ELVİN AZAR Seks Tanrıları
Seks, İçki, Seks Tapımı, Tektanrı ve Yardımcıları
BU
İŞE NASIL KARIŞTIM! ..................... 9
KİTABIN YAZIM
TEKNİĞİ VE İÇERİĞİ HAKKINDA
AÇIKLAMALAR....................................... 13
I.
BÖLÜM:
SEKS VE İÇKİ TANRILARI
1.
ÇİFT
CİNSİYETLİ KİBELE ............... 19
Yaratıcı Ana Tanrıça ............................... 19
Efsaneleri,
Tapınakları............................. 23
Seks Tapımı ve Mevsimsel Döngü .......... 29
Attis İnancının Kesik Penisleri ................ 34
Göğün Kutsal Fahişesi............................. 38
Fuhuş Cennetini Kuran Kral.................... 43
Perdeler Aralanırken................................ 46
Irzlı Edepli
Kurtuluş ................................ 54
Eski Pagan Bayramı Yılbaşı .................... 61
2.
LİDYA
KRALİÇESİ VE SEKS KÖLESİ HERKÜL 65
İşin Masal Yanı ........................................ 65
Küçük Fahişelerin Anıtı .......................... 67
Seks ve Bolluk.......................................... 70
Efsanevi
Kraliçe ...................................... 72
Herkül'ün Haremi .................................... 77
Doğa Tanrısı Pan'ın Çırılçıplak
Ayinleri. 81
Eşsiz Kahramanın Kıllı Kıçı ................... 87
Lidya'nın Sonunu Kim Getirdi? .............. 89
Tektannmn
"Halkı” Aryanlar .................. 96
3.
PENİS TAPIMI.................................... 99
Penis Putlar.............................................. 99
Kesik Penisli
Seks Tanrısı Şiva............. 107
Penis Tanrı Priapus ................................... 121
Dildolu, Pomo Şiirli Kutsal Ayinler ..... 125
Anadolu'nun Penis Kenti........................ 132
Her Şeyin Sonu ...................................... 134
TANRILARI
DİONYSOS....................... 140
Bildik Şeyler ............................................. 140
İçki,
Dans ve Zevk.................................. 143
Gerçekte Kim, Kimdir?.......................... 155
Satirler.................................................... 155
Bakkhalar................................................ 156
İno ............................................................ 157
Semele.................................................... 158
Djonysos
.................................................. 161
Dionysos İnancında İçki .......................... 169
II.
BÖLÜM:
İÇKİNİN GERİSİNDEKİ GİZEM
LERKEKEGEMEN İNANÇLARDAKİ İÇKİ DÜŞMANLIĞI .177
Sümerlerde.............................................. 178
Antik
Yunan'da....................................... 186
Yahudilikte............................................. 187
Müslümanlıkta........................................ 195
2.
ERKEKEGEMEN
İNANÇLARDAKİ TAHIL DÜŞMANLIĞI .203
Lanetlenen Tahıl Tanrı-Tanrıçalan ....... 204
Semele................................................... 204
Demeter.................................................. 204
Sabazios.................................................. 206
Dagon
..................................................... 207
Atargatis................................................. 213
Astarte..................................................... 218
Lanetlenen
Tahıl ................................... .233
Sümer'de ............................................... 234
Antik Yunan'da ..................................... 235
Yahudilikte............................................ 235
Yezidilikte ............................................ 241
3.
İLGİNÇ
SONUÇLAR....................... 243
Tahıl ve Tarımcılar................................ 243
İçki Yasağının Gizledikleri .................. 248
Tarihte Tarım ilk kez Bira Yapmak için mi Başladı?! 253
III.
BÖLÜM:
TEK TANRI VE GARİP KUTSALLARI
1.
İNSANOĞLUNUN
UNUTULMUŞ DİRENİŞİ 261
Çöldeki İsyanlar..................................... 263
İbrani Krallarının Seks Tapımı ............. 277
İlk Tektanrıcılık
ve Sonu! ..................... 295
2.
KİM BU
KUTSALLAR? ................... 305
Garip Kafalı,
Aseksüel Akhenaton Ailesi 305
Kayıp Cesetler
ve Dirilenler!.................. 313
Akhenaton ............................................... 313
Hz. İsa ..................................................... 314
Hz. İlyas................................................... 320
Elişa......................................................... 323
Hanok ...................................................... 325
Muhammet Mehdi................................... 326
Tanrının
Yanına Gidip Dönenler! .......... 327
Hz. Yakup ............................................... 327
Hz. Süleyman .......................................... 336
Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve
sellem] 342
Hezekiel.. ;...............................................
İnanılmaz
Uzunlukta Ömürler................. 351
Doğaüstü hz. Musa ................................. 363
Rabbin Garip
Silahı: Ahit Sandığı.......... 380
Sandık ..................................................... 380
Tebemacie
- Kutsal Yer......................... 382
Efod ve Giysiler..................................... 384
MeshYağı .............................................. 386
Adapa Destanı........................................ 388
Vücutta
Çıkan Urlar ve Yıkanma Kazanları 391
Tapınakta
Görünen "Rab" Mıydı?......... 398
Kutsamalar
ve Böylece Oluşan Değişimler 406
IV.
BÖLÜM:
SEKSİN GERİSİNDEKİ GİZEM
1.
METAFİZİK
PLANDAKİ GERÇEKLER 425
Babasız
Kutsallar................................... 425
Eski
Dinin Yaratılış Miti....................... 430
Seksin Yaydığı Enerji ........................... 437
Androgynous
İnsan................................. 450
2.
FİZİK
PLANDAKİ GERÇEKLER.... 463
Seksle Tapınan Uygarlıklar................... 463
Girit........................................................ 463
Hindistan................................................ 466
Fenike .................................................... 467
Yakındoğu Krallıkları ........................... 470
Frigya..................................................... 475
Lidya....................................................... 477
Kıbrıs...................................................... 478
Ticaret
................................................... 479
Lanetlenen Krallar............................... 484
Tektanncıların Düşük Sosyo-Ekonomik
Düzeyleri 491
Hellenler ................................................. 491
Persler ..................................................... 494
İbraniler................................................... 495
SONSÖZ.......................... 511
TEŞEKKÜRLER..............
...................... 513
KAYNAKÇA...................
...................... 517
Mitolojiyi
bana ilk kez çocukluktan genç kızlığa geçiş sürecimde teyzem tanıttı. İçinde
Azra Erhat’ın da yer aldığı “Mavi Yolcular” grubuna, İKL öğretmenlerinden Leyla
hanım aracılığıyla teğet geçtiği için, konuyu en yetkili ağızlarla tartışma
olanağı bulmuş biriydi. Hediye ettiği Edith Hamilton’un Mitologya'sının sayfalarını ilk
çevirişimde çok sevebileceğim bir diyara adım atmakta olduğumu hemen
anlamıştım.
Bir
büyülü masal gibi gördüğüm ve anlatılanlara hemen inandığım mitolojiyi çeşitli
kaynaklardan öğrenirken günlerden bir gün elime büyük usta Halikarnas
Balıkçısının, Anadolu ve Yakındoğu’nun ilkçağ krallıkları hakkında bir kitabı
geçti. Yazarın artık bir ölçüde bilgi sahibi olduğum mitolojik konularda söyledikleri
bütünüyle farklıydı. Balıkçı tanrılardan mitlere, konulan çok farklı anlatıyor,
söylediklerini de sıklıkla tarih bilgisiyle süslüyordu. Bu bilgilere inanmadım
önce; çünkü yansıtılan görüşlerin kanıtı şeklinde verilen tarihsel gerçekler
(dünya üzerindeki çoğu araştırmacının kitaplarında yer aldığı halde) nedense
bizim lise tarih kitaplanna yansımamıştı. O zamanlar tabiidir ki en doğru
sözün ders kitaplannca söylendiğine inandığım için, genç kızlığın delişmenliği
ile o büyük yazar-sanatçı-düşünür-araştırmacı- insan için içimden (çok özür
dileyerek söylüyorum) “atmış” dedim! Ama doğrusu ya, yazılanlar aklıma da
takılmıştı.
Okumayı
sürdürdüm: Balıkçı’nın tüm kitaplarını; ardından diğer usta Azra Erhat’ı... Bir
başka büyük yazar olan tsmet Zeki Eyuboğlu’nu... yabancı yazarların konu ile
ilgili kitaplarını okudum. İşin içinde abartı yoktu; doğruydu yazılanlar!
Beni şaşırtan
konuların başında Anadolu’da yer alan krallıkların ve kentlerin anaerkil olması
geliyordu! Bizim Anadolu’da kadın egemenliği... İnanılmazdı bu! Bu ülkelerde
soy erkeği değil, kadını izliyordu; yani çocuğun babasının -atasının- pek de
önemi yoktu ailede (hadi işi şakaya vuralım: yani hiçbir kadının “Koçali” veya
“bilmem ne oğlu” şeklinde soyadları yoktu). Okumayı sürdürdükçe, inanılmaz
bilgilerin üzerine yenileri eklenmeye başladı. Bu yeni edindiğim bilgiler ise
aldığım tüm “seçkin aile” terbiyemi ve “iyi ailenin aydın kızı” kimliğimi tuzla
buz edecek kadar “azdırıcıydı”: Anadolu ve Yakındoğu’nun anaerkil
krallıklarında cinsellik utanılası bir davranış ve günah olarak algılanmıyor;
bilakis teşvik ediliyor; tüm tanrılara da seks yaparak tapılıyordu. Hayır,
“palavra” yoktu bu bilgilerde; bunlar tarihsel gerçeklerdi. Sıradan insandan
“çaktırmadan” gizleniyorlardı; biz sıradan talebelere okutulan tarih
kitaplarında yer verilmiyorlardı... Ama bin yıllarca gerçekten yaşanmışlardı!
Lidyalılar, kız
çocuklarını orospuluğa bırakırlar.
Öbek öbek kadınlar ortalarında
testiler dolusu şarap.
Gizlide kuytuda erkeklerle
çiftleşirlermiş!
Sözde
Bakkha (şarap tanrısı Dionysos’a tapan kadınlar) rahibeliği bunu
gerektirirmiş.
Fallisizm
(penise tapma) bir tapınma biçimidir. Bereket ve doğurganlık için tapınılan
hu kültün simgesi fallos (penis)’nır. Bu kültün kökleri bütün tanrıların
başı olan, toprağın verimliliğini ve doğurganlığını arttıran ana tanrıça
kültünün bulunduğu Anadolu (Küçük Asya)’dur.
Birkaç yıl içinde konuya ciddiyetle
yaklaşma ivmem arttı; artık sadece okumuyor; bir araştırmacı dikkati ile
inceliyordum da. Konulara olan “çapkınca” ilgim ise yerini kafamda gelişen
ciddi sorulara bırakmıştı. O zamandaki genç kız cahilliğim içinde yanıtını
veremediğim sorulardı bunlar:
Seks özgürlüğünün “alabildiğine”
olduğu toplumlarda neden bana öğretildiği gibi “bet bereket kaçmış” değildi?
Başlarına tanrı tarafından bela
açılan, gökten indirilen ateşlerle kavrulan, üzerlerine vebalar yollanan; yani
“gazab ı ila- hi”ye uğrayan ülkeler neden günümüzde dünyanın büyük bölümünün
taptığı tanrıya inananlardı?
Ahlak/namus ve benzeri kavramları
yaratma gayreti adına tektanrı, çokeşli ve rastgele cinsel birleşmelere engel
olmaktaydı; çünkü ahlaksızlık artarsa “cemiyet inkıraz bulur”du. O zaman
neden ben ve diğer birçok kız arkadaşım, erkeklerle flört etmemiz nedeni ile
değil; bunu “iyi kız olmamız” adına bize yasaklamaları yüzünden acı
çekiyorduk? Erkeklerle flört etmek ise gerek ruhsal, gerek bedensel sağlığımız
üzerinde harikalar yaratıyordu! Hem özgür seksin artışına doğru orantılı
şekilde toplumda cahillik ve fakirlik de anıyorsa köktendinci İslam ülkelerinin,
Batılı ülkelere oranla çok daha uygar ve zengin olmaları gerekmez miydi?
Kısa sürede bazı sonuçlara ulaşmaya
başladım: Seksi kötü kılan yasaklanmasıydı; kendi değil. Cinsellik sağlıklıydı,
“can” vericiydi... belki de bu yüzden insanoğlu hiç de tekeşli bir "can”Iı
değildi! Seks alanındaki yanlışlar ve zararlar, cinselliğin edeplenmesi -yani
basbayağı kısıtlanmasından- kaynaklanıyordu. Doğallık “hayvanca olmak” ile eş
tutularak göz korkutuluyor; doğal duygularını rahatça tatmin edemeyen bu
insanların doyumsuzlukları sağlıksız seksi -hatta sağlıksız toplumu- yaratıyordu.
Metodik biçimde aç bırakıldıkları için yaralıları parçalayıp yiyen Nazi
toplama kampı tutsaklan örneğindeki gibi! Ama “sistem” öylesine başarıyla
kurulmuş, “yanlış doğrular” din aracılığı ile kültürlere öylesine sıkılıkla
perçinlenmişti ki, sistemi yürüten bizzat insanın kendisiydi. İnsanlar,
doğruya, iyiye ve mutluluğa varma çabası içinde sürekli önlerine konan yanlış
yoldan ilerliyor; ilerledikçe daha da çıkmaza giriyorlardı! Başka yol aranması
ise tektanrının cehennem işkenceleri kor- kutmacasıyla yasaklanmıştı.
Okumak,
düşünmek ve araştırmak ile geçen yıllar ardından tektanrının yasaklarının
nedenselliği hakkında teoriler oluştu kafamda... Tektanrının kısıtlayıcıhk
nedenselliklerinin gösterilenden bambaşka olduğu gibi alışılmadık teoriler...
Teorilerimin “günahkârca” görünümleri nedeniyle önce kendim inanmadım... ya da
inanamadım. Ama bulgularımı gündelik yaşam içinde sıklıkla izledikçe, gün
geldi, artık kuşku duyamaz oldum. Hayır, ne yazık ki yanılmamıştım: Seks ve
metafizik ortam (yani seks ve tanrı) arasında sanılandan, gösterilenden çok
daha farklı ve derin bir ilişki vardı! Bir plan uygulanmaktaydı insanoğlu
üzerinde. Binlerinin çok işine yarayan, oysa insan adlı canlıya büyük acılar
çektiren bir plandı bu.
O an korkmaya
başladım. Korktum... çünkü eğer yanılmamışsam, ki yanılmadığıma emindim, bu
ilişki nedeniyle benim kadar tüm insanlığın da başı büyük dertteydi!
İşte bu kitap,
bulgularımın en öncellerini size aktarmak amacıyla kaleme alındı.
KİTABIN YAZIM TEKNİĞİ VE İÇERİĞİ HAKKINDA AÇIKLAMALAR
-
Varsayımlarımın
gerçekliğini, farklı kitaplardan bol miktarda yaptığım alıntılarla göstermeye
çalıştım. Bu yaklaşımımın amacı, kalemi elime yapıştırıp, "ben söyledim mi
doğrudur" tarzıyla “çala kalem” yazmak yerine (ki bu davranışın okura saygısızlık
olduğuna inanmaktayım), sizi farklı yazarların kitaplarına kısa yolculuklara
çıkarmak; ve de en önemlisi temel kaynağım olan Tevrat'ın olabildiğince içine
sokmaktır. Bence alıntılar, teori ve bulgulan güçlendirilip, zenginleştiren,
bir anlamda da kısmen doğrulayan yardımcılardır. Fakat unutulmamalıdır ki
alıntılar genelde teorilerimle değil; teorilerimin kanıtı olan ipuçlanyla
çakışmaktadır. Yani bu kitapta öne sürdüğüm varsayımların çoğu özgündür.
-
Alıntıları,
Türk okuyucusu tarafından daha kolay benimseneceğini düşündüğüm için, çokluk
Kutsal Kitaplar, ansiklopedi- ler/sözlükler ve ülkemizde tanınan yazarların
eserlerinden yapmaya özen gösterdim.
Alıntılan, klasik bir tarz kullanılarak, yani alıntıları metnin
içine katıştırıp, nereden alıntı yapıldığını sayfa veya kitap sonunda dipnot
şeklinde vermek yerine, yazımı kesip, alıntı yaptığım kitabın adım başlık,
alıntıyı da italik tarzda yazarak aktardım. Böylelikle hem o yazar, hakkı olan
yeri daha adaletle almış oluyor; hem kimin sözü nerede bitiyor, kiminki nerede
başlıyor daha belirgin olarak fark ediliyor; hem de alıntının kimden nakil
olduğu başında bilinirse, alıntı daha verimli şekilde değerlendiri- liyor. Bu
yöntemin, okurun “işini” kolaylaştıracağım da umuyorum; çünkü kendimden
biliyorum: bir kitapta karşılaştığım alıntının hangi kitaptan yapıldığını öğrenmek
için bakışlarımı sayfanın sonuna; hatta daha kötüsü, kitabın sonundaki
alıntılar bölümüne doğru yolculuğa çıkarmak; sonra yine kaldığım yere -belki
de okumayı bıraktığım yeri kısa süre aramacasma- döndürmek; hatta sayfa
dibindeki bir age.’nin içeriğini bulmak için on- onbeş sayfa geri gitmek
zorunda kalmak çok can sıkıcıdır.
-
Dipnot
olarak sadece yapmam gereken minik açıklamaları verdim.
-
Alıntıların
arasına açıklama girmem gerektiği zaman italik değil, düz karakter kullandım.
Alıntılarda, konu ile ilgisiz olduğu için çıkarttığım bölümleri,
parantez içinde üç nokta [Örn.: (...)] ile vurguladım. Orijinal metinlerdeki
boşlukları parantezsiz noktalarla [Örn.:............................................ J
gösterdim.
-
Kitap
ve yazar adlarını virgül ile böldüm. [Öm.: Anadolu’nun Sesi, Halikamas Balıkçısı]
-
Alıntı
ansiklopedik düzendeyse, alıntının yapıldığı şıkkı yazar adından sonra tire
koyarak verdim. [Örn.: Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Kybele]
-
Antik
yazarlardan yapılan alıntılarda yazarın; çağdaş yazarlardan yapılan alıntılarda
eserin adını önce yazdım. [Örn.: Euripides, Bakkhalar; Anadolu’nun Sesi,
Halikamas Balıkçısı]
-
İngilizce
metinden kendim tercüme ettiğim (ne yazık ki bu kitaba kaynaklık etmiş birçok
kitabın Türkçe’sini bulmak olanaksızdır) bölümlerin kaynağının adım -Türkçeleştirmeye
hakkım olmadığına inandığım için- kendi lisanında bıraktım. [Öm.: The
Apocalypse of Adam (Forgotten Books of Eden)].
-
Alıntının,
alıntı yapılan kitaptaki yerinin açıklamasını da - karışıklığa neden
olabileceği çekincesiyle- olduğu gibi yansıttım. [Öm.: Popol Vuh, part 1, ch.
1]
Kaynakça’da, bu
kitabı yazmama temel oluşturdukları için okumanızı önerdiğim kitapların
yayınevleri ve basım yıllarına - net aracılığı ile bu kitaplara ulaşmanın
kolaylığını bildiğim için- yer vermedim.
-
Tevrat’ın
orijinalinde kendini Yahve/Yehovah olarak tanıtan; Tevrat’ın Türkçe
basımlarında ise -kanımca hata sonucu İslam dininin tektanrısının adı olan-
Rab sözcüğü ile isimlendirilen; ve tektannlı dinlerin yaratıcısı olarak
günümüzde de geniş ölçüde tapınılan tanrıyı, küçük harflerle (başlangıç ve
bitişinde tırnak kullanmadan) “tektanrı”; “tanrı” ve bazen de hata yaptığımı
düşünerek de olsa “Rab” şeklinde isimlendirdim.
-
Erkek
üreme organının adını -yapay bir kibarlık takmarak- Latince karşılığı olan
“Phallus” (fallus) sözcüğü ile ifade etmek yerine; dilimizde daha köklü biçimde
yer etmiş olan (ve argo bir ifade sayılmadığı halde, söylenmekten utanılmasının
nedenini çözemediğim) “penis” kelimesi ile adlandırdım.
-
Alıntıların
bazılarında, yer aldıkları kitaplardaki sayfaların numaralarını ise ne yazık ki
giremedim. Bunun iki nedeni var: İlk neden, kaynak kitaplarımın bazılarının
internetten e-kitap şeklinde indirilmiş olması. E-kitaplarm sayfa numaralan her
zaman baskı biçimindeki ömeği ile birbirini tutmuyor; çoğu zaman da hiç
olmuyor. İkinci neden ise on yıl kadar önce, bir kütüphane kitabımın eski bir
dostumda kalması. Elimde sadece bu yitik kitaplarımı ilk okuduğumda, gelecekte
kullanmak üzere not ettiğim bölümler kaldı. Bu bölümleri ise yirmi yıl önce acemilik
zamanımda okuduğum için çokluk sayfa numarası belirterek saklamamışım.
Bu teknik açıklamalardan sonra
içeriğe dönecek olursam kitabın ilk bölümde, seks tapımı ile ilgili başlıca
tanrıları ve tanrıçaları tanıyacağımızı; onlann klasik kimliklerini, mitlerindeki
gizli mesajları, tektanrı tarafından yok edilişlerini göreceğimizi
söyleyebilirim. İlk olarak tanrıça Kibele ile başlayacak, sıradan bir mitoloji
kitabıymışçasına mitleri öğrenerek ilerleyecek; yavaş yavaş diğer seks
tanrılarına geçecek ve giderek “ısınacağız”. Sonraki bölümlerde ise tektanrıcı
kutsalların gizemli kim- tiklerini; ölüm ötesi yolculuklarım; ve gerçekte kim
olduklarını deşifre etmeye çalışacak; sonunda da özgür seksin yasaklanmasının
gerisindeki nedenselliğini araştıracak ve çok alışılmadık bazı noktalara
ulaşacağız.
Giriş
olarak söyleyeceklerim bu kadar. Umarım bulgularımı sizi sıkmadan, inandırıcı
bir şekilde bilgilerinize sunabilmiş; böylelikle başımıza çöreklenmiş felaketi
göstererek, insanoğlunun mutluluğa doğru bir minik adım daha atmasında pay
sahibi olabilmişimdir. Şimdi gelin, o çoktan unutulmuş inançlara doğru yola
çıkarak gerçekleri gizledikleri yerlerden bulup çıkartmaya uğraşalım...
bakalım sonuçta nereye varacak, kimlerle karşılaşacak, neler göreceğiz!
I.
Hazır mısınız? Haydi; bilinmezleri
çözmek üzere yavaş yavaş yola çıkalım öyleyse... BÖLÜM:
1.
SEKS VE İÇKİ TANRILARI ÇİFT CİNSİYETLİ KİBELE
ÎÖ 2. bin yılda
Balkan yarımadası Traklann işgali altındaydı. Yarımadaya İlliryalıların
girmesi üzerine burada yaşamakta olan Trak kabilelerinden olan Brigler,
topraklarını terk edip Anadolu’ya göç etmeye karar verdiler. Yol boyunca bir
dolu kavim onlara katıldı; böylece ordu olarak güçlendiler, kültür olarak
zenginleştiler. Anadolu topraklarına girdikten bir süre sonra yaklaşık İÖ 1000
dolaylarında Afyon-Karahisar bölgesinde Frigya devletini kurdular.
İşte
öykümüz böyle başlamakta...
Frigyahlar ele
geçirdikleri diyarda beklediklerinden çok daha fazlasını bulmuşlardı. Verimli
topraklar, ılıman iklim ve güzel bir çevre... Üstelik bu yeni ülkede onları
bir de tanrıça karşılamıştı; Hititlerin -tüm tanrıların anası sayılan ve bir
anne gibi karşılıksız verici olan- tanrıçası: Kubaba! Frigler tarafından da
benimsendi Kubaba. İnançlarının temeli olarak kabul gördü. Adı Kibele’ydi
artık.
Aslına
bakılırsa Kubaba tam olarak Hitit tanrıçası değildi, çünkü o, Anadolu’da
Hititlerden çok önce vardı. Öyle ki, dünya üzerinde en eski uygarlık olduğu öne
sürülen ve ortalama İÖ 6000’den kalma bir topluluğun -Çatalhöyük ve Hacılar uygar-
hklarımn- tannçasıydı. O zamanlar yazı henüz icat edilmediği için ismi asla
öğrenilemedi ama bölgede her yan onunla doluy. du. Örneğin Hacılar’da
tanrıçanın İÖ 5700’den kalma kil hey. kelcikleri neredeyse her evden çıkınca,
arkeologlar büyük şaşkınlığa düşmüştü.
■‘Tezahür
etmeye” insanlığın varolmasıyla başlayan Hubaba. ana tanrıça olarak sadece
Anadolu’da da değil; Arabistan’dan, Hindistan’a; İskandinav ülkelerinden,
Afrika’ya; hatta Amerika’ya dek tüm mitolojilerde farklı isimlerde, ama benzer
mitlerle bin yıllarca yer aldı. Adı kültürden kültüre değişse de, kimliği ve
mitlerinin içeriği hep aynıydı: O, evreni ve diğer tanrıları doğurmuş bir
tanrıça... yani yaratıcıydı! Özetle Kibele, dünya üzerinde ilk tapılan; en uzun
süre tapılan; en geniş coğrafyada tapılan ve “Yaratan” olarak kabul edilen ilk
tanrıydı. Bir diğer deyişle insanlığın ilk tanrısı bir tanrıçaydı ve o da
Kibele -yani ana tanrıçaydı-.
Ana
tanrıça Kibele doğanın kendisiydi. Doğadaki yaratıcılıktı; doğallıktı yani.
Yaratıcılığı, bitkilerde bolluk, insanlarda doğurganlık olarak belirirdi.
Doğallık ve doğurganlığın ayrılmaz parçası olan seks olgusu da tanrıça
tarafından kutsanmış bir kavramdı. Bu nedenle ona doğanın bağrında, seksin
sınırsızca yaşandığı ayinlerle tapılırdı. Örneğin baharda, yeni uyanmakta
olan çiçekli çayırların ortasında; sıcak yaz günlerinde, ormanların
derinlerinde, koruların pınarları kenarında; bir dağ tanrıçası da sayıldığı
için gizem dolu dağ başlarında; kuytu mağaralarda; gerek toprak, gerek insan
verimliliği için cinsellik yüklü şölen-ayinler düzenlenirdi adına. Kırsal
kesimlerde, toprak ve insan verimliliği olarak saygı gören yaratıcılığı,
kentlerde uygarlık/ sanat/ zenginlik yaratma biçiminde algılanır ve bu
özelliği başındaki kule-şapka ile sembolize edilirdi.
İÖ
1600-1200’lerde bir şeyler oldu dünya üzerinde; ortaya birdenbire Yunanistan’da
Dorlar; Hindistan’da Aryalar; Suriye ve Filistin’de İbraniler ortaya çıktı;
giderek erkekegemen mito- lojilerin devri başladı. Artık baştanrı erkekti; seks
günahtı; dişi ikinci sınıf ve “saptırıcı" bir varlıktı; farklı olan
düşmandı... ister kadın olsun, ister pagan! Oysa insanların alışkın olduğu anaerkillikle,
erkekler dişilerden farklı oldukları halde hiçbir zaman düşman ve “ikinci
sınıf’ görülmezdi.
İnsanoğlu yeni doğrulara adapte
olamadı bir türlü, onları sevemedi, özgür bırakıldığında benimseyemedi; bu
nedenle kılıç, kan dökme ve cehennem korkusu “çözüm” olarak devreye girdi!
Boyun eğmeyen acımasızca cezalandırılacaktı... yaşarken de, öldükten sonra da.
Fakat ne denli baskı uygulansa da ana tanrıça inancının yayılmasını
hiçbir şey engelleyemedi; Kibele kültü, bütünüyle er- kekegemen tanrılar ve
yöntem üzerine kurulu Yunanistan'a, hatta İÖ 204’de Roma’ya dek yayıldı. Kibele
belki varlığını sürdürebildi sürdürmesine, ama gerçek niteliklerinin çoğunu yitirdi.
Paganizmde insanı kötü görüp, “ıslah etme" gerektiğine inanılmamasına; bu
nedenle tanrıçanın terbiye edici kutsal kitaplarının bulunmamasına karşın,
Yunan dini ve tektanrılı dinlerde mit ve kutsal kitaplar inancı yayıp
pekiştirmenin askerleriydi. Mitler olmasaydı Zeus’un ve tektanrınm (hatta
Enlil’in ve tektanrıcılığın hazırlayıcısı diğer baştanrıların) günahkâr insanları
tufan ve benzeri felaketlerle yok ettiği nasıl anlatılacak; insanlar üzerinde
Zeus ve tektanrı korkusu nasıl oluşturulacak; korku oluşturulmazsa, insanoğluna
bazı doğal olmayan şeyler nasıl yaptırılacaktı? Böylece Yunanlı mitograflar
Kibele hak- kındaki mitleri inanç ve düşünce temellerine uygun biçime sokarak
kaleme almaya başladılar. Kibele’nin adı Gaia ve Rhea’ya dönüştürüldü; Helen
inancının devrik liderleri olan Uranüs’ün ve Kronos’un karısı olarak
gösterildi. Eskiden tüm dünya üzerinde yaratıcı tanrıça olarak saygı gören
Kibele, artık temel tanrılardan bile kabul edilmiyordu. Pantheon’a girememiş;
tanrıların yaşadığı diyar olan Olympos’a alınmamıştı. Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J.
Campbell, s.ll
Tunç çağının sonuna doğru ve daha
güçlü bir biçimde Demir Çağı'nın şafağına doğru (Levant'ta İÖ 1250) Ana
Tanrıça mitoloji ve kozmolojisi, (...) Yunan mitlerinde, gelenekleri bize kadar
gelen ataerkil savaşçı kabilelerin ani baskısı ile kökten değişti, yorumlandı
ve hatta büyük ölçüde sindirildi.
Gariptir ki Yunan mitolojisinde bir
yandan dışlanan Kibele, diğer yandan da tüm tanrıların anası olarak görüldü!
Yani Gaia ve Rhea adı altında, baştanrı Zeus, karısı Hera, denizler tanrısı
Poseidon ve ölüm ötesi tanrısı Hades’i o doğurmuş... bir anlamda o yaratmış;
böylelikle yaratıcı olduğu düşüncesi, dolaylı biçimde inanca sızmış; bütünüyle
yok edilememişti. Yine de devir artık ana tanrıçanın, doğallığın ve seks
tapımının sona erdiğinin belirtilerini veren bir zamandı. Patriarkal dinlerin
yayılmasıyla ülkelerin sosyo-kültürel değerleri ve buna bağlı olarak politik
görüşleri de değişiyordu... ki bu değişim dünya üzerinde gittikçe daha çok
insanın acı çekeceği; daha fazla kan döküleceğinin habercisiydi. Efsaneleri, Tapınakları
Kibele’nin, Yunan kültürü öncesinde nasıl görüldüğünü ne yazık ki
ancak dolayh biçimde, farklı mitoloji ve inançlar aracılığı ile öğrenmekteyiz.
Yine de tanrıçanın gerçek hali çok açık olmasa da yer aldığı inançlara sızabi
İm iştir. Örneğin Trakya’da, Hellenier öncesi benimsenmiş bir din olan
Orfizm’de[27] [28], Orfik
yaratılış efsanesine dikkatle bakılırsa, Kibele’nin evreni yaratan güç olduğu
kolayca izlenebilir.
“Daha ortada hiçbir şey yokken; gökler, denizler ve kayalar birbiri
içinde bir bütün olarak dururken Urinom'un (Kibele’nin
bir diğer adı) doğumunu haber veren güzel bir müzik duyulur. Böylece bütün,
birbirinden ayrılır; Urinom doğar. Sembolü aydır. Issız evrende yalnız olan
tanrıça sıkılınca avuçlarını birbirine sürter, parmaklarının arasından büyük
yılan Ophion çıkar ve Kibele onunla sevişir. Sevişmelerinin sarsıntısından
dağlar, nehirler ve bazı canlılar oluşur."
Antikçağ coğrafyacısı Strabon ise Kibele’ye ilk başta Agdis- tis
adı ve kimliği ile tapıldığını söylemektedir.
Strabon3,
Coğrafya - Kitap X, 111:12
Genel olarak Frigyalılar Rhea'ya (Kibele’ye
antik Yunan dininde verilen ad) Tanrıların Anası. Agdistis ve Ulu Tanrıça
adıyla onur vererek, örfilerle taparlar.
Strabon,
Coğrafya - Kitap XII, V:3
(...) büyük saygı gören Tanrılar Anasına ait tapmak buradadır (Pessinus'ta) Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Kybele
Temel tapım yerinin Sakarya nehrinin ağzındaki Murat dağı, nın
güney yamaçları olduğu sanılmaktadır. Burada Kybele'nin adı Agdistis'tir.
Agdistis, Pausanias’a göre (Agdistis’in mitlerini de -ne yazık ki-
Helen yazarlar aracılığı ile öğrenmekteyiz) Orfizm’deki gibi bir ilksel ana
tanrıça değil, bir “daimon”... yani cindir! Hem de çift cinsiyetli bir cin.
Kimi metinlere göre Zeus’un bir kaya ile sevişmesinden; kimi metinlere göreyse
Zeus’un uykusunda boşalmasından oluşmuştur:
Pausanias[29], Description of Greece 7.17
10
(...) onun hakkındaki yerel efsane şöyledir. Denir ki Zeus tohumunu
uykusunda toprağa dökmüş, böylece zaman dişi ve erkek olarak iki cinsel organı
bulunan içinde bir cin çıkmış. Bu cine Agdistis denmiş. Ama tanrılar
Agdistis'ten korkarak erkeklik organını kesmişler.
11
Kesik penisten bir badem ağacı çıkar ve Sakarya ırmağının kızı
ondan bir badem alıp göğsüne koyar, ama badem hemen kaybolur ve kız hamile
kalır. Bir oğlan doğar, bir erkek keçi tarafından beslenir. Büyüdüğünde
güzelliği insan üstüdür. Akrabaları tarafından Pessinus’a, kralın kızı ile
evlenmeye yollanır. 12 Evlilik şarkıları söylenirken Agdistis ortaya çıkar,
Attis çıldırır ve hem o. hem de kral erkeklik organlarını keserler. Agdistis
ise Attis’e yaptıklarına pişman olur ve Zeus'tan cesedin çürümemesi için söz
alır, işte bu Attis efsanesinin en popüler olanıdır.
Bir başka
anlatıma göre Frigya’h, güzeller güzeli Attis’e aşık olan Kibele, öğretisini
yayma görevini -kendine sadık kalma koşulu ile- bu yakışıklı delikanlıya
verir; ama yemini unutan Attis, Sakarya nehrinin kızı Sangarid adlı nymph ile
evle- nince Kibele kızı öldürür, Atlis bu acıya dayanamayıp cinsel organını
keserek ölür, Kibele ise tanrılara -kimi yerde Zeus’a- sevgilisinin ölmemesi
için yalvarır; tanrılar da ona acıyarak At- tis’i çam ağacına çevirirler.
Elimize geçen mitler kısaca böyle,
ama hayli bozulmuş oldukları için gerçek mesajlarını bulmak zor. Eski yaratıcı
tanrıçanın, yeni erkekegemen baştannnın karşısına “ricacı” kimliği ile çıkması
ise hayli anlam yüklü.
Mitleri bir kenara bırakıp, onun tapmaklarına göz atacak olursak,
en başta Kibele’nin tapınağı yoktu diyebiliriz. İnancın temelinde büyük bir
doğa hayranlığı ve saygısı bulunduğu için, tüm doğal mekanlar onun tapmakları
sayılırdı. Yine de kimi zaman birkaç basamakla çıkılan üçgen çatılı bir
duvardan ibaret kır tapınakları da görülmekteydi. Bu tapınaklara genelde tanrıçayı
sembolize eden basit bir taş konurdu. Kibele’ye taş şeklinde tapmak ise
oldukça yaygın bir eğilimdi.
Mitoloji
Sözlüğü, Pierre Grimal - Agdistis
Frigya şuurlarında Agdos adlı ıssız bir kaya vardı. Burada, bir taş
şeklindeki Kibele'ye tapılırdt.
Kibele
tapanının merkezi ise Frigya'daki iki hadım rahip- kralın yönettiği Pessinus
(günümüzün Ballıhisar’ı) krallığı idi. Pessinus’ta da tanrıçanın tapınağı,
heykeli ya da bir imajı yoktu; sadece bir “diopetes”e, yani göktaşına,
Kibele’nin cisimlenmiş hali olarak tapılırdı. Siyah bir. göktaşı olan bu
meteorit, Kybele’nin gökten inmiş haliydi. Ona kır tapınaklarında bir taş
şeklinde tapılmasının kaynağı da bu göktaşıydı. Bu kara taş çok, ama çok
önemliydi. Kibele, bu göktaşı ile öylesine bütünleşmişti ki, Sibeller
(Apollo’nun kadın kâhinleri), Roma’nın, Kartaca’yı yenmesi için tek koşulun
Kibele tapımının Roma’ya getirilmesi olduğunu söyleyince tapımı başlatmak için
göktaşı Pesinus’tan ahnıp, Roma’ya getirilmişti. Taşı getirmek, Kibele’yi
getirmekti anlayacağınız. Encyclopedia of Gods, Michael Jordan
Ortalama İÖ 204
yılında Pes. simıs’ta Kibele'yi simgeleyen t0{ Roma’ya taşındı ve zafer tapma. ğma
dikildi. Kibele artık Magna Mater (büyük ana) adım almıştı ve böylece “ulu
ana”nııı Ro. nıa'ya getirilirse istilacı Hannibal'in yenileceği
hakkmdaki kehanet yerine getirilmiş oluyordu.
Kır
tapınaklarında zaman zaman tanrıçanın imajının bulunduğu da olurdu.
Kibele’nin, bacaklarını açmış ve kutsal sayılan iki aslanına dayamış şekilde
otururken betimlendiği heykellerdi bunlar. Doğurganlık veya vericiliğinden
pay almak isteyen insanlar onun cinsel organlarına, memelerine ellerini
sürerler; böylece döl ve mahsul bereketi sağlamaya çalışırlardı.
Zaman içinde ortalama İÖ 10. yüzyılda Yunanlılar (İonlar) bu bölgelere kendi pantheonlarını getirdiler. Getirmesine getirdiler de, yenerek işgal ettikleri toprakların halkının kültürüne yenildiler. Efeslilere ne denli kendi inançlarını empoze etseler de, onlar seksli ve doğurgan ana tanrıçalarından ayrılmak istemedi-
![]() |
ler. Yunan
pantheon'u içinde ana tanrıçayı yaşatabilecekleri en uygun tanrıça olarak bir
diğer doğa tanrıçası olan Artemis’i seçtiler ve ona kendi tanrıçalarının niteliklerini
verdiler. Seçilen tanrıça bakire ve ikinci önemde bir Yunan tanrıçası olsa da,
Anadolu’ya gelince özellikleri değişikliğe uğratıldı, konumu yükseltildi, yeniden
baştanrıça sayılır oldu.
Görünümü de artık elinde ok ve yay
taşıyan, kısa etekli, erkeksi av tanrıçası Artemis’e benzemiyordu. Efes’li
Artemis’in başında onun uygarlığı ve şehirleri de ko
eden on yedi ile kırk arasında değişen uçsuz göğüsleri; ensesinde,
üzerinde -her bir yanma beş tane düşecek şekilde- griffon bulunan bir disk;
boynunda Zodyak işaretlerinden bir gerdanlık; içinde kabartma aslanlar,
keçiler, boğalar, sfenks ve arılar görülen altı kat dörtgen biçimli levhadan
oluşmuş eteği vardı.
Kibele,
Efes’li Artemis kimliğindeyken onuruna bir de görkemli tapmak inşa edildi:
Artemission! 190 metre boyunda, 55 metre eninde; içinde İyon üslubunda 15
metrelik 127 sütun bulunan; kabartmaları ünlü heykeltraş Skopas; heykelleri
Yunan ilkçağının en büyük sanatçılarından olan Polykleitas, Pheidias, Kresisas
ve Kydon; resimleri ise Efes’li Apelles’in yapmış olduğu bir şaheser...
Atina'daki Parthenon’dan[30] dört kat
büyük olan bu eser kurulduğu günden beri yöreyi ele geçiren tüm yabancı
liderlerce saygı gördü. İskenderiye’li şair Kallimakhos’a göre Artemission'un
ilk halini Amazonlar oluşturmuştu. Amazonlar zaten, Anadolu’nun ana
tanrıçasına tapmaktaydılar. Mitlerde, kır tapmaklarındaki Kibele heykellerinin
önünde silahları ile dans ettikleri ve ardından da koro oluşturup şarkı
söyledikleri yazılı. Artemission’u ilk kurduklarında da tanrıça adına diktikleri
heykelin çevresinde de aynı dansı yapmışlar ve öyle bir coşmuşlardı ki,
birbirine vuran kalkanların sesi ta Lidya başkenti Sardes'den (Manisa)
duyulmuştu.
Ne acıdır ki bu eşsiz tapmak İskender’in doğduğu yıl yakıldı. Suçu
kimi bir deliye yıktı, kimi papazlara... Otuz yıl sonra Lidya kralları ve
İskender’in bağışlarıyla yeniden kuruldu. Zamanla eski görkemine ek olarak
para basımı, kredi ve bankacılık işlemlerinin görüldüğü uluslar arası bir
alışveriş kurumu olarak yeniden doğdu. Ama sonunda kenti ele geçiren
Hıristiyan BizanslIlar, yapının taşlarını sökerek Ayasofya; mermerlerini ise
Sen Jan kilisesinin inşaatında kullandılar. Günümüzden yüzyıl kadar önce gelen
yabancı arkeologlar da kalanları ülke müzelerine ve koleksiyonculara sattılar.
Şimdi geriye tek bir sütun ve çevresindeki bataklık kaldı. Anadolu’nun Sesi, Halikarnas Balıkçısı, s.191
Efesos’da, dünyanın yedi harikasından biri -belki başta geleni-
olan Artenıis tapınağının sütunları sökülüp Ayasofya'ya dikildi. Batılı
yazarların hiçbiri -ilaç olsun- "yazık oldu" demedi.
Seks Tapımı ve Mevsimsel Döngü
İnanç
kapsamında Kibele kadar önem taşıyan bir diğer karakter ise tanrıçanın kocası,
sevgilisi Attis’tir. Attis, Anadolu dahil, çok farklı coğrafyalarda daima ana
tanrıçanın kocası olarak görülen bir baştanrının Yunan mitleri tarafından
yansıtılan halidir. Bu nedenle onun gerçeğinin de orijinal şekli ile bize
ulaşabildiğini düşünmek yanlıştır. Attis adı altında, kısmen tanıyabildiğimiz
tanrı, Çatal Höyük’ün adı bilinmeyen tanrıçasından başlayarak, tüm dünya
yüzünde, ana tanrıçanın olduğu her inançta, onun oğul/kocası-sevgilisi olarak
görünen tanrıdır. Mitlere göre tanrıça eşi olacak tanrıyı içinden çıkarttığı
-bir anlamda doğurduğu- için tanrıçanın oğul-sevgilisi olarak görülür. Ana
tanrıça, onunla birleşip diğer tanrıları var ettiği için adına Baba Tanrı
diyebileceğimiz bu tanrıya, Yunan inancında Attis kimliği verilmiştir.
Baba tanrı,
tanrıçanın oğul-sevgilisi şeklinde başka inanışlarda -daha özgürce- yer alır.
Bu nedenle onun Yakındoğu inançlarındaki benzerlerini ele almak, çok derin bir
konu olan “baba tanrı” kavramını, görece kolaylıkla incelemeye olanak verir.
Baba tanrı, yani Attis, Sümerlerde Dumuzi; Babil’de Tamınuz; Suriye’de Adonis
adıyla var olur. Buna rağmen Adonis, Attis örneğinde olduğu gibi, Suriye’deki
tanrının orijinal hali değil, Yunan yazarlarca kaleme alınmış versiyonudur.
-Attis’in benzeri olan bu tanrıların benzer nitelikleri ise şöy-
ledir: Bulundukları inancın seks tanrıçası şeklinde de
görülen ana tanrıçanın sevgilisidirler.
-Deniz, ırmak gibi su ile ilgili bir oluşumun oğludurlar. (Çünkü
doğada toprak ancak yağmurlar, taşan nehirler ile döllenirse tohumlar yeşerir;
insanda ise sıvı olan semen, rahimdeki tohumu -ovumu- dölleyerek bir cenin
oluşturur.)
-
Önce
öldürülürler; ama sonra yeniden dirilirler.
-
Ölüm
ve dirilişleri doğanın ölümü ve dirilişi ile bağlantılıdır. Onlar ölünce
sonbahar ve kış; dirilince ilkbahar ve yaz gelir.
Anadolu
inancında Attis, ana tanrıça Kybele’nin sevgilisidir. Sakarya nehri ile
Kybele’nin oğludur. Bir yaban domuzu tarafından öldürülür. Her bahar dirilir,
sonbaharda yeniden ölür.
Babil'de
Tammuz, tanrıça aşk ve seks tanrıçası İştar’m sevgilisidir. Adının Sümerce
anlamı “derin suların gerçek oğ- lu”dur. Her sonbaharda ölüp, baharda yeraltı
tanrısı Alatu “yaşam sularının” üzerine dökülmesine izin verince yeryüzüne çıkar,
dirilir.
Sümerlerde
Dumuzi’nin sevgilisi aşk ve seks tanrıçası İnan- na’dır... Dumuzi de yeraltı
sularının tanrısı olan Abzu’nun oğludur. Bir yaban domuzu saldırısı ile ölür,
yeraltı ülkesine gider, sonra kurtarılır.
Fenike’li
Adonis ise baba tanrının Yunan inancına yansımış halidir. Bu nedenle orijinal
kimliğini de, mitlerini de yitirmiş; Helen inancı kapsamına, gerçekleri
çarpıtılarak sokulmuştur. Yunan kaynaklı öyküye göre Adonis, Suriye kralı
Theias veya Kıbrıs kralı Kinyras’ın oğludur. Kinyras’m kızı bir gün babasına
aşık olur ve dadısının yardımıyla babası ile sevişir. Bu işi sonunda öğrenen
baba ise kızını öldürmek ister, ama kızı tanrılar Mersin Ağacı’na dönüştürüp
kurtarırlar. Dokuz ay sonra ağaç yarılarak içinden Adonis doğar. Öylesine
güzeldir ki, Afrodit de, Artemis de ona aşık olurlar. Artemis üzerine yaban
domuzu yollayarak onu öldürür. Böylece yeraltına giden Adonis’e yer- altının
tanrıçası Persefone de aşık olur. Zeus araya girer ve Adonis’in yılın l/3ünü
Afrodit, l/3ünü Persefone, l/3ünü de istediği yerde geçirmesine karar verir.
Görülmekte olduğu gibi bu öyküde de aşk tanrıçası sevgili, ölüp yeniden doğma
ve sıklıkla görülen yaban domuzu motifleri aynen yer almaktadır.
Bu dört bolluk
tanrısının bir diğer ortak özellikleri daha vardır: Tümü, temelinde seks
tapımı olan inançların tanrılarıdırlar!
Seks tapımı,
biz “tektanrıcı çağdaşlarca” anlaşılması hayli zor bir olgu; çünkü inancımızın
temelinde seks, tekeşlilikle sınırlı olmadıkça ayıp, günah ve ahlaksızca
olarak nitelenmekte. Zaten çağımız, akıl çağı olduğu için, içgüdüler de akıla
oranla sönük konumda kalırlar. Oysa ilkçağlardaki anaerkil/pagan inançlarda,
doğa ile henüz iç içe yaşamakta olan insanın doğaya, doğallığa ve içgüdülere
saygısı büyüktü. Topraktan bitkilerin bitmesinin gizem dolu mükemmelliği,
verimlilik olarak çok önemsenirdi. Verimlilik adlı fenomen dişide de
doğurganlık biçiminde izlenmekteydi. Doğurganlığın ateşi, yakıtı, katalizörü
ise bir diğer doğal duygu olan seksti. Seks değil günah şeklinde algılanmak,
bilakis kutsal sayılmaktaydı. Doğal tanrılara ise ancak böylesine bir doğal
duygu ile ulaşılır; ya da seks adlı bu doğal duygu ve verimlilik, ancak o
doğal tanrılar yardımıyla uyan- dırılabilirdi. Seks “can” yaratandı; can
verendi. Seks ne denli fazla ve "iştiyakle" yapılırsa, insanlara
verdiği can da o denli fazla olurdu. Bu nedenlerle Kibele, oğul-kocası ve diğer
uygarlıkların seks tanrı ve tanrıçaları hep “can” ile; doğadaki o yaratıcı
enerji ile ilgili; o enerjinin tanrılaştırılarak kolay yorumlanan bir biçime
sokulmuş haliydi.
Attis ölünce,
ondan yansıyan can, bir diğer deyişle yaratıcılık gücü -yani doğa- ölüyor,
sonbahar geliyordu. Toprağın canlanması için tanrının yeniden doğması, çevrede
var olması, tanrıçayla birleşmesi gerekliydi; çünkü toprağa can veren güç,
tanrı ve tanrıçanın sevişerek yansıttıkları enerjiydi. Tanrı yeniden doğunca.
doğaya can akıyor; toprak ve doğa canlanmaya başlıyor; ilk- bahar gelmiş
oluyordu. Bu nedenle her bahar, ölümlü tanrının yeniden doğumu en doğal
ortamlarda, en doğal hali ile kutlanır; bu doğum ile tanrı ve tanrıçanın bolluk
verici gücünün dünyada yeniden canlandığı düşünülür; insan doğurganlığının
yakıtı olan cinsel güç, afrodizyak otlarla yapılan yemeklerle tetiklenir; kutlamalar
sürecinde doğal içgüdülerin en önemlisi olan seks, rast- gele ilişkilerle
olabildiğince yaşanır; daha da önemlisi bu şenlikler içinde ülkenin kralı ile
-ya kraliçe, ya da aşk tanrıçasının başrahibesi- törensel biçimde sevişerek
“Kutsal Evlenme Töreni” yaparlardı. Böylece tanrının doğuşu/uyanışı -yani o en
önemli yeni başlangıç anı- olan ilkbaharda, insanlar da kutsal bir olgu olan
seksi yaşayarak, can enerjisini çoğaltılmış oluyorlardı.
Kutsal evliliğin gerisindeki mantık
ise sırtını sempatizasyon majisine dayar. “Benzer eylem, benzer eylemi yaratır;
çünkü benzer, benzeri çeker” şeklinde özetlenebilecek bir inançtır bu ve tüm
maji uygulamalarının temel prensibidir.
Les Formes Elementaires de la vie Religieuse, Durkheim, s-508
Büyünün temelinde iki ilke vardır 1. Bir nesneyi etkileyen herhangi
bir şey, o nesneyle yakınlığı ya da dayanışması olan şeyleri de
etkiler. 2. Benzer, benzeri doğurur.
Dünya İnançları
Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu -
Bir şeyin benzerini yapmakla o şeyin
gerçekleştirilebileceği inancı. (...) Benzer, aslı etkiler ilkesine dayanan
taklit büyüsü, en ilkel topluluklardan, en gelişmiş topluluklara kadar bütün
toplamlarda uygulanmıştır.
Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu -
(...) taklit büyüsünde "benzer benzeri doğurur" ya da
“bir nesneyi etkileyen, o nesnenin bağlantılı olduğu şeyi de etkiler" ilkelerine göre bir niteliğin bir nesneden ötekine geçirilmesi
ona bulaştırılması söz konusudur, taklit törenlerindeyse amq yaratmaktır.
Madem
ki seks doğal, tanrısal, kutsal ve insan verimliliği üe ilgili bir
eylemdir; yeni başlangıç anında bu eylem yapılarak adı geçen kutsal enerji
bolca yaşanmaya çalışılmalıdır. Böylelikle taklit edilen eylemin orijinal
biçimi, yani genel anlamda “bolluk” davet edilecek; gerek döl, gerek ekonomik
zenginliğin artışı tetiklenmiş olacaktır.
Attis İnancının Kesik Penisleri
Kibele seks
tapımında ana hedef bereket ve bolluk yaratma çabası kadar; bireysel bazda da
tanrıçaya ulaşma, onunla çakışma, ya da ondan bir parçayı içine alma çabasına
dayanır. Bu amacı gerçekleştirmenin yegane yolu ise onun olduğu yerlere gidebilmekten;
onun gibi olmaktan geçer. Madem ki o doğadır, madem ki o doğadaki “0 şey”dir;
demek ki yapılması gereken onunla/doğal enerjilerle paralel frekansı
yakalayabilmek; onu çekmek için ona benzemek; yani basit anlamıyla
doğallaşmaktır.
Doğallaşabilmek
ise o günün insanları için bile göründüğü kadar kolay bir iş değildi; çünkü
insan gerçeğinin bir diğer yanı olan akıl ve mantık, doğallığın giriş kapısı
sayılan içgüdülerin en büyük düşmanıdır. Akıl bir kez devreye girdiğinde,
içgüdüler yönetimi ellerine alıp insanların doğal enerji ile çakışmasına engel
olurlar. Eski çağlarda yolu tıkayan engeli aşmanın yolları ise önce içki,
ardından müzik, sonra da dans olarak görülmüştü. Bu nedenle içki, tapımın
önemli bir bölümünü oluşturur; müzik ve dans da bir katalizör olarak kabul
edilirdi.
Eski
metinlerde “esrarengiz” sözcüğü ile tanımlanan Kibele tapımlarının müziği,
rahipler tarafından büyük tefler, flütler, kas- tenyetler, davul ve
cymballer’le, coşturmak amacıyla yapılırdı. Davullar, -biz çağdaşların “bas
volüm” ya da “darbuka solo” dediğimiz- ritm etkisini yarattığı için, çok
önemli bir yer tutardı Ki- bele müziğinde. Zaten flüt adlı enstrümanı bizzat
Frigyalıların; büyük davulları da Kibele’nin yarattığına inanılmaktaydı.
Euripides[31], Bakkhalar[32]125-129
Üç
sorguçtu koribantlar (Kibele’nin gizemli dansçıları)
Kasnağa
gerip hayvan derilerini
Davulu yarattılar
Frig
flütlerinin
Tatlı
soluklarıyla
Bir
güzel uyuştu ki...
Rhea ananın eline tutuşturdular.
Tanrıça
hu yabanıl
davul
vuruşlarının
Bakkha
danslarına
Pekyakıştığmı gördü."
Yurdunuz Frigya ezgilerini çığırın, Rhea anayla benim (şarap tanrısı Dionysos)
Birlikte icat ettiğimiz tefler eşliğinde.
Vergilius,[33] Aeneas 3:111
Girit'ten gelmiş tanrıların anası Cybele, Koribantların Tunç
zilleri, İda'nın kutsal bayramları, bu konuya değgin. Homerie Hymn\ XIV (Tanrıların Anasına)
Senden rica
ederim ey güzel sesli müz," güçlü Zeus'ıtn kın, tüm tanrıların ve
insanların anasının şarkısını söyle. O ki çıngırakların ve zilli teflerin
sesinden, flüt namelerinden, kurtların ve parlak gözlü aslanların
yaygarasından, bunların da flitinin ve korularda yankılanmasından çok mutlu
olur. Sana selamlar olsun şarkımda ve tüm tanrıçalara da!
Dans ise katılanların doğaçlama
yaptığı bir danslı, ama ana hareket olduğu yerde dönmek, hem de hiç durmadın)
tek yana dönmekti. Kollar iki yana açılmış olarak veya savrularak hep aynı yöne
dönülür, böylccc akıl uyuşturularak düşünceler ola bildiğince durdurulmaya
çalışılırdı. Beyin enerjisi ve mantık yürütme eğilimi durdurulabilirse
kalkanlar kalkıyor; kapılar açı hyor, doğal ile kontak kuruluyordu. Bu nedenle
yere düşüp, sayıklamaya başlayan katılımcıların tanrıça ile kontağa geçtiğine
inanılır; bu kişilerin ağızlarından çıkan her kelime ise kubal olarak
görülerek, sayıklananlara büyük değer verilirdi.
Tapımın en
çılgın anı ise ritüelin doruğuydu; çünkü müzik, dans ve içki ile coşmuş rahip
adayları, daha önceden hazırlanmış bıçaklardan birini,kapar ve bu bıçakla
penislerini dibinden keserdi!
Aslına
bakılırsa Kibele inancında "Gallus” yani rahip olmak için kendi kendini
hadım etmiş olmak başlıca koşuldu. Erkeklik organı kesik olmayan adaylar rahip,
hele hele başrahip asla olamazlardı. Ayin sırasında kesilen penisler ise saygı
ile bir beze sarılır, tanrıçanın idolü önünde toprağa gömülür ve bu kesik organların
o yıl boyunca toprağı dölleyerek bereket sağladığına inanılırdı. Kimi zamansa
rahipler kesik organlarını ellerine alıp, en yakındaki köye koşarlar ve bu
organı istedikleri bir eve fırla-
8
En eskisi İö 7.
yy .a ait olan ve yazarı belli olmayan Yunan ilahileri.
Sanat perisi; kimi yerde tanrıçası. fırlardı.
Bu seçiliş ise ev halkı açısından büyük bir onur, dahası uğurdu. Ev halkı,
ulaştığı bu ayrıcalığa teşekkür etmek amacıyla yaralı rahibe bakmak ve kadın
kıyafetleri vererek çeşitli süslerle süslemek zorundaydı; çünkü Kibele
rahipleri uzun etekler giyerler ve saçlarını kadın gibi uzatırlardı!
Frigya
flütü nameleriyle ve eteklerimi uçurarak, saçlarımı Kybele için savuruyorum.
Dişilik bu ölçüde özenilesiydi
Kibele inancında. Dişileşmek, küçümsemek için değil, kutsal sayılmak için
nedendi... çünkü gerçek dişiydi... ilk oluşan ana tanrıçaydı.
Yunanlı şair. İÖ. 3. yy. Göğün Kutsal Fahişesi[34]
Attis’in
Sümerli benzeri Dumuzi’nin sevgilisi aşk tanrıçası İnanna, Sümerli yazarlarca
"toplumun süsü"ydü; "Sümer'in ne- şesi"ydi; "sevgi
kaynağı"ydı. O güzeldi... çekiciydi... şuhtu... şefkatliydi... en seçkin
kadınlık özellikleri onda bulunurdu... Ama İnanna’mn bunlardan başka sembolize
ettiği bir kavram daha vardı... o da bereketi yönetmekteydi... Aynı Kibele
gibi. Zaten günümüzde İnanna’mn da geçmişte neredeyse tüm dünya üzerinde, bine
yakın isimle tapılan ana tanrıçanın bir görünümü olduğu kabul gören bir gerçek.
Inanna'nın Aşkı, Muazzez İlmiye Çığ
(...) (İnanna) Akadlarda
İştar, Mıısevilerde Astarte, Yunan'da Afrodit, Roma'da Venüs adını taşıyarak
yüzyıllar boyu çeşitli toplamların efsanelerinde yaşamıştır.
Cinsellik, bolluk ve bereket
sağladığı için İnanna tapanında da fahişelik de onur verici bir göreve
dönüşmüştü. Zamanın en saygın ailelerinin kız ve kadınları ona adanmış
tapmaklarda bedenlerini satmak için yarışırlardı.
Büyük
tanrıçanın gizemlerine erişebilmek için inisiye (aday rahibe) olmak isteyen bir
kadının tapınakta ya bir rahip veya kutsal olduğu varsayılan bir dildo ile
kutsal evlilik yapıp, bakireliğini kurban olarak sunması gerekirdi. Böylelikle
yetiştirilen rahibeleri "ziyarete gelen" erkekler tüm gece boyunca
rahibe ile tapınakta kalır ve tanrıçanın yönetiminde olan hazlar ile tanışırlardı.
Güzel, zarif, iyi sevişen, kültürlü, bir kadın ile geçen bir aşk gecesi...
Erkeklerin yüzleştiği gerçek buydu... bu çeşit bir hazdı. Böylesi bir
"benzersiz dişilik" ortamını yaratma görevi için seçilen rahibeler en
üst sosyal tabakaların, en güzel kızlan arasından çıkardı. Bu seçkin kızlar,
zarafet, güler yüzlülük, sevişme sanatı, besleme benzeri nitelikler
öğretilerek yetiştirilir; hizmetleri karşılığında erkeklerden -tapınakta
kalması koşul olan- bir para alırlardı.
İÖ. 3000
yılında İnanna, Uruk kenti baştannçası oldu. Onun verimliliğinden sonuna dek
yararlanabilmek için her ilkbaharda İnanna, ülkenin kralı ile evlendirilmeye
başlandı. Her bahar, kral, tanrıçanın sevgilisi Dumuzi rolüne girer; -en açık
saçık kelimelerle yazılan- dua/ilahiler ritüeller sırasında okunur; İnan-
na’yı simgeleyen ve "entu" denen başrahibe ile sevişirler ve ardından
yeni yıl kutlamalarına başlanırdı. Böylece bolluk ve yaşam enerjisinin dünyaya
aktığına inanılmaktaydı.
İnanna'nın
Aşkı, Muazzez İlmiye Çığ
(...) Sümer'in şair ve ozanları bu
konuyu, bazıları açık saçık olan yüzlerce satırlık şiirlerle anlatarak,
çalgılar eşliğinde söyleterek dinlerinin önemli bir töresi haline
getirmişlerdir. (...) Bu birleşmeyi ülkenin kralıyla en yüksek düzeydeki bir
rahibeyi her yeni yılda büyük şenliklerle evlendirerek sembolize etmişlerdir.
Müzik, yemek,
içki ve coşku son safhadaydı... seks de öyle. .. hem de her türlüsü...
The Myttıology of Sex, Sarah Dening
Çıkarılan
tabletlerde anal seksin tabu olarak nitelendiğini gösterecek hiçbir iz yoktur.
"Entu-rahibeleri" hamileliği önlemek için tapınaklarda zaman zaman
bu yolu da denemişlerdir. Cinsel ilişki, oluştuğu günden beri evreni yöneten
tanrısal yasalardan sayıldığı için, homoseksüellik bile kutsal sayılırdı.
Önemli olan cinselliği hissetmekti. Bu nedenle mastürbasyon da teşvik edilirdi.
Öyle ki, tek başına yaşanan cinsellik sürecinde erkekler kolay ereksiyon olsun
diye -puru yağı- denen bir madde kullanılırdı. Bilim adamları bu yağın son
derece uyarıcı olan manyetik özelliği olan demir zerrecikleri ihtiva etmekte
olduğuna inanmaktalar.
Bahardaki verimlilik seks ritlerinde
İnanna’nm, sevgilisi tanrı Dumuzi’yi temsil eden krala söylediği bir şarkının
"müstehcen'' içeriği ilginçtir; ama bundan daha da ilginci, bu şarkının
kutsal bir dua olarak kabul edilmesidir!
Tarih Sümer’de Başlar, Samuel Noah Kramer, s,200
Bana gelince; a.. .ımı, benim için yüksek tepeciği, ben bakire
için, benim için, kim işleyecek? A.. .ağım ıslanmış toprak, benim için, ben kraliçe için, kim oraya
öküzünü koyacak?"
Bu şarkıya erkek şöyle yanıt vermektedir:
"Ey en yüce kadın, onu senin için kral işleyecek, kral Dumuzi
onu senin için işleyecek".
Ve, tanrıça sevinçle tekrar sözü ahr:
"İşte a.. .ım kalbimin erkeği"
Kimsenin "edep"
duygularını "rencide" etmemek için o ilkel insanların içtenliklerini
sansürlemek zorunda kaldım... hepsinden özür diliyorum.
"Sevgilim geldi,
benden zevkini aldı, yalnız benimle oynaştı, Erkek kardeşim beni
evine getirdi, ' beni bal kokan yatağa yatırdı,
Benim
değerli tatlım kalbimin yanına uzandı, Birbiri ardınca "dil yaparak",
birbiri ardınca. Benim öylesine güzel yüzlü erkek kardeşim 50 defa böyle
yaptı.. ■ "Kasıklarımı güzel elleriyle okşadı,
Tanrı
kucağımı krema ve sütü ile doldurdu,
A..imin
kıllarını okşadı,
içimi
suladı,
Ellerini
a..imin üzerine koydu,
Yatakta
beni okşadı."
(...)
Haydi
vahşi öküz, bırak beni geri dönmeliyim,
(...)
Dumuzi:
Inanna, ey kadınların en düzenbazı,
izin ver sana öğreteyim,
(:-)
Inanna:
Vahşi
boğa için, bey için yıkandığımda,
Ağzıma
amber sürdüğümde,
Gözlerime
sürme çektiğimde,
Böğürlerim
onun tatlı elleri arasında şekillendiğinde,
Kalçalarımı
süt ve kaymakla ovduğunda,
Elini
a... imin üzerine koyduğunda,
Ona
(dişilik organına) siyah gemisi gibi sahip olduğunda,
Ona
dar gemisi gibi sahip olduğunda,
(...)
O zaman efendimi okşayacağım.
Onun için güzel bir yazgı kararlaştıracağım"
Sadece tanrının
değil; insan erkeklerin de canı "kutsal seks" yapmak ister diye
birçok tapınakta rahibeler erkek tapınıcılarla "kutsal evlilik"
oluşturmak için hazır beklerlerdi. Bu fahişe-ra- hibeler, çok saygın olarak
kabul görmelerinin ötesinde kutsal bile sayılırlardı; çünkü onların tanrıçanın
ve yaşamın temel enerjisinin -yani cinselliğin- dünyaya akması için kanal
oluşturduklarına ve erkekleri tanrıça ile karşılaştırdıklarına inanılırdı.
Seks bir enerjiydi, kadınlar onu erkeklerden daha kolay uyandı- rabiliyorlardı.
Buna karşın yine de tapmaklarda rahipler, erkeksi tanrısallığın görünümü olan
"ay-tanrı" kimliğinde girerler, damızlık erkekler olarak tapınağa
gelen diğer kadınlarla ya da erkeklerle birleşirlerdi.
Dumuzi ise işte böyle bir ortamdaki
Attis idi... Cinsel güç sembolü; ama sonunda ölen bir tanrı.
Tüm bu
bilgileri aktardıktan sonra sanıyorum Dumuzi'nin Babilli görünümü ve aşk
tanrıçası İştar’m sevgilisi olan; yılın en verimli yaşam dolu ayı Temmuz’u
temsil eden Tammuz tapı- mında da seksin ana eylem olduğunu söylemeye gerek
yok.
Homosexuality in History, Reverend Robert J. Buchanan
Tammuz,
yunanlıların Adonis'i ile eş görülen bir Fenike tanrısıdır. Yunanlıların
Afrodit’i ve Semitik toplulukların Aşera’sı olan iştar’m kocasıdır. Kültünün
izleyicileri vahşi bir hayvan tarafından öldürülmüş yakışıklı bir çoban
olduğuna inanırlar. Karısının onu ölümden kurtarmak için arayışı. Hades’e
kadar gitmesine neden olur. Tapımı. İlkel Amerika yerlilerinin fallik semboller
ve penis benzeri objelere tapmasıyla ilgilidir. Pratiklerinde Tammuz kültü
aşırt derecede seksüeldir. Her baharda, kışları bulunduğu Hades'ten geri
geldiği söylenir. Baharda böylece yapılan orjiler, verimli bir hasat ile
ilgilidir. En az bir kültürde, kültünde homoseksüel aktivitelere de rastlanır.
