hatasından geri dönememiştir!

Tevrat, Yaratılış 27:

30   ishak Yakup’u kutsadıktan ve Yakup babasının yanından ayrıldıktan hemen sonra kardeşi Esav avdan döndü.

31   Esav da lezzetli bir yemek yaparak babasına götürdü. Ona, “Baba, kalk, getirdiğim av etini ye" dedi, “Öyle ki, beni hutsayabilesin."

32   Babası, “Sen kimsin?" diye sordu. Esav, “Ben ilk oğlun havim" diye karşılık verdi.

33   Ishak'ı bir titreme sardı. Tir tir titreyerek, “Öyleyse daha önce avlanıp bana yemek getiren kimdi?" diye sordu, “Sen gelme­den önce yemeğimi yiyip onu kutsadım. Artık o kutsanmış oldu."

35   * 34 Esav babasının anlattıklarını duyunca, acı acı haykırdı. Beni de kutsa, baba, beni de!" dedi. ishak, "Kardeşin gelip beni kandırdı" diye karşılık verdi, “Senin yerine o kutsandı.”

36    Esav, “Ona boşuna mı Yakup diyorlar?" dedi, "İki kezdir beni aldatıyor. Önce ilk oğulluk hakkımı aldı. Şimdi de benim yerime o kutsandı.” Sonra, "Kutsamak için bana bir hak ayır­madın mı?" diye sordu.

37    ishak, “Onu sana egemen kıldım" diye yanıtladı, "Bütün kardeşlerini onun hizmetine verdim. Onu buğday ve yeni şarap­la besledim. Senin için ne yapabilirim ki, oğlum?”

38    Esav, “Sen yalnız bir kişiyi mi kutsayabilirsin baba?" de­di, “Beni de kutsa, baba, beni de!" Sonra hıçkıra hıçktra ağla­maya başladı.

39   Babası şöyle yanıtladı: "Göklerin çiyinden, Zengin top­raklardan Uzak yaşayacaksın.

Bu Yakup’un Rab’la görüşmelerini ve kutsanmaya olan düş­künlüğünü önceki bölümlerde incelemiştik. Anımsayacağınız gi­bi Yakup, tanrı ile güreşip, tanrı kendini “kutsayana” dek onu bı­rakmamıştı. Dahası metinde tanrının, “gün ağırmadan” oradan ayrılması gerektiği ve bu ayrılışı gerçekleştirebilmek için Ya­kup’u kutsadığı düşüncesini çağrıştıran sözleri de yer almaktaydı;

Tevrat, Tekvin 32:

26 Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor" dedi. Yakup, “Beni kutsamadıkça seni bırakmam" diye yanıtladı.

27Adam, "Adın ne?” diye sordu. "Yakup."

28   Adam, “Artık sana Yakup değil, İsrail denecek" dedi, "Çünkü Tanrt'yla, insanlarla güreşip yendin.”

29    Yakup, “Lütfen adını söyler misin?" diye sordu. Ama adam, “Neden adımı soruyorsun?" dedi. Sonra Yakup'u kutsadı.

Yakup, “Tanrt'yla yüz yüze görüştüm, ama canım bağış­landı" diyerek oraya Peniel adını verdi. Kutsanma işindeki gariplik çöl sürecinde de görülür; tanrı ile joŞnıdan ilişkiye girecek, onun adına gerçekleştirilecek eylem­ime kullanılacak her şey yani Ahit Sandığı ekipmanları, Musa ıjrafından kutsanmak zorundadır... kâhinler kadar, ayinde kulla­nılan eşyalar da! Bu kutsanma öylesine güçlü etkiler taşır ki, kutsanan eşyalara normal insanlar bir daha dokunamazlar.

Kutsanmanın asıl hedefinin bu insanlara bazı işler yaptırıl­ması, üstelik bu işlerin tamamen tektanrının istediği şekilde yaptırılması olduğu Tevrat’tan açıkça anlaşılmaktadır; örneğin Samsun olayında, Samson’un da kutsandığını; kutsandıktan sonra da tanrı tarafından “yönlendirildiğini” okuruz:

Tevrat, Hakimler 13:

24 Ve kadın bir erkek çocuk doğurdu. Adını Şimşon koydu. Çocuk büyüyüp gelişti. RAB de onu kutsadı.

25  RAB'bin Ruhu Sora ile Eştaol arasında, Mahane-Dan'da Uman Şimşon'u yönlendirmeye başladı.

Kutsama ve benzer sözcüklerle anlatılsa da, aslında yapıla­nın basbayağı bir fizik ya da metafizik enerji yollanması olduğu farklı ayetlerde görülür, çünkü ayetlerde”Rab’bin Ruhu” olarak adlandırılan kavramdan “indi” diye söz edilmekte, böylelikle de Rab’bin Ruhu’nun mecazi bir durumun adı değil, indirilebilen - yollanabilen- bir enerjinin ifadesi olduğu anlaşılmaktadır:

Tevrat, Hakimler 14:

6Şimşonüzerine inen RAB'bin Ruhuyla güçlendi (...)

19RAB'bin Ruhu üzerine inince güçlenen Şimşon Aşkelon'a pili;

Öte yandan tektann tarafından kutsama ve ruh inmesi ile “taltif edilen” kulların, kutsandıktan sonra gerçekleştirdikleri ^•emlerin hiç de kutsallıkla ilgili olmayabileceği de anlaşıla­maz bir durumdur! Tevrat, Hakimler 14:

19 RAB'bin Ruhu üzerine inince güçlenen Şimşon Aşkelon'a gitti; otuz kişi vurup mallarını yağmaladı, giysilerini de bilme­ceyi çözenlere verdi. Öfkeden kudurmuş bir halde babasının evine döndü.

15:

14Şimşon Lehi'ye yaklaşınca, Filistiler bağırarak ona yö­neldiler. RAB'bin Ruhu büyük bir güçle Şimşon'un üzerine indi. Şimşon'un kollarını saran urganlar yanan keten gibi dağıldı, elindeki bağlar çözüldü.

15      Şimşon yeni ölmüş bir eşeğin çene kemiğini eline alıp bu­nunla bin kişiyi öldürdü.

Tanrının ruhu her zaman yıkıcı değil; bazen son derece üre­ticidir de... hem de sanat ve bilim alanında bile! Öyle ki, Ahit Sandığı, tanrının ruhu üzerilerine inen iki usta tarafından yapıl­mıştır.

Bible Dictionary, M.G. Easton

Mıısaya gizemli bir şekilde verilen planın gerçekleşmesi için Musa Besalel ve Oholiav Ustaları seçti; bunlara özel olarak ar­tistik yetenek ve bilgelik bağışlandı.

Tevrat, Çıkış 35:

30Musa İsraililer'e, "Bakın!" dedi, "RAB Yahuda oymağın­dan özellikle Hur oğlu Uri oğlu Besalel'i seçti.

31Beceri, anlayış, bilgi ve her türlü ustalık vermek için onu kendi Ruhu'yla doldurdu.

32    Öyle ki, altın, gümüş, tunç işleyerek ustaca yapıtlar üretsin;

33taş kesme ve kakmada, ağaç oymacılığında, her türlü sa­nat dalında çalışsın.

34   RAB ona ve Dan oymağından Ahisamak oğlu Oholiav'a öğretme yeteneği de verdi. Onlara üstün beceri verdi. Öyle ki, ustalık isteyen her liirlü işte, oymacılıkta, lacivert, mor, kırmızı iplik ve ince keten yapmada, dokuma ve nakış işlerinde, her sanat dalında yaratıcı olsunlar.

Adı geçen ruh, bazen de sadece yaşayan insanlar üzerinde değil; doğmamış bebeklerde bile etkin olup, o insanı seçilmiş kılabilir. Örneğin İsa’nin önceli Vaftizci Yahya, Ruh ile prema­türe iken tanışmıştır:

İncil. Luka 1: *

15 O (Vaftizci Yahya), Rab'bin gözünde büyük olacak. (...) daha annesinin rahmindeyken Kutsal Ruh ’la dolacak.

İsa’nın doğumunda da Ruhun “dahli” vardır; ama bu kez ra­himdeki bebeğe inmez; Meryem’in “üzerine gelir”:

Luka 1:

35 Melek ona şöyle yanıt verdi: "Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, Yüceler Yücesi'nin gücü sana gölge salacak. Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek.

Tanrının ruhu kadar, Musa’nın ruhu da insanoğlu üzerinde değişim yapmaya yetecek güce sahiptir. Örneğin Tevrat’ta İbra- niler arasından Rab’be adanmak üzere seçilecek kişilerin seçil­dikten sonra göreve başlamak için özel bir işlemden geçmek zorunda olduklarını yazmaktadır. Daha Musa zamanında Rab, seçilmiş olan İbranilerden bir grup insan ayrılmış, ardından bu insanlar “Musa’da bulunan Ruh'un, Musa’nın üzerinden alına­rak onlara verilmesi” şeklinde anlatılan bir işleme tabi tutul­muşlar; ancak bu olayın ardından peygamberlik edebilecek (ki bu sözcüğün içeriği belirsizdir) duruma gelmişlerdir. Tevrat, Sayılar 11:

16  RAB Musa'ya, "Halk arasında önder ve yönetici bildiğin İsrail ileri gelenlerinden yetmiş kişi topla" dedi, "Onları Buluş­ma Çadın'na getir, yanında dursunlar.

17   Ben inip seninle orada konuşacağım. Senin üzerindeki Ruh'tan alıp onlara vereceğim. Halkın yükünü tek başına taşı­maman için sana yardım edecekler.

24  Böylece Musa dışarı çıkıp RAB'bin kendisine söyledikle­rini halka bildirdi. Halkın ileri gelenlerinden yetmiş adam top­layıp çadırın çevresine yerleştirdi.

25  Sonra RAB bulutun içinde inip Musa'yla konuştu. Mu­sa'nın üzerindeki Ruh’tan alıp yetmiş ileri gelene verdi. Ruh'u alınca peygamberlik ettilerse de, daha sonra hiç peygamberlik etmediler.

26  Eldat ve Medat adında iki kişi ordugahta kalmıştı. Seçi­len yetmiş kişi arastadaydılar ama çadıra gitmemişlerdi. Ruh üzerlerine konunca ordugahta peygamberlik ettiler.

Görülmektedir ki, gerekli olan “ruh” en başından Musa’da vardır. Ama bu Ruh’un Musa’nın normal insanların bulunama­dığı koşullarda var olabilmesine katkıda bulunup bulunmadığı hakkında bir bilgi verilmemektedir.

Tanrının ruhunun insanın üzerine doğum sonrası “inmesi” sadece Yahudilikte de görülmez; ilk tektanrıcı dinin -Akhenaton dininin- kral peygamberinin de benzer bir “tanrısal etki” altında olduğunu düşündürecek bazı bilgi kırıntıları var elimizde. Bu etkinin, tektannnın kutsallarına yolladığı “kutsama enerjisi, ru­hu” ile benzeştiği nedense fark edilmemiştir incelemecilerce. Oysa “Aton’dan yayılan ışınlar” şeklinde söz edilen; kutsal me­tinlerde ve resimlerde de vurgulanarak gösterilen; ve Akhena­ton’un gücünü aldığı kaynak olarak kabul gören ışınların dinin temelidir ve ne yazık ki farklı bir etki yaymış olabileceği konu­su araştırmacıların dikkatini çekmemiştir. Mısır Tarihi, Erik Hornung, s. 107

IV Ameofis (Akhenaton) (...) taptığı güneş tanrısının görü­nüm ve tanımını da değiştirir. Böylece kral, bir imge yara­tır: güneş, ışınlarıyla tüm varlıkları korur ve onlara yaşam ve­rir. Tanrı, Karnak Kolossosları’nda her şeyi yaratan, "ışınlı gü­neş diski” nde ise her şeyi koruyandır.

Aton’a Ulu İlahi, Akhenaton

(...)

Işınların diyarları kucaklar,

Yaptığın her şeyin sonuna kadar.

Ra olarak onların limitlerine ulaşırsın.

Onları sevdiğin oğlun için eğip bükersin;

Sen uzak olsan da, ışınların dünyadadır,

Sen görülebilsen de, senin ulaştığın yerler görülmezdir.

(...)

Eşdeyişler, Akhenaton dininin temelinin güneş tanrı Aton olduğu sanılsa bile; gerçekte Aton değil, Aton’dan yayıldığına inanılan görünmez ışıktır. Daha da önemlisi, uçlarında birer pençeyi andıran el olan bu ışın, ya da etki, Akhenaton’un kut­sallığının yegane nedeni sayılır! (Akhenaton’un kendi ve ulusu başına açtığı belalar sonrasında ise sanınm bu etkinin “hayırlı olup olmadığı” bir kez daha tartışmaya açılabilir). Benzer ışın­lan İsa ve Meryem Ana’nın da başının üzerinde görmek ise ol­dukça ilginçtir. '

Incil’de ruh sözcüğü bazen tek başına, yani tanrıya veya Musa’ya ait olmaksızın da yer alır; ve bu koşullarda da aynı et­kiyi oluşturmaktadır. Zaten Hıristiyanlığın ünlü üçlemesi (tes­lis); Baba (tektann), oğul (İsa) ve Kutsal Ruh’tan oluşmuştur.

İncil, Efeslilere 5:

Şarapla sarhoş olmayın, bu sizi sefahate götürür. Bunun yerine Ruh’la dolun: "Ruhla dolmak" sözlcriyc tanımlanan farklı enerji ile dolma olayını bazı kutsallar da yaratıyor sanki... örneğin Sen Paul.

İncil, Resullerin işleri 18:

22 (Pavlus) Sezariye'ye vardıktan sonra Ycrtışalim'e nitlip oradaki kiliseyi ziyaret etti, oradan da Antakya'ya geçti.

23    Bir süre orada kaldıktan sânı a yola çıktı; Galatya bol ye­şilli ve Frigya'yı dolaşarak bütün öğrencileri ruhça pekiştirdi.''

Sen Paul’üıı vaazlarının ilginç biçimde etkili olmasının geri­sinde “ruhça pekiştirme” sözcükleriyle anlatılan bir çeşl etkile­me mi vardı? Hitler, milyonlarca ortalama ve ılımlı Alman’ı bi­rer yarı-kaçık fanatiğe böylesi bir “ruhça pekiştirme” yeteneği ile mi dönüştürmüştür acaba?

Altını çizmek istediğim bir nokta da ayetlerde ruh sözcüğü­nün, “RAB'bin Ruhu” ve “kendi Ruhu’yla” tamlamalarında gö­rüldüğü gibi daima büyük harf ile özel isim olarak yazılması. Demek ki bu sözcükle cins isimle yazılan ve ruh sözcüğü ile anladığımız kavram kastedilmemektedir. Buradaki Ruh, farklı ve özel bir şeyin ismidir. Farklı bir olgunun ismi... Ne olduğu üzerinde hiç durulmamış, kutsallaştırma, temizleme anlamların­dan olduğu düşünülüp üzerinde durulmasa bile, gerçekte çok farklı içerik taşıyan bir olguyu gösterdiği dikkati çekmemiştir.

Değişimler ise sadece -bu ne olduğu belirsiz- Ruh inmesi veya kutsama aracılığı ile de meydana gelmez; aynı değişim “rnesh etme” şeklinde ifade edilen bir eylemle de yaratılmakta gibidir. İşin ilginç yanı ise rnesh etmenin metafizik bir etki celbi (invokasyonu) aracılığı ile değil, fizik planda üretilen bir madde (bir yağ) sürülmesi veya baştan aşağı dökülmesi ile gerçekleşti- rilmektedir. Önceki sayfalardan anımsayacaksınız; Musa, Ahit Sandığı'nın yakınına gidecek kişiler olan “Kâhinler”! olduğu kadar, sandığın durduğu çadırdaki eşyaları da niteliği belirsiz, özel bir yağ olan “rnesh yağıyla” rnesh etmiştir. Ve işin daha da çarpıcı bölümü odur ki, mesh yağının içeriği Tevrat’ta yazmaktadır:

Tevrat, Çıkış 30:

21    RAB Musa'ya şöyle dedi:

22   "Şu nadide baharatı al: 500 şekel sıvı miir, yarısı kadar, yani 250'şer şekel güzel kokulu tarçın ve kamış,

23    500 kutsal yerin şekeli 57 hıyarşembe, bir hin de zeytinyağı.

24   Bunlardan ıtriyatçı ustalığıyla güzel kokulu kutsal bir mesh yağı yap. Ona kutsal mesh yağı denecek.

Gelgeldim bu masum karışımın tüm Kutsal Yer ve En Kut­sal Yer ekipmanının yağlama nedeni anlaşılır gibi değildir:

Tevrat, Çıkış 30:

26-28 Buluşma Çadırı'nı, Levha Sandığı'nı, masayla takım­larım, kandillikle takımlarını, buhur sunağını, yakmalık sunu sunağıyla bütün takımlarını, kazanı ve kazan ayaklığım hep bu yağla meshet.

29   Onları kutsal kıl ki, çok kutsal olsunlar. Onlara değen her şey kutsal sayılacaktır.

30   "Bana kâhin olmaları için Harun'la oğullarını meshedip kutsal kıl.

31   İsraililer'e de ki, 'Kuşaklarınız boyunca bu kutsal mesh yağı yalnız benim için kullanılacak.

32    İnsan bedenine dökülmeyecek. Aynı reçeteyle benzeri ya­pılmayacak. O kutsaldır ve sizin için kutsal olacaktır.

33   Onun benzerini yapan ya da kâhin olmayan birinin üzeri­ne döken herkes halkının arasından atılacaktır.'"

Aynca yağ ilk başta sadece Musa kullanacak, yani eşyaları ilk kez o yağlayıp kutsayacak, ancak bunun ardından kâhinler ekipmana dokunabilecek, başkası da dokunamayacaktır. Kâhin­lerin dokunabilmesinin de bir nedeni vardır ve bu neden onların da yağlanmış olmasıdır!

Tevrat, Çıkış 29:

5    Giysileri al; mintanı, efodun altına giyilen kaftanı, efodu ve göğüslüğü Harun'a giydir. Efodun ustaca dokunmuş şeridini bağla.

6     Başına sarığı sar, üzerine de kutsal tacı koy.

7     Sonra mesh yağını al, başına dökerek onu meshet.

Tevrat, Levililer 8:

10    Sonra mesh yağını aldı, Tanrı'nın Konutu'nu ve içindeki her şeyi meshederek kutsal kıldı.

11    Yağı yedi kez sunağın üzerine serpti; sunağı, sunağın bütün aletlerini, kazanı ve ayaklıklarını kutsal kılmak için meshetti.

Kâhinler ve ekipmanlar kadar, yıllarca sonra gelecek kimi peygamberler de ancak bazı kâhinler tarafından başlarından aşağı yağlandıktan sonra kral olabileceklerdir.

Örneğin Saul:

Tevrat, 1 Samuel 10:

1 Sonra Samuel yağ kabını alıp yağı Saul'un başına döktü. Onu öpüp şöyle dedi: "RAB seni kendi halkına önder olarak meshetti."

Örneğin Davut:

Tevrat, 1 Samuel 16:

121 RAB Samuel'e, "Ben Saul'un İsrail Kralı olmasını reddet­tim diye sen daha ne zamana dek onun için üzüleceksin?" (Saul tannyı düş kınkhğına uğratmıştır) dedi, "Yağ boynuzunu yağla doldurup yola çık. Seni Beytlehemli İşay’ın evine gönderiyorum. Çünkü onun oğullarından birini kral seçtim.” /şay birini gönderip oğlunu getirtti. Çocuk kızıl saçlı, ya­kışıklı, gözleri pırıl pırıl bir delikanlıydı. RAB Samuel'e, "Kalk, onumeshet. Seçtiğim kişi odur" dedi.

13Samuel yağ boynuzunu alıp kardeşlerinin önünde çocuğu meshetti.

Ve oğlu Süleyman:

Tevrat, 1 Krallar 1:

39 Kâhin Sadok, Kutsal Çadır'dan yağ dolu boynuz kabı alıp Süleyman'ı meshetti. Boru çalınca bütün halk "Yaşasın Kral Sü­leyman!" diye bağırdı.

Yukarıda sizlere mesh yağı içeriği olarak yansıttığım sıradan foımülün yağın içeriğinde bulunan tüm maddeleri yansıtmadığı ise yarattığı değişim gücünden bellidir; çünkü mesh yağı ile mesh edilen Davut’un üzerine Rab’bin Ruhu inmiştir:

Tevrat, 1 Samuel 16:

13 Samuel yağ boynuzunu alıp kardeşlerinin önünde çocuğu meshetti. O günden başlayarak RAB'bin Ruhu Davut’un üzerine güçlü bir biçimde indi. Bundan sonra Samuel kalkıp Roma'ya döndü.

Bu örneklerden daha da ilginç bir örnek vardır Tevrat’ta: Adının anlamı “Yehova mı?” olan Yehu... Onu önceki bölüm­lerde Baal tapınıcılarını bir tapınakta toplayıp öldürürken izle­miştik. Ayrıca bu kral, ünlü ve güçlü paganist kraliçe İzabel’i hadımlara pencereden attınp, cesedin üzerinde adamlarını at ile gezdirmiş; cesedin sadece el ve ayakları kalana dek köpeklere parçalatmış bir kutsal adamdır. Bizi ilgilendiren bölüm ise Ye- hu’mın -durup dururken- kral olması ile başlar. Aslında Yehu, durup dururken kral olmamıştır: O, göğe çekilen İlyas’ın yar- dımcısı (mezarına atılan cesedin dirildiği) Elişa tarafından “apar topar", çok kritik bir anda “mesh edilerek” kral ilan edil­miştir, Tam İbranilerin ikiye bölünmüş ve birbiriyle genelde çarpışmış iki krallığı olan Yahuda ve İsrail krallarının barışma anında!

Bible Dictionary, M.G. Easton- Jehu

İsrail kralı Yehu’nun tahta çıkmasının öyküsü derin bir hi­çimde ilginçtir. İsrail devletinin başına giderek sorun yaratmak­ta olan Suriyelilerle savaş sürerken, Ramot-Gilad'daki bir çar­pışmada İsrail kralı Yoranı yaralanır, ordusunu orada bırakıp Yizreel'e döner. Yahuda kralı Ahazya ona anlayışlı bir şekilde ziyarete gider. (2 Krallar 8:28-29)

Bu çok önemli ve görülmedik ölçüde dostça davranışın he­men sonrasında birdenbire Elişa devreye girer; Yoram’ı kendi kararı ile krallıktan alır ve yerine -Yoram’ın tüm soyunu öldür­mesi görevini vereceği- Yehu’yu koyar. Ama bu kararının ger­çekleşmesi için ilginç bir koşulun realize olması gerekmektedir:

Tevrat, 2 Krallar 9:

/ Peygamber Elişa, peygamberler topluluğundan bir adam çağırıp, “Kemerini kuşan, bu yağ kabını alıp Ramot-Gilat'a git" dedi,

2 “Oraya varınca Nimşi oğlu, Yehoşafat oğlu Yehu'yu ara. Onu kardeşlerinin arasından alıp başka bir odaya götür.

3     Zeytinyağını başına dök ve ona RAB şöyle diyor de: ‘Seni İs­rail Kralı olarak meshettim.’ Sonra kapıyı aç ve koş, oyalanma!"

Ramot-Gilad’da ise aralarında Yehu’nun da bulunduğu ko­mutanlar toplantı halindedirler. Peygamberler topluluğundan Elişa tarafından ulak olarak seçilen adam "Komutanım, sana bir haberim var1' sözleri ile Yehu’ya seslense de, Yehu, "Hangimize söylüyorsun?" diye sorar. Adam ise "Sana, efendim" diye yanıt­layınca Yehu. adamla "eve” girer ve girer girmez adam yağı Ye- hu'nun başına döker:

Bible Dictionary, M.G. Easton - Jehu

Elişa'nm ulağı kampa gelince, Yehu’yu kuruldan ayırır, onu gidi bir odaya sokar ve kralı orada yağlayıp hemen odadan çı­kar ve kaybolur.

Tevrat, 2 Krallar 9:

6  Yehu kalkıp eve girdi. Uyak yağı Yehu'nun bayma döküp ona şöyle dedi: "İsrail'in Tanrısı RAB diyor ki, 'Seni halkım İs­rail'in kralı olarak meshettim.

7   Efendin Ahav'm (İsrail kralı Yoram’ın babası) ailesini öldü­receksin. Bana hizmet eden peygamberlerin ve bütün kullarımın dökülen kanının öcünü İzebel'den (Yoram’ın annesi) alacağım.

S Ahav'ın bütün soyu ortadan kalkacak. İsrail'de genç yaşlı Ahav'm soyundan gelen bütün erkeklerin kökünü kurutacağım.

9 Nevat oğlu Yarovam'la Ahiya oğlu Baaşa'nın ailelerine ne Şaplımsa, Ahav'ın ailesine de aynısını yapacağım.

Bu sözleri söyleyip kaybolan adamın yarattığı şaşkınlık için­deki Yehu, toplantıya geri döner ama diğer komutanlar neler ol­duğunu merak etmektedirler. Bu meraklarını ise "Her şey yo­lunda mı? O delinin seninle ne işi vardı?" (2 Krallar 9:11) gibi ilginç sözlerle belli ederler. Yehu ise komutanların kutsal ulak (çünkü Elişa, ulağı peygamberler arasından seçmiştir) hakkm- daki yorumu eleştireceğine, onlarınkine benzer küçümseticilikte bir yanıt verir ve der ki: "Onu tanıyorsunuz, neler saçmaladığı­nı bilirsiniz" (9:11). Ama komutanlar yine ısrar edince Yehu: “Bana RAB şöyle diyor dedi: 'Seni İsrail Kralı olarak ıneshet- tim" (9:12) Yani Yehu, kendinin böyle bir görevle seçilmesini bir anlamda “delinin saçması” olarak görmektedir. Oysa komu-

tanlar Yehu’nun sözlerini duyunca garip bir davranış sergilerler ve: "Bunun üzerine hepsi hemen cüppelerini çıkarıp merdivenin , Jİ başında duran Yehu’nun ayaklarına serdi. Boru çalarak, "Yehu : kraldır!" diye bağırdılar." (9:13)

Asıl ilginçlikler bu aşamadan sonra oluşmaya başlar; çünkü az önceye dek krallığını deli saçması olarak gören Yehu, bir­denbire kana susamış bir krala dönüşür ve tarihlerinde ilk kez | * güzel bir ittifak kurma yolunda öncül adımlan atmakta olan İs- i * rail Kralı Yoram ve Yahuda Kralı Ahazya’mn haline sevinece­ğine, her ikisine de saldırır; Yoram’ın “Banş içinde mi geldin?” ı sorusuna (ki bu soru İsrail ve Yahuda krallannın bir barış bek- I lentisi olduğunu göstermektedir)

“Annen İzebel'in yaptığı bunca putperestlik ve büyücülük sü­rüp giderken barıştan söz edilir mi?" (9:22) diye karşılık verir; her ikisini de öldürür. Ardından İzabel’i öldürmeye gider; bunu duyan İzabel ise “gözlerine sürme çeker, saçlarım tarar” ve onu beklemeye başlar. Ama sonuçta hadımlar tarafından pencereden atılacak, atlara çiğnetildikten sonra köpeklere yedirilecektir. Ye­hu “hızını alamaz”, Yoram’ın babası, İzabel’in kocası Ahav’ın oğullarını öldürmeye Samiriye'ye gider. Satniriye yöneticileri Yehu ile ittifak yapıp Ahav’ın yetmiş oğlunu öldürür, başlarını küfelere koyar, Yehu’ya yollarlar:

Tevrat, 2 Krallar 10:

8   Ulak gelip Yehu'ya, “Kral oğullarının başlarını getirdiler” diye haber verdi. Yehu, “Onları iki yığın halinde kent kapısının girişine bırakın, sabaha kadar orada kalsınlar” dedi.

11 Sonra Yizreel'de Ahav’ın öteki akrabalarının hepsini, bü­tün yüksek görevlilerini, yakın arkadaşlarını ve kâhinlerini* öl­dürdü. Sağ kalan olmadı.

Yehu Rab emirlerini böylesi başarıyla gerçekleştirdikten sonra -artık bildiğimiz gibi- Baal tapınıcılannı bir aldatmaca ile tapınakta öldürecektir. Kutsal Yağ’m insan üzerinde oluşturduğu değişimlere çok çarpıcı bir örnektir Yehu... ve de belki de yağın etkisinin geçici olduğu konusuna dal...

Tevrat, 2 Krallar 10:

29   Ne var ki (Yehu), Nevat oğlu Yarovam’ın İsrail'i sürükle­diği günahlardan - Beytel ve Dan'daki altın buzağılara tapmak­tan - vazgeçmedi.

31 Gelgelelim Yehu İsrail'in Tanrısı RAB'bin yasasını yürek­ten izlemedi, önemsemedi. Yarovam’ın İsrail'i sürüklediği gü­nahlardan ayrılmadı.

Öküz tapımı, Musa İbranileri çöle çıkarıp, Sina dağına tan­rıyla görüşmeye gittiğinde, kavmin mücevherlerini Harun’a ve­rerek bir altın buzağı yaptırarak geri döndükleri bir kült. Çöl sü­recine -çok kabaca İÖ 1300-, Yehu’ya ise İÖ 810 dersek, öküz tapanının insan üzerindeki etkinliği ortaya çıkıyor.