Günümüz homoseksüel topluluklarına ait erotik edebiyatta da yer alır.
Öyle
ki, Anadolu’da -Yunan hakimiyeti öncesinde- her ilkbaharda köyün en yakışıklı
delikanlısı ana tanrıçanın oğlu olarak seçilir; dileyenin verimlilik adına
onunla birleşmesi için kapı kapı dolaştınhrdı (Halikarnas Balıkçısı. Hey
Koca Yurt s.31). Bu durum öylesine yaygın biçimde kabul görmüştür ki, eylem
olarak tamamen yok edilse bile tüm izlerini silmek mümkün olmamıştır. Örneğin
dilimizde fazla dölleme gücüne sahip olma kavramının adı olan damızlık sözcüğü
“Tammuz-luk”tan gelir. Fuhuş Cennetini Kuran Kral
Gelelim Adonis’e... Önceki
sayfalarda Attis’in Suriyeli versiyonu olarak tanıdığımız yakışıklı
delikanlıya... Onun öyküsünün Yunanlı yorumunu önceki sayfalarda çok kısaca
aktarmıştım. Ama Adonis, gerçekte Yunan öncesi dönemin eski verimlilik
tanrılarının Grek inancına geçmiş haliydi. Karısı ise -Yunan mitolojisinde yer
aldığı gibi- babası ile sevişen bir prenses Myrrha değil, bölgenin en önemli
aşk ve seks tanrıçası Astarte’ydi.
Adonis inancında da seks tapımı ön plandaydı.
Önceki sayfalarda kısaca tanıttığım verimlilik ritleri ve kutsal evlilik (daha
doğrusu kutsal sevişme) töreni, her yıl, bahar ayında, eşi Astar- te’nin
Biblos’taki tapmağında kutlanırdı.
Yunan mitolojisinde Adonis’in bir
ensest ilişkinin ürünü olmasının çıkış noktası ise de, Fenike’de verimlilik
ilahlarının seks serbestliği kapsamına ensestin bile girmesiydi.
Latin yazar
Ovidius bu gerçeği Metamorfozlar adlı kitabında Yunan kültüründe Adonis’in
annesi Myrrha’nın ağzından yansıtmıştır:
Ovidius,[35] Metamorfozlar 10:322
(Myrrha:)
Kan bağı engel değil evliliğe. Dölleşme gücüdür burada gövdeleri birleştiren
seçmeden, düşünmeden. Suç yok ineğe babasının atlamasında, aygıra kızının kan
olmasında, koçun anasına, kuşun kendi yumurtasından çıkana, anasına tohumlarını
aşılamasına. Mutluluk bu, inanılırsa. İnsan kaygısıdır böyle gereksiz bir
yasayı yürürlüğe koyan, doğal eğilimleri geçersiz sayan, insanı onlardan yoksun
bırakan, doğanın verdiği yetkileri elimizden alan, böyle söyler toplumlar da;
ana oğluyla, baba kızıyla birleşirse çoğaltır sevişme duygusunu iki kat. Suriye
deki tapımda, bir yaban domuzu tarafından öldürülen Adonis’in toprağa dökülen
kanından menekşelerin doğduğu inancı yer aldığı için, bahar bayramında kadınlar
önceden sıcak sularla sulayıp, süratle büyüttükleri menekşe saksılarını, denize
açılıp suya atarlardı. İlk bakışta garip görülen bu inancın gerisinde
Attis’in, Sakarya ırmağının; Dumuzi’nin, tatlı sular tanrısı Abzu’nun;
Tammuz’un ise “derin suların gerçek oğlu” olması ile beliren suyun ve denizin
önemi vardır. Vurgulanmak istenen suyun yaşam açısından önemidir.
Önceki
sayfalarda kısaca aktardığım Yunan mitinden anımsayacağınız gibi Adonis,
Kıbrıs kralı Kinyras’ın oğluydu. Kiny- ras ise en az Adonis kadar önemli bir
kimliktir ve anaerkil mitolojinin en önemli krallarındandır. Kinyras,
öncelikle bir kâhin, ardından çok yetenekli müzisyendir; Kinnor adlı -kendi adı
ile anılan- sazı icat etmiş ve bu sazla müzik yarışmasında tanrı Apollon’u
yenmiştir ama asıl önemi bu konulardan kaynaklanmaz: Kinyras, doğma büyüme
adalı değildir: Kimi tradisyonlara göre Adonis’in ana kült merkezi Byblos’tan
gelmiştir Kıbrıs’a; kimilerine göreyse ana tanrıçanın ülkesi Frigya kralının
kızı Metharme ile evlidir; Kıbrıs’a gelince ünlü Paphos şehrini kurmuş, burada
bakır madenciliğini, tunç işçiliğini ve tunçtan eşya yapmayı icat etmiş,
böylece adanın zenginlik kaynağını sadece keşfetmekle kalmamış, üstelik işletip
ülkesine zenginlik getiren bir kişi olarak tanınmıştır.
Kinyras’ın
Yunan değerlerine ne ölçüde karşı olduğu ise Truva savaşına kurnazlığı
sayesinde katılmamasından bellidir. Truva savaşı, kahraman Yunanlıların zavallı
bir Anadolu krallığına son vermelerinin değil; bölgenin en uygar
krallıklarından olan anaerkil Truva’nın, kültür olarak onlardan çok daha geride
olan çapulcu ve istilacı bir orduya on yıl dayanmasının öyküsüdür. Geçmişte
kutsal kitap olarak Yunanistan’da okunan İlliada destanında bu savaş zaten
tanrılar arasındaki çarpışmanın yansıması olarak gösterilir; çünkü adı geçen
savaş, anaerkil Anadolu krallıkları ile, ataerkil Yunanlılar -yani iki farklı
düzen- arasındaki çarpışmadır. Günümüzde sadece Doğu-Batı savaşı olarak
görülür; oysa içeriği çok daha derindir ve ataerkil inana ile paganizmin
savaşıdır. Kinyras ise savaşa gemi yollaması için çok baskı gördüğü zaman
çamurdan elli gemi yapmış; Yunan donanmasına bir gerçek gemi dışında bunları
yollamış; gemiler suda eridikleri için savaşa bir katkıları olmamıştır!
Zaten
savaşçı değil, tacir ve müzisyen olan kralın -ister Frig- ya’dan, ister
Biblos’tan gelmiş olsun- kökeninde seks tapımı olduğu kolayca görülmekte. Çok
farklı bir inancın insanıdır yani. Bu nedenle adaya yerleşince ilk yaptığı iş
Afrodit kültünü kurmak olmuştur. Yani adaya serbest cinsellik ile -geldiği
diyarlarda çok yaygın olan- kutsal fahişeliği, hatta ensesti getirmiştir!
Çünkü eski ülkesinde baba ile kızının birbirlerine “namahrem” değil, birbirinin
içinden türemiş ve birbirine en yakın karşı cins olduğuna inanılırdı. İşte
“kızı ile sevişen ahlaksız kralın oğlu Adonis” mitinin doğuş noktası budur.
Kinyras’ın
adada kurduğu kült zaman içinde çok gelişir, ünü çevreye yayılır, birçok kişi
-belki de sırf bu özgürlük ortamından pay almak için- adaya gelip gitmeye
başlar; böylece de doğal olarak ticaret güçlenir. Bilmem bu görüntü size 2003
yılında Kibrıs Rum Kesimi’nin “seks turizmi” başlatma girişimini anımsattı mı?
Aslına bakılırsa mitlerde yer alan “Kinyras’a Af- rodit’in aşık olması; ona 160
yıllık bolluk içinde geçecek bir ömür vermesi” söylemi Kinyras’m anaerkil inançta
dikkate değer bir yeri olduğunu anlatmaktadır. Kinyras öylesine önemli bir
kraldır ki, kimi tradisyonlara göre Adonis onun ve Afrodit’in oğludur.
Kibele ve
oğul-sevgilisi hakkında temel bilgileri verdikten sonra şimdi de bazı gizli
kalmış noktaları görelim. Böylelikle anaerkil seks tapımının nasıl planlı bir
şekilde lanetlendiğini, giderek yok edildiğini izleyeceğiz.
Önce
Frigyahlardan söz edeyim; yabancı diyarlardan gelip Kibele tapımını oluşturan
ve bolluk içinde yaşamasıyla tanınan kavimden...
Gerçekte Frigya
tarihi hakkında kesin bilgiler elde edilememiş. İlk krallarının ünlü
Gordiom(kördüğüm)’u yapan Gordias olduğu sanılmakta. İnanışa göre Gordion
(Ankara - Polath) kentindeki bu düğümü çözen kimse Asya’nın hakimi olacakmış. Makedonyah
İskender, İÖ 333 yılında bu düğümü bir kılıç darbesi ile kesmiş ve kehanete
uygun olarak Asya’nın hakimi olmuş ama kısacık bir süre için; çünkü İÖ 323
yılında ölmüş.
Frigya organize
olmuş bir devlet olarak tarih sayfalarına 8.yy’da, efsanevi kral Midas ile
geçti ve bu dönemde hem doğuda, hem de batıda büyük önem kazandı. Asurlular
için ciddi bir tehlikeye dönüştü; Yunanlılar tarafından “çok güçlü” şeklinde nitelenir
oldu. Bu ülke güçlü bir orduya sahipse de, sadece savaşçı bir ülke değildi. Frigya’da
-belki de Kibele tapımı sayesinde- müzik de çok gelişmişti. Frigyalılar kendi
müzik akımlarını yaratmışlar, dahası, kimilerine göre simbal ve flütü de icat
etmişlerdi.
Frigya’da en önemli gelişim ise
ticaret konusundaydı. Kibe- le’ya adanmış Pessinus kutsal kenti çevresinde
kurulan panayırlar giderek derinlik kazanınca, tapmağın çevresi bir ticaret
merkezine dönüştü. Böylece Frigya yurttaşları Anadolu’nun en zengin halkı;
Frigya ülkesi ise Anadolu’nun en güzel ülkesi olarak anılmaya başladılar.
Bakın eski
yazarlar Frigya’daki bolluğu ve uygarlık düzeyini nasıl dile getirmişler?
Homeros,[36] [37] [38] [39] İliada 3:401
(...)
beni daha uzaklara, Phrygia'ya,
şirin Meionia’ nın bakımlı bir iline götürmek mi?
Rhea'nın (Kibele’nin Yunan dinindeki adı) yaşadığı bağlarla kaplı
Frigya...
... bütün yol boyunca kraliyet konutları ve çok güzel kervansaraylar
vardır; hep insanların oturdukları yerden güvenlik içinde geçilir.
Frigya kralı Gordias oğlu Midas’tan sonra Delphoi’ye sunular
gönderen ilk barbar bizim bildiğimiz Gyges'tir.'6 Midas da, üzerine
oturup alenen adalet dağıttığı krallık tahtını, ki görülmeğe değer bir şeydir,
sunu olarak vermişti.
Frigya böyiesine muhteşem bir
krallık olunca -örneğini ilerdeki sayfalarda sıklıkla göreceğimiz- karalama
kampanyası da “start aldı”!
Önce Midas’ın karalanmasından söz
edeyim: Tarihe zenginliği ile geçecek kadar parlak bir krallık kuran ve kimi
mitlere göre Kibele’nin oğlu olan Midas, Yunan mitolojisine “en sevilmeyen
adamlar”dan olarak yansımıştır. Yunan mitlerinde eşek kulakları onundur, her
dokunduğunun altın olmasını isteyen açgözlü kral odur. Lukianos’un onun
hakkında yazdıkları, Yunan kültürünün bu kralı nasıl gördüğünün en güzel
kanıtıdır sanırım.
Lukianos,[40] [41] Seçme Yazılar
- Öbür Dünyada Konuşmalar Q
Kre:üs:'e
Bizler yeryüzünde bıraktıklarımızı, Midas altınlarını, Sardanappalos[42]
her türlü zevklerini, ben de hâzinelerine anıp anıp inler yakınırken, Menippos
bizim karşımıza geçmiş alay ediyor, sövüyor; bize köle diyor, pislik diyor; biz
ağlarken büsbütün rahatsız etmek için türkü söylediği bile oluyor.
Menippos: Küstahlık benimkine değil, sizinkine derler. Kendinize
taptırdınız, ölümü bir an aklınıza getirmeden özgür insanları kendinize
oyuncak ettiniz, işte asıl oydu küstahlık. Şimdi hepsi elinizden alındı ya!
Ağlayın artık.
Tektanrılı
dinlerin en büyük korkutma sloganı “ölümü unutma” (bu yüzden de rahat
yaşayama) tehditlerini duyunca eski bir tanıdık ile karşılaşmış gibi oldunuz
mu?
İkinci olarak Attis miti uydurmadır.
Mitteki “Attis tam evlenirken Kibele çıkıp gelince delirdi ve penisini kesti”
şeklindeki bölüm, gerçek mitin bozulmuş halidir. Orijinal, fakat yazılı örneği
olmadığı için elimize kaynak olarak ulaşamayan mitte At- tis’i -ana tanrıçanın
oğul-sevgilisi olan baba tanrıyı- öldüren Zeus’dur. Bu gerçek Yunan öncesi
öylesine yaygın biçimde bilinirdi ki, bazı Yunan mitlerine bile sızmıştır:
Attis hakkında bir sır öğrenemedim ama şair Hermesinasax bir
şiirinde onun Frigyalı Galaous’un oğlu ve doğuştan hadım olduğunu söyler ve
şöyle devam eder, Attis Lidya’ya göç etmiş ve Lidya’da Ana’ntn (Kibele’nin anlamında) orjilerini kutlamıştır. Tanrıça
tarafından öyle bir onura yükseltilmiştir ki, Zeus bundan gazaba gelmiş ve
Lidyalıların köylerini yok etmesi için bir yabani domuz yollamıştır. Bu
Lidyalılar ve Attis domuz tarafından öldürülmüşlerdir. Bu nedenle Pessinus'ta
oturanlar domuzdan uzak dururlar.
Attis’in, Zeus tarafından öldürüldüğü mitlere bir diğer şekilde
daha yansımıştır. Daha üstü örtülüdür belki, ama izlenemez değildir:
Bir Frigyalı delikanlı, güzeller güzeli Attis kuleli tanrıçayı (Kibele’nin,
uygarlığı da yönettiğini göstermek için kimi zaman başında kule taşırken
resmedilmiştir.) saf bir aşkla fethetti. Tanrıça onu tapmağında koruyucu
olarak tutmak istedi ve "her zaman delikanlı olarak kalmak iste” dedi.
Attis de “eğer yalan söylersem, Venüs sonumu getirsin"diye söz verdi. Ama
o nimf Sagaritis ile aldattı ve tanrıçanın öfkesi onu cezalandırdı. Ağacı
kesti, Naiad't[43]
devirdi. Naiad öldü: onun kaderi ağaçtaydı.
Buraya dek her şey klasik anlatımın
tekrarı; ama Ovidius’un bundan sonraki sözleri hayli anlamlı:
Attis delirdi
ve yatak odasının tavam Dindymus dağının zirvesinden düşen yıldırımlarla
çöktüğünü sandı. “Uzak durun ışıklar, uzağa kamçılar" diye bağırmaya
başladı.
Yıldırım ve
ışıkların Zeus'un belli başlı silahları olduğunu ve mitolojilerde hep onun adı
ile anıldığını anımsatayım.
Mitos’un fantastik anlatımı içinde çok somut bir bilgi de vardır
oysa; ki, kanımca bu bilgi üzerinde durulması gereken en önemli noktadır ve
Attis’in öldürüldükten sonra çam ağacına dönüşmesidir. Ovidius, Metamorfozlar 10:104
(...) dikilip
dağılan saçları, ortadan ayrık çam ağaçları: Ki- bele'nin kutsal ağacı, önceden
onun Attis’i çıkmış insan kılığından, dönüşmüştü kütüğe...
Attis başka ağaca değil, çam ağacına
dönüşmüştür; çünkü çam ağacı kışın yapraklarını dökmeyen seyrek ağaçlardandır.
Attis öldürülür belki, ama hem gelecek baharda yeniden doğar, hem de ölüyken
-etkinliğini yitirmişken- bile insanlara çok yararlı, bir ağaca dönüşerek
madde dünyasında, insanların yanında kalır. Mesaj budur... Attis kimliği ile
sembolize edilen enerjinin en pasifıze edildiği halinde bile insanların
yanında ve insanlara yardımcı olduğu... Yok edilmeye çalışılan simgesel anlatımın
açılımı budur.
Bu noktada, mit içindeki bir diğer
önemli mesaja değinmek istiyorum: Taş olgusuna...
Yunan mitinde
dikkat ederseniz Zeus ya Agdos adlı bir kayaya aşık olur, veya uyurken bir taş
üzerine semenini döker. Kaya, ya da taş şeklinde sembolize edilen de Kibele’dir
zaten; çünkü Yunan öncesi dönemlerde ana tanrıçaya bir taş olarak ta-
pıldığını; bunun nedeninin de ana tanrıçanın dünyaya düşmüş bir meteor ile eş
görülmesi olduğunu biliyoruz.
Alt kent yolu üzerinde Dindimene
Ana’nın tapmağı vardır ve burada Attis’e de tapılır. Onun görünürde bir imajı
yoktur, ama Ana’nınki bir taştır.
Bu nedenle
Zeus’un taşla sevişmesi, onun ana tanrıça dönemine son vermesinin sembolik
anlatımıdır.
Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.29
Yunanistan'da ataerkil tanrılar ülkenin tanrıçalarını yok edememiş,
onlarla evlenmişlerdir... Oysa Kutsal Kitap mitolojisinde bütün tanrıçalar yok
edilmiştir. Tarih Öncesi Ege, George Thomson, s.316
Zeııs, bütün tanrıların başına
geçişini (...) Akhalara borçludur. (...)
(böylece) daha önceki anaerkil söylenceler altüst olmuştur. Gerçi tümden
yok olup gitmemişlerdir, ama uyarlanıp çarpıtılarak neredeyse tanınmaz bir
kılığa bürünmüşlerdir.
Yunan
inancındaki Zeus’un kaya ile sevişmesi ile anlatılmaya çalışılan Zeus’un bir
göktaşı olan ana tanrıçaya “sahip olduğu”, onu kirlettiğidir. Unutulmamalıdır
ki ataerkil kültürde sevişme, erkeğin zaferi olarak görülür. Erkek “alan”,
kadın “veren”dir. Bu nedenle Zeus’un Agdistis ile sevişmesi, Zeus’un
üstünlüğünü, ana tanrıçanın yenilgisini ataerkilce göstermektedir.
Serbest
seks diyarının bir kralı olan Kinyras ise Yunan dinine hangi kimlikle
geçmiştir dersiniz? Afrodit’in lanetine uğradığı için kızları, adaya gelen
yabancılarla para karşılığı seks yapan bahtsız bir adam olarak! Mite göre
-güya- Orsedike, Laogo- re, Braisia lanetlendikleri için fahişelik yapmakta ve
adaya gelenlere kendilerini satmaktadırlar. Aslına bakılacak olursa belki de
Yunanlı mitografların gerçek olarak yansıttıkları yegane nokta kızların fahişe
olmasıdır; çünkü seksin kutsal olarak görüldüğü; en seçkin ailelerin
kızlarının tapınak fahişeliği yaptığı Afrodit kültünün yaygın olduğu bir adada,
kralın kızlarının da kutsal fahişelerden olmalarından doğal ne olabilir?
Kıbrıs
adası, Adonis’in babası Kinyras sayesinde öylesine seks ve kutsal fahişelik
yüklü bir haldeydi ki, Yunanlılar ilk fahişeliğin buradan çıktığını düşünerek
mitler “döşenmeye” koyuldular. Propoitidler denilen ve dünyanın ilk fahişeler!
olan kızlar Kıbnslıydılar! (Bu noktada Propoitides sözcüğü ile İngilizce fahişeler
anlamına gelen Prostitutes kelimesi arasındaki fonetik benzerliğe dikkatinizi
çekerim). Mitin çıkış noktası Helenizm olduğu için bu kızlar da lanetli sayıldı...
Üstelik, tapmak fahişeleri- ni kutsayan bir tanrıça olan Afrodit’ti onları
lanetleyen! Yunan mitlerine göre Kıbrıs adasının Limasol bölgesinde olan bu
genç kızlar Afrodit tarafından lanetlenerek azgın yosmalar olarak fuhuş
yapmaya başlamışlar; bir süre sonra da taş kesilmişlerdi! (Görülmekte ki,
tektanrılı dinlerin bir diğer korkutmacası olan “taş olursun” deyiminin kökü
ana tanrıçanın bir göktaşı olmasına ve de tanrıçaya taş olarak tapılmasma
dayanmakta.)
Ovidius’un
bu fahişe kızları kötülemek için yazdıkları ise gizlenenlerin “istemsiz
itirafı” gibi:
Düşün
bir kez Propoetidler'in yadsımalarını, bu yüzden hayvan gibi ahularında ikişer
boynuz taşımalarını, onlara bu yüzden Cerastlar dendiğini.
Yani Ovidius
bize dünyanın ilk fahişeleri olan Propoetidlere Cerastlar dendiğini söylüyor.
Sözlerinin asıl anlamını göstermek için bir bilgi yansıtayım: Gerçekte
Cerastlar, Kıbrıs adasının ilk yerlilerine verilen addı. Almlarında boynuz
olduğu söylenirdi. Afrodit bir söylenceye göre onlan boğa yapmıştı. Sözün özü
fahişelik adaya bir lanet sonrası gelmemişti; serbest seks, adanın ilk
yerlileriyle yapılmaya başlanmış bir eylemdi... adanın kültürünün özüydü...
zaten Kibns, aşk tanrıçası Afrodit’in deniz köpüklerinden doğarak yeryüzünde
ilk karaya çıktığı yerdi.
Bu
mitlerle seks tapımı ve ana tanrıça inancının iç içeliği bir kez daha
kanıtlanıyordu; çünkü Afrodit gösterilmek istendiği gibi basit bir aşk
tanrıçası değil; Hubaba ve Kibele olarak tanıdığımız ana tanrıçanın Yunan
inancına yansımış biçimlerinden biri, belki de aslına en yakınıydı!
Dictionary of Satanism, VVade Baskin
Pagan
dinlerinde ana tanrıça verimliliğin en benzersiz kaynağıydı. Asur-Babil
dininde o Ishtar; Fenike’de Astarte; Suriye'de Atargatis: Frigya'da Kibele,
Yunanda Afrodit; Mısır'da İsis'di. Seks
Fitlerinin bir diğer tanrısı olan Tammuz ise Tevrat’a kadar girerek, bizzat
tektanrı tarafından lanetlenmiş bir tanrı oldu. Eski Ahit’te peygamber
Hezekiel’e, Yahveh’in meleği tarafından “en iğrenç şeyler” olarak gösterilen
görünüm, bahar Fitlerinde Tammuz? un ölüşüne ağlayan kadın tapınıcılardan
başka bir şey değildi!
“1 Sürgünlüğün
altıncı yılı, altıncı ay/n beşinci günü evde Yahuda'nın ileri gelenleriyle
otururken Egemen RAB'bin eli bana dokundu.
2
Baktım, insana benzer birini gördüm: Görünüşü, belinden aşağısı
ateşi andırıyor, belinden yukarısı maden gibi ışıldıyordu.
3
Eli andıran bir şey uzatıp beni saçlarımdan tuttu. Ruh beni yerle
gök arasına kaldırdı ve Tanrı'dan gelen görümlerde Yerıı- şalim'e, iç avlunun
kuzeye bakan kapısının giriş bölümüne götürdü. Taıırı'ııın kıskançlığını
uyandıran kıskançlık putu orada dikiliydi.
4
Ovada gördüğüm görümdeki gibi, İsrail'in Tanrısı'nın görkemi
oradaydı.
5
Sonra bana, "Ey insanoğlu, kuzeye bak!" dedi. Baktım, sunak
kapısının kuzeye bakan giriş bölümünde duran kıskançlık putunu gördüm.
13
Bana yine, "Daha iğrenç şeyler yaptıklarım da göreceksin"
dedi.
14
Bundan sonra beni RAB'bin Tapmağı'nın kuzeye bakan kapısının giriş
bölümüne götürdü. Orada oturup Tammuz için ağlayan kadınları gördüm.
Bana,
“İnsanoğlu, bunu gördün mü? Bundan daha iğrenç şeyler de göreceksin”
dedi." Irzlı Edepli Kurtuluş
Sonunda İS 1. yüzyıl geldi. Artık
Yakındoğu’da -pek de fazla ciddiye alınmayan- yeni bir din vardı:
Hıristiyanlık. O zamanlar kimliği, ne’liği, gerçek amacı vb. pek belli olmasa
da, gelecekte ana tanrıça inancını yok edecek olan dindi bu. Kibele ve Yahve
arasında yaşanan çekişme öylesine büyük oldu ki, Kibele kültü din tarihine
sadece hadım papazları, orgiastik ritleri ile değil, Hıristiyanlığa karşı
direnmesiyle de geçti. Şimdilerde çoğu insanın adını duymadığı, duyanlarınsa
sadece geçmişte kalan eski bir tanrıça şeklinde algıladığı Kibele tapımını çok,
ama çok zor sona erdirdi Hıristiyanlık.
Bu yeni din ilk başta Efes’e kolayca
girmişti: İsa’nın çarmıha gerilmesi zamanında Kudüs'te olan, olayı izleyen;
Sen Pe- ter’in vaazlarından etkilenen ve ülkeye Hıristiyan olarak dönen
İbraniler tarafından...
Başlangıçta ne
fazla korkuluyordu bu dinden, ne de fazla saygı görüyordu. Kibele ise artık
Roma devletinin baştanrıça- sıydı ve Anadolu’da da, Efesli Artemis olarak hâlâ
capcanlıydı. Ama bir gün -tam yılını isterseniz İS 53’de- farklı bir Hıristiyan
girdi Efes’e: Sen Paul. O sıradan bir Hıristiyan değildi!
22
(Pavlus) Sezariye’ye vardıktan sonra Yerıışalim'e gidip oradaki
kiliseyi ziyaret etti, oradan da Antakya'ya geçti.
23
Bir süre orada kaldıktan sonra yola çıktı; Galatya bölgesini ve
Frigya'yı dolaşarak bütün öğrencileri ruhça pekiştirdi.
Vaazları ile
giderek çevresinde bir kitle kurmaya başladı. Sonunda ilk kez bir Hıristiyan
kilisesi kurup törenleri burada yapmaya koyuldu. Sen Paul öylesine etkin oldu
ki, yeni dinin etkisi Efes’i aştı ve ilerdeki senelerde bakın ne oldu:
Efes’in Öyküsü,
Sabahattin Türkoğlu
Çeşitli
Anadolu kentlerinde sonradan -küçük Asya’nın yedi kilisesi- diye ün yapacak
olan yeni yeni ibadet yerleri kuruldu. Efes yedi kilisenin merkezi oldu.
Yine
de Frigya ve Efes’in Kibele inanışından ayrılması çok da kolay olmadı.
Hıristiyanlık etkisi öylesine artış göstermeye başlamıştı ki, hoşgörülü
Efeslileri bile tedirgin eder olmuştu. Gün geldi, artık inançlarını
koruyamayacaklarını ve bu yeni inancın kendilerine zorla kabul ettirileceğini
sezen Efesliler, Pa- ul’e karşı çıkmaya karar verdiler... Böylece büyük bir
kargaşalık çıktı kentte.
İncil,
Resullerin İşleri 19:
23
O sırada Isa'nın yoluna ilişkin büyük bir kargaşalık çıktı.
24
Artemis Tapmağı'nm gümüşten maketlerini yapan Dimit- rios adlı bir
kuyumcu, el sanatçılarına bir hayli iş sağlıyordu.
25
Sanatçıları ve benzer işlerle uğraşanları bir araya toplayarak
onlara şöyle dedi: “Efendiler, bu işten büyük kazanç sağladığımızı
biliyorsunuz.
26
Ama Pavlus denen bu adamın, elle yapılan tanrıların gerçek tanrılar
olmadığını söyleyerek yalnız Efes’te değil, neredeyse bütün Asya Ili'nde çok
sayıda kişiyi kandırıp saptırdığını görüyor ve duyuyorsunuz.
27
Hem bu sanatımız saygınlığını yitirmek tehlikesiyle karşı
karşıyadır, hem de ulu tanrıça Artemis'in Tapmağı'nm hiçe sayılması ve bütün
Asya lli'yle bütün dünyanın tapındığı tanrıçanın, ululuğundan yoksun kalması
tehlikesi vardır.”
28
Oradakiler bunu duyunca öfkeyle doldular. “Efesliler'in Artemisi
uludur!” diye bağırmaya başladılar.
29
Kent büsbütün karıştı. Halk, Pavlus'un yol arkadaşlarından
MakedonyalI Gayus ve Aristarhus'u yakalayıp sürükleyerek birlikte tiyatroya
koşuştu. Pavlus
halkın arasına girmek istediyse de, öğrenciler onu bırakmadı.
30
Hatta, Pavlus'un dostu olan bazı Asya İli yöneticileri ona haber
yollayarak tiyatroda görünmemesi için yalvardılar.
31
Tiyatrodaki topluluk karışıklık içindeydi. Her kafadan bir ses
çıkıyordu. Çoğu ne için toplandığını bile bilmiyordu.
32
Yahudiler İskender'i öne çıkarınca kalabalıktan bazıları olayı ona
bağladı. Eliyle bir işaret yapan İskender, halka savunmasını yapmak istedi.
33
Ama halk kendisinin Yahudi olduğunu anlayınca hep bir ağızdan
yaklaşık iki saat boyunca, “Efesliler'in Artemisi uludur!" diye bağırıp
durdu.
34
Kalabalığı yatıştıran belediye yazmanı, “Ey Efesliler" dedi,
"Efes Kenti'nin, ulu Artemis Tapınağıiıın ve gökten düşen kutsal taşın
bekçisi olduğunu bilmeyen var mı?
35
Bunları hiç kimse inkâr edemez. Bunun için sakin olmanız ve
düşüncesiz bir şey yapmamanız gerekir.
36
Buraya getirdiğiniz bu adamlar, ne tapınakları yağma ettiler, ne
de tanrıçamıza sövdüler.
37
Dimitrios ve sanatçı arkadaşlarının herhangi birinden şikâyeti
varsa, mahkemeler açık, yargıçlar da var. Karşılıklı suçlamalarını orada
yapsınlar.
38
Soruşturacağınız başka bir durum varsa, bunun yasal bir
toplantıda
çözümlenmesi gerekir. .
39
Bugünkü olaylardan ötürü ayaklanma suçundan yargılanmak
tehlikesindeyiz. Hiçbir gerekçesi olmayan bu kargaşanın hesabını
veremeyeceğiz."
40
Bunları söyledikten sonra topluluğu dağıttı.
Oysa
edepli, ırziı kutsallar gelmeden önce Efes’te -içinde 10 bin ciltli kitap olan-
ünlü Celsus kütüphanesi ile; içinde Persli, Romalı, Lidyalı, Ermeni ve Mısırlı
birçok kadının bulunduğu genelev neredeyse karşı karşıyayken tarih asla Efes’te
Paul za- manındakine benzer- bir kavga çıktığını yazmadı. Halkın rahatsızlığının
nedenini “işsiz kalma korkusu” duyan kuyumcu ve el sanatçıları olduğu iddiası
ise gerçekten gülünçtü; çünkü ikon, maket, tapmak inşaatı ve süslemesi
hayranlığı paganistliğin değil, Hıristiyanlığın düşkünlüğü idi. Hıristiyanlık
Efes’e egemen olsa zanaatçılar işsiz kalmayacak, bilakis zenginleşeceklerdi.
Sonuçta İS 67’de Paul, Efes’ten ayrılmak zorunda kaldı! Kimi araştırmacılara
göre istenmeyen bir kişi olarak kovularak...
Kibele’yi
Hıristiyanlık yenemedi ama 263 yılında kuzeyden gelen Gotlar, Artemis
tapınağını yıkıp, kenti yağma ederek bu işi başardılar. Tektanrıcılar da her
zamanki davranış örneklerini vererek kargaşadan yararlanarak etkinliklerini
arttırdılar. İS 4. yüzyılın başında Efes, önemli piskoposluk merkezlerinden biriydi
artık.
Bu
değişimlere karşın, halk hâlâ ana tanrıça inancından vaz geçmiyordu... artık
Hıristiyan olsa bile!
Herkesi koruyan metafizik anayı
yitirmek istemiyordu insanlık; bu nedenle onun yeni inançta da yer alması için
baskı yapmaya başladı. Böylece Efesli Artemis’in yeni inanca sokulup sokulmaması
hakkında büyük tartışmalar başladı. Sonunda 432 yılında anlamlı bir şekilde
Efes’te bir başka konsül toplandı.
Efes’in Öyküsü, Sabahattin Türkoğlu
Antakyalı Nestorius diyordu ki: Meryem, tanrının anası değil,
Isa'nın yani insanın anasıdır... Bu durum karşı fikirde olanlarla büyük bir
kargaşalığın çıkmasına neden oldu.
Ama karşı baskılara dayanamayan piskoposlar Meryem'i “Theotokos”
yani “Tanrının annesi” olarak kutsamak zorunda kaldılar. Nestorius gibiler ise
sapkın ilan edildi. Ama Meryem’e sadece “tanrının annesi” denebilecekti... “ana
tanrıça” ya da “tanrıça” denmesi yasaktı. İşte birçok Katoliği ve hatta Protestan’ı
şaşkınlığa uğratan Meryem Ana’ya düşkünlüğün kayna- ğında bu konsül ve bu
konsülün kararının gerisinde de ana tanrıçaya yönelik büyük bağlılık ve Efes
halkının dayatması vardı. İnsanlık, eski ana tanrıça tapımının bir şekilde
tekrar oluşturmayı başarmıştı ama Hıristiyanlık, Meryem’in yaratıcı tanrıça
olarak görülmesine, hele seksüel yönünün hatırlanmasına izin vermemişti...
tıpkı Kibele’nin Yunan inancına alındığında tanrıların anası sayılması ama
yaratıcı olarak kabul edilmemesi gibi! Ana tanrıça, belki “Göğün Kutsal
Fahişesi” değildi; ama yine de Meryem Ana kimliğinde ikibin yıl boyunca
insanların yanında olacaktı! Fark gözetmeden tüm insanlara ulaştırdığı etkisi
öylesine güçlüydü ki, Müslümanlık tarafından bile benimsendi! Deyiş yerindeyse
İslam dini, öldürülmelerini emrettiği kafirlerin din kurucusunun anasını
bağrına başmış oluyordu.
5.
Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları
yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin.... (Ayetü’s Seyf - Kılıç Ayeti)
29.
Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve
Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen
kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. (Ayetü'l Kıtal - Öldürüş- me Ayeti)[44]
Meryem,
"hak dinini kendine din edinmeyen kimseler’’in peygamberinin anasıydı
oysa. Bu ayrıcalık bir daha ondan başka hiçbir aziz, tanrı veya peygambere
gösterilmedi.
Ana
tanrıça, Meryem olarak Hıristiyanlık -hatta Müslümanlıkta- varlığını kısmen
sürdürse de, Artemis olarak yenilmişti. Efes’te heykelleri indirildi,
parçalandı; yerine haçlar, çanlar takıldı. Artemission’un taşlan ile St.Jan
kilisesi yapıldı. Aradan yüzyıllar geçti, aynı bölgeye İslam geldi. Bu kez de
St.Jan kilisesinin taşlan sökülerek İsa Bey camisi yapıldı. Günümüzde ise
Artemis- sion’dan arta kalan tek sütun, St.Jan kilisesinin kalıntıları ve İsa
Bey camisi değişimi sembolize edercesine peşpeşe durmaktalar.
Dinler
arası savaşın bu şekilde sona ermesinin ardından bilim adamlan Efes kentini
buldular; kenti neredeyse aslına yakın bir şekilde gün ışığına çıkartıp, sanki
yeniden yaşatmayı başardılar. Başarmasına başardılar da, kazılarda yüzlerce
kırık heykel ele geçirdikleri halde, tek bir Kibele veya Artemis heykeline
bile ulaşmayı bir türlü başaramıyorlardı. Celsus kütüphanesi bile tüm haşmetiyle
doğmuş; ama Artemis’den en küçük bir ize rastlanama- mıştı. Böylelikle öyle bir
zaman geldi ki, ilk tanrıça heykelini bulacak olan bilim adamının çok büyük
bir onur sahibi olacağı belli oldu. Öylesine yoktu Artemis çevrede. Bekleyiş
arttı, sinirler gerildi... Acaba Hıristiyan olan halk onun heykel ve
ikonlarını çok minik parçalara bölecek kadar mı parçalamıştı?
Sonunda onur
Miltner'in oldu... hem de ne onur; çünkü gün ışığına çıkan ilk tanrıça heykeli,
bütün olarak, neredeyse çiziksiz şekilde toprağa gömülü bulunmuştu. Heyecan
daha yatışmadan, üç gün sonra ondan daha büyük ve güzel bir Artemis insanlarla
buluştu.
Efes’in Öyküsü, Sabahattin Türkoğlu
Her ikisi de yapının döşemesi altına
adeta saklanmış intibaını veriyordu. Her şeyden önce daha evvel çıkan
heykellere göre sağlam durumdaydılar. Bir yer sarsıntısıyla düşmüş olsalar kırılmış
olmaları gerekirdi. (...) Acaba heykelleri bilerek bu durumda bırakanların
veya saklayanların davranışını Hıristiyanlığa rağmen hâlâ devam eden Artemis
saygısına mı bağlamak gerekiyordu? AvustralyalI arkeolog Alzinger'in dediği
gibi : "Heykeller, 1500 yıl rahat rahat toprak içinde uyumuşlardı". Eski
Pagan Bayramı Yılbaşı
Kibele’nin etkileri öylesine yoğundu
ki, çoğu silinemedi. Kimi etkileri az-çok değişikliğe uğrayarak yaşamaya devam
etti... kimi ise tektannlı dinlerce sahiplenildi... hatta bazen tek- tannlı
dinlere sızdı! İşte birkaç örnek:
İslam’da domuz günahtır... Domuz
gerek Attis’i, gerekse Adonis'i öldüren hayvandır.
Kibele’ye Pessinus’ta bir kara göktaşı olarak tapıhrdı; Kabe’nin
merkezinde de çok kutsal bir diğer kara göktaşı, Hacer- iil Esved vardır;
namazın kılındığı bu yön ise Kibele ismini fonetik olarak çağrıştıran Kıble
sözcüğü ile isimlendirilir.
Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan
Hançerlioğlu -
(...) Tanrıça Kybele'ye Arabistan’da Hubel (Kıble), (...) denilmesi
bile bu geniş yayılmayı göstermektedir.
Roma’da, Kibele’nin en büyük bayramı 21 Martta (Paganist Roma’da
Megalensia adıyla) kutlanırdı; çünkü 21 Mart günü dünya, ekinoks[45] noktasını
geçerek uzayda yeni bir tura başlar; ilkbahar mevsimine adım atılır. Eğer “1
yıl” denen zaman süreci güneşin bir noktadan başlayıp, yine aynı noktaya
ulaşması arasında geçen zamansa, adı geçen başlangıç noktası ekinokstan başka
neresi olabilir? 21 Mart günü -hiçbir astronomik değeri olmayan- 31 Aralık gibi
yapay bir tarih değil, gerçek yılbaşıdır, yani yeni bir turun, astronomik
açıdan anlamı bulunan somut bir noktadan başlangıcıdır. Bu nedenle öldürülmüş
olan Attis, Pessinus’ta ve Roma imparatorluğunda 21 Mart günü, dünya ekinokstan
geçerken yeniden doğardı. Öte yandan aynı bayram- da Aıtis'in dirilişini
kutlamak için gülerek ve şakalarla geçirilen llillaria vneşel adlı gün ise 1
Nisan’dı!
Attis öldüğünde
çam ağacına dönüştüğü için Frigya-Pessi- nus’ta olduğu kadar, Roma’da da, 20
Mart günü çam ağaçları kesilir: Pessinus’ta Sakarya: Roma’da Almo nehrinde
yıkanıp gözyaşları içinde gömülür:[46]
21 Martta onun dirilişinin kutlanması anlamında kütükler mezardan çıkarılarak
süslenirdi.
Diğer yandan
neredeyse tüm paganist ve “Witchcraft” inançlarında 21 Aralıktaki Kış
Gündönümü (winter solstice), bir diğer festival halinde kutlanırdı; çünkü
güneş bu tarihte gökte neredeyse en alçak konumda olur; ardından yükselmeye
-yeniden doğmaya-, havayı da ısıtmaya, yazı getirmeye başlardı. Roma’da Sol
adlı güneş tanrısının doğum günü olarak Natalis Solis Invicti adı altında
kutlanan bayram, 21 Aralıktan sadece dört gün sonraya düşen 25 Aralıktı. Güneş
ile sembolize edilen Sol, 25 Aralıkta doğduğu için ona “güneş çocuk” denilir;
ertesi günden başlayarak güneşle birlikte giderek yükselir, yani giderek
büyüyüp olgunlaşır, ışınlarını gittikçe daha dik yollar, havalan yavaş yavaş
ısıtarak bahar noktası olan ekinoksa doğru ilerlerdi.
İznik konsülü zamanında imparator
Konstantin kilise tarafından ikna edilerek bu inançlar birbiri içinde
karıştırılıp Hıristiyanlığa mal edildi ve 25 Aralık İsa’nın doğum günü ilan
edildi. Artık 25’inde bebek Sol değil, bebek İsa doğuyordu. Attis’in 21 Martta
doğuşunun çam ağacı süslenerek kutlanmasındaki ağaç süsleme geleneği ise bu
yeni kutlamada da sürdü; giderek ülkemizde, 31 Ocaktaki yılbaşı geleneği ile
karıştı.
Kilise babalan. 25 Aralığı İsa'nın
doğum gününe çevirdikleri halde, eski pagan festivalinin ruhunu ve
kutlamalarını bütünüyle silemediklerini görünce, eski inancın uyanmaması için,
25 Aralıktaki kutlamalara Myra’lı (Fethiye - Demre) Nicholas adlı bir piskoposu
atadılar. Nicholas ile ilgili kutlamalar da zaten 6 Aralıkta yapılırdı. Artık
ortada bir İsa doğumu; bir de ne anlama geldiği, nasıl ortaya çıktığı belli
olmayan Noel Baba kimliği vardı. St. Nicholas’ın şöhreti Doğu Roma imparatorluğunda
çabucak yayıldı. 6 Aralık’taki St. Nicholas kutlamaları ile 25 Aralıktaki İsa
doğumu ilan edilen pagan bayramını karıştırarak eski inançlar kontrol altına
alınmış oldu.
Bu kompozit kimlik Nordik inanç kaynaklı bir tanrı ile de
zenginleşti: Odin’di bu tanrının adı! Ormanlarda gezer, yolcuların yolunu
keser, eğer sorduğu sorulara doğru cevap verirlerse yolcu eve döndüğünde bir
torba altın bulur, eğer yanlış cevap vermişse ilk doğan çocuğunun ölümü ile
cezalandırılırdı. Odin, Noel Baba ile karıştırıldı. Odin’in kuzey mitolojisine
ait olması nedeniyle Noel Baba kuzeyden gelir oldu. Odin’in doğru yanıt
verenlere altın hediye etmesi, Noel Baba’nın bacalardan girip iyi çocuklara
hediye vermesine dönüştü. Özetle Odin; 25 Ara- lık’ta kutlanan eski bir pagan
tanrı Sol’un doğum günü; 21 Mart’ta kutlanan Attis’in doğum gününde çam kesme
ve süsleme geleneği; ve de piskopos Nicholas karıştırıldı; Christmas doğdu.
2.
Eski inançlar ne denli silinmeye
çalışılsa da, yılbaşının gerçek tarihi olan 21 Mart günü, İran, Afganistan,
Gürcistan; Pakistan ve Hindistan'da -daha açık bir anlatımla inançlarının temelinde
Zerdüştlük olan- birçok bölgede, ve hatta ülkemizde de Nevruz adı altında hâlâ
kutlanmakta... Ne üzücü ki, kaynağında nasıl bir inanç olduğu, hatta Meryem
Ana’nın ilk hali bulunduğu bilinmeden! İran’da 21 Mart’tan birkaç hafta
öncesinden bir avuç buğday tabağa konulup bayram gününe kadar her gün ılık
suyla sulandırılarak sıcak yerde bırakılıyor; böylece bayram gününe kadar yeşermiş
olan buğday filizleri 21 Mart günü nehirlere atılıyor. Anımsadınızsa önceki
bölümlerde bir yaban domuzu tarafından öldürülen Adonis’in toprağa dökülen
kanından menekşelerin doğduğundan, bu nedenle bahar bayramında kadmla- nn
önceden ılık sularla sulayıp, büyüttükleri menekşe saksılarının, Attis Sakarya
ırmağının; Dumuzi tatlı sular tanrısı Ab- zu’nun; Tammuz ise “derin suların”
oğlu olmaları nedeniyle denize açılıp, suya attıklarından söz etmiştim. Aynı
inanış, gerçekte adı Yemaya olan ama Amerika'ya köle gemileri ile gelince
lamanja'ya dönüşen Brezilya tanrıçasında da görülmekte. Yerliler,
"Denizin Kutsal Kraliçesi" diye tanınan bu tanrıçayı onurlandırmak
için yaz gündönümünde kayıkları ile denize açılıp suya küçük çiçekler
atarlardı. Birbirinden çok farklı coğrafyalarda yer alan bu benzerliğin nedeni
sosyo-kültürel miras mı; kollektif bilinçaltı mı; yoksa asla yok edilemeyen
metafizik bir etki mi?... Hani ilkçağların insanları tarafından ana tanrıça ve
baba tanrı olarak isimlendirilen!.. LİDYA KRALİÇESİ VE SEKS KÖLESİ HERKÜL
Serüvenimiz,
Herkül (nam-ı diğer Herakles)’iin, bir krala karşı işlediği suç yüzünden
Lidya’nın esir pazarında tanrı Merkür tarafından satışa çıkarılmasıyla başlar;
çünkü tanrılar ona üç yıllık kölelik cezası kesmişlerdir. Lidya, “müteveffa”
kral Tmo- los'un dul karısı kraliçe Omphale tarafından yönetilmektedir. Çok
güzel bir kadındır Omphale; çok güçlü, çok becerikli, çok seksli, özetle tam
bir kraliçedir. Herkül’ü görür görmez hemen üç gümüş talent’e satın alır ve onu
hem ülkesini kasıp kavuran haydutlardan temizlemekte... hem de kendi ateşini
söndürmekte kullanır. Giderek ülkede uğraşılacak canavar, haydut, dev vb.
kalmaz Herkül sayesinde. Böylece kahramanın görevi iyiden iyiye yatak odasına
kayar. Artık Herkül sürekli Omphale'nin yanında... hizmetindedir.
Zaman içinde “hizmet kapsamı” daha da genişler; çünkü artık kraliçeye, Herakles’in sadece gece gündüz onu zevklendirmek için uğraşması yetmemeğe başlamıştır. Şimdi çok daha başka beklentileri vardır Omphale’nin: Herakles’in ev işi yapmasını ve kendine bir kahraman-esir gibi değil, basit bir uşak gibi hizmet etmesini de istemektedir. Herakles kaçınılmaz olarak kabul eder... çünkü alt tarafı bir köledir. Kendine ne emredi- lirse yapar... yatakta... mutfakta...
![]() |
Ama zaman içinde kraliçe bununla da yetinmemeye başlar. 0
Herakes’in uşağı değil, oda hizmetçisi olmasını -yani basbayağı kadın işlerini
yapmasını- arzulamaktadır. İş işlemek; yün eğirmek gibi! Kahraman buna da
boyun eğer; Omphale’nin dizinin dibinde oturup ona yün eğirir... dikiş diker!
Bu yeni
Herakles kraliçenin çok hoşuna gitmiş olsa gerek. Neden mi böyle
düşünüyorum? Söyleyeyim: Kraliçenin garip istekledinin ise Herkül’ün
“alamet-i farika”sı olan aslan postunu giymesini buyurmaktadır!
Böylece -bir
defada 77 kızı kadın yapan- kahraman üç yıl boyunca bir çeşit transvestit[47] olarak
yaşamak zorunda kalır. Üç yıl boyunca kadın elbiseleri içinde, kulağında
küpeler, yün eğirip, nakış işleyip, bulaşık yıkayarak günlerini geçirir.
Kraliçe ise artık iyice “gemi azıya almış”tır. Kahramanın lobutunu
Herkül’ünbaşı üzerinde sallamakta, hoşuna gitmeyen bir şey olunca ya bu lobut
veya kendi altın sandaleti ile kahramanı dövmekte, tokatlamak sini giydiğini
yazar. Birçok paganist ressam ise Herakles’i tablolarına san bir iç etek
(.kombinezon) giymiş olarak, saçları Lid- ya'lı kızlar tarafından taranırken
aktarmışlardır.
Üç
yıl sonra Herakles azat edilir. O da gidip esaretine neden olan kralı öldürür.
Öykü biter... BDSM’ciler dışındaki her erkek Omplıale’den nefret eder... sayfa
kapanır.
Mitin
içinde sakladığı sırları çözmek için önce Omphale’nin kraliçesi olduğu Lidya
neresiymiş, ona bir göz atalım. Bir diğer deyişle gizleri eşelemeye “olay
mahallini” inceleyerek başlayalım:
Grekçe
bir sözcük gibi duran Lidya adını duyunca efsanenin Yunanistan’da ya da Roma'da
geçtiğini sanmayın; bu ülke Anadolu’muzda; Hermos (Gediz) ırmağı havzasında,
Paktolos (Şart çayı) kıyısında ve Tmolos dağının (Bozdağ) en dıştaki kuzey
yamaçlarından birinde yer almakta. Kaba adresini isterseniz Manisa dolayları
diyebilirim. Zaten başkenti Sardes, Manisa- Salihli’de... Sardes’in mitolojiye
nasıl geçtiğini ise kitabın sonundaki “Lanetlenen Krallar” adlı bölümde
anlatmaktayım.
İlk kez İÖ S.yy.da Homeros’un söz
ettiği, ama geçmişi İÖ 2000’e dayanmakta olan Lidya krallığında Kibele tapımı
çok yaygındı:
Sardes yanmıştı ve bu arada ülkenin tanrıçalarından Kyhe- ba'nın
tapmağı da yanmıştı.
Sardes'teki
tapmak beyaz mermerden yapılmıştı, çak güzel ve görkemli bir yapıydı. Kibele tapımının saygı gördüğü Lidya, tüm Anadolu krallıkları
gibi anaerkil düzendeydi. Bu yüzden kral ölünce hanedanlık kral ailesine değil;
kraliçenin evlendiği adama geçerdi. "Lidya'da kadın egemenliği vardı
ve taht kralın soyunu değil, kraliçeyi izlerdi." (Robert Briffauit)
Acaba
tanrı Merkür, Herakles’i neden Lidya’da kraliçe Omphale’ye sattı dersiniz?
Yoksa başka bir kraliçe veya kadın bu işin altından kalkamaz diye mi? Belki
öyledir, belki de değil; ama şunu bilin ki, Lidya diğer krallıklardan daha bir
anaerkildi; çünkü Lidya’nın kurucusu olan Omphale bazı araştırmacılara göre bir
Amazon kraliçesiydi! “Lidyalılar kendilerinin efsanevi ■ama gerçekten
yaşamış biri olabilecek- Amazon kraliçesi Omphale'den geldiklerini savunurlar.”
(Edith Hamilton)
Diodorus Siculus,[48] Biblioteca
Historica
Efsaneye
göre Thermodon'lu Amazonlar kadar, Libya'da da kraliçe Omphale tarafından
yönetilen Amazonlar vardır. Onlar Libya’nın batı kısımlarındadırlar.
Burada ilginç nokta
Diodoros’un Omphale’yi Lidya değil, Libya kraliçesi olarak göstermesi.
Kadınlar
alabildiğince hürdü eskiden Manisa dolaylarında. Heredot, Tarih adlı kitabında
Lidya'lı kadınların büyük bir özgürlüğe sahip olduklarım ve kocalarının bile
onları ancak kendileri istediği sürece yanlarında tutabildiğini yazmıştır.
Lidya’da kadın özgürlüğü kadar seks özgürlüğü de benzersizdi. Çıplaklık ve erotik
duyguları uyaracak biçimde giyinmek ayıplanmaz, bilakis özendirilirdi. “Lidya'lı
kadınlar kendi kocalarını kendileri seçer ve evlenmeden önce kendilerini
istedikleri gibi teşhir ederlerdi" demekte araştırmacı -yazar Robert
Briffauit. Kadınların seksüel özgürlüğü bunlarla da sınırlı değildi; çünkü genç
kızlar -yarı çıplak giyinmelerinin ötesinde- seks ilişkisi kurmaya çok genç
yaşlarda başlar, evlenene dek özgür seçimleri ile fahişelik yaparlar ve
çeyizlerini böylece biriktirirlerdi!
Mısır
ve Kabil'deki anıtlar bir yana, öyle bir anıt vardır ki, bilinen bütün
öbürlerini aşar. Bu, Karun’un babası Alyattes’in mezarıdır, etekleri büyük
taşlarla örülmüş bir toprak yığınıdır. Küçük esnafın, el işçilerinin ve aşk
satıcısı küçük kızların topladıkları paralarla yükseltilmiştir bu anıt. En
yüksek yerinde, ben oradan geçtiğim zamanda da, beş tane taş blok vardı,
üzerlerine kazılı olan yazıtlarda, buna katılan her meslek dalının ne kadar
verdiği yazılıydı, bu rakamlara göre en çoğunu bu küçük kızcağızlar vermiş
oluyorlardı. Şunu da belirteyim: Lidya'lı halk kızlarının hepsi de, kocaya
varıncaya kadar kendilerini satarlar, çeyizlerini bu zanaatla yaparlar.
Lidyalılar, kız çocuklarını orospuluğa bırakırlar.
Strabon, Coğrafya - Kitap XIII, IV:7
Koloe
gölünün
(başkent Sardes’in hemen kuzeyindeki göl, günümüzün Marmara gölü) civarında
kralların anıtları bulunur. Sardes'te Alyattes’in büyük tümülüs’ü vardır.
(...) bazıları Alyattes'in anıtına fahişelik anıtı derler. Seks ve Bolluk
Peki;
cinselliğin -ailelerin çocuklarına fahişelik izni verecekleri kadar- özgür
olduğu bir diyar sizce sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan nasıl durumdaydı?
Kimilerinin: “Hayasızlık artarsa başımıza taş yağar” sözlerini doğru çıkaracak
bir oluşumda mı? Hiç de değildi!
1893 yılında
Sardes'te araştırmalar yapan G. Radet, kitabında, “her şey”in 1.5 yüzyıl
içinde Lidya krallığının başkenti Sardes'te başladığını yazmaktadır. Bu “her
şey” tanımlamasının içine ekonomik ve endüstriyel buluşlar, para basımı,
uluslararası ve uzun mesafeli ticaret, lirik şiirsel yapıtlar, müzik, felsefe,
astronomi ve coğrafya ile metalürjinin ilerlemesi ve heykelcilik girmektedir.
Birçok kaynakta
Lidyalılar için dünyanın en iyi kervancılarıydı ve kervansaraycılarıydı denir.
Belki de bu nedenle tarihte ilk kez değiş-tokuş ticaretinden, para aracılığıyla
ticarete geçen ve altın sikkeyi basan ulus Lidyalılardı. Takas ile ticaret çok
zahmetliydi; çünkü tacirler, kervanlar ile yola çıkmadan altın ve gümüş tozunu
çeşitli ağırlıklarda tartıp torbalara dolduruyor; mallarını takas
edebilecekleri çeşitli mal ve eşyaları da yanlarına alarak yola çıkmak zorunda
kalıyorlardı. Böylesine yüklü kervanlarla yolculuk zor ve tehlikeliydi. Ticaret
sırasında ise altın ve gümüşün saflığı üzerine hep kuşkular doğuyor, çeşitli
anlaşmazlıklar çıkıyordu. Kimi zamansa satılan mal karşılığı alınan mal tacir
tarafından kısa sürede tüketilmesi gereken bir meta -örneğin meyva- oluyor; bu
sefer de tacir bu meyvalan bozulup çürümeden, parça parça, çeşitli başka
mallarla değiştirerek elden çıkarmaya uğraşıyordu.
İşte Lidyalılar ilk kez İÖ 700’de elektron’dan (ak altın; al-
tın-gümüş karışımı) sikke basarak bu zahmete son verdiler. Buluşları tek
kelimeyle devrim yaratıcıydı. Seksteki bolluğunun diğer yaşam alanlarına da
bolluk getirdiği düşüncesine kanıt oluştururcasma çok zenginleşmiş bir uluslu
Lidyalılar. Sadece kendi ticari yeteneklerinden dolayı değildi bu zenginlik;
doğa da çok cömert davranmıştı onlara. Toprak bereketliydi; çevrede bol
miktarda altın ve gümüş yatakları vardı...
Lidya'nın başkenti Sardes “altın olarak çok zengin" diye nitelenir,’
çünkü Tmolııs dağından akan ve içinde "altın kumu” taşıyan Paktolos nehri
kıyısında yer almaktadır. Lidyalılar buraya bir altın rafinerisi kurmuşlar ve
böylece çok zengin olmuşlardır.
Bu görkemli ülkenin bir de görkemli
kralı vardı. Efsanevi bir kral. Muhakkak adını duymuşsunuzdur: Karun; yan,
Kroisos ya da Krezüs! Hani “Karun kadar zengin” sözcüğünün isim babası... İşte
Lidya böylesine zengin bir ülkeydi. Refah içinde yaşayan Lidyalılar ise
erkek-egemen Yunanlılardan (Hint-Avrupalı) değildiler. Kazılardan
anlaşıldığına göre İÖ 14 ve 13.yy.da bile Miken kültüründe yaşarlardı.
Günümüzde ne yazık ki hâlâ çözülememiş olan apayrı bir dilleri vardı. Bu
nedenle Yunanlılar tarafından kendilerinden sayılmaz, “barbar” olarak
nitelenirlerdi.
Eski yazarlara
göre Lidya krallığında üç sülale yer aldı. Atys, Herakleides ve Mermnad[50] soyu. Atys
hanedanı hakkında bilgimiz çok az. Heraklidler -yani Herakles’in soyu- için ise
Herodot, Tarih adlı kitabında onların Lidya kralı olarak 22 nesil, 505 yıl
hüküm sürdüğünü yazmaktaydı. Ama gün geldi He- raklitlerin başına, karısına
çılgınca aşık Kandaules adlı bir kral geçti. Kral, karısının çekiciliğinden
öylesine gurur duymaktaydı ki, kraliçeyi çıplakken gizlice yaıdımcısı ve
sevgili dostu Gyges’e gösterdi. Kraliçe ise durumun farkına vardı; Gyges’i huzuruna
çağırdı ve iki seçeneği olduğunu açıkladı: Ya kendini küçük düşüren kralı
öldürüp kendi kral olacaktı... ya da kraliçe tarafından öldürülecekti. Gyges
kralı öldürdü; anaerkil düzen gereği kraliçe ile evlenip kral oldu ve böylece
krallık İÖ 685'de Mermnadlar soyuna geçti. Lidya, krallıktan imparatorluğa İÖ
552’ye dek hüküm sürecek olan bu soy yönetiminde ulaşacaktı.
Lidya’nın
efsanevi kraliçesi Omphale’nin kimliği belirsiz. Bir diğer deyişle tarih sayfalarında
“gerçek kişi” olarak geçen bir Omphale yer almamakta. Ama onu tanımak için bazı
ipuçları da bütünüyle yok değil; örneğin adının anlamı, onun kim olduğunu
olmasa bile neyi sembolize ettiğini gösteren önemli bilgiler içermekte.
Dilerseniz anlatmaya başından başlayayım:
Bir zamanlar
tanrı Apollon'a adanmış çok ünlü bir kehanet merkezi vardı. Yunanistan’da Delfi
(Delphoi, Delphi); Anadolu’da Didima. Didima günümüzde, güney Ege’nin güzeller
güzeli Muğla’sında yer almakta. Daha kesin bir tarif isterseniz Ba- lat’ın
18km. güneyindeki Yenihisar köyünün bulunduğu bölgede olduğunu söyleyebilirim.
Ören yeri olarak hâlâ gezilebiliyor ve şaşkınlık verecek ölçüde az hasar görmüş
yerlerden. Bu nedenle her yıl turist akınına uğramakta.
Delfi ve Didima ikizdiler üstelik:
Mavi Yolculuk, Azra Erhat, s.26
Didymeion adı neden? İlk çağ yazarları bu adın kaynağını
vermiyorlar, ikiz tapınak ya da ikizler tapmağı anlamına gelen bu ad iki
doruktu bir dağdan, ya da tanrı Apollon'un sevdiği ikizlerden gelmedir diyenler
var. (...) Nitekin Apollon adı yunanca değil,
onu yunan dinine bağlamak için yapılan tekmil ,
açıklamalar
yetersiz. Greklerin Anadolu'ya gelmesinden önce tapındırdı Didyma'da. (...)
Herodot, Lidya kralı Kroisos'un Del- fi'ye verdiği kadar bol ve ağır armağanları
Didyma'ya da bağışladığını söyler.
Delfi
eskilerde büyük önem taşıyan bir yerdi; çünkü ilk çağlarda önemli bir işe
başlamadan önce sıradan insanlar kadar krallar bile Delphi'deki biliciye
danışırlardı. Örneğin bir ülkeye sefer düzenleme kararı vermeden önce
Delphi’deki Sybilla (Sibel isminin kaynağı) adlı kâhineler aracılığı ile
Apollon’a sorular sorarlar, aldıkları bilgiler karşılığında da tapınağa
-zenginliklerine uygun oranda- hediyeler bağışlarlardı.
Bu bilgileri
tarih ve mitolojiye meraklı herkes bilir. Popüler bir yerdir Delphi. Oysa işin
birde unutulmuş yanı vardır. Bizi ilgilendiren bölüm de burası. Anlatayım:
Delphi,
bir zamanlar -yani Apollon’a ve patriarkal Yunanlılara ait olmadan çok önce-
ana tanrıçanın tapım merkezlerin- dendi. Yunan hakimiyeti -ve buna bağlı olarak
din ile kültürü- yayıldıktan sonra ise çok şey gibi Delphi de Grek dininin
eline geçti. Bu değişim mitlere, Apollon’un Delphi’de yer alan ve dişi bir
yılan-canavar olan Python (Piton)’u öldürüp merkezi sahiplenmesi şeklinde
geçti.
Uzaktan
ölüm veren tanrı Apollon ona (metindeki tüm
“o” sözcükleri, kadınlar için kullanılan üçüncü tekil kişi şeklinde
kullanılmaktadır) güçlü bir ok attı. Sonra o, büyük bir acıyla, nefes almak
için çırpınarak yere düştü.(...) sonunda hayatını kaybetti, kan içinde son
nefesini verdi. Sonra Apollon onun üzerine övündü: “Şimdi çürü toprak üzerinde
adamla beslenen! (...) Ve Phoibos (Apollo’nun lakabı) böyle dedi:
Karanlık onun gözlerini örttü. Ve Helios'un (güneş) kutsal kuvveti onu
orada çürüttü; şimdilerde Pytho denilen yerde.
Bu
korkunç yılanın çok önemli bir diğer özeliği vardı: 0, evren yaratılırken,
evreni yaratan çamurdan yaratılmış bir varlıktı... aynı insan gibi!
Çekilmiş yığın
yığın çamur bırakan sular. Güneş gökten ısıtmış toprağı, böyle doğurmuş
sayısız dirileri, yeniden. Eski biçimini vermiş kimine, kimini de yepyeni bir
kılıkla yarattı. Yaratmış istemeyerek seni de bu çamurdan ey kocaman Python,
bilinmeyen dağlarda geniş bir yer kaplayan koca yılan, yeni doğmuş ulusların
yüreğine korku salan.
Sonradan
yazılan mitlerde yılan Python yenildi belki; ama yine de hep Delfi’de kaldı...
Bir demirbaş olarak! Oysa Delfı ana tanrıçaya aitken demirbaş olarak sadece
yılan bulunmazdı. Bu anaerkil kutsal biücilik merkezinde kâhinenin tripodu (üç
ayaklı iskemlesi) ve de en önemlisi: “Ana Tanrıçanın Taşı" denilen kutsal
bir taş da yer alırdı. Bu taşın kutsal olmasının bir nedeni de vardı üstelik;
adı geçen taş bir göktaşıydı ve inanışa göre dünyanın tam ortasmdaydı!
Bilmem
Kybele’nin bir tapım merkezi Pessinus’ta -Kibele olarak tapılan- “diopetes”! ve
Kibele inancının Roma’ya ancak bu kutsal taşın götürülmesiyle geçebildiğim;
Efes’te de Kibe- le’nin Efes’teki görünümü olan Efes’li Artemis’e ait bir
meteor bulunduğunu ve bu nedenle Efes’liler ve St. Paul arasında kargaşa
çıktığını anımsadınız mı?
35
Kalabalığı yatıştıran belediye yazmanı, “Ey Efesliler" dedi, “Efes
Kenti'nin, ulu Artemis Tapınağı'nın ve gökten düşen kutsal taşın bekçisi
olduğunu bilmeyen var mı?"
Zaten Cfes’li
Artemis’in en eski heykelinin kara renkli bir meteordan oyulduğu inancı da
yaygındı.
Delfi’deki
taşın bir de özel adı vardı: Omphales (ya da Omphalos) Taşı! Omphales Taşı’nın
anlamı neydi dersiniz? Göbek Taşı! Omphale ismi öylesine göbek anlamında
kullanılırdı ki, Yunan diline bile “Umbilicus” olarak girmişti. Üstelik sadece
göbek değil, göbek kelimesinin dişil haliyle.
Omphale (veya
Omphalos, ya da göbek) ismi, sadece Yunanistan’daki kutsal taşa ve kraliçeye
değil; Didirna bilicilik merkezi gibi, kutsal Dindymon dağının da merkezine
verilen addı. Yani Dindymon dağının merkezine de Omphales denirdi. Günümüzde
Günyüzü olarak geçen bu dağ sıradan bir dağ da değildi; çünkü Kibele’nin en
ünlü ve en saygı duyulan tapım merkezi olan Pessinus da bu dağda -bir diğer
deyişle göbekte- yer alırdı. Dindymon dağı o denli ana tanrıça ile iç içeydi
ki, Kibele de sıklıkla -Dindymon dağının tanrıçası anlamına gelen- Dindymene
adı ile anılırdı. Yani Omphale’nin adının anlamı göbekti; göbek ise Kibele
tapımınm merkezi sayılan bir dağın ve dünyanın merkezini gösteren taşın adıydı!
"Omphalos,
göbek, Kybele'nin simgesidir, Ana Tanrıça'mn yeri, dünyanın göbeğidir, onu
simgeleyen her eşyada, bugüne dek tutunan ve onun kültünden gelme hamam
taslarında bile görülür."