Son olarak altını çizmek istediğim önemli bir nokta daha var; o da tanrının, farklı ve düşman kavimlerin/uluslann birleşmesin­den hoşlanmaması. İsrail ve Yahuda kralların müttefik olduğunda Elişa’nın hemen Yehu’yu kutsayıp onların üzerine salmasından başka, ikinci bir örnek daha var; o da Ahav’a yapılan haksızlık ve hakkmdaki yanlış tanıtım: Rab, Yehu’ya “Ahav soyunu yok et­me” görevi vermesinin nedeni Ahav, bir paganist olan İzabel ile evlenmesi ve Baal’e tapmasıymış gibi görünür:

Tevrat, 1 Krallar 16:

29     Yahuda Kralı Asa'nın krallığının otuz sekizinci yılında Omri oğlu Ahav İsrail Kralı oldu ve Samiriye'de yirmi iki yıl krallık yaptı.

30   RAB'bin gözünde kötü olanı yapan Omri oğlu Ahav, ken­disinden önceki bütün krallardan daha çok kötülük yaptı. Nevatoğlu Yarovam'ın günahlarını izlemek yetmezmiş gi­bi, bir de Sayda Kralı Etbaal'm kızı İzebel'le evlendi. Gidip Ba- al'a hizmet ederek ona taptı.

31   Baal için Samiriye'de yaptırdığı tapmağın içine bir sunak kurdu.

32    Ayrıca bir Aşera putu yaptırdı. Ahav İsrail'in Tanrısı RAB'bi kendisinden önceki bütün İsrail krallarından daha çok öfkelendirdi.

Oysa Ahav tarihe “kafirleri” -yani Aşera’ya tapan bir ulusu- evlilik yoluyla ilk kez müttefik yapan kral olarak geçmiştir ve za­manında Baal tapımı yaygın olarak uygulansa da, Yahve taraftar­ları -yani tektanncılar da- serbestçe varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yani Ahav, Tevrat’ın başlıca emri olan “farklı tanrılara tapanlann öldürülmesi ve topraklarının ele geçirilmesi” buyruğuna uyma­mış; bütünleşme yaratmaya çalışmış; üstelik bunu başarmış bir kraldır. Bu “evlilik yoluyla farklı inançtaki ulusları bütünleştir­me” çabası ise Yahudi tarihinde ikinci kez yapılmaktadır. Ahav’dan önce Süleyman da Sayda’dan birçok kadınla evlenerek Saydalılarla güçlü ticari ilişkiler kurmuş bir kraldır... ve ne ilginç­tir: Süleyman da bu durumu Rab’bi bırakarak Astarte’ye tapmaya başladıktan -yani farklı olanı yok etme temeline dayalı bir inanç­tan ayrıldıktan- sonra gerçekleştirmiştir! IV. BÖLÜM:

SEKSİN GERİSİNDEKİ GİZEM 1. METAFİZİK PLANDAKİ GERÇEKLER

Babasız Kutsallar

Bazı gerçekler vardır; insanoğlu bilir, öğrenir, ya da defalar­ca duyar; ama öyle bilgilerdir ki bunlar, asla bilinç seviyesine ulaşamazlar; bu nedenle irdelenemezler; sorgulanamazlar. Çok­luk dinsel dogmalar da değildirler... Kutsal kitaplar aracılığı ile verilen tarihsel, hatta kültürel bilgilerdir. Ama apaçık oldukları halde algılanamazlar. Bu konuya bir örnek de Yahve’nin en önemli adamlarının babasız olmalarıdır. Tevrat ve İncil, babasız -yani aseksüel ilişkilerle- doğmuş kutsalların öyküleri ile dolu­dur. Öyküler bilinir, incelenir; ama öykünün ana damarı göz ar­dı edilir; konunun gerçek nedenselliği üzerinde asla durulmaz.

Kutsalların babasız doğumları, babalarının tanrı veya melek olmasıyla açıklanır... ama böylece o kutsalların dünyasında/ev- reninde/boyutunda seks diye bir olgunun olmadığı apaçık orta­ya çıkmış olur; çünkü ya melekler insanlarla basbayağı seksüel ilişki içine girmiş; ya da insanoğluna çok uzak -bir o kadar da itici- gelebilecek bir yöntemle, seçtikleri kadını döllemişlerdir. Bu gerçek de pek fazla değerlendirilmez; çünkü zaten beyinler ölüm ötesinde, cennette, “şehvet” olarak tanımlanan cinsel zevklerin bulunmadığı üzerine programlanmıştır. Sekssiz oluşmuş kutsallara örnek olarak ilk başta Samson'u ele alırsak, öncelikle Samson'un annesinin “tek kocası” Dan oy­mağından Manoah olsa da, babasının Manoah olmadığını söyle­yerek başlayabiliriz; çünkü Samson babasız, yani seks ilişkisi olmaksızın rahme düşmüş biridir!

Bu ilginç olay, ya da dinsel literatüre göre mucize, birgün; "RAB'bin meleği kadına görünerek, -Kısır olduğun, çocuk do­ğurmadığın halde gebe kalıp bir oğul doğuracaksın-" (Tevrat, Hakimler 13:3) demesiyle başlar; "Çünkü o daha rahmindeyken Tanrı'ya adanmış olacak. İsrail'i Filistiler'in elinden kurtarmaya başlayacak olan odur." (Hakimler 13:5). Melek gittikten sonra Manoah'ın karısı (metinde Manoah'ın adı verildiği ama Sam­son'un annesinin adı belli olmadığı için ondan "Manoah'ın karı­sı" şeklinde söz etmek zorundayım) durumu kocasına haber ve­rir. Gelen varlığın melek olduğundan emin değildir ama Mano- ah’ın tanrıya "doğacak'çocuk için ne yapmamı: gerektiğini bize öğretmesini dilerim." şeklinde ettiği dua sonrasında (13:8), en azından Manoah’ın bazı şeyler bilmekte olduğunu anlarız. Dua sonrasında melek tekrar, ama yine Manoah yokken gelir! Bir sü­re (ki bu sürede neler olduğu belirsizdir) sonra Manoah'ın, ada­mın yanına gidip, onun melek olduğu yolunda güvence alması ardından, doğrudan doğruya “çocuğun yaşamı re göreviyle ilgili yargı ne olacak?" (13:12) diye sorması, karısının artık hamile olduğunu bilmesinin kanıtıdır. Samson bu koşullar alımda bir kutsal olarak doğar. Ama -belki dc annesi bir insan olduğu için- bu ayrıcalıklı doğumu bile onun bir Filistinli kadınla evlenmesi­ne ve yine bir Filistinli olan Dalilah'a aşık olmasını önleyemez. Bu iki ilişki de hüsranla biter. Rab bir seçilmişinin, bir “sünnet- sizle” aşkına tabii ki engel olacaktır. Bu yüzden -önceki sayfa­larda gördüğümüz gibi- sıklıkla ruhunu Samson üzerine indirir “RAB'bin Ruhu üzerine inince güçlenen Şimşon" Aşkelon’a gi­der ve otuz kişi vurup mallarını yağmalar (Hakimler 14:19); Filistiler'in ekinlerini, bağları, zeytinlikleri yakar (Hakimler 15:5); Yeni ölmüş bir eşeğin çene kemiğini eline alıp bununla bin kişiyi öldürür (Hakimler 15:15); ve sonuçta ölürken, Dagon tapınağını yıkarak, yaşamı boyunca öldürdüğünden daha çok in­san öldürerek tanrısına kavuşur (Hakimler 16:30).

Vaftizci Yahya’nın doğum öyküsü de ilginçlik açısından Sam- son’ıı aratmaz... ve tabii ki döllenme yine cinsel ilişki olmaksızın gerçekleşmiştir: İncil, bu mucizeyi Kâhin Zekeriya ve Harun so­yundan gelen karısı Elizabet’in tanrı gözünde doğru kişiler oldu­ğunu belirterek anlatmaya başlar. Fakat Elizabet kısır olduğu için çocukları yoktur; zaten oldukça da yaşlıdır Elizabet, doğuracak yaşı çoktan geçmiştir. Fakat bir gün Cebrail, Zekeriya’nın karşısı­na çıkınca tüm kaderleri değişiverir.

İncil, Luka 1:

12   Zekeriya onu görünce şaşırdı, korkuya kapıldı.

13      Melek, "Korkma, Zekeriya" dedi, "Duan kabul edildi. Ka­rın Elizabet sana bir oğul doğuracak, adım Yahya koyacaksın.

14Sevinip coşacaksın. Birçoktan da onun doğumuna sevi­necek.

15      O, Rab'bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki iç­meyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal Rııh'la dolacak.

16    İsrailoğullan'ndan birçoğunu, Tanrıları Rab'be döndürecek.

17    Babaların yüreklerini çocuklarına döndürmek, söz dinle­meyenleri doğru kişilerin anlayışına yöneltmek ve Rab için ha­zırlanmış bir halk yetiştirmek üzere, İlyas'ın ruhu ve gücüyle Rab'bin önünden gidecektir."

18    Zekeriya meleğe, "Bundan nasıl emin olabilirim?" dedi. "Çünkü ben yaşlandım, karımın da yaşı ilerledi."

19   Melek ona şöyle karşılık verdi: "Ben TanıTııın huzurunda duran Cebrail'im. Seninle konuşmak ve bit müjdeyi sana bildir­mek için gönderildim.

Cebrail’in söyledikleri gerçekleşir... Elizabet hamile kalmış­tır! Elizabet'in hamileliğinin altıncı ayında Nasıra’da yaşayan Davut'tın soyundan gelen Yusuf’un nişanlısı Meryem’in de ba­şına benzer bir olay gelir.

İncil, Luka 43:

28 Onun yanma giren melek, "Selam, ey Tanrı'nın lütfuna erişen kız! Rab serinledir" dedi.

29 Söylenenlere çok şaşıran Meryem, bu selamın ne anlama gelebileceğini düşünmeye başladı.

30 Ama melek ona, "Korkma Meryem" dedi, "Sen Tanrı'nın lütfuna eriştin.

31     Bak, gebe kalıp bir oğul doğuracak, adını İsa koyacaksın.

32 O büyük olacak, kendisine "Yüceler Yücesi'nin Oğlu' de­necek. Rab Tanrı O'na, atası Davut’un tahtını verecek.

33 O da sonsuza dek Yakup'un soyu üzerinde egemenlik sü­recek, egemenliğinin sonu gelmeyecektir."

34 Meryem meleğe, "Bu nasıl olur? Ben erkeğe varmadım ki" dedi.

35 Melek ona şöyle yanıt verdi: "Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, Yüceler Yücesi'nin gücü sana gölge salacak. Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek.

Hıristiyanlığın en önemli iki adamının babasız olması gibi, Yahudiliğin kurucusu İbrahim’in bir oğlu da babasızıdır. Yaşlı­lığında İbrahim’in cariye Hacer’den İsmail adlı bir oğlu olur. Ama bir gün tanrı, İbrahim'in yaşlı ve kısır karısı Sara’yı “kut­sayacağını” ve Sara’nın hamile kalacağım haber verir:

Tevrat, Yaratılış 16:

17 İbrahim yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, "Yüz ya­şında bir adam çocuk sahibi olabilir mi?" dedi, "Doksan yaşın­daki Sara doğurabilir mi?" Bu sözlerden sonra İbrahim, tanrıya bir oğlu olduğunu hatır­latır ve onu mirasçı kabul etmesini ister. Ama Rab: "Hayır. Ama karın Sara sana bir oğul doğuracak, adını İshak koyacaksın" (Yaratılış 16:19) diye yanıtlar ve ekler. "Onunla ve soyuyla ant- loşnıaını sonsuza dek sürdüreceğim." Sonuçta Rab, “Sara’ya ivilik etti" sözleri ile betimlenen durum gelişir... Sara artık İs- hak'a hamiledir!

Babasız doğma veya aseksiiel doğum sözcükleriyle niteleye­bileceğimiz durum, çocukluğu hakkında kayıt olmayan Akhe- naton ve insanüstü yapısıyla dikkat çeken Musa; hatta Sümer inancının Annunnakileri için de geçerli olabilir mi? Belki!

İşin en önemli noktası ise bu kayıp veya belirsiz kutsal baba­ların kimliğinde gizli. Kimdir bunların babalan? Yakup ile gü­reşip yenilen tanrı ve arkadaşları mı? Hezekiel’i “ülkelerine" götürüp geri getirenler mi? Yoksa İlyas’ı göğe alan “Rab’bin at­lı arabalarım” kullananlar mı? Yani özetle kendilerini “melek­ler” olarak tanıtan canlılar, gerçekte aseksüel ve insan norm/ya- pt/frekansma ters yönlü oluşum taşıyan başka diyarların (geze­gen de olur, başka boyut da!) canlıları mı? Akhenaton ve ailesi­nin garip kafa yapılarının ve aseksüel bedenlerinin nedeni, ba­balarının melek olmasına mı dayanmaktadır? Önceki sayfalarda gördüğümüz gibi- bu karıkocanın aseksüel beden yapıları ile çocuk sahibi olmaları "muammasının” açıklaması melek soylu olmaları mıdır? Peki, insan doğasına aykırı emirler veren tek- tanncıların hep melek soylu varlıklar olduğunu söyleyebilir mi­yiz? İşte asla yamtlanamayan ve sanırım dindarlığın bağnazlık­la kolkola ilerlemesi nedeniyle uzun zaman da yanıtlanmayacak olan temel sorulardır bunlar. “Ciddiyetsizlik ve hayalcilik suç­lanmak çekincesi” nedeniyle yanıtlayamadığımız bu sorulara belki farklı zaman parçalarının tektanncılan hakkında bir bilgi aktararak dolaylı olarak yanıt verebiliriz. Günümüzden kısa sü­re öncesine dek “faal” olan bir diğer grubun -Hitler Aryanları- nın- kendilerini yorumlayışları hakkında bir bilgidir bu: Hans Horbirger, Bülent Kısa Dokümanları

Nazi Almanya'sında üzerinde durulan iki temel kuram vardı. Oyuk dünya ve Donmuş dünya. Ebedi buz öğretisi (Well Weltw is lehrej'nin kurucusu olan Hans Horbirger 1860’ta Tirol bölge­sinde doğdu. Hitler ve Himmler ona inanıyorlardı.

(...)

Bu dönemde, Ari ırkın kökeninin başka bir devirde dünyaya ve yıldızlara hakim olan üstün insanların yaşadığı döneme da­yandığı kanaati iyice yerleşmişti.

Sıradan halka asla yansımasa da uzun süre bu varsayıma inanıldı Aryanlar arasında! Onlar, kökü uzaylı bir ırka dayanan üstün insanlardı... İÖ 1600'lerde Hindistan’ı işgal edip ana tan- rıça-baba tanrı inancı kadar, uygar kentleri de yakıp yıkan... ve de bilim adamlarınca nereden geldikleri asla bulunamayan Ar- yanlardan gelen üstün insanlar!.. İnsanlara, bir başka yüce bağ­nazlık süreci olan Ortaçağda Hıristiyanların uyguladığı işkence­leri yapmaları gerisinde “kalıtsal” etkiler mi vardı?

“Biz Aryanlar üstün uzaylı seçilmişlerdeniz” diye -çoğuna göre- “zırvalayan” Horbirger gerçekten bir kaçık mıydı? Yoksa çok şey bilen bir seçilmiş mi?.. Belki de önündeki resmin geri­sindeki (yaşadığı ortamın derinlerindeki de denebilir) gerçek görüntünün minik bir bölümünü fark edip, ama tam da anlaya­mayan biri?

Eski Dinin Yaratılış Miti

Söylenecek her şeyi söyledim gerçi; ama göstermek istedi­ğim resmi, farklı departmanlarda, birbirinden ayrı bölümler ha­linde yansıttığım için, belki de tüm görüntü çok da net biçimde belirginleşemedi. Bu son sayfalarda ise kitabın başından beri anlattıklarımı toparlamaya çalışacak, puzzle’ın farklı resimler- 430 den oluşan tüm parçalarını yanyana koyarak asıl büyük resmi önünüze sermeye çalışacağım:

İlk çağlarda, çok farklı coğrafyalarda da olsa, dinsel açıdan tek bir inanç yaygındı. Bu (aslında çok derin olan, kitap boyunca yer yer yinelediğim) inanca göre evreni “sonsuz sudan” çıkmış bir ilksel dişi güç/enerji ile,[102] [103] onun içinden çıkmış bir ilksel er­kek güç/enerji birleşerek yaratmışlardı. Bu nedenle onlara ana tanrıça ve baba tanrı deniyor; baba tanrı, ana tanrıçanın içinden çıktığı için (dişi kendi kendine doğurabiliyordu) onun oğul-koca- sı şeklinde görünüyordu. Arkeologlar, çok farklı boylamlarda benzer şekilde görülen inançların arasındaki "tıpkılığı" sosyo­kültürel bir nedene, göçlere, bağladılar; oysa aynı inanç, Mayala­rın1»3 yaratılış destanı Popol Vuh’ta bile bulunmaktaydı.

Popo! Vuh, Part 1, Ch. 1

Duran hiçbir şey yoktu: sadece sakin su, sakin/uysal deniz, yalnız ve huzurlu. Başka hiçbirşey var olmamıştı.

Ve Amerika’nın keşfine daha ortalama 1000 yıl vardı!

Eski dine göre evren, Kibele/Attis; Afrodit/Dionysos, Şi- va/Parvati, Astarte/Adonis, Atargatis/Dagon gibi kimliklerde iz­lediğimiz ana tanrıça ve baba tanrının hakimiyetindeyken (ki o zamanlar henüz madde evreni yoktu) her şey benzersiz bir denge içindeydi ve bu uyum evrenin temel dokusu biiyük bir zevk hissi şeklinde yorumlayabileceğim bir oluşumdaydı. Ana tanrıça ve baba tanrı, yarattıkları bir dolu çocuk (isterseniz alt tanrı diyelim) ile huzur içinde yaşıyorlardı. Fakat her şey baba tanrı ile çocukla­rından bir grubun arasında çıkan çatışma ile sona erdi. Bu bir grup alt tanrı, babaya karşı üstünlük elde etmek için -babayı yok edecek korkunçlukta- bir mutant tanrı yarattılar. Mutant, “yok edici” olarak yaratıldığı için evrenin doğal -bu­na pozitif diyelim- dokusunda var olamıyor, olağan enerjilere ters yönlü bir enerjiyle -negatif enerji ile- besleniyordu. Bu nedenle varlığını sürdürebilmek için kendine uygun ortamı var etmek -ya­ni negatif eneıji üretmek- zorundaydı. Negatif enerji ise kavga, savaş, çekişme, hırs, kin ve özellikle de korku gibi olumsuz duy­guların kaynağıydı. Yani o olumsuz duygularla beslenerek yaşa­yabiliyordu. (Pan mitinde Pan’m ölümünü duyan doğanın çığlığı ile sembolize edilen bu durumdu: Doğal olmayanın gelmekte ol­ması! Doğa -ya da doğal olan-, bu yüzden ölesiye korkarak çığlık atmış, insanların panik dediği duyguya kapılmıştı).

Bu mutant, babayı yendi (bu durum bazı mitolojilere penisi­ni kesmek, bazılarına onu öldürmek şeklinde geçti); ana tanrı­çayı da tutsak etti. Ama burada durmadı; varlığını sürdürebil­mek için ele geçirdiği evreni “böldü”; her şeyi uçlaştırdı; doğal dengeyi bozdu... artık madde evrenini “yaratmış”; uçların çekiş­meleriyle doğan negatif enerjiyle beslenmeye koyulmuştu. Ama bu yeni evren, yani madde evreni, bölünerek, parçalanarak da olsa eski gerçekten yaratıldığı için hâlâ dokusunda iyilik vardı... doğaydı, doğallıktı bu iyilik.

Mutant tanrı her şeyi bölerken androgynous’u da böldü ve dişi ile erkek şeklinde iki canlı yaptı: İnsan -sözde- yaratılmıştı böylelikle. Dişi ve erkek yeniden birleşemesinler, eski denge kurulmasın diye onları kendi yarattığı bir aseksüel ortama tut­sak etti... bu ortam ise aseksüel döllenmeli patriarklann soyunu yaratan meleklerin geldiği ve dünya üzerinde de benzerini oluş­turmaya çalıştıkları yerdi. Ama ana tanrıça ve baba tanrı bölün­müş androgynous’a -insana- gerçeği göstermeyi başardılar. Böylece birçok çarpışmalar oldu ve sonuçta insan aseksüel or­tamdan kaçabildi. İşte tektanrıh dinlerin “tanrı insanı yarattı, mutlu ve huzurlu olsunlar diye cennete koydu, yılan ise onlara cinselliklerini göstererek aldattı” söylencesinin gerisindeki ger­çek buydu. Zaten yılan Yahudilik ezoterizmi ve mistisizmine gerçek hali ile geçmişti: Ana tanrıçanın şeytanlaştınlmış hali olan Lilit ve kocası Sammel (onun da mitlerde penisi Rab tara­fından kesilmiştir) kimliğinde!..

Madde evrenini mutant tanrı gerçeği bölerek oluşturduğu için, insanoğlu artık kendi aleyhine çok dengesiz bir savaşın or- tasındaydı; ama savaşmak için silahı da vardı: Bilgi! İçten içe hissettiği bir bilgiydi bu, beyin enerjisi ile elde edilen değil. Dengesizlik ortamına yaşama sonucu kimilerinin bilinçlerinin en derinine gömdükleri, kimilerinin ise yoğun bir biçimde his­settikleri ve kaçınmaya çalıştıkları bir “rahatsızlık”... ve de her dengeli davranış sonucunda hissedilen o benzersiz psikolojik hazdı bu bilgi! Zıtlıklar ne zaman giderilirse bu haz bir ölçüde duyulmaktaydı. Her ne zaman giderilirse... hatta dişi erkek ara­sında giderilirse bile! Yani dişi ve erkeğin yeniden birleşerek androgynous'un tekrar dengeliği anda bile duyulmaktaydı... ki bu an seksti! Sözün özü seks sırasında ayrılmış parçalar bütün­leşerek eski denge yeniden kurulduğu için o ilksel duygu yeni­den doğuyor .. buna da cinse! haz deniyordu. Cinsel haz denen duygu bir haz dğil, evren bölünmeden önceki temel duyguydu. Eski denge kurulur kurulmaz evren ana tanrıça ve baba tanrı ta­rafından yönetilirken var olan ana doku yeniden canlanıyordu. Seks bu yüzden zevkliydi... seks bu yüzden yasaktı!.. Eski bü­tünlük yeniden oluşturulmasın diye.

İnsanoğlunun savaşının hedefi en üstün yaratmayı sağlamak yani her alanda dengeyi kurmakü... Ki bunun içinde fanatizmden kaçma, korkuyu yenme, aşk ve kardeşlik var etme, bölünmüşlük yaratan tüm sınırları kaldırma gibi kavramlar bulunmaktaydı. Oysa tektann uyumda var olamazdı. Bu yüzden en çok onun din­leri uyum içindeki milletleri böldü. Bu yüzden en çok farklı din­ler, aynı din içindeki farklı mezhepler, hatta tarikatlar arasında kan döküldü. Bölünmek anlamındaki fark, çatışmanın ilk adımıy­dı. O ise sürekli bölüyordu... ardından sınırlıyordu! İnsanoğlunun özü, ikiye ayrılıp, birbirine çelişik hale sokul- sa da, hâlâ baştaki, ilk yaratıldığı gibiydi. Öz bolünse de, niteli­ği değişmiyordu. Bu nedenle canlılar, en yoğun tamlık duygu­sunu ve doyumu, ilk hallerini anımsatan anlarda (örneğin seks ilişkisi sırasında) hissediyor; böylece eskiye dönmek için bi­linçsizce çabalıyor; tüm yasaklara rağmen karşı konulmaz şe­kilde doğalına kayıyordu. Ürkülen değişimi engellemek için dinler inmeye, seksle içgüdüler günah ve zararlı olgular olarak gösterilmeye başladı. Değişime, doğala kaymaya ceza biçildi: Benzeri Aryan Naziler ile Ortaçağ Hıristiyanları tarafından uy­gulanan işkencelerdi bu ceza: Cehennem!

Doğala ulaşmayı engelleyici duygu da vardı: Korku! Tüm dengesizliklerin gerisinde korku vardı. Korku bir çeşit denge­sizlik yaratmışıydı. Bu yüzden tektanrılı dinlerde o hep kendin­den korkulmasını emretti. Bu yüzden insanları kurtarmak adına korkuttu. Korku bencilliği, hırsı, fanatizmi, agresiviteyi, pasjvi- zasyonu yaratıyor; bu negatif duygularla hem korku besleniyor, hem çatışmalar doğuyo.r; doğan çatışmalar sonucu korku daha da azıyor; böylece kısır döngü giderek güçleniyor; “kurtuluş” adına tanrının gösterdiği yönden, yanlış doğruları benimseyerek ilerlemeye çalışan insanoğlu, çarka büsbütün kapılarak, onun dönüşünü sürdürmüş oluyordu.

Bu yüzden iyiliğin yegane yolu ise dinsel dogmalar -ve on­ların yarattığı insan doğasına uymayan ahlaksal normlar (ki bunlara adet, örf, gelenek, cinsel bazlı edep ve haya gibi doğallı­ğı soyut kurallarla engelleyen tüm erkekegemen üst otorite ku­mullarını yerleştirebiliriz)-, bazında yaşamak değil; bireysel kor­kunun üzerine gidip, bunu yenmeye çalışmaktan geçmekteydi. Her insan korku ile çarpıtılmadan önce iyiydi. İyiliğe ulaşmanın yolu sadece korkudan arınmaktan geçmekteydi. Korkudan arı­nınca insanın gerçek kimliği ortaya çıkacak ve böylece mutluluk otomatik olarak yakalanacaktı. Kişiye özeldi savaş. Politikadan, felsefeye, hatta dine; hiçbir “iznT’in gerisinde saklı değildi. Bu nedenle bir bireyde felaket yaratacak bir kavram, diğerinde kur- tuluşa götürebilirdi. Kural ve plan yoktu. İnsanoğlu, bireysel kor­kusunu her yenişte, üzerine “korku" şeklinde yapıştırılan kenele­rin birinden kurtulacak; böylece gerçek yaratıcılar insanoğluna bir adım daha yaklaşacak: yenilen korkunun büyüklüğü oranında bireyin içinde gizli olan pozitif enerji ortaya çıkacak; kişi, kurtu­luşa bir adım atmış olacaktı. Oysa kenelerle yaşamak ve keneyi beslemek; o keneleri, deriyi yüzerek koparmaktan çok daha ko­laydı... güvenliydi... daha az acı veriyordu. Keneleri sökmekse deriyi yüzmek kadar acı doluydu. Yaşamın her noktasında yüz­leştiği ve nedenselliğini bir türlü çözemediği acıdan zaten yılmış olan insanoğlu ise acıdan kaçabilmek için sürekli güvenlik arı­yor; içinde tutsak yaşadığı düzene bağlanıyor, yeniyi benimse­mekte zorlanıyor; deyim yerindeyse acıdan kaçmak için acı içine gömülüyordu. Dünyadan silinemeyen kötülüğün nedenselliği sa­dece buydu: Çözümü yanlış yerde aramak!

Yukarda gerçeklerini olabildiğince kısa ve basite indirgeye­rek anlattığım eski din, bu mutant tanrının -yani şeytanın- izinin en kolay patriarkal panteonlarda izlenebileceğini savunmakta. Eşdeyişle Aryalar, Helenler (Dorlar). Persler ve İbraniler, hatta bu kitapta çok az sözünü ettiğim Kimmerlerde ve de Hiksoslar- da. Aryalar, Hindistan'daki ana tanrıça-baba tann tapımını; (ki baba tann yıkıcı Şiva olarak yeniden doğmayı başarmıştır); ib­raniler, Fenikelileri ve Suriye’deki diğer seks kültlerinin odağı olan krallıkları; Persler, Lidya imparatorluğunu; Dorlar ise (ne yazık ki bu kitapta hiç tanıtmadığım) benzersiz Girit uygarlığını yıkmıştır. Üstelik bu felaketler hep aynı zamanda başlamıştır: Ortalama İÖ 1600-1200’lerde...

Bu felaketlerin nedeni Burak Eldem’in “Marduk’la Rende- vu” adlı kitabında altını çizdiği gibi sadece Marduk gezegeninin astronomik yörüngesine bağlı, yani astronomik midir? Yoksa kuşkulandığım gibi ardında bir metafizik -deyim yerindeyse tektamısal- bir tetikleme mi yatmaktadır? Sözün özü, işin geri­sinde bilinçli metafizik güçler -yani tanrı- mı vardır? Marduk gezegenine adını veren tanrı Marduk’un, Akhenaton'un Aton’undan bile önce, Hammurabi tarafından tektanrılaştınlma- ya çalışılan bir tann; ve birçok incelemeciye göre tektanrının maskeli hallerinden olduğu anımsanırsa[104] belki “Gezegenin ha­reketleri gerisinde bilinçli metafizik güçler var” şeklindeki teori daha fazla anlam kazanabilir.

Tüm sözlerimi toparlamak ve konuya şu sorularla nokta koymak istiyorum: Eski dinin bilgeleri Marduk’u; Gnostikler, paganistler. Ana Tanrıça’cılar vb. Yahve’yi kötülüğün kaynağı olarak görmekte haklı mıydılar? Daha da açığı: “Dünyayı şey­tan yönetiyor!” adlı inanılması zor teorileri gerçek olabilir mi?

Bu soruya doğrudan yanıt vermek birçok açıdan olanaksız. Fakat birtakım “kurcalamalar” ile bazı sonuçlara ulaşmak da mümkün. Sanırım yukarıdaki kritik soruya olabildiğince sağlıklı bir yanıt bulabilmek için önce günahkârlıktan nedeniyle lanetle­nen uygarlıkların, ardından seçilmiş kavimlerin ekonomik ve kül­türe] yapılarına, böylece de halklarına sundukları mutluluk dü­zeylerine tarafsız şekilde göz atmak gerekmektedir; çünkü en çok bu yolla tanrısal emirlere uygun davranmayanlann yaşamlarıyla, uygun davrananlann yaşamlannı karşılaştırma; ve de sonuç ola­rak tanrının sözlerinin doğruluk oranını sınama olanağı doğacak­tır. Kim daha uygar; kim daha mutlu; kim daha sağlık ve bolluk içindedir? Kesin tarihsel verilere dayah bu gözlemin sonuçlan yukarıdaki sorunun kesin yanıtı değiller midir?

tik olarak paganist, anaerkil, lanetli ya da tanrısal emirlere ters yönlü kültürlere sahip uygarlıklara çevirelim gözlerimizi çok kısa da olsa... İlginçtir, ama bu ülkelerin iddia edildiği gibi “ahlaksızlık diz boyu olduğu için bet-bereketin kaçtığı belalı yerler” değil; bilakis tarihe zenginlik ve uygarlıkları ile geçmiş milletler olduklarını göreceğiz! Ama önce seksin yaydığı ener­jiyi bir inceleyelim. Seksin Yaydığı Enerji

Seksin baskıcı şekilde yasaklanması, tektann tarafından -tıp­kı içki konusunda olduğu gibi- “kutsallık yaratma amacının gü­düldüğü" mesajları ile açıklanmaya çalışılır. Bu amaç ise ilk olarak cinselliği tekeşlilikle sınırlamak ile realize edilir ve tekeşlilik, Musa’nın çölde verdiği bir emirle start alır: “Zina et­meyeceksin." (Tevrat, Çıkış 20:14). Babalan melek ya da kutsal Ruh olan kadınların Meryem haricindekilerin kısır olmaları da dikkat çekici bir noktadır... Örneğin Samson... örneğin İbra­him'in kansı Sara...

Tektannlı dinlerde seksüel yasaklara uyulmaması haline uygu­lanacak ceza ise ölümdür (Çıkış 20:10). Zaten ölüm, tüm cinsel suçlann yegane cezasıdır (Çıkış 20:11-18). Buna karşın-tıpkı Hammurabi yasalarındaki gibi- suçlanan taraf genelde kadınlardır.

Tevrat, Tesniye 22:

13   "Bir adam bir kadın alır, yattıktan sonra ondan hoşlan­mazsa,

14   ona suç yükler, adını kötüler, ’Bıı kadınla evlendim ama onunla yatınca erden olmadığını gördüm' derse,

15   kadının annesiyle bahası kızlarının erden olduğuna iliş­kin kanıtı alıp kapıda görevli kent ileri gelenlerine getirecekler.

16-17 Kadının babası ileri gelenlere, 'Kızımı bu adamla evlen­dirdim ama o kızımdan hoşlanmıyor' diyecek, 'Şimdi kızımı suçlu­yor, onun erden olmadığını söylüyor. İşte kızımın erden olduğunun kanıtı!' Sonra anne-baba kızlarının erden olduğunu kanıtlayan ya­tak çarşafını ileri gelenlerin önüne serip gösterecekler.

18    Kent ileri gelenleri de adamı cezalandıracaklar.

19   Ceza olarak ondan yüz gümüş alıp kadının babasına ve­recekler. Çünkü adam İsraili bir erden kızın adını kötülenıiştir. Kadın adamın karısı kalacak ve adam yaşamı boyunca onu bo- şayanlayacaktır.

20   "Ancak bu sav doğruysa, kızın erden olduğuna ilişkin bir kanıt bulunamazsa,

21    kızı baba evinin kapısına çıkaracaklar. Kent halkı taşla­yarak kızı öldürecek.

24:

1   "Eğer bir adam evlendiği kadında yakışıksız bir şey bulur, bundan ötürü ondan hoşlanmaz, boşanma belgesi yazıp ona ve­rir ve onu evinden kovarsa,

2   kadın adamın evinden ayrıldıktan sonra başka biriyle evle­nirse,

3   ikinci kocası da ondan hoşlanmaz, boşanma belgesi yazıp verir, onu evinden kovarsa (...)

25:

11   “Eğer iki adam kavgaya tutuşur da birinin karısı kocası­nı dövenin elinden kurtarmak için gelip elini uzatır, öbür ada­mın erkeklik organını tutarsa,

12    kadının elini keseceksiniz; ona acımayacaksınız.

Yahudiliğin ardılı olan Hıristiyanlıkta ise seks daha büyük darbeler alır: Artık ilişkilere, tekeşlilikle sınırlanmanın ötesin­de, kilise tarafından onaylanma zorunluğu getirilmiştir. Öte yandan bu tekeşlilik bile kısıtlanmış; kurulan ilişkinin yaşam boyu tek kez kurulması gerektiği öne sürülerek boşanma yasak­lanmıştır. Hepsi bu kadar da değildir; böylesine kontrol altına alınmış ilişkilerde -evliliklerde- bile yapılacak seks, ancak so­yun sürmesi amacım güdüyorsa kutsal ve temizdir... üstelik so­yun sürmesi amacıyla yapılacak sekste bile sadece belirli pozis­yonları kullanmaya “cevaz vardır”! Seks duygulan, en küçük bir uyanmaya olanak vermeyecek kadar ketlenir; çünkü anlık bir uyarı bile “cehenneme atılma” ile cezalandırmaktadır:

İncil, Matta S:

27     '"Zina etmeyeceksin' dendiğini duydunuz.

28 Ama ben size diyorum ki, bir kadına şehvetle bakan her adam, yüreğinde o kadınla zina etmiş olur. Eğer sağ gözün günah işlemene neden olursa, onu çıkar at. Çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması, bütün vücudunun cehenneme atılmasından iyidir.

29 Eğer sağ elin günah işlemene neden olursa, onu kes at. Çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması, bütün vücudunun cehenneme gitmesinden iyidir.

30  "'Kim karısını boşarsa ona boşanma belgesi versin' den­miştir.

31  Ama ben size diyorum ki, karısını fuhuş dışında bir ne­denle boşayan onu zinaya itmiş olur. Boşanmış bir kadınla evle­nen de zina etmiş olur."

İncil, 1. Korintliler 7:

8  Yine de evli olmayanlarla dul kadınlara şunu söyleyeyim: Benim gibi kalsalar kendileri için iyi olur.

9  Ama kendilerini denetleyemiyorlarsa, evlensinler. Çünkü 'Çin için yanmaktansa evlenmek daha iyidir.

10   Evlilereyse şunu buyuruyorum, daha doğrusu Rab buyu­ruyor: Kadın kocasından ayrılmasın.

11   Ayrılırsa evlenmesin, ya da kocasıyla barışsın. Erkek de karısını boşamasın.

İncil, 1 Timoteos 1:

6 Kendini zevke veren dul kadınsa daha yaşarken ölmüştür.

İnsanoğlunun “durumları değerlendirme” yeteneği, günah korkusu ile öylesine yok edilmiştir ki, dinlerdeki seks kısıtla­malarının gerçek amacının (günümüzün çağdaş ortamında bile) “aile birliğinin sağlam temeller üzerine kurulması olması” gibi yaldızlı bir amaç olduğuna inanılır. “Temiz aileler” madem ki tekeşliliğe dayanmaktadır; o zaman Rab’bin poligami temelli bereket kültlerini yasaklamasından doğal ne olabilir? Oysa dikkatten kaçan çok önemli bir nokta vardır ki bu da, çokeşliliğin Hammurabi yasalarından başlayarak, Yahudilikte de, Hıristiyanlıkta da sadece kadınlara yasak olmasıdır! Bu ger­çek, tüm peygamber ve kutsalların (İbrahim’den başlayarak) çokeşliliğine karşı, karılarının tekeşli olması kadar; tanrısal ve­ya toplumsal kanunlarda kısıtlamaların sadece kadınları hedef almasından da bellidir. Oysa fizyolojik olarak erkek aynı anda sadece tek bir kadınla sevişebilecekken, dişi, aynı anda -vajinal, oral, anal, manual- dört erkeği tatmin edecek ve olağan erkeğin tek kez orgazmdan sonra ortalama yirmi dakika dinlenme ge­reksinimine karşın, defalarca peşpeşe orgazm olabilecek yapı­dadır! Yani doğa, fizyolojik açıdan bakılırsa, dişiyi çokeşli ya­pıda türetmiş gibidir. Buna karşın patriarkal dinler yine doğaya karşı çıkar; kadının tekeşli olduğu fetvasını verir; erkeğe sınır­sız denilebilecek haklar sağlar.

Gerçekte tek amaç vardır ortada: Seksi yasaklamak; olabildi­ğince en aza indirgemek. Seks ortamını en fazla yaratma niteliği­ne sahip olan cins madem ki kadındır; o zaman durdurulacak olan da dişidir. Dişiyi bastırmak, seksi bastırmak demektir büyük ölçüde. Yani dişiyi kapatarak verilen savaşın hedefi ne erdem ya­ratmak, ne de insanoğlunu gözetmektir; ortada tek bir hedef var­dır: Olabildiğince seksi... yani eski bütünlüğün ilk safhasını yok etmek! Hammurabi’nin Marduk’u tektann yapmaya çalışmasıyla başlayan; Yunan dini ile güçlenen, giderek tektanncılığa varan ve Hıristiyanlıkla doruğa ulaşan akım, sonunda maskesini indirerek gerçek bu amacı peygamberinin ağzından “itiraf eder”:

İncil, Matta 19:

"Çünkü kimisi doğuştan hadımdır, kimisi insanlar tara­fından hadım edilir, kimisi de Göklerin Egemenliği uğruna ken­dini hadım sayar. Bunu kabul edebilen etsin!" Amacın kutsal temizlik, ya da çokeşlilik sırasında doğabile­cek olumsuzlukları engelleyerek insanları mutlu ve huzurlu kıl­mak değil; cinsellik sırasında yayılan ve ne olduğu asla araştı­rılmayan bir etkiyi/enerjiyi durdurmak olduğu yönündeki kuş­ku, çöl sürecinde yaşanan birçok olayda kanıtlanabilir. İlk örnek olarak söyleyebileceğimiz olay tanrının, Sina dağına inebilmesi için İbranilere üç günlük seks orucu şartı getirmesidir. Kavimde seks özgürlüğü erdem yaratma bazında algılanıyorsa, üç günlük seks perhizi son derece anlamsız bir emirdir; çünkü tanrının seçtiği kavmin üyeleri olan İbraniler, zaten tekeşlilik emrine uy­gun yaşamaktadırlar. Oysa tanrı tezahür edebilmek için bir adım daha ilerisine gerek duymaktadır; kutsanan eşlerin bile seks yapmasına bile engel olmaya... çünkü karı-kocalar bile se­vişilen aynı enerjiyi serbest kılmaktadırlar; bu yüzden de onlar bile üçgün boyunca aseksüel yaşamak zorunda bırakılmaktadır­lar! Seks, nasıl bir kirdir ki, ancak üç günde temizlenebilmekte- dir? Seks sırasında yayılan ve bedeni kaplayan bir enerji ancak üç günde mi yok olmaktadır?

İkinci olarak, cinsel organlar kutsal ortamlarda garip bir şe­kilde kapattırılır. Kapattırılır derken, ortadadırlar da, örtülür an­lamında değil; giysilerin altında oldukları halde, daha da kapat­tırılırlar! Önceki bölümlerden, Ahit Sandığı’na yaklaşacak kâhinlerin “ölmemek için” giymeleri zorunlu olan elbiseler Tevrat’ta uzun uzadıya anlatılır. Rab, kâhinlerin cinsel organla­rının da -sanki seks organları işlevsel olmadıkları zaman da bir çeşit metafizik vibrasyon üretmektelermiş gibi- detaylı olarak tarif ettiği tulum benzeri bir oluşumla kapanmasını -deyim ye­rindeyse gömülmesini- emretmiştir.

Tevrat, Çıkış 28:

"42 "Edep yerlerini örtmek için onlara keten donlar yap. Boyu belden uyluğa kadar olacak. '43 Harun'la oğulları Buluşma Çadırı'na girdiklerinde ya da Kutsal Yer'de hizmet etmek üzere

sunağa yaklaştıklarında, suç işleyip ölmemek için hu donları giyecekler. Harun ve soyundan

gelenler için sürekli bir kural olacak hu."

Seks, sadece cinsel ilişki bazında da kısıtlanmamaktadır. Tevrat’da, cinsellikle ilgili salgılardan bile sakınılması gerektiği üzerine verilen emirler, seks yasaklarının nedenselliği konusun­da iyice açıklayıcı olmaya başlar! Yasak olan sadece çokeşlilik ve cinsel organlar da değildir artık; meni... hatta regl kanı bile, ürkütücü etkiler taşırmışçasına insanlardan (daha doğrusu tanrı­sal ortamdan) uzak tutulmaya çalışılmaktadır.

Tevrat, Levililer 15:

16    Eğer bir adamdan meni akarsa, bedeninin tümünü yıka­yacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır.

17   Üzerine meni bulaşan her giysi ya da deri eşya yıkana­cak, akşama kadar kirli sayılacaktır.

18    Bir adam kadınla cinsel ilişkide bulunurken menisi akar­sa, ikisi de yıkanacak ve akşama kadar kirli sayılacaklardır.

Dişinin rahminde bir canlı yaratma gücü taşıyan; oral seks sırasında kimileyin yutulan meni bu kadar mı kirli birşeydir? Yıkandıktan sonra bile akşama dek geçmeyecek ölçüde!

İslamda yer alan her tapınma seansının (namazın) öncesinde ve seksüel birliktelik sonrasında yıkanma gerekliliği ile yukarı­da aktardığım bilgiler ilişkili olabilir mi? Sanırım; çünkü unu­tulmamalıdır ki İslam, nedenselliğini açıklamasa da, seks sonra­sı insanoğlunun kirlendiği düşüncesini savunan bir dindir ve yı­kanma gerekliliğini bu anlamda şart koşmuştur. Çölde Ahit Sandığı’nın kurulduğu çadırın; Süleyman zamanında altınla kaplı tapmağın önündeki kâhinlerin her ayine girmeden önce ve ayin sonrasında yıkanmak zorunda oldukları havuzlar da aynı amaçla kullanılmış'olabilir.

Tevrat’ta regl kanından sakınılması gerektiği konusunda da ayetler vardır. Bunlar çağdaş insana dek yansımış olan “regl ka­nının kirli olduğu” inancı nedeniyle günümüzde de kolayca be­nimsenir. Oysa bu ayetler dikkatle okunursa, işin içindeki abar­tılı önlemler garipsenmeyecek gibi değildir; çünkü regl olmuş bir kadının oturduğu yatağa dokunanın bile akşama dek kirli sa­yılması, hele hele kendi regl olmadığı, üzerine kan bulaşma ih­timali bulunmadığı halde yatağa oturanın elbiselerini yıkması­nın gerekmesi salt temizlik gerekçeleri ile açıklanamazlar.

Tevrat, Levililer 15;

'79 Adet gördüğü için kan kaybeden kadın yedi gün kirli sa­yılacak. Ona dokunan da akşama kadar kirli sayılacak.

20    Adet gördüğü günlerde kadının üzerinde yattığı ya da oturduğu her şey kirli sayılacaktır.

21    Kim kadının yatağına dokunursa, giysilerini yıkayacak, yıkanacak, akşama kadar kirli sayılacaktır.

22    Kim kadının üzerine oturduğu herhangi bir şeye dokunur­sa, o da giysilerini yıkayacak, yıkanacak, akşama kadar kirli sayılacaktır.

23    Kadının yatağındaki ya da oturduğu şeyin üzerindeki herhangi bir eşyaya dokunan herkes akşama kadar kirli sayıla­caktır.

24    Âdet gören kadının kirliliği onunla yatan adama da bula­şır. Adam yedi gün kirli kalır ve yattığı her yatak kirli sayılır.

29    Sekizinci gün iki kumru ya da iki güvercin alıp Buluşma Çadırı ’nm giriş bölümüne getirecek ve bunları kâhine verecek.

30    Kâhin birini günah sunusu, ötekini yakmalık sunu olarak sunacak. Böylece kadını kanamasından doğan kirlilikten RAB'bin huzurunda arıtacak.

"'İsrail halkını kirliliğinden arındıracaksın. Öyle ki. ara­larında bulunan konutumu kirletip kirlilik içinde ölmesinler.'" Olayın temeli kirlilikten sakınmaya dayanıyorsa, dişinin -regl kanı hiçbir şekilde bulaşmadığı halde- oturduğu yere dokunanla­rın bile yıkanma gerekliliği nasıl bir mantıkla açıklanacaktır?

Seks olgusunun yasaklanmasının gerisinde erdem yaratma gayreti değil; günümüzde bile bulunamamış olan, ama buluna­mamış olsa da var olan fiziküstü bir enerjiyi/vibrasyonu yok et­me amacı bulunduğu doğum yapmış kadınlarla ilgili ayetlerle iyiden iyiye ortaya çıkar. Doğum yapan kadınlar doğum sonrası bir hafta kirli sayılmakta ve kanaması olursa 33 gün kutsal bil­geye dokunamamakta ve de tapınağa girememektedirler.

Teyrat, Levililer 12:

1   RAB Musa'ya şöyle dedi;

2    (...) ‘Bir kadın hamile kalıp erkek çocuk doğurursa, (...) yedi gün kirli sayılacaktır.

4    Kadın kanamasından (doğum sonrası kanamasından) pak­

lanmak için otuz üç gün bekleyecek. Pak sayılması için geçmesi gereken bugünler doluncaya dek kutsal bir şeye dokunmayacak, tapınağa girmeyecek.       

Buraya dek bir ölçüde normal sayılabilecek bu sözler kısıtla­manın sadece erkek çocuk doğurmuş kadınlan kapsamına aldığı öğrenilince garip görünmeye başlar; çünkü eğer kadın kız çocuk doğurmuşsa adı geçen kısıtlama iki katı süreye uzamaktadır!

5    Ancak, kız çocuk doğurursa, âdet gördüğü günler gibi iki hafta kirli sayılacaktır. Kanamasından paklanmak için altmış ahi gün bekleyecektir.

Rab’bin, bir kadını doğum sonrasında neden kirli gördüğünü; ve de bu kadını, eğer kız çocuğu doğurmuşsa neden “daha” kirli gördüğünü açıklamak bilimsel açıdan bütünüyle imkansızdır.

Tüm bu garip önlemler sekste -seks akıntıları ile yayılan ve bu akıntılarda bir süre etkinliğini yitirmeyen-, seks sonrası üç gün boyunca bedende kalan bir elkinin bulunduğunu düşündür­mekte. Biz, akıl çağı çağdaşlarının hâlâ keşfedemediği bir et­ki... daha çok kadın bedeninde, hatta salgılarında toplanmış bir etki? Çok mu anlamsız? Belki; ama bu düşünceyi doğrulayan bazı kanıtlar da yok değildir.

Öncelikle Yunan dinine bakalım. Bu inancın, yani Yunan mi­tolojisi adlı tanrılar ve öyküleri topluluğunun, türediği bir kutsal kitap vardır: Theogonia. Bu kitabı ise tarihçilere göre bir ozan olan Hesiodos ortalama İÖ 800'de kaleme almıştır. Oysa Hesi- odos'un bir iddiası vardır: Bu kutsal kitabı kendi edebi yeteneği ile değil; tanrısal ilham ile yazdığını öne sürmektedir. Belki bu iddiası nedeniyle; belki de kitabında verdiği bilgilerin diğer farklı kutsal metinlerle olan garip paralelliği yüzünden bazı araştırma­cılara göre Hesiodos bir çeşit peygamberdir de. İşte kimine göre edebiyatçı, kimine göre peygamber olan bu ilginç adamın kadın­larla ilgili çok ilginç bir uyarısı vardır bir kitabında:

Hesiodos, İşler ve Günler 7S3

Bir kadının yıkandığı suda

Bir erkek yıkanmamak hiçbir zaman.

Bundan da kötülük gelir, bir zaman için de olsa.

Bu sözler “kadından yayılan, ya da seks salgılarından yayı­lan ama kadında daha fazla olan, adı konmamış etki" teorisi için pek de güçlü bir kanıt değil belki. Oysa eski dinde -yani seks tapımı temelli ana tanrıça ve bereket kültlerinde- adı geçen salgılarda bulunduğunu düşündüğümüz etki bilinir, üstelik “hayr" yaratmak adına kullanılırdı. Örneğin meniden, regl kanı­na; seks ile ilgili tüm doğal akıntılar -insanın özü olarak görül­dükleri için- kutsal olarak kabul edilir; bunların insanlara oldu­ğu kadar bitkilere bile yararlı gizli enerjilerle yüklü olduğuna inanılırdı! Tarih Öncesi Ege, George Thomson, s.228

İnsanlarda doğurganlık büyüsünün sonuca değil, sürece; ço­cuğun kendisine değil, lohusalık akıntısına ilişkin olduğunun gözlemlenmesi önemlidir. Bu yüzden, gerek lohusalık, gerekse aybaşı sırasında bütün kan akıntıları, dişi cinsin özünde var olan can verici gücün birer belirtisi olarak kabul edilir, ilkel düşünce­de aybaşı görme çok doğru olarak doğum yapmayla aynı nitelik­te bir olay sayılır. Plinius, aybaşılı kadınların yalın ayak, saçla­rını omuzlarına dökmüş, eteklerini kalçalarına kadar kaldırılmış bir durumda tarlalarda dolaşmalarını, zararlı böcekleri yok et­menin bir yolu olarak salık veriyrdu. Colomella’ya bakılırsa De- mokritus da aynı kamdaydı. Kadınlar diyordu Demokritus, yalın ayak ve saçları uçuşarak ekinlerin çevresinde üç kez koşmalıdır­lar. (Plinius, Historia Naturalis, 28.78; Colomella, RR. 11.3.64) Açıktır ki, bunun ardında yatan düşünce, böyle dönemlerde kadın gövdesinin yüklü olduğunu inanılan doğurgan gücü ekinlere dök­mekti. Yunanistan’da da özellikle Demeter’le ilintili sayılan ve kadınların eteklerini kaldırarak cinsel organlarını gösterdikleri kut törenin kökeninde de yatan buduı;

Buna ek olarak aynı etkinin benzeri Sümer’de de bilinirdi; öy­le ki, İştar’ın (Hammurabi tarafından içki satan dükkanlara gir­meleri yasaklanan) fahişe-rahibeleri, tanrıçanın varlığının bir te­zahürü oldukları için normal kadınlara oranla fazladan bazı mis­tik yeteneklere de sahip sayılırlar, bu nedenle zevk sularının şifa dağıttığına inanılır ve bu sıvılar para ile satılırdı da! Örneğin ka­zılardan çıkan çok sayıdaki tabletlerde fahişelerin beden sularının en çok da göz hastalıklarına "birebir" olduğu yazmaktaydı!

The Mythology of Sex, Sarah Dening, Chapter 3, Sex in Ancient Civilizations Sütneria: The Earliest Records

Tapmak fahişeleriııin, seksüel ve ticari aktivitelerindeıı öte, farklı alanlarda da önemli yetenek ve armağanlar sergiledikle- rine inanılırdı. Doğal salgılarının yararlı bir etki taşıdığına inanıldığı için, hastalan iyi edenler olarak büyük saygı görür­lerdi. Bu dönemlerden kalmış bir kil tablet bize göz hastalıkları­nın fahişenin tükürüğü ile iyileştirilebildiğini söylemekte.

Paganizmde seks ilişkisinin ve içkinin kutsal sayıldığını ki­tap boyunca çeşitli inançlar bazında gördük. Oysa bu bilgiler gerek Yunan kaynaklı mitler aracılığı ile bize aktarıldığı için, kesinlikleri kuşkulu, açıklayıcılıkları zayıftır. Adı geçen inanç­ları daha net biçimde izlemek için ise durum ümitsiz değildir; çünkü seks tapımının modern versiyonu Şiva tapım ve Tantra olarak günümüze yansıyabilmiştir.

Şiva, Önceki bölümlerden hatırlayacağınız gibi, Dionysos’un kendisidir; Dionysos’un Hint seferine çıkıp muzaffer olarak dönmesinin anlamı, inancını Hindistan’a uzun süre etkin olarak yaşayabilecek ölçüde yaydığının göstergesidir. Şiva tapımının günümüzdeki süregelen popülerliği ise bu “Hint seferi” mitinin doğrulanmasıdır. Bu nedenle günümüze tantra olarak yansımış bu modem Dionysos tapımına bakarak ilkçağlarda seks-kutsal- hk ilişkisinin nasıl kurulduğunu rahatça görebiliriz.

Tantra, cinsel ilişkinin tanrısal bir eylem olduğunu; bu ne­denle yaratıcıya (Şiva’ya, ya da eski adıyla Dionysos’a) ulaş­manın biricik yolunun seks olduğunu savunur. Bu yolculuk ise dişinin önderliğinde tamamlanmalıdır.

The VVoman's Encyclopedîa of Myths and Secrets, Barbara Walker

Tantrizmin temel prensibi, kadının, erkeğe oranla daha fazla spiritüel enerji taşımasına dayanır; bu nedenle erkekler kutsi­yete ancak bir kadınla kuracakları seksüel birliktelik yoluyla al­gılayabilirler.

(Oysa anımsayacağınız gibi, Budizm dişilik prensibine karşı çıkmaya dayanır ve bu nedenle dinde, bir erkeğin ruhunu kur- tatması için olabildiğince az cinsellik yaşaması gerektiği inancı vardır. Budist rahipler, peygamberlerinin seks duygusunun bas­tırılmasını emrettiğini söyleyerek, seksten olabildiğince uzak dururlar. Bilmem bu sözler size “ancak çocuk sahibi olmak için seks yapılmasını” emreden Hıristiyanlığı anımsattı mı? Bu­dizm’in baştannsı Brahma ise birçok incelemeci tarafından tek- tanrmın bir görünümü olarak nitelenir!)

Tantra çok derin bir felsefe. Ama Tantra’yı daha iyi tanıta­bilmek için Tantra pratiğinden kısa bir bölüm yansıtmanın te­orik bilgiler vermek kadar açıklayıcı olabileceğine inanıyorum:

Pratik, erkeğin bütünüyle çıplak olarak, sırt üstü ve bacakları açık şekilde yatması, dişinin ise onun bacaklarının arasında bağdaş kurmuş (yogadaki lotüs pozisyonun basiti) şekilde otur­ması ile başlıyor:

Kama Sutra Temple (www.tantra.org),

Jeffery Tye (Elektronik dokuman)

Lingam'tn (penis) şaftını hız ve baskı oranını değiştirerek okşayın. Sağ elinizle kökünü hafifçe sıkıp yukarı çekin, sonra aynı işi sol ile yapın. Sağ-sol, sağ-sol bir süre uygulayın. Sonra yön değiştirin ve önce başını sıkıp elinizi aşağıya itin. Bu hare­keti de sağ ve sol ellerini zile bir süre yapın. Ardından limon su­yu sıkıcı kullanır gibi başını ve gövdesini okşayın. Tantrada, lingam üzerinde bedenin başka yerlerine bağlı pek çok sinir ucu olduğuna inanılır. Bu nedenle iyi bir lingam masajı ile bir­çok bedensel sorunu en aza indirgenebilir.

Erkeğin Kutsal Noktasını bulun ve masaj yapın: Kutsal nokta, teslisler ve anüs ortasında. Bir bezelye veya daha büyük bir gi­rinti şeklinde. Yumuşak olun ve içe itin. Baskıyı çok derininde his­sedecek ve belki de en başta yoğun bir acı verecek. Zaman içinde bu bölge üzerinde çalışılırsa yumuşatılabiliı: Böylece orgazmları­nın süresini uzatabilir ve ejakülasyonu üzerinde yönetimi artabi­lir. Lingam’ına sağ, Kutsal Nokta'sına sol elinizle masaj yapın. Bu noktanın Taoizmdeki adı "Milyonlarca Altın Noktası"dır. Kutsal Nokta'yı bulmanın diğer yolu anüs yoluyladır, birçok heteroseksüel erkek anüs temasını negatif hir durum olarak algı­layıp rahatsız olur. Bu nedenle dikkatli olun ve vazelin veya ben­zeri yağlı bir krem kullanın. İyin anahtarı yumuşak ve ağır ol­maktır. Parmağınızı 2.5 cm. kadar anüsüne sokun ve onun ken­dini kasmayıp nefes aldığına emin olun. Sonra parmağınızı kıra­rak "buraya gel" hareketi yapın. BÖylece prostat bezini hissede­ceksiniz. Baskı miktarı ve masaj hızını değiştirin. Tekrar lin- gam'a dönün ve okşarken Kutsal Nokta'ya baskıyı arttırın. Ba­zen çok güçlü duygulara kapılabilir. Ağlayabilir veya geçmişin­de kalmış travmatik bir olayı anımsayabilir. Siz "verici taraf' olarak güven ve samimiyet sağlamalısınız. Duygularını yaşama­sına olanak tanıyın ve çok şefkatli olun; onu teselli etmeye veya durdurmaya kalkmayın. Bırakın ihtiyacı olan duygulan yaşasın. Onu bağırması, hıçkırması ve inlemesi için cesaretlendirin. O anda sahip olabileceği en iyi dostu ve şifa vericisi olun.”