Peki
ana tanrıçanın Anadolu tapım merkezi; tapım merkezindeki taş; ve de kraliçe
neden “göbek” sözcüğü ile adlandırılırdı? Bana kalırsa bu sorunun yanıtını
vermek için fazla kitap karıştırmaya gerek yok; çünkü sembolik anlam, kelimenin
günlük kullanımındaki mananın kendisinde! Göbek, insan embriyosu anne kamında
su dolu kesede büyürken, onu yan yaratan (dişi) tarafından karşılıksız olarak
ona verilen besinlerin girdiği nokta değil mi? İnsanın anası tarafından
beslenme noktası değil mi? İşte kutsal dağ ve kutsal taş da birer besleme
merkeziydiler. Ana tanrıçanın, çocukları olan insanlara bolluk ve bereketini
akıttığı noktalardı. Bu nedenlerden ötürü Omphale ana tanrıça tapımının/inancının
merkezindeki ve ana tanrıça enerjisini yansıtarak çevresini besleyen kadın;
Lidya ise böylesi bir kadının kurduğu/yönettiği bir ülkeydi. Herkül’ün Haremi
Robert Briffault: "Lidya
kadınlarının özgürlüklerinin gerisinde kurucuları Omphale’nin kocasının seks
kölesi olması vardı" diye yazar. Peki, kadın egemenliğinin olduğu ve
tescilli bir kahramanı bile seks kölesine -hatta “karı kılıklı” birine- çeviren
bir kraliçenin ülkesinin erkekleri de köle ve/veya efemine miydi acaba? Tüm
erkekler Herkül’ün akıbetini mi paylaştı? Lidyalı erkeklerin askerlik açısından
nasıl olduklarını bir alıntı ile açıklayayım:
O dönemde Asya’da hiçbir halk
yiğitlikte ve güçlülükte Lid- yalıların bileğini bükemezdi. At üstünde
dövüşürlerdi, büyük mızrakları vardı, usta biniciydiler.
Zaten tarih boyunca (Amazonlar gibi
efsanevi topluluklar hariç)hiçbir anaerkil toplumda, kadınların, erkekler
yerine lider oldukları görülmemiştir.
Tarih Öncesi Ege, George Thompson, s.168
Bildiğimiz anaerkil kabilelerin bir
çoğunda, belki de büyük bir çoğunluğunda gerçek denetim erkeklerin elindedir.
Zaten ister aile, ister toplum olsun, liderlik kurumu genelde
erkekegemen toplumların özelliğidir, anaerkil düzenlerde görülmez. Örneğin ilk
anaerkil toplumlardan olan ve ortalama İÖ 8000 tarihi biçilen Çatalhöyük
toplumunda ortaya çıkan lidersiz görünüm tüm arkeologları şaşırtmıştır. Çatalhöyük,
lan Hodder[51]
Güniz Karaman'ın arkeolog lan Hodder
ile yaptığı bir söyleşi Fenomen Dergisi (Milliyet Yay.) sayı:19, 15 Eylül 1997 Düşünebiliyor
musunuz? 10 bin kişinin yaşadığı Çatalhöyük'te büyük olasılıkla lider yok,
zengin kişiler (üstünler) yok, ruhban sınıfı yok. Ve bu insanlar bir
arada uyum içinde yaşayabiliyorlar.
Lidyalılar’ın
orduları da öylesine kuvvetliydi ki, tarihe, Anadolu’yu kasıp kavuran
Kimmerler’i tüm yarımadadan atan ulus olarak geçtiler. Kimmerler kuzeyden gelen
“kurtlardan daha yırtıcı” olarak nitelenen bir ulustu. Anadolu’yu yaka yıka
ilerlemişler, ana tanrıçanın en önemli krallığı olan Frigya’yı bile almışlardı.
Lidyalılar onlarla yaptıkları ilk savaşı kazandılar ama İkincisinde kral
Gyges’i de yitirerek yenildiler. Böylece Kimmer ordusu Lidya başkenti Sardes’e
girdi, Efes’e saldırdı, dünyanın yedi harikasından biri olan ana tanrıçanın
tapınağını talan etti ve Magnesia’yı aldı. Onları durduracak bir güç yok
gibiydi!
Gyges’in
ölümünden hemen sonra Ardys kral olunca işler değişti ve Lidya ordusu yeniden
toparlanarak Kimmer vahşetini tamamen Anadolu’dan atmayı başardı. Bundan sonra
ise kimse durduramadı Lidyalılan. İtalya’yı Roma’ya dek işgal ettiler. Özetle
Perelere yenilene dek girdikleri her savaşı kazandılar ve sonunda krallıktan
imparatorluğa atladılar. Böylesine cesurdu Lidyalı erkekler.
Tamam;
erkekler iyi savaşıyordu ama acaba bu yiğit erkekler seferden evlerine
döndüklerinde karılarına kölelik edip; en azından ikinci sınıf vatandaş olarak
mı yaşıyorlardı acaba? Ne de olsa ülke anaerkildi ya!
Dilerseniz bir karara varmak için “bizzat” Herkül’ün Lid- ya’daki
seks yaşantısını inceleyelim. Araştırmacılar işin başlangıcının ona dayandığa
inandıklarına göre, kimi sonuçlara varabiliriz belki. Öncelikle söylemem
gereken, klasik (kimi araştırmacılara göre gerçeğin bozulmuş hali olan)
mitlerin yazdığı gibi Omphale ile Herkül’ün sadece seks kölesi-efendisi değil,
karıkoca olduğudur! Bazı efsaneler bu gerçekten açıklıkla söz etmektedir. Bu
durum gariptir; çünkü mitlerde anlatılan Omphale, asla kölesi ile evlenecek
yapıda bir kadın değildir. Üstelik onların evlilikleri ataerkil erkeklere
gıpta ettirecek kadar “hoşa gidecek” yapıdadır. Ne demek istediğimi
açıklayayım: Omphale, eşsiz kahramana dört çocuk doğurmuştur... gelecekte çok
önemli roller üstlenecek çocuklar! Örneğin bir tradisyona göre Lamos (veya
Agelaus) kral Karun’un atası olacaktır. Bir diğer tradis- yon ise Lidus’un
Lidya adının isim babası sayıldığını yazar; çünkü Lidya’nın -önceleri Maionia
olan- adı, Lidus'tan dolayı Lidya'ya dönüşmüştür. Kısaca Herkül basit bir köle
değil, ülke üzerinde derin izler bırakacak kimselerin babası olacak kadar
önemli konumda... bir anlamda kralıdır.
Üstelik
Herakies, Omphale ile geçirdiği sürede sadece Omphale ile de birlikte
olmamıştır. Omphale, -Lidya’da yaşanan özgür cinsellik gereği- Herkül’ü başka
arkadaşlarıyla ve köleleriyle de paylaşmıştır! Zaten dikkat edilecek olursa
Omphale ve Herakles’i gösteren resimlerin çoğunda bulunan ortak özellikler de
anlamlıdır: Öncelikle resimlerin hepsinde kraliçe ve kahraman çıplaktır;
Herkül nakışlar işlemekte/yün eğirmektedir; ve de yanlarında başka bir (ya da
iki) çıplak genç kız vardır! Pek de bilinmeyen mitlerde ise Herakles’in
birlikte olduğu kızlardan biri -bir köle kız- fazlasıyla öne çıkmıştır. Öyle
ki, onun Herakles’ten Kleodaios ya da Alkaios adlı bir oğlu olduğu ve
Lidya tahtında kral olarak geçtiği öne sürülmüştür.
Bizim
zavallı-aşağılanmış-köle Herakies pek de mutsuz değilmiş; ne dersiniz?
Sadece bu kadar
da değil; Herakles’in, Omphale ile sürdüğü seks yaşamı mitolojiye hep eğlenceli
mitlerle yansımıştır. Cin- sel hayatlarının altyapısı daima keyif/gülüş/eğlence
doludur sanki. Bunun ötesinde, Herakles’in, kölelik devrinde tek başına
yaşadığı olayları anlatan efsanelerdeki deyim yerindeyse “matrak” hava,
cinsellikle ilgili başka mitlerde görülmedik oranda fazladır. Oysa Yunan
mitolojisinde genelde tanrı ve kahramanların seks ilişkilerini anlatan klasik
efsaneler (özellikle de Herakles’in başından geçenler) genelde acı, ölüm,
ayrılık ve yıkımla doludur.
Bu düşüncelerimin kanıtı olarak
sanırım size iki efsaneden söz etsem iyi olacak; okurken her defasında
gülümsediğim -sizi de gülümseteceğine emin olduğum- iki efsaneden... Doğa Tanrısı Pan’ın Çırılçıplak Ayinleri
Günlerden bir
gün Omphale ve Herakles kimi zaman yaptıkları gibi doğada birleşmeye karar
vermişler ve Lidya korularında kuytu bir mağara bularak birbirlerinin
olmuşlar... tabiidir ki, Herkül kraliçenin dantelli çamaşırlarıyla, Omphale ise
aslan postu giymiş olarak.
Rastlantıya
bakın ki, tanrı Pan da o geceki “kısmetini” aramak üzere bölgedeymiş ve
sevişeceği bir su perisi aramaktaymış. Pan’ın kimliğini bilmeyenler için
kısaca tanıtayım: Pan, seks ve içkiden çok hoşlanan (yani bu konuları yöneten)
bir kır ve doğa tanrısı. Belden aşağısı keçi, üstü erkek. Araştırmacılara göre
tektanrılı dinlerin boynuzlu, keçi görünümlü korkunç şeytanının kaynağı. Oysa
Pan. Peter Pan’a ve Pan flüte isim babalığı yapacak ölçüde masum bir tanrı.
Tabidir ki şehvetli olması bir kenara bırakılacak olursa... Yunan mitolojisinde
hiçbir olumsuz miti yoktur Pan’ın, kırlarda sarhoş gezip, su perilerini
kovalaması ve eline geçirdiğini de “affetmemesi” dışında! Sıklıkla şarap
tanrısı Dionysos’un alayında görünen bu keçi-adam çok da neşeli bir tanrıdır.
Hep sırıtır, dans eder, Syrinx’ini çalar ve çayırlarda dolaşıp durur. Öğleleri
sıcakta ise serin ağaç gölgeliklerinde uyuklar. Onu uyandırmak ise çok
tehlikelidir, çünkü fena halde korkup paniğe kapılır. Panik kelimesinin onun
bu korkusundan doğduğuna inanılır... oysa az sonra göreceğimiz gibi bu doğru
değildir.
Adının
kaynağı da ilginçtir Pan’ın.
Popüler
etimoloji Pan adını Grekçe “bütün" kelimesine bağlar. Daha sonra filozof
ve mitograflar bu tanrıda Evren’in ve Bütün'ün tecessümünü gördüler!
Bulfinch's Mythology (The age of fable or stories of gods and
heroes), Thomas Bulfînch
Tanrının adı
her şeyi açıklar, Pan evrenin sembolü, doğanın kişileşnıiş haliydi: ve daha
sonraları tüm kafir tanrıların örneği sayıldı.
Pan’ın sonu da enteresan. Arkadialı olsa da, birçok Anadolulu tanrı
gibi basbayağı ölüyor bu tanrı da. Tann olduğu halde! Bize bu bilgiyi veren
Plutarkos’un yazdığına göre birgün bir gemi Korfu’nun güneyinden, Paksos
adasından geçerken, tayfaların tümü şöyle bir ses duyduklarını iddia etmişler.
Bu ses gemi dümencisine: “Epeiros’a gidince haber verin, ulu Pan öldü” demiş.
Herkes şaşkınlık içine düşmüş doğal olarak; kimi bunun kıyıda gizlenen
kişilerin bir şakası olduğunu ileri sürmüş, kimi ise tanrısal haber olduğuna
inanmış. Dümenci de inananlardan olduğu için Eperios’dan geçerken "Ulu Pan
öldü” diye karaya doğru haykırmış. İşte o anda çok garip bir şey olmuş, karadan
korkunç bir çığlık duyulmuş; acı, dehşet dolu. Sonra bir tane daha, bir tane
daha. Giderek çığlıklar tüm çevreyi kaplamış. Oysa etrafta kayalardan,
ağaçlardan ve hayvanlardan başka canlı yokmuş!
Bu olayın imparator Tiberius
zamanında olması da önemli kanımca; çünkü bu imparator İS 14 ile 37 arasında
hüküm sürmüş. Yani İsa peygamber doğduktan hemen sonra! İsa doğuyor, Pan
ölüyor; Hıristiyanlık doğuyor, paganizm ölüyor. Hıristiyanlık güçlenince Pan’m
görünümü, tektanrının en büyük düşmanının görünümüne uyarlanıyor... Böylece
tektannnın dinlemdeki en büyük kötülüğün içeriği de belli olmuş oluyor bence:
Seks ve doğallık!
Panik kelimesinin -hatta duygusunun- kaynağı da öğle uykusundan
uyandırılıp korkan Pan değil. Panik duygusunun kaynağı pan-doğanın, tüm
doğanın dehşeti... Pan’ın ölümünü haber alınca başlarına gelmekte olanı -yani
Ortaçağ’da doruğa çıkacak olan Hıristiyanlık kabusunu- hissedip ölesiye korkan
doğanın dehşeti. Bu düşüncem Bulfinch tarafından da bir anlamda doğrulanmakta.
Bulfinch's
Mythology (The age of fable or stories of gods and heroes), Thomas Bulfinch
(...) ne zaman ki tanrı Bethlehem çobanlarına İsa’nın doğuşunu
açıkladığında, tüm Yunan adalarından derin bir inleme ve Pan'm öldüğü duyulmuş.
Tektanrılı dinlerin korkunç varlığı şeytana “imaj babalığı” yapma
şanssızlığına uğrayan Pan işte böyle bir tanrı! Zaten bu gerçek başka
araştırmacılar tarafından da kabul görmekte:
Bilinmeyen Yönleriyle Satanizm, Bülent Kısa, s.22
Hıristiyanlık ilk dönemlerinde
Avrupa'ya yayılmaya başladığı zaman kilise kendisini güçlü hissettiği anda eski
dinleri yasaklamış, eski tanrıları da derhal Şeytan ilan etmiştir. (...) Eski
Roma' nın ışık tanrısı olan Lucifer, şeytan ilan edilmiş ve adı da birçok
yerde şeytanın özel ismi haline gelmiştir. Hıristiyanlık bu fikri yayana kadar
insanların kafasına boynuzlu, kuyruklu, toynaklı bir şeytan imajı da yoktu. Onu
yaratan da kilisedir. Belden aşağısı keçi, yukarısı insan, kafası boynuzlu
şeytan imajını kilise tamamen Eski Yunan orman ve doğa tanrısı Pan'dan
almıştır.
The Satanic Bible, Anton La Vey
Şeytan, yarı-insan yarı keçi
şeklinde tasvir edildi, Dionysos ve Pan isimleri verildi. Oysa Grekler’in
Paıı'ı bereket ve doğurma gücünü sembolize ederdi. Sonradan yeni idare gelince
geçmişin tanrıları şimdinin habis varlıkları şekline sokuldular. Yeni dinin
gelişiyle eski tanrılar cehenneme sürüldüler. Teolojistler lejyon üzerine
lejyon eklediler ve ilhamın müjdecilerinin hepsi kötü oldu.
Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı
Yeni tanrılara
inanınca eski tanrılar şeytan olur. Evet, böylece
Pan’ı da tanıdıktan sonra Omphale ve Herak- les’e geri dönelim:
Mit bu ya, o
gece sevişmek için su perisi arayan Pan’ın yolu kraliçe ve kahramanın seks
yapıp, o yorgunlukla uyuya kaldıkları mağaraya düşmüş; dalmış mağaranın karanlığının
içine ve onların soluklarını duyunca anlamış ki, içerde uyumakta olan birkaç
kişi var.
İlerlemiş içeri
doğru, yavaşça -karanlıkta ancak ana hatlan- nı gördüğü- ilk bedene
yaklaşmış... yoklamış... eli aslan postuna değince bir erkekle karşılaştığını
düşünerek diğer bedene yönelmiş ve ikinci vücudu yoklamış. Bu kez elleri
dantelli, fıyonklu eteklere iç çamaşırlarına dokununca Pan da keyifle bir dişi
bulduğunu düşünmüş. Öylesine coşmuş bir durumdaymış ki tan- rı(l), fazla
beklemeden önünde uyumakta olan bedenin üzerine çıkmış ve sabırsızlıkla cinsel
organını -yumuşak bacaklar arasında, nemli bir yuvaya sokacağı umuduyla-
itmiş... îtmiş ama bir de ne görsün? Önünde orman gibi kıllı ve dev direkler
gibi kalın iki bacak ve beklediğinden bambaşka bir şey var.
Ama coşku dolu
Pan bu... Kıl, mil hiç durdurur mu onu? Giriştiği işe devam etmeye başlamış
tabii ki. Oysa onun da karşısında Herakles var... o da durur mu böyle bir
“muamele” karşısında? Hemen elinin tersi ile uzaklaştırmak istemiş tanrıyı, hafifçe
itivermiş... Pan’ı çığlık çığlığa uçuracak kadar hafifçe! Gürültüler ise
sonunda Omphale’yi uyandırmış, kraliçe merakla ne olduğunu anlamak içir bir
meşale yakmış. Bir de ne görsün? Pan “heyecanı” elinde, acı içinde bağırarak
kaçmakta! Şehvetli tanrının görüntüsü o denli komikmiş ki, kraliçe de, kahraman
da gülmekten yerlere düşmüşler.
Bu olaydan Pan tabiidir ki çok utanmış... Elbise denen ve onu
aldatan kumaşlardan nefret eder olmuş. Ovidius’un anlattığına göre u günden
sonra giysileri yaşamından uzak tutmaya karar vermiş ve ayinlerinde elbise
giyilmesini tümden yasaklamış. Bu nedenle paganist çağlarda Pan’a tapanlar
ritüellerini çırılçıplak yaparlarmış. Eşsiz Kahramanın
Kıllı Kıçı
İkinci
mit bundan da komik ama bu kez olayın kahramanı Pan değil, Kerkoplar adıyla
anılan iri yarı ve çok güçlü -ama bir o kadar da neşeli- iki haydut kardeş.
Kerkoplar, Lidya’nm güney batısındaki geçitleri tutar, Efes çevresinde
yolculuk edenlerin yolunu keser, çeşitli eşek şakaları ve şaklabanlıklar
yapar, üstelik onları soyarlarmış. Tzetzes’in anlattığına göre yaramazlıkları
o kadar artmış ki, sonunda kendi anneleri (Okeanos’un kızlarından Theia») bile
gün gelip onları “ikisinden de çok daha güçlü ve onların sırtım yere
getirebilecek biri olduğu konusunda” uyarmak zorunda kalmış. İki kafadar
tabiidir ki annelerine inanmamışlar ve her zamanki neşeli halleri ile bu
düşünceye kahkahalarla gülmüşler. Anneleri ise o zaman ciddiyetle eklemiş ve
demiş ki: “Sözlerimi ciddiye almıyorsunuz demek? Peki! Ama hiç olmazsa 'sık kara
orman içinde kara dipli adam’ı görünce sizi yenebilecek tek kişi ile
karşılaştığınızı anlayın.” Kerkoplar analarının öğüdüne aldırmamışlar ve
zanaatlarına devam etmişler.
Yine geleni
geçeni soydukları bir gün, yol kenarında uyuyakalmış olan Herkül ile
karşılaşma ve daha da kötüsü onun erzak dolu torbasını çalma şanssızlığına
uğramışlar. Kahraman hemen uyanmış ve ikisini de kıskıvrak yakalayarak omzuna
vurmuş. Amacı haydutları Lidya’ya götürüp hapse tıkmakmış. ,
Gelin görün ki, o gün hava çok çok sıcakmış ve Herakles pantalonunu
-veya eteğini!- ve de donunu çıkartmış olarak uyuyormuş yol kenarında. İki
kardeşi baş aşağı omuzladığında haydutların gözleri kahramanın kalçası
hizasına gelmiş kaçınılmaz olarak. İki kardeş böylece “her şeyi” görür olsalar da
kafalarını
29 Bunlar Yunan dininin tanrılarının soyuna düşman bir soy olan
Titanlar. Ze- us ve yandaşlan tarafından yeniliyorlar. Böylece iktidar Zeus’a
geçiyor. Yani iki haydut. Zeus ve soyuna karşı bir soydan gelmekte.
![]() |
ye güldüklerini sormuş; kızgınlıktan elinden her an bir kaza çıkabilirmiş. Neşeli haydutlar ise olayı öylesine komik şekilde anlatmışlar ki, kahraman da kendini tutamayıp basmış kahkahayı. O kadar çok gülmüş ki onlara, sonunda ikisine de özgürlüklerini bağışlayıp serbest bırakmış.
Kerkopesler’in
sonu mu? Zeus tarafından getirilmiş tabii ki!
Kerkoplar
Theia ve Okeanos'un oğullarıydılar ve Zeus'u aldatmaya çalıştıkları için onun
tarafından taşa çevrildikleri söylenir.
Bilmem
önceki sayfalardan dünyanın ilk fahişeleri olan Kıb- rıs’lı Propoitidler
denilen kızların Afrodit’in lanetine uğrayarak önce azgın yosmalar olarak
yaşarken, ardından taş kesilmelerini; Kibele’ye taş şeklinde tapıldığını ve
dünyanın merkezindeki ana tanrıçanın Omphalos taşını anımsadınız mı?
30 Suda. Yunan sözlüğü. İS 10 yy.
İşte,
Herakles’in Omphale ile olan günlerinde yaşadığı seks serüvenlerine iki örnek.
Yunan mitolojisinde benzeri çok az görülecek kadar neşeli olmaları anlamlı
değil mi sizce de?
Anadolu kültür ve tarihinde,
uygarlık ve seks özgürlüğü açısından benzersiz bir yere sahip olan Lidya
imparatorluğunun ve Karun’un sonunun bir metafizik etki ile geldiği hakkında
bazı ipuçları vardır. Tektanrının, Atlantis’ten, İrem bağlarına dek nice ulusu
“küstahlaştıkları, tanrılara saygı göstermedikleri” ve buna benzer nice
nedenden dolayı yok ettiği konusunda hayli bilgi bulunsa da,[52] bunlar
genelde mitolojik öykülerde ve gerçekliği asla kanıtlanamayan dinsel
hikayelerde izlenir. Oysa Lidya gibi gerçek bir ülkenin yıkımı konusunda
sarfediimiş öyle tanrısal sözler, yaşanmış öyle ilginç olaylar vardır ki,
insan ister istemez tanrının ulus yok ettiği hakkındaki dinsel ve mitolojik
öykülerin gerçek olabileceğini düşünür.
Herodot’a göre
Lidya, tanrılar tarafından, Gyges’in, kral Kandaules’i öldürmesi suçu nedeniyle
yıkılmıştır.
Krezüs (Lidya ‘nın yıkıldığındaki kralı), Heraklesoğıdlan- nın bir
askeriyken, bir kadının ihanetine alet olarak efendisini öldüren ve üzerinde
hiçbir hakkı bulunmadığı tahtı ele geçiren dördüncü kuşaktan dedesinin
yaptığını ödemiştir (...)
Belki
ödemiştir... ama nedense Kandaules öldürüldükten beş kuşak sonra! Tanrısal
zamanlamadaki gecikme yüzünden Hero- dot’un sözleri inandırıcılıktan biraz uzak
gibi dursa da, Tevrat’ta yer alan bazı ayetlerin, zamanlamadaki gediğin
nedenini açıkladığı düşünülebilir:
5 (...)
bahaların günahını çocuklar üzerinde, üçüncü nesil üzerinde ve dördüncü nesil
üzerinde arayan (...) kıskanç bir tanrıyım.
18
RAB (...) babaların işlediği suçun hesabını üçüncü, dördüncü kuşak
çocuklarından sorar.
Yukarıdaki
iki ayet ile yapılan netleştirme fazlasıyla “yuvarlak” sayılıp, zorlama bir
yorum şeklinde algılanabilir; oysa Lid- ya ve tektanrı arasında gerçekten bir
çarpışma olduğu Tevrat tarafından da doğnılanmakta, Lidya’nın sonunun,
tektannnın tarafından getirileceği açıkça söylenmektedir.
Tevrat,
Hezekiel 30:
5 Mısır'la
birlikte Küş, Pût, Lud (Lidya), Arabistan, Kuv ve antlaşma yaptığım
halkım (İbraniler) kılıçtan geçirilecek.
Lidya
ülkesinin Tevrat’da yer alması gibi, Lidya’nın son krah Karun’un da Tevrat’a
girmiş ve Korah[53] adıyla yerin
dibine batırılmıştır! Hayır, “yerin dibine batırılmış” cümlesi bir benzetme,
bir “teşbih” değil; gerçeğin ta kendisidir. İlerdeki sayfalarda detaylı olarak
tartışacağımız gibi Musa, İbranileri Mısır’dan çöle çıkardığında; sözde
firavunun casusu olan Korah, arkadaşları ile Musa’ya baş kaldırır. Tıpkı
Lidyalılann metal parayı icat etmesi ve çok iyi kervancı-tacirler olmaları, Karun’un
da dünyanın en zengin krallarından sayılması gibi, Ko- rah da Ahd-i Atik’te
parayı bulan ve ticarette çok başarılı olan bir kişidir. Üstelik sahip olduğu
servetin ona tanrı tarafından verilmediğini, fakat kendinin çalışıp
kazandığını söylemek gibi bir de günahı vardır. Devamını dilerseniz Tevrat’tan
okuyalım:
1-2
Levi oğlu Kehat oğlu Yishar oğlu Korah, Ruben soyundan Eliavoğullan'ndan
Datan, Aviram ve Pelet oğlu On toplulukça seçilen, tanınmış iki yüz elli
Israili önderle birlikte Musa'ya başkaldırdı, diye başlar bölüm.
Ve
şöyle devam eder:
3 (Korah ve arkadaşları) Hep birlikte Musa'yla Harun'un yanma
varıp, "Çok ileri gittiniz!" dediler, "Bütün topluluk, topluluğun
her bireyi kutsaldır ve RAB onların arasındadır. Öyleyse neden kendinizi
RAB'bin topluluğundan üstün görüyorsunuz?
Böylece
bir çarpışma başlar. Musa: “16 Sonra Korah'a, “Yarın sen ve bütün
yandaşların -sen de, onlar da- RAB'bin önünde bulunmak için gelin" dedi,
“Harun da gelsin. 17 Herkes kendi buhurdanını alıp içine buhur koysun. İki yüz
elli kişi birer buhurdan alıp RAB'bin önüne getirsin. Harun'la sen de buhurdanlarınızı
getirin." der. Ardından olay kurgu-bilim filmlerini aratmayacak
şekilde gelişir:
18
Böylece herkes buhurdanım alıp içine ateş, ateşin üstüne de buhur koydu. Sonra
Musa ve Harun'la birlikte Buluşma Ça- dırı'nın giriş bölümünde durdular.
23-24 RAB Musa'ya, "Topluluğa
söyle, Korah'tn, Datan'm, Aviram'uı çadırlarından uzaklaşsınlar" dedi.
25
Musa Datan'la Aviranı'a gitti. Israil'iıı ileri gelenleri om
izledi.
26
Topluluğu uyararak, "Bu kötü adamların çadırlarından uzak
durun!” dedi, “Onların hiçbir şeyine dokunmayın. Yoksa onların günahları
yüzünden canınızdan olursunuz.”
27
Bunun üzerine topluluk Korah, Datan ve Aviram'uı çadırlarından
uzaklaştı. Datan’la Aviram çıkıp karıları, küçük büyük çocuklarıyla birlikte
çadırlarının önünde durdular.
31
(...) Korah, Datan ve Aviram'uı altındaki yer yarıldı.
32
Yer yarıldı, onları, ailelerini. Korah'ın adamlarıyla inallarını
yuttu.
33
Sahip oldukları her şeyle birlikte diri diri ölüler diyarına
indiler.
Yer onların üzerine kapandı. Topluluğun arasından yok oldular. .
34
Çığlıklarını duyan çevredeki İsraililer, “Yer bizi de yutmasın!"
diyerek kaçıştılar.
35
RAB'bin gönderdiği ateş buhur sunan iki yüz elli adamı yakıp yok etti.
Korah’ın sonunu böylece getiren Rab; peki Karun'un ve Lid- ya
imparatorluğunu sonunu getiren Persler kim? Sıradan insanın bilgisine uygar ve
cesur bir ulus biçiminde yansıyan bu imparatorluk, gerçekte nasıl bir kültür
ve dinde yaşamaktadırlar?
Öncelikle altını çizmek isterim ki Persler, ataerkil inançlara ve
savaşçı kültüre sahiptiler. Ataerkil pantheon sahibi inançlar ise, her nekadar
paganist gibi dursalar da, çokluk tektanrıcılığın öncülüdürler... tıpkı Yunan
mitolojisi gibi. Örneğin Perslerde, İslam'da görüldüğü gibi, tapılan tanrının
idolünü (yani putunu) yapmak yasaktı. Tanrıların insana benzedikleri
düşüncesini çağrıştırarak, insanla tanrısı arasında köprü kurarak onları
birbirine yaklaştıran idol geleneği bütünüyle terk edilmişti. Perslerin tanrıları
insana benzemezdi, insandan uzaktı, belirsizdi, soyuttu, ulaşılmazdı... bu
nedenle tüm bilinmeyenler gibi korku yaratmaktaydı. Bu özelliğe ek olarak
İslam’ın bir diğer temel koşulu olan kanlı kurban verme zorunluluğu, Pers
dininde de aynen uygulanmaktaydı.
(...)
Tanrı heykeli, tapmak, sunak yapmak gibi şeyler bilmezler; hatta yapana deli
derler, bu, sanırım, onların tanrılara. Yunanlılar gibi insan biçimi
yakıştırmış olmamalarından ileri gelir. Dinleri Zeus'a kurban kesmeyi
gerektirir; kurbanları dağ başlarında keserler ve Zeus dedikleri tanrısal gök
kubbedir."
Erkek
cinsi ve erkeklik özellikleri sadece dinde değil, kültürlerinde de aşın
biçimde yüceltilir; kadınlar, ikinci sınıf bir cins olarak görülürdü. Aynca,
Yunanlılarda -kahramanlarda bile- geniş ölçüde izlenen ve kendi cinsine
fazlasıyla dönük olmaktan doğan bir eşcinsellik eğilimi Perelerde de vardı.
Herodot, Tarih
1:135
Tersler
(...) genç oğlanlarla ilişki kurma huyunu Yunanlılardan almışlardır. Evlilik
hayatına gelince, her birinin birkaç nikahlı karısı olduğu halde çok sayıda
cariye satın alırlardı.
Herodot, Tarih
3:69
İranlı
kadınlar kocalarının yatağına sıra ile girerler.
Herodot, Tarih
9:107
Persler
arasında kadından farksız sayılmak en büyük hakarettir.
Pers şefleri, gemileriyle gelip lonia (Ege’de yaşayan. Yunanlı olup olmadıkları tartışılan kavim) gemilerinin
karşısına dikildikleri zaman, İonialılara karşı savurdukları tehditlerin
hepsini ger- çekleştirmişlerdir. Bir siteye girdikleri zaman en güzel
oğlan çocukları ve çocuk yapabilecek erkekleri iğdiş edilmek üzere ayın,
yarlardı; en güzel kızlar büyük kralın sarayına gidiyorlardı. anda kentleri ve
tapmakları ateşe veriyorlardı.
Krezüs’ü
esir eden Pers kralı Kiros ise başlı başına inceleme konusu olabilecek bir
kişidir. Onu ve yaşamını mercek altına alarak birçok soruya yanıt bulmak
olasıdır. Öylesine ilginç bir imparatordur ki Kiros; tektanrıh ilk din olan
Yahudiliğin tannsı Yahve tarafından -bu dinden olmadığı halde- "göklerin
krallığının" verildiği söylenen ve Yahudilikte bir peygamber görünümünde
yer alan bir kraldır!
1Pers Kralı Koreş'in krallığının
birinci yılında RAB, Yereni- ya aracılığıyla bildirdiği sözünü yerine getirmek
amacıyla, Pers Kralı Koreş'i harekete geçirdi. Koreş yönetimi altındaki bütün
halklara şu yazılı bildiriyi duyurdu:
2Pers Kralı Koreş şöyle diyor: 'Göklerin Tanrısı RAB yeryüzünün
bütün krallıklarını bana verdi. Beni Yahuda'daki Yerıışalim Keııti'nde kendisi
için bir tapmak yapmakla görevlendirdi.
22
Pers Kralı Koreş'in krallığının birinci yılında RAB, Ye- remya
aracılığıyla bildirdiği sözü yerine getirmek amacıyla, Pers Kralı Koreş'i
harekete geçirdi. Koreş yönetimi altındaki bütün halklara şu yazılı bildiriyi
duyurdu:
23
Pers Kralı Koreş şöyle diyor: 'Göklerin Tanrısı RAB yeryüzünün
bütün krallıklarını bana verdi. (...)'
28
(,..)Koreş
için, 'O çobanımdır, Her istediğimi yerine getirecek'. (...) diyen RAB benim.
94 Tevrat,
İşaya 45:
1
RAB
meshettiği kişiye, Sağ elinden tuttuğu Koreş'e sesleniyor. Uluslara onun
önünde baş eğdirecek, Kralları silahsızlandıracak, Bir daha kapanmayacak
kapılar aç acak. Ona şöyle diyor:
2
"Senin
önün sıra gidip Dağları düzleyecek, Tunç kapıları kırıp Demir sürgülerini
parçalayacağım.
3
Seni
adınla çağıranın Ben RAB, İsrail'in Tanrısı olduğumu anlayastn diye Karanlıkta
kalmış hâzineleri, Gizli yerlerde saklı zenginlikleri sana vereceğim.
4
Sen
beni tanımadığın halde Kulum Yakup soyu ve seçtiğim İsrail uğruna Seni adınla
çağırıp onurlu bir unvan vereceğim.
5
RAB
benim, başkası yok. Benden başka Tanrı yok. Beni tanımadığın halde seni güçlü
kılacağım.
6
Öyle
ki, doğudan batıya dek Benden başkası olmadığını herkes bilsin. RAB beninı,
başkası yok.
7
Işığı
biçimlendiren, Karanlığı yapan. Esenliği ve felaketi yaratan. Bütün bunları
yapan RAB benim.
İbranilere,
farklı tanrılara tapan ülkelere girip, kentleri de yakıp yıkmalarını buyuran;
hatta kimi kez İbrani komutanlara, bu kentlerdeki kadınlan öldürmedikleri için
ceza olarak veba yollayan Rab’bin; ateşe tapan birine seçilmiş kavmini koruma
görevi vermesindeki anlaşılamazlık birçok incelemecinin de dikkatini
çekmektedir.
12.
Gezegen,
Zecharia Sitchin, s.27
Kuruş
(Kimsi, bir "Yahweh'in nıeslı ettiği" olarak düşünülür. İbrani
tanrısı ve İbrani olmayan biri arasındaki son derece sıra dışı bir ilişkidir
bu.
Özetle Lidya,
sonu Tevrat’a göre tanrı emriyle, tanrının “harekete geçirdiği”
peygamber-kralı aracılığı ile getirilmiş; ve de böyle olacağı yine Tevrat’ta
yazılmış bir ülkedir... ki kanımca bu durum Omphale’nin Lidya'sının sıradan bir
imparatorluk olmadığının çok önemli bir kanıttır.
Böylesinc önemli bir başarıya imza
atan Kiros'un tanrısallığı sadece kendine özel midir? Yoksa o, soyu olan
Penslerden çok daha "tanrısal’’ bir soyun, seçkin bir ömeği midir?
Pensler, tam olarak kimdir? Bir diğer deyişle özleri, ya da soylarının temeli
hangi ırka dayanır ve bu ırk nasıl bir kültür, din ve geçmişe sahiptir ki,
Kiros gibi bir kral çıkarabilmişlerdir?
Pers ırkının kökü olan Aryalar
hakkında anlatılacak şey çok... Elimizdeki bilgiler, bizi öylesine kafa
kurcalayın noktalara ulaştırabilecek yapıda ki, onlar hakkındaki bazı şeylerin
en başından altını çizmek isterim:
Tahminen İÖ 14.
yy. öncesinde Aryalar Kuzey İran ve Kafkasya'dan Hindistan’a giriyorlar. Kim
oldukları ve nereden geldikleri tartışma konusu olmuş, ama hiçbir zaman
kesinleşememiş garip bir kavim bunlar. Savaşçı ve ataerkil güçler. Hindistan'ı
istila ettiklerinde oralarda yaşamakta olan yerli halka Ve- dizm dinini kabul
ettiriyorlar... oysa yerli halk ana tanrıçaya tapmakta!
Encyclopedia Mythica, Alan G. Hefner
Bilinmeli
ki, (...) Kadın, anne, dişilik organı ve rahim şeklindeki üstün bir güç
kavramı önceki baskın kültür olan patriarkal Aryanlar arasında görülme:. Fakat
Hindistan'ın Aryanlar öncesi insanlarının unutulmuş ve tarih öncesinden kalma
ana tanrıça kültlerinde geniş olarak yer alırdı.
Creative Mythology, Joseph Campbell
Aryanlar istila ettikleri yerlere İÖ 1500-1250 yılları arasında
girdiklerinde kendileri ile birlikte erkek egemen tanrılarını ve ilkel
mitolojilerini de getirdiler ve bu inançlar oralarda bulunan daha önceki
Evrensel Tanrıça inancı ile karıştı. Modem tarih
biliminde de uzun süre Hindistan’ın yerli halkı ilkel, Aryalar ise üstün ırk
olarak görüldü. Belki de hâlâ birçok kesimde öyle... Oysa işin aslı bu değil!
Son araştırmalar durumun hiç de böyle olmadığını gösterdi: Gerçekte Aryalar
ilkel, saldırdıkları bölgenin halkı ise son derece uygardı!
Büyük şehirleri, gelişmiş bir ziraatı, büyüyen bir ticareti
kapsayan ileri bir uygarlığın kadim zamanlarda İndüs vadisinde mevcut olduğu
yolunda hiçbir şüphe kalmamıştır. Bilginler böyle bir uygarlığın, Sümer
uygarlığı başladıktan bin yıl kadar sonra ortaya çıktığına inanıyorlar.
Yerli halkın
temel inancı olan ana tanrıça tapımı yerine Ve- dizm kuruluyor; ardından
Vediztn de zamanla "rafineleşiyor"; böylece bu dininin üzerine bir
din daha oluşuyor: Brahmanizm! Brahmanizm çok ilginç bir din; çünkü birçok
araştırmacı Brahmanizm’in tektanrıcılıkla çok yakın ilişkisi olduğuna
inanmakta:
Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Brahma
(Brahma) Hint
çoktanrıcılığınm sayısız tanrıları içinde en soyut tanrıdır (Perslerin de
tanrıyı soyut olarak kabul ettiklerini anımsayın). Bu yüzden onun üzerine
tasarımlanmış hemen hiç öykü yoktur. Bütün bilgilerini Veda adı verilen dört
kutsal kitaba yazmış olduğu söylenir. Bundan da anlaşıldığına göre tek-
tanrıcı dinlerde olduğu gibi, kutsal kitaplar da hu yaratıcı tanrının sözleri
ya da bilgileridir. Görüldüğü gibi tektanrıh dinlerin değişmez niteliği olan
"yaratan ve kitabı” Hint düşüncesinde İÖ 2000 yıllarında gerçekleşmeye
başlamıştır. (...) Brahmanizm, çeşitli yorumlara uğramakla birlikte, kanımızca
tektatırıcı bir doğatanrıcılıktır." Brahmanizmde üç baştann var:
Brahma, Vişnu ve Şiva. Brahma’yı az önce tanıdık. Vişnu da Brahma
kadar ilginç bir tanrı; çünkü Avatarlarının (yani dünya üzerinde cisimleşme biçimlerinin)
önemlilerinden biri de domuz! Hani Attis ve Ado- nis’i öldüren hayvan olduğu
için ana tanrıça tapım merkezlerine sokulmayan hayvan...
Hindistan’ın
uygar kentlerini ve ana tanrıça inancını yok eden Aryalar, tarih sahnesinde
sadece Pers imparatorluğunun kökleri olarak değil; çok çarpıcı bir diğer oluşum
içinde de yer aldılar. Ama bu kez büyük bir insanlık suçu ile birlikte anılmaktaydılar;
çünkü ikinci dünya savaşında insanları, insan/insan değil diye kategorize
ederek en rezil işkencelerle öldürten Hit- ler'in kendine en üstün amaç olarak
seçtiği bir ırk, bir kavramdı Aryan.
Aryanlar
günümüzde de hâlâ etkin; kendilerine özgü topraklara sahip bir ülke
konumundalar. Bu ülke ise İran. Zaten İran sözcüğü Aryan’dan gelmekte.
İranlılar ise tarihe, kadınlara birçok kısıtlama getiren son tektanrılı din
olan İslam'ın ilk Cumhu- riyeti'nin kurucuları.
Son olarak
aklıma gelen bir kehanetin notunu düşeyim: Nostradamus'a göre dünyanın sonunu
getirecek üç deccal var. Biri Napolyon... Diğeri henüz gelmediği için tanıma
şerefinden yoksunuz... Üçüncüsü ise Hitler. En üstün kavram olarak Ar- yanlığı
seçmiş olan Hitler.
3.
İşte Persler ve Aryalar... İşte
Lidya ve seks tapımı! Konulan yan yana koyarak ilginç sentezler oluşturmak
mümkün sanırını! PENİS
TAPIMI
Çok
eskilerde yaşamış ve uygarlıkları ile tarihte derin izler bırakmış nice
toplum/kralhk/imparatorluk, penis ve vulvayı refah verici enerjiler yaratan
uzuvlar olarak niteledikleri için, görüntülerinden utanmamışlar, sevişen kadın
ve erkeğin (hatta iki erkeğin) resimlerini vazoların, duvarların, şarap
testilerinin üzerine çizmiş ve boyamışlardı. Yapılan kazılarda -özellikle de
Anadolu’da- bol miktarda penis ve vulva şeklinde yontulmuş bibloların, rüzgâr
çanlarının, kapı taktaklarının ve buna benzer bir dolu eşyanın çıktığını
öğrenmek sanırım sizleri hayli şaşkınlığa düşürecek.
Anadolu’nun Sesi, Halikarnas Balıkçısı
Erkek
fallik işaretler hep anaerkil -yani Anadolulu- bir toplumu belirtir...
Tuhaf
bir alem idi o ki, çıplak güzellikte ne gülünecek bir manzara görüyor, ne
yılışıp sulanıyor, ne de yapmacık bir utanç duyuyordu.
Tabuların baskısından sıyrılıp düşünürsek bu insanlara hak vermemek elde değil. Gerçekten de gün ışığından yoksun ola- rak yaşamaya tutsak ettiğimiz pe. nis ve onun eşini (yani vulva’y,) böylesine hapsetmek için işledikleri suçu bulmak hayli zordur. Dikkatlice bakarsak onların değil suçlu olmak, insanoğluna son derece yardımcı ve dost organlar olduklarını görebiliriz. Yolunca, yöntemince kullanıldıklarında bu zor dünyada çekilen dertleri en kolay ve çabuk unutturan zevkler verirler (hatta yatak arkadaşı- mız/eşimiz olmadığında bile!). Bedenimizden zehirli atıkları boşaltırlar. Bizlere çok tatlı bebekler yaratırlar. Üstelik dişilerin “ayıp” organı daha da işlevseldir: O, bebek oluşumu için hem ortam sağlar; hem bebeği besleyip, büyütür; hem de ona dünyaya çıkış kapısı görevini üstlenir. Dişinin bir diğer tabu olan bölgesi olan göğüsleri ise “besleme” ve karşılıksız verme kavramının en muhteşem biçimini yansıtmakta değil midir? Peki, hal böyleyse neden bu denli yok edilmeye uğraşılırlar? Yararlı bir organ/olgU' zararlı bir sonuç yaratabilir mi’ Cinsel suçların temelinde cinselliğin doğal hali değil; çokluk cinsel yasaklardan -eşdeyişle onlan kapatmaktan- doğan tatminsizlik
![]() |
yok mudur? Zararlı olan, yararlı olan engellenerek yok edilebilir
mi?
Eski çağların
-özellikle de ana tanrıça tapımının bulunduğu diyarlardaki- insanları bu
sorulara biz çağdaşlardan farklı şekilde yanıtlamış olmalılar ki, penisi
sadece bolluk verici olarak kabul edip, baharda seks yaparak ülkelerine bolluk
akıtmaya çalışmakla kalmamış; bunun ötesinde tanrı diye bile tapınışlardı! İşte
bu bölümde size penis-tanrıdan söz edeceğim.
yüzyıl
Avrupa’sında da avcılıkla geçinen topluluklarda avcılar avın penisini sadece
kesmez, kestikten sonra da mumyalayıp saklarlardı. Tarih, bu mumyaların
sıklıkla avcının eşi tarafından dildo niyetine kullanıldığını da yazmakta.
Sözün özü, penis, avın en önemli tarafı olarak görülürdü eski çağlarda...
kalbinden, beyninden, elinden, hatta kafasından bile! Avcıların avlarının
penisini değil, kafasını kesip saklamaları modası (eminim hepiniz
kütüphanelerin duvarlarında cam gözlerle etrafa bakan geyik kafalarını
bilirsiniz) ise İbranilik ve Hıristiyanlığın cinselliği yasaklaması sonrasına
dayanmakta.
Penis ilk yasaklama darbesini İbranilik ile alsa da, İbrahim
peygamber zamanında hâlâ önemini yitirmemiş bir organdı:
2 İbrahim, evindeki en yaşlı ve her şeyden sorumlu uşağına,
"Elini uyluğumun altına koy " dedi, Tevrat, Yaratılış 47:
29
Ölümü yaklaşınca, oğlu Yusuf ü çağırıp, "Eğer benden hoş nut
kaldınsa, lütfen elini uyluğumun altına koy" dedi, "Bana sevgi ve
sadakat göstereceğine söz ver. Lütfen beni Mısır'da gömme.
30
Atalarıma kavuştuğum zaman beni Mısır'dan çıkarıp onların yanma
göm." Yusuf, "Dediğin gibi yapacağım" diye karşılık verdi.
Memoires
sur l'Egypte II, Jeremias David Reuss, s.196
Tekvin
bölümünde İbrahim uşağına yemin etmesini söylediğinde elini cinsel organına
koymasını istemektedir; onun, -uşağının içtenliğini göstermesi için- yapmasını
asıl istediği elini bedenin en saygı duyulan kısmına koymasıdır; aynı günümüzde
içtenlik belirtisi olarak elin kalbin üzerine konulması benzeri bir davranıştır
bu. Yakup peygamber de ölürken oğlundan benzer bir davranışta bulunmasını
istemiştir.
Tarihte her zaman önemli sayılan penise tapmanın başlangıcı
ilkçağlara dayanıyor. “İlkel olarak nitelenen o dönemlerde penis öylesine
saygın ve dokunulmaz bir konumdaydı ki, ona karşı kimse olumsuz bir eylemde
bulunamazdı. Bu nedenle taşta (bazen de tahtadan) yapılan penis sembolleri,
kabile liderleri tarafından halklarını ve topraklarını saldırganlara karşı korumak
için kullanılırlardı. Zamanla taş-penislerin koruyuculuğunun giderek farklı
bir alana kaydığını görüyoruz: Bu kez taş ve tahtadan yapılmış falluslar
çiftçiler tarafından ürünü hırsızlardan korumak için tarla sınırına ve
tarlanın tam ortasına saplanmaya başlandı. Saldırganları durduracak bir uyan
niteliğindeydi yapay penisler, tamam... ama acaba sadece kültürel yönlendirilmelerden
kaynaklanan bir durum muydu bu; yoksa gerçekten de saldırganlara karşı -biz
uygar ve mantıkçı beyinleri algılanamayan, ama içgüdüsel yanı ağır basan
hayvanlarca bilinen- bir etkisi de var mıydı? Ancient Mystery Cults, Walter Burkert, s.40
Vahşi
ormanlarda erkek maymunların bir araya gelip grup oluşturduktan sonra
saldırganların tehdidini uzaklaştırmak için üreme organlarını gösterdikleri
gözlenmiştir.
Zaman içinde, penis önemini ve
saygınlığını yitirip yasaklanır oldukça sınır belirleme amacıyla kullanıldığı
unutuldu ama eylem farklılaşarak günümüze değin yansıdı: Korkuluk olarak! Evet;
tarla koruyucu penis-taşlarm günümüzde tarlalara dikilen korkulukların ilk
hali olduğu konusunda çoğu araştırmacı hemfikir.
Biz yine ilkçağlara dönelim...
Tarlaları korumak için kaba saba taşlardan yapılan penisler beklenenin
ötesinde işe yaradı. Onlar sadece tarlaları hırsızlardan korumakla kalmamış;
üstüne üstlük mahsulü de arttırmışlardı! Penisin dölleyicilik, bereketlendiri-
cilik özelliği sanki sadece bir dişinin rahminde değil, toprakta da gerçekleşiyordu
o insanlara göre. Sempatizasyon Majisi teorisi gereği, bir dişi içinde canlı
yaratan organın sembolünün, toprakta da toprağm canlısını -yani mahsulü-
yarattığına ve boiiaştırdığına inanılıyordu.
Fallus ikonunun
bolluk sağlayıcılığı sadece bitkilerle de ilgili görülmedi. Ondan yayılan
verimlilik, bir çeşit insan verimliliği olan doğurganlık biçiminde de
beklenirdi. Özgen Acar’ın bu konuda yazdıkları ilginç:
“Elmalı'ya (Antalya) Frig Prensinin mezarının bulunduğu Bayındır Köyüne
bugün gittiğinizde karşınıza çıkacak bir taş fallosun bulunduğu yerin adı Arap
Dede'dir. "Yöre halkının; yağmur duası (bereket), çocuksuz kadınların
çocuk duası (üreme), Hıdırellez (yaşam döngüsü) için bugün dahi Ağa Dede dedikleri
bu antik fallosa dua etmeye ve adak sunmaya gittikleri de göz önünde
bulundurmamız gerekir. Aynı olay Ankara'nın Kazan ilçesinde geçerlidir. Bir faş
fallosun çevresi demir parmaklıklarla çevrilmiş olup bir Müslüman yatırı gibi
dua ve adaklar sunulmaktadır." Penis imajının verimlilik yaratmasının
en anlamlı örneği i$e belki de Babil’de görülmekte:
İlk çağlarda Babil’de de zigur-
radarın fallik sembol olarak da anlamları vardı. Marduk baştann olmadan önce
erkekler bu zigunrat- ların en üst katma çıkıp mastürbasyon yapar, semenlerini
toprağa (toprak anaya) dökerek -aynı Ki- bele papazlarının toprak bereketini
arttırmak ve bolluk sağlamak amacıyla kestikleri penislerini toprağa gömmeleri
gibi- toprağı döllediklerine inanırlardı. Böylelikle erkek tanrılar toprağı
bereketli kılmak için uyandırılmaktaydı.
Bazı
araştırmacılar fallusun
bereket
yarattığı inancının Hindistan’dan Mısır’a, oradan Anadolu’ya ve Yunanistan’a
geçtiği -eşdeyişle bir metafizik etki ile değil, psiko-sosyal bir etkileşimle
yayıldığını- öne sürerler. Oysa penisin bolluk verici bir obje olarak
benimsenip tapılmasının bu coğrafi bölgelerle hiçbir bağlantısı olmayan Amerika
kıtasında bile görülmesi, adı geçen teoriyi çürütür niteliktedir. Meksika
keşfedildiği zaman Panuco kentinde penis tapımının en çarpıcı biçimlerinden
biri ortaya çıkmış; yalnızca tapınaklarda değil, meydanlarda bile iki cinsin
organını ve hatta bu organları birleşmiş halde gösteren ikonalar, heykeller
bulunmuştur.
Phallic Worship, Hodder M. Westropp
(Penis tapımı) eski
Mısır'da, Hindistan'da, Suriye'de, Ba- hil'de, Astır’da, Perslerde, Yunan da,
İtalya'da, İspanya'da, Almanya'da, İskandinavya'da, Galler'de görülür. (...)
Bu tapıma Amerika’nın bazı bölgelerinde, Meksika'da, Peru'da, Haiti'de;
günümüzde ise Tibet'in bazı kısımlarında da rastlanır. Mr. Step- hens'a göre
Yııcatan'daki tapmaklarda görülen düz ve uzun sütunlar fallus anlamına gelir.
Pernendo Cortez'in yakın bir arkadaşı tarafından kaleme alınmış bir dokümanda
şöyle yazmaktadır: "Bazı ülkelerde, özellikle de Panuco'da, fallusa (il
membro che portano gli nomini fra le gambe) çok önem verirler ve tapınaklara
koyarlar.- Tlascala yerlileri de kadın ve erkeğin cinsel organına taparlar.
Peru’da kilden yapılmış falluslara rastlantı: Mr. Artaud'a göre Haiti'de -orada
yaşayan halktan esinlenerek yapıldığına inanılan- falluslar bulunmuştur.
Pasifik Okyanusunda yer alan Marianne adasında yerlilerce Tinas denilen
fallus, bayramlarda süslenerek bayram alayı tarafından taşımı:
Penisin sadece
imajı değildir insanlarca kutsanan, penisti tanrılar da inanç tarihinde bolluk
tanrıları olarak sıklıkla yer almaktadırlar. Örneğin Mezopotamya dinlerinde
ifritlerin başı ve şeytani bir tanrı olan Pazuzu, (William Friedkin’in
yönetip, başrolünü Linda Blair’in oynadığı Şeytan [The Excorcist] filmindeki
şeytan!) cinsel organı açık olarak resmi çizilen, heykeli yapılan bir güçtü.
Patlak gözlü, pullu bedeni ve gelişmemiş kanatları olan bu çirkin tanrının
cinsel organı ise yılan şeklindeydi. Yeraltının varlıklarından biri olarak
görülse de işlevi hep yararlıydı: Öldürücü rüzgârları durdurur; hamile
kadınları -bebeklerini rahimlerinden çalan- hırsız Lamaştu’dan’J o korurdu. Bu
nedenle kadınlar onun tılsımını koruyucu olarak boyunlarında taşırlardı.
Anadolu
(özellikle Adana) topraklarındaki kazılarda bulunan kendi boyunda fallusu olan
bir diğer tanrı da Bes. Kimi zaman hayvan başı ve sırtında maymunlarla
betimlenen Bes’e ülkemizdeki müzelerde sıklıkla rastlanmakta. Bes’in görüntüsü
33
Detaylı
bilgi için bkz. ”Ana Tannça Şeytan” adh kitabımın “5000 Yıllık Şeytan” adlı
bölümü.
kadar, işlevsellik alanı da aynı Pazuzu’ya benzemekte; çünkü bu
tanrı da çirkindi ve yeni doğan bebeklerle, gebe ve yeni doğum yapmış
kadınların koruyucusu, olarak tanınıyordu.
Penis tanrılar
pagan Roma’da Fallus ve Cteis adını alarak kişiselleştirilir; Hinduizm’de
Lingam ve Yoni olarak ikonlaştınlarak tapılır; Hieropolis’teki Afrodit tapınaklarının
önünde 180 ft. yüksekliğinde iki dev fallus dururdu.
![]() |
Hindular arasında dinsel saymalıların Priapus’una tekabül eden tanrı Fricco'ya penis şeklinde saygı gösterilir. İspanyada da Hortanes adlı, benzer bir şekli olan benzer bir tanrı da vardır.
Penis tapımı geçmişte o kadar yaygındı ki, bu bölümün sonunda
anlatacağım gibi, seksi günah olarak algılayan ilk din olan İbranilik bile
önlenememişti.
17
Sana verdiğim altın, gümüş süslerden erkek suretleri yaptın, onlarla fahişelik
ettin. Kesik
Penisli Seks Tanrısı Şiva
Aryalar’ın
Hindistan’a girdiklerinde oradaki anaerkil inanıştan yok edip yerine kendi
ataerkil dinlerini getirdiklerinden söz etmiştim. Hatırlayacağınız gibi ilk
kurdukları din olan Vedizm giderek değişmiş ve Brahmanizm’e dönüşmüştü.
Brahmanizm çoktannlı bir din olsa da, temelde üç baştannsı var: Tektanrıya
benzerliği ile dikkat çeken Brahma; domuz şeklinde cisimlenişi olduğunu
gördüğümüz Vişnu; ve asıl üzerinde duracağımız Şiva. İnanca göre Brahma
yaratıcı, Vişnu geliştirici ve Shiva yıkıcıdır.
Şiva
yıkıcı olarak görülse de, kutsal kitaplarında Brahma’dan önce var olduğu;
dahası, evreni kopuk penisinden yarattığı, yani ilksel yaratıcı tanrı olduğunu
yazmakta!
Tüm
dünya, hatta madde ötesi Alinga Şiva (Şiva’nın
peni- si)'dan türemiştir
Purana adlı
kutsal kitaplar tam 36 adet ve daha üst düzey bilgiler içeren Vedalar’ı okuyup
anlayamayacağı varsayılan sıradan adam ve kadınlar için yazılmış kitaplar (bu
cümle bana ait değil, Puranaların genel açıklaması). Şiva Purana ve Linga
Purana, tanrı Şiva hakkında bilgiler veren Puranalar. İşin ilginç yanı ise
Linga’nın penis demek olduğu! Eşdeyişle Şiva tapımın- da penis bu denli önemli.
Şiva’ya Brahmanizm’de yıkıcı
denmesinin nedeni bir mitte açıklanıyor: Efsaneye göre Brahma'nın sorunsuz bir
dünya yaratma isteğine Şiva’nın karşı çıkıyor, ve tüm canlılar ölümlü kalıyor.
Linga
Purana
Bir zamanlar tanrı Brahma Şiva’ya
ölümden uzak olan bit dünya yaratmayı teklif etti. Tanrı Şiva bunun
felaketlerle dolu sonuçlarını görerek geri çevirdi. Böylece Brahma’ya bu
yaratış1 kendi başına sürdürmekten başka yapılacak kalmadı. Bu arada her biçimi alma yeteneğine sahip Şiva bir ağacın gövdesi (stha-
nu) gibi kımddayamaz hale dönüştü.
İncelemeciler
Şiva’nın bu davranışın nedeninin mükemmellik arayışı olduğuna, Şiva’nın da
gerçekte diaiektik oluşumu yönettiği için durağan her şeye karşı olduğuna
inanıyorlar.
Şiva
genelde çıplak; bir leopar derisinin üzerine oturmuş olarak gösteriliyor. Adı
geçen sembolizmin gerisinde -aynı Kibele gibi- onun da hayvanlar ile dostluğu
ve hayvana dönüşebilme yeteneği var. Kibele’nin bu özelliğine “Potnia Theron”
demesi gibi, Şiva’nın da isimlerinden olan Pasupathi’nin anlamı “Hayvanlar
Kralı”. Tüm hayvanların onun yönetiminde olduğuna inanılsa da, en çok geyik ve
yılan ile ilgili görülüyor. Boynunda taşıdığı yılanlardan yapılı kolyenin ise
cinsel gücünün ve seks konuları üzerindeki yönetimini vurguladığına inanılıyor.
Yılanlar bazen bedenine ve bilezik gibi kollarına da sarılabiliyorlar.
Şiva’nın
çok uzun saçları da var... aynı kadın gibi. Saçlan gücünün simgesi olarak
görülüyor. Şiva bir ay tanrısı da olduğu için kimileyin bu saçları uçuşurken ve
üzerlerinde hilal şeklindeki ay ile taçlanmış şekilde betimleniyor. Tüm ay
tanrıları gibi okült ve büyü ile ilgili. Güneş tanrısı Vişnu patriarkal bir
güç; kontrollü, sistematik ve liderlik yanlısı. Oysa ay tanrısı Şiva yaratıcılığın
çılgınlığını ve sınırsızlığını yansıtmakta.
Şiva’nın
dört kolu olması da ilginç: Birinde trident (sattva, rajas ve tamas adh üç
niteliğinin göstergesi), diğerinde davul (Da- maru) tutmakta, 3. ve 4. kolu ise
Abhaya ve Varada pozisyonunda. Görünümünün belki de en garip yanı bedeninde
dünyaya akan bir nehir bulunması; çünkü Ganj nehri, başından çıkıp madde
dünyasına akmakta. Bunun ötesinde Shiva hep su ile ilgili görülüyor ve yağmur
mevsimini -özellikle de çölü, verimli bir toprağa çeviren Muson yağmurlarını-
onun verdiğine inanılıyor.
Şiva’nın bir
diğer enteresan karakteristiği ise dansı! O bir dansçı! Tüm dans biçimlerinin
yaratıcısı; çünkü Şiva’ya göre dans bir “ifade” çeşidi. Kimi mitlerde o dans ederek dünyadaki
gerginlikleri boşaltmakta. Dokuz çeşit formda tanımlansa da en önemlisi “Dans
Kralı: Natajara”. Dans, Şiva için bir artistik eylem de değil, bir aktivite de
değil; dans, anlık ve kimi zaman amaçsız bir içten geliş. Ani, kuralsız,
içgüdüsel, koşulsuz... tek koşulu ritmik ve uyumlu olması... aynı evren gibi!
Bu nedenle o -düzen ve hiyerarşiyi yöneten baştannlar ve öğretiler tarafından-
çılgın olarak gösterilmekte... Oysa ki o, gerçek; çünkü Sa- manyolu’na ve
doğaya benzemekte.
“Doğada düzen
yoktur. Doğa kesindir” (Aleister Crowley). İnanışa göre evren Şiva’nm
-bazen delilik biçiminde sembolize edilen- kozmik dansı aracılığı ile dönmekte.
Şimdi, Şiva’nın
bizi en ilgilendiren özelliğine geldik: Ona penis şeklinde tapılmasma yani!
Şiva bazen
sadece bir penis şeklinde sembolize edilmekte...
Hem de ateşten
bir penis şeklinde!
Şiva Purana (Analstambh ■ Ateş Sütunu)
Tanrı
Şiva gördü ki Brahma ve Visnu ölümcül silahları olan Maheshwar ve Pashupafı
kullanmaya hazırlanmaktalar. Bu silahların neden olacağı yıkımdan koktuğu için
tanrı Şiva kendini aralarında Analstamba' (ateş sütunu} olarak gösterdi. Brahma
ve Visnu da silahlarını bırakınca iki silah da ateş sütununa düştü ve yok
oldu.
Brahma
ve Visnu bu -bir ucu göklerde, diğeri yerin altında olan-
(başlangıcı: Aadi; bitişi: Antha) ateş sütununu görünce şaşırdılar. Visnu
kendini bir domuza dönüştürdü ve yeraltına inerek bu ateş sütununun temelini
bulmaya çalıştı ama başarısız olarak geri döndü.
Brahma da
kendini kuğuya (Zeus’un da Leda’yı aldatmak için
kuğu’ya dönüştüğünü belirteyim) döndürdü ve sütunun sonunu görmek için göğe
uçtu. Yükselirken solmuş ama içinde hâlâ biraz koku ve canlılık kalmış Ketaki
çiçeğine rastladı. Bu sırada onların bu çabalarından tanrı Şiva gülümsedi ve Ketaki
çiçeği bu nedenle dalında koptu. Ketaki çiçeği Brahma'ya onun orada yaratılışın
başından beri var olduğu ama ateş sütununun orijinini bilemediğini söyledi. Ve
Brahma'ya bu yönde gayretlerin boş olduğu öğüdünü de verdi.
Brahma, Ketaki
çiçeğinden, Visnu’ya yalana tanıklık etmesi ve Brahma’nın sütunun ucunu
gördüğünü söylemesi için- yardım istedi. Ketaki kabul etti. İkisi beraber
Visnu’ya gittiler ve Brahma, Visnu’ya sütunun sonunu gördüğünü söyledi. Ketaki
de tanıktı. Visnu böylece Brahma’nın üstünlüğünü kabul etti.
Ama
Şiva, Brahma’ya çok kızdı; Brahma’yı cezalandıracaktı ki. Visnıı araya girerek
bunu engelledi ve Şiva'dan Brahma’nın yaşamını bağışlamasını istedi. Şiva da
Visnu’nun bu davranışını çok beğenip ona kendi ile eş statü verdi.
Aynı
öykü, çok ufak değişikliklerle bir diğer Purana olan Lin- ga Purana’da da
anlatılır. Ama burada oluşan ateş sütununun bildiğimiz görüntüdeki bir cinsel
organ şeklinde meydana geldiği daha açık olarak okura yansıtılmaktadır; çünkü
bu Purana’nın adı olan “Linga”, aslında Şiva’nm cinsel organı demektir.
Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu
Tanrı
Siva’nın erkeklik organı, (...) Hintlilerin fallus tapımı- nın en önemli
simgesidir. Siva’nın yaratıcılık yönünü simgeler. Siva’ya bu yüzden Siva Linga
da denir. Tanrı Siva hem valeden, hem yok eden bir güç olduğundan kendisine
perhizlerle tapıldığı gibi, cinsel birleşmelerle de tapılırdı.
Siva’nın, Lingam adı verilen penisi tapımda o kadar önemlidir
ki, tüm tapınaklarda Siva’nın kendi olarak yer ahr: Ya “Şi- valingam” veya ateş
sütunu “Lingodbhavamurthy” adındadır. Şivalingam, dairesel bir temel üzerinde
yükselen bir sütundur. 'I
Sütun, Şiva’nın
yaratıcı gücünü temsil eden erkek cinsel organı, dairesel temel ise eşi
Parvati’nin “yoni”si, yani dişilik organı simgesidir. Eşdeyişle Şiva’nın
lingam’ı ile, Parvati’nin yo- ni’si, bir birliktelik içinde Şiva tapınağında
yer alırlar.
Seks
ile böylesine iç içe olan, garipliklerle dolu, anlaşılması zor eski yaratıcının
çok garip bir niteliği daha vardır. Şiva, seksi temsil ettiği halde -aynı Attis
gibi- hadımdır!
Fallus,
onun (Şiva’nın) sembolü olduğu ve bu nedenle yaratış ve
verimliliğin erkek yanı sayıldığı halde, genellikle hadm olarak görülür.
Şiva’nın
hadımlığı doğuştan değil, sonradan oluşmuş bir durumdu. Aşağıda anlatacağım
koşullarda kaybetmişti penisini. Onun başına gelen bu şanssızlık ise tapım
anında bazı davranışlarla sembolize edilirdi.
114 Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançcrlioğlu
Tanrı Sıva tını erkeklik rırgaıtı
faşlan yapılır, tapımdan sonra kırılırmış.
Peki
neden hadımdı? Nasıl hadım edilmişti? Kim yapmıştı bu işi?
Şiva’nın hadımlığının hangi
koşullarda oluştuğu hakkında birden fazla mit var. Kiminde hadım ediliyor...
ama kiminde ise -Attis'in bazı mitlerindeki gibi- kendi kendini hadım ediyor!
Ama koşullar hangisi olursa olsun, kopuk organ sonunda dünyaya düşüyor... hem
de ateşten bir sütun olarak! Önceden okuduğunuz gibi, Brahma ve Visnu’nun bu
ateşten fallus sütununun başını ve sonunu aramaya kalkıp, başarısızlığa
uğramaları bu olayın parçası.