Tantra, literatürde “Yüce bilgilere ulaşmanın en kutsal, en gizemli metodu” olarak geçer. Dişilik organı ile erkeklik orga­nının birleşmesi, ama uyum içinde birleşmesi, yani cinsel ilişki, temel hedeftir. Adı geçen ve uyumlu seks ile elde edilen kutsal süredurum ise, “cinsel ilişki ile dengelenmiş zıtlıklaf’dır. Dişi ve erkek olarak zıt biçimde görülen enerjilerin uyum içinde “bif’leşmesi, dengelenmesidir asıl amaç. Böylece ana tanrıça taptmınm temel ilkesi olan “doğal denge”, bir kez daha tezahür etmiş olur. Bu öylesine kutsal, Öylesine önemli, öylesine güç yüklü bir andır ki, simyada bile yer ahr: Altın, iki zıt elementin en uyumlu birleşimi sonucunda yaratılır... Kükürt ve cıvanın! Kükürt “yanan”dır; cıva ise değişken.

Taocular bu zıt enerjilere Yin (Yoni’den -dişilik organından- geliyor ve aktif prensip olarak kabul ediliyor) ve Yang (yasla­nan, uzanan prensip şeklinde kabul ediliyor) demekteler. Yin-

 Yang, aynı zamanda dişi ve erke­ğin (ayrıca tüm diğer karşıtlıkla­rın da) döngüse! değişimini -de­ğişerek geliştiğini- gösteren bir simge. Şekildeki her bölüm -hiç­bir bölümün “tam” ve kesin ol­madığını hatırlatmak için- karşı bölümden bir noktayı bağrında taşımakta.

Tantra’da, mükemmel uyum / birlikteliğin yaratılması Şiva ve Şakti’nin birleşmesi; yani Şak- ti’nin Yoni’si ile, Şiva’nm Lin- gam’ının birleşmesi olarakda kabul ediliyor. Öyle bir birleşme ki tanrılar arasındaki, sadece cinsel organları değil; tanrı ve tanrıça­nın bedenleri de birbiri içinde eriyor ve bir oluyorlar. Bu birlikle­rinin adı ise Ardhanari adını alıyor. Altını çizmek istediğim bir nokta da o ki, bu birleşmede Şakti kimi zaman ekmek tanrıça An­na Puma olarak gözüküyor... ve böylece çok önemli mesajlar ve­rilmiş oluyor: Seks, tahıl ve kutsallık arasındaki ilişkinin varlığı ve “bir” olmak ile tarımın ilgili olduğu gibi!..

Androgynoııs İnsan

Pagan inançlar ve ardıllarının dişi ve erkeği seks sırasında birleştirerek oluşturmaya çalıştıkları “bütün”ün, dişi ile erkek olarak nasıl ya da kim tarafından iki ayrı parçaya bölündüğü ise büyük bir sır değildir ve kutsal kitaplarda açıkça yazar: “Bü- tün”ü ikiye ayıran/bölen, tektanrınm kendisidir.

Bu durum Tevrat’ta dişinin, önceden yaratılmış bir canlı olan erkeğin kaburgasından türetilişi şeklinde yansıtılır insanoğluna.

Tevrat, Tekvin 1:

22 (Tanrı) Adem'den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem'e getirdi.

23Adem, “işte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir" dedi, “Ona ‘Havva’ denilecek, Çünkü o adamdan alındı.

Bu düşünce günümüzde geniş kitlelerce benimsense de, ger­çek çıkış noktası olan Yahudilik ezoterizminde ise çok farklı şe­kilde dile getirilir! Tevrat’ı açıklayıcı nitelikteki (ama gizli ki­tap olarak kabul edilen) kitaplar, bu konuyu farklı şekilde anla­tır; Tevrat’dan öğrenilemeyen detayları açıklarlar:

Öncelikle bu kitapların çoğuna göre Adem (bir diğer deyişle insanoğlu adlı canlının ilk örneği), en başta erkek olarak, tek in­san şeklinde değil; Havva’yı, yani dişiyi, de içerecek biçimde, çiftcinsiyetli olan bir “bütün” halinde yaratılmıştır.

Intermediate Types among Primitive Folk, a Study in Socia! Evolution, Edward Carpenter

Bölüm IV.

Midraşlarda,os Rabbi Samuel-bar-Nachman’ın şöyle dediğini görürüz: “Adem onu tanrı ilk yarattığında erkek-dişiydi" ve ulu ve bilgili Maimonides da bunu destekler ve şöyle der: “Adem ve Havva birlikte ve sırtlarından yapışık olarak yaratıldılar."

Rabbi Levi de aynı şeyi söylemiştir:

Lev. Rab.[105] [106]14:1 (Hebrew Myths: The Book of Genesis, Robert Graves and Raphael Patai)

Adem yaratıldığında iki göğüslü, tek sırtlıydı;(...)

Rabbi Samuel ben Nachnıan da: “O kutsal olan, kutsansın, ilk adamı yarattığında, onu hermafrodit olarak yarattı" demektedir.

Bu düşünce midraşlar kadar Kabala'da da kabul görür:

Zohar 1:34b [The Hebrew Goddess, Raphael Patai]

Ne zamanki Adem’in isminin harfleri indirildi, kadın ve er­kek, tam bir bütünlük içinde, birlikteydiler.

Hebrew Myths: The Book of Genesis,

Robert Graves and Raphael Patai Chapter 10, p. 65-69

Tanrının Ademe bir yardımcı yaratmasının ikinci ve üçüncü girişimlerini anlatan mitleri kısaca hikaye edersek, Havva, Adem'in kaburgasından değil, kuyruğundan yaratılmıştır. İlk er­kek iki yüzlü idi (bir erkek yüzü bir yanda, kafanın diğer yanında dişi yüzü olarak) ve ilk adam androgynous veya hernıafroditti.

Kuran’daki anlatımında da Adem’in önceden yaratıldığı faz­la vurgulanmaz; ayet dişi ile erkeğin önceden bütün olduğu dü­şüncesini daha fazla çağrıştırır:

Kuran, 7 Araf:

189 O, odur ki, sizi bir tek canlıdan yarattı, (...).

Aynı görüş iki ayrı mit ile Yunan mitolojisinde de yer alır. İlk mit, dişi ve erkeğin bölünüşünü değil, bir dişi ve bir erkeğin aynı bedende kaynaşarak tek bir canlı oluşturmasını anlatan bir mittir. Tıpta, bir insanın biyolojik ve fizyolojik olarak iki farklı cinsel organ taşıması durumunun adı olan Hermafrodit ismine kaynaklık etmiştir: Efsaneye göre Hermaphroditos adlı delikan­lı, Salmakis (Bodrum - Bardakçı koyu) gölü kenarında oturur­ken bir su perisi (nymph) ona aşık olur ve sevişmek ister. Her­maphroditos ise bu arzuya yanıt vermeyince nymph, delikanlı göle yüzmeye girince ona sıkıca sanlır, tanrılara ikisinin bir ol­ması için yalvarır ve böylece dişi ve erkek tek parça olurlar.

Antikçağ coğrafyacısı Strabon Bodrum’da Salmakis adlı bir çeşme olduğunu ve bu çeşmenin suyunu içen erkeklerin kadın­laştığını yazmıştır. Ama önemli bir açıklama da vardır metinde: Strabon bu kadınlaşmanın zenginlik, zevk ve sefahat yüklü bir yaşamdan geldiğini söylemektedir. Antik yazarın kitabındaki il­gili konu hakkmdaki düşünceleri Greklerin bolluk ve seks-yo- ğun yaşamları ve dişi-erkek bütünleşmesini yorumlamalarına bir diğer örnek olarak algılanabilir.

Strabon, Coğrafya - Kitap XIV, 11:16

Salmakis adındaki ünlü çeşme buradadır. Ondan su içenle­rin tümünü kadınsı yapmasının nedenini bilemiyorum. Öyle gö­rülüyor ki, bir erkeğin kadınlaşması havaya ve suya bırakılmış­tır. Lâkin böyle değildir, daha ziyade zenginlik, zevk ve sefahat düşkünü yaşantı, işte bunlar kadınlaşmanın nedenleridir.

Bu mit, belki de içerdiği gerçek mesajı çok daha vurgulaya­cak şekilde Yahudi mistisizm kitaplarına bile yansımıştır. Yahu­diliğin apokaliptik (apokrif)[107] kitaplarından olan The Apo­calypse of Adam’da olay, dişi bir gücün bir erkeğe gerek olma­dan, kendi kendine hamile kalma arzusunu yansıtan bir öykü şeklinde görülür. Dokuz sanat perisinden -müz’ünden- biri, kendini diğerlerinden ayırarak androgynous (sadece iki farklı seks organı taşıyan canlı değil, iki cinsel kimliğin kaynaşması halini taşıyan varlık) olmayı özler. Arzusu gerçekleşir, ve hami­le kalır. Bu olay apokaliptik kitapta tanrının büyük öfkesi ile anlatılır. Tanrı meleklerine çok kızgındır; çünkü insan, yapma­ması gereken bir şey yapmıştır. Buna karşın suçun ne olduğu da belli değildir. Bu nedenle tanrı krallıklarına tek tek sorar. The Apocalypse of Adam

(Forgotten Books öf Eden) Nag Hammadi Codex V, S.

Adem'in orijininin, oğlu Şit’e açıklanması:

Ve gücün tanrısı huzuru kaçarak sordu: “Bu insanoğlunun bizden üstün gücü ne?" Ve o insana karşı büyük bir gazap uyandırdı. (...) Sonra melekler ve gücün tüm nesilleri sordular: "Yanlışlık nereden geldi?” ya da “tüm güçlerin bulmayı başa­ramadığı aldatmanın kelimeleri nereden geldi?”

Dokuzuncu krallık ise çok ilginç bir şey söyler:

Ve dokuzuncu krallık dedi ki. dokuz müz'den bir ayrıldı. Yüksek bir dağa gelip ve orada bir süre oturup vakit geçirdi, androgynous olmayı özledi. Arzusunu yerine getirdi ve arzusun­dan hamile kaldı. O (erkek için üçüncü tekil kişi) doğdu.

Androgynous teorisi sadece Yahudi mistisizminde değil, bi­lim dünyasında da taraftar bulmuş bir düşüncedir. Ünlü ruh he­kimi Jung, okültist olmadığı halde, androgynus düşüncesini ince­lemiş ve işlemiş bir bilim adamıdır. O ünlü Anima-Animus teori­si ile -insanın içinde karşı cinsten bir parça olduğu, ama bunun asla bilinemediği ve kabul edilemediğini; oysa sağlıklı bir ruh için bu karşı cins ile önce yüzleşilmesi, ardından da bütünleşil- mesinin zorunlu olduğunu söylemiştir! Jung'a göre erkeğin bi- linçdışında yaşayan dişi kimliğin adı Anima, kadının bilinçdışın- da yaşayan erkek kimliğin adı Animus’tur. Rüyalar ile kendini gösteren bu kimliklerle yüzleşilmesi ve uzlaşılması sonucu kişi­likteki birçok olumsuzluk giderilebilmekte, birey tam'laşmaktar.

Eski mitolojiler, apokaliftik kitaplar ve ruh bilim böyle de­mekte... ama bizi ilgilendiren bölüm bundan sonra başlıyor; çünkü apokalif kitaplar tanrının bu androgynous canlıyı ortadan ikiye böldüğünü ve dişi ile erkeği böyle yarattığını yazmakta... Lev. Rab. 14:1 (Hebrew Myths: The Book of Genesis, Ro- bert Graves and Raphael Patai)

Adem yaratıldığında iki göğüslü, tek sırtlıydı; yüce Rab onu yarıdan ikiye böldü, böylece kadın ve erkek oldu.

Zohar 1:34b

Ne zamanki Adem’in isminin harfleri indirildi, kadın ve erkek, tam bir bütünlük içinde, birlikteydiler. Ta ki Tanrı ona derin bir uyku verip uyutana dek. Adem aşağıdaki Tapınağın yerinde yatı­yordu. Ve yüce Tanrı -o kutsal olan-; dişiyi ondan ayırdı.

Intermediate Types among Primitive Folk, A Study in Social Evolution, Edward Carpenter Bölüm IV

Tanrı bu çift yaratığı böldü, ve bir yarıyı alarak, ona eş ola­rak diğer yarıyı verdi. Rabbi Manasseh-ben-lsrael şöyle devam eder: Tanrı, Adem'in kaburgasından Havva'yı yarattı denirken, Adem'in -bir yanından yarattı-,denmek isteniyordur, ki bunun da anlamı çift Adem’i bölmesi ve yarının Havva olmasıdır.

Toparlamak gerekirse Havva’nın Adem'in kemiğinden yara­tıldığı dogmasının gerisinde ilk başta tek bir çift olan bir varlı­ğın tektanrı tarafından bölünmesi, böylece de iki ayrı yarıma dönüşmesi bilgisi saklıdır.

Peki neden? Neden tanrı bütün olarak yarattığı bir varlığı yarıya bölmüştür? Bu davranışın hedefi hangi amaç ya da olayı yaratmaya dayanır? Ne yazık ki tektannh dinlerde bu konuda hiçbir açıklama yoktur. Metinler sadece tanrının böldüğünü söylerler, ve konu kapanır. Öte yandan Tevrat tanrısı Yahve, za­ten evreni yarattığını anlatırken tüm olguları bölerek ve ayıra­rak -hem de zıtlaşacak şekilde bölerek- oluşturduğunu da açıkça belirtmektedir.

Tevrat, Yaratılış 1:

4    Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı. (Işık ve karanlığın ayrılması)

7 Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı. (Suların ayrılması)

9 Tanrı. “Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün1' diye buyurdu ve öyle oldu. (Su ve toprağın ayrılması)

14-15 Tanrı şöyle buyurdu: “Gökkubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin.” Ve öyle oldu. (Gündüz ve gecenin ayrılması)

2:

21 RAB Tanrı Adem'e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. (Dişi ve erkeğin ayrılması):

Olayın nedenselliği ise -birebir oranda olmasa da, en azından hakkında bir tahmin yürütülecek ölçüde- bambaşka bir tradisyon- dan keşfedilebilir... Yunan mitolojisinden! Zaten bu “bölme” söz­cüğünün kökeni de eski Yunan’dır; çünkü “erkek-kadın bütünlü- ğü"nü anlatan androgynos - androgyne sözcüğü (andro-”erkek’' gyne-"dişi") ile “İki suratlı” anlamındaki diprosopon sözcükleri Yunancadır. Yunan mitolojisindeki anlatacağım öykünün gerçek olabileceği ise son derece olasıdır; çünkü “Bölme” olayının ismi­nin kökü/orijinali Yunan mitolojisisyse, açıklamasının kökü/oriji- nalinin de Yunan mitolojisi olması mantıklıdır.

Olayın Yunan mitolojisindeki versiyonuna göre insanı orta­dan ikiye bölen tanrı Zeus’tur... ve bölme nedeni de mitte açık­ça söylenir: Zeus insanoğlunu, güçsüzleştirmek, böylece köle olarak tutmak amacıyla ortadan ikiye bölmüştür!

Platon, Şölen 189e, 190a/c

Androgynos denilen bir insan çeşidinin adı gibi biçimi de hem erkek, hem de dişiydi. (...) Boyun üzerinde- birbirine tıpatıp eşit ama ters yöne bakan iki yüzlü tek bir kafa, dört kulak; cinsel or­ganları ve her şeyleri de ona göre hep ikişer ikişer. Ama bunlar bir gün göğe tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya yeltendiler.

Bunun üzerine Zeus ve öbür tanrılar ne yapacaklarını pek bil­mezler. Bir yandan -insanların kendilerine sundukları kurbanları bulamayacakları için- onları yok etmek istememektedirler.

Platon, Şölen 190 d-e         .

Zeııs uzun uzun düşündükten sonra, “Galiba bir çare bul­dum" der, “insanlar hem kalsın, hem de kuvvetten düşüp hadleri­ni bilsinler. İkiye böleceğim onları, böylece hem zayıf düşecekler, hem de sayıları artıp, bizim için daha faydalı olacaklar. Yine de hadlerini bilmez, uslu durmazlarsa, yeniden ikiye bölerim.

Böyle der Zeus ve der demez de insanları tutar ikiye böler....

“bir yumurtayı ince bir kılla ortasından keser gibi."

Ve dediğini de yapar.

Platon, Şölen 191 a

/usanın yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarıyı özle­yip, üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek arzusuyla kucaklaşıyor.

Havva’nın, Adem’den yaratıldığı mitinin orijinal versiyonu in­sanı daha başka soruları çözmeye de yönlendirebilir. Habil ve Ka- abil hakkındaki kıyıda-köşede kalmış bir bilgiyi size aktarırsam, birçok şey anlayacağınızdan eminim. Böylelikle Kaabil’in tarımcı olmaktan başka, bir diğer lanetlenme nedenini buluş olacağız:

Meydan Larousse - Kaabil

İkiz oldukları söylenen Kaabil’in kız kardeşinin adı Aklime, Kaabil’den iki yaş küçük Haahil’in kız kardeşinin adı Labuda idi.... Adem kardeşlerin kendi ikizleriyle değil, öteki kardeşin ikiziyle evlenmesini emretmişti. Kaabil ise ötekinden daha güzel olduğu için kendi ikiziyle evlenmek istiyordu.

Dünya İnançları Sözlüğü. Orhan Hançerlioğlu - Habil

(...) daha güzel bulduğu için kendi ikizi ile evlenmek isteyen Kaabil. o ikizle evlenmesi gereken Habil'i öldürmüş.

Androgynous teorisi bilgisine sahip olmayan insan için Tev­rat anlatımı içinde katil gibi görünen Kaabil, farklı mitolojiler­den gelen bilgiler bazında değerlendirilirse ikiz kardeşiyle ev­lenmek isteyen biri olarak farklı bir kimliğe bürünür: Kendin­den ayrılmış olan dişi yansı ile yeniden bütünleşerek androgy- nous konuma döndürme savaşı vermiş, ama kaybederek Rab ta­rafından lanetlenmiş olan bir kişidir Kaabil.

İnsanoğlunun tektann tarafından ikiye bölünerek yaratılmış bir canlı olduğu, bu durumdan kaçmak için yeniden eşleşmesi gerektiği; ayrıca yine aynı nedenden dolayı her bireyin içinde karşı cinsten bir bölüm bulunduğu; psikolojik sağlığın ise bu karşıt cinslerin dengelenmesi ile gelişebileceği düşüncesi birbi­rinden çok farkh tradisyonlarda yer alır. Örneğin Yunan mitolo­jisinde, Yunanlılarca “kahramanların aşağılanması” olarak algı­lanan bazı mitlerin kaynağı bu düşüncedir: Herakles’in üç yıl boyunca kadın elbiseleri içinde, kulağında küpeler, yün eğirip, nakış işleyip, bulaşık yıkayarak günler geçirmesi biçimindeki aşağılamayla mitlere yansıyan durum aslında onun anaerkil bir kraliçe olan Omphale’nin yanında eski erkekegemen dünyasın­dan uzakta, yepyeni gerçeklerle yaşadığının çarpıtılarak anlatı­mıdır. Truva savaşının ünlü kahramanı -belki de Truva cellatı- Akhilleus’un da başına aynı durum gelmiştir: O da annesinin tarafından Truva savaşına katılmaması için bir süre kadın kıya­fetinde Skyros kralı Lykomedes’in sarayının hareminde ya­şar.[108] Fakat bir süre sonra Odysseus tarafından deşifre edilerek, genç yaşta hem kendi, hem de binlerce insanın yaşamına mal olacak savaşa sokulur. Bu mitteki asıl mesaj ise Âşil'in annesi- nin kimliğinde gizlidir; çünkü anne Thetis, Yunan mitolojisi ön­cesinde yaygın olarak tapılan bir deniz tanrıçası, ama aslında ana tanrıçanın bir diğer görünümüdür. Kısaca bu mit, Aşil’in anaerkil annesi tarafından bir süre farklı bir sistemde yaşatıldı- ğmı. korunmaya çalışıldığı; fakat erkekegemen kahramalar ta­rafından -belki de aynı Herkül gibi- eski dünyasına geriye -ölü­me- götürüldüğünü anlatmaktadır. Dionysos'un, kız kıyafetleri içinde büyütülmesi; bir yandan efemine bir delikanlıya, diğer yandan güçlü bir erkeğe benzemesi; Roma'daki ritüellerinde penis ikonunu kadın kılığındaki erkeklerin taşıması; Kibele inancında baş papaz olabilmek için erkeklik organının kesilmesi zorunluluğu; Gallus rahiplerinin kadın kılığı giymesinin geri­sinde hep aynı mesaj vardır. Yine bu mesaj -ya da bu gerçek- yüzünden eski dinin tanrıları asla tek ve yalnız değildiler; hep yanlarında kendilerini tamamlayıcı bir eşleri vardır: Atargatis- Dagon; Kibele-Attis; Afrodit-Dionysos (hatta İsis-Osiris, Amon-Mut)... Şiva ise apaçık olarak çift cinsiyetlidir; ama bu çift cinsiyetliliğinin kaynağında Şakti, (kimi mitlerdeyse ekmek tanrıça Anna Puma) ile özlem dolu bir kucaklaşmadan kaynak­lanan bir çift cinsiyeti!lik... Bu kimliğinin adı olan Ardhanari sözcüğünün, Androgymous adı ile fonetik benzerliği ise yine aynı mesajın uzantısıdır. Mesaj Şiva aracılığı ile bir mitte daha da açık şekilde de verilmektedir: Mite göre Brahma "yaşayan" canlılar yaratmaya çalışır, fakat başaramaz; çünkü erkek tanrılar tek cinsiyetli oldukları için bu işi yapacak güce sahip değildir­ler. Bu iş için Şiva'yı yardıma çağırırlar. Şiva, insanı yaratmak için kendinden bir parça ayırmayı teklif eder, böylece çift cinsi­yetti bir canlı oluşacaktır. Ayırdığı parçası ikiye bölünür ve dişi ile erkek oluşur. Yani bu mite göre de insanoğlunu yaratan Şiva (baba tanrı); onu bölen ise Brahma (tektann)’dır.

Ve yine bu nedenle gerek Sümerlilerin kutsal evlenme ilahisin­de ana tanrıçanın görünümlerinden olan İnanna ve sevgilisi Du- muzi; gerekse Tevrat’taki Neşideler Neşidesi bölümünde Süley­man ve Abişag birbirlerine kardeşim diye seslenirler: Tarih Sümer'de Başlar, Samuel Noah Kramer

Sevgilim geldi,

Benden zevkini aldı,

Yalnız benimle oynaştı,

Erkek kardeşim beni eve getirdi,

Beni bal kokan yatağa yatırdı,

Benim değerli tatlım kalbimin yanına uzandı.

Birbiri ardınca, "dil yaparak", birbiri ardınca,

Benim öylesine güzel yüzlü erkek kardeşim

elli defa böyle yaptı         

Benim değerli tatlım oturdu sonra (ve şöyle dedi):

"Yakamı bırak kızkardeşim, yakamı bırak,

Haydi sevgili kızkardeşim, saraya dönmek istiyorum...

Tevrat, Neşideler Neşidesi 4:10

Nasıl da güzel sarılıp okşaman

Kız kardeşim kadınını.

Tevrat, Neşideler Neşidesi 5:

1     Bahçeme geldim kız kardeşim kadınım

Miirümü pelesengimi topladım

2     (...) Aç kapıyı kız kardeşim kadınım

güvercinim kusursuz sevgilim.

Peki bu “bölünme” teorisinin seks ile ne ilgisi vardır? Büyük ilgisi vardır; çünkü seks, o bölünmüşlüğü -dakikalık da olsa- yok eden; dişi ile erkeği “biri’leştirerek kısmen de olsa androgy- nous bütünlüğü yaratan eylemdir. Bölen tanrının, böldüğü par­çalara söz geçiremediği ve insan üzerindeki denetimini yitirdiği seyrek anlardandır; çünkü o anda, eski tamlık yeniden oluşmak­tadır. Seksin günah/ayıp/yasak olarak empoze edilmesinin; seks kadar, seks ile ilgili akıntılarda bile taşınan etkinin yok edilme­sinin gerisinde ise bu tam'hğın oluşmasını engelleme planı var­dır. Tüm eski pagan tanrılar seks tapımlanyla bir ahlaksızlık or- tamı yaratmaya çalışmamakta; fakat evreni tutsak olduğu güçle­rin elinden kurtarmaya çalışmaktadırlar.

Bu teoriyi kanıtlayan bir keşif de yapıldı belki de son zaman­larda... bir hormondu bu keşif; adı da Oksitosin'di. Time dergisi­nin 2 Şubat 2004 tarihli sayısında bu konuyu çok yönlü ele alan ve son araştırmaları iyice derleyip toparlayan ilginç bir yazı yayımla­dı. Makale, bilim adamları ve doktorlar tarafından bilinen Oksito- sin’in, halka ciddi anlamda ilk tanıtımıydı. 11 Şubat 2004’de ise Hürriyet gazetesi Oksitosin’i Türk milleti ile tanıştırdı: Oksitosin, doğum sırasında rahim kaslarını kontrol eden ve süt veren anne­lerin süt üretimini sağlayan hormon olarak biliniyordu, fakat onun orgazm sırasında normal düzeyinin beş katına çıktığı fark edilmişti: Oksitosin seks sırasında da salgılanan bir hormondu!

Oksitosin’in başka özellikleri de vardı; Oksitosin çok güçlü bir ağn kesiciydi! Orgazm ve G noktasına yapılan baskılar sırasında kadınların acı eşiğinin 4 kat düşmesinin gerisinde bu hormon var­dı. Ayrıca Oksitosin yaraların çabuk iyileşmesini de sağlamaktay­dı! İsveç’teki Karolinska Enstitüsündeki araştırmacılar, cinsel uyarılmayı yaratmak için oksitosin kullanıldığında, laboratuar fa­relerinin sırtlarındaki yaraların iki kat daha hızlı iyileştiğini fark etmişlerdi; yani seks, yaraların bile çabuk iyileşmesini sağlıyor­du... sağlık veriyordu! Önceki sayfalardan anımsayın, Sümer bira tanrıçası Ninkasi, tanrıça Ninhursag'ın, sekiz iyileştirici çocuğun­dan biriydi; yani sağlık veriyordu insanlara. Dionysos inancında yer alan, kadın tapınıcılar olan Bakkhalann ellerinde taşıdıkları ve penis sembolü olan ucuna çam kozalağı (Attis) geçirilmiş sopalan (thyrsuslar’ı) yaralara sürünce iyileştirebilmeleri ve bu thyru- sular’dan süt akıtmaları mitosunun gerisinde bu gerçek vardı.

Hepsi bu kadar da değil; Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’n- den Prof. Jim Leckman, Oksitosin’in “bağlanma davranışı" ola­rak isimlendirilebilecek bir tutum yarattığını; bu davranışın an­ne ile çocuk kadar, bir cinsin öbürüne yaklaşması olarak da iz­lendiğini söylemekteydi. Yani Oksitosin ister süt verme sırasın­da olsun, ister cinsel ilişki esnasında, salgılandığı her ortamda bir şekilde bir bağlanma ilişkisine neden oluyordu. Bağlanma olarak adlandırılan davranışın çok açık bir de görünümü vardı: Oksitosin sarılma hareketine neden oluyordu. Bu özelliği nede­niyle Oksitosin’e bir de takma isim konuldu: Sarılma Hormonu!

Platon, Şölen 191 a

İnsanın yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarıyı özle­yip, üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek arzusuyla kucaklaşıyor.

Bölünen insanoğlunun yeniden birleşmesinin tek yolunun seks olduğu; tektanrının sekse yönelik olumsuz tutumunun ne­deni; ayrıca seksin sağlık vericiliği üzerine sanırım etkileyici kanıtlardır bunlar.

Zaten sarılma gereksinimi. Alman pediatri uzmanı Emst Moro tarafından, 1918 yılında, yaptığı bir araştırmada bulun­muş bir gerçek. Moro, yeni doğmuş bir bebeğin korkutulduğun­da önce kollarını havaya açtığını, sonra da kucaklar gibi boşlu­ğu sardığını keşfetmesi de anlamlı değil mi? Bu davranışın ne­deni belki de ceninin bile o yarımlık acısını hatırlayarak/hisse- derek doğduğunun göstergesidir.

Bu bulgular sonrasında araştırmalar genişletildi tabii. Artık seks eyleminin sağlık vermesinin, bağışıklık sistemini güçlen­dirmesinin, kanser ve depresyona karşı korumasının gerisinde sarılma hormonu olduğu düşünülmekte. Kısaca aktif seks yaşa­mı, birleşme (bölünmüş parçaların birleşmesi diyelim mi?) sağ­larken fizyolojik sağlık da vermekte.

Bölünmüş insanoğlu... Seks duygusunu yaratan hormonun sa­rılma, kucaklaşma, bütünleşme arzusu yaratması... Şiva'nın ise Şakti’siz olamaması... Seksin, Dionysos tapınıcılannın ucunda çam kozalağı takılı olan penis şeklindeki thyrsuslar’ı gibi şifa ver­mesi ... Ve tektannnın serbest seksi yasaklaması... erkekegemen baştanrıların, baba tannnın penisini kesmeleri, onu öldürmeleri...

Bence bundan sonra söylenmesi gereken fazla bir şey kal­mamıştır. 2. FİZİK PLANDAKİ GERÇEKLER

Seksle Tapınan Uygarlıklar

Bu bölümde de patriarlak ve tektannh dinlerle değil; anaer­kil kültür ve bereket kültleri ile tapınan ülkelerin sosyo-kültürel ve ekonomik düzeylerine bir gözatacak; serbest seksin -yani ah­laksızlığın- iddia edildiği gibi “bet/bereketi kaçırıp kaçırmadığı­nı” tarihsel bazda inceleyeceğiz. Bakalım, ataerkil kültürlerde “hayasızlık” sözcüğü ile iticileştirilen; tektannh dinlerde zina kelimesi ile büyük günahlardan sayılan cinsel özgürlük, söylen­diği gibi toplumlara son derece zarar veren bir kavram mı... yoksa değil mi! Tektanrının savlarını tarihsel geçmiş doğrulu­yor mu... yoksa bütünüyle yalanlıyor mu!

Girit

Girit, anaerkilliğin en benzersiz örneklerindendi:

Myths of Crete & Pre-Hellenic Europe,

Donald A. Mackenzie, s.171

“Girit'te baba kültü inancının izi yoktur. Hellenik Zeus ada­da sadece bir isimden öte anlam taşımaz. Ulu Ana’ntn oğlu olan genç tanrıya (o zamanlar Zeus inancı yeni gelişmekteydi) uyarlanır." Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.57

Minos kültürü birçoklarının belirlediği gibi anaerkildir. Ha- nınılarınm güzel farbelah etekleriyle, cömertçe dekolte giyimle­ri, şık saç kesimleri ve zevkli saç bağlarıyla zarafet ve incelik içinde, özgürce erkeklerle kaynaşmaları, meydanlarda, boğa ringlerinde sevimli, canlı, serbest, hareketli gevezelikleriyle, hatta erkek atlet kemerleriyle tehlikeli biçimde boğa boynuzla­rında ve sırtlarında perende atmaya kalkışmalarıyla, o zaman­dan beri uygarlığın eşitlenemeyen inceliğini gösterir.

Girit, savaşçı bir ülke de değildi.

Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.57

Yunanlıların gelişinden önce Girit'te duvarla çevrilmiş şehir yoktur. Silaha ait bir kanıt yoktur. Eserlerinde kralların fetihle­rine ilişkin savaş sahnelerinin rolü olmamıştır.

Giritliler çok başarılı tacirlerdi. Bu yüzden ülkeleri çok zen­gindi; daha önemlisi zenginlik sınıf farkı yaratmamıştı.

Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.57

Ton, genelde lüks ve zevkin, neşeli iyi yaşamın atmosferinin tüm sınıflarca geniş paylaşımının, eski dünyanın ve hatta cesur­ca çok daha ötelerin kârlı deniz ticaretinin tonudur.

Anadolu’nun Sesi, Halikarnas Balıkçısı, s.27

Tarihçi ise odasına kapanır ve olayları önyargısına uygun, istediği gibi değerlendirir. Minoen ve Hititlerin keşfedilmelerin­den önce yazılan tarihlerde ileri sürülen yargılar, tekrarlana tekrarlana -okul kitaplarına dek- hikmetinden sual olunmaz kutsal gerçekler değerinde sayıldı.

Girit, ortalama İÖ 1200’de ilerde Hellen kültür ve dinini ku­racak olan Dorlar tarafından yıkıldı. Dorlar göçebe bir toplum-

Girit’ti kadınların olağan giyimi. Göğüsler,
karşılıksız besleyen uzuvlar olarak görüldüğü için örtülmez, serilenirdi.

du; Dorlar savaşçıydı; Dorlar ilkeldi. O benzersiz uygarlığı ve ana tanrıça tapımını yıktılar... yerine bugünün Batı uygarlığının temeli sayılan Grek kültürünü ve ataerkil dinini kurdular.

Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.63

Minos uygarlığının Miken Kahramanlar çağı (yani son Mi­nos dönemi 10 1450-1100) Avrupa’nın kuzeyinden işgal döne­mini, (...) tanrıçanın uzun-verimli dünyasının son günlerini ve tanrıların savaşçı oğullarının dönemine girişi gösterir.

Hindistan

Aryalar Hindistan’ı işgal etmeden (İÖ 1500-1250) önce var olan uygarlıkta bir baba tanrı vardı. Dinin temeli ana tanrıça inancı, kültür de anaerkildi. Aryalar bölgeyi işgal edip, kendi dinlerini getirdikten sonra ana tanrıça inancı sona erdirildi; baba tanrı, Şiva olarak yeniden, ama birçok özelliğini kaybederek (örneğin penisi kesikti artık) doğdu.

Aryaların istila ettiği topraklarda yaşayan yerel halk tarihe “bölgedeki ilkel yerliler” olarak geçmişti. Aryalar ise üstün ve asil bir ırk olarak tanınıyordu uygar çağımızda. Oysa bilimse) araştırmalar ilerledikçe bölgedeki gerçeğin, bilinenin tam tersi olduğunu göstermeye başladı: İlkel olan Aryalar, uygar olan ise yok edilen yerli halktı!

Creative Mythology, Joseph Campbell

Aryanlar (...) Ganj ovasına İÖ 1500-1250 tarihlerinde gir­diklerinde, kendileriyle birlikte (...) görece ilkel mitolojilerim ve patriarkal tanrılarını da getirdiler. Burada bulunan Evrensel Tanrıça mitolojileriyle karıştırarak Hindistanın Vedik, Pııranik, Tantrik ve Budist doktrinleri, Yunanistan'da Homeros ve Hesi- od’ un teogonileri, Yunan trajedisi ve felsefesi, gizemciliği ve bi­limi doğdu.

Hitler’in örnek aldığı ve bu uğurda milyonlarca kişiyi katlet­tiği idealin ana kaynağı olan Aryanlar, babaerkil Yunan tanıları­nın ilk belirtileriydi yani. Arkeologlar, Aryanların “aşağı halk” anlamında Parya dedikleri yerli halkın kurduğu ve Ari istilacıla­rın çok kanlı biçimde, yakıp yıkarak yok ettikleri uygarlığın geçmişinin İÖ 3000’lere dek dayandığını buldular. Öylesine es­ki ve köklü olan bu uygarlığın başlıca kentleri ise İndüs ve Sar- savati nehirlerinin kıyılarında kurulmuş olan Mohenjo-Daro ve Harappa idi.

2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldetn, s. 201

Arkeologlar ve tarihçiler, kuzeybatıdan gelen ve Harappalt- lara göre çok daha ilkel ve barbar olan işgalcilerin kentleri na­sıl ele geçirdiklerini açıklamak için saldırganların atlara ve bunların çektiği savaş arabalarına sahip olduğunu (...) ileri sü­rüyorlardı.

Meydan Larousse - Mohenjo-Daro

Kazılarda, tuğla ile inşa edilen ve gelişmiş bir kanalizasyon sis­temi bulunan önemli bir şehir ortaya çıkarıldı. Birçok belirti şeh­rin refah içinde yaşamış olduğunu ortaya koyar (IÖ 2500-1500).

Wikipedia.org, (On-line Encyclopedia)

Eskiliği göz önüne alınırsa, Mohenjo-Daro olağanüstü bir oluşumdadır. (...) En yoğun zamanında kentin 35.000-40.000 do­layında nüfusa sahip olduğu sanılmaktadır. Gelişmiş bir kanali­zasyon sistemi vardır, birçok bina iki katlıdır, ve detaylı banyo bölgeleri görülmektedir. Banyo alanı çok iyi inşa edilmiştir ve su sızıntısını önleyen doğal bir katran tabakasında sahiptir. Tarım temelli bir kent olarak geniş bir artezyen kuyusu, tahıl ambarı ve merkezi bir pazarı vardı. Belki de en beklenmeyen bir durum şuydu ki, içinde büyük bir ocak olan bir bina da vardı, büyük olasılıkla sıcak sulu banyo yapmak için kullanılıyordu.

Moenjodaro.org

Güney Asya’nın bilinen ilk çiftçi kenti Belucistan tepelerinin ayağındaki Mehrgarh’da İÖ 7000 dolaylarında kurulmuştu. Mehrgarh'da taş orakların bulunması buğday tarımının yapıl­dığına kanıtı. İnsanlar arpa ve buğday ekiyorlar; koyun, keçi ve sığır yetiştiriyorlar; uygarlığı getiren tüm eylemleri gerçekleşti­riyorlardı. Kısa sürede boyalı çanak-çömlek, süs eşyaları ve in- san!hayvan şeklinde terakota heykelcikler üretmeye başladılar.

Kentlerin harabeye dönmesi, uygarlığın yerle bir olması, in­sanların katledilmesi ardından kentler. Aryaların yönetimi altın­da yeniden kuruldu; dinsel açıdan ana tanrıça ve baba tanrı (Şakti ile Şiva) yanında iki yeni erkek tanrı vardı: Brahma ve Vişnu. Böylece gelişecek olan Brahmanizm’de seks, büyük bir günah sayılacak, rahipler -aynı Hıristiyan papazları gibi- asek- süel yaşayacaklardı.

Ortalama İÖ 6. yy yarısında Budacılık doğduktan sonra, Buddha adını alan ermişler ortaya çıktı. Bunlar, her türlü arzuyu (başta tabii ki cinsellik var) yok ederek yetkin bilgiye (bodhi) ermeye, böylece de ruh göçünden kurtulmaya çabalıyorlardı. Zaman içinde inanç Bhakti ile tektanrıcılığa doğru biraz daha kaydı. Örneğin Mahatma Gandi'ye göre libido, kozmik enerji kaynağının bir bölümü olduğu için bu enerjiyi günlük sevişme­lerle "çarçur etmek", o kişinin ruhsal enerjisinin kaybına ve bu nedenle kozmik bir israfa neden olmaktaydı. O enerji seks iliş­kisi ile harcanacağına, bedende tutulmalıydı. Oysa ana tanrıça inancında libidoyu uyandırmak, cansız duran diğer enerjileri harekete geçirmek anlamındaydı. Böylece uyandırılmış enerji­ler yeniden libido faaliyetlerinde de kullanılabiliyordu.

Fenike

Astarte ve Adonis tapımında öne çıkan ulus olan Fenikeliler için söyleyebileceğim ilk özellik, Sami ırkından değil, anaerkil inancın en parlak örneğini veren denizci Giritlilerle akraba ol­maları. “Deniz İnsanları” lakaplı, fakat Tevrat’da “sünnetsizler” diye söz edilen Fenikeliler, böyle bir ulusun soyundan gelmek­teydiler. Belki de bu yüzden, en az Giritliler kadar başarılı tacir­ler olmuşlar; bunun ötesinde saldırgan Dorlar’m ortadan kaldır­dığı Ege-Miken uygarlığını ve egemenliğini canlandırmayı ba­şarmışlardı. Batı/Latin alfabesinin kaynağı olan bir alfabeyi ilk kez icat eden Fenikeliler, uygarlık açısından çok üstündüler. Yön bul­mak için Kutup Yıldızı’nı ilk kullanmayı keşfetmiştiler ve Hi­ram adlı mühendis, Süleyman’ın altın kaplı tapınağını kullanır­ken “pi" sayısını kullanmıştı. Tarihe Yunanlı olarak geçen Pisa- gor’un[109] babası Sur’lu bir tacirdi ve üç yıl boyunca Biblos, Sayda ve Tyre'deki tapınaklarda Fenike’ye özgü gizemlerle ta­nıştıktan sonra bütünüyle felsefeyi bırakıp mistisizme girmişti. İÖ 585’de güneş tutulmasını keşfeden Miletli (Ege-Anadolu) Tales de yan Fenikeliydi.

Kültür ve teknolojileri öylesine gelişmişti ki, yüzyıllarca sü­ren savaşlar sonunda topraklarını ele geçiren İbraniler bile onla­rın ülkesinde yaşamaya başladıktan sonra, Fenike uygarlığından yararlanacaklardır: 2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldem, s.501

Filistin’e yerleşmesinin ardından, İbrani halkı yeni topaklarda pek çok teknolojik gelişmeyle tanışıp özümlemeye başlamıştı. Ül­kenin kuzey kesimlerinde, demir saban kullanılarak bağcılık ve zeytincilik yapılıyor; Fenikelilerden öğrenilen teknikle zanaatçılık da tarımdan ayrılarak ayrı ve etkin bir meslek halini alıyordu.

Yakındoğu krallıkları

Kitaplara Filistin krallıkları, Tevrat’a Filist beyleri olarak geçen Fenike kentleriydi bunlar (ya da Fenike ile müttefik olan kentler).

Tevrat, King James Version’un Açıklamaları - Filistiler

(...) Lübnan, Ürdün, Girit ve Akdeniz adalarına yayılmış ır­kın bir kolu. (...) Sami ırkından değillerdi (...). Tevrat’tan onla­rın Capthor (ki, genelde Girit olarak kabul edilir)‘dan geldikle­rini öğreniriz.

Tarihe gelişmişlik ve yüksek refah düzeyleri ile yansımışlardı ve tümünde yaygın bir Dagon-Atargatis tapımının izlenmekteydi.

Tevrat, Yeşu 13:

3 Mısır'ın doğusundaki Şihor Irmağı’ndan, kuzeyde Ekran sınırlarına kadar uzanan bölge Kenanlılar’a ait sayılırdı.- Gaz- ze, Aşdot, Aşkelon, Gat ve Ekron adlı beş Filist beyliği ve Avlı- lar'ın toprakları (...)

AŞDOT: Adının anlamı “kale” olan ve Yunanlıların Azotus dediği ve bir dönem beş önemli kentin en önemlisi olan Aşdot, eski deniz rotasının önemli bir limanıydı. Metalürji (demir işle- me)’nin çok ileri düzeyde yapılması nedeniyle, kent yüksek bir 470 teknolojinin merkeziydi. Bu nedenle yüzyıllarca İbrani saldırıla­rını silahlarının üstünlüğü yardımıyla uzak tuttular. 1020 dolayla­rında ise İsraililer kent çevresini saracak şekilde yerleşim yerleri kurdular. Yine de kenti 750 yılına dek alamadılar. Sonunda Yahu- da kavminden kral Uzziah kenti zaptetse de, pagan tanrılarına ta­pım, 163 yılında İbrani komutan Judas Machebus’un pagan tanrı­ların idollerini yıkışına dek sürdü!

AŞKELON: 150 hektarlık en büyük kent Aşkelon ise -Ke- nanlardan başlayarak- Akdeniz’de daima stratejik bir rol oyna­mış, üç yanından kale ile çevrili, bir yanı ise deniz olan önemli bir kentti.

"RAB'bin Ruhu üzerine inince güçlenen Şimşon'un (Sam- son'un) otuz kişiyi vurup mallarını yağmaladığı kent Aşke- lon'du (Tevrat, Hakimler 14:19).

Aşkelon ise bir özelliği ile daha tanınırdı: Herodot’a göre in­sanlığın, Afrodit adına ilk tapım sistemi geliştirdikleri yerdi. Aphrodith’in denizden doğduktan sonra ilk kez karaya ayak bastığı yer olan Kıbrıs’tan bile önce Aşkelon’da Afrodit’e, ta- pılmaktaydı!

Herodot, Tarih 1:105

İskitter Suriye’ye varmışlar, Aşkalon kentine girmişler (...) ki, az sayıda İskit, Göksel Aphrodith tapınağını yağma etti. Bu tapınak, araştırmalarımın verdiği sonuca göre, bu tanrıçaya adanmış tapmakların en eskisidir; Kıbrıs’taki tapmak da ondan örnek alınarak yapılmıştır, Kıbnslılar kendileri böyle söylerler bunu ve Kythere’deki de gene Suriye’nin bu bölgesinden gelme olan Fenikelilerin elinden çıkmadır.

GAZA: Ve Gaza... Samson ile ilgili önemli bir mitte yer al­mış olan; Ortadoğu’nun en ünlü müzisyenlerinin çıktığına ina­nılan Gaza...

Mısır yolu ve “deniz yolu” üzerinde bulunduğu için kültür ve fınans konularında çok önem kazanmış bir diğer kentti Gaza. İsrail peygamberlerinin yüzyıllar boyunca lanetleyip durduklan bu kentin zenginliği Tevrat’ın İşaya bölümüne bile girmişti... hem de, Mısır’a giden Gaza kervanlarının zenginliğinden söz eden peygamber İşaya’nın sözleriyle!..

Tevrat, İşaya 30:

6    (...) Servetlerini eşeklerin sırtına, Hâzinelerini develerin hör­gücüne yükleyip Kendilerine hiç yararı olmayan halka taşırlar.

Bunun ötesinde Gaza’da sanat da çok ilerlemişti. Ortadoğu’daki sanatçıların en üstünlerinin Gaza’dan çıktığı üzerine bir inanış da vardı.

JERİKO: Ahit Sandığı yardımıyla duvarlarını yıkarak ele geçirdikleri günahkâr Jeriko (Eriha) kenti, geçmişine 11.000 yıllık bir ömür biçilen ve kazılarında İÖ 8000 tarihli buluntula­ra rastlanan uygar bir kentti.

Kent Devlet Üniversitesi’nden Prof. Robison’un bir araştır­masından yapacağım alıntı sanırım kentin geçmişinin ne denli eski olduğu hakkında kesin bir kanı yaratacak:

Arehitecture 44214 - Survey of Architecural History I, Professor Robison, Kent State Unıversity -

School of Arehitecture and Environmental Design

Tarih öncesi yapılar:

Menhirler (İÖ 3.500-1.500) Karnak, Fransa

Stonehenge (İÖ 2100-1400) Wiltshire, İngiltere

Jeriko (İÖ 8000-7000)

Çatal Hüyük (İÖ 7000-5000)

Gize'deki büyük piramitler:

Mikerinos (İÖ 2460) Kefren (İÖ 2500)

Keops (İÖ 2530)

Ramses Tapmağı - Ebu Simbel (İÖ 1257)

Anton-Ra Tapmağı - Karnak (İÖ 1300)

İştar Kapısı - Babil (İÖ 575)

Arkeolojik kazılar sonucu bu denli eski bir uygarlığa sahip kentte çok ileri düzeyde sulama yapıldığı; kent halkının, vahşi çimen tohumlarını ehlileştirebilecek kadar tarımcılıkta ilerlemiş bulunduğu; buğday ve arpa tarımının da geniş ölçüde uygulan­dığı ortaya çıkmıştır.

Bu uygarlığa ise Musa’nın sağ kolu Yeşu, Ahit Sandığı yar­dımıyla son verdi; Yeşu, kendi ve Musa döneminde Jeriko’dan öylesine çekmişti ki (!); kenti yıktıktan sonra bir daha asla ku­rulmaması için lanetledi:

Tevrat, Yeşu 6:

26 Bundan sonra (kenti ele geçirdiğinde) Yeşu şöyle ant içti: "Bu kenti, Eriha'yı yeniden kurmaya kalkışan, RAB'bin lanetine uğrasın. Buna kalkışan kişi büyük oğlunu kaybetme pahasına temel atacak, en küçük oğlunu kaybetme pahasına da kentin ka­pılarını yerine takacak.

UGARİT: Ünlü Ugarit (günümüzde Ras Şamra) ise geçmiş­te çok önemli bir entelektüel merkez olarak tanınırdı. Öyle ki, dünyanın ilk alfabesi ve bir çeşit çivi yazısının burada bulundu­ğuna inanılmaktaydı.

BİBLOS: Adonis’in en ünlü tapım merkezi olan; her bahar kutsal evlilik ile uygulanan verimlilik bayramlarının kutlandığı; bir teoriye göre Kıbrıs’taki seks tapımının ve Kıbrıs kralı Kiny- ras’m ana yurdu olan; birçok araştırmacının 7000 yıllık geçmiş verdiği Biblos (günümüzde Lübnan), Neolitik zamandan beri yerleşim merkezi olan bir diğer Filistin kentiydi. Papirüs ticare­tinin önemli noktası olduğu için Yunanlıların Papyrus dediği Byblos, ticaret ilişkileri güçlü bir kentti. Genelde ise kereste ti­caretinin çok önemli bir limanıydı. Mısır'da, Eski Krallık'ın fi­ravunları Byblos’tan gemi inşaatı, mezar yapımı ve cenaze işle­ri için sedir ağacı alırlar, karşılığında altın, kaymaktaşı, papirüs, keten ve ip verirlerdi. Kral mezarlarından çıkan eşyalar, Byblos'un zenginliğini göstermekte.

SAYDA: Son olarak Sayda kentinden söz edeyim: Kral Sü­leyman’ın birçok karısının ve Kral Ahav'ın evlendiği paganist kraliçe İzabel’in ülkesi Sayda'dan... Anımsayacağınız gibi ön­ceki sayfalarda Ahav'ın lanctlenmesinin ve tüm soyunun kafa­larının kesilip duvar yapılmasının nedeninin onun Sayda ile müttefikliği olduğundan söz etmiştim.

Sayda hakkında ilk söyleyeceğini bu kentten Tevrat'ta “Bü­yük Sayda" şeklinde söz edilmesi (Yeşu 11:8; 19:28); ikincil olarak ise asla teslim olmamaları (Hakimler 1:31) ile İsrail’e devamlı üstün gelmeleri (Hakimler 10:12).

Bunların ötesinde Sayda da diğer krallıklar gibi gerek sanat, gerekse ticaret açısından çok önemli bir merkezdi:

Tevrat, İşaya 23:

2 Ey kıyı halkı ve denizcilerin zenginleştirdiği Sayda tüccar­ları, (...)

Bu denli güçlü bir orduya sahip; diğer yandan da kültür dü­zeyi çok yüksek Sayda da Tevrat'ta büyük ölçüde lanetlenmiş bir kentti. Çok yoğun bir hırs vardı ki Sayda’ya karşı; tıpkı ön­ceki sayfalarda içkiye yönelik öfke gibi... Öyle ki bu gazap bel­ki de gücü her şeye yeten bir yaratıcıya yakışmıyordu:

İşaya 23:

12 "Eğlencen sona erdi, ey Sayda (...) Ezekiel 32:

30 "Bütün kuzey önderleri, bütün Saydalılar orada (yeraltın- daki ölüm çukurunda -cehennemde-). Güçleriyle korku saldık­ları halde öldürülenlerle birlikte utanç içinde indiler. Siinnelsiz olarak kılıçla öldürülenlerle birlikte utanç içinde ölüm çukuru­na inenlerin yanına kondular.

Bu garip öfke sadece Sayda’ya da yönelik de değildir; diğer beyliklerden olan Sur, Gaze ve Aşkelon da Rab’bin gazabından payını alır;

Veremaya 47:

4 Çünkü Filistiler'in yok edileceği gün geliyor. Sur ve Soy­da'ya yardım edebilecek Sağ kalan herkes kesilip yok edilecek. RAB Kaftor kıyısından gelen Filistiler’in sağ kalanlarını yok edecek.

5 Gazze yastan saçını yolacak, Aşkelon susturulacak. Ey ova­da sağ kalanlar. Ne zamana dek bedenlerinizi yaralayacaksınız?

6 Ah, RAB'bin kılıcı! Yatışmana daha ne kadar zaman var? Dön kınına! Dur ve sessiz ol!

7  Ama RAB ona buyruk vermişken, Aşkelon'a, deniz kıyısına Saldırmak üzere görevlendirmişken Kılıç nasıl yatışabilir?"

Frigya

Yakın ve Ortadoğu’dan, Anadolu’ya doğru ilerlersek, ana tanrıça Kibele, Dionysos, Priapus tapımı ile dolu olan; müziğin -halkın kendi müzik akımları kadar, flüt, simbal ve davulu icat edecekleri ölçüde- geliştiği Frigya ’nın da tüm antik kaynaklara zenginliği ile geçmiş bir diyar olduğunu görürüz: Homeros, İllada3:401

(...) beni daha uzaklara, Phrygia’ya,

şirin Meionia'ntn bakındı bir iline götürmek mi?

Nonnos, Dionysiaca 34.214

Rhea'ııın (Kibele’nin Yunan dinindeki adı) yaşadığı bağlar­la kaplı Frigya...

Herodot, Tarih 5:52

(...) bütün yol boyunca kraliyet konutları ve çok güzel ker­vansaraylar vardır; hep insanların oturdukları yerden güvenlik içinde geçilir.

Herodot, Tarih 8:138

(...) burası Gordias (Frigya kurucusu efsanevi kral) oğlu Mi- das'ın bahçeleri denilen yere yakındır, bu bahçelerde güller kendiliğinden yetişirler, taçyaprakları altmış tane olur ve koku­su başka güllerden daha incedir.

Eurirpides, Bakkhalar 14

Lidya'nm, Frigya'ııın altın yatağı ovalarından geliyorum.

Kibele’nin kimi zaman kocası, bazen de oğlu olarak görülen Frigya kralı; Midas’da zenginliği ile tanınırdı. Hem zenginliği... hem de benzersiz adaleti ile de...

Genealogical Guide to Greek Mythology, Carlos Parada

Frigya’nm bu zenginliği ile atasözlerine geçmiş kralı, siyah ve beyaz grafiti bulmuş, Delfı'ye ilk bağışı yapmış ve ülkesini yönetirken üzerinde oturduğu tahtı da bağışlamıştır. Taht ben­zersizdir, ama eğer tahtı yerine adaletini de bağışlasa, arada fark olmayacağı söylenir. Herodot, Tarih 1:14

Frigya kralı Gordias oğlu Midas’tan sonra Delplıoi'ye sunu­lar gönderen ilk barbar bizim bildiğimiz Gyges’tir. Midas da, üzerine oturup alenen adalet dağıttığı krallık tahtını, ki görül­meğe değer birşeydir, sunu olarak vermişti.

Lidya

Ve gelelim Lidya’ya... Kraliçe Omphale’nin ülkesine... Seks özgürlüğünün dorukta olduğu Lidya’ya... Önceki sayfalarda Lidya ve uygarlığından yeterince söz ettiğim için, burada fazla detaya girmeyeceğim.

Heredot, Tarih 1:94

Lidyalılar, kız çocuklarını orospuluğa bırakırlar.

Tarih Öncesi Ege, George Thomson, s.193

Etrüskler gibi Lidyalılar’da da, küme evliliğinin bir kalıntısı diyebileceğimiz evlilik öncesi rastgeie cinsel ilişki vardı.

Tarihte ilk paranın basıldığı Lidya öylesine zengin bir ülkey­di ki, son imparatoru kralı Karun tarihe, -belki de Midas’tan bi­le fazla tanınmacasına- zenginliği ile geçmişti!

Heredot, Tarih 1:29

Bu uluslar baş eğmişler ve Kroisos’utı Lydia imparatorluğu­na katılmışlardı ki, o zamanlar işe yarar diye bilinen ne kadar adam varsa Yunanistan'da, böyleleri hep oraya koşarlardı, zen­ginliğin en üst noktasına varmış olan Sardes'e üşüştüler. Solon da bu arada Sardes'e gelen Atmalılar arasındaydı. Herodot, Tarih 1:50

(...) Toplanan sunularda kurulan altın yığınlarını erittirdi, altı palme uzunluğunda, üç palnıe genişliğinde, ve bir palme yüksek­liğinde külçeler halinde döktürdü ( uzunluk 45 cm, genişlik 22.5 cm. yükseklik 7.5 cm.), 117 külçe oldu. (...) Gene som altından 10 talanton ağırlığında bir de som altın heykeli yaptırdı.

Lidya dinsel açıdan diğer paganist ülkelere oranla daha bir farklıydı; çünkü Dionysos’un ve inancının çıkış yeriydi:

Euripides, Bakkhalar 220

Yabancı bir sihirbazdan (Dionysos) da bahsediyorlar; Lid- ya'dan gelmiş;

Ama yine de Lidya’da Kibele tapımı da çok yaygındı... öyle ki, bu yüzden Zeus’un lanetine bile uğramışlardı:

Pausanias 7.19.9-12

Attis hakkında bir sır öğrenemedim ama şair Hermesinasas bir şiirinde onun Frigyalt Galaous'un oğlu ve doğuştan hadım olduğunu söyler ve şöyle devam eder, Attis Lidya'ya göç etmiş ve Lidya'da Ana'nın (Kibele'nin anlamında) örfilerini kutlamış­tır Tanrıça tarafından öyle bir onura yükseltilmiştir ki, Zeus bundan gazaba gelmiş ve Lidyalıların köylerini yok etmesi için bir yabani domuz yollamıştır. Bu Lidyalılar ve Attis domuz tara­fından öldürülmüşlerdir. Bu nedenle Pessinus'ta oturanlar do­muzdan uzak dururlar.