Bilgeler
merakla Sutji’ye, Parvati'nin (Şiva’nın eşi) neden dişilik
organı şeklinde göründüğünü sordular. Sutji aşağıdaki hikayeyi anlattı:
Çok
çok uzun zaman önce, bilgeler Daruk ormanı yakınındaki Şiva tapmağında
tefekküre dalarlardı. Bir gün ormana Yagya için gereken odunları toplamaya
gittiler. Tanrı Şiva da onların bağlılığını denemek istedi, bu nedenle
bilgelerin karılarının karşısına çıplak olarak ve penisini eline almış şekilde
çıktı. Bilgelerin karıları Şiva’nın bu görünümünden korktular.
Bilgeler
ormandan döndükleri zaman karılarını cezbetmekte olan çıplak adamı görünce çok
öfkelendiler. Şiva'dan kimliğini açıklamasını istediler. Şiva yanıt vermeyince,
onu, birfallıısa dönüşmesi için lanetlediler.
Fallus böylece
Şiva’nın elinden düştü, fakat öylesine ısı yaydı ki, üç dünya da yanmaya
başladı. Bilgeler çok gerginleştiler re Brahma'dan
yardım istemeye gittiler. Brahma, onlara, lanet- ledikleri adamın
Şiva’dan başkası olmadığını açıkladı. Aynı zamanda tanrıça Parvati'yi memnun
etmelerini de öğütledi; çünkü Şiva’nın öfkesini -karşısına bir dişilik organı
olarak çıkıp, phallusu tutarak- giderecek tek kişi oydu.
Bilgeler tanrı
Brahma'nın öğütlerini tuttular. Tanrıça Par- vati, bir dişilik organına dönüşüp
Şiva’nın penisini içine alarak tuttu. Böylece bilgeler “Şivalinga’ya tapmaya
başladılar.
Şiva,
Himalayalar'm çam ormanlarında bilgelerin karılarını baştan çıkarınca hadım
edildi... ama bu yüce tanrıyı kimse hadım edemeyeceği için o kendi kendini
hadım etti.
Oysa bu ahlak ve edepten yoksun
tapımın tanrısı Şiva hiç de kadın düşkünü bir tanrı değildi! O karısına son
derece bağlı, onu çok seven ve yücelten bir ilahtı. Karısını ayağının dibine
oturtan, ona bir hizmetçi gibi davranan ve iyi bir eşin konumunun bu olduğunu
söyleyen domuz avatar’lı Vişnu’nun tersine Şiva karısına eşiti olarak davranır,
her işi birlikte yapar, kazandığı her onuru onunla paylaşır, ona yer verirdi.
Şiva tapımının
ve mitlerinin vermeye çalıştığı mesaj, aydın batıklar tarafından anlaşılamamış
bir türlü! Cinsellik gibi ayıp, utanılası, kirli bir olguyu temsil eden penisin
böylesine “alenen” önemsenmesi, üstelik bilgi/din/akıl vb. gibi yüce
kavramlarla ilgisi olmadığı halde dinsel obje olarak saygı görmesi, ilkel
Hintlilerin gelişmetnişliğine bağlanmış. Örneğin 1788 yılında, Asya hakkında
14 ciltlik kitabın yazan Diogo de Couto şöyle demekte:
Da Asia De Diogo de Couto, Diogo de Couto
Terbiyeme
uymadığı için ismini ağzıma almadığım ama "kızışmış lingam” olarak
adlandırılan bir idole bir sürü batıl hikaye ile tapıyorlar. 1800 yılında rahip J. A. Dubois, Şiva tapımı ve lingam’ı
“insanı şoke eden sembol ve edebe hakaret” olarak niteliyor. Yine
1800'lerin ortasında misyoner M. 4. Sherring, temiz dinini yaymak için
geldiği Hindistan’da yok edilmesi gereken figürleri “lingamlar ve diğer
edepsiz semboller” olarak belirtmişti. 19. yüzyılda Hindistan'a giden
İngiliz kolonici Lord Macaulay'ın ayıplayım sözleri ise şöyle: “Lingamlar
sadece put değil, aynı zamanda en zararh bir biçimdeki putlar.”
Gerçekten de Şiva tapmaklarında yer alan Şiva’nın taştan penisine
uygulanan işlemler bazı edepli batıldan utandıracak şekildedir: Öncelikle taş
penis -yani linga- süt, su ve baldan yapılı bir mayi ile yıkanır; yıkama işi
bitince sandalağacı ile yağlanır. Ardından ona ruhların arınması için
"bel" yaprakları ve “jojoba" sunulur; çünkü Şiva çok ateşlidir
ve bu sunulanlar hep serinletici etki yaratan bitkilerdir. Bu bölümler sona
erince iyi ahlak elde etmek için sülüğen sürülür; arzuların gerçekleşmesi için
yiyecek sunulur; zenginlik için buhur, bilgi edinmek için lamba yakılır ve son
olarak Hindistan'da yetişen "betel" adlı fındığa benzer bir bitki
sunarak dünyasal hatları elde etmek amaçlanır. Bu hareketlerden sonra taş
penis çiçeklerle veya çiçeklerden yapılı çelmiklerle süslenir ve dualar
edilir. Evlerde tapınmak isteyenlerse linga'yı evlerinin en güzel köşesine
koyarlar, ona su sunarlar, ardından kucaklayıp buhıır yakarak bu iş işin
kullanılan tapınak çanlarını çalarlar. Bilmem bir ailenin -çocuklarıyla
birlikte- taştan bir penisi kucaklayarak tapınmasını gözünüzün önüne
getirebiliyor musunuz?
Şiva’nın bizi ilgilendiren son özelliği ise yukarda saydıklarımdan
daha da ilginç; çünkü bu erkeklik tanrısı hadım olmanın ötesinde, yarısı da
kadın!
Şiva’nın çift cinsiyetliliği
Ardhanari ismi ile tanıtılır. Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu
Şiva. yarısı erkek-yarısı dişi tanrı... Hint inanışlarında tanrı
Şiva’nın erdişliği, erkek ve dişi ilkelerin kendisinde toplandığım dile
getirir. Bu yüzden Siva, Ardhanari adıyla tanınır.
Şiva’nm sol
yarısı dişi, sağ yarısı erkek olduğu için resimlerinde sağ tarafı Hint
erkeklerinin geleneksel kılığı olan kısa bir “dhoti”; solu ise daha detaylı
feminen elbiseler giymiş ve mücevherler takmış şekilde resimlenir
Şiva’nın çift
cinsiyetliliğinin gerisinde çeşitli mitler var: Kimi mite göre Şiva ve Parvati
özlem dolu bir kucaklaşma ile bir bütün olurlar ve Ardhanari adını alırlar;
kimine göre Şiva ekmek tanrıça Anna Purna ile kucaklaşır... ama bazı mitler
ise onun erdişliğini şu efsaneye bağlar:
Brahma
“yaşayan” canlılar yaratmaya çalışır, fakat başaramaz; çünkü erkek tanrılar
tek cinsiyetli oldukları için bu işi yapacak güce sahip değildirler. Bu iş
için Şiva’yı yardıma çağını- lar. Şiva, insanı yaratmak içti kendinden bir
parça ayırmayı teklif eder, böylece çift cinsiyetli: bir canlı oluşacaktır. Ayırdığı
parçası ikiye bölünür ve dişi ile erkek oluşur.
Şiva’nın eşi,
diğer yarısı Parvati ile de çok şeyler anlatılır insanoğluna; çünkü birçok
çağdaş araştırmacıya göre Parvati Af- rodit, Kibele, İnanna, İştar vb.
adlarıyla izlediğimiz o eski ana tanrıçanın Hindu dinindeki görünümüdür:
Parvati
öncelikle Ganj nehridir. Zaten Hindular arasında nehirler hep yaşam ve besin
veren anneler olarak algılanır. Ganj’ın ise önemi daha büyüktür; o, Şiva’nın
başına çağlayarak akan göksel bir ana-nehirdir; toprağın çocuklarını bol suyu
ile besler. Parvati, güney Hindistan'da başında Şiva’nın sembolü olan bir taç
taşıyan denizkızı olarak betimlenir. “Dağların kızı" adını alınca dağların
tanrıçasıdır. I fimalayaların tanrıçasıdır, “dağdan doğan”dır. Kibele’ye dr bin
dağ tanrıçası olarak tapıl- dığını önceki sayfalardan belirtniştimı. O aynı
zamanda “Devi- uma” dır... Yani Devi-ana! Kimi zaman ise sadece Devi ismiyle
çağrılır. Bilmem “Devi” ismi ile İngilizce şeytan anlamına gelen “devil”
sözcüğünün benzerliği dikkatinizi çekti mi? Ve Par- vati tabii ki Shakti’dir...
Meşhur Şakti!
Şakti
için söylenecek ne kadar çok şey var. Sanırım onu size en iyi Alan G. Hefner’in
yazısı ile yansıtabileceğim.
Encyclopedia Mythica, Alan G. Hefner
Shakti, bir
erkeğin ya da tanrının hem seks eşi, hem de en derininde yaşayan ve onu
canlandıran, ona hayat veren ruhtur. Shakti, kozmik enerji olarak tercüme
edilir, o güçtür, yetenektir, kapasitedir, kuvvettir, oluşturma gücüdür,
şairlik gücüdür; bir kelime ve bir terimdeki güçtür; gereken etkiyi oluşturma
nedeninin içlerde gizli bir gücüdür.
Shakti
dişilik organıdır; shakti bir tanrının aktif gücüdür ve spiritüel ve mitolojik
olarak o tanrının eşi ve kraliçesi olarak görülür. Tantralar der ki: “dişi
ilke, erkek ilkeden önceldir ve onu ihtiva eder ve bu dişi prensip benzersiz
tanrıdır".
Tantrik
mistikler, Shakti ile son birleşmenin ölüm anında olduğunu söylerler. O
ölmekte olanın ruh ve bedenini içine alan kozmik tanrıçadır, ki, bu durum, kişi
için yok edilemeyen bir mutluluk hissetme deneyimidir.
Encyclopedia Mythica, Alan G. Hefner
Bilinmeli
ki, Hinduizmde Shakti, ezeli ve ebedi ve en üstün güç anlamına gelir. Her şeyin
özü, temel maddesi. Vedalar’da bu kelime “enerji" yerine kullanılır.
Şiva’nın bu enerji olmadan çaresiz kaldığına inanılır. Bu iki ayrılamaz güç,
seksüel birliktelikle beraber olunca, evren tüm biçimleri de yaşam ile dolar.
Şiva’yı böylece tanıdıktan sonra
Güney Ege’ye doğru uzanıyoruz. Akdeniz’in benzersiz ikliminde, her tarafın
üzüm bağlarıyla dolu olduğu bölgelere... Böylesi bir coğrafyada yaşayan
insanlar, trajedi dolu efsanelerin sahibi, liderlik heveslisi, uygarlık
getiriyorum diye insan doğasına kısıtlamalar koyan tanrılara nasıl taparlar?
Cinselliği bol bulamaç yaşayan; açık havada, serin korularda ya da yeşil
çayırların ortasında verilen şölenler sonrası doğa ananın kucağında sevişerek
tapınan insanlar hiç olur muydu ki penise de tanrı olarak tapmasınlar?
Aslında burada bir yanlış anlamanın
da önüne geçilmeli; çünkü gerçekte o insanlar penise tanrı demezlerdi; penisin
işlevselliğinde tanrısal bir güç görerek bu gücü penis ile sembolize
ederlerdi. Priapos adını verdiler böylece ona; bir kişilik yakıştırdılar.
Yunan etkisi arttıkça -aynı diğer tanrılarda olduğu gibi- kimlerden olduğunu
da belirleyerek birde soy düzdüler.
Peki, sizce penis kiminle kimin
çocuğu olabilirdi? Rüzgâr (Zeus) ve aklın (Athena) mı? Tabii ki değil! Bu
diyarlar ataerkil Yunanlılarca “barbar” olarak nitelenen yerler. Düzen, akıl,
felsefe pek de popüler değil henüz çevrede. Yunan filozofları gündelik
yaşamdan kopuk, insanoğlunun yaşamını kolaylaştırıcı hiçbir öğe taşımayan
yüksek felsefeleri tartışıp dururken, İonya- lı filozoflar (ki onlar Balıkçı ve
bazı başka bilginlere göre Yunanlılarla hiç de soydaş değil) kendilerini “fusiolog”
(doğa bilimci) şeklinde isimlendirip güneş tutulmasını hesaplıyorlar. Pratik
yaşamayı bilen/seven bu insanlar penisin annesine aşk, babasına da şarap
dediler. Özetle Priapus, aşk tanrıçası Aphro- dith ve şarap tanrısı Dionysos’un
oğluydu onlara göre.
Genelde eşek
üzerinde ve/veya kendi boyuna yakın uzunlukta erkeklik organına sahip bir
erkek şeklinde tasarımlandı Priapos (bilirsiniz; eşeğin cinsel organı da
“gelişmiştir”). Üstelik
tanrı, bu dev
gibi erkeklik organı hep açıkta gezerdi. Ne de olsa “güzellik Örtü kabul etmez”
düşüncesi ile annesi de hep çıplak olarak resimlenirdi. Güzelliğin örtü kabul
etmediği yerde, cinsellik mi kabul edecekti?
Priapos dev bir
cinsel organa sahip ya; eminim okurlarımın çoğu -modern kültür güdümü ile- onu
sadece bir şehvet ve cinsellik tanrısı olduğuna inanmıştır. Bir anlamda
doğrudur bu; Priapos seksi yönetir ve özendirirdi ama hepsi de bu kadar
değildi. Priapos ’ un görevi sevişmek, kadınları baştan çıkartmak veya -ne
bile-
Resim 39:
Priapus, cinsel orga- yim?- seks
sanatını öğretmekle nını tartıyor. Resmin kırık ye- sınırlı da değildi.
Bu tanrının en rinde altın olduğuna inanılıyor. önemli görevlerinden
biri seks İle hiç de ilgili olmayan bir eylemdi: O temelde kem göze/nazara
engel olmak ve şans getirmekle görevliydi! Bu nedenle karabüyü yapanların en
büyük düşmanıydı Priapus. Değil mi ki seks, bolluk veren bir pozitif enerjiydi?
Onu yaratan organ da bu nedenle her türlü negatif enerjiyi yok eden bir
semboldü.
Priapus’un başka etkinlikleri de
vardı koruyuculuk alanında. O -seks ile ilgili olmayan bir alanın- bahçeciliğin
de temel ko- ruyucusuydu; bağ ve bahçelere gelecek her türlü kötülüğe engel
olurdu. Ürünün -özellikle de şaraplık üzüm bağlarının- bolluğu da ondan
gelirdi.
Priapus’un
gözeticiliği öylesine geniş kapsamlıydı ki, Kibe- le’nin eteğinde resmedilen
arılar, arıcılar, koyun sürüleri, ço-
![]() |
banlar
da onun gözelimi altındaydılar. Üstelik penis tanrı sadece pastoral bir tanrı
da değildi; denizcilerin de piriydi Priapus... aynı zamanda bir deniz tannsıydı
yani.
İnsanlar,
koruyuculuğu bu denli güçlü olan bir tanrının sembolünü - fallusu- doğal olarak
üzerlerinde taşıdılar,[54] Penis
şeklindeki sembollerin - günümüzün maşallahı yerine- bebeklerin bile boynuna
takılması hiç de zor rastlanır bir olay değildi geçmiş çağlarda.
Düşünün; kundak bebeğinin boynunda altından bir penis! Zaten Priapus bebeleri
çok severdi ve onların da özel koruyucusuydu.
Roma’da da penis kötü gözden korumak
için çocukların boynuna takılan en olağan kolyeydi ve “fascinum” denirdi
(Pilinius, Nat. Hist. XIX 50). Pollux da bu amblemlerin demircilerce
ocaklarının üzerine asıldığını söyler.
Onun gözetici
gücünden yararlanmak için sadece penis muskalar boyunlara aşılmazdı; tahtadan
yon boyalı fallusu olan Priapuslar genç kızlar arasında da çok rağbetteydi.
Öyle ki, birçok gelin adayı evlenmeden bir gece önce onu ziyaret eder ve kocası
ile mutlu bir ömür sürme arzusunu dile getirirdi.
Priapus
denizlerin ve gemicilerin de koruyucusu olduğu için gemilerin başına büyük
falluslu Priapus heykelleri dikilirdi. Bu öylesine yaygın ve yer etmiş bir
alışkanlıktı ki, günümüzde çoktan unutulmuş olsa bile hâlâ gemi burnundaki
denizkızı ve timsah heykellerine “priyap” denir. Özgen Acar, bu konuda söyle
sormakta: "Teknelerin başına konan (ve cinsel organ tanrı
Priapus’tan gelen) "fungi", argomuza “babafingo" olarak mı
girdi?" Neden olmasın?
Priapus’un
uğuru sadece bahçe, deniz ve nazar ile ilgili değildi. O ölümden sonraki
yaşamda bile insanlara yardımcıydı!
Harpers Dictionary of Classical
Antiquities,
Priapus
mitlerinin mistik yorumunda o gelecek yaşamı da sembolize ederdi. Bu nedenle
onun imajı tabutların bile üzerine yerleştirilirdi.
Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı
Dünyaya
ikinci defa gelmek istediğinin göstergesi olarak mezarlara dik falluslu Priapos
heykelleri konurdu.
Neitzsche
bu konuda şöyle yazmış: "İonya (Ege) için cinsel simge, en derin
saygıya değer işaretti. Ölümü yenmeyi anlatıyordu. Yeni baştan doğma yolu ile
ölümsüzlüğü ve sonsuz hayatı temsil ediyordu."
Kraliçe
Omphale’nin ülkesi Lidya’da da mezarlara insan boyunda falluslar konulduğu
biliniyor. Bunların içinde en ünlüsü de Lidya kralı Karun’un babası Alyattes
için, kızların fahişelik ile kazandıkları paraları bağışlayarak
yaptırdıklarıydı. Kibe- le’nin ülkesi Frigya’da da mezara fallus koyma geleneği
vardı. Örneğin önceki sayfalarda söz ettiğim ElmalI’daki Frigya prensesinin
mezarında bir değil, onaltı fallus yer almaktaydı.
Priapus,
ölülere kadar uzanan koruyuculuğu ötesinde bolluk ve bereket yaratıcısıydı da.
Roma müzesinde, cinsel organı hiç gözükmeyen -bir diğer deyişle giyimli olan-
fakat eteği ve şapkası meyvalarla dolu şekilde tasvir edilmiş heykeli bu
açıdan önemli. Meyvalar her zaman sepette de görülmezdi Priapus
heykellerinde... kimi zaman doğrudan cinsel organı üzerinde yer alırdı; hatta
bunlardan biri de Efes muzesindedir.
Bu denli farklı alanlarda işlevsel olan Priapus’un gerçekte tek bir
mesajı vardı; seks tapımı pratikleri ile tapılan tanrı ve tanrıçaların ortak
mesajıydı bu: Cinselliğin salt bir bedensel haz ve üreme yolu değil, çok daha
derin anlamlarla yüklü enerjileri/kaderle- ri çekebilecek bir eylem olduğu...
Daha basit bir anlatımla, bereketin -sadece doğurganlık olarak değil,
zenginlik ve uygarlık olarak da bolluğun- cinsel ilişkiden geldiğini
simgeliyordu Priapus. Bu nedenle bastırılmaması gerektiğini; özgür
bırakıldığında ise suçların değil, bolluğun artacağını anlatmaya çalışıyordu.
Dildolu, Porno
Şiirli Kutsal Ayinler
Anadolu’da
fallus tapımı kutsal kitapları ve kuralları olan bir din değildi.
"Malısm-melisin"i yoktu anlayacağınız. İnsanlar köyün, kasabanın,
kentin (kent dedimse kırların ortasında büyükçe bir kasaba düşünün) dışına
çıkar, doğanın ortasında ortaklaşa geniş sofralar kurarlar, sonra da şen ve
coşkulu bir şekilde yiyip içmeye başlarlardı. Özellikle de bahar aylarındaki
kurban bayramlarında bu şenliklerin en coşkulusu yapılırdı. Kurban sözcüğünü
de yanlış anlamayın; kanlı kurban değildi uygulanan. Bahçe ve bostanlann ilk
ürünleriydi tanrı adına kurban olarak sunulan! Çevrede başlarına çiçekler
takarak Priapus heykeli çevresinde ana tanrıça Kibele’nin ülkesi olan Frigya
flütü ile şarkı söyleyen kızlar vardı; ondan bir şeyler istemek için
heykelinin başına taca benzer çiçekler koyan insanlar vardı. Kızlar koca islerdi
genelde; kadınlar bebek; yetişkin erkekler hasatta bereket ve cinsel güç,
delikanlılar ise bol sevgili!
İçki
de çok önemliydi penis tapımında; hatta inancın temeliydi bile diyebilirim. Bu
nedenle fallus dini sıklıkla Baküs/Di- onysos (şarap tanrısı) şenlikleriyle iç
içe geçmişti.
Şimdi
bu noktada Priapus’u ve onunla ilgili mitleri tartışalım, realize etmeliyiz
ki, onun özellikleri Dionysos'un tarihi ile de ilişkilidir!...) Bu tanrıyı
kimileri İthyphallos, kimileri ise Tykhon olarak isimlendirir. Onu sadece
şehirlerdeki tapınaklarda değil, köylerde de onurlandırırlar, erkekler onun
şarap tarlalarım, mahzenlerini ve bahçeleri koruması için heykelini süslerler.!...)
Sadece Dionysos’un değil, tüm diğer tanrıların bütün gizli ayinlerinde de bu
tanrı bir ölçüde de olsa onurlandırılır, kahkahalar ve yarışmalara ek olarak
ona kurbanlar da verilir.
Zaten onun
şarap tanrısı Dionysos ve aşk tanrıçası Afrodit'in oğlu olması cinselliğin en
iyi şarap ve aşk karışımı bir ortamda doğduğunun ve erkeklik organının en büyük
boyuta şarap eşliğinde ulaştığının anlatımıdır. Eşdeyişle Priapos -veya
Priapos miti- insana (özellikle de erkeklere) demekteydi ki: "İçki için, o
zaman cinsellik daha kolay, daha tatlı olacak!"
Belki içinizden " bu adamların hepsi de ne istekliymiş... olur
ya, insanın canı istemeyip, gücü de yetmeyiverirse; o zaman ne olacak?"
diyeniniz çıkabilir. O zaman ben de size Pri- apus’un bir işlevinin de
iktidarsızlığı giderip, cinsel güç vermek olduğunu hatırlatırım. Ama yine de o
devrin insanları ritüel ve bayramlara katılan ve pek de istekli olmayanlar için
-tanrısal esini beklemeden- daha pratik çözümler de düşünmüşlerdi: Kutsal
bayramlarda Priapa adlı -Priapos tapımı için özel olarak yazılmış- erotik, kısa
ve son derece müstehcen şiirler heykelin üzerine kazınır; şölen sırasında da
yüksek sesle okunurdu. Bu şiirler doğal olarak en açık saçık kelimelerle
yazılmıştı. Günümüze kadar yansımış bir Priape kitabı da bulunmakta. İçinde 80
kadar şiir var. Ayrıca Vergilius, Catullus, Tibullus gibi antikçağ yazarlarının
şiir derlemelerinde de Priapeiumlara rastlanmakta.
Sanırım size
bir Priaperia şiirini aktarırsam, seks ortamının yoğunluğunu daha iyi
hissedecek, üstelik bu cinsel uyarı ortamının bir tapınma anında yaşandığını
hatırlayınca, uygar kimliklerimizle onları daha kolay ayıplayacağız. Priaperia
S (Priapus heykeli konuşuyor):
Ben, gördüğün
gibi tahta Priapus'um,
Elinde tahta budama bıçağı (üzümleri
budamakta kullanılan bir çeşit küçük orak[55])
ve tahta s..'i (erkek cinsel organının argodaki söylenişi) ile.
Seni
yakalayacağını kız, ve bir elime geçirince,
Sana
neler yapacağım,
Bükülü
ip kadar sıkı,
Lir
teli kadar gergin,
O
kocaman şeyimi,
Tabii
ki daldırıp, içine gömeceğim,
Ta
yedinci kaburgana kadar.
Yine de sadece "laf' yetmezdi
priaposculara. Şiirlerden başka, cinsel ilişkiyi en açık şekilde yansıtan
minik heykeller de yaparlar ve bunları şölen sırasında kahkahalar içinde elden
ele dolaş tınrlardı.
Doğaldır ki tüm ayinlerin odak noktası Priapus ikonuydu. İkon,
bayramın yapıldığı köy ya da kasabanın ekonomik zenginliğine paralel olarak
büyür, sanatsallaşır veya basitleşirdi.
The
Worship of Generative Powers, T. Wright, s.77
Fallus imajı açıkça ve zaferle taşınırdı. Bu festivaller genelde
köylüler arasında yaygındı ve en çok yaz aylarında kutlanırdı. Çiftçilerin
işleri hafiflemiş ve doğanın yapıcı güçlerinin ak- tivitesinin tadını çıkaracak
boş zaman gelmiş olurdu. Artık mey- valan yeme zamanıydı.
Bu
festivallerin Anadolu dışında uygulananlarının içinde en önemlisi Roma’da 17 Mart’ta
kutlanan Liberalia idi. Dev bir fallus araba ile taşınır ve bu arada
tapınıcılar yüksek sesle müstehcen şarkılar söyler, açık saçık konuşmalar
yapar ve davranışlarda bulunurlar, konvoy durduğu zaman ise penisin başı ayinsel
olarak çiçeklerle süslenirdi.
Yunan’da
Phallogogia (fallagogia) adı verilen şenlik/bayram- da kutsal sayılan fallus
heykeli törenle durduğu yerden alınır, içilip yenilen ortama getirilir ve
çevresinde danslar edilirdi. Erkeklik organını kutsamak adına yapılan
Phallophoria (fallaforia) adlı bayramda ise fallus incir ağacından yontulurdu.
Bu bayramın Roma devletindeki adı ise Phallopheria (falloferia) idi. Priapus
bu kez umm bir elbise gıymiş olsu da, korkunç
boyutlardaki penisi yine açıkla bırakılmıştı. Şenlik başladığı zaman ellerinde
fallus taşıyan alaylar büyük ciddiyetle halkın arasından geçerlerdi. Roına'da,
basciınıs l\'iıs tpenis tanrı) olarak adlandırılan erkeklik organı o denli
saygı gören bir uzuvdu ki, törenlerde fallus heykelini taşıyım
"telhis" adlı kişiler özel saygı görürdü!
Stt/ün özü.
ister Anadolu’da, ister Yunan'da, ister Roma’da; her nemde l’riapus tapımı
varsa sınır yoktu cinsellikte; bu nedenle tanrı l’riapus şeklinde yapılmış
dildolar otoerotizm için de dağıtılırdı.
Genelde
kadınların yönettiği bu bayramlarda dileyen kadınlar festivale çırılçıplak
katılır ve erkekleri uyarma görevini üstlenirdi.
The Wurship of
The Geııerative Powers,
Thoınas Wright,
s.81
Şehrin ve mahallenin gevşek ahlaklı kadınlarının çırılçıplak
olarak Helmeleri için borular çalınırdı. Onlar ihtiraslarını tüm baskıları
kenara atarak, festivali -çılgın bir cümbüşle bitene dek- müstehcen davranışlar
ve lisan ile kızıştırulardı.
Şimdi bazı
okurlarım: "İçki fazla içilip -işret- alemine dalınırsa işin sonu kötüye
vannaz mı?" diye kendi kendine soruyor olabilirler. Oysa gariptir ki
tarih, içki ve cinselliğin doruğa çıktığı Priapos festivallerinde, bağbozumu
şenliklerinde ve de diğer cinsellik yüklü ritlerde çıkan olumsuz olaylardan
hiç söz etmemiştir. Yemek, içki... ve kadınların yönettiği seks dolu bir
tapım... Ne çıkan kavga var çevrede, ne çekilen kılıçlar; ne tecavüz vakaları;
ne de "töre cinayetleri"... Modem çağımızda kimsenin “edep ve haya”
duygularını “rencide” etmemek için sıradan insanın bilgisine yansıtılmayan
fallus tapımı yüzyıllarca "edepli, edepli" sürdü... kansız, kavgasız.
Priapus’a ve Pan’a benzer olan diğer bereket ve doğa tanrılarının
ayinlerinde de hep içki ve seks olduğu halde bir olumsuzluk yaşanmazdı.
Örneğin, şaytanın çıkış noktası olan Pan’ın Romalı karşılığı Faunus'un
ayinlerinde... ilerdeki sayfalarda detaylı olarak inceleyeceğimiz keçi
bacaklı, seks düşkünü kır tanrıları olan satirlere Roma’da Faunlar denirdi ve
başları Faunus adlı bir tanrıydı ve ona kimi zaman da Lupercus denirdi.
Wikipedia.org, (On-line Encyclopedia),
Lupercus
Roma mitolojisinde Faunus'a verilen bir diğer isim. (...) 15
Şubat'taki Lupercalia adlı yıllık festivalinde rahipleri olan Lu- perciler keçi
derisine bürünürlerdi.
Lupercalia
temelde tensel zevklerin kutsanması anlammday- dı. O gün şölenler verilir, içki
su gibi akar, herkes kendine uygun bir eş bulup, ilişkiye girerdi. Şölen
başlamadan önce ise Lupercus rahipleri olan Luperciler iki gencin alınlarını
kurban ettikleri keçilerin kanından sürerlerdi. Bu işlem sırasında gençlerin
gülmesi kuraldı. Ardından Luperciler çırılçıplak soyunup aslan ve keçi
postlarına bürünür ve kurban edilen keçilerin derilerinden kestikleri
şeritlerle önlerine gelene vururlardı. Bu darbeleri almaya en fazla istekli
olan genç kadınlardı; çünkü inanışa göre böylece üretkenlikleri artar,
doğumları kolay olurdu. Bu eylemlerden sonra ise şölen başlardı.
İS 495’de papa
Gelasius bu pagan festivali yasakladı... ama bütünüyle yok edemeyeceğini
düşünerek yerine ahlaksal olarak daha uygun bir kutlama koydu. Ama festivalin
eski pagan tanrısı Lupercus yerine, geçecek bir de aziz bulmalıydı.
Sonunda
piskopos Valentine bu göreve seçildi; çünkü imparator Claudius tarafından
gençleri evlendirdiği için kafası kesilmişti. Bu davranışı tarihe “aşıkları
evlendirirdi” şeklinde yüce bir davranış olarak yazılsa da. aslında Valentin,
serbest aşk ile sevişen leri namuslu kılmak vc tckeşlilcştirınck için evlendin
yordu! Yine de Lupercalia öylesine popüler bir bııynımdı ki, Ih ristiyanhğın
yayılmasına dek sürdü. İS 494 yılında papanın IS Şubat’ı “Bakire Meryem
in Arınması" bayramına çevirene deki
Anadolu’nun
Penis Kenti
İlk başlarda Priapos’a, Kyzikos (Erdek yakınları) vc genelde tüm
Mysia’da (kabaca kuzey batı Anadolu) tapılsa da. o asıl şaraplarıyla tanınmış
olan Laınpsakos şehrinin büyük tanrısıydı.
Strabon, Coğrafya - Kitap XIII 1:12
Hesiodos[56]
onu tanıma:. O, Orthane, Koııisalos, Tykhıın ve diğerleri gibi olan Attika
tanrılarına benzer.
Lampsakos'ta
adına düzenlenen şenliklerde, içki su gibi akar, cinsellik doruklara ulaşırdı.
Lampsakos şehri adını duyunca sakın ola bu şehri uzak diyarlarda -belki de
Yunanistan’da- olarak düşünmeyin; çünkü Lampsakos Anadolu'da bir kentti: Bizim
güzeller güzeli Lapseki’nin ta kendisiydi Lampsakos!
Tarihçi Charon, felsefeci Anaximenes, Adimantus, Strato ve
Metrodorus’un doğum yeri olduğu kadar, şarap bağlan ve şarapçılığı ile de
ünlüydü. Şarapçılık işinde öylesine ilerlemişlerdi ki, Pers imparatoru Darius
ve Kserkses buradan şarap getirtirlerdi.
Üstelik hepsi bu kadar da değil; o çağlarda tanrının kendi adı olan
Priapos sözcüğüyle çağrılan bir kenti de vardı... Ünlü an- tikçağ yazan
Strabo’nun satırlarına bir göz atalım Lampsakos ve Priapos kentleri için:
Strabon,
Coğrafya - Kitap XIII 1:12
Priapos, deniz kıyısında bir liman
kentidir. Kent adını orada kutsanan Priapos’tan almıştır. Dionysos (şarap tanrısıj’un oğlu olan bu tanrının kutsanmasına halk çok
rağbet etti; çünkü ülkeleri ile komşuları olan Lampsakos gibi komşu topraklar
zengin üzüm bağlarıyla kaplıydı. Kserkses (Pers imparatoru), Lampsakos’un
bağlarla donatılması için emir verdi. Priapos sonraları halk tarafından tanrı
olarak kabul edildi.
Belki de içinizden: "Bir kente Priapos denmiş olmasının önemi
ne? Orayı hangi tanrı yönetiyorsa, onun ismini alması doğal sayılabilir"
diyeceksiniz. Oysa iş bu denli basit değil; çünkü eski dönemlerde Priapos
sözcüğü basbayağı penisin bir diğer adıydı:
Diodorus
Siculus 4.6.1
Eskiler, anlattıkları mitler veya
konuşmaları sırasında erkeklerin seksüel organından söz edecekleri zaman ona
"priapos" derlerdi.
Bu koşullar altında düşünün ki bir kent var ve adı penis! Orada
yaşayanlara "Penis’liler"; oraya gidilirken "Penis’e gidiyorum";
oradan gelinirken "Penis’ten geliyorum" deniliyor! Tebessüm etmemek
zor.
Tanrı
Priapos’un yönetimindeki ve bu ilginç isimli kent neredeydi dersiniz? Evet,
yine Anadolu'muzda; Ege’de. Biga ilçesinin Marmara denizi kıyısındaki bir
belde burası; Karabiga... Çanakkale Biga ilçesine bağlı bir yerleşim. Marmara
denizi kıyısında, Biga’ya 17 km. uzaklıkta. Priapus kentinin harabeleri hale
görülebilmekte.
Penis
tanrının tapını merkezinde yaşayan ve iri penisli olduğu söylenen bir ırkın
“ahvadı” olmak hoş olsa gerek.
Anadolu’da
başlayan bu akım öylesine taraftar buldu ki, Ki- bele tapımında olduğu gibi
önce Greklere, ardından da Ro- ma’ya ve zamanla güney İtalya'ya dek ulaştı.
Yunanlılar ve Romalılar da ona sadece tapmakla kalmadılar; fallusun görüntüsünün
bile “hayr" getireceğine -aynı Anadolulular gibi- inandılar. Böylece
evlerden, gemilere; bahçelerden, arı kovanlarına dek her yana onun ve penisin
resmini/yontusunu astılar. Oysa halkın Priapus’a bu düşkünlüğüne karşın -ben
diyeyim metafizik enerjiler, isteyen desin Grek/erkek egemen kültür- onun
böylesine yayılmasından rahatsız olmaya... ve çarkı işletmeye başladı.
Karalama, kara çalma çarkını! Tıpkı Lidya kralı Karun ve Frig- ya kralı Midas’a
yaptığı gibi...
İlk adım olarak onun koruyuculuğu, şans ve uğur getiriciliği örtbas
edildi... nasıl mı? Seks yönü ön plana çıkarılarak! Mitler değiştirildi;
efsaneler bozuldu; içerikler çarpıtıldı. Oysa Priapus Theogonia’da” bile yer
almayan, eşdeyişle çıkışı, doğuşu Yunan pantheonu olmayan tanrılardandı. O
denli Grek dışıydı; o denli Anadoluluydu. Yunan mitolojisinde yeri yoktu ki
onunla ilgili mitler yeniden yorumlansın!
Hesiodos’un,
Yunan mitolojisinin Incil’i olarak görülen kitabı. Öncelikle, Yunan mıtograflar
tarafından soyu bozguna uğradı ve babası olma konumu Diony- sos’tan, Zeus’a
geçirildi.
İkinci olarak uyarıcılık ve bolluk
kavramını çağrıştırması için büyük olarak tasarımlanan penisi bir “özür”e
dönüştü. Afrodit’in karnındayken Zeus'un karısı Hera[57]
tarafından lanetlendiği için büyük bir cinsel organa sahip doğduğu ortaya
atıldı. Bir lanetti yani artık büyük penisi. Güya Lampsakos’lu kadınlar erkeklerinden
cinsel organları büyük diye yaka silkiyorlardı.
Hepsi bu kadar da değil: Sonradan
yazılan bu efsaneler gereği Afrodit de bebeğinden utandığı için doğar doğmaz
onu kırlara bıraktı. Bu nedenle çobanlarca büyütüldüğü ve sonra bu çobanlarca
tapınılarak bir kır tanrısına dönüştüğü anlatılmaya başlandı. Aynı Kıbrıs
kralının kızlarını lanetleyerek fahişelik yaptırması gibi son derece anlamsız
sözler yazıldı mitlere. Kutsal fahişeliği yöneten bir tanrıçanın, en sevdiği
kralın kızlarını lanetleyerek fahişelik yaptırmasındaki mantıksızlık gibi, bir
seks tanrıçasının iri penisten utanması duyulmuş şey miydi?
Ardından görüntüsü çirkinleştirildi
Priapus’un. Önceleri sakallı ve yakışıklı bir erkek şeklindeki görüntüsü
giderek göbekli bir bahçe gnom’una (bir çeşit mitolojik cüce) dönüştü.
Aşırılık
ve çirkinlik diline, kulaklarına, burnuna, ellerine ve ayaklarına da yansıdı.
Eskiden dik ve iri olan penisi bile artık omzuna atılmış olarak resmediliyordu.
Şimdi size Yunanlı yazarların kitaplarından ilk yııztlnıış olanlardan en son
yazılanlara doğru ilerleyerek Priapus'un şeceresinin nasıl değiştirilip,
Zeus’a mal edilmeye çalışıldığım göstereceğim:
Diodorus
Siculus 4.6.1 (İÖ l.yy)
Eskiler
Priapus'un Dionysos ve Aphmdith'in oğlu olduğunu söylerler ve bunun için makul
bir açıklama yaparlar; çünkü erkekler şarap etkisi altındayken seks uzuvları
daha uzar ve bedenleri hassaslaşarak aşkın zevklerine daha açık hale gelir.
Hyginus,3’ Fabulae (İÖ 64
- İS 17)
Priapus, Merkür’ün (Hermes’in)
oğludur.
(Merkür,
biseksüellik, eşcinsellik, çift cinsiyetlilik gibi özellikleri yöneten bir
tanrıdır).
Zeus
ve Aphrodith'ten doğdu; fakat Hera kıskandığı için ellerini Aphrodith'in
hamile karnına koyup lanetleyerek onun şekilsiz, çirkin bir bebek olarak
doğmasına neden oldu. Annesi onu bir dağa terk etti ve onu çobanlar bulup
yetiştirdi. Kalçalarının üzerinde duran bir penisi vardı.
Yunan dininin
kimi bölgelerinde öylesine kötülendi ki Priapos; onun çirkinliği yüzünden
Olimpos’tan kovulduğu bile ortaya atıldı. Yararlılık ve koruyuculuk
özellikleri unutturulup, sadece bir cinsellik tanrısına dönüştürüldükten
sonra, unutturulma sırası sekse de geldi. Artık hedef seks özgürlüğünün de
insanı dejenere ettiği düşüncesini yansıtmaktı. Bu düşünceyi -yani seksin bela
yaratacağı düşüncesini- yaymak için öykülerde şeh- vetliliği yüzünden,
annesine... hatta babasına bile saldırdı!
Latin yazar. Ölüm ötesinde Frigya kralı Midas ve Lidya kralı
Karun’u açgözlülükleri nedeniyle acı çeken krallar olarak gösteren antikçağ
yazan Samsat’lı Lukianos, Priapus’un babası Diony- sos ile tann Apollo’yu şöyle
konuşturuyordu:
Lukianos, Seçme
Yazılar-Tanrılann Konuşmaları XXIII
Dionysos:
Priapos için sana bir şey anlatacağım, eğlenirsin: Geçenlerde Lampsakos'taydım;
kentten geldi, beni karşıladı, misafir etti. Sonra yatmaya gittik, hayli de
içmiştik: gece yarısı bilim oğlan kalkıp da... Sonrasını söylemeye dilim
varmıyor.
Apollon: Sana
saldırdı mı demek istiyorsun, Dionysos?
Dionysos: Öyle oldu işte.
Apollon: Ya sen
ne yaptın o zaman?
Dionysos: Ne
yapacağım? Güldüm.
Apollon: Bir
patırtı çıkartmadığına iyi etmişsin; sana saldırmakta da haksız değil hani!
Güzelsindir doğrusu.
Dionysos: Öyle
ise bir de seninle denesin Apollon: Sen gerçekten yakışıklısındır, saçların
uzun uzun; sana, içip kendinden geçemeden de saldırabiliı:
Apollon:
Onu göze alamaz, Dionysos; benim saçlarım güzel, ama elinde yayımla oklarım
var.
Artık hem
kırların, hem denizin tanrısı, kem gözden koruyucu, anların, bitkilerin dostu,
bolluk verici ve bebe-sever Priapus unutulmuş; yerine sefih, çirkin, rahatsız
edici, ana-babasına saldıran, dejenere bir Priapus gelmişti.
Baskılar zaman
içinde öylesine arttı ki, insanoğlunun penise tapma gayreti gün geldi
tükendi... yani kutsal adamlar sonuçta başanh oldular. Böylece pagan tanrıların
utanç verici devri kapandı; ahlaksızlık ve sapıklık engellenmiş oldu; dünya
tertemiz insanlarla doldu.
Bu bölümü
Voltaire’in penis tapımı hakkındaki mükemmel yorumu ile bitireyim:
“Uygunluk kavramımı: bi:i, kendimize rezilce gelen bir ayinin
sadece azgın kişilerce yaratılmış olduğunu sanmaya yönlendirir. Çoğumu: için
ahlaksız tavırların dinsel ayinlerde doğabileceğine inanmak olanaksızdır.
Halbuki penis tapımı ve adetleri ilk kez “saflık ve basitlik" dönemlerinde
ortaya çıkmıştır ve içerdiği temel düşünce tanrıyı, onun bize verdiği yaşam
sembolü ile onurlandırmaktır. Söyleşi bir seremoni ise çok daha uygar, çok
daha aydın, ama çok daha yoz zamanların eğitimli insanlarına komik, gençlerine
ise azdırıcı gelir."
Ama yine de
seks tann/tannçalan hakkında düzmece mitler yaratarak onlan şeytanlara
dönüştürme konusunda büyük başan kazanan mekanizma. Priapus üzerinde pek fazla
etkinlik sağlayamadı; Priapus Hıristiyanlık'ta da bile yaşamayı başardı... Bazı
azizlerin kimliğine bürünerek de olsa! Aynı Kibele'nin Meryem Ana olarak
yaşamayı sürdürmesi gibi.
The Worship of Generative Powers, T.
Wright, s.50
Güney
Fransa'da Provans, Langedok ve Lyon'da ona (Priapus'a)
St. Foutin adı ile tapıldı. İsmin, Lyon'un ilk piskopos'u olan Fotinus ya da
Photinus’dan geldiği söylense de belki de bu isim Priapus isminin bozulması ile
türetilmişti. Ayinlerde tahtadan yapılı büyük birfallus taşınır ve bu
özellikle de kadınlar tarafından ilgi görürdü. Kısır kadınlar penisi kazır, bu
tahtaları suda bekletir ve sonunda bu suyu içerlerdi. Aynı yöntem iktidarsız
kocalar için de kullanılırdı. Bu azize tapmak 17.yy'a kadar Fransa'nın çeşitli
yerlerinde sürmüştür. La Confession de Sancy (Pierre de L'Estoile)’den
öğrendiğimize göre Provans, Varailles civarında St. Foutin e her iki cinsin de
balmumu imajları sunulur ve bunlar şapelinin tavanına asılırdı. Alplerdeki
Emburn'da St. Foutin’in fallusuna farklı şekilde tapılırdı. Kadınlar kafası
üzerine şarap dökerler, bu şarap bir kovada birikir, ekşıyene dek bekletilir
ve sonunda "aziz suyu" sirkesi olarak kadınlar tarafından -ancak
nasıl kullanıldığı belirsizce söylenen- eylemlerde kullanılırdı. 1585’de
Protestanlar Emburn'u alınca bu fallusu kilisede buldular; kafası üzerine
dökülen şaraplardan kırmızı renkteydi. Yine Protestanlar tarafından Oran-
ge'de -bir öncekinden çok daha büyük ve üzeri deri ile kaplı- birfallus bulundu
ve 1562'de yakıldı. (...) Clermont yakınlarındaki Auvergne’de de çok büyük
boyutlu bir penise benzeyen bir kaya vardı ve adı St. Foutin idi. Diğer penis
azizlerin isimleri de şunlardır: St. Gııerlichon (Burj), St. Gilles (Britanya),
St. Rene (Anjou), St. Regnaud (Burgonya), St. Arnaud, ve en çok da St. Guignole
(Brest).
4. Bu
isimlere ben de bir iki isim ekleyeyim: St. Ters (Ant- werp), St. Cosmo ve son
yüzyıla dek süren Damiano (Napoli yakınlarında Oserina)... hatta ülkemizde
Antalya Bayındır köyünde Arap Dede! Sekso-Manyak KADINLAR ve TANRILARI DİONYSOS
“Dionysos, bir
şarap tanrısıdır. Çiftçiliğin, bağcılığın, özellikle de üzümün koruyucusudur.
İnsanlara asmayı tanıtmış, onu yetiştirmenin yollarını göstermiş, üzümü
fermente ederek şarap yapmanın sırlarını öğretmiştir.”
Dionysos’u en
kısa yoldan tanıtmanın yolu yukarıdaki sözcükleri yinelemekten geçmekte. Oysa
gerçek, bu yüzeysel anlatımdan çok çok daha derin tabidir ki... Kibele,
Omphale ve Pri- apus’u incelerken yaptığımız gibi, önce onu Yunan pantheon'undaki
klasik efsaneleri ile bir tanıyalım; sonra konuşmaya başlanz.
Evet, günlerden
bir gün Zeus, bir ölümlüye önce aşık, daha sonra da onunla “halvet” olur...
Yüce tanrının dikkatini çekme bahtsızlığına uğrayan kız Thebai kentinden
Semele'dir bu sefer. Bahtsız dememin nedeni Zeus’un ilgi gösterdiği tüm
kadınların, karısı Hera elinde korkunç acılar çekmeleri. Yani mitler hep düzene
uygun biçimde yaşayan evli-barkh kadın Hera’dan yanadır; çünkü patriarkal
anlayışta düzen ve statüko, duygu ve değişimden çok daha önemlidir.
Zeus, Semele
ile sevişirken Zeus’un karısı Hera olayı haber alır ve Semele’den öç almak için
kılık değiştirerek bakıcı Beroe olur. Amacı Semele’yi, Zeus’u kendi haliyle
görmesi konusunda kışkırtmaktır. Böylelikle Semele bir tanrı ile .sevişmenin
keyfini tam olarak sürebilecektir. Senide ona kanar, ama Zcus’u kendi hali
-yani yıkhrımlı, şimşekli görüntüsü ile görünce buna dayanamayıp yanar... Oysa
ölürken Dionysos'a altı aylık hamiledir!
Sevgilisinin
kendi enerjisi ile kavruluşunu gören Zeus hemen olaya el koyar; bebeği
Semele’niıı karnından çıkarır; kendi kasığına (ya da baldırına) bağlayarak
besler... zamanı gelince doğurur! Bu bebek tahmin ettiğiniz gibi Dionysos’lur.
Zeus bebeği doğurur doğurmaz Hera olanları anlar; ama llemıes bebeği kurtarır
ve:
Hera,
Zeus'un oğlunu (Dionysos henüz bebekken ve İno’nun
bakımındaykcn) yok edecekti ama Hermes onu yakaladı ve Kibele'ııin yaşadığı
ağaçlıklı dağ sırtına götürdü.
Mitler bu
noktada farklılık gösterir; Nonnos bebeğe Kibe- le’nin baktığını söylerken;
bazı efsanelere göre Hermes bebeği Orkhomenos kralı Athamas’la karısı İno’ya
vermiştir. İno ise Semele’nin kardeşi, yani bebeğin teyzesidir. Teyze ve enişte
Di- onysos’u. Hera tarafından tanınmasın diye kız olarak büyütürler; ama Hera
durumu yine de fark ederek intikam almak için karıkocayı delirtir; böylelikle
kral Athamas, büyük oğlunu geyik sanıp öldürür; İno ise küçük oğlu ile kendini
denize atar. Bu gelişmeler sonucunda Zeus yeniden olaya karışmak zorunda kalır;
bu kez bebeği alarak onu Nysa’ya götürüp, orada saklar.
Nysa’nın
neresi olduğunu ise kimse çözememiş bugüne dek, ama bir dağ olduğu konusunda
görüş birliğine varılmış. Kimisi bu dağın Etyopya’da, kimisi Libya’da,
Hindistan’da, hatta Trakya’da olduğunu söylüyor. Bu konuda uzmanların görüşlerine
baş vuralım:
Nysa
açıklamalarda efsanelik bir dağ olarak gösterilir. Ho- meros'un llliada’sında
Trakya'da gösterilir. (VI133). Bu adı ta- ştyan
birkaç dağ var. Dionysos’un baştanrısı olduğu dağ hangi, si? Herhalde özellikle
hiçbiri, bu Nysa adı Olympos ve İda gibi yüksek dağlara verilen bir genel ad
olsa gerek, tanrı da bir doğa tanrısı olarak yüksek bir dağın doruğunda doğmuş
ve o dağla simgelenmektedir.
Harpers Dictionary of Classical Antiquities,
Dionysos’un
bakılıp beslendiği ve Nysaeus, Nysius, Nyseîus, Nyseus, Nysigena vb. adlarını
alan efsanevi dağ tanrının kutsal yerlerinden biri olabilir.
1-
Hindistan’da Pencap’ın kuzeybatı köşesi;
2-
Bir Karia (güney batı Anadolu) kenti olan
ve şarapları ile meşhur Nyssa kenti:
3-
Kızılırmak yakınlarında bir Kapadokya kenti;
4-
Bir Etyopya kenti (Herodot 3:971111; 2:146,3:97)
5-
Boeotia’da[58]
yamaçlı Helikon'da[59]
bir köy.
Bu yeni evinde
bebeğe artık ölümlüler değil, nymphler (su perileri), Kibele’nin gizemli
dansçıları Koribantlar ve Hyadlar (Dionysos’un, sonradan yıldıza dönüşen
dadıları) bakacaktır ama Zeus, oğlunun tanınmasını engellemek için bir önlem
daha alır; Dionysos’u bir keçiye dönüştürür.
Küçük
keçi artık bir yandan büyümekte, diğer yandan da satirlerin[60] en
meşhurlarından olan ve her zaman sarhoş gezen Sile- nos’tan ders almaktadır...
üzümden şarap yapmak ve sadece Sile- nos’a özgü bilgelikler konusunda! Oysa
Hera, Dionysos’un izini o büyür büyümez bulur ve yine intikam ahr... Dionysos’u
delirtir!
Çılgın
Dionysos, kendini yollara vurur; Mısır, Suriye ve Hindistan arasında dolaşır;
sonunda Frigya’ya geldir. Frigya’da Dionysos’u "tanrıların anası” tanrıça
Kybele karşılar, onu sadece iyileştirmekle kalmaz, kültünün sırlarını da
açıklar; vahşi davullarını, dans etme bilgisini ve orgiastik ritlerini
öğreterek Dionysos’u bir tanrı kılar. Artık iyileşmiş olan genç tanrının bundan
böyle tek isteği vardır: Dinini yaymak. Ardına ilerdeki sayfalarda daha
yakından tanıyacağımız garip varlıklardan oluşan ve kendiyle birlikte ilerleyen
bir orduyu alır; doğruca Hindistan’a giderek ordusuyla orayı “zapteder”.
Trakya’ya gider, ona boyun eğmeyen kral Lykurgos’u delirtir. Sonunda Yunanistan’a
dönüp Thebai kentinde kendi dinini ve bayramı Bakkha- nalia’yı başlatır.
Yunan
inancında Dionysos bu şekilde anlatılmış. Konu ile ilgili bir miktar bilgi
altyapısı olan kişiler için çözülmesi hiç de zor değil. Ama efsaneleri deşifre
etmeyi bir sonraki bölüme bırakarak biraz da Dionysos tapımından söz edelim;
çünkü onu daha iyi tanıdıkça, mitleri çözümlemek daha kolay olacak.
Öncelikle
söylemeliyim ki, Dionysos ritleri de -aynı Kibe- le’ninkiler gibi- orgiastik
karakterlidir. Yani alkol tüketimi sonrası serbest seksli tapım! Aslına
bakılırsa orji olarak dilimize bile giren; “yemekli içkili serbest grup seks”
anlamına gelen; tanrıça Kibele tapımında sıklıkla karşılaştığımız bu sözcüğün
kaynağı Dionysos tapımıdır; çünkü Dionysos ayinlerinin gerçek adı Orgia’dır!
Şehvet orada,
bir şenliktir orgia. Orgia öylesine seks yüklü bir
sözcüktür ki, günümüzde konuşma lisanına bile girerek çok sık kullandığımız bir
kelimedir ve çok özlenen bir ruh patlamasının adı olmuştur: Orgazm (or-
gia-zm)’ın!..
Peki neden orji kavramı Dionysos’tan kaynaklanmıştır? Di-
onysos’tan kaynaklamıştır; çünkü bu dinin taraftarları dağlara - ille de
dağlara- çıkarlar (Kibele, Şiva ve karısı Şakti’nin hep dağ tanrı ve
tanrıçaları olduğunu anımsayalım), şarabın dozunu “kat-be-kat” fazla
kaçırdıktan sonra tef, flüt, simbal ve ziller ile çalman müzik, avaz avaz
söylenen şarkılar, döne döne yapılan danslar aracılığı ile iyiden iyiye coşar;
sonra önlerine gelenle “günah işlerler”di. Orgiazm ise bu ayinlerde insanların
ulaştığı en üst noktadaki doyumun/boşalımın adıydı. Bir diğer deyişle insanın
en doğal ve en benzersiz orgazmı, sıradan seksten çok, doğanın bağrında içki
tüketilerek grup halinde yapılan seks aracılığı ile gelmekteydi. Bu orgazm ise
en güçlü biçimiyle Diony- sos ayinlerinde ortaya çıkardı. Zaten amaç da
buydu... insan ru- hunu -adı ister Zeus olsun, ister Yahve- patriarkal tanrı ve
düzenlerin yarattığı tutsaklıktan çıkartmak... ve de onları gerçek
yaratıcılarla buluşturmak.
Sanırım tapımın en ilginç yanı,
tapımın kendisi kadar, tapı- nıcıları olan Bakkhalar (diğer adları ile
Meanadlar)... Dionysos dininin kadın tapınıcılarıydı Bakkhalar. Zaten
Dionysos’a genelde kadınlar tapardı! Düzen, kural, düstur, statüko gibi kavramlar,
erkeklerden çok, kadınların ve hayvanların doğasına yabancıdır; ve sadece bu
nedenle tektannh dinlerde kadınlar günahkâr olarak görülür. Ama Dionysos’un
bir dolu erkek tapını- cıları da vardı. Bu erkek tapınıcılar ise egzotik,
hayvansı ve vahşi satirler ile sembolize edilirlerdi.
Anlatılanlara
göre Bakkhalar, genelde rutin düzenlerini, yani ev ve ailelerini terk etmiş,
tanrının peşine takılmış ve sürekli sarhoş halde gezmeyi seçmiş kadınlardı.
Onlar hakkında en detaylı bilgiyi yine Grek dünyasının bir yazarı olan
Euripides’in Bakkhalar oyunundan öğrenmekteyiz. Bu oyun Greklerin gözünde
sadece bir oyun değil, Dionysos tapımının kutsal kitabı olarak görülürdü.
Dionysos
cezbesine kapılıp
İğlerini,
mekiklerini ellerinden atan
O
kadınlar güruhu.
Dionysos
inancında kadınlar öylesine özgürlüğe yönlendirilirlerdi ki, Dionysos’a
ilkçağın feministiydi demek yanlış olmaz. O, kadınların hiçbir şeyden
korkmadan yaşamasının gerekliliğine; onları korumak adına kısıtlamanın ise
yanlışlığına inanırdı. Euripides, Bakkhalar 487-488
Pentheus.-[61]
Kadınlar için
gece tuzaklarla doludur, saf değildir.
Dionysos:
Kötülük gün ışığında da işlenebilir.
Günümüzün “dolmact/kariyerci” tartışması daha o zamanlar başlamıştı
belki de; çünkü kadınların özgürleşme atağı, oyuna "iğlerini,
mekiklerini ellerinden atma" şeklide yansımıştır. Oysa bağnaz kral
Pentheus, Bakkhaları yakalayınca ceza olarak onları köle etmekle birlikte,
yeniden el işlerinde çalıştırmaya da başlamaktaydı.
Pentheus:
(...)
hizmetindeki kadınlara gelince,
onları ya köle
pazarına götürüp sattıracağım,
ya da kendi sarayımda alıkoyup dokuma işlerinde çalıştıracağım.
Böylece
ellerini teflerden davullardan uzak tutacaklar.
Tekdüze ve rutin işler, kölelikle eşit ağırlıkta bir ceza olarak
görülmekteydi değişimci ve yenilikçi Dionysos inancında!
Bakkhalar
ayinler sırasında ellerinde, ucuna çam kozalağı takılmış ve üzerine asma
dalları sarılmış sopalar, yani “thyrsus” lar taşır; üzerlerinde vahşi
hayvanların -çokluk da kaplanların- postundan başka bir şey olmadan, tamamen
“anadan üryan", uzun saçlarını asmalarla, hatta kimi zaman yılanlarla
süslemiş şekilde, ormanlarda sarhoş olarak şarkı söyler, dans ederlerdi.
Bakkhalar doğa
üstü güçlere de sahiptiler. Öyle ki, aşmalı, kozalaklı çubuklarının ucundan bal
akıtırlar; onları yere vurun- ca yerden şarap çıkarırlardı. Bakkhalann sihirli
güçleri bu kadarla sınırlı da değildi; onlar parmakları ile toprağı kazısalar
yerden süt fışkırır, aynı parmaklar yeri gelince aslanları bile parça parça
eder, ama bu çılgın kadınlar hayvan yavrularına kendi memelerinden de süt
verirlerdi.
Öte yandan
Bakkhalar Dionysos’un askerleri gibiydiler. Onun dinine saygı göstermeyenlere
karşı çılgın gibi saldırmaları ile de ünlüydüler. Üstelik vahşi hayvanlan
yenecek kadar kuvvet kazanmış bu kadınlara silah da işlemezdi. Yine de bir
şekilde yaralanırlarsa, kozalaklı çubuklarını yaraya sürünce iyileştirme kapasitesine
de sahiptiler. Mitler bu konuda öylesine coşuyor ki, onla- nn en ağır yükleri
kolayca omuzlarında, hatta ateşleri -kendileri yanmadan- saçlarında
taşıdıklarını bile öne sürüyor.
Bakkhalan gizlice gözleyen bir sığırtmaç izlediklerini şöyle
anlatmakta: Euripides, Bakkhalar 688-710
Görmeye değer bir güzellikti.
Genç kadınlar, yaşlı kadınlar, aralarında henüz evlenmemiş kızlar,
Önce saçlarını çözdüler açtılar, ceylan postlarına büründüler, Ve
yüzlerini yalayan yılanları ötelerine berilerine sardılar.
Kiminin karacalar vardı kucaklarında, kiminin yırtıcı kurt encikleri.
Ak sütleriyle emziriyorlardı onları. Bunlar bebelerini evlerine
koymuş,
memeleri süt dolu genç annelerdi..
Sonra sarmaşık çelenklerini, meşe yaprağı taçlarını geçirdiler
başlarına.
Kızlardan biri saplayınca kargısını kayaya güldür güldür su kaynamasın
mı sana.
Öbürü ateş çalışını çalınca toprağa,
kudretten şarap fışkırdı.
Yeri tırnaklarıyla kazınca da süt çıkıyordu.
Tyrsoslardan bolca bal damlıyordu.
Bu çılgın, bu
vahşi askerler Thebai kralı Pentheus’u yakalayıp parça parça ederek
öldürmüşler, kafasını da ünlü çubuklarının başına geçirip kentte
dolaştırmışlardı! Pentheus ise sıradan bir kral değildi, Dionysos’un, kültünün
ana merkezi yapmayı istediği Thebai’nin kralıydı. Çok çekişmişti Dionysos ile;
çünkü Pentheus’un idealize ettiği kavram Olimpos tanrılarının ideali olan
“kanun ve düzen”di. Oysa Dionysos ortaya çıkınca kadınlar “evlerini barklarını”
terk edip, çılgınlar gibi Boeotia ve Attika (Atina yakınları) arasındaki
Cithaeron dağına çıkıyorlar, ilahi cezb’e kapılıp çıldırıyorlardı. Bu durumu
gören Pentheus'ta “şafak attı” ve hemen -binyıllar boyu egemenlik kurmak, üst
otorite olmak, yönetmek, liderlik etmek vb. stfvdalısı- güç odaklarının
yaptığını yaptı: Törenleri yasakladı! Hepsi bu kadar da değil; üstüne üstlük
Dionysos’u esir etmeye de çalıştı. Ama sonradan meraka kapılıp, belki de
kendinde de olan eğilime daha fazla karşı duramayıp kadın kılığına girerek
onları gözlemeye kalktı. Bakk- halar ise onu vahşi bir hayvan sanıp
parçaladılar... onu öldürenlerin arasında bir Bakkha olan öz anası da vardı!
Dionysos’un tapınıcıları kadar
ordusu da çok ilginçtir. Kimler yoktur ki bu alayda? Artık yakından
tanıdığımız Pan’ın kendi gibi sekse ve içkiye düşkün oğullarını mı istersiniz;
hatta Hint seferindeki gibi bazen bizzat katılan Pan’ı mı; belden aşağısı at,
üstleri insan Kentaurlar’ı mı; şişko çıplak aşk meleklerini mi; oku gerilmiş,
atılmaya hazır aşk tanrısı Eros'u mu; Kha- ritler mi;[62]
çırılçıplak erkekleri mi; yoksa satirleri mi... Satirler onun ordusunun en
geniş nüfuslu katılımcılarıydılar. En çok sevdikleri şeyler nymphler[63] ve şarap
içmek olan bu varlıklar ayinlerde Bakkhalar’la kolkola girer, bir elde tef,
diğerinde flüt, içkiden kendinden geçmiş halde dans edip dururlardı.
Bu arada
nyph’lelre bol bol da oynaşırlardı tabii. Onları böyle şen-şatır görüp sadece
eğlence düşkünü de sanmayın; Diony- sos'un dinini yaymak için çıktığı Hint
seferinde cesur birer asker olarak da savaştılar... hatta çoğu yaşamını bile
yitirdi. Ama savaş olmadığı zaman dans etmeyi, şarkı söylemeyi, su perilerine
saldırmayı, inanılmaz oranda şarap içmeyi o kadar çok severlerdi ki, sık sık
yere yıkılıp, horlaya horlaya uyumaya başlarlardı.
Satirler,
bayram ve şenliklerde şen müziği yapmakla görevliydiler. Oysa sızdıkları zaman
alayın hay-huy’u da azalırdı tabii; ama Dionysos bu, sessizlik içinde
kalabilir mi? Satirler ise bu soruna bir çözüm bulmuşlardı ve sızdıkları zaman,
tanrı neşeli seslerden uzak kalıp sıkılmasın diye sağa sola simballer ve
ziller asmışlardı. Böylesine alışılmadık tapınıcılara ve böylesine vahşi bir
inanca sahip tanrının görünümü nasıldı dersiniz? Sizce o kuzeyin ayı
postlarına sarılıp dövüşen kana susamış savaşçıları “Berserker’ler gibi miydi?
Yoksa zırhlara bürünmüş Truva katili Akhilleus’a mı benzerdi? Belki de elinde
hz. Ali’nin kılıcı gibi yenilmez bir silah ile her yöne yetişen bir
kahramandı?
Gariptir
ama bunların hiçbiri doğru değil. Dionysos, efemine bir görünümdeydi! Uzun
saçlı, kadınca güzel, süzgün bakışlı... Bakkhalar oyununda Pentheus’un ona
söyledikleri bu durumu açıklamakta:
Yabancı bir sihirbazdan da bahsediyorlar; Lidya'dan gelmiş; kokulu
saçlar, sarı perçemler, mor yanaklar varmış;
siyah gözlerinde Aphrodith'in sihri patlıyormuş. Euripides,
Bakkhalar 455
Afili biçimde alnına düşen
perçemlerin senin bir güreşçi olmadığını gösteriyor.
Bakkhalar
dışında kalan eski metinler ise özetle Dionysos’u şöyle tanımlar: "Hassas
görünümlü; uzun saçları asma dalları ve üzüm yapraklarıyla süslü; ya leopar
postu veya uzun, egzotik bir kılık içinde; elinde penis sembolü olarak ucuna
kozalak geçirilmiş, üzerine asma dalları sarılmış rezene veya köknar sapı
taşıyarak dolaşan bir genç. Elinde “kantharos” (ya da şarap kadehi) ile
dans eder; çevresindeki leoparlar ve panterlerle oynayıp sıçrayarak ilerler,
kimi zaman onların sırtına biner; kimi zamansa arabasına koşardı.”
Dionysos’un görüntüsü zaman zaman
kadınsı olarak betim- lense de, kadınlarla arasının çok iyi olduğunu hemen
belirteyim. Uyurken seviştiği Frigya’lı -erkek ve aşk tanımaz- avcı Aura’dan[64] mı söz edeyim?
Yoksa ona aşkım açıklayan her erkeği öldüren ama bir sarhoşluk anında kendini
Dionysos'a teslim eden ve İznik’e (antik dünyanın Nicea’sı) adını veren Asta-
cia’lı su perisi Nicaea'dan mı? Ama tüm bunlara karşın en büyük aşkı Ariadne
idi. Babaerkillerin “piri” Theseus'un aşkına kanıp, ülkesini terk eden, ama
güvendiği sevgilisi tarafından kimilerine göre Naksos, kimisine göre ise
Kıbrıs adasında ortada bırakılmıştı Ariadne. Böylece öylesine büyük bir acı
içine girdi ki, sonunda kendini asmaya karar verdi. Ama tam bu sırada Di-
onysos, alayı ile yanına geldi ve onu teselli ederek kendine eş olarak aldı.
Kadınlar arasında çok popüler olan
Dionysos’un yakışıklılığı Pentheus tarafından bile onaylanmıştı. Euripides,
Bakkhalar 453
(Pentheus konuşuyor)
Bayağı yakışıklıymışsın. Görünüşün
kadınları ayartmaya yeter yani.
Dionysos tapımının ayinlerinde neler
yaşandığını kimse tam olarak çözememiş (örneğin Anadolu’daki -İon öncesi-
tapımın içeriği üzerine ne yazık ki Yunan yazarlarının eserlerinde yer alan dip
notlan gerisinde veri yok). Bu nedenle yine Euripi- des’e döneceğiz zorunlu
olarak.
Şehvet orada, bir şenliktir orgia
Bakkhalar sınırsız özgürlük içinde sürdürür toplu sevişmelerini.
Euripides,
Bakkhalar 220-224
(Pentheus
konuşuyor)
Öbek
öbek kadınlar ortalarında testiler dolusu şarap.
Gizlide
kuytuda erkeklerle çiftleşirlermiş!
Sözde
Bakkha rahibeliği bunu gerektirirmiş.
Bana
sorarsanız Bakkhos’ a falan değil Afrodite'ye çalışıyor bu kadınlar.
Pentheus bu sözleriyle bilincine varmadan Dionysos-Aphro- dith
ilişkisini de gözlemlediğini belirtmiş!
Bakkhanalia, Dionysia, Liberalia adh hepsi de Dionysos’a ithaf
edilmiş bayramların gerisinde gerçekten nasıl eylemler olduğunu bir de çağdaş
yazarlardan dinleyelim; göreceğiz ki, önceki sayfalarda incelediğimiz bir
olgu, bir kez daha karşımıza çıkacak: The Ascxuality ol' Dionysus, Michael Jameson
Kült
pratiklerinin içinde normal bir kadının tanrı ile evlenmesini içeren bir de
kutsal evlilik, yani -hiero gamos- vardı. Atina'da baharda kutlanan
Anthestheria bayramında yerel bir archon’uır17 karısı bir geceyi
tanrının mabedinde geçirir; kendi ile ilişki kurması için tanrının ziyaretini
beklerdi.
Kutsal evliliği Sümer’li İnanna ve Fenike’li Adonis tapanından
anımsadığınızı umuyorum. '
The
Worship of Generative Powers, Thomas Wright, s.78
Bakkhanalia
(Yunanistan’da kutlanan bir Dionysos bayramı) Ekim’in son yarısında, hasat
bittikten sonra, Liberalia (önceki sayfalarda izlediğimiz Priapus bayramı) ile
aynı biçimde kutlanırdı. Phallus, taç gibi süslenmiş olarak alayın önünde
taşımı; ve yi- ’ ne Liberalia’da olduğu gibi kutlamalar katılanların şarap ile
iyice kızıştığı, aşırı sefahate düşüp dejenere olduğu- geç saatlere dek sürer,
insanlar en aşırı alışkanlıklara tereddütsüz karışırlardı.
Dionysos
şenliklerinde sadece seks değil, penise bir obje olarak saygı gösterme inancı
da vardı; zaten Dionysos, penis tanrı Priapus’un babasıydı.
Gods of Love and Ecstasy:
The
Traditions of Shiva and Dionysos, Alain Danielou
Baharda Yunan kasabaları Dionysos onuruna Phallophoria festivalleri
düzenlerlerdi. Bu festivallerde ritüel alayı bir büyük penis taşırdı.
Dionysos:
Archetypal Image of Indestructible Life,
Cari
Kerenyi
Sahnede aktörler üstlerine -kült inisiyasyonlarının temel gizemi
olduğu için- sahneye çıkarken kocaman sertleşmiş haldeki yapay penisleri
takarlardı. [65]
Yunanistan
Attika’da köylerde, Aralık ayında kutlanan ve Dionysia adı verilen bayramda
taşınan büyük fallusa bir dc sepet eşlik ederdi. Bu sepet, “sepet taşıyıcı”
denilen ve köyün/ka- sabanın en seçkin kadını tarafından taşınır; içinde de
kuru mey- valar bulunurdu.
Baba-oğulun
festivallerinde fallus görülür de, ailenin hanımı Afrodit tapımmda görülmez mi?
The Worship of Generative Powers, Thomas Wright, s.78
Venüs
festivali ise Nisan başında yapılırdı. Fallus yine arabasında taşınır, Colline
kapısı dışındaki Venüs tapınağındaki Romalı hanımlar alayla ilerlerler ve
tanrıçanın seksüel bölgelerini temsil ederlerdi.
Gördüğünüz
gibi döndük dolaştık, yine penis tapımına ve fallusun yüceltilişine geldik.
Aslında bu durumda şaşılacak bir şey de yok; çünkü verilmek istenen, ama
patriarkal mitograflar- ca elden geldiğince sansürlenen mesaj hep aynıydı: Seks
özgürlüğünü yaratmak! Seks özgürlüğü ise en “has”ından doğallığa ulaşmanın ilk
adımıydı. Dionysos tapımı da sanıldığı gibi “manyaklıkların” yapıldığı bir
“hezeyan” ortamı değil; köyün, kasabanın halkının doğa ortasında, müzik
eşliğinde, içip “zevkli sefaya” daldığı şölen ve şenliklerdi. “Bu basit
yeme-içme-se- vişme ortamlardaki tanrısallık neredeydi?” diye bir soru takılabilir
akıllara. Anılan tanrısallık, gönül ferahlığı ve neşe içinde gerçekleştirilen
yeme-içme-sevişmedeydi tabii ki (bu işin sanıldığından çok çok daha zor olduğu
bilinmelidir). Doğal yaşamaktan daha kutsal bir eylem yoktu ki. Kutsallık
denen şey, biz çağdaşların pozitif enerji, o insanların ise Dionysos, Priapus,
Kibele vb. dedikleri enerjiler/tanrıları uyandırmak anlamınday- dı... Bunun
yegane yolu da “hulus-u kalple” doğal olabilmekti.
İlk olarak, Dionysos’un alayındaki
sarhoş satirlerden söz ederek başlayayım. Neredeyse her zaman “sopa” gibi
dimdik bir penis ile gezdikleri anlatılan, Dionysos’un inancını yaymak için
çıktığı Hint seferinde cesur birer asker olarak savaşan satirler gerçekte
kimdi?
Öncelikle onların -her ne kadar
Yunan mitolojisinde at kuyruklu, keçi ayaklı yaratıklar olduğu iddia edilse
de- gerçekte ölümlü insanlar olduklarını ve genelde Anadolu krallıklarında
yaşadıklarını söyleyerek başlayayım; çünkü kimi antikçağ yazarları Bergama'da
mezarlarını gördüklerini yazmışlar. Sanırım satirler hakkında en kolay bilgi
edinme yolu, içlerinden en ünlü ikisini tanımaktan geçmekte:
İlk örneğimiz Marsyas. Frigyalı olan
Marsyas, fetihler yapan bir komutan ya da akınlara katılan bir kahraman değil;
iki boru- lu kavalın mucidi bir müzisyen. Apollon ile yarışıp kazanınca
lanetlenerek derisi yüzülmüş! Onu birinci ilan eden kral Mi- das’ın da
kulakları eşek kulağına çevrilmiş. Önceki sayfalardan anımsayın: Kıbrıs kralı
Kinyras'da müzik yarışmasında Apol- lon’u yenmekteydi.
Şöhretlilik açısından Marsyas’ı
Silenus izlemekte... Diony- sos, Nysa’da gizlenirken ona -güya içki yapmasını-
fakat gerçekte bilgeliği öğreten ve sürekli sarhoş olarak betimlenen hoşsohbet,
göbekli, hep eşek üzerinde gezen ihtiyar Silenus.
Satirleri genel
biçimde inceleyecek olursak Genealogical Guide to Greek Mythology adlı kitabın
yazarı Carlos Para- da’nın, satirlerin mitolojik birer kişilik değil, Akdeniz
adalarının birinde (ana tanrıça tapımı ile yakından ilgisi olan Kıbrıs olabilir
mi?) yaşayan; bir gemi kıyılarına yanaşınca bağırarak gemiye çıkan ve tüm kadın
yolcuları "elden geçiren” bir topluluk olduklarını söylediğini görürüz.
Sözün özü Dionysos’un alayındaki satirler. Yunanlıların kanı kaynayan Ege ve
Akdeniz bölgesinde yaşayan paganist Anadolu erkeklerini yorumlama biçimi. Daha
doğrusu yanlış yorumlayarak, onları kendi inançlarının seks gücü yüksek doğa
tanrılarının cisimlenmiş hali olarak görmeleri; yani mitolojik doğa tanrıları
ile, kanlı canlı insanları birbirine karıştırmaları. Ege ve Akdenizli erkekler
için hayli hoşa gidecek bir iltifat olsa gerek.
Ve Bakkhalar... Varlıkları asla
kanıtlananınmış deli kadınlar! Euripides’in oyunu ile fazlasıyla ortaya çıkan
çılgınlar! İnsanın içinden sormak geliyor: "Eğer Dionysos kadınlan
böylesine delirtiyorsa, neden inancın çıkış noktası olan Anadolu'nun tarihinde
asla (dağlarda hayvan parçalamayı geçtim) çığlıklar atarak sürekli sarhoş
gezen kadınların varlığı görülmemekte?" diye.
Yunanistan’da
Euripides, Diony'os tapımınm kutsal kitabını -yani Bakkhaları- yazan bir
peygamber/ozan şeklinde görülür. Yazdığı tragedya, tıpkı İlyada gibi kutsal
günlerde okunan, bir çeşit din kitabıdır. Çok insan da (ne yazık ki ülkemiz
insanlan- nın çoğunluğu bile) Dionysos tapunun bu kitapla öğrenmiştir. Oysa
acaba Bakkhalarda anlatılanlar ne derece gerçeği yansıtmaktadır? Bilinmelidir
ki Euripides hiç de “kadınsever”liği ile tanınan bir yazar değildir:
Aristophanes
"Thesmophoriai Bayramlarını Kutlayan Kadınlar" adıyla bir komedi
yazarak, kadınların nasıl bu gizli törenler sırasında kadın düşmanı
Euripides'i suçladıklarını sahneye koymuştur.
Eski Yunan
Edebiyatı, Güler Çelgin, s.87
Euripides yalnız bir hayat sürmüştür. İki defa evlenmiş, fakat
aradığı mutluluğu bulamamıştır. Tragedialarındaki kadın düşmanlığı belki bu
yüzdendir.
Lafı uzatmaya gerek yok: Bakkhalar aslında, Zeus’un baskıcı
sisteminde değil; doğanın özgür enerjisi ile senkronize olarak yaşayan anaerkil
Anadolu krallıklarının kadınlarını anlayamayan Yunanlıların uydıırmasıydı...
aynı satirlerin sarhoş/tecavüz- cü/tembel yaratıklar olarak algılanması gibi.
Dionysos’un
teyzesi olan, ona çocukluğunda bakan ve güya Hera tarafından delirtilerek
intihar ettirilen İno da eski dinin büyük saygı gören ulu deniz
tanrıçalarındandır. Asıl adı Leukot- hea olan, ama “Beyaz tanrıça", “dalga
serpintilerinin tanrıçası” isimleriyle de anılan İno, Okeanos’un[66] torunudur.
Ovidius, Melamorfozlar’da "Denizlerden köpükten yaratılmışım” (4:535)
demekte olan İno, Odyssea’da, Zeus’un kardeşi Pose- idon, Odysseus'u öldürmeye
çalışırken kahramanın yardımına koşar, ama Odysseus ona güvenmez (V:333).
Leukothca’nın
Roma dinindeki adı ise Mater Matuta (ana Matuta)’dır... Mater Matuta ise
Kibele’nin Roma inancına yansımış halidir.
İno’nun,
kucağına alıp denize atladığı bebeği de bir deniz tanrısıdır ve adı da
“limanlar tanrısı” Palaimon’dur. Unutturulan eski inançlarda bu ana oğul,
denizcilere fırtınalı havalarda kılavuzluk etmek için yunusların üzerine
binerek yanlarına gider, hayatlannı kurtarırlardı. Bu durum Yunan mitlerine
“Poseidon onları deniz tanrıçası ve tanrısı yaptı” şeklinde yazılsa da,
Okeanos’un soyundan gelen bir tanrıçayı, gerçekte zelzele tanrısı olan
Poseidon’un deniz tanrıçası yapması bütünüyle anlamsızdır.
İno’nun
lanetlenmesinin nedeni ise başkaydı; lanetlendi, çünkü İno, Semele’nin Zeus ile
sevişirken değil, doğum sancısı başlamışken yandığını insanlara göstermek
istedi.
O tanrılar ki
bu, anası, eski bir zamanda,
Doğum sancıları
içinde,
Çarpıldı
Zeus’un yıldırımlarına;
Can
verdi düşürüp karmndakini.
Dionysos’un
annesi olan Semele de -mitlerde yansıtıldığı gibi basit bir ölümlü değil- ana
tanrıçanın görünümlerinden olan ve çok sevilen bir deniz tannçasıydı. Bu bilgi,
zar zor da olsa çok popüler olmayan efsanelerde izlenebilir. Şöyle ki, Semele
ölünce, teyze İno’nun Dionysos’u büyüttüğü Brasiae denilen ülke hakkındaki
bazı mitler bu düşüncenin kanıtıdır:
Pausanias, Description of Greece, Laconia 24.3-4
Brasiae'de
yaşayanların bir hikayesi vardır. Semele’nin oğlunu doğurduktan sonra babası
Kadmus tarafından Dionysos ile bir sandığa
konularak denize atıldığını, sandığın onların kıyısına sürüklendiğini
anlatırlar. Onlar sandıktan artık ölmüş olan Semele'yi çıkarırlar, onuruna
büyük bir cenaze töreni hazırlarlar ve Dionysos'u büyütürler.
Bu nedenle
şehirlerinin eski adı olan Oreiatae, sandık dalgalarla kıyıya vurduktan sonra
Brasiae'ye dönüşür. Zaten bizim zamanımızda da bir şeyi dalgaların kıyıya
attığını anlatmak için kullanılan kelime (Brasiea’dan
türemiş olan) ekbrasein'di.
Bu sözlerdeki önemli mesaj, “kıyıya
çıkış” olayında gizli. Görülmekte ki mitin kıyıya çıkış bölümü öylesine önemli
görülmüş ki, hem bir diyarın adını değiştirebilmiş, hem de yeni bir
kelime/kavram oluşturmuş. Ana tanrıçanın görünümlerinden olan Aphrodith de
denizden -Kıbrıs’ta bir kıyıya çıkarak- doğmuştur ve onun kıyıya çıkışı da
isimlerinden biri sayılacak kadar önemsenmiştir. “Sudan kıyıya çıkan”
anlamındaki Anadyo- mene’dir bu isim! Oysa Dionysos mitinde Semele -aynı Aphro-
dith gibi- kıyıya çıkmış olsa da, ölü olarak gelmiştir denizden... ki bunun
anlamı ana tanrıça inancının orijinal halinin artık ölmüş olmasıdır. Ana
tanrıça artık sıradan bir aşk tanrıçası şeklinde var olacaktır.
Zaten
Semele’nin “sudan çıkışı” kadar, “suda yüzüşü” de hep Afrodit, yani ana tanrıça
ile benzer olarak yansıtılır:
Bir
naiad, güzel Semele’nin akıntıda yüzüşünü gördü ve ikinci Aphrodith'in
doğduğunu düşündü: "Kronos, ilk Kypris'ten sonra babasının jenitallerini
orakla yeniden kesmiş (Aphrodith,
Uranüs'ün kesilen cinsel organının denize düşmesinden doğmuştur) ve köpük
bilinç kazanıp, ve su da kendine şekil verip kendi kendine mükemmelleşen bir
doğumla denizden daha yeni bir Aphrodith çıkartmış olabilir mi?" Belki
de yukarıdaki sözlerin Semele’nin ana tanrıça olduğunu kanıtlamaya yetmeyecek
bilgiler olduğuna inanmaktasınız. Peki; o zaman size Semele sözcüğünün,
Dionysos’u deliliğinden iyileştirip ona ritleri öğreten Kibele’nin en önemli
tapım merkezi olan Frigya dilinde “ana tanrıça” demek olduğunu söylesem?
Hey
Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı
Zeus,
Semele ile çiftleşti (Semele Frigya dilinde ana tanrıça demektir).
Semele’nin ana
tanrıça olmasıyla, Dionysos da ana tanrıçanın oğlu olmakta. Zaten mitlerde
Dionysos, ana tanrıçanın yansıması olan Afrodit’in kocası, hatta kimi yerde
yine oğlu olarak görülmektedir... ki bu durum çeşitli inançlarda benzer şekilde
geçen “ana tanrıçanın oğul-sevgilisi baba tanrı” motifinin tekrarıdır.
Anımsayacağınız gibi anaerkil inançlarda ilksel yaratıcı olan, ama aşk/seks
tanrıçası şeklinde görülen bir ana tanrıça vardı; içinden bir erkek tanrı
çıkarıp onunla evleniyordu; bu nedenle erkek tanrı oğul/sevgili şeklinde
niteleniyordu. İşte tüm Dionysos mitlerinin bir yandan gizlediği, diğer yandan
dolaylı olarak anlatmaya çalıştığı mesaj buydu: Yunan inancının şarap
tanrısının, tüm tanrıları yaratan tanrı; baba tann olduğu.
Öte yandan
Dionysos’un da babası tabii ki Zeus değildi; ataerkil Zeus, Yunan inancı
yayıldıkça Dionysos’un babası olmuştu. Anımsarsanız bu metot, tanrı Priapus
için de uygulanmıştı. Priapus’un gerçekte Dionysos olan babası, Yunan dini
güçlendikçe unutturulmuş ve giderek Zeus babalık konumuna oturmuş, böylece
penis/şarap, yani içki ve cinsellik eşgüdümü mesajı yok edilmeye çalışılmıştı.
Dionysos’un, Zeus'un oğlu ilan edilmesini (ki gerçek anlamı “eski yaratıcının,
yeni yaratıcının oğlu kimliğine indirgenme- si”dir) bilginler şöyle
anlatmaktalar:
Efsanenin anlam
ve simgesi şudur: Helenlerin baştanrısı Ze- us’tur; dışardan gelme bir tanrısal
varlığı ne yapıp yapıp onun buyruğuna sokmak, ondan çıkmış olarak göstermek gerekiyordu.
Semele efsanesi işte bu amaçla uydurulmuş, böyle bir bağlantı kurma çabasının
ürünüdür.
An
Introduction to Greek Mythology, David Bellingham
Sonra Dionysos
kültünü kurmak için Yunanistan’a döndü, ve dünyaya babasının Zeus olduğu
kanıtlandı!
(...) bence,
pek belli bir şeydir ki, Yunanlılar bu tanrıların (Dionysos ve Pan) adlarım öbür tanrıların adlarından daha sonra
öğrenmişlerdir; ve bu adları öğrendikten sonradır ki onları yaşatmış ve bir
soy kütüğü tertipleyebilmişlerdir.
Hey
Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı
O zamanlar
matriyarkal toplum düzeni patriyarkale dönmek üzereydi. Baba tanrının, ana
tanrıya üstün gelmesi gerekiyordu. Onun için Dionysos Zeus'un baldırına
aşılandı ve böylece Ba- küs'ü (Dionysos’un
bir diğer adı) Zeus dünyaya getirmiş oldu."
Dünya
İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Dionysos
Dionysos Yunan öncesi
tanrılarındandır, Trakya ya da Frig- ya'dan geldiği sanılmaktadır.
Dionysos’un, baba tanrı olduğu; yani eskinin yaratıcı baştan- rısı
olduğu; evreni yarattığı öne sürülen bir diğer baştanrıya, Şi- va’ya,
benzerliği ile de görülebilir. Oysa anımsayın, Şiva da kendi orijinal, yani
doğul halini koruyııınaıınştır. Onun orijinal hali vc inancı da, farklı
erkekcgcnıcn güçlerden olan Aryalar tarafından yıkılmış; mitleri, kimliği
değiştirilmiş; evrenin yönetimini Brahma ve Vişnu ile paylaşmak zorunda
bırakılmıştır... ki Brahma, modem tektannlı dinlerin yaratıcısı tektanrıya
büyük benzerliği ile tanınır, Vişnu ise baba tanrıyı öldüren hayvan olan domuz
biçiminde cisimlenmesiyle...
Dionysos’un
gerçekte Şiva'nın görünümü olduğunu aşağıdaki liste yardımıyla açıklıkla
görebiliriz:
-
İkisinin
de eşleri ana tanrıçanın aşk tanrıçası şeklinde yansımış halidir (Dionysos’un
Afrodit; Şiva'nın Şakti)
-
İkisi
için de hayvanlar kutsaldır, bu nedenle Şiva kaplan, Dionysos ise (hatta
Bakkhalar bile) leopar derisine bürünmüş olarak gösterilirler.
-
İkisinin
de peşlerinde gezen garip, doğadışı yaratıklardan oluşmuş ordusu vardır.
-
İkisinin
de uzun saçları vardır ve bu saçlar kutsal sayılır.
-
İkisine
de davul ve flüt ile yapılan müzik eşliğinde tapılır ve her ikisinin tapımında
da müzik kadar dans da önemlidir. Şiva da bir dansçıdır. Bu kimliğinde adı
Nataraja’dır ve Ananda- tandava adı verilen dansı ile evrendeki olumsuzlukları
giderir; dört kolundan birinde -Frigya’da Kibele’nin icat ettiğine inanılan-
davulu (Damanı) tutar ve resimlerinde davul ile betimlenir. Delirmiş olan
Dionysos, Kibele tarafından dans etmesi öğretilerek iyileştirilir. Sonunda
öyle iyi bir dansçı olur ki, savaş tanrısı Ares’e dans etmeyi öğretebilir.
Elinde "kantharos” (ya da şarap kadehi) ile dans eder; çevresindeki
leoparlar ve panterlerle oynayıp sıçrayarak ilerler, kimi zaman onların
sırtına biner, kimi zamansa arabasına koşar. Nonnos tarafından "Dansçı
Dionysos, dağların arkadaşı..." (Dionysiaca 20.35) cümlesiyle yorumlanacak
kadar dans ile iç içedirler;
-
Şiva’nın
tapınaklarında zillerin ayn bir yeri vardır; Yunan mitlerine göre ise
Dionysos’un canı sıkılmasın diye satirler zil çalıp dururlar. Şiva’nın yansı dişidir; Dionysos ise garip şekilde
efemine- dir, kadın giysileri içinde büyütülmüştür ve kimi zaman efemi- ne bir
görünümü vardır.
-
Şiva,
boynunda, kollarında ve saçlarında yılanlarla gösterilir; Dionysos’un
tapınıcısı kadınlar yılanlan boyunlanna, kolla- nna ve saçlanna sararak cümbüş
yaparlar.
-
Dionysos,
kimsenin ne olduğunu açıklayamadığı Hindistan seferine çıkıp galip döner;
Hindistan’da ise hâlâ Şiva tapımı vardır ve İÖ 2000’den beri tektanrıh dinler
bu ülkeye hiç hakim olamamışlardır. Örneğin Arap yanmadasından Afrika’ya bile
yayılan İslam, İran, Afganistan ve Pakistan’da etkin olduğu halde -belki de
Hindistan’a giremediği için- Uzak Doğu’ya kaymamıştır.
-
Dionysos
her sonbaharda ölür; Şiva’nın ise penisi kesilir... ki bu da bir anlamda yok
olma anlamındadır. Dionysos, kimilerinin Hindistan’da
olduğunu öne sürdüğü ve neresi olduğu anlaşılamamış olan Nysa adlı bir yerde
doğmuştur. Şiva tapımında yer alan Tantra pratiğinde ise Nyasa diye bir
önemli terim vardır. Bu sözün anlamı ise “yerleşme, yer- leştirme"dir.
Rimellerde bedeni (ya da bedenin bir bölgesini) tanrıyla özdeşleştirme
eyleminin adıdır. Kısaca, sevişerek tanrı ile bütünleşme demektir ve Şiva'nm,
her seks sürecinde, tapını- cının bedeninde yeniden doğuşunu simgeler!
-
Her
iki tanrıya da seks ile tapılır. Şiva tapımında Tantra ismini alan bu gerçek,
Dionysos’ta Orgia olarak isimlendirilir.
• Dionysos’un
tapınıcılarına Bakkha, Şiva’nınkilere ise Bhakti denmektedir!
Başka benzerlikler de bulmak olası: Örneğin, anımsayacağınız gibi
baba tanrı, baharda yeniden doğarken denize ve ırmaklara çiçekler de
atılmaktaydı çeşitli ülkelerde. Attis adına Ro- ma’da kutlanan Megalensia
bayramlarında ise 21 Martta bir çam kütüğünün önce gömülüp, sonra
çıkarıldığını, ardından suda yıkanıp süslendiğini ve bu geleneğin çam ağacı
süslenmesi şeklinde günümüze yansıdığını; İran’da günümüzde bile 21 Mart’ta
resmi yılbaşı olarak kutlanan Nevruz’da -belki de nedeni bilinmeden- buğday
filizlendirip Nevruz günü nehirlere atıldığından söz etmiştim. Benzer bir
inanış Şiva tapımında da görülmekte: Hindistan’da, Şiva’nm saçlarından
döküldüğüne inanılan Ganj nehrinin yanında çeşitli boylarda, nehre atılmak üzere
satılan çelenkler vardır. Dionysos’un Atina’da kutlanan Osc- hophoria adlı
bayramının (Kasım ayındaki bağbozumunda kutlanırdı) adının anlamının “Çam
Dalları Toplama” olduğunu söyleyeyim. Anadolu, Pessinus’ta AttiS’i sembolize
eden çam kütüğünü kadın kılığındaki uzun saçlı hadım rahipler; Oschop- horia’da
çam dallarını ve üzerinde üzümler bulunan asmaları ise Salaminioi adı verilen
ve kadın kılığı giymiş iki asil delikanlı taşırdı. Hepsi aynı
güç/tanrı/cnerjiydi özetle: Attis, Adonis, Dionysus, Şiva... hatta bu kitapta
yer vermediğim başka tanrılar...
Grek din ve kültüründe seks tapanlarının ve bereket kültlerinin sonu
hiç de kolay getirilmedi. Ana tanrıça ve baba tanrı Yunan mitolojisine aşk
tanrıçası Afrodit ve şarap tanrısı Dionysos; Hindistandaki Vedizme ise Şiva ve
Sakti kimliğinde sızarak var olmayı sürdürdüler. Belki inanılması zor ama
Dionysos, adının bile duyulmadığı bir din olan Yahudilikte bile etkinliğini
yitirmedi! Bu ilginç durumun kanıtları ise tektanrının ilk kitabı olan
Tevrat’la açıkça yazar... hem de bir yandan tapınıcıları lanetlerken, diğer
yandan da kültün yaygınlığını göstererek!
12
Onların şölenlerinde lir, çenk, tef ve kaval çalınır, şarap içilir.
Ama RAB'bin yaptıklarına dikkat etmez, ellerinin yaptığı- nana aldırmazlar.
13 Halkım bilgisizliği yüzünden sürgün
edilecek; saygın kişileri kıtlıktan ölecek, kalabalıklar susuzluktan kırılacak.
14 "Yürekten yakarmıyorlar,
Uluyorlar yataklarının üzerinde. Tahıl ve yeni şarap için kendilerini
yaralıyor (ya da "Toplanıyorlar"),
Bana sırt çeviriyorlar.”
7 İsrail
halkı taptığı teke ilahlara (satirlere) artık kurban kesmeyecek. Bu yasa
kuşaklar boyunca geçerli olacak.’
Tüm bu tehdit ve emirlere karşın tektanrının pek de başarılı olduğu
söylenemez; Dionysos inancı, “peygamberlik etmek” adı altında Yakındoğu’da da
yüzyıllarca sürer: Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı
G.Hoelscher
Peygamberler adlı kitabında halkın dinsel törenlerde hep birlikte coşkuyla
dans etmesine İsrail dilinde "na- bi'lik yapmak" dendiğini yazar.
Yukarıdaki ayetlerdeki peygamberlik etmek sözü nabilik edeceksin anlamına
gelir, ki bunun asıl anlamı Baküs'lük etmektir.
11
Yalancı, aldatıcı biri gelip, 'Size şarap ve içkiden söz edeyim' dese, Bu halk
onu peygamber kabul edecek.
The
Greek Mythology, Robert Graves
Tevrat
çağının İsrail'inde Yahudi Kenanlıların kutsal emanetler töreninin kaynağı
Baküs törenleridir.
Dionysos
inancı insanlar arasında öylesine benimsenir ki, (yorumcular her ne kadar kabul
etmemek için gerçekten inanılmaz yorumlarda bulunsalar da) Yahve’nin
seçilmişlerinden olan Saul bile bir zaman Dionysos inancında yaşamıştır.
1 Sonra Samuel
yağ kabını alıp yağı Saul'un başına döktü. Onu öpüp şöyle dedi: "RAB seni
kendi halkına önder olarak meshetti. (Samuel,
İsrail monarşisini kurmuş; Saul ve Davut’u kutsamıştır.)
5Sonra Filist ordugahının bulunduğu
Givat-Elohim'e varacaksın. Kente girince, önlerinde çenk, tef, kaval ve lir
çalanlarla birlikte peygamberlik ederek tapınma yerinden inen bir peygamber
topluluğuyla karşılaşacaksın.
6
RAB'bin
Ruhu senin üzerine güçlü bir biçimde inecek. Onlarla birlikte peygamberlikte
bulunacak ve başka bir kişiliğe bürüneceksin.
7
Bu
belirtiler gerçekleştiğinde, duruma göre gerekeni yap. Çünkü Tanrı senlidedir.
9
Saul, Samuel'in yanından ayrılmak üzere ona sırtını döner dönmez,
Tanrı ona başka bir kişilik verdi. O gün bütün bu belirtiler gerçekleşti.
10
Giva'ya varınca, Saul'u bir peygamber topluluğu karşıladı.
Tanrı'nın Ruhu güçlü bir biçimde üzerine indi ve Saul onlarla birlikte
peygamberlikte bulunmaya başladı.
11
Onu önceden tanıyanların hepsi, peygamberlerle birlikte
peygamberlikte bulunduğunu görünce, birbirlerine, "Ne oldu Kış oğluna?
Saul da mı peygamber oldu?" diye sordular.
Dionysos
inancının temel kavramı olan ve Vino Veritas; “Şarap Gerçekliktir” sözleriyle
savunulan içki, Dionysos kültünde en özgün hali ile sanılandan çok farklı
algılanmaktadır.
Konuyu
incelemek için, öncelikle Dionysos’un Yunan inancındaki kutsal kitabına bakmak
gerekir. Gerçi -önceden de söylediğim gibi- bu kitap gerçekleri tümüyle
yansıtamasa da, eldeki tek kaynak olması açısından önemlidir:
Bu içki
dertlilerin derdini avutur; onu içenleri tanrı uykuya kavuşturur, onlara günlük
üzüntülerini unutturur. İnsanların dertlerine başka deva yoktur. Bu tanrı,
insanların tanrıları memnun etmek için içtikleri şarabın kendisidir; bundan
ötürü saadetimizi ona borçluyuz. (...) Bakkhus’ün sarhoşluğunda da,
çılgınlığında da geleceği görme kudreti saklıdır... Azgın kadınları Afrodith'e
iten Dionysos değildir. Bu itiliş onların doğasında vardır; insanın doğasında
olan her şeydeyse bir hikmet saklıdır. Eurupides, Bakkhalar4*
Zeus'un oğlu Dionysos
Düşkündür sevincine şölenlerin!
Sever Dionysos barışı,
İnsanları rahata kavuşturan,
Çocı klan besleyip büyüten tanrıçayı.
Odıır veren zengine de, fakire de
Keder dağıtan şarabın ferahlığını.
Sevmez Dionysos, .
Cömert günlerin, gecelerin
Sevincine varmayan insanı.
Uy aklın dediklerine.
Kapılma gurura ve derin düşüncelere; inan en basit halkın
inandığına Onun yaşadığı gibi yaşa.
(...)danslara katıl, flütün sesiyle kahkaha at, endişelerine son
ver, tanrının şölenine üzümün zevkleri gelince, asmalarla süslü kadehler
insanın üzerine uyku döker.
Tanrı, kadehlerden zevk alır, barışı sever, zenginlikler vericidir.
(...) En kutsanmışlarla, en az şanslılara acıyı dindiren şarapla eşit zevk
verir.
(...) şarap tanrısı ilk kez şarabı çukur kapta ana Reha için
karmıştı ve Lidya’daki Kerassai şehrini Karışımlar olarak adlandırdı.
Bu kıla
Güngör Dilmen'in çevirisi değildir. İngilizce aslından benim tayfımdan tercüme
edilmiştir. Dilmen'in çevirisinde 420’ye tekabül etmektedir ? Dionysos’a
Yunan’da “Eleutheros” (hür, özgür, özgürlük veren) sıfatı takılmıştı. Roma’da
ise tam bu anlama gelen Liber ismi verildi ki, özgürleştirici anlamındaki
Liberator sözcüğünün kaynağı da Dionysos'un bu ismiydi. Onun lakapları çoktu zaten,
hepsi de hoş nitelikleri yansıtırdı:
Poligetes:
Sayısız hoşluklar ve coşkun sevinçler veren;
Luaios: Keder
dağıtan;
Meilikhios:
Yumuşatıcı;
Thesntophoros:
Yasa koyucu;
Eleuthereus:
Kurtarıcı;
Mousagetes:
Musalar'ın başı.
Peki
hepsi bu kadar mıydı? Dionysos sadece “kafayı çekip”, eğlenceye yöneltmek
isteyen bir tann mıydı? Böyle sanıldı; çünkü Dionysos’un Hellen kaynaklı
mitlerinde şarabın gizemli yanından çok, mutluluk vericiliği işlenmişti. Oysa
asıl hedef, tıpkı Kibele ayinlerindeki gibi, tapınıcılann kendilerinden
geçmeleri (Yunanca: Ekstasis) ve böylelikle yaratıcıyı kendi içlerine almaları
(Yunanca: Enthousiasmos), onunla bir olmaları, ve böylece gerçeğe
ulaşmalarıydı. Oysa Zeus ve inancı tarafından kurulmuş “düzen” ve onun soyut
kavramlarıyla, doğallık engellenmekteydi... ki bu engelleme, gerçek
yaratıcılara ulaşamamak demekti.
The Powers of Evil, Richard Cavendish
Ona
Lusios (Liberator- Özgürleştirici) denirdi. İnsanları kendi benliklerinden
kurtaran, normal adlı hapishanenin, baskıcı, saygın ve aklı başında kimliğin
kapılarını açan tanrı ve onları kısa bir süre için bile olsa tanrısal kılandı
o.
Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat - Dionysos
"Yunan
dili bu giice eren insanın durumunu iki sözcükle yansıtmıştır:
"Mainonıai"sl, ve “enthoisiasmus". Doğa sırlarına ve
gücüne ermek, yani tanrılaşmak, insan için ulaşımı en çok özlenen bir aşamadır.
Dionysos bu ereğe varmanın yolunu herkes için ve kolay açar: Bu yol şarap ve
sarhoşluktur. Kaba aklı simgeleyen Pentheus
(Bakkhalar’daki Thebai kralı), Bakkhala- rın çılgınlığını bir ayıp, törelere
ve ahlaka karşı işlenmiş bir suç sayar. Oysa tam tersine bu coşku insanı doğa
ile birleştiren ona cenneti yeryüzünde yaratan bir mutluluktur. Asıl akıl yolu
da bu mutluluğa erişmenin çarelerini arayıp bulmaktır."
Şarap, sadece keyif vericiliği
açısından değil; Dionysos ile insan -ya da yaratıcılar ile insan- arasındaki
kapıyı açan bir olgu olması nedeniyle ön plana çıkmıştı. Yaratıcıya ulaşmayı
görece kolaylaştırdığı için kutsal sayılıyordu; çünkü Dionysos inancında
bireysel kimliğin, kişinin gerçek özüne -böylelikle de doğala- ulaşma yolunda
bir engel olduğuna inanılırdı. Sonuçta kimliği dokuyan öğe, yaygın din ve
kültürdü. Sadece bir aracıydı içki... bir sonuç değil. Tapım unutulunca, içki
de, insanlara sadece keyif verici bir nesne şeklinde kabul ettirildi; gizemli
gerçeği, üstlendiği görev, doğal ritmi yakalamak için oluşturduğu köprü zaman
içinde unutuldu.
Diğer yandan
inançta, içkinin yaratabileceği olumsuzluklara karşı çok önemli uyarılar da yer
almaktaydı. İnanç Yunanistan’a geçince bu uyanlar neredeyse hiç önemsenmedi...
yer yer tapım “çığırından çıktı”... ta ki Roma devrinde yasaklanmak zorunda kalana
dek! Erkekegemen kültürün baskın olma, egemenlik yaratma, üstün gelme benzeri
kavramlarıyla yoğrulmuş kişiler, içkideki özgürleştirici -deyim yerindeyse
dengeleyici- noktayı ya-
49
İlginçtir.
Lidya'nın -önceleri Maionia olan- adı. Omphale'nin Herakles’ıen doğan oğlu
Lidus'tan dolayı Lidya'ya dönüşmüştür. kalayamadılar. Doğada her şey dengeliydi; doğalı
yakalamak dengeye ulaşmaktı... ama ataerkil sistemin doğrulan ile çarpıtılmış
gerçekler ile bu dengeyi yakalamak hayli zordu. Bu nedenle şarap tanrısının
kendisi bazı kısıtlamaların gerekli olduğunun altını çizmekteydi:
Genealogical Guide to Greek Mythology, Carlos Parada
Bazıları bizzat
tanrının kendisinin kimi kısıtlamalar getirdiğini savunur... sadece üç tas
içilmesi gerektiği gibi. Birinci tas, sağlığın; ikinci aşk ve zevkin; üçüncüsü
uykunun şerefine içilir. Dördüncü ise şiddetin, beşinci gürültü ve curcunanın,
altıncı sarhoşça cümbüşün, yedinci morarmış gözlerin, sekizinci polisin,
dokuzuncu safranın ve onuncu deliliğin şerefinedir"
Adı geçen kısıtlamayı daha hoş bir
biçimde yansıtan eski şairler de vardı. Onlara göre ise ilk kupa Üç
Güzeller’e,[67] Horalar’a[68] ve
Dionysos’a; ikinci Dionysos ve Aphrodith’e; fakat üçüncü vahşet ve yıkıma
giderdi. İnsanlar, ilk iki kupa ile yetinmeli, ve hâlâ güzel duygulara sahipken
“evinin yolunu tutmalıydı”!
İçkiye getirilen sınırlamaları görmek için eski şairlere danışmaya
da hiç gerek yok; çünkü dikkatle bakılacak olursa Diony- sos’un, karısı
Afrodit’in, hatta oğulları Priapus’un kimliklerinin insanoğluna ulaştırılmaya
çalışılan mesajlar olduğu görülebilir: Afrodit, aşk ve güzellik tanrıçası
şeklinde tanınsa da, gerçekte bir uyum ve denge tanrıçasıdır. Bu nedenle
Afrodit’i sembolize eden planet olan Venüs, denge olgusunu temsil eden Terazi
burcunun yöneticisidir. Oğul Priapus ise sadece penis tanrı değil; cinsel güç
ve en önemlisi meyvalarla gösterilen bolluk tanrısıdır. Sanırım önemli
noktalar en güzel biçimde aşağıdaki formülle anlatılacak:
Dionysos + Adrodit = Priapus
İçki + Aşk/Güzellik = Seks
İçki + Denge = Mükemmel ereksiyon, en güçlü görünümündeki cinsel
erk.
İçki + Denge =
Bolluk
İnancının temelinde “çıldırma”
nosyonu bulunan bir tannnın adı geçen uyarılan yapması asla çelişik değildir;
çünkü eski dinde ana amaç, sanıldığı gibi çıldırma değil, doğallaşmadır.
Doğallık ise, baskı altında tutulup, birey ile yabancılaştınldığı için çıldırma
şeklinde algılamlmaktadır. Ana amaç olan doğalı yaratma sürecinde
karşılaşılacak olumsuzluklara kapılmak ise, asıl amaca bütünüyle terstir ve
doğal olmayana hizmet eder. Doğala ulaşma yolunda karşılaşılabilecek
güçlüklerden sakınma uyarısı ise mitlerin dokusu içine ana Afrodit’in, Diony-
sos’un kansı olmasıyla yerleştirilmiştir.
II.
Özetle taponların temeli sarhoş
olup, delirerek dağlarda önüne gelenle cinsel ilişki kurmak değildi. Tapımda
rastgele seks vardı, içki vardı, müzik ve dans vardı; ama bunlar bir benzersiz
uyum, çok derin bir fenomeni yaratma amacıyla kullanılmaktaydı. Doğal olana
ancak bu olgular aracılığı ile ulaşılabiliyordu insan... çünkü doğal ve gerçek
olan buydu. Ataerkiller düzeni yıkmadan, baba tanrıyı öldürmeden/ penisini
kesmeden, yeni doğmuşken kendi bedenine alıp değişime uğratmadan, yani ana
tanrıça ve baba tanrıyı devirmeden önce evrende var olan dokuydu yeniden
yaratılmak istenen. Yakındoğu’nun Kutsal Evlenme törenlerinden; Kibele,
Dionysos, Priapus kültlerine dek, tüm eski din ritüellerinin yegane hedefi
buydu. BÖLÜM:
İÇKİNİN GERİSİNDEKİ GİZEM 1. Erkekegemen İnançlardaki
İnsanoğlunu
alkollü -hatta özellikle bazı alkollü- içeceklerden uzak tutma çabası
binyıllar boyunca (evet, yanlış okumadınız; bu engellemenin başlangıcı
sanılandan çok öncesine dayanır) çeşitli kılıklara girmiş, genelde “insanları
beladan koruma gayreti” maskesini taktığı için kolayca benimsenmiş ve hızla
yayılabilmiştir. Her nekadar inanılması güç olsa da, çıkış noktası ise daima
ataerkil dinlerdir! Örneğin tektanrıcılığın ısınma safhasının en önemli
devletini oluşturan Pereleri Herodot bazında ele alırsak (anımsayacağınız gibi
en ünlü imparatorları olan Kiros, paganist olduğu halde Yahve tarafından
kutsanmıştı); “vur patlasm”cı bir kültür içinde yaşadıkları samlsalar da, gerçekte
içki içmediklerini görürüz:
(...)
Şarap içmesini bilmezler; içkileri sudur; (...)
Tarih boyunca anaerkil inanca sahip olan ve seks/içki tapımı
uygulanan bir ülkede ne zaman ataerkil bir inanç sistemi etkin olmaya başlasa,
ilk önce serbest seks ile içki tüketimi kısıtlanır; giderek kadınlar
özgürlüklerini adım adım yitirirler; bu gelişmelerin gerisinde ya da öncesinde
toplum “savaşçı” bir kimlik alır; liderlik kurumu gelişir, ortaya -günlük
yaşamla hiç de bağdaşmayan- bir dolu felsefi ideal ve “izm” çıkar. Değişim;
kültür ve ekonomik durumun yeni inanç paralelinde yeniden yapılanması ile
sürer. Sü inerlerde
Bu gerçeğin ilk açık görünümü belki
de "erkekegemen çok- t;mrıcılar"dan olan Sümcrlerc dayanmakta; çünkü
Sümer’de bira önceleri öylesine sevilip, öylesine bolca tüketilen bir içkiydi
ki, lö 6(XX)’dcn başlayarak bira yapımı bir endüstri olma yolunda ilerlemeye
koyulmuştu, tö 3500 tarihli bir tablette onaltı çeşit biranın içilmekte olduğu
hakkında bilgiler var. Bira sadece sarhoşluk yarattığı için sevilmezdi üstelik.
Günümüzde uzmanlar tarafından derlenmiş Sümcr-Akat sözlüklerinde bira sözcüğü
“ilaç, ayin vc mit” konulu tabletlerde geçmekteydi. Özetle akti- vite alanı
keyif yaratmaktan, sağlık vermeye dek uzanan bir spektrum içindeydi.
(Sadece şarap tanrısı olduğu
düşünülen Dionysos da bira ile ilgiliydi. Anadolu'da çok farklı adlarla
tapılırken şarap tanrısı olduğu kadar, altın suyu, arpa şerbeti, pırıldayan
mayi, buğday nektarı, sevinç veren su ve “pek sevinçli bir hoşluk verici” sözleriyle
isimlendirilen biranın da tannsıydı. Hititler tarafından kurulan ve 1200-724
yılları arasında hüküm süren Tuvana krallığı ITiyana-Herakleia]5’
adlı şehir devletine ait olan 4.20x2.40 boyutlarındaki bir kaya kabartmasında
Dionysos’un Tuvana’da- ki görünümü olan Tarhundandas [Şantaşj’ı, sağında kral
Warpa- lavas ile izleriz. Bu kabartmada Şantaş, şarap kadar bira tanrısı da
olduğunu göstermek istercesine bir elinde üzüm saikından, diğer elinde de arpa
başağı tutmaktadır. Zaten Şantaş’a içki tanrısı olarak tapılsa da, verimlilik
ve ürün tanrısı kapsamında da saygı görürdü. Eşdeyişle, Tuvana krallığında da
içki tanrısı tarımsal bolluk ile ilişkide kabul ediliyordu.)
Sünıerlerde sadece biraya özgü iki
tanrıça bile vardı. Siduri ve Ninkasi. Bira tanrıçası; taverna sahibi; içki
satan dükkanların [69] koruyucusu
sayılan ve isminin anlamı Hurri lisanında “genç kadın” olan Siduri, Sümer mitlerinde
sıklıkla yer alan bir tanrıçaydı. Bazı araştırmacılara göre ana tanrıçanın
görünümlerinden olan İshtar; bazılarına göre Kibele; kimilerine göreyse Deme-
ter'den; yani ana tanrıçanın kendisinden türemişti.
Dünya İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Siduri
Sümerlerde tanrısal bira yapımcısı.
Kimi incelemeciler İş. tar'ııı (Tarnmıız’un
karısı olan seks tanrıçası; ana tanrıçanın görünümlerinden), bandan dolayı
da Kybele'nin bir başka adı olabileceğine dikkat çekiyorlar.
Hey Koca Yurt, Halikarnas Kalıkçısı
Belki
de Siduri demekle toprak ve tahıl anası olan bereket tanrıçası Demeler
kastedilmektedir.
Şaraptan önce ilk içki bira idi.
Ekmek bulunduktan az sonra bira yapıldı: çünkü bira ekmekten yapılıyordu.
İlginçtir
ama Siduri Sümer mitlerinde yazdığına göre Sümer’de değil, "deniz
kıyısında güneşin bahçesinde" yaşardı! Bu güneş bahçesi kimine göre
Akdeniz kıyıları(l), kimine göre ise “dünyanın kcnarı”ydı.[70]
Dünyanın kenarında sadece yaşamakla da kalmazdı Siduri; orada bir de
birahanesi vardı.
Siduri’nin, Gılgamış destanında
Sümer kahramanı Gılga- mış’a verdiği öğütler, onun kimliğinin ve savunduğu
değerlerin öylesine güzel bir yansımasıdır ki: Destanda Gılgamış, ölmüş olan
“erkek arkadaşı”[71] Enkidu’ya
yeniden sahip olabilmek için Siduri’nin yeri belirsiz ülkesine gelir ve ona
ölümsüzlüğü aradığım söyler. Böylcce arkadaşına kavuşacak ve mutlu olacaktır.
Siduri ona istediği bilgiyi verir ama buna ek olarak belki o bilgiden daha da
önemli bir de öğüt verir:
Gılgamış
Destanı (Muzaffer Ranıazanoğlu)
Tanrılar insanı yaratırken onun kaderine ölümü yazdılar. Ölümsüz
yaşamı kendilerine ayırdılar. Onun için Gılgamış. mi- tleni gece gündüz güzel
gıdalarla doldur; dans et; esen ve güleç ol; giysilerin hem temiz hem serin
olsun; sularda yıkan; elini tutan küçük çocuğu sev. Koynuna aldığın karını
mutlu kıl.
Sümer’de Siduri’den başka bir de
“bira yapma” tanrıçası vardı: İsminin anlamı “ağzı dolduran hanım” olan
Ninkasi... Ninkasi de Siduri kadar sevilen bir tanrıçaydı; çünkü onun mayalanma
olayını yönettiğine inanılırdı; ve de “köpük köpük çağlayan taze su”dan
doğduğuna...
Şimdi sizinle
arkeolojik kazılardan çıkmış bir tablet üzerinde yazan bir teksti paylaşmak
istiyorum... “Ninkasi’ye İlahi” adlı metni.
A balbale to Ninkasi (Ninkasi’ya İlahi - Bira Yapımı)[72]
ETCSL
(Electronic Text Corpus of Sümerian Literatüre) translation: t.4.23.1 The
Oriental Institute, University of Oxford
Akan sudan
doğmuşsun,
Ninhursag
tarafından dikkatle bakılmışsın,
Kentim kutsal
gölün yanma kurmuşsun,
0 (dişi için), şehrin büyük duvarlarını senin için kurmuş.
Baban Enki,
Ninımud'un tanrısı,
Annen ise
Ninti, kutsal gölün kraliçesi.
Sen hamuru
elinde tutansın,
Büyük bir
kürekle;
Bappir’i (Sümer birası) çukurda tatlı aromatiklerle karıştıransın;
Ninkasi, sen
hamuru büyük bir kürekle elinde tutan,
Bappir’i
çukurda balla karıştıransın;
Sen bappir’i
büyük ocakta pişiren,
Kabuğu soyulmuş
yığınlarla hububatı düzene koyansın.
Sen
malt'ı sulandıran, yere yayan;
Asil
köpekler, hatta hükümdarlar da uzak durur.
Sen bir küple
maltı ıslatansın
Dalgalar yükselir,
dalgalar iner.
Sen pişmiş rnaş't (bira yapmak
için ezilmiş arpa ile su kanşımı) Büyük kamış örtüler üzerine yayansın,
Soğuma gelir
(böylece soğur).
Sen büyük,
tatlı arpa mayasını iki eliyle tutan
Onu şarap ve bal ile mayalayanstn
(Sen tatlı arpa
mayası, tekneye)
Ninkasi (...)
Filitre fıçısı,
Tatlı bir ses
veren.
Uygun bir
şekilde büyük toplama fıçısının üzerine koyarsın.
Filitre edilmiş
birayı
Toplayıcı
fıçının üzerine dökünce,
Dicle
ve Fırat'ın saldırışı gibidir.
Ninkasi, ünlü
Sümerolog Noah Kramer’e göre tanrıça Nin- hursag’ın, sekiz iyileştirici
çocuğundan biriydi. Ninhursag, Nin- kasi’yi doğurduktan sonra ona iki isim
verdi: “Kalbi Doyuran” ve “Arzuları Tatmin Eden.” Ninhursag mı kimdi? Her yanı
yeşilleştirme yeteneğini elinde tutan doğa ana! Sümer cenneti Dil- ınun'un
yaratıcısı! Dağların Kraliçesi! Yüce Hanım! Doğum Veren Hanım! Özetle bira,
doğaya can veren enerjinin, yani ana tanrıçanın kızıydı... hem de sağlık veren
kızı!
Günün birinde Sümer devletinin başına “modem kanunların babası,
adaletin yaratıcısı” şeklinde tanıtılan Hammurabi geçti.56 [73] Çıkarttığı
kanunlarla ülkeye uygarlık getirdiği düşünülse de, kurduğu yeni sistem,
gerçekte kişisel hak ve özgürlükler “pahasına” düzen kurmaya dayalıydı.
Kanunlarla kadınlar; cin- selhklerini ifade etme; aile mirasından ve gelirinden
pay edinme; boşanma kolaylığına sahip olma gibi çeşitli sosyal özgürlükler
açısından kayba uğratıldılar. Zamanla kadının boşanmış ya da dul olması, onu
“kötülüklerden koruma” amacı taşıdığı iddia edilen, çoğunlukla kanunlar
tarafından desteklenen kısıtlamalarla büyük bir handikapa dönüştürüldü.
“Düzeni sağlama” adına yüklü para ve ölüm cezaları da getirildi. Cinsel suçlara
uygulanan -özellikle de kadınlar aleyhine çifte standartlı cezalar- da son
derece barbarcaydı.
/29. Eğer
bir adamın karısı, başka bir adamla seks yaparsa, her ikisi de bağlanıp suya
atılacaklar, fakat kral kölelerini, adam da karısını bağışlayabilir.
133. Eğer bir
adam savaşta esir olarak alınmışsa, ve evinde yiyecek varsa, fakat karısı evi
terk eder başka bir eve giderse, karısı sözünü tutmayıp başka bir eve gittiği
için, hukuki olarak suçlanacak ve suya atılacaktır.
143.
Bir kadın suçsuz değilse, kocasını terk eder, evini yıkar, kocasını ihmal
ederse, bu kadın suya atılacaktır.
To Kili and Take Possession, Daniel Friedmann, $.20
Eğer
kadının zina yaptığı hakkında hiçbir tanık yoksa, fakat toplumun bir üyesi onu,
kocasını aldattığı hakkında suçluyorsa, kadın, kutsal "nehir dayanıklılığı
denemesi"nden geçmek zorundaydı. Eğer kadın yüzer ve boğulmaktan
kurtulursa onun masum olduğuna inanılır ve kurtulurdu.
Gerçekte kadının tek elini, diğer taraftaki ayağına bağlayarak
suya atma anlamında olan bu ceza yüzyıllar içinde öylesine tutuldu ki,
yüzyıllar sonra erkekegemen inancın doruğu olan tektanrıcılığa, Ortaçağ
engizisyonuna, cadılara işkence olarak uygulanan ünlü “water ordeal” cezası
olarak yansıdı. Bilinmeyen Yönleriyle Satanizm, Bülent Kısa, s.43
Zanlı (cadılık ile suçlanan kadın) suçu reddetmeye devam ederse özel
bir elbise giydirilip bir havuza atılıyordu. Mattew Hopkins'inss
yardımcıları şüphelinin giydiği özel elbisenin uzun şeritler halindeki
uzantılarını tutuyorlardı. (...) Batnıaytp yüzen zanlı, suçluluğu ispatlanmış
olduğundan, ruhunun kurtuluşu için diri diri yakılarak idam ediliyordu. Şayet
şüpheli yüzerse suçlu, batarsa masum sayılıyordu. Tabii masum kabul edilenler
de boğularak ölmüş oluyorlardı.
Bu uygar yasalar sürecinde içki
satışları da kanun tarafından “denetlenmeye” başlandı. Sümer’de bolca
tüketilen, çok popüler olan, adına Siduri ve Ninkasi adlı iki de tanrıçası
bulunacak ölçüde dinsel ayinlerle iç içe geçmiş bir kavram olan; kutsal sayılan;
ilaç yapmakta kullanılan içkinin satıldığı dükkanlara artık giriş çıkışlar
kontrol ediliyor; içki tüketimini azaltma gayreti, içki satılan yerleri
“düzenleme” maskesi altında dolaylı yoldan gelişiyordu.
108.
Eğer bir tavernacı kadın içki ücreti olarak brüt ağırlıkta mısır
kabul etmez, para alırsa, ve içkinin fiyatı nıısırınkinden daha az ise, o suya
atılacaktır.
109.
Eğer tavernada bir devlet aleyhine suç işleyen biri olduğu tespit
edilir ve yakalanamazsa o tavernanın sahibi ölümle cezalandırılacaktır.
Gerçek hedef, içkiye ulaşımı
zorlaştırmaktı. Böylece önceden bolca tüketilen; kolay bulunan; yaygınca satışı
yapılan içki, giderek zor elde edilen ve adına ceza uygulanan bir metaya
dönüştü.
İçki kanunları,
diğer yandan İştar (Attis’in benzerlerinden Tammuz’un eşi; ana tanrıçanın
Babilli görünümü) tapınuna da
58
İngiltere’de
VII. yüzyılda yaşamış ünlü cadı avcısı. olumsuz açıdan yansımıştı; çünkü İştar’ın fahişe
rahibelerin görev aldığı aşk tapınaklarında bira bolca kullanılmaktaydı...
fakat gün geldi, İştar’ın fahişe rahibelerinin birahanelere girmeleri
yasaklandı!
110.
Eğer bir “tanrı kız kardeşi” (Ishtar’m fahişe
rahibelerine verilen ad) bir taverna açar, hatta bir tavernaya içki içmeye
girerse, o kadın ölene dek yakılacaktır.
Oysa önceki sayfalardan anımsayacağımız gibi bira tanrıçası Siduri,
İştar’ın bir görünümüydü. Sözün kısası, Hammurabi yasaklarıyla birahanelere,
birayı insanoğluna hediye eden tanrıçanın rahibelerinin girmesini yasaklamış
oluyordu!
Hammurabi’nin yasakçı tutumu ile tektanrıcılığın ne ilgisi olduğunu
düşünüyor olabilirsiniz, oysa vardır; çünkü modern araştırmacılar Hammurabi
kanunlarıyla Tevrat’taki Musa emirlerini “ikiz” olarak nitelerler. Örneğin
İncelemeci Samuel Re- inach, Hamurabi yasalarıyla Yahudi yasaları arasındaki
benzerliğe işaret eder. Öte yandan Hammurabi, (çoktanrıcı olsa da tek- tannnın
seçilmişlerinden sayılan Pers imparatoru Kiros gibi) Yahve ile yakın
ilişkidedir. Zeus’un benzeri ve önceli olan tanrı Marduk’un tapımını Babil’e
getiren ve Marduk'u baştanrılığa yükselten kraldır Hammurabi. Bu davranışıyla
tarihe “insanları, Marduk kimliğinde tektannya yönelten ilk kral” olarak geçmiştir!
Zaten Hammurabi bu kanunları Marduk’tan aldığı güç ile yaptığını da açıkça
söylemektedir.
(...) ülkenin yazgısını belirleyen
Enlil, tüm insanlar üzerine egemenliği Ea'nın ilk doğan oğlu Marduk’a
devrettikleri zaman; onu İgigiler arasında ulu kıldıkları zaman; yüce adını Babil’e
ilan ettikleri zaman; dünyanın bölgelerinde yarışılmaz kıldıkları ve dünyanın
ortasında Marduk için temelleri gökle yer kadar
sağlam ve sonsuza dek sürecek bir krallık kurdukları zaman; işte o zaman Anu
ve Enlil (...) beni, tanrılara tapan saygılı hükümdar Hammurabi'yi adımla
çağırdılar.
Belki bu bilgiden sonra da
Hamtnurabi ve tektanncıhkla bir bağlantı kuramadınız; o halde hemen belirteyim
ki baştanrısı Marduk sadece Zcus’a değil, bizim de çok yakından tanıdığımız
bir diğer tanrıya -Yahve’ye- benzerliği ile de ünlüdür; hatta çoğu incelemeciye
göre bizzat Yahve’nin kendidir:[74]
Dünya
İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Marduk
Babil kralı Hammurabi ünlü
yasalarını kendine dikte ettirenin Marduk olduğunu söyler. (...) İncelemeci
Samuel Reinach, Hammurabi yasalarıyla Yahudi yasaları arasındaki benzerliğe
işaret ederek, Marduk’u Yahova'yla (Yahve,
tektann) ayrılaştırır
Yunan inancınındaki içkiye yönelik negatif yaklaşım ise Di-
onysos’un kutsal kitabı Bakkhalarda, kral Penteus’un Dionysos inancına yönelik
yasakçı tutumunda izlenir. Kitapta Pentheus yeni çıkan bir dine karşıymış gibi
dursa da, Orfizm dahil, her kilometrekaresinden farklı bir kültün var olduğu
paganist Yunan’da, yeni bir inanca böylesine baskıcı şekilde karşı çıkmasının
nedeni ancak bu inancın şarap ile iç içeliği bazında açıklanabilir. Pentheus
külte değil, içkiye karşıdır yani. Yunan inancında içkinin geniş ölçüde yer
aldığı şeklindeki yaygın inanç ise bütünüyle yanlıştır ve Yunan tanrılarının,
kendilerine ölümsüzlük veren içkiyi bol bol tüketmelerinin yanlış
yorumlanmasından kaynaklanmıştır. Yahudilikte
İçkinin başlıca
yasaklardan sayılmasının İslam’a özgü oldu ğu düşünülür. Örneğin sıradan insan
şarabın, Hıristiyanlıkta tanrının kanı olarak görüldüğü için kutsandığını
sanır. Oysa işin gerçeği hiç de böyle değildir. Tektanrılı dinlerde kutsallar,
tıpkı İslam’daki kadar içkiye uzak olmuşlar; yandaşlarını içkiden uzak tutmaya
çalışmışlar... hatta bazen öyle düzeye varmışlardır ki. içkinin olduğu yerde
ölmüşlerdir!
Hıristiyanlıktan
bir örnek verecek olursak, İsa’nın gelişini haber veren ve belki de İsa’dan
sonra en önemli ikinci adam olan Vaftizci Yahya’nın doğumu hakkında meleğin
verdiği müjde hem kutsalların Hıristiyanlıkta da içkiden uzak durması gerektiğini
gösterir; hem de onların yaşam sürelerinde içkiye yönelik tutumlarını:
15 O (Vaftizci Yahya), Rab'bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve
içki içmeyecek; (...)
18
Yahya geldiği zaman oruç tutup içkiden kaçındı, ona 'cinli' diyorlar.
Tektann
Yahve’nin Yahudilikte de içkiyi kısıtlamaya çalışması çok fazla ön plana
çıkmamış bir gerçektir. Belki İslam'daki kadar apaçık değildir; ama ilerdeki
sayfalarda daha geniş ölçüde işleyeceğimiz gibi, Tevrat’daki bir dolu ayet ile
kolayca görülecek kadar açıktır.
Öncelikle
Nuh ile ilgili bir bilgi vermek istiyorum. Nuh, tufandan kurtulduktan sonra
insanların atası olmuş bir kişidir. Ama daha da önemlisi, o ilk bağcıdır...
ıs?
20
Nuh çiftçiydi, ilk bağı o dikti.
Bıı nedenle de
sarhoşluğa hiç de yabancı değildir.
21
Şarap içip sarhoş oldu, çadırının içinde çırılçıplak uzandı.
Tevrat'ta
yer alan öykünün bundan sonrası ise hayli karışık: Nuh'u çıplak gören oğlu Ham,
kardeşlerine durumu anlatır; Sam ve Yafet de çadıra geri geri girerek onun
çıplaklığını örterler, Nuh ise ayılınca, bugüne dek kimsenin anlamını açıklayamadığı
bir şey söyler:
24
Nuh ayılınca küçük oğlunun ne yaptığını anlayarak
25 şöyle dedi: "Kenan’a lanet
olsun. Köleler kölesi olsun kardeşlerine.
Kenan, ise
Ham'ın oğludur ve çadır olayında hiçbir "dahli" bulunmamaktadır. Ne
çadırın yakınında, ne de çevrede olduğunu göstercek bir söz bile geçmemektedir
Tevrat'ta. O zaman neden Nuh tarafından lanetlenmiştir?
Tevrat'ta,
Kenan'ın neden lentlendiği açıklanmasa da, Ham'ın önemli bir suçunun olduğu
söylenir okura "24 Nuh ayılınca küçük oğlunun ne yaptığını
anlayarak," ayetiyle. Ne yapmıştır Ham? Neden suçu açıklanmamaktadır?
Tevrat'ta
anlatım tamamen belirsiz olsa da, Tevrat dışı Yahudi ezoterizm kitapları ve
mitlerinden bazı sonuçlara ulaşmak da olasıdır: Öncelikle tanrı tarafından
İbranilere vaadedilen Kenan topraklarının gerçek sahibidir Ham oğlu Kenan.
İlerdeki sayfalarda yüksek uygarlık düzeylerini göreceğimiz bu topraklardaki
uygarlıklar ise Astarte, Dagon, vb. gibi tanrılara seks ayinleriyle tapmaktadırlar.
Ham’ın soyu, tanrı tarafından sevilmeyen başka ka- vimlere de atalık etmiştir.
Örneğin Lud'un (Lidyalılar'ın) ana tanrıça tapımının önemli uygarlığı olan ve
kadın savaşçı-rahibeleri nedeniyle bazı araştırmacılarca Amazon mitinin kaynağı
sayılan
Hititlerin;
Tevrat'ta "ulu Sayda" diye geçen ve kitabın sonunda ileri uygarlığı
ile kısaca tanıyacağımız Saydalıların... hatta yok edilen kavimlerden olan
Sodom ve Gomora'nm atasıdır!
Ayrıca
Ham önemli bir diğer suç işlemiştir tufan sırasında gemideyken. Nuh'un koyduğu
seks yasağına köpek ve karga ile birlikte uymamıştır (Hebrew Myths, Patai ve Graves).
Oysa Kenan'ın
lanetlenmesiyle cezalandırılan suçun bu olmadığı açıktır; Çünkü "Nuh
ayılınca küçük oğlunun ne yaptığını anlayarak" şeklindeki ayetten
anladığımız üzere bu suç Nuh uyurken işlenmiştir. Ham ne yapmıştır babası
uyurken?
Tevrat'ta
yine açıklanmayan bu nokta da Yahudi mitlerinde yer almaktadır ve onlara göre Ham,
Nuh uyurken babasını hadım etmiştir!
The Legends of The Jews, Louis
Ginzberg, Cilt I:IV
O
(Ham) saygısızlık günahına, babasına üremesini engelleme operasyonu
uygulayarak daha büyük bir inanılmaz saygısızlık ekledi.
İşte
bu nedenle Yahudi ezoterizminde Nuh'un gerçekte Ham’ı lanetlemek istediği;
fakat Ham gemiden inerken tanrı koruyuculuğunu kuşandığı için lanetin oğlu
Kenan'a yöneltildiğine inanılır.
Sözün
özü, alegorik anlatımlar bir yana bırakılırsa asıl hedefin yine Astarte tapımı
ve özgür seks olduğunu görürüz. Böyle- ce hem seks ve içkiye karşı yeniden
cephe alınmış; hem de Kenan diyarındaki uygarlıklara yüzyıllarca saldıran
göçebe îbrani- lerin çapulcu bir ordu değil, tanrısal emirlere göre davranan
kutsallar olduğu mesajı verilmeye çalışılmıştır. Gemide Nuh'un seksi
yasaklaması; Ham'ın bu emre uymaması; soyunun Kenan diyarında kurmayı başardığı
uygarlık; bu uygarlığı yıkmak emri ile yaşadığı yerlerden Rab tarafından
"bu toprakları ona vereceği vaadiyle" çıkartılan İbrahim;
yaşadıkları Mısır'dan aynı bölgenin kendilerine verileceği vaadiye çıkarılan
İbraniler ve böy- lece bölgede binyıllarca sürecek savaşın gerisinde yine
yaygın olan içki ve seks kavramlarını yasaklama amacı vardır.
1
RAB Avram'a, "Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana
göstereceğim ülkeye git" dedi,
2
"Seni büyük bir ulus yapacağım, Seni kutsayacak, sana ün
kazandıracağım, (...)
4
Avram RAB'bin buyurduğu gibi yola çıktı. Lut da onunla birlikte
gitti. Avram Harran'dan ayrıldığı zaman yetmiş beş yaşındaydı.
5
Karısı Saray'ı, yeğeni Lut’u, Harran'da kazandıkları mallan,
edindikleri uşakları yanına alıp Kenan ülkesine doğru yola çıktı. Oraya
vardılar.
2
"İsrail halkına de ki, Tanrınız RAB benim.