Kıbrıs

Bir diğer seks ve bolluk ülkesi, tanrıça Afrodit’in doğumu sonrası kıyıya ilk adım attığı ada sayılan Kıbrıs’tı. Kıbrıs’ta cin­sel sınırsızlık öylesi boyutlardaydı ki, aile içi seks ilişkileri onaylanmakta; prensesler bile fahişelik yapmaktaydılar. Bu ül­kenin kralı olan ve Troya savaşı sırasında tüm baskılara karşın Yunanlıların donanmasına gemi yollamayı reddeden; çok yete­nekli bir müzisyen olan; icat ettiği Kinnor adlı sazı ile müzik yarışmasında tanrı Apollon'u yenen Kinyras da tarihe zenginliği ile geçmiş, aynı Midas gibi ismi atasözlerindc yer almıştı:

Plato, Laws 660e

(...) (Bir insan) Cinyras'tan ilaha zengin olsa hile, eğer ada­letsizse, aşağılık bir adamdır ve sefil bir yaşam sürer.

Ticaret

Seks tapımının yaygın olduğu ülkelerin bir ortak özelliği da­ha vardı. Bu özellik ne tapımla ilgilidir, ne de kültürle. Bu ortak özellik tüm paganist ülkelerde ticaretin gelişmiş olması; bu di­yarların tarihe çok başarılı tacirler olarak geçmeleridir!

Frigyalılar’dan başlayacak olursak öncelikle Herodot'un Ta­rih adlı kitabında Frigyalılar’ın benzersiz güzellikteki kervansa­raylarından söz ettiğini görürüz.

Herodot, Tarih 5:52

Biz kendimiz de bu yol hakkında birşeyler söyleyeceğiz: Bütün yol boyunca kraliyet konudan ve çok güzel kervansaraylar vardır: hep insanların oturdukları yerlerden ve güvenlik içinde geçilir.

Kıbns kralı Kinyras da bir tacirdi; Kıbrıs'a gelince ünlü Pap- hos şehrini kurduktan sonra, burada bakır madenciliğini, tunç işçiliğini ve tunçtan eşya yapmayı icat etmiş, böylece adanın zenginlik kaynağını sadece keşfetmekle kalmamış, üstelik işle­terek bu işin ticaretini de yapmıştı. Lidyahlar ise “dünyanın en iyi kervancıları” olarak tanınır­lardı. Tarihte ilk kez değiş-tokuş ticaretinden, para aracılığıyla ticarete geçen ve altın sikkeyi basan ulus Lidyalılardı. Karun'un Tevrat'taki benzeri olan Korah da çok zengin olmasının yanı sı­ra parayı bulan bir kişi şeklinde tanınırdı; üstelik sahip olduğu servetin ona tanrı tarafından verilmediğini, fakat kendinin çalı­şıp kazandığını söylemek gibi bir de günahı vardı.

Adonis inancının merkezi olan ve birçok araştırmacının 7000 yıllık geçmiş verdiği Biblos, papirüs ticaretinin önemli noktasıydı; Aşkelon ve Aşdot, eski deniz rotasının en zengin ve önemli bir limanlarıydı; Giritliler tarihe “çok başarılı tacirler” şeklinde geçtiler; Aryanların yıktığı Mohenjı Daro’da bir tahıl ambarı ve merkezi bir Pazar ortaya çıkarıldı; Akhenaton’un. Aton adlı tanrıyı tektann yapmak için tapırtımı yasakladığı seks tanrısı Amon karavan ve kült merkezinden geçen ticaret yolları­nın koruyucusuydu.

Böylesine yaygın olan ticaret, inanç ile iç içe geçmiş haldey­di; öyle ki, birçok pagan ulusta tapım merkezlerinin hemen ya­nı, hatta içi ticaret merkeziydi. Frigya’da, Pessinus kutsal kenti çevresinde kurulan panayırlar giderek derinlik kazanmış; za­manla tapınağın çevresi bir ticaret merkezine dönüştü.

Strabon, Coğrafya - Kitap XII V:3

Pessinos dünyanın o kısmındaki en büyük ticaret merkezi olup, büyük saygı gören Tanrılar Anasına ait tapmak buradadır.

Mavi Yolculuk, Azra Erhat, s.73

ilk banka Efes'teki Artemis tapınağında kurulur.

Kibele’nin görkemli tapmağı Artemission para basımı, kredi ve bankacılık işlemlerinin görüldüğü uluslar arası bir alışveriş kurumu olarak da görev yapardı. Hatta İslam öncesi Arabis­tan’ında bile benzer bir görünüm hakimdi. Mekke'de toplanmış olan putların çevresinde de bir ticaret merkezi kurulmuştu!

İslam İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu-Tbr

Mekkeli putataparların (İslam’a) tepkisi tümüyle ekonomikti. Bütiin putları Mekke'de toplamışlardı ve onlara tapmaya gelen insanlara pazarlar kurarak geniş çapta alışveriş yapıyorlar ve çok para kazanıyorlardı. Yeni din ise putları ortadan kaldırmayı, demek ki Mekke'nin kârlı alışverişine son vermeyi amaçlıyordu.

Ticaret kutsaldı; çünkü insanları biraraya getiriyordu. Para kutsaldı; çünkü insanın yaşamın içine girip savaşması için gere­ken en önemli itici güçtü. Kenelerden kurtulmak için ise hare­ket etmek, savaşmak lazımdı; “güvende olmak” adına yaratılan durağanlık bir çeşit pasivizm esprisi taşıdığı için, sadece kene­lere yarıyordu. Sakınma adına bölme, ayırma değil; uzlaşma adına sürtüşmekti (dialektik gelişimdi) tek çözüm.

Oysa tektannlı dinler ve erkekegemen mitolojilerde para, bolluk ve lüks, bu nedenle de ticaret, hep küçümseniyordu.

İncil, Matta 6:

24    "Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Si: hem Tanrı'ya, hem de paraya kulluk edemezsiniz."

İncil, Romalılar 7.

23   İsa öğrencilerine, "Size doğrusunu söyleyeyim" dedi, "Zengin kişi Göklerin Egemenliği'ne zor girecek.

24    Yine şunu söyleyeyim ki, devenin iğne deliğinden geçme­si, zenginin Tanrı Egemenliği'ne girmesinden daha kolaydır."

İsa, tapınma ile ticaretin iç içe olmasına da dayanamamıştı:

İncil, Matta 21:

12 İsa, tapınağın avlusuna girerek oradaki bütün alıcı ve sa­tıcıları dışarı kovdu. Para bozanların masalarını, güvercin sa­tanların sehpalarını devirdi. 13 Onlara şöyle dedi: '"Evime dua evi denecek' diye yazıl­mıştır. Ama siz onu haydut inine çevirdiniz!"

Tektanrılı dinlerde tacirler sadece geçmişte değil; gelecekte de lanetlenirler! Örneğin İncil ’in son bölümü Vahiy bölümünde “gelecekte” tanrısal gazap ile (yani kan dökümüyle) bir saatte yıkılacak olan ve Babil adıyla sembolize edilen kent de ticareti (ve buna bağlı olarak zenginliği) ile tanınan bir kenttir:

İncil, Vahiy 18:

10    Çektiği ıstıraptan dehşete düşecek, uzakta durup, 'Vay başına koca kent, Vay başına güçlü kent Babil! Bir saat içinde cezanı buldun' diyecekler.

11    "Dünya tüccarları onun için ağlayıp yas tutuyor. Çünkü mallarını satın alacak kimse yok artık.

Bir saatte, tanrının kutsal meleği tarafından yıkılacak tacir kentin bir liman olduğu da söylenmektedir:

17-18 Onca büyük zenginlik Bir saat içinde yok oldu.' "Gemi kaptanları, yolcular, tayfalar, denizde çalışanların hepsi, onu yakan ateşin dumanını görünce uzakta durup, 'Koca kent gibisi var mı?' diye feryat ettiler.

Bilmem bu kehanetler New York limanındaki Dünya Ticaret Merkezi’ni mi göstermekte? Eğer bu görüş doğru ise Usame bin Ladin’de tanrının “büyük yetkiye sahip; yeryüzünü görke­miyle aydınlatacak” (Vahiy 18:1) kutsal meleği olmaktadır.

Tektanrılı dinlerde zenginlik, şıklık, bakım ve seks genelde aşağılanır. Özellikle kötü kadınlar hep şık, bakımlı ve sekslidir: böylece de şık, bakımlı ve seksi kadınların genelde kötü olabi­leceği yolunda mesaj verilmiş olur. Öncelikle Yahudiliğin ünlü dişi şeytanı Lilith’in (ki, ana tanrıçanın lanetlenmiş halidir) er­kekleri öldürmeden önce “süs-püs” ile aldattığı inancı vardır: Zohar On Genesis

Yakup’un Yolculuğu

O (Lilith) kendini her çeşit mücevherle süsler

tıpkı köşede erkekleri aldatmak için poz alan bir fahişe gibi (...)

süsleri erkekleri aldatmak içindir:

saçları yapılıdır, bir gül kadar kırmızı,

yüzü pembe, beyaz

bukleleri kulaklarının üzerinden döker,

yatağı Mısır kumaşı ile kaplıdır,

boynunda Doğu’nun mücevherleri vardır, dudaklerı ne zevk veren bir açılıştır, ne güzel tuzaklar!

(...)

dudakları güzeldir, gül kadar kırmızı, dünyanın en tatlı şeyleri ile tatlandırılmış.

Morlara bürünür,

Kırk eksi bir sayıda takı ile süslenir.

Benzer bir anlatım Tevrat’taki önde gelen patriark-aseksüel peygambelerden olan Yusuf’u baştan çıkarttığı öne sürülen Zü- leyha için de geçerlidir:

Zohar On Genesis

Aşağıda ve Yukarıda Aldatış

aniden o () ceketin yakasına sarıldı ve “Benimle seviş” dedi.

(Yaratılış 39:12)."o

O ceketin yakasına sarıldı

çünkü Kötülük Yayıcısı kişinin kontrolünü eline geçirir onu güzel kıyafetlerle süsler ve kendi saçlarını tarayıp

der ki: "Benimle seviş! Bana katıl!"

110. 12 “Potifar'ın karısı Yusufun giysisini tutarak, "Benimle yat" dedi. Ama Yusuf giysisini onun elinde bırakıp evden dışarı kaçtı." Şık ve süslü kadınların aşağılanması, böylccc dc lüks (yani para) ve seksin bir arada lanetlenmesi durumu tcktannlı dinlerin ilk adımı olan Yunan mitolojisinin yazarı, birçoklarına göre peygamberi olan Hesiodos’ta da izlenebilir:

Hesiodos, İşler ve Günler 374

Takıp takıştırıp, kıçını sallayıp

Aklını çelmesin kadının biri.

Gözü ambarındadır diller döker sana, Ha kadına güvenmişsin, ha bir hırsıza.

Zengin kent ve ulusların çokluk “helak edileceği”; ya da bir diğer söyleyişle “darmadağın edilecek” ulusların hep zengin ol­duğu, Kuran’da da açıkça söylenmektedir. Bu sözlerden çıkan sonuca göre yok edilmesi planlanacak ölçüde önde gelen paga- nist kentlerin zengin olması sanki bir kuraldır!

Kuran, 16 İsra:

17 Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz.

Lanetlenen Krallar

Lanetleme, sadece uluslara -hatta tanrılara- değil, anaerkil krallara dek yansır: Örneğin Frigya’nın zengin kralı Midas, Yu­nan kültür ve edebiyatına nasıl geçmiştir peki? Aç gözlü, do­kunduğunu altına çeviren (ki bu yergi, Midas’in ekonomik alan­daki başarısı açısından gerçeği yansıtan bir görünümdür!) ada­letsiz, eşek kulaklı bir insan olarak... Lidya ise karalamadan çok daha büyük ölçüde pay alır... ge­rek efsanevi, gerekse gerçek kralları açısından: Öncelikle Krezü- sü’ün de ait olduğu soyun kurucusu Gyges, efendisini öldürerek kansı ile evlenip, onun yerine geçen bir haindir Grek Heredot’a göre. Soyun son kralı Karun’un hakkında ise Pers imparatoru Kiros’u yüceltip, onu aşağılayacak öyküler yazılmış; öykülerde, Karun’un, Kiros tarafından yakılırken, erkekegemen Yunan dü­şünce ve sisteminin en önemli adamlarından olan, kimi zaman peygamber düzeyine çıkartılan filozof Solon’u överek öldüğü anlatılmıştır... oysa bu hikaye Halikamas Balıkçısı ve diğer bir­çok bilgine göre olanaksızdır; çünkü öyküde Solon. Krezüs'e konuk olarak gelmekte; Krezüs ona dünyanın en mutlu adamı olduğunu söyletmeye çalışmaktadır. Yani yazının temeli, bu iki­sinin dialoguna dayanır; fakat Balıkçı’ya (ve sanırım çok insana) göre bu dialog, henüz sekiz yaşında bir çocuk olan Krezüs’ün yaşından dolayı yapabileceği bir konuşma değildir.

Arşipel, Halikamas Balıkçısı

Oysa anlatılan söylencenin doğru olması olasılığı hiç yoktur. Özellikle Solon İÖ 640 yılında doğuyor ve İÖ 558 yılında ölü' yor. Krezüs 560'da doğuyor, 546'da 26 yaşında ölüyor. Yani Sû' lon öldüğünde Krezüs 8 yaşında demektir.

Yunanlı yazar Lukianos ise bu iki paganist krala olan öfkesi­ni Seçme Yazılar adlı kitabında, III. yüzyıl sonlarında yaşamış bir yazar olan Menippos’un ağzından kusmaktadır. Kısa hikaye­de Midas, Krezüs ve Menippos cehennemde karşılaşırlar;

Lukianos, Seçme Yazılar - Öbür Dünyada Konuşmalar II

(Menippos konuşuyor) (...) Tiksiniyorum bu alçaklardan. Edepsizler, hayatlarını kötülükle geçirdikleri yetmiyor gibi ölüm­lerinden sonra da yeryüzündeki zevklerini, sefalarını arıyorlar, gene ille onları istiyorlar. Benim keyfim onları rahatsız etmek. Önceki satırlarda dile getirdiğim gibi, Lidya’nın efsanevi kral­ları da karalanır Yunan mitolojisinde. Günümüz batı kültürünün konuşma lisanına en bıktırıcı ve acı verici durumları tanımlamak için kullanılan deyim olan “Tantalos İşkencesi” deyimindeki Tan- talos, sözde zenginliği nedeniyle gurura kapılmış bir kraldır (öy­künün daha girişinde bile onun da zenginliği ve tanrılarla boy öl­çüşebilecek gücü vurgulanmış olur). Zeus da krala ceza vererek onu cehennemde açlık ve susuzluğa mahkum eder. Gerçek nede­nin gurur değil, farklı bir inancın, seks tapımının, yaygınlığı ol­duğunu ise iki önemli bilgin şöyle açıklarlar.

Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı, s.220

Tantalos eski matriarkal, yani erkeklerin değil, kadınların buyruk oldukları anaerkil bir sosyal sistemin uygulandığı bir toplumun üyesiydi. İzmir'deki mezarının üzerine dikilen koca fallus -erkek üreme organı- buna işarettir.'"

Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat - Tantalos

"Gerçek neden başka olsa gerek: Tantalos da, öbür Anado­lulu tanrı ve kahramanlar gibi, Olymposluların düzenine aykırı düşen bir din ve efsane çemberinin kişileridir. Anaerkil bir dü­zeni, ana tanrıçanın egemen olduğu bir din görüşünü simgeler. (...) Başka bir din ve düzen adına baş kaldırdıkları içindir ki ce­zaya çarptırılmışlar, lanete uğramışlardır."

Üstelik Tantalos, artık yakından tanıdığımız bir kraliçenin oğluydu:

Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı, s.217

Lidya kraliçesi Omphale aynı zamanda İzmirli Tantalos'un anasıydı. .

111 Bu mezar taşı. Lidya'daki Priapus tapımının yaygınlığını da gösterir. Lidya ve seks tapımına öfke öylesine büyüktür ki, Tanta- los’un oğlu ve kızı lanetlerden pay alır: Oğul Pelops, Zeus’un kardeşi Poseidon’un “oğlanı” konumuna sokulur (tektanncıhk öncesindeki baştanrılann ana tanrıça inancını yok edemedikleri için mitolojilerde onlarla evlendiklerini ve tecavüz etiklerini görmüştük; Pelops’a uygulanan da aynı davranıştır). Tanta- los'un kızı Niobe sözde kendisinin daha doğurgan olduğu konu­sunda tanrıça Leto’ya küstahlık etmiştir. Böylece oniki çocuğu öldürülür, Niobe de bu acı karşısında ağlamaktan taş olur. Ni- obe’nin taş olmuş halinin Manisa’da bulunduğu ve bu taş-cese- tin “Ağlayan Kaya” olduğuna inanılır. Niobe’nin Kibele ile iliş­kisi ise incelemecilerin dikkatinden kaçmamıştır:

Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat - Niobe

Ama (Niobe’den) birkaç kilometre ötede, Sipylos dağının yamaçlarında, çaldıklar arasında başka bir kaya, ana tanrıça Kybele'nin anıtı vardır Manisa'da. (...) Bunlar hep aynı inanç dncirinin halkalarıdır. Niobe kayasının biraz ötesinde Mesir bayramı kutlanır bugün de Manisa'da, bir bahar, bir bereket bayramıdır bu.

Psikolojideki örümcek korkusunun bilim literatüründeki adı olan Araknofobia da, adını bir Lidyalı kızdan almıştır: Arakh- ne’den. Arakne de sözde Athena’dan daha iyi nakış işlediğini söyleyerek küstahlık etmiş, bu nedenle Athena tarafından bir örümceğe çevrilmiştir. Arakne’nin kardeşi Phalanx ise tanrılar­dan daha üstün bir yetenekle silah yaptığını söylediği için; Di- onysos’un alayının üyesi Lidya’lı satir Marsyas ise flütü Apol- lo’dan daha güzel çaldığı için derisi yüzülerek; Omphale’nin ko­cası Tmolos -aynı Attis gibi- yaban domuzu tarafından öldürülür.

Anaerkil Truva da -tıpkı Lidya ve Frigya gibi- hedef ülke ol­duğu için lanetlenecekler listesinde görülür: Örneğin Pelops’un Poseidon’un tecavüzüne uğraması gibi, Truva veliahtı Ganyme­des de, Zeus tarafından kaçırılır ve Olimpos’ta Zeus’un oğlanı ve tanrılara şarap sunucu yapılır. Bizim sevgili Lukianos, Ganyme­des için de vecizelerini döktürmekten geri kalmaz tabii!

Lukianos, Tanrıların Konuşmalan-IV,

Zeus ile Ganymedes, s.16

Ganymedes: Gece nerede yatacağım? (...)

Zeus: (...) Ben seni birlikte uyuyalım diye kaçırdım.

Ganymedes: Sen yalnız uyuyamaz mısın? Benimle uyumayı daha mı hoş buluyorsun?

Zeus: Evet, hele senin gibi güzel bir oğlanla Ganymedes.

(...)

Ganymedes: (...) Ben durmadan döner seni rahatsız ederim.

Zeus: Sen beni uyutmaz, benimle birlikte uyanık oturursan en hoşu o olur işte. Bende seni hiç durmadan öper, hiç durma­dan sarılirım sana!

Lukianos, Tanrıların Konuşmaları-V Zeus ile Hera, s.18

Hera: 1da dağından kaçırdığın şu Frigyalı oğlancığı buraya getirdiğnden beri bana baktığın olmuyor Zeus. (...) Baştan çı­kardığın diğer kadınları yine yeryüzünde bırakıyordun, o piçi ise sen buraya dek taşıdın. (...) Hem sen ne zaman onun elinden bardağı alsan, önce bütün tanrıların gözleri önünde öpmesen olmuyor, o öpücük sana nektardan daha tatlı geliyor. Bazen de bardağa dudağını değdirip geri verdiğin oluyor; çocuk da içti- mi yine istiyorsun, tam onun ağzını değdirdiği yeri seçiyor, on­dan kalanı tadını çıkara çıkara bir dikiyorsun. Hem içip, hemde öpesin diye. (...) Bari bir de nikah et de büsbütün kır kalbinimi.

Truva savaşlarının cesur kralı Priamos’un oğlu Triolos da, ama bu kez mitolojide değil, gerçek dünyada, Akhilleus’un te- cavüzüne uğrar ve öldürülür. Karısı Hekabe (Frigyalı ’dır), on dokuz çocuğu öldürülünce köpek gibi gece gündüz uluyan figü­re dönüşür; kardeşi Antigone ise saçlarının, Zeus’un karısı He- ra'dan güzel olduğunu söylediği için saçları yılana çevrilir.

Bu saldırıların en çarpıcısı da sanırım kızları Polyksene’ye uygulanandır; çünkü Polyksene, Akhilleus’un ruhunun arzusu sonucu kurban edilir! Artık sadece bir ceset, ya da hayalet olan Aşil'in bu arzusunu orduya duyuran ise oğlu Neoptolemos'tur. Babası ona bu isteğini rüyasına girerek anlatmıştır. Görüldüğü gibi öyle bir yiğit komutan ki Aşil, emirlerini öte dünyadan bile vermektedir. Emir yerine getirilir ve gencecik bir kızın kanıyla güçlenen muzaffer ordu rahatça ülkesine döner (ve bir dipnot: Aynı muzaffer ordu, yola çıkmak için de bir genç kızı kurban etmiştir... Komutan Agamemnon'un kızı İphigenia'yı!) Yunanlı­lar ve onların destekçileri Batılı dostlar, bu kurban olayının ger­çek değil, mitolojik bir oluşum sayılması gerektiği hakkında ki­taplar döşendiler. Balıkçı gibi araştırmacılar ise bu mitin gerçek olaydan yansıdığını ve o zamanlarda -günümüzde uygarlığın güneşi sayılan- Yunanlıların tanrılara insan kurban ettiklerinin kanıtı olduğunu öne sürdüler. Kimse savını tam olarak kanıtla- yamadı ama gün geldi Çanakkale’deki kazılardan birinde bir la­hit bulundu. Bu lahitin dört yüzünde de Polysene'nin kurban edilişini gösteren kabartmalar vardı! Lahitin bulunduğu tümülü- sün adı ise Ktzöldün tepesiydi günümüzde bile!

Kinyras da Yunan öykülerine lanetli kral biçimde yansır; Kız­lan Afrodifin lanetine uğrayıp önlerine gelenle cinsel ilişki ku­ran azgınlar şeklinde gösterilirler; Kinyras ise kızıyla yatmış beh- bat kral olarak... Kinyras’ın kızından olan oğlunun bir diğer bol­luk ve özgür seks tanrısı Adonis olması ise çok şey ifade eder.

Akdeniz ve Ege'li anaerkil erkekler olan Satirler, şehvet az­gını garip yaratıklar; Dionysos tapınıcıları Bakkhalar, deli ka­dınlar olarak tanıtıldılar. Eski dinin ulu deniz tanrıçaları olan İno ve deniz tanrısı oğlu denize atlayıp intihar ettirilirler; bir di­ğer deniz tanrısı Semele yakılarak yok edilir. Dionysos tam do­ğarken öldürülür; Zeus tarafından yeniden biçimlendirilerek do- ğurulur. Attis öldürülür, Şiva’nın penisi kesilir.

Jbranileri “kölelik altında ezen” bu nedenle Musa’nın kavmi zulmünden kurtarmak için çöle çıkarttığı firavunun ise genelde II. Ramses olduğu öne sürülür. Tektanrılı dinlerde baş uğursuz olarak lanetlenen (örneğin İslam’da “fıravn” adıyla lanetlenir) bu kral hakkında tarih bilimi ise bambaşka şeyler söylemektedir.

Mısır Tarihi, Erik Hornung, s.116

II. Ramses, (...) atmışaltı yıllık iktidarı sırasında sürekli üs­tün başarılara imza atan bir firavun olur.

Kanımca bu başarılarının bize en anlamlı gelecek olanı ise daha önce benzeri yaşanmamış bir birleşime neden olmasıdır, çünkü onun zamanında Mısır’ın ezeli düşmanı Hitit devleti ile ilk resmi barış antlaşması imzalanmış; iki düşman hanedan ara­sında evlilikler düzenlenmiş; üstelik bu evlilikler resmi olarak değil, kral ve kraliçeler karşılıklı yazışarak -tanışarak- oluşmuş; dostluk öylesine ilerlemiştir ki, Hitit kralı III. Hattuşili kendisi­ne Mısırlı hekimlerin bakmasını isteyebilmiştir.

Ülkenin birçok tapınağında bu mucizevi olaya ilişkin tasvir­ler yapılır, Mısırlıların ve Hititlilerin kardeş oldukları ortak zi­yafetlerle vurgulanır; böylece güneş tanrısının tüm halklar için parladığı inancı geçici de olsa siyasal gerçek olur (...) (s.118)

Sözün özü, Hititlerle barış kadar Libyaltlar ve Nübyelilerin de kontrol altında tutulmasıyla Mısır onlarca yıl süren barışa ve büyük bir ekonomik güce II. Ramses zamanında kavuşur. Tektanrıcılann Düşük

Sosyo-Ekonomik Düzeyleri

Lanetli paganistlerin uygarlık düzeylerini kısaca tanıdıktan sonra bir kez de, tektanrı dininin, seçilmiş kullarının ülkelerine göz atalım. Bu ülkelerindeki uygarlık ve bolluk miktarı ile ön- cekilerinkini karşılaştırmakla bazı sonuçlara varabiliriz.

Hellenler                    .

Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı, s.40

(Atina’da) Kızlar için jimnazyum, okul, öğretim yoktu. Evler­de, evlerin kadın bölümü, harem bölümüydü. Burada Atina’nın o zamanki atasözlerinden birkaçını anmanın yeri geldi: -Çarşıda ve sokakta bir kadın görürsen, bu kimin karısı ya da kimin kızı diye değil, bu kimin ninesi diye sorabilirsin; çünkü ihtiyarlama­mış bir kadının çarşıda, sokakta görülmesi çok ayıp sayılırdı. (...) Kızlar ancak ana babalarıyla, evli kadınlar da ancak kocalarıyla yemek yiyebilirlerdi. Evliliklerinde sevginin yeri yoktu, -sevmek için bir oğlan, çocuk yapmak için de kadın gerekir- “

Anadolu’nun Sesi, Halikarnas Balıkçısı, s.74

Megaron sözcüğü Hellen ce ev demektir. Türkçe'deki mağa­ra sözcüğü Megafondan gelmektedir; çünkü megaronların ço­ğu mağaradan ibaretti.

Hellenistan şehirleri ve özellikle Atina cambıl cumbul rast- gele yapılmış bir çamur evler kargaşalığıydı. Akarsu yoktu. La­ğım yapma adeti Anadolu'da Etrüsklerden kalma bir âdetti.(...) Herkes işini sokak köşelerinde yapıyordu. Sokrates bile enta- rimsi kitonunu kaldırıyor ve "keyo" diyerek küçüğünü de, büyü­ğünü de sokakta yapıyordu.

Kadın özgürlüğünü kısıtlayan tüm halklar gibi Yunanlılar da cinselliği sanıldığı gibi özgürce yaşamazlardı. Örneğin Anado­lu’da “alabildiğine” ortada olan çıplaklığı, yaptıkları heykeller­le “namuslu” kılmaya çalışırlardı. Anadolu kökenli tanrıların penisleri iri ve kırmızı renkli olarak resmedilirken, Yunan tanrı ve atletlerinin heykellerinin penisi başparmak kadardı. Oysa ilk ve orta öğretimdeki yetersizlik nedeniyle sıradan insan bu hey­kellere bakarak Yunanlıların çıplaklığı sansürsüz yansıttığını sa­nır. Gerçek ise bunun tersidir.

Sex or Symbol? Erotic Images of Greece and Rome, Catherine Johns

Sanatsal kanıtlar, Yunan ve Roma uygarlıklarında büyük pe­nislerin estetik olarak rahatsız edici olarak algılandığını göste­rir. Klasik heykellerde erkeğin ideal güzelliği olarak cinsel or­ganları olağanın bile altında tasarımlanmışım

Rodos heykeli özgürlük heykeli kadar yüksek olsa da penisi miniciktir. Helios adına Rodoslular bir savaşı kazanınca yaptılar

Aslında bu görünüme de şaşmamak gerek; çünkü Yunan mi­tolojisi olarak bilinen antik Yunan dininin kutsal kitap yazan - Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat gibi birçok araştırmacıya göre peygamberi- Hesiodos’un bir diğer kitabındaki görüşleri çok anlamlıdır:

Hesiodos, İşler ve Günler 373

Takıp takıştırıp, kıçını sallayıp aklını çelmesin kadının biri;

Gözü ambarındadır diller dökerken sana, Ha kadına güvenmişsin, ha bir hırsıza.