3
Mısır’da bir süre yaşadınız; onların törelerine göre yaşamayacaksınız.
Sizleri Kenan ülkesine götürüyorum. Onlar gibi de yaşamayacaksınız. Onların
kurallarına uymayacaksınız.
İçki-tektanrı
uyuşmazlığı (bir diğer deyişle alkolün tanrıya nasıl "yaramadığı") en
kutsal (tanrısal) ortam sayılan -ilerdeki sayfalarda yakından inceleyeceğimiz-
Ahit Sandığı’nın bulun- . duğu ortamda da görülür. Kırk yıl boyunca, tanrı
emriyle çölde, normal yaşam ve insanlardan uzakta; izole olmuş biçimde; bütünüyle
tanrısal etki -hatta belki de tanrının ruhu- ile donanmış olarak yaşarken içki
içmemişlerdir İbraniler:
5
RAB, 'Sizi kırk yıl çölde dolaştırdım; (...).
6
Ekmek yemediniz, şarap ya da başka içki içmediniz.
Ortam
öylesine tanrısaldır ki; tanrının emrine karşı gelip içki içenler sadece
günahkâr olmakla kalmamakta, üstüne üstlük alkollüyken Ahit Sandığı’na
yaklaşınca basbayağı ölmektedirler!
9 Sen
ve oğulların Buluşma Çadırı'na şarap ya da herhangi bir içki içip girmeyin,
yoksa ölürsünüz.
Bu ayetten
İbranilerin çöl sürecinde artık kutsanmış, bir diğer deyişle bir ölçüde
normalliklerini yitirmiş kişiler olduğunu mu düşünmeliyiz? Yoksa tannsal
etkinin en yoğun olduğu ortamların içkiyi ölümcül bir silaha çevirecek kadar
farklı enerjilerle yüklü olduğunu mu?
Mezmurlar’da
da içki, “tanrıya adanmış kişiler” kadar, yöneticilere de yasaklanmakta;
12
Sizse bana adanmış kişilere şarap içirdiniz Ve peygamberlere, 'Peygamberlik
etmeyin!' Diye buyruk verdiniz.
4
Şarap içmek krallara yakışmaz, ey Lemuel, Krallara yakışmaz!
İçkiyi özlemek hükümdarlara yaraşmaz.
Engelleme
gayreti kimi zaman uyarı, bazen tehdit, hatta sık sık lanetlemeye varan
yaptırım ve cezalara dek uzanmaktadır:
11
9 Her
Şeye Egemen RAB'bin şöyle ant içtiğini duydum: "Büyük ve gösterişli çok
sayıda ev ıssız kalacak, içinde oturan olmayacak. Sabah
erkenden kalkıp içki peşinden koçanların, gece geç vakte kadar şarap içip
kızışanların vay haline!
12
Onların şölenlerinde lir, çenk, tef ve kaval çalınır, şarap içilir,
Ama RAB'bin yaptıklarına dikkat etmez, ellerinin yapıtına aldırmazlar.
14
Bu yüzden doymak bilmeyen ölüler diyarı ağzını ardına kadar açtı;
Yertışalim'in soyluları, sıradan insanları ve gürültülü bir şekilde
eğlenenleri oraya inecek.
15
Hepsi alçaltılacak; dize getirilecek, küstah bakışları alçaltılacak.
Güdülen
amaç, sözde insanları içkinin yaratacağı olumsuzluklardan korumaktır. Bu
amacın gerçek ve geçerli bir amaç şeklinde görülmesi ve insanlar tarafından
benimsenmesi için dengesiz (Afrodit’siz) biçimde içki içilmesi sonucunda yaşanacak
olumsuzluklar, “içkinin yarattığı mutlak sonuç” biçiminde yansıtılır
insanoğluna.
29 Ah çeken kim? Vah çeken kim? Kimdir
çekişip duran? Yakman kim? Boş yere yaralanan kim? Gözleri kanlı olan kim?
30 İçmeye oturup kalkamayanlar, Karışık
şarapları denemeye gidenlerdir.
31 Şarabın kızıl rengine. Kadehte
ışımasına. Boğazdan aşağı süzülüvermesine bakma.
32
Sonunda yılan gibi ısırır, Engerek gibi sokar.
33
Gözlerin garip şeyler görür, Aklından ahlaksızlıklar geçer.
34 Kendini kâh denizin ortasında, Kâh
gemi direğinin tepesinde yatıyor sanırsın.
“Dövdüler beni ama incinmedim. Vurdular ama fark etmedim"
dersin, "Yeniden içmek için ne zaman ayılacağım?" Tcktanrı kadar, “seçilmiş kulları” da aynı ölçüde hırs doludurlar
içki içenlere.
Tektanrıcı
olsalar da aynıdır tutumları:
Basilius,6<l Hoınilia XIV in ebriosos,
(Jean Paul Migne PG XXXI, 445f.)
Utanmaz
kadınlar, tanrı korkusunu unutup cehennem ateşini unuturlar ve evde oturup
göklerin açılıp tanrının trompetlerinin çalınacağı, ölülerin mezarlardan
kalkacağı günü düşüneceklerine ve kalplerindeki kötülükleri temizlemeye
uğraşacaklarına, gözyaşları içinde önceki günahlarından af dileyeceklerine, kendilerini
İsa ile yüzleşmeye hazırlayacaklarına, kendilerini utanmazca erkeklere teşhir
eder, eteklerini uçurarak saçlarını savurur, erkekler şehvetli bakışlar atar,
kendilerini frenlemeden güler, ve bedenlerini çılgınca dansa bırakırlar. Onlar
havanın kutsallığını şehvetli şarkıları ile kirletir, toprağı da dans eden
ayaklarıyla kirletirler; erkekleri sürü gibi çevrelerine toplarlar; hepsi
fahişedir, ve de delidirler, daha çılgınlık zaten mümkün değildir. Tüm bunlara
nasıl sessiz kalırım? Bunu nasıl hak ettiği şekilde azarlayabilirim? Şarap bizi
ruhumuzdan sıyırdı.
Pagan
olsalar da aynıdır:
Biri koşup
gitsin...
Demirle,
balyozla bilicilik yuvasını yıksın, dağıtsın.
Çevrede taş taş
üstünde konıayın.
Takım
taklavatını rüzgâra savurun.
Nedendir
bu öfke? “Ol” deyince evreni yarattığını söyleyen bir tanrının insanları sadece
içki içtikleri için böylesine tehdit
60 Bizans patriği. 1395-1472. edip durması yüceliği ile
bağdaşabilir mi? Üstelik tanrının şarap içenlere duyduğu bu garip hırsını,
cinayet suçlularına bile yö- neltmenıesinin; katillerin cezasını en olağan
biçimde açıklarken, içki içenlere uygulanacak cezaları -deyim uygunsa- “sinir
krizi geçirirmişçesine” söylemesinin nedenini çözmek güçtür.
Katilliğin cezası soğukkanlılıkla belirtilir: .
31 Ölünıü hak
etmiş katilin canı için bedel almayacaksınız; o kesinlikle öldürülecektir.
17 Adam öldüren kesinlikle
öldürülecektir.
Oysa iş içki üretimi-tüketimine
gelince tektann öfkeden çıldırmakta gibidir:
3
"Çukurda
üzümü tek başıma çiğnedim, Yanımda halklardan kimse yoktu. Öfkeyle çiğnedim
onları, Gazapla ayaklarımın altına aldım. Kanları giysilerime sıçradı, bütün
elbisemi kirletti.
4
Çünkü
öç alma günü yüreğimdeydi, Halkımı kurtaracağım yıl gelmişti.
5
Baktım,
yardım edecek kimse yoktu. Destek verecek kimsenin olmayışına şaştım: Gücüm
kurtuluş sağladı, Gazabım bana destek oldu.
6
Öfkeyle
halkları çiğnedim, Onları gazapla sarhoş ettim, Yere akıttım kanlarını."
İçki
içmek insanoğlunu adam öldürmekten bile fazla oranda kutsallıktan ve
temizlikten, yani basbayağı tanrıdan, uzaklaştırmakta mıdır? Yani tektann
denilen güç, içki içmiş kişilere ulaşamamakta, hükmedememekte midir? İçki
içenlere yönelik garip tanrısal öfkenin gerisinde bu düşünce mi vardır? Müslümanlıkta
Müslümanlık ise,
son tektanncı din şeklinde kabul edilse de, diğer tektanncı dinlere pek de
benzemeyen; en azından birçok ayet nesh edilmeden önceki haliyle hiç benzemeyen
bir dindir. Öte yandan Müslümanlıkta eski ana tanrıça inancı ile ilgili birçok
nokta görülebilir. Örneğin, bir göktaşının olduğu yön en kutsal nokta
sayılarak, inançlılar bu tarafa dönerek tapınır -namaz kılar-; bu nokta eski
bir ana tanrıçanın adı ile anılır (kıble- Kibc- le); baba tanrının katili domuz
lanetlenir; dinin sembolü, ana tanrıçanın en eski işareti olan
hilaldir; tapım takvimi güneşin değil, binyıllarca ana tanrıçayı temsil etmiş
bir planet olan ayın hareketlerine göre belirlenir... Bu ilginç durumlara ek
olarak Müslümanlıkta şarabın da bir zamanlar yasak olmadığını, bilakis nimet
şeklinde görüldüğünü bilmem kaç kişi bilir?
67 Hurmaların
meyvesi ile üzümlerden bir içki ve güzel bir rızk edinirsiniz. İşte bunda
aklını kullanacak kavim için şüphesiz bir alamet vardır.
Hepsi bu kadar
da değil; bazı ayetlere göre İslam’da sarhoşken -söylediğini bilene, yer ile
göğü ayırt edene dek- namaza durmak günah değildir!
43 Ey iman
edenler, sarhoş iken söylediğinizi bilinceye kadar (...) namaza yaklaşmayın.
Peki o zaman neden içki günümüzde haram sayılmaktadır? Neden köktendinci
ülkelerde içki içenler kırbaçlanmaktadır?
Yanıt basit: Bu
ayetler tanrı tarafından “mensuh" ilan edilmiş. “nesh” edilmiş... yani
kaldırılmış, yasaklanmıştır! Ben kişisel olarak “nesh etme” olayını
öğrendiğimde tanrının bir sözünü, sanki hata etmiş gibi, geri almasının
olanaksız olduğunu düşünmüştüm. Ulema ise bu geri alışın mantıklı bir
açıklaması olduğunu savunup, durumu tarihsel birkaç vaka ile açıklıyorlar:
Denilene göre şarap insanlara önce değil yasak, bilakis bir nimet olarak
tanıtılmış. Ama bir gün peygamberin amcası Hamza sarhoş bir halde hz. Ali’nin
develerine saldırınca (Bakara suresi 219) şarap aleyhine bir ayet inerek,
önceki özgürlüğü “biçimlendirmeye” başlamış.
Kuran, 2 Bakara:
219 Sana içkiyi ve kuman sorarlar.
De ki, -Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için bazı faydalar vardır.
Fakat günahları faydalarından daha büyüktür-
Eşdeyişle şarap yine yasaklanmamış
ama bir ölçüde engellenmiş. Hâlâ haram kapsamında değil, bazıları için yararlı
olarak görülmekte. Ama bu sefer de insanlar sürekli sarhoş gezip namaz
kılmamaya başlamışlar. O zaman tanrı da Maide suresi 90 ve 91. ayetleri
indirerek şarabı haram kılmış:
90 Ey inananlar, şarap, kumar,
putlar ve fal okları şeytanın iğrençlikleridir.
“Şeytanın iğrençliği” olan bir
içkinin, işin başında nasıl olup da tanrı tarafından “güzel bir rızk” olarak
nitelendiğini çözmek bana hep güç gelmiştir. Bu davranışın gerisinde rahatsız
edici biçimde duran “tanrının olacakları önceden bilmiyormuş gibi
davrandığı" düşüncesi ne denli görmezden gelinmeye çalışılsa da, asla
bütünü ile insan bilincinden silinemez. Bu yüzden olsa gerek, bir ayeti
yasaklayıp yerine yenisini getirme -yani nesh etme- olayı yüzyıllarca sonu
gelmez tartışmalar yaratmıştır. Öyle ki, İslam’ın ilk yıllarında inananlar
bile kuşkuya düşerek peygamberi yalancılıkla suçlamaya başlamışlar; bunun
üzerine tanrı bir ayet yollayarak duruma açıklık getirmiştir.
101 Bir ayetin
başka bir ayetle hükmünü değiştirdik mi Allah neyi indirmekte olduğunu daha
iyi bildiği halde onlar Mu- hamnıed'e -Sen sadece uyduruyorsun- derler.
Zaten Kuran’da,
tanrının ayetleri nesh edebileceği üzerine de ayet vardır:
106 Herhangi
bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak onun yerine daha hayırlısını
ve benzerini getiririz.
Bu ayeti okuyunca sanırım içinizden
“O halde mesele yok, tanrı açıkça bazı ayetleri kaldırabileceğini söylüyor;
demek ki artık üzerinde durulacak bir durum söz konusu değil” dediniz... haklı
olabilirsiniz; ama eğer aşağıdaki ayetler de Kuran’da yer almamış olsaydı!
62 ("...) Allah'ın kanununda
bir değişiklik bulamazsın.
23 Allah’ın
önceden beri gelip geçmişlere tatbik ettiği kanun buduı: Allah’ın kanununda
hiçbir değişme bulamazsın.
43 Öncekilere uygulanan kanunu
görmezler mi? Hayır, sen Allah'ın kanununda değişiklik bulamazsın. Sen Allah’ın
kanununda asla bir döneklik bulamazsın.
“Öncekilere uygulanan kanun" şeklinde ifade
edilen kanunun, tanrının “Hurmaların meyvesi ile üzümlerden bir içki ve
güzel bir rızk edinirsiniz” dediği 16 Nahl:67 olmadığı ise asla
kanıtlanamamıştı!.
Nedendir bu çelişki? Tanrı bir önce söylediklerini, yaşanan
olaylara göre değiştirir mi; yoksa yasalarını en baştan, (gelecekte olacak her
olayı önceden bildiği için) değişmesine gerek kalmayacak şekilde mi oluşturur?
Ya da soruyu değiştirerek şöyle sorabilir miyiz: Tanrı olacakları önceden bilir
mi; bilmez mi? Bu soruya verilecek yanıt doğaldır ki “bilir” olacaktır. O zaman
adı geçen ve varlığı kesin olan çelişki Kuran’ın aslının bulunmadığı ve Hz.
Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] ’in ölümünden çok sonra toplandığı
gerçeği ile açıklanabilir mi?[75]
İşin içine biraz ezoterizm, biraz okült, biraz metafizik katarsak
belki de Müslümanlıkta içki hakkındaki en içrek bilgilere ulaşabiliriz:
Kuran'da bazı kelimeler, belirli bazı sayılarda verilmiştir.
Örneğin “hıyanet" ve "habis" kelimeleri 16 kere;
"bitki" ve "ağaç" kelimeleri ise 26 kere geçer.[76]
“Şarap" (hımr), hem de "sarhoşluk” (sekere) sözcükleri
ise 6 kez yinelenir. 6 kere tekrarlanan bir kelime daha vardır: "İyiler”
(ebrar)!
Müslümanlıktaki çarpıcılıklar bunlarla da sınırlı değildir; çünkü
aynı eski ana tanrıça tapımında olduğu gibi, tanrıya içki ve dans ile
ulaşıldığını savunan bir de tarikat vardır: Alevilik.
Zaten Alevilik öyle bir mezheptir ki, İslam’da yasak olan nice
kavramı benliğine almıştır... hem de kutsal sayarak! İçki, ve dans ile
tapımın Ötesinde, kadın erkek birlikteliği, resmin yasak sayılmaması, kadınlara
tesettür uygulanmaması... Aleviler, “Tanrının kesin ve değilmez
buyrukları" olarak tanımlanalı farzlara da uymazlar. Ilaccın gönülde olduğunu;
orucun Al lah'ın kolaylık getirici kimliğine uymadığını; zekalın günümüz de
“battal” edildiğini, içeriğinde olan “özveri" kavramının ise zaten her
Alevinin temel özelliği olduğunu; namazın kaç rekat ve nasıl kılınacağının ise
Kuran’da yer almadığını savunurlar,
Yeniden içki
konusuna dönecek olursak, Alcvilcrin Allah’a ancak cem ile kavuşulacağına
inandıklarını görürüz. Bu inanı çın temeli ise ünlü “Ahzab-ı Suffa”ytı dayanmaktadır;
Ahzab-ı
Suffa, Suffa denilen yerde yaşayan çok fakir bir grup. Hz. Muhammed [salla’llâhu
aleyhi ve sellem] , bu grubun kapılarından içeriye ancak Al lah’ın uyarısı
sonrası “size boyun eğiyorum" dedikten sonra gi rebiliyor. İçerdekiler
kendilerini “Kırklar" olarak tanıtıyorlar. Fakat peygamber bakıyor ki
içerde sadece 3Ü kişi var; nedenini soruyor; Selman-ı Farisi’nin yiyecek bulmak
için dışarıda oldu ğunu öğreniyor. Selman-ı Farisi sonunda bir üzüm tanesi ile
dönüyor ve onu peygamberin önüne koyduktan sonra “By hadiıııül fukara, hadimlik
edip, hu üzüm ianesini kırklara kısmet eyle” diye “eyitiyorlar”. Peygamber tam
bunu nasıl yapacağını düşü nürken tanrı Cebrail’e emrediyor ve “Itabibim
fikirde kaldı. Tez. yetiş, cennetten nurdan tabak al, habibim Muhammet'e ilet.
Ol üzümü tabak içinde ezip şerbet eylesin. Kırklara bahşedip içirsin” diyor.
Böylcce birden peygamberin önünde bir tabak oluşuyor. Devamını söylenceden
dinleyelim;
"Gün gibi
jule verdi. Seyyit, ol tabak içine su koyup parmaklarıyla üzümü şerbet eyledi.
Kırklar ol şerbetten içtiler. Cümlesi mest, elest oldular, kendilerini yavi
kıldılar (kaybettiler). Bunlara bir
halet oldu ki. oturdukları yerden ayağa durdular. Bir kerre “ya Allah"
deyip dest (el) verdiler. Üryan (çıplak) ve büryan semaha
girdiler. Seyyid dahi bunlarla semah etti." Aleviler içkinin biri
olumlu, diğeri olumsuz, iki ayrı etiçisi okluğunun da bilincindeler. Olay
çıkaranları, yani Dionysos’u Al'rodil ’le evlendirmeden içenleri, asla
meclislerine almamakta- lar. Öte yandan kendi cemlerinde böyle can sıkıcı sahnelerin
hiç yaşanmadığını söylerken, İslam’ın önde gelenlerinden bazı kişilerin içki
içip olumsuzluk yaratanlardan olduğunu belirtmeden de geçmiyorlar.
Öz Kaynaklarına Göre Alevilik, Rıza Zeiyut, s.77
Artıp ileri
gelenlerinin şarap içtiği biliniyor; bunların en bilinen örneği ise Halil bin
Velit. Halit, şarap içtikten sonra karısına göz koyduğu bir Arap't öldürmüş,
adamın başını tandıra atıp kızartmış; sonra ay hali olan kadına zorla sahip
olmuştur. Dini yasaya göre Ebubekir'in buna kısas uygulaması gerekirken. bu
zorba kabile reisine uygulanmamıştır.
Sadece içki değil onların tapım
aracı... aynı zamanda müzik ve dans da var... Osmanlı’da şeyhülislam Ebusuut
efendinin fetvası ile şeytan işi sayılan müzik ve dans... Oysa Aleviler “semah"
yaparak tanrıya ulaştıklarına inanıyorlar. Hem de İslam’da haremlik-selamlık
kavramı ile hiç bağdaşmayan bir biçimde: çünkü cem evlerinde kadın ve erkeğin
yan yana oturmasının ötesinde, semah kadın erkek iç içe yapılan bir dans! Genelde
tek bir figürü var: Bir yana dönerek, spiral şekilde ilerleme... tıpkı
Kibele’nin Gallus rahipleri örneğinde olduğu gibi.
Az önce söz
ettiğim efsanede geçen şu satırları hatırlayalım: "Kırklar ol şerbetten
içtiler. Bir kerre 'ya Allah" deyip dest (el) verdiler. Üryan (çıplak)
ve büryan semaha girdiler."
Müzik... dönerek yapılan dans...
tanrı sevgisi... içki ile tanrıya ulaşma... Kibele ve Dionysos ayinlerine
benzemiyor mu?
Bu konuda
Balıkçı bu durumu şöyle dile getirmiş:
Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı
"Ayin-i
cem'ler eski orgia'lardtr."
önceki
sayfalarda orgia kelimesinin, günümüzde “orji” şeklinde söylenen ve seks/içki
temelli partilerin adı olan sözcüğün orijinal söylenişi olduğundan söz
etmiştim. Anımsayacağınız gibi, eski çağlarda gizli Bakkhus ayinlerine verilen
addı. Bu Sözcük Latince’de ise “Dionysos şölenleri” anlamındadır. Demetor için
yapılan mistik gizli tapımlar da bu adı alır. Görülmekte ki Balıkçı Aleviliğin
Dionysos inancından kaynaklandığını apaçık belirtmekte. Araştırmacı, daha da
ileri giderek farklı bir görüşünü de dile getirmekte:
Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı
"Daha
hafif olmakla birlikte Dionysos eğilimi Mevlevilerde de görülür "
Mevlevilerde de
müzik, dönerek yapılan dans, ve dans-mü- zik eşliğinde tanrı ile buluşma
düşüncesi vardır. Üstelik Mevle- vilcr de aynı Kibele’nin rahipleri gibi uzun
etek giyer, başlarına uzun, kule şeklinde bir külah takarlar. Kule şeklindeki
şapka ise Kibele’nin birçok resminde Kibele’nin başında görülür. Bu nedenle
ona Mater Turitta “kuleli tanrıça” denir. Oysa kimi İslami mezheplerde ise bir
Mevlevi’nin döndüğü -dans ettiği- yer, birkaç metre kazılmadan orada namaza
durulamaz.
Sanılanın
tersine, Mevlevilerde içki yasaklanan değil, saygı gören bir konudur:
Cuşiş-i aşkest
kandri meyfutad
Ateş-i
aşkest kandri meyfutad.
Bu sözler:
“Tanrı aşkı azaldı yüreklerde, bir çekildi miydi mey, sevgi gönülden yeniden
canlanır” anlamına gelmekte! Sözün özü içki, bu mısralarda da tanrıya
kavuşmak, onunla sevgi içinde bütünleşmek için aracı olarak görülüyor!
2. Ve
Müslümanlık ile ilgili son bir noktaya dikkat çekeyim: Alevilerin de,
Mevlevilerin de benzerleri, Yahve’nin başka hiçbir dininde yoktur. Erkekegemen
inançlardaki TAHIL DÜŞMANLIĞI
Ataerkil mitolojilerde -paganist temelli oldukları halde- sadece
seks ve içki tanrılarının değil; tahıl tanrı ve tanrıçalarının da “büyük
düşmanlar” olarak görüldüklerini duyunca eminim şaşıracaksınız. Erkekegemen
çoktanrıcılıkta, çok fazla dikkat çekmeyen bu durumun uygulanma yöntemi, eski
dinin hububat tanrıçalarını yeni baştanrılarla evlendirmek biçiminde gelişir.
Böylece önceden tek başına saygı gören ve bu nedenle sembolize ettiği
değerler, insanlarca geniş ölçüde benimsenen tanrıça, evliliği sonucu ikinci
plana düşer; yönettiği kavramlar önemini yitirir ve giderek sosyo-kültürel yapıdan
silinir. Tektanncılıkta ise tahıl tanrıçalarının baştannlarla evlenmeleri gibi
bir durum söz konusudur değildir; çünkü ortada baş ya da son tanrı diye bir
kavram kalmamış; tektann, tüm egemenliği tek eline almıştır. Böylesi bir
güçlülüğe sahip olduktan sonra arpa ve buğdayı yöneten tanrı ve tanrıçalar
açıkça lanetlenmeye; günahkâr ve korkunç şeytanlar biçiminde tanıtılmaya
başlanır... tıpkı önceden verimliliği sembolize eden Pan ve Priapos benzeri
masum tanrıların sonunda yeni tektanrının en büyük düşmanı Şeytan’a dönüşmeleri
gibi. Lanetlenen Tahıl
Tahıl tanrı ve
tanrıçalarının yok edilme sürecini incelemeye Anadolu’dan başlayacak olursak
karşımızda ilk başta Diony- sos’un annesi Semele’yi buluruz. Zeus ile
evlendirilen; hem kendi, hem sevgilisi Aktaion, Zeus tarafından öldürülen Semele’yi!
Semele’nin adının anlamı Frigya dilinde nedir dersiniz? “Toprak!” Çünkü Semele
önceleri sadece ana tanrıçanın görünümü değil, ana tanrıçanın tarımı yöneten
bir tanrıça şeklindeki görünümüdür.
İnceleyeceğimiz ikinci tanrıça ise
-yine Hellen mitleriyle tanıyabildiğimiz- Demeter’dir. Orhan Hançerlioğlu ve
Azra Er- hat’a göre aslında, bütünüyle Anadolu paganizminin tanrıçasıdır
Demeter...
Dünya İnançları
Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu - Demeter
Anadolu
düşüncesinin ürünü olduğu, Yunanistan’a ilk Akha göçleriyle getirildiği
bilinmektedir.
Homeros ona “güzel saçlı kraliçe” ve
“güzel örgülü Demeter” der; ama adının anlamı “buğday veren toprak’’tı ve tüm
inançlarda ekmeği -bir diğer deyişle arpa ve buğdayı- kutsamış bir tanrıçaydı.
Demeter, insan dostluğundan dolayı “iyi yürekli” anlamına gelen Eubouleus
ismini de alırdı.
Demeter, Yunan pantheon’una geçince
evlendirildi... doğaldır ki Zeus’la! Bir de kızı vardı Demeter’in:
Persefone... O da Zeus'un kardeşi yeraltı tanrısı Hades tarafından yeraltına
kaçırıldım Kızını yitiren Demeter öylesine acı çekti ki; toprağı yaşatmaya
ancak kızı altı ay yeryüzüne çıkınca başladı.
Demeter’in bir
de sevgilisi vardı: Girit’li İasion adlı ölümlü... bir düğün sırasında
karşılaşmışlar ve “tanrıça ona gönlüyle birlikte buğday tanelerini de
vermişti" (Azra Erhat). Demeter - aynı Afrodit gibi- ölümlü bir
erkekle evlenmiş sayılı tanrıçalardandı; bu özelliğinin, insan dostu olmasının
bir diğer kanıtı olduğuna inanılırdı. Ama koruyamadı eşini Demeter; yani
İasion da lanetlenme sürecinden payını aldı: Zeus -tıpkı Semele'ye yaptığı
gibi- onu da yıldırımlarıyla öldürdü.
Güzel örgülü Demeter de gönül
vermişti İasion'a,
Sarmaşdolaş olmuştu ikisi sevgiyle,
Yatmışlardı üç kez sürülmüş bir
tarlada.
Ama Zeus ossaat aidiydi bu haberi,
Erkeği
tepelediydi göz kamaştıran yıldırımla.
Demeter ve İasion’un bir oğulları
vardı: Zenginlik tanrısı Plutos. Dünyayı başta başa dolaşıp her tarafa bolluk
saçmasıyla tanınırdı. Adının anlamı ise “toprağın içinde saklı olan buğ-
day”dı! Zeus onunla da uğraştı: Plutos’u kör etti.
İnsanları
böylesine seven ve Yunan mitolojinde en acı çeken tanrıçalardan sayılan Demeter
ise aslında ana tanrıçanın Helle- nizme yansımış haliydi... tıpkı Semele gibi:
Anımsayın ki Semele adının Frigya dilindeki bir diğer adı “ana tannça”ydı.
The
Golden Bough, James George Frazer
IV. Mannhardt
tarafından öne sürülmüştür ki, Demeter’in adının ilk kısmı Girit dilindeki deai
-yani arpa- sözcüğünden gelmektedir, ve buna göre Demeter adının anlamı
"arpa-ana" veya “tahıl-ana"dır.
63
Atlis
ölüp yeraltına gidince Persefone de ona aşık oluyor ve yılın 1/3 ünü Attis,
Persefone ile geçiriyordu.
Myths of Crete & Pre-Hellenic Europe,
Tanrıçanın mahsulle ilgili en özel
biçimi Demeter'dir. Meter sözcüğü, anne kelimesini gösterse de, "de"
takısının anlamı belirsizdir. W. Mannhardt'a göre
"deai" sözcüğü, arpanın Girit- çesidir ve höylece tanrıçanın adı
"Arpa Ana" olur.
Myths of Crete & Pre-Heilenic Europe,
Anadolu’nun bir
diğer tarım tanrısı da Sabazios’du. Tüm Anadolu'da tapılıyor olsa da başlıca
Kybele’nin Frigya’sımn tanrısıydı.
Dictionary
of Satanism, Wade Baskin
Özellikle de Lydia ve Frigya'da
tapıldı. İÖ 5. yy sonlarında Atina'da da tapıldı. Kültü Kybele inancı ile
ilgilidir.
Sabazios,
tarımı yönetmek kadar öküzü evcilleştirmeyi ve tarımda insanların kullanımına
sunmayı öğretmiş olan tanrıydı.
Klasik Yunan Mitolojisi, Şefik Can
Sabazios,
Frigyalıların inandığı bir tanrıydı. Yunanlıların Dionysos'u gibi o da
insanlara bağ bahçe yapmayı, öküz yetiştirmeyi öğretti, iyiliksever bir tanrı
sayılırdı.
Sabazios da Dionysos ve Priapus ile benzer bir akıbete uğradı:
Zeus’un oğlu sayıldı! Hem de Demeter’in, yeraltına kaçırılan kızı
Persefone’den olan oğlu! Klasik Yunan Mitolojisi,
Sözde
Zeus, bir yılan şekline girerek Persefone ile hirleşince Sabazius doğdu.
Elde ettiğimiz
bilgileri alt alta yazarsak bazı gerçekleri daha açıkça görüyoruz:
Semele: Adının
anlamı toprak; Zeus ile evlendirildi.
Demeter:
Adının anlamı buğday veren toprak; Zeus ile evlendirildi.
Aktaion: Semele’nin sevgilisi; Zeus köpeklere parçalattı.
İasion: Demeter’in sevgilisi; Zeus yıldırımlarıyla öldürdü.
Plutos (Demeter ve İasion oğlu):
Adının anlamı toprağın içinde saklı olan buğday; Zeus kör etti.
Ekin
tanrı ve tanrıçalarının ataerkil baştanrılarca lanetlenmesi sadece Anadolu ve
Yunan’a özgü bir durum değildir. Yakındoğu’da gelişen Yahudilik, yörenin tahıl
ve bolluk tanrılarına savaş açar. Görüntüde bu tanrılara seks ile tapıldığı
için onlar lanetlenmektedir. Bu dönemde isimleri henüz “Şeytan” adını
almamıştır; ama bu değişim şeytan düşüncesinin ilk oluşum safhasıdır.
Yakındoğu’nun
şeytanlaştırılan hububat tanrılarına en güzel örnek, gerçekte bir deniz tanrısı
olan Dagon’du. Dagon, alt kıs- minin balık şeklinde olmasından başka, isminin
anlamı bile balık sözcüğünden kaynaklanmakta olan bir tanrıydı.»
International Standard Bible Encyclopedia - Dagon
“Dagon,
görünmektedir ki "balık" anlamındaki “dagh” sözcüğünden türemiştir. ”
Dagon, Babil
çıkışlı bir tanrı olsa da, temelde Fenikelilerin taptığı bir tanrıydı. Buna
karşın Fenikelilerden bile çok öncesinden ona bölgede tapılmakta olduğu
biliniyor. Örneğin Ugarit’te: Günümüz Arabistan’ının, Ras Shamra’sında kurulmuş
olan, geçmişi ise İÖ 7. binyıla dayanan bir kent Ugarit. Geçmişte çok önemli
bir entelektüel merkez olarak tanınıyor. Dünyanın ilk alfabesinin ve bir çeşit
çivi yazısının burada bulunduğuna inanılmakta. 2. Binyıl döneminde büyük önem
kazanan bu kentte “Dagan”a ait bir tapınak bulunuyordu. Eski deniz rotasının
önemli bir limanı olan Aşdot’ta da çok büyük bir Dagon tapınağı vardı. Dagon
tapımının merkezi ise Akdeniz’in en stratejik noktalarından Aşkelon’du.
Dagon’a, Ortadoğu’daki sanatçıların en üstünlerinin çıktığına inanılan Gaza’da
da büyük saygı gösterilirdi. Gaza ise ünlü Samson ile ilgili önemli bir mitte
yer almaktaydı. Gerçekte, Yeşu zamanında Kenan ülkesini fethedip topraklarına
yerleştikleri halde devlet kuramayan İbranileri yöneten kişilerden
-Hakimlerden-olan Samson, Filistilerin egemenliğinde olan İsrail devletini
yirmi yıl yönetmiş, çok fazla Filisti öldürmüş biriydi. Samson (Tevrat adıyla
Şimşonj’u tanımak için ise sanırım aşağıdaki ayetler hayli bilgi verici:
19 RAB'bin
Ruhu üzerine inince güçlenen Şinışon Aşkelon'a gitti; otuz kişi vurup mallarım
yağmaladı,
64 İlginçtir, penis tanrı Priapus bazı törenlerde Attis yerine
Kibele’nin sevgilisi olurdu ve onun da bir adı “balık kafalı tanrTydı.
Ayrıca Samson
hububat lura yönel i k ilginç tutumu ile de Tevrat'ta yer alır:
5
Çıraları tutuşturup çakalları Eilistiler'in ekinlerinin arasına salıverdi.
Boylere demetleri, ekinleri, bağları, zeytinlikleri yaktı.
Sonunda Fenikeliler taralından
yakalanıp, esir düştüğü zaman, sütunlarına bağlandığı tapınağı yıkarak hem
kendi, hem de Fenikelileri öldürdüğü bir tapınak vardı... bu tapınak Da-
gon’undu! (Tevrat, Hakimler 16)
Dagon öylesine
saygı gören bir tanrıydı ki, adına da birçok şehir kurulmuştu.
21
Yahudaoğullart oymağının Edom sınırlarına doğru en güneyde kalan kentleri
şunlardı: (...)
41
Gederot, Beytdagon, Naanıa ve Makkeda; köyleriyle birlikte on altı kent.
27 Buradan
doğuya, Beytdagon'a dönüyor, Zevul'un sının ve Yiftahel Vadisi boyunca uzanarak
kuzeyde Beytenıek ve Ne- iel'e ulaşıyordu (...)’’
International Standard Bible EncycJopedia, Beth-Dagon
Nablus'un
doğusunda 6 mil ötede Beit Dejan vardı. Ve Jo- sephus,[77]
Jeriko’nun üst tarafında yer alan Dagon adlı kaleden söz eder. Bu da Dagon
tapanının yaygınlığının belirtisidir.
Bugün unutulmuş
bir tanrı olan Dagon'un önemi bu kadarla da sınırlı değildi; çünkü zamanında
öylesine önemliydi ki, para- larda onun resmi vardı. Filistin ve Fenike
dolaylarındaki şehirlerdeki kazılarda alt tarafının balık olduğu açıkça
izlenen Da- gon’un resmi olan metal paralar bulundu.
Dagon önemi
nedeni ile çok ünlü bir olayda da yer almış bir tanrıydı. Çoğu kişinin, adını
İndiana Jones, Kutsal Hazine Avcıları filmi ile duyduğu, ünlü “Ahit Sandığı” olayında
da yer almıştı:
Gelecek
bölümlerde geniş ölçüde inceleyeceğimiz Ahit Sandığı, çölde dolaşan İbraniler
ve tanrı arasında iletişimi sağlayan ve inanılmaz detaylar verilerek inşa
edilmiş bir... bir... ne desem? Bir alettir demek doğru olacak sanırım. Bu
aletle Jeriko (Eriha) kentinin duvarlarını yıkmışlar; Şeria nehrini yürüyerek
geçmişler; üzerinde tanrıyı görmüşler; yanma yaklaşanların garip şekilde
öldüğüne tanık olmuşlardır. Güçlerinin kaynağıdır bu sandık. Oysa gün gelir,
Filistiler tarafından ele geçirilir (İÖ 1050). Sonrasını Tevrat’tan okuyalım:
Tevrat, 1 Samuel 5:
1
Filistiler,
Tanrı'nın Sandığı'nı ele geçirdikten sonra, onu Even-Ezer'den Aşdot'a
götürdüler.
2
Tanrı'nın
Sandığı'nı Dagon Tapınağı’na taşıyıp Dagon heykelinin yanma yerleştirdiler.
3
Ertesi
gün erkenden kalkan Aşdotlular, Dagon’u RAB'bin Sandığı’nın önünde yüzüstü yere
düşmüş buldular. Dagon’u alıp yerine koydular.
4
Ama
ertesi sabah erkenden kalktıklarında, Dagon’u yine RAB'bin Sandığı’nın önünde
yüzüstü yere düşmüş buldular. Bu kez Dagon'un başıyla iki eli kırılmış, eşiğin
üzerinde duruyordu; yalnızca gövdesi kalmıştı. (Orijinal metinde “gövdesi kalmış” kelimelerinin aslı “dagon”u,
yani “dagho”, balık kısmı kalmış şeklindedir.)
Dagon kâhinleri de, Aşdot'taki Dagon Tapınağı’na bütiin gelenler de
bu yüzden bugün de tapınağın eşiğine basmıyorlar. Dagon kısaca bu... Peki, Yahve’nin bu denli çarpıştığı Dagon, alt
tarafı balık olduğu halde, gerçekte ne tannsıydı dersiniz? Deniz? Evet, ama
kısmen... Seks? Bu da doğru; ama sadece seks de değil... Dagon, bu iki özelliği
sinesinde barındırsa da, aslında tek bir şeyi yönetir, tek bir kavramın tanrısı
sayılırdı: Hububat ve mısır tannsıydı Dagon! Öylesine tahılla ilgiliydi ki,
adının anlamı bile tahılla ilgiliydi: İbranice “dagan” mısır demekti.
International Standard Bible
Encyclopedia - Dagon “Dagon adı
“mısırın evi" anlamına gelebilir.”
Philo Byblos[78]
bile onun hakkında “Dagon, o mısırdır, hububattır" diye yazmıştı. Üstelik
bu tanrı, mısır ve tahıl olmanın ötesinde, çok önemli bir besini de insanlara
hediye etmişti: Dagon, eski inançlarda ekmeği bulan tanrı olarak tanınırdı!
Dagon tarımcı insanların öylesine yardımcısıydı ki, tarımcılıkla ilgili çok
büyük bir keşfin de tannsıydı: Tıpkı Anadolu'lu Sabazios gibi, karasabanı icad
eden ve insanlara armağan eden de Dagon’du. Karasabanın keşfinin o zamanın
halkları için bilgisayarın keşfi kadar önemli olduğunu tahmin edersiniz. Bu
buluştan sonra Dagon’a “Sabanın Zeus’u” demişlerdi.
Yahudilik güçlendikçe tektanrıcılar
tarafından Dagon da şey- tanlaştırıldr, öylesine benimsetildi ki bu inanç,
geçmişteki gerçekler uzun yıllar boyunca bütünüyle silindi. Öyle ki, günümüzde
sadece korku filmi yapımcıları değil, bazı okültist ve majis- yenler tarafından
bile hâlâ şeytan olarak görülmekte!
Dagon’un
bir de eşi vardı: Atargatis. Atargatis ve Dagon birbirlerine çok yakın, deyim
yerindeyse iç içe geçmiş iki tanrıydı. Aynı Şiva ve Sakti gibi. Öylesine
birbirleriydiler ki, Dagon ki mi zaman Atargatis adıyla anılırdı!
“Dagon
bazen Derceto veya Atargatis ile ilgili görülürdü."
Dagon gibi
Fenike tanrıçası olan Atargatis’e özellikle Suriye’nin Hieropolis (Meınbij)
kentinde tapılırdı. Kült zaman içinde Suriye’nin en önemli dinsel merkezi
haline dönüşmüştü. Atargatis’e başka kentlerde de yoğun olarak saygı
gösterildi. Aşkelon’da, Karnion’da... Aşkelon’daki tapınağında kutsal bir gölü
ve içinde gelecekten haber veren balıklar vardı. Zaten Atargatis’in de alt
tarafı kocası gibi balıktı; balık, onun da kutsal hayvanıydı; bu nedenle
tapınıcıları balık yemezlerdi. Resimlerinde bir denizkızı olarak gösterilmesi
nedeniyle, denizkızı efsanesinin çıkış noktası olduğuna inanılmaktaydı.
Kocası
gibi denizle çok yakından ilgili olsa da, Atargatis de bir tahıl tanrıçasıydı:
Britannica
Concise Encyclopedia - Atargatis
Verimliliğin
temel tanrıçalarından, aynı zamanda kentin ve halkının koruyucusu. Genelde
başında taç ve elinde bir demet tahıl ile gösterilir, (...)
Deniz
ve hububat tanrıçası olan Atargatis, aslında çok yakından tanıdığımız bir tanrıçanın
farkh yansımasıydı: Afrodit’in!
Britannica Concise Encyclopedia - Atargatis
(...) tahtı ise, onun doğa üzerindeki hakimiyetini belirtmek için
aslanlarca[79]
desteklenir. (...) Kültü tacirler tarafından Yunan dünyasına yayıldı ve orada
Afrodit olarak görüldü.
Dictionary of Satanism, Wade Baskin - Atargatis
(...) Yunanistan'da, Afrodit’in tezahürü olarak tapıldı.
Coluınbia University Encyclopedia - Atargatis
Eski Suriye tanrıçası Atargatis’in
orijini çok belirgin olmasa da, onun tüm Asya, Anadolu ve Yunan’da tapılan ana
tanrıça inancına ait olması çok muhtemeldir.
Britannica Concise Encyclopedia - Atargatis
(...) onun Tanrıların Büyük Anası
lakaplı Anadolu'lu Kibele ile yakınlığı vardır.
Myths of Crete
& Pre-Hellenic Europe,
Ulu Ana, açıktır ki, tarımcı toplum
kimliğine geçen ve hayvanları evcilleştirerek yanında tutan Neolitik insanın
tanrıçasıdır. O, sürülerde bereketi arttırıp, onların koruyucusu olan bir
toprak tanrıçası; aynı zamanda da bir mısır tanrıçasıdır.
Erkekegemen dinler ise farklı
“doğrular” üzerine egemenlik kurmaktaydılar. Bu nedenle Semele ve Demeter Zeus
ile evlenmesi gibi; Atargatis ise Zeus’un görünümlerinden olan Hadad ile
evlendirildi. Dagon ve Sabazios ise şeytan sayıldı... ki bu durum,
hububat/deniz tanrı ve tanrıçalarının devrinin sonunun geldiğinin
semboliasyonuydu.
Atargatis ve
Dagon tapımının -daha doğrusu tapınıcılannın- sonu ise, kendilerini İbraniliğin
yayılmasına ailece adamış, Ku- düs’den Maccabeeler iktidarı tarafından
getirildi... hem de çok kanlı bir biçimde. Bunlar öylesine cesur(?) bir aileydi
ki, gerçek soyadları Machabeus olsa da, anlamı “çekiç” olan Maccabeeler
lakabıyla tanınırlardı.
Catholic Encyclopedia - Judas Machabeus
Machabeus sözcüğü Yahudiliğin
düşmanlarını maharetle ezdiği için Suriye dilindeki çekiç anlamına gelen
“maqabba"dan türemiştir. Pagan
tanrılara inanan günahkâr Suriyelileri ilk öldüren, ama yaşlı olduğu için bu
işi fazla sürdüremeyen baba Mattathias’tı. İki oğlu vardı: Judas ve kardeşi
Jonathan. Babası ölünce, Judas da ona layık bir evlat olduğunu gösterdi ve
babasından sonra kutsal uğraşı devralıp işi savaş düzeyine vardırdı; kısa
sürede tüm Kudüs bölgesinin yönetimini ele aldı. Sonunda çok büyük bir başarı
da elde etti; onu tarihe geçirecek bir katliam yaptı: İÖ 164’de Karnion’daki
Atargatis tapınağına sığınan tam 25.000 kişiyi öldürüp, tapınağı yıkarak
inanca son vermeyi başardı.
Jeweish Encyclopedia - Atargatis
Ürdün' ün doğusunda Karnion veya Karnainı'de bir A tardaris
tapınağı vardı. Filistin'deki başlıca Atargatis tapınağı ise 216 Aşkalon’daydı. Carnaim'deki
tapmak Judah Maccabeus’un tapınağın kutsallığına aldırmadan araya sığman çevre
halkını öldürdüğü yerdir. Tapmak ve kültte kullanılan objeler onun tarafından
yakılmıştır.
26 Judas, Carnaim'e yürüyerek buradaki
Atargatis tapınağındaki 25.000 kişiyi kesti.
Judas, bu kadarla da kalmadı; İÖ I63’de de Aşdot’a girerek, şehri
putlardan temizledi.
68
Boylere Judas Filistilerin diyarı Azotus’a gitti, ve mihraplarını devirdiği
zaman ve oyulmuş imajlarını (putlarını) ateşle yakınca ve şehirlerini yıkınca,
Judea'ya geri döndü.
Judas.
Elasa’daki bir çarpışmada yere serilince yerine “da- va”yı kardeşi Jonathan[80] [81] devraldı.
Jonathan da İÖ 148’de Da- gon tapmağını yakarak inanca son verdi. Ama o sadece
8000 kişi öldürebilmişti.
83
Atlılar
da araziye dağıldılar, Azotus’a kaçtılar ve idollle- rinin güvenliğine sığınmak
için Bethdagon'a, gittiler.
84
Ama
Jonathan Azotus’u ve çevresindeki şehirleri ateşe verdi, Dagon tapmağındaki ve
kentlerdeki ganimetleri aldı. Oraya kaçanları da yaktı.
85
Böylece
orada yakılmış ve kılıçla öldürülmüş insanların sayısı 8.000 kişiydi.
86
Bundan
sonra ordusunu alıp Aşkelon karşısında kamp kurdu; kent insanları ileri
çıktılar ve onunla görkemle karşılaştılar.
4
Azotus
yakınlarına gelince, onlar, ona yanmış olan Dagon tapınağını, Azotus'u,
yıkılmış olan banliyöleri, ve dışarı çıkarttıkları savaşta yaktığı bedenleri
de gösterdiler; onun geçeceği yere bu bedenleri yığınlar halinde dizmişlerdi.
Tektanrı tehditini gerçekleştirmiş,
büyük bir başarı elde etmişti.
Tarih, ve
özellikle de Yahudilik, Makabeleri birer kahraman olarak bağrına bastı. Onlar
ve benzerleri insanları paganizmden korumuş ulu kişilerdi ne de olsa. Neden
paganizmden korumak istemişlerdi? Paganizmden korumak istemişlerdi; çünkü
kötülüğü dünyadan silmek istiyorlardı. Oysa yarattıkları durumda büyük bir
ikilem vardı... ne acıdır ki insanoğlu tarafından genelde görülemeyen bir
çelişkiydi bu: İnsanlığı kötülükten korumak adına çok insan kanı dökülmüştü...
ve bu kanı dökenler şeytanlar değil; şeytanlardan kurtaranlardı! Üstelik
ortada bir gerçek daha vardı: Tahıl tanrıları zamanında kan dökülmez, sadece
seks yapılırdı. O zaman neden yasaklanmıştı seks? Yoksa kan dökülmesi için mi!
Musa ölünce,
onun rehberliğinde Mısır'dan çıkmış olan İb- ranilerin başına yardımcısı Yeşu
geçti. Kavim, Yeşu zamanında Kenan diyarını fethedip vaad edilmiş topraklara
yerleşti. Hâlâ bir devlet kuramamış oldukları için “Hakimler”[82] adlı kişiler
tarafından yönetilen topluluklar şeklinde yaşamakta olan İbrani- ler, belki de
başlarında Musa ve Yeşu gibi baskıcı liderin olmaması nedeniyle
tektanncılıktan ayrılıp, apaçık şekilde paganizme döndüler; Tevrat’ta kimi
zaman Aşera, kimi zamansa Aşto- ret şeklinde anılan, ama aslında (önceki
sayfalarda -kısacık da olsa Adonis'in eşi ve seks tapımımn bir diğer tanrıçası
şeklinde tanıdığımız) Astarte’den başkası olmayan bir tanrıçaya tapmaya
başladılar. Yüzyıllar boyunca devam edecek bir süreçti bu. Hakimler döneminden
sonra gelen Krallar döneminde bile Astarte tapımımn önü alınamadı. İsmi ister
Aşera, ister Aştoret şeklinde anılsın, peygamber-krallar zamanında bile Astarte
tapımı engellenemedi.
10 Bu kuşaktan
olanların hepsi ölüp atalarına kavuştuktan sonra, RAB'bi tanımayan ve O'nun
İsrail için yaptıklarını bilmeyen yeni bir kuşak yetişti.
12
Kendilerini Mısır'dan çıkaran atalarının Tanrısı RAB'bi terk
ettiler. Çevrelerinde yaşayan ulusların değişik ilahlarına bağlanıp onlara
taparak RAB'bi öfkelendirdiler.
13
Çünkü RAB'bi terk edip Baal'a[83] ve
Aştoretler'e taptılar.
RAB'bin gözünde kötü olanı yapan İsraililer Tanrıları RAB'bi unutup
Baallar’a ve Aşeraputlarına taptılar.
İsraililer yine RAB'bin gözünde kötü olanı yaptılar: Baal- lar'a,
Aştoretler'e, Aram, Sayda, Moav, Ammon ve Filist ilahlarına kulluk ettiler.
RAB'bi terk eltiler, O'na kulluk etmediler."
4.. Süleyman bütün
yüreğini Tanrısı RAB'be adayan baba
5
sı
Davut gibi yaşamadı. Saydalılar'm
tanrıçası Aştoret'e ve Ammonlular'ın iğrenç ilahı Molek'e taptı.
6
Böylece
RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı. RAB'bin yolunda yürüyen bahası Davut gibi
tam anlamıyla RAB'bi izlemedi.
23 Ayrıca kendilerine her yüksek
tepenin üstüne ve bol yapraklı her ağacın altına tapınma yerleri, dikili
taşlar ve Aşera putları yaptılar.
24 Ülkedeki putperest törenlerinde
fuhuş yapan kadın ve erkekler bile vardı. Yahudalılar RAB'bin İsrail halkının
önünden kovduğu ulusların yaptığı bütün iğrençlikleri yaptılar.
2 (Manaşşe) RAB'bin İsrail halkının önünden kovmuş olduğu
ulusların iğrenç törelerine uyarak RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı.
3
Babası
Hizkiya'nın yok ettiği puta tapılan yerleri yeniden yaptırdı. İsrail Kralı Ahav
gibi, Baal için sunaklar kurdu, Aşera putu yaptı. Gök cisimlerine taparak
onlara kulluk etti.
Tevrat, 1 Krallar 14:
10 Bundan dolayı Yarovam'm ailesini
sıkıntılara sokup İsrail'de onun soyundan gelen genç yaşlı bütün erkekleri
öldüreceğim. Yarovam'm ailesini gübre yakarcasına kökünden kurutacağım.
11 Yarovam'm ailesinden kentte ölenleri
köpekler, kırda ölenleri yırtıcı kuşlar yiyecek.’ RAB böyle konuştu.
15 RAB İsrail halkını
cezalandıracak. İsrail halkı suda sallanan bir kamışa dönecek. RAB onları
atalarına vermiş olduğu bu iyi topraklardan söküp Fırat Irmağı’nın ötelerine
dağıtacak. Çünkü Aşera putlarını dikerek RAB'bi öfkelendirdiler. Tevrat, 1 Krallar 16:
30
RAR'bin gözünde kötü olam yapan Omri oğlu Ahav, kendisinden önceki
bütün krallardan daha çok kötülük yaptı.
31
Nevat oğlu Yarvvam'ın günahlarını izlemek yetmezmiş gibi. bir de
Savda Kralı Etbaal'ın kızı İzebel'le evlendi. Gidip Ba- al'a hizmet ederek ona
taptı.
32
Baal için Samiriye'de yaptırdığı tapmağın içine bir sunak kurdu.
33
Ayrıca bir Aşera putu yaptırdı. Ahav İsrail'in Tanrısı RAB'bi kendisinden
önceki bütün İsrail krallarından daha çok öfkelendirdi.
4
RAB'biıı,
“Yeruşalim'de bulunacağım" dediği RAB'bin Tapmağı'nda sunaklar kurdu.
5
Tapmağın iki
avlusunda gök cisimlerine tapmak için sunaklar yaptırdı.
7
Manaşşe
yaptırdığı Aşera putunu RAB'bin Tapmağı'na yerleştirdi.
Korkunç şeytanlar olarak gösterilmek
istenen Atargatis ve Dagon’un, eskinin masum hububat-deniz ilahları olmaları
gibi Astarte’de gerçekte hiçte ürkütücü olmayan kavramların tanrı- çasıydı. Bu
gerçeğin en güzel ömeği belki de tapımınm bir adının da “koru/meyva bahçesi
kültü” olmasıydı. Astarte, ne inancının yaygınlaşması için savaş emirleri
verirdi; ne de “kutsi bir temizlik” adına tekeşlilik... Astarte için kutsallık
kavramı sadece (Tevrat’ta “ağaç gölgeleri”, “gölgelikler” gibi sözcüklerle
gösterilen) koruluklarla eşanlamlıydı.
13
Dağ başlarında (Aserah adına) kurban kesiyor, Tepelerde meşe, aselbent,
yabanıl fıstık ağaçları altında buhur yakıyorlar, Gölgeleri güzel olduğu için.
2
Bol
yapraklı her ağacın yanında. Her yüksek tepedeki sunaklarla, Aşera putlarıyla
Çocuklarıymış gibi ilgileniyorlar.
Koruluklar
inançta öylesine önemli yer tutarlardı ki, bir anlamda Aşera’nın “alamet-i
farikası"ydılar. Tevrat’ta ismi “ha- asherah” (İngilizce söylenişi ile
"tlıc asherah") biçiminde dile getirildiği zaman, bu sözcük artık
tanrıçayı değil, onun kutsal yerleri olan ağacı ve ağaçlığı göstermiş olurdu.
Onun adına yapılan doğa-mabetleri hep ağaçlıklı yerlerde kurulurdu. Doğa ve
yeşil bu ölçüde önemliydi Astarte tapımında.
Astarte’nin
sembolize ettiği çok önemli bir diğer kavram daha vardı... tapımının temeli
olan bir kavram: Cinsellik! Astarte gerçekte bir aşk ve seks tannçasıydı.
Byblos’ta her yıl -ülkeye bereketin gelmesi için- kutsal evlilik yapan bir
tanrıçaydı Astarte... Kim ile mi evlenirdi? Babası ile sevişen bir kızın oğlu
olan, tann Adonis ile! Ve yine hatırlatayım ki Adonis, ana tanrıça Kibele’ntn
sevgilisi-oğlu Attis’in Suriye’deki görünümüydü.
Astarte tapımında seks öylesine önemliydi ki. tapınaklarında hem
erkek, hem dişi fahişeler mekan kurar, arzu edenle para karşılığı seks yapar ve
bu kişiler kutsal olarak kabul edilirdi.
7 Yaptıklarından ötürü neden
bağışlayayım seni? Çocukların beni terk etti. Tanrı olmayan ilahların adıyla
ant içtiler. Onları doyurduğumda zina ettiler. Fahişelerin evlerine
doluştular.
Tapımda seks adına sadece fahişeler
yer almazdı. Doğa ortasında kurulan mekanlarda gerçekleştirilen
şölen-tapımlarında isleyen kadın vc kızlar, yani fahişe olmayan kadın ve
kızlar, çıplak olarak dans eder, kutsal enerji sayılan seks duygusunu
uyandırmak için erkekleri uyarır, ardından ağaçlıklar arasına girilerek seks
yapılırdı. Onun inancında ağaçlıkların kutsal olmasının bir nedeni de buydu.
Bahar festivalleri ise en ilginç görü- minilerin oluştuğu zamandı; çünkü bu
bayramlarda ev kadınları bile bir gün için kutsal fahişelik yapmak adına
tapınaklarda yer alınlı. O gün bolluk sağlamak amacıyla tüm sınırlar kalkar, dileyen,
dilediği ile, dilediği kadar sevişebilirdi.
S Şehvet düşkünü, besili aygırlar! Her biri komşusunun karışma
kişniyor.
d Bu yüzden onları cezalandırmayayım mı?" diyor RAB,
"Böyle bir ulustan öcümü almayayım mı?
10 “Bağlarını dolaşıp Asmalarını kesin, Ama büsbütün yok etmeyin.
Dallarını koparıp atın, Çünkü onlar RAB'be ait değil.
Doğa-seks
tanrıçası Astarte’nin yönettiği bir üçüncü kavram daha vardı; eminim ne
olduğunu öğrenmek sizi artık şaşkınlığa düşürmeyecek. Astarte bir aşk
tanrıçasına olmasına ek olarak bir hububat tannçasıydı da!.. Tipkı Atargatis,
Dagon, Sabazios gibi...
Tahıl, öylesine
önemliydi ki tapımında, ona, “yaşamın ekmeği” veya “yaşam veren ekmek” olarak
da tapı lirdi... Buğday, arpa ve mısır büyük kutsallık taşırdı kültte. Bu
nedenle ayin ve şölenlerde ekmek pişirmenin ayn bir anlamı vardı. Ama kadınlar
tarafından pişirilen ekmek ve çörekler -Astarte bir seks tannçacı olduğu
için- afrodizyak, yani cinsel güç verici otlarla yoğrulan hamurlardan
pişirilir; bu ekmekler ayin sırasında erkeklerle yenirdi.
Uyarıcı çörek
-hatta kek ve tatlı- pişirme pratiğinin özellikle Kenan şehirleri Tyre, Sidon
ve Byblos’da doruğa çıktığı bayram ise bir bahar festivaliydi ve adına
Astarte’den türemiş olarak Eostere denirdi. Eostre bayramında ev kadınlan bile
tek bir gün için fahişelik yaptığı bir bayramdı.[84]
Eostre bir Kuzey Avrupa halklanndan Saxonlar’ın bahar tanrıçası olarak; ayrıca
Ostare, Ostara, Oslern, Eostra, Eostrc, Eoslur, Eastra, Eastur, Austron ve
Ausos adları altında Tötonik şafak ve verimlilik tanrıçası olarak da tanınırdı.
Tüm bu isimler
ise tek bir kaynaktan türemişti: Eastre şeklinde söylenen ve anlamı
"bahar" olan çok eski bir sözcükten... Öte yandan Eostre bir Saxon
tanrıçasının da adıydı.
Kutsal ekmek, (biz tektanncı inancın insanlarına ters gelecek olsa
da, içinde uyarıcı otlar konduğu için daha da kutsallaşmış ekmek) inancı
öylesine taraftar bulmuştu ki, İbraniler arasında bile yayılmıştı. Bunun en
güzelömeği ise Astarte tapını cılannı doğru yola getirmeye uğraşan peygamber
Yeremaya’ya halk kadınlarının isyanını anlatan bir ayette görülebilir:
/5 Kanlarının
başka ilahlara buhur yaktığını bilen erkekler, orada duran kadınlar, Mısır'ın
Patros bölgesinde yaşayan bütün halk -ki büyük bir topluluktu- Yeremya'ya şu
karşılığı verdi:
16 "RAB'bin adıyla bize söylediklerini dinlemeyeceğiz!
17 Tersine, yapacağımızı söylediğimiz
her şeyi kesinlikle yapacağız: Gök Kraliçesi'ne (Astarte) buhur yakacak, atalarımızın. krallarımızın,
önderlerimizin ve kendimizin Yahuda kentlerinde. Yeruşalim sokaklarında
yaptığımız gibi ona dökmelik sunular dökeceğiz. O zamanlar bol yiyeceğimiz
vardı, her işimiz yolundaydı, sıkıntı çekmiyorduk.
18 Oysa Gök Kraliçesi'ne buhur yakmayı,
dökmelik sunular dökmeyi bıraktığımız günden bu yana her yönden yokluk çekiyoruz;
kılıçtan, kıtlıktan yok oluyoruz."
19
Kadınlar,
"Evet, Gök Kraliçesi'ne buhur yakıp dökmelik sunular dökeceğiz! Ona benzer
pideler pişirip kendisine dökmelik sunular döktüğümüzü kocalarımız bilmiyor
muydu sanki?" diye eklediler.
Gök
Kraliçesi’ni -yani Astarte’yi- şeytandır diye lanetleyen Yeremaya ise din
tarihinin en “gazaplı” peygamberlerindendir. Tanrıların Ayak İzleri, Eric von Dıınlken,
s.21
Yeremaya
huzursuz bir karakter çizer. Kudüs'ün kuzeyinde (...) yerleşmişi, putperestliğe
karşı sertliği ve her türlü ahlaksızlığa karşı katı tavrıyla çağdaşlarına
oldukça sevimsiz bir portre sunmuştur (...) Diğer peygamberler gibi o da
yıkılışını kehanet eder. Yahuda kralı Yehoyakim'in (İÖ 608-598) Yeremaya'nııı
sözlerinden pek hoşlanmamasını olağan karşılamak gerekir. (...) Herkese
öylesine ters düşer ki, hısımları mm ebediyyen susturabilmek için tuzaklar
kurarlar.
Oysa tanrı tarafından seçilmiş çok özel bir kişidir de...
1
Benyamin
topraklarımla Anatot Kenti'ndeki kâhinlerden* Hilkiya oğlu Yeremya'nııı
sözleri.
2
RAB,
Yahuda Kralı Aman oğlu Yoşiya'nın krallığının on üçüncü yılında Yeremya'ya
seslendi.
3RAB'bin Yeremya'ya seslenişi Yahuda Kralı Yoşiya oğlu Yehoyakim'in
döneminden. Yalında Kralı Yoşiya oğlu Sidki- ya'nın krallığının on birinci yılının
beşinci ayma* dek, yani Ye- rıışalim halkının sürgüne gönderilmesine dek sürdü.
5
"Ana
rahminde sana biçim vermeden önce tamdım seni. Doğmadan önce seni ayırdım,
Uluslara peygamber atadım."
Astarte adına
uyarıcı otlarla kilise pişen ekmeklerin bayramı öylesine uzun zaman etkin oldu
ki, Hıristiyanlık zamanında bile yaşamayı sürdürdü! Kilise bu bayramla,
ekmeklerin üzerlerine üç tane haç çizerek onları kutsama yoluyla savaşmaya
uğraştı... ama yine de başarılı olamadı. Sonunda farklı bir yöntem denendi: Tıpkı
Attis’in doğum bayramını, İsa’nın doğuşu olarak benimseme ve böylece eski
inancı unutturma örneğindeki metottu uygulanan. Sözün özü, kilise babalan,
Eoster bayramına da sahip çıktılar. Bayramın adı artık Easter (Paskalye) idi (The
Secret of Crete, H.G. Wunderlich; The Phoenicians, Gerhard Herm).
Uyarıcı çörekler ise artık Paskelye çöreği şeklinde yeni dine sokulmuştu.
Yıllar içinde nedensellikleri ve anlamlan da unutuldu gitti.
İnanna'nın Aşkı - Muazzez İlmiye Çığ
Hıristiyanlar arasında İsa'nın yeryüzüne çıkması, bereket getirmesi
inancına dayanan ve yumurtalarla kutlanan, Almanya'da Ostern, Ingiltere'de
Easter (Paskalye) yortusu, (...) kutsal
evlenme töreninin bir uzantısı sayılabilir.
Worship of Generative Powers, Thomas Wright, s.87
Kekler
şüphesizki en iyi undan yapılırdı, fakat hangi biçimde yapıldığı konusunda
bilgisiziz. Hıristiyanlar Paskalye festivaline el koydukları zaman çörek
şeklini verdiler, gerçekten de o zamanlar ekmek bu şekilde çıkardı;
kendilerini ve onu yiyenleri önceki kötü karakterden kaynaklanan herhangi bir
etkiden, kötü büyülenmeden korumak için, üzerine haç çizdiler. Bu nedenle
günümüzde bile bu çöreklerle ilgili efsaneler vardır; şöyle ki. bu çörekleri
belirli kutsal günlerde yiyenlerin senenin geri kalan kısmında şanssızlığa
uğrayacağına inanılır. Fakat Paskalye çöreğinin bazı yerlerde farklı -penis
gibi- şekillerde yapıldığına inanmak için elimizde yeterli neden vardır.
Örneğin Fransa'da bu adet hâlâ etkindir. La Rochelle yakınındaki Saintonge'da fal-
his şeklinde pişirilen küçük kekeler Paskalye'de ikram edilir ve evden eve
dolaştırılır. Dulaure yazdığına göre Saintes'de Palm Sunday adlı festivalde bu
çöreklere "fete des pinnes" denir; pin- ne sözcüğü ise erkek üreme
organın argo söylenişidir.
Astarte’nin yok edilmesi, patriarkal inancın yaygınlaşmasına
paraleldir. İlk başta -Semele'nin Zeus ile; Kibele'nin Rhea olarak Kronos’la;
Persefone’nin Hades ile evlenmesi gibi- Astarte de baştanrı ile evlendirildi.
Sümer inancında İÖ 1750 tarihli Hammurabi adına dikilmiş bir anıtta bir diğer
baştanrı Anu'mm karısı Ashratıım oldu. Daha sonra fırtınalar ilahı Ha-
daıl ile eşleştirildi. En sonunda
Kudüs'teki tapmağının İS 7O'deki son yıkımına dek Ihranilik başlamışı
Yalnveh'in karısı bile sayıldı! Teklanrıcılık egemenliğini iyice güçlendirince
“astar" sözcüğünden gelen ismi, -İbranice “utanç” anlamındaki-
“hoshet" sözcüğü ile karıştırılıp Ashtoret'e dönüştürüldü. Boylere
oluşturulan şeytan, giderek tüm günahların kaynağı; sefil varlık; korkunç
Astarot olarak zaman içinde karabiiyücüleı; şeytana tapanlar gibi garip
toplulukların eline düştü. Tıpkı Da- gon'un korku filmi malzemesi olması;
Yakındoğu'nun bir diğer verimlilik ilahı Baal-Peor'un Belfegor’a dönüştürülerek
satanik ayinlerde kullanılması gibi... Astarte'ya peygamberler şeytan dediğine
göre o şeytan olmalıydı! Oysa isminin kök sözcüğü olan “astar” kelimesi
"rahim” anlamındaydı.
Tüm komedi bu kadar da değil... O
bir de erkekleştirildi! İsterseniz devamını Richard Cavendish’ten dinleyelim.
Richard Cavendish,
The Powers of Evil, s.237
Astarte zaman içinde -rimellerinde
cinsellik ve fahişelik olduğu için- bir erkek şeytana dönüşmüştür. Bu
ortaçağlı Astarte’niıı bolluk ve seks nitelikleri yok edilerek yerine çok kötü
kokulu bir nefesi sahihi olduğu bilgisi yüklenmiştir.
Tüm
bu karalamaya karşın Milton. yüzyıllar sonra yazacağı Kayıp Cennet adlı
klasiğinde Astaroth’u şöyle tanımlar: "Astarte, hilal şeklinde
boynuzları olan göğün kraliçesi".