Persler

Persler de, tıpkı Yunanlılar gibi, kadına değer vermezlerdi... ye kültürlerinde neredeyse Yunanlılar kadar “oğlancılık” da yaygındı:

Herodot, Tarih 1:135

Persler (...) genç oğlanlarla ilişki kurma huyunu Yunanlılar­dan almışlardır. Evlilik hayatına gelince, her birinin birkaç ni­kahlı karısı olduğu halde çok sayıda cariye satın alırlardı.

İranlı kadınlar kocalarının yatağına sıra ile girerler. (3:69)

Persler arasında kadından farksız sayılmak en büyük haka­rettir. (9:107)

Pers şefleri, gemileriyle gelip İonia (Anadolu’da Yunanlılık­ları tartışma konusu olan kavim) gemilerinin karşısına dikildik­leri zaman, İonialdara karşı savurdukları tehditlerin hepsini gerçekleştirmişlerdir. Bir siteye girdikleri zaman en güzel oğlan çocukları ve çocuk yapabilecek erkekleri iğdiş edilmek üzere ayırıyorlardı; en güzel kızlar.büyük kralın sarayına gidiyorlar­dı. Aynı anda kentleri ve tapmakları ateşe veriyorlardı. (6:32)

Persler, bolluk içinde yaşayan bir ülke de değildi sanıldığı gibi. Örneğin Dionysos’un kutsal kitabı Bakkhalarda Lidya ve Frigya’daki bolluk ile, Pers ülkesindeki bereketsizlik, ilginç bir cümle ile vurgulanmıştı:

Eurirpides, Bakkhalar 14-15

Lidya'nın, Frigya'nın altın yatağı ovalarından geliyorum.

Gezip gördüm Pers ülkesinin güneş yanığı bozkırlarını

Herodot, Tarih 1:71

(...) istedikleri kadar değil, buldukları kadar yiyorlar, zira toprakları taştır. Şarap içmesini bilmezler; içkileri sudur; ağız­larını tatlandırmak için incirleri ya da başka şeyleri yoktur. (...) . Gerçekten de Perilerin, Lidyalıları yenmeden önce tek bir lüksleri ve iyi birşeyleri yoktu.

İbraniler

İbretlilerin seçilmiş kavim oldukları göz önüne alınırsa, ya­şadıkları ortamın, tektanrının kullarına vereceği ayrıcalıklı ko­numun prototipi olabileceği ortadadır; çünkü Tevrat’ın ilk bölü­münden başlayarak tektanrı onlarla sürekli “ahitleşmiş”, de­vamlı onları benzersiz kılacağı yönünde sözler vermiştir. Bu sözlerin tutulup tutulmadığı hakkında sonuca varmak için ise uzun uzadıya incelemeler yapmaya gerek yoktur; çünkü İbrani­lerin, çöle çıkışlarının 3. ayından başlayarak, tam kırk yıl bo­yunca insanoğlunun en korktuğu belalar sayılan açlık, susuzluk, savaş ve salgın hastalıkla yüzleşmeye başlamış oldukları bilin­mektedir. Bu listeye, tanrısal cezalar adı altında biner biner ya­kılarak, diri diri gömülerek, bulaşıcı hastalıklarla kırılarak ve ne olduğu asla anlaşılamamış “veba” ile öldürülmeleri ise dahil de­ğildir. Önlerine çıkan zorluklara kullanamadıkları içindir ilahi cezalar... oysa tanrı onları zorluk dolu bir ortama değil, “süt ve bal akan” diyarlara götüreceğini söyleyerek yaşadıkları mekan­dan -Mısır’dan- çıkarmıştır:

Tevrat, Çıkış 3:

8    Bu yüzden onları Mısırlılar'ın elinden kurtarmak için gel­dim. 0 ülkeden çıkarıp geniş ve verimli topraklara, süt ve bal akan ülkeye, Kenan, Hitit, Amoı; Periz, Hiv ve Yevus toprakları­na götüreceğim.

17 Söz verdim, sizi Mısır'da çektiğiniz sıkıntıdan kurtaraca­ğım; Kenan. Hitit, Arnor, Periz, Hiv ve Yevııs topraklarına, süt ve bal akan ülkeye götüreceğim.

Vaadler bol olsa da, çöle çıktıktan kısa süre sonra gerçekler ortaya dökülür; böylece refah ve bolluğu gösteren pusula yön değiştirir; “süt ve bal akan” diyar olarak yeniden Mısır’ı işaret etmeye başlar:

Tevrat, Sayılar 16:

13 “Bizi çölde öldürtmek için süt ve bal akan ülkeden çı­kardın. Bu yetmiyormuş gibi başımıza geçmek istiyorsun.

14 Bizi süt ve bal akan ülkeye götürmediğin gibi mülk ola­rak bize tarlalar, bağlar da vermedin. Bu adamları kör mü sanı­yorsun? Hayır, gelmeyeceğiz.

Tanrı ise hâlâ İbranileri suçlamaktadır; çünkü ona göre İbra- nilerin çölde, kırk yıl boyunca ardı arkası kesilmeden yüzleştik­leri belalar, kendinin benzersiz gücünü gösteren “harika’lardır:

İncil, Resullerin İşleri 7:

36 Halkı Mısır’dan çıkaran, orada, Kızıldeniz’de ve kırk yıl boyunca çölde belirtiler ve harikalar yapan oydu.

39 "Ne var ki, atalarımız onun sözünü dinlemek istemediler. Onu reddettiler, Mısır’a dönmeyi özler oldular.”

İnsanların “harika” anlayışı tannnınki ile örtüşmemektedir... hem de sadece sıradan insanlarınki ile değil; seçilmişlerinki bi­le; çünkü Hakimler’den Gideon dahi, ortada harika olmamasın­dan yakınmaktadır!

Tevrat, Hakimler 6:

12 Ve kendisine (Gideon’a) RABBİN meleği görünüp ona de­di: Ey cesur yiğit, RAB seninle beraberdir. 13 Ve Gideon dedi: Ah, efendim, eğer RAB bizimle beraber­se, niçin bütün bu şeyler başımıza geldi? Ve atalarımızın: RAB bili Mısırdan çıkarmadı mı? Diyerek bize anlattıkları bütün enun harikaları nerededir? Fakat RAB şimdi bizi attı, ve bizi Midyaııın eline verdi,"

Seçilmiş kul olmanın birçok handikapmın bulunduğu belki de en fazla Levililer adlı oymak bazında görülür. Levililer seçil­mişlerin, seçilmişleri; yani İbraniler arasından seçilmiş tek ka­vimdir. Öyle ki, Ahit Sandığı’nı taşıma şerefi Rab tarafından onlara verilmiştir:

Tevrat, Tesniye 10:

8 O zaman RAB, kendi Antlaşma Sandığı'nı taşıması, kendisi­ne hizmet etmek üzere önünde durması ve O'nun adıyla kutsama­sı için Levililer oymağını ayırdı. Bugün de aynı görevi yapıyorlar.

Levililerin seçilmelerinin gerisinde kendilerini Rab’e büyük bir “iştiyakle” adamış olmaları da bulunabilir:

Tevrat, Çıkış 32:

27  Musa şöyle dedi: “İsrail'in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün.' “

28  Levililer Musa'nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü.

Ve böylece Rab onları kutsar:

Tevrat, Çıkış 32:

29          Musa, “Bugün kendinizi RAB'be adamış oldunuz" dedi, Herkes öz oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bugün

Rkli sizi kutsadı.’’ Oysa seçilmişleri bekleyen gelecek hiç de parlak değildir; çünkü işgal edilmiş topraklar dağıtılırken, Levilier pay alamaz:

Tevrat, Tesniye 10:

9    Bu yüzden (Levilerin kutsanmış olması yüzünden) Levili­ler, kardeşleri olan öbür oymaklar gibi pay ve mülk almadılar.

Kendilerine pay verilmeyen Levililer seçilmişliklerinin ayrı­calığını gelecekte diğer kavimlerin yardım ve desteğine muhtaç şekilde yaşayarak realize ederler... Öylesine ki, artık onlar dul kadınların, yabancıların ve öksüzlerin içinde bulunduğu “yardı­ma muhtaçlar” sınıfında yaşamaktadırlar... ve açtırlar:

Tevrat, Tesniye 14:

27 Kentlerinizde yaşayan Levililer'i yüzüstü bırakmayın. Onların sizin gibi payları ve mülkleri yoktur.

29 Öyle ki, sizin gibi payları ve mülkleri olmayan Levililer, kentlerinizde yaşayan yabancılar, öksüzler, dul kadınlar gelsin­ler, yiyip doysunlar.

26:

12    Üçüncü yıl, ondalığı verme yılı, bütün ürününüzün onda­lığını bir yana ayırın. Ayırma işini bitirdiğinizde, ondalığı Levi- liler’e, yabancılara, öksüzlere ve dul kadınlara vereceksiniz. Öyle ki, onlar da kentlerinizde yiyip doysunlar.

Çöl sürecini bir yana bıraksak bile, Yahudi tarihi boyunca ne zaman tanrıya bir dönüş olsa, ardından bir kayıp geldiğini görü­rüz. Çok açıktır sonuçlar, Tevrat’a -bu yönde bir dikkatle- göz atmakla bile ortaya çıkabilir. Bu durumun en traji-komik örneği ile ise sanırım Yahuda kralı Yoşiya karşılaşmıştır:

Kral Amon’u devirip onun yerine kral olan Yoşiya zamanın­da paganizm tüm hızı ile sürmektedir. Ama krallığının 18. yıhn- da Yoşiya büyük bir tektanncılık atağı geliştirir. Rab ile yeni bir anlaşma yapar; tüm eski inançların rahiplerini öldürür, idolleri yakar, tapınakları yıkar... öylesine coşar ki;

Tevrat, 2 Krallar 23:

/6 Yoşiya çevresine bakındı. Tepedeki mezarları görünce, adamlarını gönderip mezarlardaki kemikleri çıkarttı. Olacakla­rı önceden bildiren Tanrı adamının açıkladığı RAB'bin sözü uyarınca, kemikleri sunağın üzerinde yakarak sunağı kirletti.

20 0 kentlerdeki tapınma yerlerinin bütün kâhinlerini su­nakların üzerinde kurban etti. Sunakların üzerinde insan kemik­leri yaktıktan sonra Yeruşalim'e döndü.

Tevrat, 2 Krallar 34:

5  Kâhinlerin kemiklerini kendi sunaklarının üstünde yaktı. Böyiece Yahuda ve Yeruşalim'i arındırdı.

Ölü kemiği yakarak arındırma anlamındaki bu seçkin tutu­munu ise Rab onayladığını belirtir:

Tevrat, 2 Krallar 23:

25  Ne ondan önce, ne de sonra onun gibi candan ve yürek­ten var gücüyle RAB'be yönelen ve Musa'nın yasasına uyan bir kral çıktı.

Tektanrıcılar Yoşiya sayesinde büyük bir zafer kazanmışlar­dır. Yoşiya, kendi halkından insanları, sadece farklı bir inanç sa­hibi oldukları için, pagan rahipleri sunakların üzerinde boğazla­tarak kutsallaşmış; ve Tevrat’a “candan ve yürekten var gücüy­le RAB'be yönelen bir kral" olarak geçmiştir. O da bir seçkindir artık. Konumunun verdiği güven ile dinsiz Mısırlılara savaş açar. Hizmetinde olduğu tanrı onunladır ne de olsa... Oysa işler yine beklendiği gibi gelişmez! Firavun II. Neko onu yener... üs­telik öldürür! Artık Yahuda devleti Mısır’a ağır bir vergi öde­mek zorundadır. Rabbin seçtiklerine yönelik davranışında, işin içinden çıkılmaz bir gariplik olduğu artık reddedilemez şekilde ortadadır. Krallık ümitsizlik ve çaresizlik içindedir:

2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldem, s.504

Bu gerçekten büyük bir şok olmuştu Yahuda için. Din adamla­rı da vahiyler yoluyla Tanrı’dan haber almaya çalışıyorlar, içine düştükleri durumun nedenini sorgııluyorlardı telaşla. Yahve’yi tektanrı olarak ilan etmişler, bütün diğer dinleri Yahuda’dan sil­mişler, Kudüs’teki tapmağı yeniden canlandırmışlardı. O halde onlarla birlikte olması gereken tanrıları bu ağır yenilgiye nasıl ve niçin izin vermişti? (...) Uzunca bir süre peygamberler, ülkenin başına gelenleri Yahve’ye ve onun kurallarına saygı gösterilme­diği için yaşanan cezalar olarak yorumlamışlardı. Ancak bu kez olanları bu mantıkla açıklamak oldukça zor görünüyordu

Görülmemekte direnden “tektanrı-acı” yakın ilişkisinin bu ne ilk, ne de son tezahürüdür. Dikkat edilecek olursa bu olu­şum, ilk tektanrıcı kral-peygamber Akhenaton döneminden beri değişmemektedir. Önceki sayfalardan anımsayacağınız gibi Mı­sır, Akhenaton zamanında parçalanmanın eşiğine gelmiş, Akhe­naton’un iktidardan “apar topar” uzaklaştırılması sonrasında fe­laketin sınırından dönülmüştür. Bu somut gerçek, soyut ortam­ların -yani metafizik planın- gerçekleri ile de doğrulanabilir; çünkü anımsayacağınız gibi yine bu firavun zamanında büyük bir veba salgını olmuş, Akhenaton kızını bile bu salgında yitir­miş, paganizme dönülünce veba salgını da geçmiştir. Book of Jasher’da ise vebayı tektanrının yolladığı açıkça söylenmekte­dir. Ayrıca tanrının mekanı Ahit Sandığı yüzünden Harun, iki oğlunu kaybetmiş; Yakup’un yaşamının bir bölümü oğlu için - kör olana değin- ağlamakla geçmiştir. Kutsallıkla kıtlık da sanki birlikte gidiyor gibidir. Örneğin ilkpatriark İbrahim, tanrı tarafından seçilir seçilmez (esprili bir yaklaşımla, bu olayı kutlar gibi!) ülkede kıtlık başgösterir:

Tevrat, Yaratılış 26:

1 İbrahim'in yaşadığı dönemdeki kıtlıktan başka ülkede bir kıt­lık Ma oldu. Ishak Gerar'a, Filist Kralı Avimelek'in yanına gitti.

Benzer bir kıtlık Yusuf’un Mısır firavununa-vezir olmasıyla da ortaya çıkar. Fakat firavunun rüyasını doğru yorumlayan Yu­suf, sözde gelmekte olan kıtlığı bilir. Kıtlığı bilip bilmediği açık olmasa da, bu durumu büyük bir kazanca dönüştürmeyi başar­mıştır Tevrat’a göre. Öyle ki, ambarlara önceden tahıl yığmış; kıtlık gelince bunları Mısırlılara önce para, paraları tükenince davar, davarları tükenince toprak karşılığı satmıştır.

Kıtlık, yıkım, veba vb. gibi özelliklerle oluşan bu kasvetli görünümün bir de ters yüzü vardır; bu ters yüz, dönek krallar bazında, en çarpıcı şekildeyse Süleyman’ın hayatında izlenir. Bilindiği gibi Süleyman sadece bir kral değil, tektanncı bir pey­gamberdir de. Oysa Süleyman başa geçtikten kısa süre sonra halkını paganizme -Astarte tapımına- döndürmüştür.

Bible Dictionary, M. G. Easton

Süleyman zamanında fahişeler sokaklarda açıkça dolaşma­larına karşın geçenler Tevrat, Süleyman’ın Özdeyişleri bölü­münde ağır başlı şekilde uyarılırlar.

Tevrat, Süleyman’ın Özdeyişleri

14-15 Evinin kapısında, Kentin en yüksek yerinde bir iskem­leye oturur; Yoldan geçenleri, Kendi yollarından gidenleri ça­ğırmak için, (...)

Günahkârlığı nedeniyle Süleyman, Tevrat’ta lanetlenmişler listesinde yer almış; buna rağmen tarihe peygamberliğinden çok - kral Karun, Midas ve Kinyras gibi- zenginliği ile geçmiştir. Öyle ki, hâzineleri ile ilgili birçok film yapılmış, romanlar yazılmış; nice araştırmacı hâzinelerini bulabilmek için yollar katetmiştir. Süleyman’ın yaptıkları da Rab tarafından lanetlenmiştir gerçi; ama gariptir, lanetlenen kendi değil, oğlu Rehavam'dır!

Tevrat, 2 Krallar 11:

9-70 İsrail'in Tanrısı RAB, kendisine iki kez görünüp, “Baş­ka ilahlara tapma!" demesine karşın, Süleyman RAB'bin yolun­dan saptı ve O'nun buyruğuna uymadı. Bu yüzden RAB Süley­man'a öfkelenerek,

11   "Seninle yaptığım antlaşmaya ve kurallarıma bilerek uy­madığın için krallığı elinden alacağım ve görevlilerinden birine vereceğim” dedi,

12    "Ancak baban Davut'un hatırı için, bunu senin yaşadığın sürede değil, oğlun kral olduktan sonra yapacağım.

Rab sözünü tutar, Süleyman’dan sonra krallık ikiye bölünür. Süleyman vebasız, kıtlıksız, zevk içinde yaşadığı ile kalır.

Olaya daha geniş bir açıdan bakılırsa, seçilmişlerin çok ge­niş bir yelpazede kaybettiğini de görebiliriz; çünkü İbraniler so­nunda ulus olarak da yıkılmışlar, esir edilmişler, Ahit Sandı- ğı’nın benzersiz tapınağını, hatta belki de Ahit Sandığı’nın ken­disini yitirmişlerdir... oysa Rab, zaptedecekleri topraklarda hep sevinç ezgileri; düşmanlarına ise utanç vaat eder... çünkü İbra- nilerle birlikte yaşayacaktır:

Tevrat, Mezmurlar 132:

13    Çünkü RAB Siyon'u seçti. Onu konut edinmek istedi.

14    "Sonsuza dek yaşayacağım yer budur" dedi, “Burada oturacağım, çünkü bunu kendim istedim.

15   Çok bereketli kılacağım erzağını, Yiyecekle doyuracağını yoksullarını. Kurtuluşla donatacağım kâhinlerini; Hep sevinç ezgileri söyleyecek sadık kulları.

16   Burada Davut soyundan güçlü bir kral çıkaracağım, feshettiğim kralın soyunu Işık olarak sürdüreceğim.

17   Düşmanlarını utanca bürüyeceğim, Ama onun başındaki taç parıldayacak."

Oysa işler yine beklendiği gibi gelişmez! Krallık kısa sürede güneyde Yahuda ve kuzeyde İsrail olarak ikiye bölünür. Ama değişen bir şey yoktur; çünkü savaş ve sürtüşme ortamı bu kez de iki krallık arasında sürmeye başlamıştır:

Meydan Larousse - İbraniler

Kuzeyde merkezi Samaria olan İsrail devleti; güneyde mer­kezi Kudüs olan Yahudi devleti birbirinden ayrıldı. Bunların birbirleri ile yaptıkları bitip tükenmez savaşlarından Mezopo- tamyahlar yararlandı.

Kuzeydeki İsrail devletinin ömrü çok kısa sürer: Asur kralı II. Sargon İÖ 722’de başkent Samara'ya girip kenti yağmalar; İsrail krallığını yıkar; halkı köle eder. Yahuda krallığına ise İÖ 586'de Babil kralı Nabukadnezar tarafından son verilir; İbrani­ler zincirlere vurulup Babil'e sürülür. Bu yıkımın çok daha ciddi bir boyutu da vardır: Babilliler, Ahit Sandığı için, kral Süley­man tarafından içi altın kaplanarak yapılmış tapınağa da girer­ler. Kazanlar ve altından yapılmış tüm tapım araç-gereçlerini yağmalarlar. Ahit Sandığı’nın “akıbeti” ise meçhuldür. Kimi in­celemeci Babilliler tarafından alındığını, kimisi ise Babillilerin tapınakta bulamadığını öne sürmektedir.

Bu felaketten sonra İbraniler bir daha kendilerini toparlaya- mazlar:

Meydan Larousse - İbraniler

İskender ve Ptolemaios zamanında İbrani ileri gelenleri kit­leler halinde Mısır'a geldiler. Zamanla buradan Kuzey Afrika ve Ispanya'ya geçtiler. Yunanlılardan sonra Suriye ve Filistin'e Romalılar hakim oldu. Bu sırada milyonlarca İbrani, Roma as­kerleri tarafından yok edildi. (...) XIII. yy.da İngiltere, XIV. yy.da Fransa, XV. yy.da Ispanya'da büyük kitleler halinde bulu­nan Yahudiler kovuldu.

İkinci Haçlı Seferlerine katılan Pierre l'Hermite Alman­ya'dan başlayarak Yahudileri kılıçtan geçirir; 1. Dünya Sava- şı’nda Ruslar, 2. Dünya Savaşı'nda Hitler en çok Yahudilerle uğraşırlar... Dünya üzerinde en çok soykırıma ve işkenceye uğ­rayan millet Yahudiler değil midir?

Her nedense bir türlü göze çarpmayan, bu nedenle de sorgu- lanamayan, ama insan kanının bitip tükenmeden dökülmesine ortam yaratan bir diğer traji komik durum daha vardır: Tektann, bir yandan dinin, diğer inançlara karşı korunması adına öldür­meyi emretmektedir; diğer yandan bir sonraki dinine uymayan­ları kafir olarak algılayıp öldürülmelerini buyurmaktadır!.. Böy- lece insanlar garip bir paradoksa sıkışıp, tann adına bitmez tü­kenmez şekilde birbirlerinin kanını dökmeyi sürdürürler.

Tektanrının ikinci dini olan Hıristiyanlığın da en çok Yahu- dilere saldırmış olması ortadaki fenomeni inanılmaz boyutlara taşır. İsa’yı Roma valisine şikayet ederek çarmıha gerilmesine neden olanlar Yahudiler oldukları halde, Romalıların İsa’ya “Yahudi peygamberi” demeleri ise olayın bir diğer şaşkınlık ya­ratıcı boyutudur. Oysa Yahudiler suçsuzdur belki de; çünkü is­piyonculuklarının gerisinde tanrılarının emirleri doğrultusunda davranarak, inançlarını koruma gayretleri yok mudur? Oysa tanrı onlara yine de öfkelenmiştir!

İncil, Resullerin İşleri 7*.

53 (...)Adil Olan'ın geleceğini önceden bildirenleri de öldür­düler. Melekler aracılığıyla buyrulan Yasa’yı alıp da buna uy­mayan sizler, şimdi de Adil Olan'a ihanet edip O'nu katlettim:! Hıristiyanlar Romalıların elinden kurtulup etkin bir konuma gelir gelmez insanları içki, seks ve ana tanrıçadan korumak adı­na kolları sıvarlar; eski dinlerine sadık kalmak isteyen kadınları cadı diye diri diri yakarlar; kendi dinlerinin din adamlarına ömür boyu cinsel ilişki kurmayı yasaklarlar; geceleri belki "ıs­lak rüya" görürler diye cinsel organları üzerine haç bastırarak uyuturlar; rahipler, akıllarına gelen en küçük bir cinsellik dü­şüncesi nedeniyle "temel ekipmanlarından" olan kırbaçlarla kendi kendilerini kırbaçlarlar; sonuç olarak bugün kilisenin ka­bul ettiği nice olağan davranışı bile cezalandırmak adına sekiz milyon insanın canını -benzeri daha sonraları sadece Aryan Na- zilerde görülecek- korkunç/ dehşet verici/ sapıkça işkencelerle alırlar. Fakat gariptir ki ortalık yine arınamaz; huzur ortamı yine yaratılamaz; çünkü artık yeni bir düşman vardır ortada: Protes­tanları Kardeşin kardeşe düşeceği yepyeni bir savaş durumu tekrar yaratılmıştır. Hıristiyanlıktan türediği ve kendi de tek- tanrıcı bir mezhep olduğu halde; Hıristiyanlar ve Protestanlar arasındaki kavga öylesine korkunç boyutlara varır ki, sonunda tarihe "Paris sokakları insan kanı akan nehirlere dönüştü" sözle­riyle geçecek St. Barthetemy katliamı gerçekleşir.

İslam’ın- doğması ise daha yeni düşmanlıklara olanak sağlar ve savaş artık Hıristiyan-Yahudi düşmanlığı kadar, Hıristiyan- İslam düşmanlığı platformuna da taşınmış olur. Böylece Haçlı seferleri ile geniş bir coğrafya tanrı adına bir kez daha kana bu­lanır. Tektanrıcıların birbirini kırmasının bir acıklı örneği de bir diğer seçilmiş olan Jan d’Ark'ın yaşamında izlenir. Emirleri doğrudan tanrıdan aldığını iddia etse de sonunda Hıristiyanlar tarafından cadı diye yakılır!

Aynı tarafta olanların birbirini “kırması” durumu en anlamlı hali ile belki de Yahudiler ve Hitler arasında görülür; çünkü Hitler’in beslenme noktası olan Aryan idealinin kökeninde, tek- tanncıhğın ilk ayak sesi olan eski Hint uygarlığının sonunu ge­tiren patriarkal Aryalar vardır. Sözün özü, Aryaların son görü- nümü, en fazla tektanrının ilk resmi dinin, seçilmişleri ile -yani Yahudilerle- savaşmaktadır. Aslında o denli geçmişe gitmeye gerek de yoktur; çünkü vaadedilen topraklarda hâlâ tektanncılar birbirlerini öldürmektedirler. Olayın ise sadece adı değişmiş, ar­tık Filistin ve İsrail şeklinde anılır olmuştur.

Tektanrının seçilmişlerinin yüzleştiği acı peygamberince bi­le -isyan dolu sözlerle- ifade edilmiştir. İlk ve ikinci tektanrıh dinin yaratıcısı iki peygamberin tanrılarına seslenişleri yoruma gerek bırakmamaktadır bence:

Tevrat, Sayılar 11:

(Musa, tanrıya söylemekte:) 12 Bütün bu halka ben mi gebe kaldım? Onları ben mi doğurdum? Öyleyse neden emzikteki ço­cuğu taşıyan bir dadı gibi, atalarına ant içerek söz verdiğin ül­keye onları kucağımda taşımamı istiyorsun?

13  Bütün bu halka verecek eti nereden bulayım? Bana, 'Bize yiyecek et ver' diye sızlanıp duruyorlar.

14    Bu halkı tek başıma taşıyamam, bunca yükü kaldıramam.

15  Bana böyle davranacaksan -eğer gözünde lütuf bulduy- sanı- lütfen beni hemen öldür de kendi yıkımımı görmeyeyim.

İncil, Matta 27:

45    Öğleyin on ikiden üçe kadar bütün ülkenin üzerine ka­ranlık çöktü.

46    Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, "Eli, Eli, lema şevakta- ni?"yani, "Tanrını, Tanrım, beni neden terk ettin?" diye bağırdı.

50 İsa, yüksek sesle bir kez daha bağırdı ve ruhunu teslim etti.

Aslında tektanrıcılık-acı birlikteliğini görmek için bu denli uzun uzadıya konuşmaya hiç gerek yok; çünkü bu gerçek günü­müzde bile izlenebilecek bir durumdur. İzlemek için ise dünya haritasına şöyle hir göz atmak bile yeter. Böylelikle kolayca gö­rülecektir ki, dinsel baskının fazla olduğu, seks özgürlüğünün bulunmadığı ülkelerin uygarlık ve refah düzeyindeki gerilik apaçıktır, Uygar olarak nitelenen milletlerin tümünde ise din baskısı yok denecek kadar hafiflemiş; dinsel kurumlar sembo­likleşmiş; cinsel özgürlük “alabildiğine” artmıştır.

Peki nedendir bu görünüm? Rab, amacına ulaşamamış, yani insanları kurtarmakta başarısızlığa mı uğramıştır?... Yoksa çok­tan başarıya ulaşmıştır, ama görülemiyordur, çünkü amaç mı gösterilenden farklıdır?

Gerçek amacın ne olduğunu anlamak için tektanrıh dinlerin hükümlerine dikkatli biçimde bakılacak olursa, ahlaksal temelli birçok buyruğun, bu buyruklara çelişik buyruklarla sık sık çiğ­nendiği görülebilir. Bu anlaşılamaz durum ise ister istemez gerçek amacın söylenenden farklı olduğu kuşkusunu yaratır. Örneğin Tevrat’ta “Kim birini vurup öldürürse, kendisi de kesinlikle öldü­rülecektir." (Çıkış 21:12) diyen, (bu sözlerin ardından kullarını bitmez inanç savaşlarına yollamasındaki mantıksızlık göz ardı edilse de) tanrının peygamberi, bir cinayet yüzünden kaçıp yirmi sene saklanmak zorunda kalmış ve katil olarak tanınan biridir.

İncil, Resullerin İşleri 7:

27   Ne var ki, soydaşına haksızlık eden kişi Musa'yı yana ite­rek, Kim seni başımıza yönetic i ve yargıç atadı?' dedi.

28   ‘Yoksa dün Mısırlı'yı öldürdüğün gibi beni de mi öldür­mek istiyorsun?'

İkincil olarak, “Çalmayacaksın." (Çıkış 20:15) buyruğu ve­ren bir tanrının seçilmiş kullarının bizzat hırsızlık yapmaları, üstelik bu hırsızlığı tanrısal emirlerle gerçekleştirmeleri de an­laşılır gibi değildir.