Yine
de hiçbir çaba yetmedi Astarte’nin “şerefini” korumaya. O din adamlarınca
öylesi karalamalara hedef oldu ki. gerçek bütünüyle unutuldu; Astaroth, çarpık
tarikatların göz bebeğine dönüştü. O derece ki, tarih, Madam Montespan'ın, 14.
Lui’nin ilgisini canlı tutmak için Astaroth'a çocuk kurban ettiğini yazar.
Astarte, tarihin
daha yakın dönemlerinde İslam öncesi Arabistan’ında yeniden görüldü. Alat
adıyla... ki Alat, Kuran’da la- netlanan üç dişi puttan biri olan El Lat’tan başkası değildi! Aşe-
ra'nın kutsal yeri sayılan gölgelikler, El Lat tapımında da kutsal sayılmaktaydı.
Palmiye ve hurma, Lafın da kutsal ağaçlarıydı; çünkü bu ağaçlar gölgelikler
oluşturup insanları rahatlatmaktaydılar. Adı geçen ağaçlar sadece besin ve
gölgelik oluşturma işlevinin ötesinde yararlıydı bölge insanı için:
Yapraklarından ev çatısı, tahtalarından bina, usarelerinden şeker... ve de bu
özleri fermente ederek alkollü içecekler yapılırdı!
Tektanrıcıların
Astarte tapımını yok etme çabalarında hayli zorlanmalarının gerisinde Astarte
adı altında tapılan tanrıçanın basit bir yerel kültün tanrıçası değil, deyim
yerindeyse “cihan şümul” bir güç şeklinde kabul edilen ana tanrıça olması
vardır. Ona ister Aşera, Aştoret, Astarte denilsin; ister Atargatis; hatta
İnanna, Afrodit, Demeter, Kibele, hatta İsis... tüm bu isimlerin hepsi aynı
tanrıçayı gösteriyordu: Geçmişi 10.000 yıla dayandığı için insanlığın ilk
tanrısı ve ilk yaratıcı tanrısı olan Ana Tan- nça’yı!.. İnancında kutsal
cihatlar, kendi gibi olmayanları temizlik adına öldürme buyrukları olmayan;
sadece koruluklarda ve deniz kenarlarında şölenlerle, seks birliktelikleriyle
kendine saygı duyulmasını isteyen bolluk tanrıçası Ana Tanrıça’yı!
Women of Classical Myhthology, Robert E. Bell
O (Afrodit) aşağıdaki isimlerle tanınan Yakındoğu nun aşk
tanrıçaları ile aynı tanrıçaydı. (...) Aşera, Astarte, Atargatis, (...), İnanna
(...)
Suriyelilerin
bereket tanrıçası Atargatis, Babillilerin Iş- tar'tna, Fenikelilerin
Astarte’sine ve Anadolu’nun büyük tanrıçasına (Kybele) tekabül eder.
Britannica Concise Encyclopedia - Atargatis
Anat ve Astarte’nin karışımı olarak
görülür (...) İnanna'nın Aşkı, Muazzez İlmiye Çığ
(...) (İnanna) Akadlarda İştar,
Musevilerde Astarte. Yunan'da Afrodit. Roma'da Venüs adını taşıyarak yüzyıllar
boyu çeşitli toplamların efsanelerinde yaşamıştır.
Dictionary of Satanism, Wade Baskin
Pagan
dinlerinde ana tanrıça verimliliğin en benzersiz kaynağıydı. Asur-Babail
dininde o Ishtar; Fenikede Astarte; Suriye'de Atargatis; Frigya'da Kibele,
Yunanda Afrodit; Mısır’da İsis'di. Aşera
rimellerindeki yağlanıp beze sarılan kutsal kütük inancının kaynağı,
Anadolu'da, Attis’in çanı ağacına dönüşmesi inancı nedeniyle, çam ağacı
kütüğünü 21 Mart’laki yılbaşı-do- ğum gününde önce gömmek ve ardından mezardan
çıkarıp süsleme geleneğiydi. Filistin'de elleri ile göğüslerini tutarak res-
medilmesi; arkeologlarca ev-mabedi denilen binaya/aileye özel odalarda tapılmak
için yapılmış binlerce küçük heykelinin bulunması, ona ne ölçüde saygı
duyulduğunun kanıtıydı.
Taş,
ana tanrıçanın sembolüydü. Önceki sayfalardan anımsayacaksınız: Frigya,
Pessinus'ta da Kibelc’ya sadece bir "diopetes", yani gök taş olarak
tapılırdı ve bu bu göktaşı siyah bir meteoritti. Greklerde Zeus, semenini taşa
dökünce Agdistis doğuyordu. Efes'te tanrıçayı simgeleyen ve bir meteor olan
taş Arte- mis Tapınağı'nda dururdu. Delfi'de "Ana Tanrıçanın Taşı"
denilen bir diğer göktaşı vardı ve kutsal sayılan bu taşın dünyanın ortasında
durduğuna inanılıyordu. Astarte 'ye kara taş ile tapılır- dı Byblos’ta.
Neolitik çağda, Çatalhöyük’de ortaya çıkan, ama adı öğrenilemeyen ana tanrıçaya
da taş şeklinde tapılmaktaydı.
Yakındoğu’nun En Eski Uygarlıkları, James Mellaart, s.86
En
önemli tanrı, genç bir kadın, doğum yapan bir anne ve yaşlı bir kadın olmak
üzere üç ayrı aşamadan betimlanan bir tanrıçadır. (...) Yarı dinsel, daha basit
ve etkileyici betimlemelerinde, basit bir sarkıt, veya mağra ve yeraltına
ilişkin güçlerini vurgulayan insan başlı bir taş görünümündedir.
Tektanrınm
Tevrat ayetlerinde sıklıkla yer alan “dikili taşlarını kıracaksınız” emrinin
nedeni, Aşera’ya “bet-el” adı verilen konik taşlar biçiminde tapılmasıydı (The
Book of Bel and the Dragoms-Daniel-, 14:23).
73
Bir başka apokarif kitap. Tevrat. 2 Krallar 18:
3-4 Atası Davut gibi, o da RAB'bin
gözünde doğru olanı yaptı. Alışılagelen tapınma yerlerini kaldırdı, dikili
taşlan, Aşe- ra putlarını parçaladı.
Tevrat.
2 Krallar 23:
14 Dikili taşlan. Aşera putlarını parçaladı; yerlerini insan
kemikleriyle doldurdu.
Tevrat.
2 Krallar 17:10
Her
yüksek tepenin üzerine, bol yapraklı her ağacın altına dikili taşlar, Aşera
putlan diktiler.
El
Lat da bir taş ile sembolize ediliyordu ve ona da aynı biçimde saygı
gösteriliyordu:
Kitab Al-Asnam (Book of Idols),
Hisham
Ibn El Kalbi™ - Allat
Ardından Allat’ı tanrıçaları olarak kabul ettiler. Allat, el-Ta- if
yakınlarında dururdu ve Menat'tan daha yakın zamana aitti. Allat, kübik bir
kaya şeklindeydi ve bazı Yahudiler arpa lapası tatlısını burada hazırlardı.
Yahudilerin.
Astarte inancının yok olmasının, onun adına şehvet verici ekmeklerin
pişirildiği bayramın Paskalye’ye çevrilmesinin yüzlerce yıl sonrasında hâlâ el
Lat taşının yanında arpa dan yapılan tatlılar pişirmeleri anlamlı değil mi?
El-Lat da Afrodit’ti:
(...) Aphrodite'ye Asur'lular
Mylitta, Araplar Aldat. Persler Mitra derler.
74 Küfeli Arap tarihçi. İS 822. Myths of Crete
& Pre-Hellenic Europe,
(...) Urania’yı (Afrodit’in bir adi) Perster Arap ve Asurlu- (ardan
almışlardır. Asurlular ona Mylitta, Araplar Alitta (El Lat) derlerdi.
Yani
El-Lat da ana tanrıçanın kendisiydi! Yani tahılın kutsal olduğunu, yani insana
yararlı olduğunu anlatmaya çalışan aslında ana tanrıçaydı. İster
Demeter-îksion; ister Semele-Dionysos; ister Atargatis-Dagon; Astarte-Adonis
isimleriyle görünsünler; ana tanrıça ve baba tanrı tatulaydılar...
arpacıydılar... mısırcıydılar.
Peki neden? Neden seks tanrı ve
tanrıçaları genelde tahıl tanrı ve tanrıçalarıdır? Dilerseniz sonraki bölümde
bu konuya ışık tutmaya çalışalım.
Lanetlenen tarım tanrıları, farklı
inanışları ya da özgür cinselliği temsil ettikleri için mi düşman olarak
nitelendirilmişlerdir? Yoksa “işin içinde” sıradan insan tarafından izlenmesi
çok güç olan farklı hesaplar mı vardır? Bu kritik soruya yanıt aramadan önce
bir gerçeğin altını çizmekte yarar var. Tektanrıcılık ve öncellerine göre “yok
edilmesi gerekli” düşmanlar sadece içki tüketimi; hatta içki tanrıları; hatta
hatta tarım tanrıları değildi. Erkekegemen inançlar tarımcılara yönelik de
büyük bir düşmanlık taşımaktaydılar. İşte bu bölümde patriarkal inançlardaki
-sadece içki ve tahıl tanrılarına değil- doğrudan tarıma yönelik olumsuz
tutumunu inceleyecek ve bu garip durumun anlamını çözmeye çalışacağız.
Öncelikle
konuyu Sümer pantheon’unun baştannsı Enlil’in arpaya yaklaşımı açısından ele
alalım. İncelemeciler tarafından tcktanrının maskelerinden olduğu öne sürülen
Marduk’a ve Ze- us’a benzerliği ile ünlü! Örneğin Enli), tıpkı Zeus, Marduk ve
tektann gibi, insanların günahkârlığı nedeniyle ona yönelik büyük bir öfke
duyan (ki “kendi yarattığını beğenmemek ve cezalandırmak" anlamını
taşıyan bu tutum kendi içinde çelişiktir) ve insanlığın sonunu bir tufan
(tektanrıcılıkta Nuh tufanı) ile getirmiş bir baştanrı.
Enlil’in
bu bölümde bizi ilgilendiren özelliği ise kendine baştann diye saygı gösteren
ve tapan Sümer halkından arpayı saklaması!..
Tahıl Sümer’e Nasıl Geldi? (How
Grain Came To Sümer) ETCSL (Electronic Text Corpus of Sümerian Literatüre)
translation: 1.1.7.6 (J.A. Black, G. Cunningham, E. Rob- son, G. Zölyomi) The
Oriental Institute, Univ. of Oxford insanlar ağızlarıyla, aynı koyunlar
gibi, ot yedikleri zamanlarda, hububat, arpa ya da ketenin nasıl....
bilmezlerdi.
An, bunları cennetin içlerinden
getirdi.
Enlil gözlerini kaldırıp ( ...) gibi
baktı.
Güneye
baktı ve engin denizi gördü; kuzeye baktı ve güzel kokulu sedir ağaçları dağını
gördü.
Enlil
arpayı yığdı ve dağa verdi. Diyarın cömertliğini yığdı, "innuha"
arpayı dağa verdi.
Genişçe açılmış yamacın girişini kapattı. Gök ve toprağın,
yıldırımını çabucak kapatacağı....................... ’yı
kilitledi.
Ardından Ninazu kardeşi
Ninnıada’ya dedi ki: - Arpa
ve
ketenin yetiştiği dağa gidelim; akan
nehire, su kuyuları
nın
dünyadan doğduğu yere. Dağından arpayı getirelim, “innuha" arpasını
Sümer’e tanıtalım. Arpanın ne olduğunu bilmeyen Sümer’e, arpanın ne olduğunu
bildirelim.
An'a tapan Ninmada ona cevap verdi:
"Babamız emretmediğine göre, Enlil emretmediğine göre, oraya dağa nasıl
gideriz? Dağından arpayı nasıl aşağı getiririz? İnunna arpasını Sümer'e nasıl
tanıtırız? Arpanın ne olduğunu bilmeyen Sümer'e, nasıl arpayı bildiririz?”
Antik Yunan kültüründe ise avcı
tanrıların sürekli ön plana çıkartılmalarından öte, tarımcılar da garip şekilde
küçümsenir. Örneğin Frigya kralı Midas ve Lidya kralı Karun’u kötüleyen
yazılarından tanıdığımız Lukianos. Seçme Yazılar adlı yapıtında bu kez de
çiftçileri açıkça aşağılayarak bir kez daha Yunan kültürünün genel eğiliminin
yansıtıcısı olur. İşin daha da ilginç yanı, kitapta çiftçiler kadar Frigyalılar
ve Lidyahların da hakarete uğramasıdır. Böylece Omphale’nin Lidya’sı ile
Kybele’nin Frigya’sı aynı kategoriye alınmış; hem de bu iki ulusun ikisi birden
küçümsenen tarımcılarla eş tutulmuştur.
Lukianos, Seçma Yazılar - Öbür Dünyada Konuşmalar XV
(Antilokhos, Akhilleus'la konuşuyor)
Neydi o senin geçen gün ölüm üzerine söylediklerin Akhilleus? Çok bayağı
sözlerdi (...) Sen, rençberlik etmeyi (...) bütün ölülere hükmetmekten üstün
tuttuğunu söylüyordun. Bunları bir Frigya'lı, bir Lidya' lı,cesaretsiz, hayata
gereğinden fazla değer veren biri söylese neyse ne; ama kahramanların en
pervasızı bu derece düşünce ayıp oluyor (...)"
Geçmişin unutulmuş tanrılarının ya
da eski kültürlerinin tahıl hakkındaki tutumlarım fazla da önemsemiyorsanız,
günümüzde dünyanın 2/3 ünün taptığı tektannnın da tarımcılardan hoşlanmadığını;
üstelik birinci kutsal kitabında insanlığın ilk tarımcısını lanetleyerek çok
önemli bir mesaj da verdiğini belirteyim. Tektannnın tarımcılara karşı
tutumunun en açık anlatımı sayılabilecek olan bu olay, Kabil’in lanetlenme
mitidir. Tevrat’ın neredeyse en başında, Habil-Kabil kavgası şeklinde verilen
bu bölümün mesajı sanıldığı gibi Rab’bin kardeşini öldürdüğü söylenen Kabil'e
öfkesi değildir; Rab’bin öfkesinin gerisinde, kendisine kurban verilmesini
söyledikten sonra Kabil’in ürün sunusu vermesi yatmaktadır. Tektanrı, Habil’in
verdiği gibi kanlı kurban istemektedir; ama arzusu Kabil tarafından reddedilmiştir.
Çok yoğundur kan isteği tektannnın... ürün sunusu veren insanı lanetleyecek
kadar! Ve altını çizmek istediğim bir diğer önemli nokta da şudur ki; Habil
hayvancıdır... lanetlenen Kabil ise ilk çiftçi!
/ Adem karısı
Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin'i doğurdu. “RAB’bin yardımıyla bir
oğul dünyaya getirdim" dedi.
2
Daha sonra Kayin'in kardeşi Habil’i doğurdu. Habil çoban oldu,
Kayin ise çiftçi.
3
Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB'be sunu
getirdi.
4
Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarım, özellikle de
yağlarını getirdi. RAB Habil’i ve sunusunu kabul etti.
5
Kayin'te sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi, suratını
astı.
6
RAB Kayin'e, "Niçin öfkelendin?" diye sordu, “Niçin surat
astın?
Doğru olanı yapsan, seni kabul etmez miyim? Ancak doğru olanı
yapmazsan, günah kapıda pusuya yatmış, seni bekliyor. Ona egemen olmalısın. “Doğru olan” kanlı kurbandır yani. Tanrı bunu istemektedir. Kabil
ise kardeşi Kabil'in tersine “doğru olan”, yapmamış, yetiştirdiği bitkileri
sunu olarak getirmiştir. Kısaca Kabil’e yönelik öfke. Kabil'in kardeşini
öldürmesinden çok önce başlamıştır.
Tahıl
sunusunu kabul etmeyen tanrı sadece çiftçilere değil, çiftçiliğin başlamasının
nedeni olan arpa ve buğdaya da sempati duymaz. Örneğin Tevrat, İbraniler
arasında arpanın Müslümanlığın tanıttığı gibi “nimet” değil; küçümsenen ve bu
nedenle at yemi olarak kullanılan bir bitki olduğunu bildirmektedir:
28 Her vali kendisine verilen buyruk uyarınca, savar arabalarının
atlarıyla öbür allar için belirli bir yere arpa ve saman getirirdi. Bu ayette belki de pek açık olmayan mesaj Hoşea 3:2’de iyice
belirginleşir; öyle ki, yorumculara göre bu ayet insanoğluna arpanın değersiz
ve küçümsenici bir tahıl olduğu belirtmek için vardır!
2 Böylece onu on beş şekel gümüş, bir homer bir letek arpa
karşılığında satın aldım kendime.
Bu
ayetin yorumu ise kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır:
Dr. James
Burton Coffman Tevrat Yorumu - Hoşea 3:2
Neden
böyle bahsedilmiştir arpadan? Barnes bu sözlerin anlamını şöyle açıklar:
"Arpa, insan besini olarak görülünce küçümsenir ve iğrenç bulunur: bu
nedenle genelde hayvanları beslemek için kullanılır. Bu ayet ise gömer’in
düştüğü kötü konumu sembolize etmekte."
Çöl sürecinde
İbranilerin şarap içmeden olduğu kadar, ekmek yemeden de yaşamaları,
tektanrının arpayı seçtiği kavimden uzak tutmak istemesinin bir kanıtı
sayılabilir. Üstelik bu tutum Tevrat’ta altı çizilerek söylenmektedir.
Tevrat, Tesniye 29:
5
RAB. 'Sizi kırk yıl çölde dolaştırdım; (...).
6
Ekmek yemediniz, şarap ya da başka içki içmediniz.
Rab böyle söylese de, insanoğlunu arpadan uzak tutmak göründüğü kadar
kolay olmamış... hatta çöl sürecinde kavim, gökten tanrı tarafından yağdırılan
ve günümüzde bile ne olduğu tam olarak çözülemeyen “man” (kudret helvası) adlı
gıda ile beslendikleri halde, hububat ve sebze yiyemediği için Rab’be baş
kaldırabilm iştir! Tevrat, Sayılar 11:
4
Ve onların arasında olan karışık halkın iştahları çok arttı; ve
İsrailoğulları da yine ağlayıp dediler: Bize kim et yedirecek?™
5
Mısır'da parasız yediğimiz balığı, hıyarları, ve karpuzları, ve
pırasaları, ve soğanları, ve sarınısakları hatırlıyoruz;
6
fakat şimdi canımız kurudu; hiçbir şey yok, ancak hu manı
görüyoruz.
Kavmin
Rab’be isyanları yerinde midir? Kırk yıl boyunca sebze ve tahıldan uzak
oldukları düşünülürse onlara hak vermemek elde değil. Ama gariptir ki tektanrı
böyle düşünmemektedir:
33
(...) kavme karşı Rabbin öfkesi alevlendi, ve Rab kavmi gayet büyük
vuruşla vurdu.
34
Ve o yerin adı Kibrot-hataava konuldu, çünkü iştahlanan kavmi orada
gömdüler.
Tektanrının
hububat kadar, bir diğer tarım ürünü olan sebze de sevmediği, aynı olay
Kuran’da anlatılırken ortaya dökülür:
61
Hani siz (verilen nimetlere karşılık): Ey Musa! Bir tek yemekle yetinemeyiz;
bizim için Rabhine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden,
hıyarından, sarımsağmdan, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın, dediniz.
Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde şehre
inin. Zira istedikleriniz sizin için orada var, dedi, işte (bu hadiseden sonra)
üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar.
Bu musibetler (onların başına). Al-
75
Kavimde büyükbaş hayvanların yer aldığı ise, -günahların kefareti, kahinlerin
meshedilmesi ve benzer olaylar için- birçok hayvanın kesilmesinden bellidir.
Oysa bu etler yenememekte; fakat tanrı adına yakılmaktadırlar.1 lah'ın
âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksiz olarak peygamberleri öldürmeleri
sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve taşkınlıkları
sebebiyledir.
Bilmem olayın
Kuran versiyonunu okuyunca bazı şeyler dikkatinizi çekti mi? İsterseniz
açıklamaya Tevrat ayetinden başlayayım. Ayette İbranilerin “hıyarları, ve
karpuzları, ve pırasaları, ve soğanları, ve sarımsaklan” özlemekte oldukları
yazılıdır. Kuran ayetinde ise benzer şekilde tek bir yemeği değil, yerin "sebzesinden.
hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından" yemek
istediklerini söylemektedirler. İki ayette ortak olan nokta şudur ki, İbraniler
tahıl ve sebze yemek istemektedirler. Bu noktadan sonra Kuran. Musa’nın bu
başkaldırı karşısında söylediği bir söze yer vererek açıklayıcı olmaya başlar;
çünkü Kuran’da Musa, sebze ve hububat arayan İbranilere “Daha iyiyi, daha
kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?" diye sormaktadır!
İbranilerin hububat yemek için ayaklanmalarının Tevrat'ta yer
almayan diğer kanıtı da yine Kuran’da anlatılmaktadır: Kavim (kimi yorumculara
göre) Eriha kentine girerken Rab onlara tövbe etmelerini buyurur; oysa onlar
“tövbe ettik” diyeceklerine “buğday” diyerek kente girerler! Kuran, tövbe
ederken söylenmesi gereken sözcüğün Hitta olduğunu yazar. Buğday ise Hınta
şeklinde söylenmektedir. Sözün özü İbraniler Eriha kentindeki sebze ve meyvalan
görünce, tanrıya “affedilmek için yalvarmayı” unutarak, kötüyü (sebzeleri) iyi
ile değiştirmeye kalkmışlar, bu yüzden de “acı bir azapla”
cezalandırılmışlardır.
58
(İsrailoğullarına:) Bu kasabaya girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde
bol bol yiyin, kapısından eğilerek girin, (girerken) "Hitta!" (Yâ
Rabbi bizi affet) deyin ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım; zira biz. iyi
davrananlara (karşılığını) fazlasıyla vereceğiz, demiştik. 59 Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle
değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta olduklari kötülükler sebebiyle
zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.
Yukarıdaki
olaya yüzeysel olarak Araf suresinde de değinilir.
162 Onların zulme sapanları, sözü,
kendilerine söylenenin dışında bir sözle değiştirdiler. Bunun üzerine biz de
üzerlerine gökten bir pislik azabı saldık; çünkü zulmediyorlardı.
Yahve’nin hububat-sevmezliğinin bir
diğer kanıtı da insanların sonunu getirmek için Nuh tufanı yolladığı zaman,
nesilleri kurtarmak isteyen Nuh’un, gemisine arpa ve diğer tahılları almamasında
görülür.
2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldem, s.116
Nuh'un
gemisinde bitki ve tohumlara yer yoktur.
Yezidilikte
Sadece Tevrat’ta değil; Yezidilerin
iki kutsal kitabından biri olan Mushaf-ı Reş’de de buğday bir günah aracılığı
olarak görülür... hem de o ölçüde ki, buğday Yezidilikte -yılanın insanı
kandırarak yedirdiği ve cennetten kovulmasına neden olan- “yasak meyva”nm
yerini almıştır. Bir diğer deyişle, Yezidilerin kitabında İslam’ın tanrısının,
buğdayı yasak meyva ve günah yemişi olarak görmekte olduğu açıklıkla
söylenmektedir.
Ve Tanrı,
Cebrail'e, Ademi, Cennete koymasını emretti.
Ve Tanrı, Adem'i, oradaki bütün
Cennet lezzetlerinden istifade edebilsin diye Cennete gönderdi.
Ve Tanrı,
Adem'in sadece buğday yemesini yasakladı.
Yüz
yıl böylece geçti.
Sanki cennette tarımcılar (Kabil) kadar tarım ürünleri de se-
vilmemektedir!
Melek Tavus,
Tanrı'ya dedi ki, "Adem nasıl ve nerede çoğalacak?"
Ve Tanrı ona
cevap verdi. "Bu konuda yetki ve yönetimi sana bırakıyorum!"
Melek Tavus
Adem'e ulaşıp, sordu, "Sen hiç Buğday yedin mi?" dedi.
Adem cevap
verdi, "Hayır. Çünkü Tanrı bana, 'Buğday yememelisin ' dedi. ”
Ve Melek Tavus,
Adem'e dedi ki, "Yersen senin için çok daha iyi olur."
Ve Adem, Melek
Tavus'u dinledi. Ve Buğday't yedi. Ve yedikten sonra karnı şişmeye başladı. Ve
Melek Tavus, Adem'i Cennetten çıkartarak bıraktı. Ve kendisi tekrar göğe
çıktı.
Ve Adem'in
karnı şişmeye devam etti. Ve Adem'in bedeninde bir çıkış deliği yoktu. Ve o
zaman Adem ıstırapla kıvranmaya başladı.
Ve Tanrı,
Adem'in halini gördü. Ve Adem'e bir kuş gönderdi. Ve Kuş Adem'in bedeninde bir
çıkış deliği açtı. Ve böylece Adem rahatladı.
Ve yüz yıl boyunca Cebrail Adem'e görünmedi. Ve Adem yalnız oldu.
Ve Adem mutsuz olarak ağladı.
Tektannlı
dinlerde Adem’in yediği yasak meyvanm Yezidi metninde buğdaya dönüşmesi gibi,
Adem’i günaha teşvik eden Havva da, yerini Melek Tavus’a bırakmıştır.
Ataerkil dinlerin tanrıları ve
tektann ne ölçüde lanctleseler de, bilim adamlarının "tarımcılığın insan
evriminin en önemli basamaklarından olduğu”nu keşfetmesi hayli ilginç. Kuşkuya
yer bırakmayacak bir netlikle ortaya çıkan gerçek şu ki, insanoğlu tarımcılığa
geçtikten sonra yerleşik düzende yaşamaya başlamış; uygarlık gelişimi de
böylece doğmuştur.
Tarih Öncesi
Ege, George Thomson, s.168
Her
ikisi de göçebe uğraşı olan avcılığın ve hayvancılığın tersine, insanlığın
bütün bir gelişimindeki en biiyük adımlardan birinin, yerleşik yaşamın
benimsenişinin yolunu açar tarım.
Tarımcıların uygar olmasına karşın,
hayvancılık yapan topluluklar, genelde göçer olarak kalmakta ve uygarlık
açısından geri düzeyde bir yaşam sürmektedirler.
Tarih Öncesi
Ege, George Thomson, s. 168
Eski dünyada bu çatışkı daha da
çarpıcıdır. Avrasya bozkırlarının bazı yöreleri ancak günümüzde
uygarlaşabilmiş, buna karşılık güney Asya'nın alüvyonlu zengin koyaklarında çok
eski zamanlardan bu yana birçok imparatorluk kurulmuş ve yayılmıştır. Nil,
Fırat ve Indus'un, zenginliklerini topraktan alan kent uygarlıklarının
başlangıcı ta İÖ 4. bine dek uzanır, oysa bu kent uygarlıklarının aralarında
yer alan çöller bugüne kadar çadırlarda yaşayıp sığır yetiştirenlerin yurdu
olagelmiştir.
Hayvancılık ile ilgili daha iddialı görüşler de vardır... Hayvancılıkla
yaşayan toplumların genelde savaşçı-saldırgan eğilime sahip olduğu gibi!
Tarih
Öncesi Ege, George Thomson, s.167
Avcılığın
birer uzantısı olan hayvancılık ve savaşın (...)
Zaten ataerkil inançları; hatta tektannlı inancı ilk başlatan
kavimler de hep çoban ve göçerdir. Örneğin Yunan öncesi anaerkil halkları yok
eden Dorlar ve Hindistan'ı işgal edip, oradaki yerleşik halkın ana tanrıça
inancını yok eden Aryalar... ve de İbraniler!
Tanrının Maskeleri (Batı
Mitolojisi), J. Campbell,
s.93
Kain çiftçidir, Habil çoban. Kenan ülkesi halkı
(Dagon ve Astarte tapımmın yaygın olduğu, Rab tarafından İbranilere va-
adedilmiş topraklar) tarımcıydılar, İbraniler koyun çobanı.
(Yusuf,
Mısır'a yanına çağırdığı babası Yakup ile konuşmakta) •
33
Firavun
sizi çağırıp da, ‘Ne iş yaparsınız?' diye sorarsa,
34 'Atalarımız gibi biz de çocukluktan beri hayvancılık yapıyoruz' dersiniz.
Öyle deyin ki, sizi Goşen bölgesine yerleştirsin. Çünkü Mısırlılar çobanlardan
iğrenir.
Sözün özü, hayvancılığın gelişimi,
savaşçılık ile paralel görülür; anaerkillik, kadın özgürlüğü ve uygarlık ile
ise ters orantılıdır.
Tarih Öncesi
Ege, George Thomson, s. 168
Tarım
kadınlar tarafından haşlatılmış ve dolayısıyla da, ka ılınlar, uygarlığın
doğuşunda belirleyici bir rol oynamış olmalı dırlar.
Tarih Öncesi
Ege, George Thomson, s.264
Tuna
kültürünün Birinci Evresi'nde az sayıda küçük kadın yontusu bulunmuştur, ikinci
evredeyse çok sayıda. Ama Üçüncü evrede hiç rastlanmamaktadır bu yontucuklara.
Üçüncü evrenin ayırt edici özelliği, büyükbaş hayvan yetiştiriciliği ve savaşların gelişmesidir.
Tanrının
Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s. 127
Çobanıl,
savaşçı bir halkın (Filistin'de İbraniler, Yunanistan'da Darlar) karşı
konulmaz şiddetli saldırıları patlak vermiş ve... Tunç çağı halkının sonu
gelmiştir.
Bu
bilgilerden sonra Tevrat’ta Rab’bin, şarap vc hububattan uzak tuttuğu seçilmiş
kavimlerini hep göçebe yaşayan ve tannı- cılık yapmayan bir şekilde görmek
istediği üzerine bölümler olduğunu öğrenirsek, büyük şaşkınlık içine
düşebiliriz sanırım. Örneğin İbrahim olayında tektanrı, akrabaları ile
"Kildandilerin ülkesi”nde yaşamakta olan yetmiş yaşındaki İbrahim ile ilk
“kavilleşmesinde” koşul olarak o ve ailesinin, yerleşik düzende yaşadığı Ur
kentinden çıkmasını buyurmuştur. Bu ilk ahitleşmedir ve Tevrat’ta yer almaz:
İncil, Resullerin İşleri 7:
2-3
İstefanos şöyle karşılık verdi: “Kardeşler ve babalar, beni dinleyin. Atamız
İbrahim daha Mezopotamya'dayken, Harran'a yerleşmeden önce, yüce Tanrı ona
görünüp şöyle dedi: Ülkeni, akrabalarını bırak, sana göstereceğim ülkeye git.'
Emre
uyan İbrahim, bir süre sonra ikinci ve daha net bir çağrı alır: .
/ RAB Avram'a.
"Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana göstereceğim ülkeye
git" dedi,
2"Seni büyük bir ulus yapacağım, Seni kutsayacak, sana ün
kazandıracağını. Bereket kaynağı olacaksın.
Olayın
özü ise Tevrat’tan değil: Incil’in İbran iler bölümünden anlaşılır. Tanrı
İbrahim’i yurdundan çıkarırken gideceği yeri bildirmemiş; belki de bu yüzden
İbrahim uzun süre çadırda yaşamak zorunda kalmıştır:
7İman sayesinde İbrahim miras alacağı yere gitmesi için çağrılınca,
Tanrı'nın sözünü dinledi ve nereye gideceğini bilmeden yola çıktı.
8
İman sayesinde bir yabancı olarak vaat edilen ülkeye yerleşti.
Aynı vaadin ortak mirasçıları olan İshak ve Yakııp'la birlikte çadırlarda
yaşadı.
Yerleşik
düzenden, göçebeliğe geçirme Yahudiliğin ikinci önemli adamı olan Musa’da da
görülür. Tanrının İbrahim’i yurdundan çıkarması gibi, Musa da Mısır’da
yaşamakta olan İbra- nileri Tanrı emriyle çöle çıkartmış ve kavim kırk yıl
boyunca hayvancılıkla uğraşan göçebe ve savaşçı bir toplum kimliğine
bürünmüştür.
Diğer yandan Tevrat’ta,
Rekavlılar'ın tanrıya gösterdikleri bağlılığın sergilenmesi sırasında tahıl,
çiftçilik, yerleşik düzen karşıtlığı İbrahim ve Musa olayından çok daha
açıklıkla ortaya çıkar:
1
(...) RAB Yeremya'ya şöyle seslendi:
2
“Rekavlılar'ın evine gidip onlarla konuş. Onları RAB'bin
Tapınağt'nın odalarından birine götürüp şarap içir."
3
Bunun üzerine Havassinya oğlu Yirmeya oğlu Yaazanya'yı.
kardeşlerini, bütün çocuklarını ve Rekav ailesinin öbür üyelerini yanıma alıp
4
Tanrı adamı Yigdalya oğlu Hanan'm oğullarının RAB'bin
Tapınağı'ndaki odasına götürdüm. Bu oda önderlerin odasının bitişiğinde, kapı
görevlisi Şallurn oğlu Maaseya'nın odasının üstündeydi.
5
Rekav ailesinin üyelerinin önüne şarap dolu testiler, kâseler
koyarak, "Buyrun, şarap için" dedim.
6
Ne var ki, "Biz şarap içmeyiz" diye karşılık verdiler,
"Çünkü atamız Rekav oğlu Yehonadav bize şu buyruğu verdi: 'Siz de
soyunuzdan gelenler de asla şarap içmeyeceksiniz!
7
Ayrıca ev yapmayacak, tohum ekmeyecek, bağ dikmeyeceksiniz. Böyle
şeyler edinmeyecek, ömür boyu çadırlarda yaşayacaksınız. Öyle ki, göç
ettiğiniz topraklarda uzun süreyaşayasımz.'
8
Atamız Rekav oğlu Yehonadav'ın bize buyurduğu her şeyi yaptık.
Kendimiz de karılarımız, oğullarımız, kızlarımız da hiç şarap içmedik.
9
İçinde oturmak için evler yapmadık, bağlar, tarlalar, ekinler
edinmedik.
10
Çadırlarda yaşadık; atamız Yehonadav ne buyurduysa hepsini yaptık.
19
Bunun için İsrail'in Tanrısı, Her Şeye Egemen RAB diyor ki, 'Rekav oğlu
Yehonadav'ın soyundan önümde hizmet edecek olanlar hiçbir zaman
eksilmeyecek.'"
Bir yanda
göçerlik, hayvancılık, savaşçılık, erkekegemen- lik... diğer yanda yerleşik
düzen, tarımcılık, barışçılık ve anaerkillik. Ya da bir yanda tektanrı; diğer
yanda eski dinlerin yaratıcıları. Çözülmesi güç, ilginç ikilem ve bilgiler...
Tahıl konusunu
bir kenara bırakıp, dikkatimizi yeniden içkiye verirsek, ataerkil inançlarda
içkinin kısıtlanma nedeninin hep aynı olduğunu görürüz: Gerekçe daima
koruyuculuktur. İçki ortamlarında. dengesizlikler nedeni ile meydana
gelebilecek olumsuzluklar, kesin ve mutlak sonuçlarmış gibi yansıtılır
insanoğluna: çünkü böylece içkiyi yasaklamak, insanoğluna yönelik bir gözeti-
cilik maskesiyle sunulabilecek; yasakçılığın gerisindeki asıl amaç kolayca
gizlenebilecektir. Yani amaç, alkollü içeceklerden sakınma değil; alkolün
yarattığı bir durum olan sarhoşluğun oluşturacağı sonuçlardan sakınmak gibi
gösterilmektedir.
Oysa gerçeğin
çok farklı olduğu, Tevrat’tan yer yer -deyim yerindeyse- “sızar”; çünkü
tektanrı sadece içkiyi değil, içkinin - sarhoş edici hiçbir özelliği olmayan-
hammaddelerini de kutsallarına yasaklamaktadır! Böylece de asıl sakınılanın
sarhoşluk ve sarhoşluğun yaratacağı durumlar olmadığı; asıl amacın alkollü içkilerde
bulunan ve kapsamı hâlâ bilinmeyen bir özellik olduğunu gün ışığına çıkar.
Bu ilginç
sonuç, en açık şekli ile Samson’un yaşam öyküsünde izlenir:
Samson’un
dünyaya geleceği bir melek tarafından anne ve babasına açıklanır. Melek, “Kısır
olduğun, çocuk doğurmadığın halde gebe kalıp bir oğul doğuracaksın"
(Tevrat, Hakimler 13:3) der, ardından da “Çünkii o daha rahmindeyken
Tanrı'ya adanmış olacak. Israil'i Filistiler'in elinden kurtarmaya başlayacak
olan odur." (Hakimler 13:5) sözleriyle konuşmasına devam eder. Bu
Sözlerden sonra melek kadının hamile kalmadan önce bazı "önlemler"
alması gerektiğini açıklar: "Bundan böyle şarap ya da içki içmemeye
dikkat et, murdar bir şey yeme" şeklindeki sözlerle!.. İlginçlik,
baba Manoah'ın “çocuğun yaşamı ve göreviyle ilgili yargı ne olacak?"
(13:12) diye solması üzerine meleğin ona karısının murdar bir şey yememesini
ve şarap içmemesini söylemesi ile de sınırlı değildir; çünkü melek kadının
sadece şarap içmemesini değil, asmadan üretilen hiçbir şey yememesini buyurmaktadır:
14
"Asmanın ürününden üretilen hiçbir şey yemesin, şarap ve içki içmesin.
Murdar bir şey yemesin. Buyurduklarımın hepsini yerine getirsin."
2
"İsrail halkına de ki, 'Eğer bir erkek ya da kadın RAB'be
adanmış
kişi olarak RAB'be özel bir adak adamak, kendini RAB'be adamak isterse, .
3
şaraptan ya da herhangi bir içkiden kaçınacak, şaraptan ya da başka
içkilerden yapılmış sirke içmeyecek. Üzüm suyu da içmeyecek. Yaş ya da kuru
üzüm yemeyecek.
4
RAB'be adanmışlığı süresince çekirdekten kabuğuna dek asmanın
ürününden hiçbir şey yemeyecek.
Böylece Tevrat
okuruna asıl amacın hiçbir sarhoş edici özelliği olmayan asmada bile bulunan
ve tektanrıcılara hiç yaramayan bir şeyleri yok etme gayreti olduğunu gösterir;
çünkü üzüm yememekle temiz ya da ahlaklı olunamayacağı açıktır. Dahası, Tevrat’ın
başka bölümlerinde bu etkinin sadece üzüm ve asmada değil, sirkede bile
bulunduğunu gösteren başka ayetler vardır:
2
"İsrail halkına de ki, 'Eğer bir erkek ya da kadın RAB'be
adanmış kişi olarak RAB'be özel bir adak adamak, kendini RAB'be adamak isterse, şaraptan ya da herhangi bir içkiden
kaçınarak, şaraptan ya da başka içkilerden yapılmış sirke içmeyecek. Üziim suyu
da içmeyecek. Yaş ya da kuru üziim yemeyecek.
3 RAB'be adanmışlığı süresince
çekirdekten kabuğuna dek asmanın ürününden hiçbir şey yemeyecek.
Üzüm
ve asmada var olan ve yok edilmesi gereken etki her ne ise, mayalanabilen (ki,
bira da, şarap da mayalanma ile elde edilir) her şeyde, hatta mayanın
kendisinde bile var gibidir... tektannyı öylesine ürküten, ama asla fark
edilemeyen bir niteliktir ki bu, Rab, İbranilerin ekmek mayası yemesini bile
"Mayasız" bayramı ile belli dönemlerde engellemiştir!
18
Birinci
ayın on dördüncü gününün akşamından yirmi birinci gününün akşamına kadar
mayasız ekmek yiyeceksiniz.
19
Evlerinizde
yedi gün maya bulunmayacak. Mayalı bir şey yiyen yerli yabancı herkes İsrail
topluluğundan atılacaktır.
20
Mayalı
bir şey yemeyeceksiniz. Yaşadığınız her yerde mayasız ekmek yiyeceksiniz.
18 “Evinizde maya bulunduğu sürece bana kurban kesmeyeceksiniz.
İçki yasağının
gerisinde pagan inançlarda tanrılara ulaşma yolu olarak görülen sarhoşluktan
başka mayada bulunan -bir dh ğer deyişle maya aracılığı ile de yayılan- bir
etki de mi vardır? Unutulmamalıdır ki maya bir çeşit canlıdır!
Mayanın ne
olduğunu bulmak için öncelikle bakterilere bakmalıyız. Bakteriler ise üçe
ayrılır: Çürükçül bakteriler (yaşamı biten organizmaları toprağa karıştıran
yararlı bakteriler); parazitler (insandan hazır olanı alarak beslenen
asalaklar) ve maya bakteri- 250 leri (yoğurt, peynir, bira, şarap ve mayalı
hamur -yani ekmek- yapımına kullanılan yararlı bakteriler). Yani Rab’bin
kavminden uzak tutmaya çalıştığı maya, insana çok yararlı bir canlı türüdür.
Bir
diğer enteresan nokta ise mayaya düşman olan Rab’bin. -içinde verem, kolera,
dizanteri gibi çeşitli hastalıkların mikroplarının da bulunduğu- parazitlerle
yakın ilişki içinde görülmesidir: mayayı insanoğluna yasaklar, ama vebayı
seçilmiş kullarına bol bol yollar.
49
Korah olayında ölenler dışında, vebadan ölenlerin sayısı 14 700 kişiydi.
Tevrat’ta
tanrının gazabıyla paralel görülen bu “Rab vebasının gerçekten veba olup
olmadığı, ya da nasıl bir hastalık olduğu günümüzde bile anlaşılamamıştır.
Bilinen tek şey ise kesinlikle öldürücü olduğudur.
Tektannnın
kutsallığı bozacağı endişesiyle seçilmişlerine yasakladığı maya, önceki
sayfalarda gördüğümüz gibi paganizmde öylesine kutsanır ki, anaerkil tanrıçalar
buğday, arpa, başak ve mısır tanrısı kimliğinde görülür ve hep ekmeği sembolize
eder. Dagon mısır tanrısıdır; eşi Astarte seks kadar, bir tahıl tanrıçasıdır.
Bu yüzden ona "yaşamın ekmeği" veya "yaşam veren ekmek"
olarak da tapılır. Ana tanrıçanın diğer görünümlerinden olan Demeter, başak;
Şiva’nın eşi Şakti -Anna Puma olarak- ekmek tanrıçadır. Attis’in doğum günü
olan 21 Mart’ta ise İranhlar -günümüzde bile- buğday filizlendirip denize
atarlar. Nuh ise gemisine bitki almaz, Enlil buğdayı Sümerlilerden saklar.
Yahve, İbraniler ekmek yemek istedi diye onları yok eder.
Paganizmin bir
diğer özelliği ise ekmeğin hep içki ile eş görülmesi, ikisinin birbirini
tamamladığına inanılması; günümüzde birine kutsallık, diğerine günah yüklenen
(içki de satan küçük bakkal-büfelerden şarap ve ekmek alırsanız asla aynı
poşete koymazlar) bu iki olgunun, geçmişte insanoğlunun en teine) iki besini
biçiminde algılanarak hep yanyana gösterilmesidir. Belki de bu nedenle pagan
tanrıların çoğu tahıl-içki-seks kavraın/un- nı bir bütün halinde yönetirler.
Dionysos’un
Tuvana krallığındaki görünümü olan şarap tanrısı Şantaş, kaya kabartmasında
bir elinde arpa başağı ile gösterilmiştir.[85]
Zaten Şantaş bir içki tanrısı biçiminde tapılınasına ek olarak, verimlilik ve
ürün tanrısı kapsamında da saygı görür.
İçki
ve ekmek tanrıçalar arasında bir yakın ilişki olduğunu Euripides de şu sözlerle
özetler:
(...)
insanlar için en haçta gelen iki tanrı vardır: liiri Deme- ter tanrıça, yahut
toprak; ona dilediğin adı verebilirsin; ölümlülerin kuru yiyeceklerini veren
oduı: Öteki de Semele'nin oğludur (Dionysos) ve
Demeter kadar kudretlidir: Üzüm suyunu bulup insana veren odur.
Aynı
konuda H. Balıkçısı da benzer bir yorum yapmaktadır:
Hey
Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı
(,..)Siduri
demekle toprak ve tahıl anası olan bereket tanrıçası Demeter kastedilmektedir.
Özetle eski
dinlerde kendilerine seks ayinleriyle tapılan içki tanrılarının neredeyse tümü,
aynı anda buğday, mısır, arpa... yani verimlilik tanrılarıdır! Priapus
tapımında bahçe ve bostanla- nn ilk ürünleridir tanrı adına kurban olarak
sunulan! Kaabil'in kanlı kurban yerine bitki kurbanı ettiği için
lanetlenmcsinin gerisinde tahıl (maya-içki) - seks birlikteliği bilgisinin
gizlenmesi hedefi vardır.
Tektanrı. ilk
çiftçi Kabil'i lanetleyerek en bayından beri tarımcılar ve tanın tının Itır ly
İti uğraysa da; alınan hiçbir önlem insanoğlunun arpayı evcilleştirmesini
önleyememiştir. Arpanın ilk kez evcilleştirilmesi ise sanıldığından çok daha
büyük bir evrimdir; çünkü böylelikle insanların avcılık ve toplayıcılıktan,
tarımcılığa geçmelerinin ilk adımı atılmıştır. Elde edilen başarı sadece açlığa
karşı on binlerce acı dolu yıl boyunca sürdürülen bir savaşın kazanılması
anlamına da gelmemektedir. Bir diğer anlatımla bu devrimin gerisinde sadece
karın doyması probleminin çözümü yoktur. Tarımcılığın başlaması; kabilenin
göçebelikten kurtulmasının; dişi ve erkeğin daha fazla bir arada ve benzer
yaşam modellerini sürdürmeye başlamalarının; insanoğlunun kan dökme ile
beslenmek zorunda kalmamasının; ve de böylece yerleşik düzene geçmelerinin de
başlangıcıdır. Uygarlığı getiren buluş ve icatlar ise yerleşik düzene geçen
toplamlardan doğmaktadır.
Peki -mit,
efsane ve kutsal kitapların verdikleri bilgileri bir kenara bırakırsak-
bilimsel açıdan tarımcılığa geçiş adlı devrimi yaratan neden nedir? Kendi
kendine oluşmuş bir gelişim mi? Yoksa rastlantısal bir olay mı insanoğlunun
tarımcılığa başlaması için benzersiz bir itici güç oluşturmuştur?
Bu soruya yanıt
vermek için sizinle Fritz Maytag (Anchor Bira Fabrikası başkanı) ile Solomon
Katz (University Museum bioanthropolojisti) tarafından kaleme alınmış bir
raporu paylaşmak istiyorum. Raporun yayınlanması ve ardından meydana gelen
olaylar hayli ilginç ve kafa kurcalayıcı.
Olay, 1950'de
Scientifıc American adlı bilim dergisinde bir makale yayınlanması ile başlıyor.
Makale, ekmek yapımı ve ta- hılm ilk evcilleştirilmesi arasındaki ilişki
hakkında kaleme alınmış bir araştırmayı içermekte. Yazan ise Chigago
üniversitesinden Roben Braidwood. Braidwood, araştırmasına kaynak olarak ise
Irak’ta Taurus dağlarında yapılan Jarmo kazılarından çıkan tabletleri
göstermekte.
Wisconsin Üniversitesi’nin önde
gelen botanikçilerinden Jo- nathan D. Sauer ise bu makaleyi dikkate alıyor ve
kısa sürede konuyu geliştirici bir başka makale yazıyor. Yazdığı makalede ise
öyle bir soru var ki, ister istemez bir tartışma başlıyor bilim adamları
arasında. Sauer’in makalesinde sorduğu ise “Tahılların ilk evcilleştirilme
nedeninin ekmek yapmaktan ziyade bira yapmak için olup olmadığı” sorusu!
Sauer'in makalesi sonucunda
kamuoyunun ilgisi uyanınca, ilk makalenin yazan Braidwood, tartışmayı daha
geniş kitlelere taşımaya karar veriyor ve American Anthropologiest Journal adlı
bilim dergisi için "İlk insan bir zamanlar sadece bira ile mi
yaşıyordu?" adlı bir sempozyum düzenliyor.
Sauer sempozyumda tahıl tanmındaki
güçlüklere dikkat çekerek "arpa tarımının o zamanın ilkel insanı için çok
zor olduğunu; üstelik bu çaba sonucunda çok az besin elde edildiğini söylüyor
ve o çağ insanlannm avcı-toplayıcılıktan bu zahmetli olaya geçmelerinin
bambaşka bir nedeni olması gerektiği” üzerinde duruyor. Konuşmasını ise iki
çarpıcı soru ile noktalıyor Sauer ve diyor ki: “Bu neden acaba bira yapma
arzusu muydu? Çok zor olan arpa yetiştirme zorluğunu göze alabilmek için
gerekli itilimi sağlayan ekmek yemek değil, bira içme arzusu muydu?” Bu teoriyi
dayandırdığı çok sağlam bir de temel var; o da arpanın, doğal olarak -insan
eli değmeden- mayalanabilmesi!
İlk makaleyi
yazan Braidwood ile birlikte Jarmo kazısında çalışan Hans Helback adlı bir
botanikçi bu görüşe karşı çıkıyor ve biranın depolanan mahsulden kendi kendine
oluştuğunu iddia ediyor. Tartışmaya bir diğer botanikçi olan Paul Manglesdorf
da katılıyor. Manglesdorf: "Tahılın evcilleştirilmesine biranın neden
olduğu akla yatkın olsa da. insanların sadece bira ile yaşadıkları mantıklı
değildir. Bu neolitik çiftçiler, psikolojik gereksinimleri olmadığı halde,
sadece alkol almak için tahılların besin değerinden mi vazgeçtiler? Batı
kültürünün temelini kötü beslenmiş ve sürekli sarhoş gezen insanlar mı
yaratmış?" şeklindeki "tumturaklı" karşı çıkışından sonra teori
rafa kalkıyor... ama bütünüyle unutulmuyor; çünkü Pennsylvania Üniversitesi
kuruluşlarından University Museum. Braidwood-Sauer bulgularını Expeditions adlı
dergide yayınlıyor. Böylece adı geçen tartışma gündemden kalksa da, gerisinde
kalıcı bir iz de bırakmış oluyor.
Yıllar sonra San Francisco’da yer
alan ve kuruluşlarının 10. yılını kutlamak için özel bir olay arayan The Anchor
Brewing Company adlı bira şirketi. Expeditions dergisinde yayınlanan yazıyı
görüyor ve şirket kutlamaları kapsamında konuyu yeniden gündeme getiriyor.
Gerçek amaçlan, kazılardan çıkmış olan eski bir tarife göre bira yaparak
ekmek/bira ilişkisine açıklık getirmek ve antik biracıların sanatı üzerine ışık
tutmak. Ama yine de böylece eski tartışma yeniden gündeme geliyor ve bana
kadar ulaşmış oluyor.
Rapor bira
hakkında çok önemli bilgiler de içermekte:
•
Sümerlerde
bira, ekmek kullanılarak yapılmaktaydı. Ama önemli nokta şuydu ki, ekmek,
genelde bi:im tükettiğimiz şekildeki bir temel besin değil, bira yapmak için
gereken hammaddeyi saklamak adına kullanılan bir “hülasa"ydı! Bappir adı
verilen Sümer ekmeği, bozulmadan uzun zaman saklanıp depolanabildiği için,
gündelik yaşamda değil, sadece kıtlık zamanı yenmekteydi!
• Arpadaki şekerin fermante olarak
biraya dönüşümü esnasında bira mayası -mideyi tahriş eden bir kimyasal olan-
tannin düzeyini azaltır, fakat temel amino-asitler ve B vitamini düzeyini
arttırır.
• Fermantasyonun oluşabilmesi için
maya hücrelerinin ham arpada bulunandan daha yüksek yoğunluklu bir şekere
gereksinimi olsa da, arpa filizlenince nişastayı şekere çevirecek enzimleri
büyük oranda üretmeye başlar. Böylelikle arpa hem nişasta, hem de -filizlenmiş
halinde- nişastayı şekere çevirecek enzimleri içermiş olmuş olur.
•
Tohumlar
senenin istenen zamanında filizlendirilebilir.
Şimdi kendi
kendimize soralım: Sauer’in dikkat çektiği gibi, yabani arpa tohumunu toplamak
ve işlemek yoğun çaba gerektiren bir eylem. Oysa o devirlerde kullanılan tek
besin kaynağı arpa değil. Üstelik diğer hububatları ekip mahsul almak arpaya
oranla çok daha kolay. Bu nedenle sadece ekmek yapmak için böylesine büyük bir
çabanın göze alındığını düşünmek mi mantıklıdır; yoksa biranın, alkol
içermesinin ve yüksek besleyi- ci/doyurucu değerinin o insanlarda yeterli
dürtüyü sağladığını düşünmek mi?
Eğer insanlar
tarımcılığa -yani uygarlığa- bira içme -yani alkol tüketimi- dürtüsü ile
geçtilerse, birer “sarhoşlar yığını” değil; belki de insanoğlu için “çok
hayırlı bir girişimin ilk adımını atmış öncüler”di; çünkü erkekegemen din ve
kültürler ne denli engel olmaya çalışsa da, modem bilim, içkinin dengeli bir biçimde
tüketilmesi halinde zararlı değil, yararlı olduğunu giderek gün ışığına
çıkartmakta:
Viyana’da
düzenli olarak bira içen kadın ve erkeler arasında yapılan araştırmada,
içenlerin zekâ oranında erkeklerde %3.3, kadınlarda ise %2.5 oranında artış
görülmesi bu konuya kanıt! Diğer yandan Avusturya’nın Graz kentindeki Eyalet
Sinir Klini- ği’nde görevli Prof. Manfred Walzl sağlıklı yaşam üzerine yaptığı
3000 araştırmada “sağlıklı yaşamın temel taşlarının düzenli ve dengeli
beslenme, düzenli spor yapmak, kiloya dikkat etmek ve aspirin almak” olduğunu
belirtirken “aspirin yerine bira içil- mesı de aynı etkiyi gösteriyor"
diye konuşmakta. Prof. Walzi yaptığı araştırmalarda, biradaki fosforik asidin
hücreleri yenileyerek cildi güzelleştirdiğine tanık olduğunu söylüyor. Viya-
na'daki bir sempozyumda “biranın göbek yaptığı" yolundaki tanışmalara da
yanıt veren prof. Walzi, “göbek bağlamanın biradan değil, kanı düzenleyen
sistemdeki genetik bir hatadan kaynaklandığını" da açıklamış.
Buna ek olarak İngiltere’nin Swindon
kentindeki Great Western Hastanesi de bir devrim gerçekleştirdi:
Araştırmalarla kırmızı şarabın kalp krizi geçirme oranını %50 azalttığı
kanıtlandıktan sonra Avrupa’da ilk kez bir hastane, kalp hastalarına ilaç ve
iğnenin yanı sıra günde iki kadeh de kırmızı şarap vermeye başladı. Kırımızı
şaraptaki anti-oksidanlann kanda pıhtılaşmayı ve kollesterol artışını
önlediğini söyleyen kalp doktoru William Mc Crea. bu fikrin şarap tutkunu
Fransızların sağlık istatistikle- .tine baktığında aklına geldiğini belirtiyor.
İngiliz doktor Mc Crea: “Fransızlar bizim iki katımız yağ tüketiyor, daha fazla
sigara içip, daha az spor yapıyor. Ancak kalp krizinden ölüm oranlan bizim
yanmız kadar. Çünkü bizim içtiğimiz çay kadar kırmızı şarap içiyorlar” diye konuşmakta.
Sonuç olarak
akıllara takılan konulan şjı sorularda toplamak mümkün sanının: Birada
gerçekten bir insanın yaşamını sürdürebilmesine yetecek oranda besleyici
değerler bulunmakta mı? İlk insanlar bir zamanlar, ağırlık noktasını biranın
meydana getirdiği bir beslenme biçimi ile sağlıklı şekilde yaşayabildiler mi?
Yani Manglesdorf’un öfkeyle: “Neolitik çiftçiler, psikolojik gereksinimleri
olmadığı halde, sadece alkol almak için tahılla- nn besin değerinden mi
vazgeçtiler? Batı kültürünün temelini kötü beslenmiş ve sürekli sarhoş gezen
insanlar mı yaratmış?” biçiminde sorduğu soruların yanıtı “evet” mi! Tüm bu
soruları ise tek bir soruya indirgemek olası: Acaba bira ve şarap, ölçülü
tüketildiğinde ruhsal ve bedensel açıdan son derece sağlık ka- zandıncı -hatta
belki de sağhk için gerekli- olgular mı? Sözün Özü eski din
Afrodit+Dionysos=Priapus formülü ile binyıllar öncesinde gerçekleri mi dile
getirmişti?
III.
Ve son bir soru: Önceki sayfalarda
işlediğimiz Nuh ve sarhoşluğu olayının gizlediği önemli bir gerçek mi vardır:
Tufan sonrası ilk halkın bir süre şarap ile beslenerek hayatta kalabildiği
gibi! BÖLÜM:
TEKTANRI VE GARİP KUTSALLARI
1. İNSANOĞLUNUN
UNUTULMUŞ DİRENİŞİ
İnsan adlı canlı, doğasına uymayan -doğal olmayan- kısıtlamalar
getiren dinlere öyle uzun süre direnmiştir ki... Oysa ne yazık ki, biz
çağdaşların kolayca kabullendiği; dahası, normal olarak algıladığı nice yasağa
boyun eğmemek adma yüzyıllar değil, binyıllarca verilen savaş, günümüzde
insanlığın büyük bir bölümünce unutulmuştur. Gerçekler tarih, arkeoloji, din
tarihi, sosyoloji ve diğer bilim dallarında üstü örtülü geçilmeye çalışılsa
da; tüm gizleme çabalarına karşın, seyrek de olsa tarih sayfalarına yansımaktan
alıkonamaz; ama o zaman da verilmiş olan savaşın amacı farklıymış gibi gösterilerek
gizlenir; böylece insanlığın kendini koruyabilmesi adma alması gereken ders,
bir kez daha karanlıklara gömülmüş olur. Din adı altında sunulan sistemler ile,
bu sistemlerin uygulandığı ortamlarda yaşananlar; daha doğrusu bu ortamlarda
yaşandığı halde üzeri örtülüp gizlenen gerçekler, kim ne derse desin, tarih
bilimi aracılığı ile pek de başarı ile çözülemez; çünkü tarihi yazan el
bilinçli veya bilinçsizce olsun, genelde baskın gücün ve de en çok para
verenin (ki çokluk baskın güç bu koşulda belirlenir) hizmetindedir. Bu durumu
Cevat Şakir bir kitabında şöyle değerlendirmekte:
Anadolu’nun Sesi, Halikarnas Balıkçısı, s.27.
Tarih araştırmacıları, fen araştırmacıları gibi değildir. Bir
kimyager ya da fizikçi, laboratuarlarındaki denemelerinde gerçeğe uymayan bir
yanlışlık yaparsa, yanlışlığın cezasını zehirlenmek ya da patlama sonucu
havaya savrulmakla öder. Tarihçi ise odasına kapanır ve olayları önyargısına
uygun, istediği gibi değerlendirir.
İnsanoğlunun
tektannya karşı direnişini Efeslilerin Hıristiyanlığa uzun yıllar geçit
vermemesi açısından kısacık da olsa kitap başında görmüştük. Benzer bir diğer
direniş ise, tektanrıcı kitaplarda en açık şekliyle İbranilerin tektanrı
inancını kabul etme -daha doğrusu zorla kabul ettirilme- süreçlerinde anlatılır.
Yüzyıllar süren bir direniştir bu; acıdır ki, her seferinde kanlı içimde
bastırılmıştır. Musa'nın İbranileri Mısır’dan ilk çıkartmasından başlar;
yüzyıllar sonra devlet kurmalarına doğru sürer... sonunda esir ve sefil hale
düşmelerine dek uzanır. En baştan beri zorlanarak sokuldukları bu ortamda
olmanın cezasını çok ağır bir şekilde Öder tbraniler... biraz ilgilenenlerin
kolayca görebileceği açıklıkta bir durumdur bu; öyle uzun uzadıya araştırmalara
gerek yoktur izlemek için.
Bu
bölümde size İbranilerin yaşadıkları bu süreci iki bölümde özetleyeceğim. İlk
bölümde Mısır’dan çıkıp 40 yıl çölde göçebe olarak sürdürdükleri yaşantıdan
söz edecek; ikinci bölümde ise Musa’nın ölümünden sonra yerleşik düzene
geçmeleri dönemini anlatacağım. Böylece sanıldığının aksine, Musa’nın yeni
sistemi yaymaktaki başarı değil, başarısızlığını; insanların yeni dine karşı
isteksizlik ve tepkilerini; ayrıca İbranilerin yüzyıllar boyu tektanrı ile
nasıl savaştığını göreceğiz. Çöldeki
İsyanlar
İbraniler
Mısır’da yaşarken Musa’nın, onların ezildiği iddiasıyla tümünü Mısır’dan
çıkartıp kırk yıl boyunca, göçer olarak Sina çölünde dolaştırmasının öyküsüdür
bu. İbraniler ise ilk andan başlayarak onu izlemek istememişler... ve sık sık
da geri dönmek için baş kaldırmışlardır. Ama Musa çok güçlüdür... ya da baş
kaldıranları onun adına yok eden Yahve!
Öncelikle
dilerseniz Mısır’dan çıkıp Sina çölünde dolaşırken yaşadıkları olaylardan
başlayalım:
Seçilmiş kavmin
tektanrıya ilk başkaldırısı içecek su sıkıntısı çekilmeye başlanınca gerçekleşir;
Musa ise Rab’bin emri ile bir ağaç parçasını Mara’nın acı suyuna atarak su
ihtiyacını giderir ve olayı geçiştirir... ama bu durum sorunlar sürecinin sadece
başlangıcıdır!
İkinci
isyan, ikinci ayın 15. gününde bu kez açlık nedeniyle baş gösterir:
3 Ve
Israiloğulları onlara dediler: “Keşke Mısır diyarında et kazanları başında
oturduğumuz zaman, doyuncaya kadar ekmek yerken Rabbin eliyle ölse idik; çünkü
bütün bu cemaati açlıkla öldürmek için bizi bu çöle çıkardınız."
Bu kez de Rab
onlara gökten “man” adlı bir besin yollar. Artık tüm kavim 40 yıl boyunca
böyle besleneceklerdir.
Üçüncü
isyan Refıdim’e geldiklerinde yine susuzluk nedeniyle oluşur:
3 Ve kavm orada
susadı; ve kavm Musa'ya karşı söylenip dedi; “bizi, oğullarımızı ve
hayvanlarımızı susuzlukla öldürmek için, niye bizi Mısır’dan çıkardın?” Sorunları genelde kendi başına ve “tevekkülle” halleden Musa, bu
kez Rab’be “feryat etmek” zorunda kalır: "Ve Musa Rab'be feryat edip
dedi: Bu kavme ne yapayım? Az daha beni taşlayacaklar." (Çıkış
18:6) Rab Musa’ya bu kez de değneği yardımıyla su çıkarttırır. Olay yine
atlatılır.
Çıkışın 3. ayında Sina çölüne varılır ve Musa Rab ile yüz yüze
görüşmek için dağa çıkar... ama dönme zamanı gecikir. Kavim ise -Tevrat’a göre-
Musa’nın dönmeyeceğinden korktuğu için; -fesat bir fikire göre ise- onu
liderlikten atmak için; Musa’nın, kendinden üç yıl büyük ağabeyi ve sözcüsü
Harun’a (Musa "dili ağır, tutuk biridir" Çıkış 4:10) baş
vurarak sızlanırlar. Harun ise kavmin “isteklerini” hemen yerine getirir:
Onlardan ziynet eşyalarını alır; çünkü kavme bir put yapacaktır. İbra- niler,
“kulaklarındaki altın küpeleri kırıp çıkararak” Harun'a verirler, o da bunları
oymacı aletiyle biçimlendirir ve dökme bir buzağı yapar. Bu durum kavmin eski
pagan geleneklerine dönmesi anlamındadır!
5
Ve Harun onu gördü, ve onun (altın buzağının) önüne bir mezbah
yaptı; Ve Harun ilan edip dedi: Yarın Rab’be bayramdır.
6
Ve ertesi gün erken kalktılar ve yakılan takdimeleri arzetti- ler.
Ve selamet takdimelerini getirdiler; Ve kavm yemek ve içmek için oturdular, Ve
oynamak için kalktılar.
Yukarıdaki ayet, olayın gerçeğini birebir yansıtmamaktadır; çünkü
işin aslı, müzik, dans ve şölen sonrası yaşanan cinsellik ile tapınmadır.
Adam
Clarke Tevrat Yorumu - Çıkış 32:5-6
Görülmekte ki daha ileri
gitmişlerdir, çünkü "oynamak için kalktılar” (letsachek) kelimelerinin
anlamı belirsizdir, ve evlilik dışı cinsel ilişki ile zinaya işaret etmektedir;
bazı ülkelerde “ay- namak" hâlâ hu anlamda
kullanılmaktadır. Bu anlamda orijinal açıkça Yaratılış 39:14’de kullanılmıştır.
12
Potifar'ın karısı Yusuf un giysisini tutarak, "Benimle
yat" dedi. Ama Yusuf giysisini onun elinde bırakıp evden dışarı kaçtı.
13
Kadın Yusuf un giysisini bırakıp kaçtığını görünce,
14 uşaklarını çağırdı. “Bakın
şuna!" dedi, “Kocamın getirdiği bu Ibrani bizi rezil etti. Yanıma geldi,
benimle yatmak istedi. Ben de bağırdım.
Dictionary of Sex in the Bible, Ronald L. Ecker
Harun bir şölen düzenler, burada
İbraniler yer, içer ve -oynamaya kalkarlar-, (İbranice “sahaf kelimesi,
Yaratılış 26:8'de Ishak'm karısı Rebeka ile sevişmesini gösteren kelime olarak
kullanılmıştır).
8 Ishak orada uzun zaman kaldı. Bir
gün Filist Kralı Avime- lek, pencereden dışarı bakarken, Ishak’m karısı
Rebeka’yı okşadığını gördü.
Çölde
kavim öyle bir cümbüş yaşamıştır ki, bu konu tarih boyunca birçok ressama ilham
konusu olmuştur. Diğer taraftan adı geçen ayet, İsrailoğullannın Mısır'dan
çıkmadan önce ne şekilde tapındığının örneğidir. Sözün özü, Musa gider gitmez
etrafta yine içki, müzik, dans ve cinsellik vardır. Her şey tekrar eskiye
dönmüştür.