Tevrat, Çıkış 11:

2 Halkına söyle, kadın erkek herkes komşusundan altın, gü­müş eşya istesin.” 12:

36 RAB İsraililer’in Mısırlılar'm gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mısırlılar onlara istediklerini verdiler. Böylece İsraili- ler onları soydular.

Çelişkiler bu kadarla da kalmaz. “Komşunun evine, karısına, erkek ve kadın kölesine, öküzüne, eşeğine, hiçbir şeyine göz dik­meyeceksin." (Çıkış 20:17) diye emreden bir tanrının peygambe­rinin, yine tanrı emriyle "(...) -İsrail'in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak karde­şini, komşusunu, yakınını öldürsün.-" (Çıkış 32:27) diyebilmesi hangi mantık ya da iyi düşünce veya yüce ülkü ile açıklanabilir? Aslında, Tevrat’ın ilerdeki sayfalarını okuduktan sonra, bu ürkü­tücü buyruğun verilmesinde pek de şaşılacak bir şey olmadığı da görülür; çünkü komşularının malına göz dikmemeleri gereken îb- raniler, gerek göçebeyken, gerek yerleşik düzene geçtikten sonra komşuları olan ülkelere bitmez tükenmez şekilde saldırmışlardır!

Tevrat, Leviler 31:

10  Midyanldar'ın yaşadığı bütün kentleri, obaları ateşe ver­diler.         .

11  İnsanları, hayvanları, yağmalanmış bütün malları yanla­rına aldılar.

Zaten On Emir’in “komşuluk ilişkileri” hakkındaki hükmün geçersizliği, Yahve’nin en başında, İbrahim’e, başka insanlann sahip olduğu topraklan vaat etmesinden bellidir. Böylesi bir tu­tum sonrası Kutsal Kitap’ta “komşunun malına göz dikmeyecek­sin" sözleri ile erdem yaratma çabası ne ölçüde anlamlı olabilir?

Tevrat, Sayılar 34:

55 '"Ama ülkede yaşayanları kovmazsanız, orada bıraktığı­nız halk gözlerinizde kanca, böğürlerinizde diken olacak. Yaşa­yacağınız ülkede size sıkıntı verecekler. clip_image012clip_image013

Tevrat, Çıkış 23:

23  Meleğim önünüzden gide­cek, sizi Anıor, Hitit, Feriz, Ke­nan, Hiv ve Yevus topraklarına götürecek. Onları yok edeceğim.

24   Onların ilahları önünde eğilmeyecek, tapınmayacaksınız; törelerini izlemeyeceksiniz. Ter­sine, ilahlarını yok edecek, dikili taşlarını büsbütün parçalaya­caksınız.

Dikkatle bakılacak olursa asıl amacın insanlığı kurtarmak de­ğil, seks tapımını yok etmek ve toprak ele geçirerek genişlemek olduğu görülebilir. Bu düşünce­nin bir diğer kanıtı, tüm tektanrılı dinlerde (Müslümanlık hariç) seks ilişkileri eşler arasın­da bile kısıtlanırken, çoğalmaya izin verilmesi, hatta bu konunun önemli ölçüde teşvik edilme­sidir. Birçok incelemeciye göre Mısır firavununun İbranilere yö­nelik olumsuz tutumunun geri­sinde onların önlenemez ölçüde üremesi vardır.

Asıl amacın “iyiliğin tezahürü” sayılamayacağının bir diğer delili Tevrat’ta, On Emir’in aktarıldığı bölümde (Çıkış, bap 20), verilen ilk emrin “başka tanrılara tapmamak” olması; üstelik bu emrin üç ayet boyunca yinelenmesi; oysa adam öldürmeyecek­sin, çalmayacaksın, komşunun malına göz dikmeyeceksin, hatta zina etmeyeceksin buyruklarının bile tek bir ayetle aktarılması­dır. Asıl verilmek istenen mesaj seks tapımınırı mutlak olarak yok edilmesi; seks tapımınm uygulandığı toprakların ele geçi­rilmesi; aseksüel sistemlerin olabildiğince çok geniş alan üzeri­ne yayılmasıdır. Seks enerjisi yok edilmeli, cinsel ilişki sadece soyun sürmesiyle smırlanmalıdır; çünkü tektanrı ancak böylesi bir ortamda etkin olabilmekte, etkin olup çevresine seçkinler toplayabildiğinde ise onları önceki bölümde gördüğümüz hari­kalarla buluşturmaktadır. Asıl hedef budur. Esas olan insan mutlu olması değil, seçilmiş olmasıdır; çünkü tektann ancak bu seçilmişler aracılığı ile beslenmekte, ancak böylelikle varlığını sürdürebilmektedir. Sonsöz

Son olarak altını çizmek istediğim nokta ise seksin -insan mutluluğu/kurtuluşu adına- yasaklandığı tüm dinlerde cihadın, yani inancı yaymak için savaşmanın, daha da açığı kan dökme­nin, mutlak olarak kutsal sayılmasıdır. Cinayet, yani kendi adı­na can almak en büyük günahlardandır belki; oysa tanrı adına günahkâr öldürerek cennete gidilir. Seksi yavaş yavaş kısıtla­maya başlayan erkekegemen mitolojilerden, tektanrılı dinlere doğru giderken kan zorunluluğu fazlalaşır. Erkekegemen paga­nizmde sadece savaşma zorunluğu/eğilimi/sempatisi ile gerçek­leştirilen bu durum; ilk tektanrıcı dinle farklı boyuta atlar: Tanrı artık kanlı kurban da istediğini söylemektedir. Kanlı kurban ge­tirmeyen Kaabil lanetlenerek önemli bir de mesaj verilir. En seçkin kavim Yahudiler çöldeyken her gün taslar dolusu kan akıtmak zorunda bırakılırlar. İşin asla açıklanmayan, ve ne ya­zık ki asla görülemeyen temeli de zaten bu noktaya dayanmak­tadır... Bu nokta seks yasağı ile ortaya çıkan -ve asla görüleme­yen- gerçeklerin de ötesinde olan gerçekleri anlatmaktadır algı­layabilene. Ve bundan sonra söylenecek fazla şey kalmamıştır.

Magic, An Occult Primer, David Conway, s.123

Kurban, daima bir enerji deposudur, bu nedenle kan dökü­lürken büyük bir güç serbest kalır. Bu güç, özellikle materyali- tasyon (maddeötesinden, madde alemine geçiş) için elverişlidir. Bilinmeyen Yönleriyle Satanizm, Bülent Kısa, s.201

(...) (Sanskritçe yazılmış bir Hint destanı olan Ramayana’da, tanrı Ravana' ve oğlu; Visnu ile yaptıkları savaşta onu yenmek adına korkunç Nikubhila ayini yapmaya karar verirler) ayin için ormana çekilir ve sabaha kadar binlerce hayvan kesip, kurban ederek ayin yapar. Destan kesilen kurbanların bedenlerinin dağlar gibi yığıldığını, kanlarının nehirler halinde aktığını ve feryatlarından bütün ormanın inlediğini anlatır. (...)

Ravana ve oğlu kime kurban kesmişlerdir? Kendi kendileri­ne mi? Evet! Çünkü kestikleri kurban bir tanrıya adanan, on­dan istekte bulunmak için kesilen bir kurban değildir. Sadece kan ve ölüm enerjisini üreterek İndrajit'in bundan güç sağlama­sı için yapılan öldürmelerdir. Buradan yola çıkarak, kan ve ölüm enerjisinin bazı tanrıları beslediğinin binlerce yıl önce bi­le bilindiği fikrine varabiliriz. teşekkürler

Bu kitabı yazmanın kolay bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim; çünkü araştırmalarınızı yazmak, yazmaktan çok okumak merkezli bir uğraştır; okumak ise, sadece size çekici gelen kitaplar/dokümanlar ba­zında realize ediliyorsa keyiflidir. Oysa en alakasız, en sıkıcı, hatta en kötü biçimde kaleme alınmış kaynaklan, özellikle de yabancı bir dilde olduklarında, dikkatle okumak zorundaysanız (ki bilgilenmek ve te­orilerinizi doğrulayacak ipuçlarını bulabilmek için vazgeçilmez bir iş­tir bu) bunaltıcı bir uğraşa dönüşür.

Günde -hiç abartmasız- on saati bulan bir çalışma gerektirir araş­ma yazarlık. Akşamları çalışma masanızın başından kalktığınızda bacaklarınızın uyuşukluğunun bir süre açılamadığı kadar uzun... Sanı­landan çok ciddi bir iştir; sanılandan çok çok daha zaman vermeyi ge- rektırir. Hele konunuz inanç ise, işiniz daha da güçleşir; çünkü okurla­rınızı artık düşüncelerinizin gerçekliğine bildiklerinizin çok azını söy­leyerek ikna etmek zorundasınızdır! Hem teknik, hem artistik yönden zor bir tangoyu eliniz kolunuz bağlıyken yapmaya benzer bu durum.

Siz bu koşullar içinde, çoktan unutulmuş belgelerdeki gizli ipuçla- nm bulmak, anlamak, beyninize almak adına savaşırken, kopmuş ol­duğunuz yaşam ise sizden sürekli bazı şeyler talep ederek akmaktadır. İçinde bulunduğunuz gerçekler ortamına çok uzak ve de size göre önemsiz detaylardır bunlar... ama gün ışığına çıkarttığınız gerçekler­den çok daha gereklidirler; çünkü fırın, ekmeği bilgi değil, para karşı­lığı satar, ve ne yazık ki ülkemizde bilginin paraca ederi yoktur! Sö­zün özü araştırmacı-yazarlık savaşı boyunca iki şeye büyük ölçüde "muhtaçsınızdır”: Zamana ve de daha önemlisi paraya!

İşte bu iki büyük gereksinimimi giderme açısından teşekkür etmek istediğim kişiler var. Savunduğum görüşleri hiç de paylaşmasalar da beni, kimi bana yönelik sevgileri; kimi çok çalışan ama çok az kazanan bir yazan gözetme arzulan (ki bu davranışın gerisinde bilgiye yönelik bir saygı vardır); kimi ise sadece iyi birer insan olmaları nedeniyle des­tekleyen kişiler bunlar: Öncelikle Gökçe Yazgan ve Hesne Kasımbal. Varlıklarıyla, kemi­mizde son yirmi yılda olagelen değişimin ürkütücü boyutlarının canlı kanıtı olan bu iki eski İstanbul hanımefendisine özel teşekkür yollamak istiyorum. Araştırma konularım onlara büyük ölçüde uzak, hatla belki de itici gelse de, yıllar boyu tüm koruyuculukları ve şefkatleri ile ya­nımda oldukları için... İkincil olarak Ayhan Argun’a, en umarsız süreç­lerde bir kâhin içgüdüsü ile karşıma çıkıp yardımıma koştuğu için... Sonra Uğur Aktaş’a, çok gerek duyduğum, bulamadığım, alamadığım kitapları kendi kütüphanesinden bana yolladığı için... Yener Günay ve eşine “yokluk süreçlerimde" bana bir ebeveyn ilgisi, bir dost sevgisiyle; annemi, teyzemi ve canım arkadaşım Ayda’yı kaybettiğimden beri bir daha tadamadığım o güzel yemekleri aylar boyu kapıma dek getirdikle­ri için. Bülent Kısa, değerli dostum, okültizm üstadıma; bana, bine ya­kın kitaptan oluşan benzersiz kütüphanesini sınırsızca açtığı; nelere ge­rek duyduğumu -belki de okült yeteneği ile- bilip, ulaştırdığı; konuşma­larımız sonucu utkumu genişletmeme yardımcı olduğun için... Ata Ni- run; Milliyet yayınlarından Fenomen dergisinin editörüyken bana kendi adımı taşıyan sayfalar ayırıp, araştırmalarımı okur ile buluşturmama olanak sağladığı için... Ne yazık ki izini kaybettiğim biricik Ayda’ya; araştırmacılığımın ilk yıllarında, bana eşini bir daha bulamadığım çalış­ma ortamını sağladığı, yazdıklarımı okuyup benimle tartıştığı ve on yıl boyunca yegane dostum olduğu için.

Tabii ki Faramarz Azar’a; canım kocam; en sevdiğim arkadaşım; macera ortağım; birlikte onbinlerce kilometre motosiklet sürdüğümüz yolculuk yoldaşım; gezginlik hocam; farklı yollardan ilerlemek istedi­ğimde rehberim; androgynous yarım Faramarz; sana birkaç satır içinde teşekkür etmeye olanak var mı? Seninle yaşamaya başlamışken; seninle “ben” olabilmişken birkaç kuru söz ile duygularımı anlatmama imkan var mı? Ama yine de elimden geldiğince teşekkür etmek istiyorum: Ya­şamımda olduğun, PC başında çalışan biri olduğun için, ekran yorgunu gözler ve beyinle, kendi işlerine zor yetişerek yaşarken, okuduğum ki­taplardaki isimleri, gelecekte kolay bulmam için klase edip fihrist şekli­ne soktuğun; satın almaya maddesel olanaklarımız izin vermediği için netten bulduğum yüzyıllık kitapları indirdiğin (dosya download eder gi-

* Minik Miniş, Aptuş papatuş, Ahudud (A harfi uzatılmadan söylenecek), Ay- sınginyen. Leyal, civciv Kalimero. pamuk, yumurta, hamur surat, Ays. Ayduş... tu, otomatiğe bağlayarak değil; zor yüklenen sayfaların tek tek çekildi­ğini anımsatayım); bu kitapları gereksinimime göre ya doc dokümanı haline soktuğun, ya e-kitaba çevirdiğin; PC başında garip, ama gerçek­len anlam veremeyeceğimiz kadar garip olaylar sonucu sık sık karşılaş­tığım aksakhkian üstün bilgisayarcılığınla giderdiğin; defalarca yedek- lendiği halde kaybolan, silinen, anlaşılmaz kazalara uğrayan dosyaları­mı, her seferinde kurtardığın... ve çalışma maratonumda ev işlerinin ba­mı ait olan yarısını bile bir türlü gerçekleştiremediğimde, onları da yap­mayı üstlendiğin için... Teşekkürler Şiva-Dionysos Faramarz. Hem gö­rüntün. hem kimliğin o eski tanrılara benziyor zaten.

Ve siteme/bana parasal destek yollayan, kitaplarımı satın alan, bir­birinden güzel e-mailler atan; böylece sabah 5’den başlayan, yalnızlık dolu çalışma saatlerimi renklendiren tüm okur ve site ziyaretçilerime; ve tabii ki size, şu anda beni okumakta olan okurum, size: Hepinize kucak dolusu teşekkürler...

Son olarak ise “iyilik” adlı kavramın -bize “hatmettirildiği” gibi- sıkıct ve yaratıcılıktan uzak, bunaltıcı bir kavram değil; yegane mutlu- luk/özgürlük/rahathk/keyif, hatta doyulmaz hazlarla yüklü bir seks ye­teneğine sahip olma yolu olduğunu öğreten; buniın yolunun ise önce­likle doğaya denge ve uyum ile elde edilebileceğini gösteren metafizik varlığım “iyinin iyisi" İlinser’e de gönül dolusu teşekkürler ediyorum.

Birde “acı gülüş” ile teşekkür etmek istediğim kişiler var; bana fizik planda isteyerek veya istemeden, zarar veren kişilerle ve bazı kayıpları­mın gerisinde olduğunu düşündüğüm negatif metafizik enerjilere bu te­şekkürüm... Onlar beni göksel diyarlarına yolculuğa çıkmaktan (!) alı­koymuş kişiler, enerjilerdir. Unutulmamalıdır ki gelişim, sadece zıtlıkla­rın çarpışması ile elde edilir. Ölene dek mutlu ve uyumlu yaşama özle­mi. gerçek bir ölüme gebedir. Bu gerçek anlaşılamadığı için Şiva yıkım tanrısı sanılmıştır yüzyıllarca. Çarpışmak ve yeri gelince acı çekmek, in­sanoğlunun başına öbeklenmiş belalardan yegane kurtulma yöntemidir.

Daha iyi otan, sadece “yolu tıkayan kötü”ye doğru, gözüpekçe atı­lışlarla elde edilir. Sakınmak değil, atılmaktır tek çözüm. Defalarca; bı­kıp usanmadan; hem de olabildiğince çok sayıda atılmak: İnsanoğlunun Ününe dikilen karanlıklara... hatta ne denli düş kırıcı, ya da ulaşılmaz ol­la da, “tekrar be tekrar” karşı cinsin kollarına, sınırlanmamış cinsellik­lerle dolu yaşamlara!..

clip_image014

İlkçağlarda Anadolu'da, Arabistan'da, Yakın Doğu’da, Hindistan'da, Kıbrıs'da insanoğlu tanrılara içkili-danslı şölenlerde seks yaparak tapardı. Sonra farklı bir din geldi: Bu dinin tek tanrısı sevişmeyi yasaklıyor, içkiyi kölülüyor, ona inanmayanları öldürüyordu. Ona göre insanlar günahkardı... temizlenmeliydi. Temizledi de!

Garipti; bu yeni tanrının seçilmiş adamları insana hiç benzemiyorlardı. Doğalı yasaklıyorlardı; kendileri doğal değildi zaten; ve bu doğal olmayan hallerine "kutsallık" diyorlardı. Peki kimdi bu kutsallar? Ya da neydiler!

Bu kitapta Elvin Azar bu garip peygamberlerin insanlık dışı hallerini; eski seks tanrılarını; seks tapımı diyarlarındaki bolluk ile, yasakçılık sonrası insanoğlunun düştüğü durumu tarihsel gerçeklik bazında anlatıyor. Mısır firavunu Akhenaton'dan, İlyas'a; İsa'dan, Musa'ya; Süleyman'dan, Hezekiel'e; Demeter'e, Astarte'ye, Kibele'ye, Dionysos'a, Şiva'ya ve daha bir dolu tanrı ve peygamber bazında tek tanrıcı kutsalların gerçek kimliklerini, içki ve seks yasağının gerisindeki gizli gerçeği açıklıyor.

 

 



[27]                       Hinduizm ile birlikte reenkamasyon düşüncesinin ilk görünümlerinden olan bir İnanç. Zaman içinde şair Orfeus’a bağlanarak Yunan’a mal edildi ve tek tanrı­cılığa yaklaştırıldı (Orhan Hançerlioğlu).

[28]                        Anaseia (Amasya)'lı coğrafyacı. İÖ 64.

[29] Yunanlı gezgin ve coğrafyacı. İS. 2.yy.

[30] Atina. Akropolİs üzerindeki muhteşem Athena tapınağı.

27

[31]        Alınalı tragedyam. İÖ. 480-406.

[32]        Güngör Dilmen'in çevirisi.

[33]        Latin şair. İÖ. 70-19.

[34] Bu bölüm kısaltılarak Ana Tanrıça Şeytan adlı kitabımdan alıntıdır.

[35]  Romalı şair. İÖ 43 - İS 17.

[36]  Yunan epik şair. İÖ 850.

[37]  Yunanlı epik şair. İS 5. yy. başlan.

[38]  Yunanlı (Halikamassos - Bodrum) tarihçi. İÖ 484-430.

[39] Lidya kralı.

[40]  Kommanage (Suriye) - Samosata'h (Malatya- Samsat) retorikçi yazar. İS. 125-192.

[41]  Kanın. Lidya kralı (İÖ 600) zenginliği ile ünlü kral.

[42]  Asur kralı Sardana. İÖ 800. Kadınlaşmış kral simgesi.

[43]   Ölümlü su perileri. Burada Dyades, yani ölümlü ağaç perileri anlamında kullanılmış.

[44] Kıtal, kaatil sözcüğünün köküdür; ama bu kelime dilimizde bir ayete isim olmaya yakıştınlamadığı için yerine yeni bir sözcük yaratılmış ve “Öldüriişrne Ayeti” şeklinde söylenmeye başlanmıştır.

[45]  Uzayda, ekvator düzlemi ile güneş yörüngesinin keşişliği iki hayali nokra.

[46]             Önceki sayfalarda gördüğümüz, Tevrat’ta Ezekıel 8:13'de Tammuz için ağlayan kadınlar, benzer bir bayramı kutlamaktadırlar.

[47]  Kendi cinsinin seks kimliğinde seks yaparken, karşı cinsin elbiselerini giy­ince uyarılan kimse: cinsiyet değiştirmek isleyen kimse anlamındaki tnıns-seksüel kelimesi ile karıştırılmamalı.

[48]  Yunanlı tarihçi. En verimli çağlan yaklaşık İÖ 49.

[49]  Yunanlı tarihçi - biografici. İS 45-120.

[50]   Sırası ile Ardys, Sadyattes, Alyattes ve Krezüs -yani meşhur Karun-'dan oluşan Şahin Krallar.

[51]  Prof. James Mellaarfdan sonra (1950’li yıllar) kazıları günümüzde sürmesi­ne öncü olan arkeolog.

[52]  Detaylı bilgi İçin bkz. “3000 Yılının Sırlan” adlı kitabım, “Yok Edilen Ka­vimler” bölümü.

[53]  Korah ve Karun arasında yüzyıllar var, ama araştırmacılar Karun kimliği­nin önceden -uyan olarak- Tevrat'ta yer aldığını söylemekteler.

[54]  Günümüzde mercanlardan penis şeklinde yontularak yapılmış tılsımlar İtal­ya'nın köylerinde hala koyunlann boynunu süslemekte. Harpers Dictionary of Classical Antiquities. Harry Thurston Peck.

[55]  Priapus bazen sol elinde bir budama bıçağı ve sağ elinde neredeyse heykeli kadar büyük fallosunu sallayan bir köylü olarak da betimlenildi. Azra Erhat.

128

[56]   Yunan mitolojisinin kutsal kitabını ilham ile yazdığını öne süren Yunanlı ozan-şair. 1Ö 8. yy.

[57]   Hiçbir evlilik dışı ilişkisi olmayan ev kadını tanrıça. Neredeyse tüm mitleri yıkıcıdır. Birçok genç ve güzel kız kadar Zeus -hatta Herkiil- bile onun elinden acı çekmiştir.

[58]  Yunanistan, Attika'nm kuzeyi.

[59]   Yunan mitolojisinin ozan peygamberi Hesiodos'un kutsal kitap Theogo- nia’yı ilham aldığı dağ.

[60]  Kimi tradisyonlarda belden aşağısı keçi, üst tarafı erkek; kimisinde de bir in­san ırkı olarak geçen; ama her şekliyle seks güçleri çok yüksek olan doğa tanrıları.

[61]  Bakkhalar oyunununu Dionysos tapırmnı yasaklamak isteyen bağnaz kralı.

•U Üç Güzeller. Göze hoş olanı simgeleyen iiç tanrıça.

[63] Güzellikleriyle ünlü su perileri.

[64] Aura sonradan ikiz doğurdu, kendini Kibele'nin kutsal Sangarius -Sakar­ya- nehrine attı ve -sözde- Zeus tarafından bir çeşmeye dönüştürüldü.

[65] Yunan monarşisinde yönetici.

[66] Zeus’a karşı bir soy olan Titanlardan. Dünyayı çevreleyen su.

[67]               Üç Güzeller, yani Kharitler, Afrodith alayında, insana güzellik ve çekicilik vermekten, uyum yaratmaya değin birçok iş üstlenmiş üç kızdır. Kimi zaman Di­onysos alayında da yer alırlar.

[68]              Aphrodith ve Dionysos alayında yer alan, göksel kapılan açıp kapamakla görevli (bu İşin açıklaması uzun) üç tanrıça.

[69]  Konya Ereğüsi, İvriz köyü.

[70]  Balıkçı, Sümcrlilercc Anadolu kıyılarının böyle anıldığını belirtmekle.

[71] Gılgamış ve Enkidu'nun ilişkisi hakkında detaylı bilgi için bkz. 3000 Yılın Sırları adlı kitabımın Antik Eşcinsellik adlı bölümü.

[72]  Ninkasi'ye Şarkı (Hymn) adlı şiir İÖ. 1800 tarihlidir ve Nippur, Suppar ve Larsa'da çıkını; tabletlerde yer almaktadır. 1964’de Oriental Institute of the Uni- versily of Chicago'dan Miguel Civil tarafından tercüme edilmiştir.

[73]  İÖ 1792-1750.

[74]   Detaylı bilgi için bkz. "Ana Tanrıça Şeytan” adlı kitabım, “O mu, o değil mi?” adlı bölümü.

[75] Kuran'ın toplanması hakkında detaylı bilgi için bkz. “3000 Yılın Sırlan” adlı kitabımın “Yakılan Kitaplar” bölümü.

[76] Numerolojiye göre 1 rakamı tek tanrının sayısıdır. Bölünemezdir, eşi yoktur. Liderliği, tek'liği, yalnızlığı, benzersizliği sembolize eder. 2 rakamı ise ana tannça ve baba tannnın sayısıdır. Bölünebilen ilk sayıdır. Bu nedenle doğurabilmeyi, yara­tabilmeyi sembolize ettiğine inanılır Bu bilgiler ışığında Kuran'da hıyanet ve ha- bis'in 1 ile; bitki ve ağaçın 2 ile ilintili olması bazı mesajlar veriyor olabilir.

[77]  Yahudi tarihçi. 1Ö 37-10.

[78]  Fenikeli olduğu halde Yunanca yazan tarihçi. İS 64-141.

[79]  Aslanların. Kibele’nin kutsal hayvanı olduğunu anımsayalım.

[80]  Yahudiliğin apokrif kitaplarından. Apokrifiçin bkz not 107.

691 Macc., îi, 4.

[82] İÖ 1250-1030.

[83] Bir verimlilik tanrısı.

[84] Paskalye. yani Easter'in, tanrıça Eostre (Astarte)'den türediği bilgisi en açık jckli ile Hıristiyan tarihçi The Venerable Bede (İS 672-735) tarafından De Ratione Temporum adlı kitabında verilmekte.

[85] Detaylı bilgi için bkz. Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı.

[86] "Sen Jerome'a göre Suriye'de Baal-Peor, ağrında bir fallus ile gösterilir'' Phallic Worship, Hodder M. Westropp

[87] İÖ 1250-1030.

[88]   Bir verimlilik tanrısı.

[89] Ana tannça'nın Astarte adlı görünümünün (ki önceki sayfalarda Adonis'in eşi olarak tanımıştık) farklı söylenişi. Yakın Doğu’nun Afrodk’i.

[90]   Aştoret'in farklı söylenişi.

[91] İÖ 1030-400.

[92] Pers kralı Kiros, babası tarafından Öldürülmek istenmiş, ama onu Öldürme­ye kınamayan sığırtmacın oğlu olarak büyümüştür.

295

[93] Mısır Tarihi, Erik Homung, s. 190.

[94] İÖ 200 - İS 200 arasında yazılmış, Tevrat’ı açıklayıcı olduğu iddia edilen ama dinsel çevrelerce kabul edilmeyen 52 kitap.

[95] Yahudi folkloruna ait bir kitap.

[96]           Hz. Muhammed [salla'llâhu aleyhi ve sellem]'e "kafirlerin” kırk sual sorması ve aldıkları cevaplar sonra­sında Müslüman olduklarını anlatan bir kitap.

[97] Marduk'un Yahve olduğu hakkında detaylı bilgi için bkz. "Ana Tanrıça Şeytan” adlı kitabımın "O mu, O Değil mi?" ve “Garip Benzerlikler" bölümleri.

[98] Recueil de Travaux, Loret, t. üi., p. x 88(1.71).

[99] İbid, t. iıi., p. 215(1. 274).

[100]        İbid. Lorel, ı iv., p. 61 (1.522).

[101]            Bu mit, iki ayrı versiyon olarak ele geçmiş ama farklılıklar sadece detay­larda; temel aynı.

[102]   Ana tanrıça - deniz arasındaki bütünlük için bkz. “Ana Tanrıça Şeytan" adlı kitabımın "Denizlerdeki Gizli Gerçek" bölümü.

[103]  Din ve kültürleri İS. 3OO-9OO’de doruğa ulaşan Güneydoğu Meksika. Gu­atemala ve Belize’de yerleşmiş halk.

[104]          Detaylı bilgi için bkz. "Ana Tanrıça Şeytan" adlı kitabınım “O mu. O De­ğil mi?" ve "Garip Benzerlikler” bölümleri.

[105]       İbrani kutsal yazılarının İS 400-1200 arasında derlenmiş olan ve meseller, kocakarı masalları vb. den oluşmuş bir grup tefsiri.

[106]       Levitieus Rabbah adlı midraş.

[107]  Tevrat’ı tenkit anlamında, tannnın emirlerini kestiği Malaki zamanındaki “sessizlik döneminde” yazılmış, Tevrat’ta yer almadığı öne sürülen gizli bilgileri veren ve sahte olarak kabul edilen İbranice değil, Yunanca da yazılmış 14 kitap. Başhcafan Maccabees, Esdras, Book of Wisdom, Baruch, Esther, Ecclesiasticus. Tobit, Judith.

[108] Kıbrıs kralı Kinyras'ın savaşa katılmaktan. Akha donanmasına çamuı ge­miler yollayarak kaçındığım anımsayalım.

[109] İÖ 548.

Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Benzer Yazılar

Yorumlar