Ama Musa döner! O tanrıdan, kavmi
kurtarmak için “karından başkasına bakmayacaksın” buyrukları alırken, kavminin
halini görünce öylesine öfkelenir ki, elindeki -tanrının kendi eli ile
emirlerini yazdığı- tabletleri yere atıp kırar, buzağıyı ateşte
L yakar, toz olana dek ezer, suyunu
İsrailoğullanna içirir. Öfkesi dinmemiştir. Tüm Rab taraftarlarının kendi
yanına gelmesini ister. Bütün Levioğulları onun yanında toplanırlar. Ve bundan
sonra bir kırım... bir kıyım başlatır. Kavmi işlemiş oldukları günahlardan
kurtarmak ve tertemiz kılmak için kardeşi kardeşe, arkadaşı arkadaşa ve komşuyu
komşuya öldürtür.
27 Ve onlara dedi: İsrail’in
Allah’ı Rab şöyle diyor: “Herkes kılıcını beline kuşansın, ve ordugahta
kapıdan kapıya dolaşsın, ve herkes kendi kardeşini, ve herkes kendi
arkadaşını, ve herkes kendi komşusunu öldürsün.” 28 Ve Levioğullart Musa’nın
söylediği gibi yaptılar: Ve o gün kavmden 3000 adam kadar düştü.
Böylece aradan iki yıl geçer... ama
değişen pek bir şey de olmamıştır doğrusu:
Tevrat, Sayılar 11:
/' Ve kavm
Rabbin kulağında kötülükten şikayet edenler gibi oldu; ve Rab işitti, ve öfkesi
alevlendi; ve Rabbin ateşi onlar arasında yandı, ve ordugahın kenarında onları
yedi.
2
Ve kavm Musa’ya feryat etti; ve Musa Rab'be yalvardı, ve ateş
yatıştı.
Bu
yakılma sonrası artık “asayiş berkemal” olmuş mudur dersiniz? Ne gezer? Kavim
şimdi de et yememekten, daha doğrusu hep aynı şeyi -man’ı- yemekten,
bıktıkları için isyan etmektedir.
Tevrat, Sayılar 11:
4
Ve
onların arasında olan karışık halkın iştahları çok arttı; ve İsrailoğulları da
yine ağlayıp dediler: Bize kim et yedirecek?
5
Mısır'da
parasız yediğimiz balığı, hıyarları, ve karpuzları, ve pırasaları, ve
soğanları, ve sarımsakları hatırlıyoruz;
6
fakat
şimdi canımız kurudu; hiçbir şey yok, ancak bu man'ı görüyoruz.
Bu
kez kavmin hali Öylesine perişandır ki, Musa bile bir kez daha -aynı kavim
susuz kaldığında yaptığı gibi- Rab'bine açıkça dert yanmaya başlar:
Sayılar 11: '
12 Bütün bu
kavme ben mi gebe kaldım? Onları ben mi doğurdum ki, bana: Lala emziği çocuğu
taşıdığı gibi atalarına and ettiğin diyara kucağında onları taşı,
diyorsun?" Belki de bu kez işin çok ciddi
olduğunu gören Rab kavme - açlık için baş kaldırdıklarında gökten man yollaması
gibi- bıldırcın sürüsü yollar. Ordugahın iki yanında iki günlük yol uzunluğunda,
yerden iki arşın yüksekliğinde bıldırcın düşer. İnsanlar mutluluk içinde
bıldırcınları toplarlar, en az toplayan on omer (37.000 litre) toplar. Sonunda
ilk kez ete kavuşmuşlardır; hemen pişirip yemeye başlarlar. Ama;
Sayılar 11:
33
Ve et daha dişleri arasındayken; çiğnemeden evvel, kavme karşı
Rabbin öfkesi alevlendi, Ve Rab kavmi gayet büyük vuruşla vurdu.
34
Ve o yerin adı Kibrot-hataava konuldu, çünkü iştahlanan kavmi orada
gömdüler.
Kavim
sonunda vaad edilen topraklara, Kenan diyarına, yaklaşır. Rab, birkaç “çaşıt”
(casus)’ın bölgeyi kolaçan etmek için yollanmasını emreder, böylece düşman
tanınacak, buna uygun bir strateji kurulacaktır. 40 gün sonra yollanan çaşıtlar
dönerler. Oysa haberler kötüdür, çünkü oralarda birçok güçlü ulus vardır;
“bütün halk uzun boylu adamlardır”, çaşıtlar ise onların yanında çekirge gibi
kalmışlardır. Bu haber üzerine kavim yeniden baş kaldırır.
1
Ve bütün cemaat seslerini yükseltip bağırdılar; ve kavm o gece
ağladı.
2 Ve bütün İsrailoğulları Musa’ya
karşı ve Harun'a karşı söylendiler; Ve bütün cemaat onlara dediler: Keşke Mısır
diyarında ölseydik! Yahut keşke bu çölde ölseydik!
Bu
kez başkaldırının boyutu da diğerlerine göre daha geniş çaplıdır; çünkü kavim
ilk kez yeni bir lider seçip, geriye -köle olarak yaşadıkları Mısır’a- dönmeyi
planlıyordun
4 Ve birbirine dediler: Kendimize birini baş edelim; ır Mısır'a dönelim.
Aynı olay
Kuran’dtı da yer almakladır:
21
Ey kavminı! Allah'ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes taprağa
girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz.
22
Onlar su cevabı verdiler: Yâ Muşu! Orada zorba bir toplum var;
onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz
de hemen gireriz.
23
Korkanların içinden Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu iki
kişi söyle dedi: Onların üzerine kapıdan girin; oraya bir girdiniz mi artık siz
zaferi kazanmışstnızdtr. Eğer müminler iseniz ancak Allah'a güvenin.
24
"Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla
girmeyiz; su halde, sen ve Rabbin gidin savasın; biz burada oturacağız"
dediler.
25
Musa: "Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim
olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır" dedi.
Yeniden Tevrat metnine dönecek olursak, çaşıtlardan birkaçı Rab’be
isyan edilmemesi gerektiğini söylese de sözünü dinletemediğini görürüz; bütün
cemaat Musa ve taraftarlarını taşlamayı düşünmektedir (Sayılar 14:10). Bu
karışıklığın ortasında birden Rab görünür. Çok öfkelidir. Halkı veba ile
vuracağını söyler. Musa araya girip yalvarır ve Rab’bi yatıştırır. Rab de
sadece ayaklanmayı bastırmaya çalışan birkaçı dışında kalan çaşıtları veba ile
vurur.
Bir
sonraki olay liderlik adınadır. Korah (onu önceki sayfalarda Karun’un benzeri
olarak görmüştük), Datan ve Abiram Musa’ya baş kaldırırlar ve;
13
Bizi çölde öldürmek için süt ve bal akan diyardan bizi çıkardın, ve küçük bir
şey midir de, kendini üzerimize reis etmek istiyorsun?
derler.
Musa hemen Rab’be kendini kollaması için yalvarır, Rab de tüm kavmin, bu üç
kişinin çadırı etrafından ayrılmasını emreder.
31
Ve vaki oldu ki, bütün bu şeyleri söylemeyi bitirince, onların
altındaki yer yarıldı;
32
Ve yer ağzını açtı, ve onları, ve evlerinin halkını, ve Korah'm
bütün adamlarını ve bütün mallarını yuttu.
Ama
kavim bu kez kolay susmayacağa benzemektedir. Ertesi gün tüm cemaat Musa ve
Harun’un karşısına çıkıp “onları siz öldürdünüz” diye olay başlatırlar. Ama Rab
de onlara karşı veba başlatır. Musa yeniden kavim için kefaret eder, veba
kesilir. Ayaklanma bir kez daha bastırılmıştır.
49
Ve Korah meselesinde ölenlerden başka vebadan ölenler 14.700 kişiydi.
Bir
sonraki olay yine susuzluk yüzünden kavim Tsin çölüne geldiğinde çıkmıştır.
2
Ve cemaat
için su yoktu; Musa’ya karşı ve Harun’a karşı toplandılar.
3
Ve
kavm Musa ile çekiştiler, ve söyleyip dediler: Keşke kardeşlerimiz Rabbin
önünde öldükleri zaman biz de ölseydik!
4
Ve
biz ve hayvanlarımız burada ölelim diye Rabbin cemaatini bu çöle niçin
getirdiniz?"
Musa değneğini
bir kez daha devreye sokarak su çıkarır; insanlar bir kez daha yatışır.
Kavim
Kızıldeniz yolundan göç ederken “çok sıkılmıştır’’. Musa’nın karşısına
geçerek: “Çölde ölelim diye niçin bizi Mısırdan çıkardınız? Çünkü ekmek
yok, su yok ve canımız bu bayağı ekmekten iğreniyor” (Sayılar 21:5)
demektedir. Rab bu kez de önlemini alır; kavim araşma “yakıcı yılanlar"
gönderir, yılanlar kavmi ısırırlar ve İsrail’den birçok halk ölür (Sayılar
21:6).
Olaylar böylece
sürüp giderken araya bir dipnotu ekleyeyim: “Seçilmiş kavim” İbraniler ile Musa
arasındaki sürtüşme öylesine büyük boyutludur ki, Freud “Musa ve Tektanncılık”
adlı son kitabında, halkın Musa’yı adı geçen ayaklanmaların birinde öldürdüğünü
öne sürmektedir.
Sözün
özü Musa’yı izlemekte çok isteksizdir İbraniler... ya da insanlar.
12
Mısır'dayken sana, ‘Bırak bizi, Mısırlılara kulluk edelim' demedik mi? Çölde
ölmektense Mısırlılara kulluk etsek bizim için daha iyi olurdu.
Öte
yandan Musa’yı lider olarak görmeyi istemediklerini belirten ayetler de
vardır:
Tevrat. Sayılar 16:
13 Bizi çölde
öldürmek için süt ve bal akan diyardan bizi çıkardın, ve küçük bir şey midir
de, kendim üzerimize reis etmek istiyorsun?
Bu isteksizlik
İncil'de bile açıkça belirtilmektedir:
26
Ertesi gün Musa, (Mısır’da) kavga
eden iki İbrani'yle karşılaşınca onları barıştırmak istedi. ‘Efendiler' dedi,
‘Siz kardeşsiniz. Niye birbirinize haksızlık ediyorsunuz?'
27
Ne var ki, soydaşına haksızlık eden kişi Musa'yı yana iterek, 'Kim
seni başımıza yönetici ve yargıç atadı?' dedi.
İbranilerin tektanrıcı inanca
girmeye isteksizlikleri kadar, bir yandan da paganizmin kavim içinden bütünüyle
söküiemediği- nin de bazı kanıtları vardır. Kozbi ve Zimri olayı gibi...
İbranilerin,
ağzında penis ile gösterilen;[86] seks
ayinleri ile tapılan ve Suriye bölgesinde geniş olarak saygı gören Baal-Peor
(Ürdün nehrinin doğusundaki Peor dağının tanrısı anlamında) tapımınma
başlaması, Moav ovasında konaklamalarına ve Mo- av kızlan ile karşılaşmalanna
dayanır.
10
İsrail çölde (...) Baal-Peor'a geldiklerinde Utanç dolu puta
adadılar kendilerini, Sevdikleri şey kadar iğrenç oldular.
Kavim,
Baal-Peor’a tapan kavmin aşın serbest ve çekici kızlarına dayanamaz ve onlann
davetini kabul ederler.
Dr. James Burton Coffman Tevral Yorumu • Hoşea 9:
İsraililere
çok çekici gelen Moab kızlan onları tanrılarının ■ eski verimlilik tanrısının
seksüel ayinlerinden başka bir şey olmayan- şölenine davet etti. İsrail'in baş
hakimleri ve sanırım ki ulusun tüm sosyal liderleri bu daveti kabul etti.
Baal-Peor
tapanında, uygun yerlere çadırlar kurulması ve bu çadırlarda isteyen çiftlerin
birleşmesi geleneği vardır. Ve Tevrat’a yansımış olan bir olay, îbraniler
arasında Baal-Pcor tapı- mımn -seks çadırlarının, İbranilerin göç ederken
kurdukları çadırlar arasına kurulacak ölçüde- yaygın olduğunu işaret eder:
1 İsraililer
Şittim'de yaşarken, erkekleri Moavlı kadınlarla zina etmeye başladı.
3
Böylece Baal-Pcor'a bağlandılar. RAB bu yüzden onlara öfkelendi.
4
Musa'ya, "Bu halkın bütün önderlerini gündüz benim önümde
öldür" dedi, "Öyle ki, İsrail halkına öfkem yatışsın.”
5 Bunun üzerine Musa İsrail
yargıçlarına, "Her biriniz kendi adamlarınız arasında Baal-Peor'a
bağlanmış olanları öldürün!” dedi.
İsraililer
bu korkunç tehdit nedeniyle ağlaşmaya başladıklarında Simeon kabilesinden
Zimri, bir Midyan prensinin kızı olan Cozbi ile “haqqudah”a (çadır ve iç oda
olarak tercüme ediliyor) sokar. Amaç büyük ölçüde cinsel ilişkidir. Bunu gören
kâhin Pineas öfkelenip mızrağını kapar ve onların peşinden çadıra girip,
ikisini de öldürür!., hem de tek mızrak darbesi ile!
7
Bunu gören Kâhin Harun oğlu Elazar oğlu Pinehas topluluktan
ayrılıp eline bir mızrak aldı. İsraili'nin ardına düşerek çadıra girdi ve mızrağı
ikisine birden sapladı. Mızrak hem İsraili'nin, hem de Midyanlı kadının karnını
delip geçti. Boylere İsrail'i yok eden hastalık dindi.
8
Hastalıktan ölenlerin sayısı 24 000 kişiydi.
10
“Kâhin Harun oğlu Elazar oğlu Pinehas İsrail halkına öfkemin
dînmesine neden oldu. Çünkü o, aralarında benim adıma büyük kıskançlık duydu.
Bu yüzden onları kıskançlıktan büsbütün yok etmedim.
Sıradan bir
olayı anlatır gibi duran bu bölüm, küllinin, Cozbi veZimri’yi aynı anda tek
mızrak darbesi ile öldürülmesi anlatımı ile anlam kazanır; çünkü bu durum,
Kozbi ve Zimri’nin cinsel ilişki pozisyonunda olduğunu göstermektedir. Öte
yandan “çadır ve iç oda” olarak tercüme edilen “haqqudah” sözcüğünün anlamı
Tevrat’ta bir daha tekrarlanmadığı için belirsizdir. İbranilerin çölde
dolaşırken tanrı adına kurdukları çadır mıdır? Zimri’nin çadırı mıdır? Yoksa
bazı araştırmacıların öne sürdüğü gibi seks ile tapılan Baal-Peor tapıtnının
scks-çadırlarından biri midir? Eğer birinci veya üçüncü seçenek doğru ise, o
zaman ya seks çadırları, Yahveh’e adanmış kutsal çadırlarla yanyana kurulmakta;
ya da tanrı adına kurulan ve ilerdeki sayfalarda daha yakından tanıyacağımız
kutsal çadırda rahatça cinsel ilişkide bulunulmaktadır.
Seks
çadırlarının kavim içine dek alındığını gösteren ikinci bir kanıt ise Incil’de
yer ahr:
İncil, Resullerin İşleri 7:
43 Siz Molek'in
çadırını Ve ilahınız Refan'ın yıldızını taşıdı' nız. Tapınmak için yaptığınız
putlardı bunlar. Bu yüzden sizi Ba- bil'in ötesine süreceğim.
Priapus’un
ataerkil Yunanlıların elinde giderek iğrençleştirilmesi gibi, zaman içinde
Baal-Peor da lanetlene lanetlene “Bel- fegor” isimli korkunç şeytana
dönüşmüştür. Günümüzde korku filmi yapımcılarının senaryo sıkıntısı
çektiklerinde ısıtıp ısıtıp seyircinin önüne koydukları iğrenç bir varlıktır.
Öylesine etkin olmuştur ki karalama, modem satanistler denilen topluluklar bile
tapınacak kötü tanrı arayışı içinde, belki de gerçeğini bilmeden ona Belfogor
adı altında tapmaktadırlar.
İbrani Krallarının Seks Tapımı
Musa
öldükten sonra yerine yardımcısı Yeşu geçer. Ama tektanrının doğruları ile
uzlaşamama Musa zamanındaki kadar yoğundur. Öyle ki Yeşu bile gerçeği itiraf
etmek zorunda kalmış gibidir:
27 Çünkü sizin başkaldıran, dikbaşlı
kişiler olduğunuzu biliyorum. Bugün ben sağken, aranızdayken bile RAB'be karşı
geliyorsunuz; ölümümden sonra daha ne kadar çok başkaldıracaksınız.
Kavim,
Yeşu zamanında Kenan diyarını fethedip vaad edilmiş topraklara yerleşir. Artık
tanrı onlara çöldeki süreçteki gibi -ne olduğu açıklanamayan-
"veba"yı yollamamakta, ya da yol- layamamaktadır. Hâlâ bir devlet
kuramamış oldukları için “Hakimler”[87]
adlı kişiler tarafından yönetilen topluluklar şeklinde yaşamakta olan
İbraniler, belki de başlarında Musa ve Yeşu gibi baskıcı liderin olmaması
nedeniyle apaçık şekilde paganizme dönmektedirler.
76 Sonra RAB
onları yağmacıların elinden kurtaran hakimler çıkardı.
17
Ama hakimlerini de dinlemediler. RAB'be vefasızlık ederek başka
ilahlara taptılar. RAB'bin buyruklarını yerine getiren ataları gibi
davranmadılar, onların izlediği yoldan çabucak saptılar.
18
RAB onlar için ne zaman bir hakim çıkardıysa, onunla birlikte oldu;
hakim yaşadığı sürece onları düşmanlarının elinden kurtardı. Baskı ve zulüm
altında inledikleri zaman RAB onlara acıyordu. Ne var ki, hakimleri ölür ölmez yine
başka ilahlara bağlanıyor, onlara kulluk edip tapıyorlardı. Bu yolda
atalarından beter oldular. Yaptıkları kötülüklerden vr inatçılıktan
vazgeçmediler.
Dilerseniz Hakimler zamanındaki durumlarına hakimleri sıra ile ele
alarak göz atalım:
10
Bu kuşaktan olanların hepsi ölüp atalarına kavuştuktan sonra,
RAB’bi tanımayan ve O'nun İsrail için yaptıklarını bilmeyen yeni bir kuşak
yetişti.
11
Israililer RAB'bin gözünde kötü olanı yaptılar, Baallar'a[88]
[89]
[90]
taptılar.
12
Kendilerini Mısır'dan çıkaran atalarının Tanrısı RAB'bi
terk ettiler. Çevrelerinde yaşayan ulusların değişik ilahlarına
bağlanıp onlara taparak RAB'bi öfkelendirdiler. ,
13
Çünkü RAB'bi terk edip Baal'a ve Aştoretler'e110
taptılar.
Otniel dönemi: “RAB'bin gözünde kötü olanı yapan İsraili- ler
Tanrıları RAB'bi unutup Baallar'a ve Aşera*' putlarına taptılar."
(Hakimler 3:7)
Ehut dönemi: “Sonra Israililer yine Rab'bin gözünde kötü olanı
yaptılar. Rab gözünde kötü olanı yaptıkları için Moav Kralı Eglon'u onlara
karşı güçlendirdi." (Hakimler 3:12)
Şamgar dönemi: “Ehut'tan sonra Anat oğlu Şamgar başa geçti.
Şamgar Filistiler'den altı yüz kişiyi üvendireyle öldürerek İsraililer'i
kurtardı." (Hakimler 3:31)
Debora
dönemi: “Ehut'un ölümünden sonra Israililer yine RAB'bin gözünde kötü olanı
yaptılar." (Hakimler 4:1) Gidyon dönemi: “İsraililer yine RAB'bin
gözünde kötü olanı yaptılar. RAB de onları yedi yıl süreyle Midyanlıların eline
teslim etti." (Hakimler 6:1)
Ama
Gidyon, paganistlerle yoğun bir savaş vermeye karar verir. Bir sunak yapar,
Rab’bin emri ile babasının Baal için yaptırdığı sunağı yıkar, “Aşera putunu
keser”. Olayın çarpıcı yanı ise halkın bu duruma ayaklanacak kadar kızmasıdır!
28
Sabah erkenden kalkan kent halkı, Baal'a ait sunağın yıkıldığını,
yanındaki Aşera putunun kesildiğini, ikinci boğanın yeni yapılan sunak üzerinde
sunulduğunu gördü.
29
Birbirlerine, “Bu işi kim yaptı?" diye sordular. Araştırıp
soruşturduktan sonra, bu işi Yoaş oğlu Gidyon'un yaptığını anladılar.
30
Bunun üzerine Yoaş'a, "Oğlunu dışarı çıkar” dediler, “Ölmesi
gerek. Çünkü Baal'ın sunağını yıktı, yanındaki Aşera putunu kesti.
Gidyon,
kurtulur; ardından Midyanlıları yener, uzun yıllar yaşar, bir dolu karısı olur
ama: “Gidyon ölünce İsraililer yine RAB'be vefasızlık ettiler. Baatlar’a
taptılar. Baal-Berit'i ilah edinerek kendilerini çevrelerindeki düşmanlarının
elinden kurtaran Tanrıları RAB’bi unuttular.” (Hakimler 8:33)
Avimelek
dönemi: “Bağlara çıkıp üzümleri topladıktan, ezip şarap yaptıktan sonra bir
şenlik düzenlediler. İlahlarının tapınağına gittiler; orada yiyip içerken
Avimelek'e lanetler yağdırdılar." (Hakimler 9:27)
Önce Tola,
ardından Yair dönemi: “İsrail*/er yine RAB'bin gözünde kötü olanı yaptılar;
Baallar'a, Aştoretler'e, Aram, Soyda, Moav, Amman ve Filist ilahlarına kulluk
ettiler. RAB'bi terk ettiler, O'na kulluk etmediler." (Hakimler 10:6)
Sonraki
Hakimler sıra ile Yiftah, îvsan, Elon, Avdon ve önceki sayfalarda ekinleri
yakarken izlediğimiz ünlü Sam- son’dur... ama değişen bir şey yoktur.
"Israililer
yine RAB'hin gözünde kötü olanı yaptılar. RAB de onları kırk yıl süreyle
Filistiler'in boyunduruğuna terk etti." (Hakimler
13:1)
Hakimler döneminden sonra gelen
Krallar[91] döneminde
Saul tüm kavimleri toplayıp bir krallık kurar. Ama:
9
Saul, Samuel'in yanından ayrılmak üzere ona sırtını döner dönmez.
Tanrı ona başka bir kişilik verdi. O gün bütün bu belirtiler gerçekleşti.
10
Giva'ya varınca, Saul'u bir peygamber topluluğu karşıladı.
Tanrı'nın Ruhu güçlü bir biçimde üzerine indi ve Saul onlarla birlikte
peygamberlikte bulunmaya başladı.
11
Onu önceden tanıyanların hepsi, peygamberlerle birlikte
peygamberlikte bulunduğunu görünce, birbirlerine, "Ne oldu Kiş oğluna?
Saul da mı peygamber oldu?" diye sordular."
Önceki
sayfalarda peygamberlik etmek sözcüğünün anlamının Dionysos/Baküs inancına
girmek olduğunu Halikarnas Balıkçısından alıntıyla yansıtmıştım.
Saul’un ardından Davut kral olur.
Davut’tan sonra bir diğer ünlü kişi
olan hz. Süleyman başa geçer. Süleyman sadece bir kral değil.., bir
peygamberdir de! Ama:
4
Süleyman bütün yüreğini Tanrısı RAB'be adayan baba
sı Davut gibi yaşamadı.
5
Saydalılar'ın tanrıçası Aştoret'e ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı
Molek'e taptı.
6
Böylece RAB'hin gözünde kötü olanı yaptı, RAB'bin yolunda yürüyen
babası Davut gibi tam anlamıyla RAB'bi izlemedi.
Süleyman’dan sonra oğlu Rehavam kral olsa da, Yerovam baş
kaldırınca ülke Yahuda ve İsrail olarak ikiye ayrılır.
Önce Yahuda krallığının döneminde, tüm krallarının Rab’be
sadakatini inceleyelim:
Tevrat,
1 Krallar 14:
21
Süleyman oğlu Rehavam Yahuda Kralı olduğunda kırk bir yaşındaydı.
(...) bütün İsrail oymaklarının yaşadığı kentler arasından seçtiği Yeruşalim
Kenti’nde on yedi yıl krallık yaptı.
Fakat
Süleyman’ın oğlu da babasını aratmayacak biri çıkar.
22 Yahudalılar RAB’bin gözünde kötü
olanı yaparak, işledikleri günahlarla Tanrı'yt atalarından daha çok
öfkelendirdiler.
23 Ayrıca kendilerine her yüksek
tepenin üstüne ve bol yapraklı her ağacın altına tapınma yerleri, dikili
taşlat*3 ve Aşera putları yaptılar.
24
Ülkedeki putperest törenlerinde fuhuş yapan kadın ve erkekler bile
vardı. Yahudalılar RAB'bin İsrail halkının önünden kovduğu ulusların yaptığı
bütün iğrençlikleri yaptılar.
Aviyam dönemi: “Babasının
kendisinden önce işlemiş olduğu bütün günahlara Aviyam da katıldı. Bütün
yüreğini Tanrısı RAB'be adayan atası Davut gibi değildi.” (1 Krallar 15:3)
83 Kibele’ye taş şeklinde tapıldtğını anımsayalım. Asa dönemi: “Atası
Davut gibi RAB'bin gözünde doğru olanı yapan Asa, putperest törenlerinde fuhuş
yapan kadın ve erkekleri ülkeden kovdu. Atalarının yapmış olduğu bütün putları
yok etti. Kral Asa annesi Maaka'nın kraliçeliğini elinden aldı. Çünkü o Aşera
için iğrenç bir put yaptırmıştı. Asa bu iğrenç putu kesip Kidron Vadisi'nde
yaktı. Ancak puta tapılan yerleri kaldırmadı. Ama yaşamı boyunca yüreğim
RAB'be adadı.” (1 Krallar 15:11-14) '
Yehoşafat
dönemi: “Babası Asa'nın bütün yollarını izleyen ve bunlardan sapmayan
Yehoşafat RAB'bin gözünde doğru olanı yaptı. Ancak alışılagelen tapınma yerleri
kaldırılmadı. Halk hâlâ oralarda kurban kesip buhur yakıyordu." (1
Krallar 22:43)
Yehoram
dönemi: “(Yehoram’m) Karısı, Ahav'ın kızı olduğu için, o da Ahav'ın ailesi
gibi İsrail krallarının yolunu izledi ve RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı.”
(2 Krallar 8:18)
Ahazya
dönemi: “Ahazya evlilik yoluyla Ahav'a akraba olduğu için Ahav ailesinin
yolunu izledi ve onlar gibi RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı." (2
Krallar 8:27)
Yoaş
dönemi: “Yoaş Kâhin Yehoyada yaşadığı sürece RAB'bin gözünde doğru olanı
yaptı. Çünkü Kâhin Yehoyada ona yol gösteriyordu. Ancak alışılagelen tapınma
yerleri henüz kaldırılmamıştı ve halk oralarda hâlâ kurban kesip buhur yakıyordu.”
(2 Krallar 12: 2-3)
Amatsya
dönemi: “Amatsya RAB'bin gözünde doğru olanı yaptıysa da atası Davut gibi
değildi. Ancak alışılagelen tapınma yerleri henüz kaldırılmamıştı ve halk
oralarda hâlâ kurban kesip buhur yakıyordu.” (2 Krallar 14: 3-4)
Azarya
dönemi: “Babası Amatsya gibi. Azarya da RAB’bin gözünde doğru olanı yaptı.
Ancak alışılagelen tapınma yerleri henüz kaldırılmamıştı ve halk oralarda hâlâ
kurban kesip buhur yakıyordu." (2 Krallar 15:3-4)
Oysa Azarya yine de Rab’bin gazabından kurtulamaz! Tevrat,
2 Krallar 15:
5
RAB
Kral Azarya'yı cezalandırdı. Kral ölünceye kadar diri hastalığından
kurtulamadı. Bu yüzden ayrı bir evde yaşadı. Sarayı ve ülke halkını oğlu Yotam
yönetti.
Yotam dönemi: “Babası Azarya
gibi. Yotam da RAB'bin gözünde doğru olanı yaptı. Ancak alışılagelen tapınma
yerleri henüz kaldırılmamıştı ve halk oralarda hâlâ kurban kesip buhur
yakıyordu." (2 Krallar 15:34-35)
Ahaz dönemi: “İsrail krallarının
yolunu izledi; halta RAB'bin İsrail halkının önünden kovmuş olduğu ulusların iğrenç
törelerine uyarak oğlunu ateşte kurban etti. Puta tapılan yerlerde, tepelerde,
bol yapraklı her ağacın altında kurban kesip buhur yaktı." (2 Krallar
16:3-4)
Hizkiya dönemi: “Atası Davut gibi,
o da RAB'bin gözünde doğru olanı yaptı. Alışılagelen tapınma yerlerini
kaldırdı, dikili taşları, Aşera putlarını parçaladı. Musa'nın yapmış olduğu Ne-
huştan adındaki tunç yılanı da parçaladı. Çünkü israililer o güne kadar ona
buhur yakıyorlardı." (2 Krallar 18:3-4)
Hizkiya,
gerçekten de pagan tanrılardan kurtulma adına önemli bir adım atmıştı... hatta
belki de paganist tapımın sonunu getirmişti... ama eğer ölünce oğlu Manaşşe
kral olmasaydı!
"2 (Manaşşe) RAB'bin İsrail
halkının önünden kovmuş olduğu ulusların iğrenç törelerine uyarak RAB'bin
gözünde kötü olanı yaptı.
3 Bahası
Hizkiya'nın yok ettiği puta tapılan yerleri yemden yaptırdı. İsrail Kralı Ahav
gibi, Baal için sunaklar kurdu. Aşera putu yaptı. Gök cisimlerine taparak onlara
kulluk etti."
Sadece bu kadar
da değil; üstelik Manaşşe bu sunakları Rab’bin mabedinin içine bile taşımıştır!
Tevrat,
2 Krallar 21:
“4 RAB'bin, “Yeruşalim’de bulunacağım" dediği RAB'bin
Tapınağt'nda sunaklar kurdu.
5
Tapınağın
iki avlusunda gök cisimlerine tapmak için sunaklar yaptırdı.
6
Oğlunu
ateşte kurban etti; falcılık ve büyücülük yaptı. Medyumlara, ruh çağıranlara
danıştı. RAB'bin gözünde çok kötülük yaparak O'nu öfkelendirdi.
7
Manaşşe
yaptırdığı Aşera putunu RAB'bin Tapınağı'na yerleştirdi."
Amon
dönemi: "Amon da babası Manaşşe gibi RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı.
Babasının yürüdüğü yollarda yürüdü, aynı putlara taptı ve hizmet etti."
(2 Krallar 21:20-21)
Yoşiya
dönemi: “Yoşiya RAB'bin gözünde doğru olanı yaptı. Sağa sola sapmadan atası
Davut'un bütün yollarını izledi." (2 Krallar 22:2)
Yoşiya
zamanında önemli bir olay olduğu için kronolojik anlatıma ara verip size bu
olayı yansıtmak istiyorum:
Kral
Yoşiya, krallığının on sekizinci yılında Yazman Şafan'ı Rab'bin Tapınağı'na
göndererek, başkâhin Hilkiya'nın yanına çıkmasını ve kapı nöbetçilerinin
halktan toplayıp Rab'bin Tapınağı’na getirdikleri paralan tapınağın onanmında
kullanmasını söylemesini emreder. Bu tamir şuasında ise önemli bir gelişme
olur, çünkü Hilkaya bir tannsal kitap bulmuştur. Hilkaya kitabı okur, Safan’a
verir; Safan okur, krala götürüp ona da okur ve kral “Kutsal Yasa'daki
sözleri duyunca giysilerini yırtar." (2 Krallar 22:11)
Kralın
-Tevrat anlatımına göre büyük bir acının yaşandığını gösteren bu davranışının
nedeni ise insanların tannsal emirlerden ne denli uzaklaştıklarını görmesidir.
Üstelik peygamber Hulda, Rab’bin çok öfkeli olduğunu ve onları yok etmeye hazırlandığını
söylemiştir. Yapılacak tek bir şey vardır: Rab’be geri dönmek.
Kral
Yoşiya haber gönderip Yahuda ve Yenışalim in bütün ileri gelenlerini yanma
toplar; birlikte RAB'bin Tapınağına çıkarak Antlaşma Kitabı’nı baştan sona
kadar herkesin duyacağı biçimde okurlar; kral, yazılı antlaşmanın koşullarını
yerine getireceğine ilişkin RAB'bin huzurunda antlaşma yapar. Bütün halk bu
antlaşmayı onaylar. Bu olay paganizmin sonunun gelmesi anlamındadır. Bundan
sonra kutsal yerlerin yıkımı başlar. İşin garip yanı, Tevrat bu yıkımı
anlatırken, çevrede paganizmin ne denli yaygın olduğunu bir kez daha okura
göstermiş olur!
“4 Kral Yoşiya
Baal, Aşera ve gök cisimleri için yapılmış olan bütün eşyaları RAB'bin
Tapmağı'ndan çıkarmak üzere Başkâlıin Hilkiya’ya, kâhin yardımcılarına ve kapı
nöbetçilerine buyruk verdi. Bunları Yeruşalim'in dışına çıkarıp Kidron Vadi-
si'nde yaktı, küllerini Beytel’e götürdü.
5
Yahuda krallarının kentlerde ve Yeruşalim'in çevresindeki tapınma
yerlerinde buhur yaksınlar diye atamış olduğu putperest kâhinleri, Baal'a,
güneşe, aya, takımyıldızlara -bütün gök cisimlerine- buhur yakanları ortadan
kaldırdı.
6
Aşera putunu RAB'bin Tapmağı'ndan çıkarıp Yeruşalim'in dışında
Kidron Vadisi'nde yaktı, ezip toza çevirdi. Bu tozu sıradan halkın mezarlarına
serpti.
7
Fuhuş yapan kadın ve erkeklerin RAB'bin Tapınağı alanındaki
odalarını yıktı. Kadınlar orada Aşera için kumaş dokurlardı.
8
Yoşiya Yahuda kentlerinden bütün kâhinleri getirtti. Ge- va'dan
Beer-Şeva'ya kadar kâhinlerin buhur yaktıkları tapınma yerlerini kirletti.
Adını kent yöneticisinden alan Yeşu Kapısı'nm girişinde, kentin ana kapısının
solunda kalan kapılardaki tapınma yerlerini de yıktı.
10
Yoşiya, kimse oğlunu ya da kızını ilah Molek için ateşte kurban
etmesin diye, Ben-Hinnom Vadisi'ndeki Tofet'i kirletti.
Yahuda krallarının güneşe adamış olduğu atlan RAB'bin Tapınağı'nın
girişinden kaldırdı. Atlar tapmağın avlusunda, ha- dım Natan-Melek’in odasının yanındaydı. Yoşiya güneşe adanmış
savaş arabalarını da ateşe verdi.
11
Ahaz'ın yukarı odasının dananda Yalında krallarının yaptırdığı
sunakları da, RAB’bin Taptnağı'nın iki avlusunda Ma- naşşe'nîn yaptırdığı
sunakları da yıktı; onları kırıp parçalayarak tozlarını Kidron Vadisi'ne
saçtı.
12
Yeruşalim'in doğusunda, Yıkım Dağı'nın güneyinde İsrail Kralı
Süleyman'ın Saydalılar'ın iğrenç putu Aştoret, Moavlı- lar'ın iğrenç putu Kemoş
ve Ammonlular'ın iğrenç putu Molek için yaptırmış olduğu tapınma yerlerini
kirletti.
13
Dikili taşlan, Aşera putlarını parçaladı; yerlerini insan
kemikleriyle doldurdu.
14
Bundan başka İsrail'i günaha sürükleyen Nevat oğlu Yaro- vanı'ın
yaptırdığı Beytel'deki tapınma yerini ve sunağı bile yıktı. Tapınma yerini
ateşe verip toz duman etti. Aşera putunu yaktı.”
Yıkmak
ve yakmak yetmez Yoşiya’ya. O daha da kutsal bir şeyler yaparak, Rab’be daha
iyi hizmet için çırpınmaktadır.
Tevrat, 2
Krallar 23:
“16 Yoşiya
çevresine bakındı. Tepedeki mezarları görünce, adamlarını gönderip mezarlardaki
kemikleri çıkarttı. Olacakları önceden bildiren Tanrı adamının açıkladığı
RAB’bin sözü uyarınca, kemikleri sunağın üzerinde yakarak sunağı kirletti.
20 0
kentlerdeki tapınma yerlerinin bütün kâhinlerini sunakların üzerinde kurban
etti. Sunakların üzerinde insan kemikleri yaktıktan sonra Yeruşalim'e döndü.
25
Ne ondan önce, ne de sonra onun gibi candan ve yürekten var gücüyle RAB'be
yönelen ve Musa'nın yasasına uyan bir . kral çıktı."
Oysa sadık
Yoşiya -bu coşkusuyla bile- Rab’bi memnun edemez. Tevrat, 2 Krallar 23:
"26 Oysa Manaşşe (önceden) işlediği
suçlarla RAB'bi öyle öfkelendirmişti ki, RAB Yahuda'ya karşı alevlenen
öfkesinden vazgeçmedi
29 Yoşiya'nın krallığı sırasında Mısır Firavunu Neko Asur Kralı'na
yardım etmek üzere Fırat'a doğru yola çıktı. Kral Yoşi- ya da Neko'nun üzerine
yürüdü. Megiddo'da karşılaştılar. Neko Yoşiya'yı öldürdü."
Yoşiya ölür, yerine oğlu Yehoahaz'ı kral olur... ve paganizme
yeniden dönüş başlar!
Yehoahaz dönemi: "Yehoahaz ataları gibi RAfi'bin gözünde
kötü olanı yaptı.” (2 Krallar 23:32)
Yehoyakim ve Yehoyakin dönemi: “O da babası gibi RAB'bin gözünde
kötü olanı yaptı.” (2 Krallar 24:9)
Yehoyakin
zamanında Babil Krah Nebukadnessar’ın askerleri Yeruşalim’in üzerine yürüyüp kenti
kuşatır; Yehoyakin'i tutsak ederek Babil’e götürür, annesini, karılarını,
hadımlarını ve ülkenin ileri gelenlerini ve yedi bin deneyimli yiğit savaşçıyı
ve bin zanaatçıyla demirciyi Babil'e sürgün eder.
Ayrıca
Yehoyakin'in yerine amcası Mattanya'yı kral yapar ve adını değiştirip Sidkiya
koyar.
Sidkiya dönemi:
“Yehoyakim gibi Sidkiya da RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı." (2
Krallar 24:19)
Sonunda
Sidkiya'nın krallığının dokuzuncu yılında, onuncu ayın onuncu günü,
Nebukadnessar, Sidkiya’yı yakalar, zincire vurup Babil'e götürür; muhafız
birliği komutanı, Babil Krah'nın görevlisi Nebuzaradan Yeruşalim'e girer.
Tapınağı, sarayı ve bütün evleri ateşe verip önemli yapıları yakar, her yeri
yağma eder. Böylece Yahuda halkı sürülmüş olur.
Şimdi
yine başa, ülkenin ikiye ayrılma dönemine geri gidip, bu kez de diğer İbrani
krallığı olan İsrail’e göz atalım. Ama gö- receğiz ki, bu kavim de Yahuda
kavnıini aratmayacak ölçüde Astarte'ye bağlı!
Süleyman’a baş
kaldırıp onu deviremeyen, Süleyman'ın oğ. lunun iktidarı sırasında ise kendi
ulusunu kuran Yerovam, egemenliğinin ilk eylemi olarak paganist boğa lapımıııı
başlatır,
Yerovam dönemi:
"Kral, danışmanlarına danıştıktan sonra, iki altın buzağı yaptırıp
halkına, "Tapınmak için artık Yerıışa- Hm'e gitmenize gerek yok" dedi,
“Ey İsrail halkı, işte sizi Mısır'dan çıkaran ilahlarınız!” (1 Krallar
12:28)
Onun bu davranışları karşısında bir “tanrı adamı",
Yerovam sunakta kurban verirken elini kurutur; ama:
"Bu olaya karşın Yarovam gittiği kötü yoldan ayrılmadı. Yine
her türlü insanı tapınma yerlerine kâhin olarak atadı ve buralara kâhin olmak
isteyen herkese görev verdi." (1 Krallar
13:33)
Rab öfkesi nedeniyle rutin tehditlerini sürdürür.
"10 Bundan
dolayı Yarovam'ın ailesini sıkıntılara sokup İsrail'de onun soyundan gelen
genç yaşlı bütün erkekleri öldüreceğim. Yarovam'ın ailesini gübre yakarcasına
kökünden kurutacağım.
11 Yarovam'ın
ailesinden kentte ölenleri köpekler, kırda ölenleri yırtıcı kuşlar yiyecek.'
RAB böyle konuştu.
15 RAB İsrail halkını cezalandıracak. İsrail halkı suda sallanan
bir kamışa dönecek. RAB onları atalarına vermiş olduğu bu iyi topraklardan
söküp Fırat Irmağı'ntn ötelerine dağılacak. Çünkü Aşerapullarını dikerek RAB'bi
öfkelendirdiler."
Bu ürkünç tehditler de etkili olmaz
ve paganizm devam eder.
Nadav dönemi: “O
da RAB'in gözünde kötü olanı yaptı. Babasının yolunu izledi ve babasının
İsrail'i sürüklediği günahlara katıldı." (1 Krallar 14:26) Baaşa
dönemi: “Baaşa, RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı. Yarovam'ın yolunu izledi
ve onun İsrail'i sürüklediği günahlara katıldı." (1 Krallar 15:34)
Rab yine gazaba gelir:
”2 “Sen
önemsiz biriyken, ben seni halkını İsrail'e önder yaptım. Ama sen Yarovanı'ın
yolunu izleyip halkım İsrail'i günaha sürükledin. Günahlarınız beni
öfkelendirdi.
3
Onun için Nevat oğlu Yarovam'a yaptığım gibi, senin ve ailenin
kökünü kurutacağım.
4 Baaşa'nın ailesinden kentte ölenleri
köpekler, kırda ölenleri yırtıcı kuşlar yiyecek."
Baaşa ölünce
oğlu Ela iki yıl kral olur ama Zimri tarafından öldürülür ve Zimri kral olur
ama ancak yedi gün krallık yapar, îsraililer ordu komutanı Omri'yi kral
yaparlar... 12 yıl krallık yapacak olan Omri günahkârlığı ile ünlü Samiriye
kentinin de kurucusu olacaktır.
Omri dönemi: “RAB'bin
gözünde kötü olanı yapan Omri, kendisinden önceki bütün krallardan daha çok
kötülük yaptı." (1 Krallar 16:25)
Ardından oğlu Ahav İsrail Kralı olur ve Samiriye'de yepyeni ;
■ tapınaklar inşa ettirir!
"30
RAB'bin gözünde kötü olanı yapan Omri oğlu Ahav, kendisinden önceki bütün
krallardan daha çok kötülük yaptı.
31
Nevat oğlu Yarovanı'ın günahlarını izlemek yetmezmiş gibi, bir de
Sayda Kralı Ethaal'ın kızı İzebel'le evlendi. Gidip Ba- al'a hizmet ederek ona
taptı.
32
Baal için Samiriye'de yaptırdığı tapınağın içine bir sunak kurdu.
33
Ayrıca bir Aşera putu yaptırdı. Ahav İsrail'in Tanrısı RAB'bi
kendisinden önceki bürün İsrail krallarından daha çok öfkelendirdi."
Ahazya
dönemi: “RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı. Babasının, annesinin ve İsrail'i
günaha sürükleyen Nevat oğlu Yarasam'in yolunda yürüdü. Baal'a hizmet edip
taptı. Babasının her yaptığına uyarak İsrail'in Tanrısı RAB'bi
öfkelendirdi." (1 Krallar 16:52-53)
Yoranı
dönemi: “Yoranı RAB'bin gözünde kötü olanı yaptıysa da annesiyle babası
kadar kötü değildi. Çünkü babasının yaptırdığı Baal'ı simgeleyen dikili taşı
kaldırıp attı." (2 Krallar 3:2)
Tanrı
artık babadan oğula geçen krallıktan ümidini kesmiş olacak ki, kendi bir kral
atar! Yehu’yu...
Tanrıdan onaylı Yehu büyük
devrimlere imza atacak bir kraldır. Bütün halkı toplayarak, “Ahav, Baal'a az
kulluk etti, ben daha çok edeceğim" diyerek Baal'ın bütün peygamberlerini,
kâhinlerini, ona tapan herkesi -Baal'a büyük bir kurban sunacağını açıklayarak
çağırır; gelmeyenin öldürüleceğini de ekler. Böylece Baal'a tapanların hepsi
gelir, Baal'ın tapınağı hıncahınç dolar. Oysa Yehu, tapınağın çevresine seksen
kişi yerleştirmiş ve onlara “Elinize teslim ettiğim bu adamlardan biri kaçarsa,
bunu canınızla ödersiniz!" şeklinde buyruk vermiştir.
“25
Yakmalık sununun sunulması biter bitmez, Yehu muhafızlarla komutanlara,
“içeriye girin, hepsini öldürün, hiçbiri kaçmasın!” diye buyruk verdi.
Muhafızlarla komutanlar hepsini kılıçtan geçirip ölülerini dışarı attılar.
Sonra Baal'ın tapınağının iç bölümüne girdiler.
26 Baal'ın
tapınağındaki dikili taşları çıkarıp yaktılar.
21
Baal'ın dikili taşını ve tapmağını ortadan kaldırdılar. Halk orayı helaya
çevirdi. Orası bugüne kadar da öyle kaldı.
28 Böylece Yehu
İsrail'de Baal'a tapmaya son verdi."
Bilmem bıı katliam size de yiğit Jonas’ın Atargatis tapınağına
sığınmış 25.000 kişiyi öldürüşünü, ya da kutsal Musa’nın buzağı tapımın» dönen
İbranileri -kardeşi kardeşe vurdurmaca- sına-cezalandırdığını anımsattı mı?
Yehu’nun Baal rahiplerini öldürme eylemi paganizmi yok etme adına
bir diğer önemli bir adımdır... ama:
29 Ne var ki, Nevat oğlu Yarovam'm İsrail'i sürüklediği günahlardan
- Bey tel ve Dan'daki altın buzağılara tapmaktan - vazgeçmedi.
31 (...) Ye hu İsrail’in Tanrısı RAB'bin yasasını yürekten izlemedi,
önemsemedi. Yarovam'm İsrail'i sürüklediği günahlardan ayrılmadı.
Sözün
özü, Baal rahipleri kılıçtan geçirilse de kısa zamanda her şey yeniden eskiye
dönmüştür.
Yehoahaz
dönemi: "Yehoahaz RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat oğlu
Yarovam'm İsrail'i sürüklediği günahlara katıldı. Bu günahlardan
ayrılmadı." (2 Krallar 13:2)
Yehoaş
dönemi: “RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat oğlu Yarovam'm İsrail'i
sürüklediği günahlardan ayrılmadı; onun yolunu izledi.” (2 Krallar 13:11)
Yarovam
dönemi: “Yarovam RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat oğlu Yarovam'm
İsrail'i sürüklediği günahlardan ayrılmadı." (2 Krallar 13:24)
Zekeriya
dönemi: "Ataları gibi, RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat oğlu
Yarovam'm İsrail'i sürüklediği günahlardan ayrılmadı." (2 Krallar
15:9)
Şallum
ve Menahem dönemi: “RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve yaşamı boyunca Nevat
oğlu Yarovam'm İsrail'i sürüklediği günahlardan ayrılmadı.” (2 Krallar
15:18) Pekahya dönemi: “Pekahya RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat
oğlu Yarovam'ın İsrail’i sürüklediği günahlardan ayrılmadı " (2
Krallar 15:24)
Pekah dönemi: "RAB'bin
gözünde kötü olanı yaptı ve Nevat oğlu Yarovam'ın İsrail'i sürüklediği
günahlardan ayrılmadı " (2 Krallar 15:28)
Hoşea dönemi: "RAB'bin
gözünde kötü olanı yaptı, ama kendisinden önceki İsrail kralları kadar kötü
değildi." (2 Krallar 17:2)
Hoşea'nın
krallığının dokuzuncu yılında Asur Kralı, Samiri- ye’yi ele geçirerek İsrail
halkını Asur’a sürer; İsraililer’in yerine Babil, Kuta, Avva, Hama ve
Sefarvayirriden insanlar getirtip Samiriye kentlerine yerleştirir.
Sonuç
olarak İsrail krallığı İÖ 722’de halkı Asur’a sürülerek; Yahuda krallığı ise İÖ
586’da Babil’e esir olarak götürülerek sona erer. Kudüs tapmağı yağmalanıp
yıkılır. Pers kralı Kiros (Keyhüs- rev) işte bu noktada “kurtarıcı” olarak
ortaya çıkar, İÖ 538’de, sürgündeki İbranilere ülkelerine geri gitme izni
verir; böylece 40.000’ i geri dönerek tapmağı yeniden inşa eder, ama 2. tapmak
da İS 70’de Romahlarca yıkılır.
“7 Bütün
bunlar kendilerini Mısır Firavunıı'nun boyunduruğundan kurtarıp Mısır'dan
çıkaran tanrıları RAB'he karşı günah işledikleri için İsraililer’in başına
geldi. Çünkü başka ilahlara tapmışlar,
9
Tanrıları RAB'bin onaylamadığı bu işleri gizlilik içinde yapmışlar,
gözcü kulelerinden surlu kentlere kadar her yerde tapınma yerleri kurmuşlardı.
10
Her yüksek tepenin üzerine, bol yapraklı her ağacın altına dikili
taşlar, Aşera putları diktiler.
11
RAB'bin onların önünden kovmuş olduğu ulusların yaptığı gibi,
bütün tapınma yerlerinde buhur yaktılar. Yaptıkları kötülüklerle RAB'bi
öfkelendirdiler."
“16 "Sana
gelince, ey Yeremya, bu halk için yalvarma; onlar için ne yakar ne de dilekte
bulun; bana yalvarıp yakarma, çünkü seni dinlemeyeceğim.
17
Onların Yahuda kentlerinde, Yeruşalim sokaklarında neler
yaptıklarını görmüyor musun?
18
Çocuklar odun topluyor, babalar ateş yakıyor, kadınlar Gök
Kraliçesi'ne (Astarte) pide pişirmek için
hamur yoğuruyor. Beni öfkelendirmek için başka ilahlara dökmelik sunular sunuyorlar.
20 "Bu
yüzden Egemen RAB diyor ki, ‘Buranın üzerine, insanın, hayvanın, kırdaki
ağaçların, toprağın ürününün üzerine kızgın öfkemi yağdıracağım. Yakıp yok
edecek her şeyi, sönmeyecek.'
Olay
böyle... Bu kadar kıyıma, bu denli tehdide karşın, belki de paganist inanca
bağlı kalmak için en fazla savaş veren bir millettir Yahudiler. Sonunda
kaybetseler de, karşılarındaki doğa üstü güce -cılız kuvvetleriyle- sürekli
karşı çıkmışlardır. Bu yüzyıllar süren inanılmaz çarpışmanın -bence en
dokunaklı- görünümü peygamber Yeremya ve halk arasında geçenleri yansıtan
ayetlerdir:
“15 Karılarının
başka ilahlara buhur yaktığını bilen erkekler, orada duran kadınlar, Mısır'ın
Patnos bölgesinde yaşayan bütün halk -ki büyük bir topluluktu- Yeremya'ya şu
karşılığı verdi:
16
“RAB'bin adıyla bize söylediklerini dinlemeyeceğiz!
17
Tersine, yapacağımızı söylediğimiz her şeyi kesinlikle yapacağız:
Gök Kraliçesi'ne (Astarte) buhur yakacak,
atalarımızın, krallarımızın, önderlerimizin ve kendimizin Yahuda kentlerinde,
Yeruşalim sokaklarında yaptığımız gibi ona dökmelik sunular dökeceğiz. O
zamanlar bol yiyeceğimiz vardı, her işimiz yolundaydı, sıkıntı çekmiyorduk.
18
Oysa Gök Kraliçesi'ne buhur yakmayı, dökmelik sunular dökmeyi
bıraktığımız günden bu yana her yönden yokluk çekiyoruz; kılıçtan, kıtlıktan
yok oluyoruz."
19
Kadınlar, “Evet, Gök Kraliçesi'ne buhur yakıp dökmelik sunular
dökeceğiz! Ona benzer pideler pişirip kendisine dökmelik sunular döktüğümüzü
kocalarımız bilmiyor muydu sanki?" diye eklediler.
Şimdi
unutulmuş yüzyıllar boyunca tanrı, verimlilik tanrılarına karşı birçok insanın
kanma ve acısına mal olan bir savaş açmıştır. Bu tarihsel süreç aslında, seks
tapımının bir zamanlar nasıl yaygın ve doğal olduğunu göstermesi açısından
dikkate değer bir tarih parçası olsa da; lise tarih derslerinde okutulmadığı
için şuadan insanların genelde öğrenemediği bir süreç olarak kalmıştır.
Yakındoğu
Mitolojisi, Prof. Dr. Fred Gladstone Bratton
İbrani
peygamberlerin Bethel, Dilgal, Birşeba, Shiloh, ve Kudüs'teki mahalli mabetlerde
yürütülen fuhuş ayinlerini en sert dille lanetlenmeleri, o çağların Filistini'
nde de tanrıça kültünün ne kadar yaygın olduğunun delilleridir.
Tapınak
fahişeliği ise -çağdaş insana ne denli garip gelse de- sadece kadınlar değil,
erkekler tarafından da uygulanmakta olan bir gerçektir:
17
“Putperest törenlerinde fuhuş yapan Israili bir kadın ya da erkek
olmasın.
18
Fuhuş yapan kadın ya da erkeğin kazancını adak olarak Tanrınız
RAB'bin Tapmağı'na götürmeyeceksiniz. İkisi de Tanrınız RAB'bin gözünde
iğrençtir.
Bu noktada
belki de kendi kendimize şöyle bir soru sormalıyız: Yukarıda anlattığım savaşı
kaybeden taraf, seçtiği kavmi, uyguladığı tüm baskılara karşın seks tapımından
ayıramayan tektann mıdır; yoksa sonunda baskılara boyun eğmek zorunda kalan
Yahudiler mi? Bu insanların Mısır’dan çıkmasıyla başlayan dönemde yüzbinlerce
insanın yaşamını yitirmesi, acaba tanrının yanlış kavmi -ya da yanlış canlıyı,
yani insanı- seçtiği anlamına mı geliyordur? Peki sizce tanrı yanlış yapar mı?
Sizce tanrı gelecekte olacakları bilmez mi? Tanrı, kendi yarattığını söylediği
bir canlı ile böylesine ters düşer mi?., sanki insanoğlunun değil, bambaşka
varlıkların tanrısıymışçasına!..
Gelmekte
olanı görüp önlemeye çalışmış olabilecek bazı kişilerin ise din tarihine hep
katil olarak geçmeleri de altı çizilmesi gereken bir diğer noktadır. Kabil,
Habil’i; Firavun, Yahudile- ri; kardeşleri Yusuf’u; öz babası Kiros’u[92] öldürme;
Nuh’un hadım edilme girişimlerinin gerisinde bir çeşit geleceği görme ve
sakınma çabası mı vardır? Onlar, Pan’ın öldüğünü duyunca panik halinde çığlık
atan doğanın gördüklerini önceden görenler inidir acaba?
Tektanrının
kendini maskesiz olarak ilk göstermesi günümüzün 4000 yıl öncesinde Mısır’a,
18. Krallık zamanına dayanır. İnsan doğası ile, insanın doğal halini yok
etmesini emreden tann arasındaki bu belki de ilk savaş, tarih sayfalarına “bir
bilge kralın, tektann inancını, ilkel insanlara öğretmeye çalışması”; on- lan
“aydınlatmaya uğraşması”; ama “daha zamanı gelmediği için başarısızlığa
uğraması” şeklinde yansıtılır. Oysa gerçekte yaşan- mış olan, 50 yıl kadar
sonra İbranilerin Yahudiliğe; ondan ortalama ikibin yıl sonra da Efeslilerin,
Hıristiyanlığa karşı verecekleri ve kısmen başarılı olacakları savaşın ilk
safhasıdır. Mısır’da yaşanan ve adını “Tektanrı, İnsana Karşı” şeklinde
koyabileceğimiz bu ilk savaşı ise mutlak olarak insanlık kazanır... ama zaman
gösterir ki, kazanılmış olan savaş değil, yeni başlamış olan savaşın sadece
ilk çarpışmasıdır. Bu ilk çarpışmanın akabinde savaş sürer, çok kısa zaman
sonra ikinci çarpışma başlar ve bu kez insanlar yenilgiye uğrar. Yani seks
tapımmı en acımasız yasaklarla engellemeye çalışan bir sistem doğar:
Yahudilik. Ama önceki bölümde gördüğümüz gibi başan, tektannya da kolay
gelmeyecektir.
İşin başına, Mısır’a dönecek olursak, İÖ 1353-1336’da8'
Mısır’da, 18. Hanedan zamanında, firavun Amenotep (Yunancası Amenofis) IH’ün,
Tiye’den bir oğlu olduğunu görürüz. Girit uygarlığı istilaya uğramış çökerken,
yani krallığının 28. yılında, babası ölene dek tahta ortak olacak bir oğuldur
bu: Amenotep IV... Her şey böyle başlar.
Amenotep IV’ün, o zamanın ortamına göre çok alışılmadık bir düşü,
daha doğrusu inancı vardır. O, tanrının tek bir tane olduğuna inanmakta, bu
nedenle yaygın olarak tapılan tanrıları ve onlara tapmayı yasaklamak
istemektedir. Tektann olarak gördüğü ise güneş ile kişiselleştirdiği Aton adlı
tanrıdır.
Tarihçiler,
onun bu kararı verirken etkilendiği kaynağın kira olduğu konusunda pek
anlaşamazlar. Kimine göre ilk neden kraliçe Tiye’nin babası Yuaa; kimine göre
ise Amenotep IV’ün karısı ünlü kraliçe Nefertiti’dir. Bazı tarihçiler ise bu
yeni dinin gerisinde kraliçe Tiye’yi görürler; çünkü Amenotep 111, iktidarın
son yıllarında ya delirmiş, ya da çok hastalanmış; bu neden le yönetim
kraliçenin eline geçmiştir. Teorilerin hangisi doğru olursa olsun, kesin olan
bir nokta vardır ki, bu da baba Aıneno- tep III zamanında Aton adlı tanrıya bir
düşkünlüğün başlamış olması; ama asla köklü bir dinsel devrime yönelinmemesidır.
[93] Sonunda
Amenotep III ölür; artık Amenotep IV dolaylı olarak değil, doğrudan
firavundur. Kimliği üzerinde hâlâ spekülasyon yapılan, eşdeyişle nereden
geldiği pek belli olmayan Nefer- tili'yi kendine karı olarak alır... tektannh
dinin ayak sesleri duyulmaya başlamıştır!
Amenotep IV
dinsel inancını belli etmekte gecikmez. İktidarının ilk yılında o devrin en
popüler tanrısı olan Amon’un Kar- nak’taki tapın.ğı yakınına bir Aton tapınağı
yaptırır. Yeni tapınağı Nubia (Nübye-Sudan) ve Suriye’deki tapmaklar izler. Bu
çabalara karşın Teb’li Amon halk tarafından çok sevilen tanrılardandır.
Amon’un ve diğer tanrıların tapınakları hâlâ dolmaktadır... görünüşe göre eski
dini silmek kolay olmayacaktır. Gelişmeleri kaygıyla izleyen Amenotep IV daha
radikal kararlar almak zorunda kalır: Karnak ve Luxor’daki Amon’a ait büyük
tapmak komplekslerini kapatır; rahipleri kovar; eski tanrılar kadar babasının
adını da her yerden sildirir; “tanrılar” kelimesinin kullanımını yasaklar; o
kadar ki, kendi adındaki Amon ismini bile çıkarır! “Amon Hoşnuttur” anlamındaki
Amenotep olan adını, “Aton’un görkemi, hizmetlisi, ruhu” manasına gelen Ak-
henaton’a çevirir. Artık devrim tamamlanmış, Aton’un halk tarafından
kutsanması için alt yapı hazırlanmıştır.
Oysa herkes
durumdan hoşnutsuzdur. İnsanlar, kendilerine empoze edilen yeni tanrıyı
sevmemişlerdir. İşsizlik had safhaya varmıştır. Böylece -insanlığı kurtarma ve
onları mutluluğa ulaştırma iddiası ile gelen- yeni din, (ilerdeki binyıllarda
örneği sıklıkla izleneceği gibi) zorla ve baskı ile kabul ettirilmeye çalışılır,
Yasakların cezası arttırılır; halka süreç içinde baş eğdirilir. Bu değişime
karşın, yine de firavun bir radikal karar daha alır; Yepyeni bir kent kuracak;
inancını ve taraftarlarını alıp Teb şehrinden çıkarak bu yeni kente taşınacak;
üstelik başkenti de buraya taşıyacaktır. Kutsal kenti kurmak için üç tarafı
dağ, önü Nil olan günümüz Tel el-Amama’sı seçilir; bütünü ile bir tapınma
şehri görünümünde olmak üzere, benzersiz bir kent inşa edilmeye başlanır. Büyük
bir hızla çalışılarak üç yılda inşaat tamamlanır; Karnak tapmaklarındaki
eşyaları Amama’ya koymak için yağma edilir; Akhenaton, artık isimleri
Meryt-aten, Makt- aten ve Ankhesenp-aten'e çevrilmiş üç kızı ve karısı
Nefertiti ile -adı “Aton’un Ufku” anlamındaki Akhet-aten şeklinde belirlenen-
yeni kente geçerek tarihte “Amama Dönemi” adı verilen süreci başlatır.
Oysa
El Amarna'da hep asker ve polis vardır resimlerde. Kurtuluş, Mısır’da polisle
korunmaktadır. Ütopya, kısa sürede terör yönetimine dönmüştür.
Mısır Tarihi, Erik Hornung, s.107
(...)
IV. Amenofis’in (Akhenaton) babasından
devraldığı diğer üst düzey memurlarla (Ramose) görevden alınır. Kralın
etrafındaki yeni memurların çoğu alt tabakadandır ya da yabancı kökenlidir;
kralın “yoktan varederek” önemli konumlara getirdiği bu memurlar kendilerini
tüm varlıklarıyla krala adarlar; başka hiçbir dönemde Mısırlı memurlar
efendilerinin karşısında, Amar- na Dönemi tasvirlerindeki gibi el pençe divan
durmamıştır.
Tıpkı Hitler’in
Gestapo’su ve İran İslam Cumhuriyeti’nin Basijleri gibi... alt tabakalardan,
genelde eğitimsiz kişilerden seçilerek, resmi güvenlik güçleri ve askerlerin
çok üzerinde sı- radışı yetkilerle donatılan resmi bir güvenlik grubu.
Akhenaton’u
biraz kenara bırakıp, Aton’u incelemeye başlarsak, Aton’un tektanrı ilan
edilmesinin çok öncesinde, diğer tanrılarla birlikte tapılan bir tanrı olduğunu
görürüz. Buna rağmen yeni dinde -tüm tektannlı dinlerde olduğu gibi- diğer
tann- ların varlığı bütünü ile reddedildiği için, Aton’da Akhenaton’un polisi
gibi birdenbire üstün güçlerle donatılarak tekleşmişti. Üstelik Aton eski
niteliklerini koruyan bir Aton da değildi. 0 artık her şeyin yegane nedeni
sayılan bir tanrıydı. Böylece -Maya mitolojisinden (Amerika kıtası), Sümerlerin
yaratılış destanına dek, dünya üzerindeki neredeyse tüm dinlerde, hep aynı
şekilde izlenen- “evrenin bir dişi ve bir erkek tanrı tarafından birleşile- rek
yaratıldığı” düşüncesi ilk kez terk edilmekte, yerine evrenin tekbir tanrı
tarafından yaratılığı görüşü hakim olmaktaydı... ki, tektanrıcılığın özüydü bu
düşünce. Eskinin “açıklamalı” yaratılış mitlerinin yerine, nedeni bilinemeyen,
sorgulanamayan bir yaratma süreci vardı ortada.
Modem
tektannlı dinlerdeki gibi Aton’un bir fiziksel imajının olduğunu varsaymak,
heykelini yapmak da yasaktı. O soyut bir tanrıydı... aynı Perslerin Zeus’un
imajını yok sayıp, ona gökler biçiminde tapıhalan gibi!
Egyptian Myth and Legends, Donald Mackenzie
Aton,
güneş tanrısıydı ama güneş adlı cisim değildi; o, güneş tarafından gösterilen
İlk Neden’di.
Güneş tanrı
olduğu halde, güneşin kendi değil, ışınlan yoluyla yayılan bir çeşit enerjiydi
Aton. Bu nedenle eski tanrılar gibi insan, hayvan, ya da hayvan başlı insan
olarak değil; güneş diskinden yayılan ışınlar ve sonsuzluk fikrini çağrıştıran
bir “ankh” sembolü ile gösterilmekteydi.
Din bilimcileri
bu ışınların çok özel olduğu konusunda uzlaşıyorlar. Genel kanı o ki, adı
geçen ışınlar sadece Akhenaton ve ailesine özeldi; böylelikle firavun ve
ailesini kutsuyor, onlara ayncalık sağlıyor; firavun üzerine tanrısal bir etki
yolluyorlardı.
Tektannlı
dinlere olan bir diğer benzerlik ise Akhenaton’un bir çeşit peygamber
sayılmasıydı. Tüm peygamberlerin ortak özelliği olan insanlığın bilmediği
şeyleri sadece onların bilmesi durumu Akhenaton için de geçerliydi. Akhenaton o
kadar yüceydi ki, yarı-tanrı olarak bile kabul edilebilir, Aton gibi ona da
tapılabilirdi.
Akhenaton,
tektanrısına ilahiler yazdı. Yaratılış ve diğer önemli konular hakkında bilgi
vermekten çok, Aton’un ne yüce,
ne benzersiz ve
ne güçlü olduğunu anlatan şiirlerdi bunlar. Bu ilahiler, garip biçimde kutsal
kitap metinlerine -özellikle de Tevrat’taki Psalm 104’e-benzemekteydiler.
20 Karartırsın
ortalığı, gece olur,
Başlar
kıpırdamaya orman hayvanları.
Sen
batıdan batınca, toprak ölü gibi karanlıktır,
Her aslan ininden çıkar, tüm
yılanlar ısırır.
30 Ruhun'u gönderince var olurlar,
Yeryüzüne yeni yaşam verirsin.
Uyanırlar ve
ayağa kalkarlar, onları canlandırırsın.
Işınların
diyarları kucaklar.
Tektannlı dinlerin temel
niteliklerinden olan “inancı gerektiğinde savaş açıp, kan dökerek kabul
ettirme eğilimi” de Aton dininde görkemle yerini almıştı. Eski tanrılar sadece
yasaklanmakla kalınmamış, adları her dokümandan kazınmış; farklı inanç taşıma
özgürlüğü yok edilmiş; üstelik farklı inanç taşıyanlara ölüme dek uzanan
cezalar verilir olmuştu. İşte bu nedenler yüzünden Aton dini hakkındaki
yorumlarında araştırmacılar büyük ölçüde uzlaştılar: Aton, tektannnın ilk
tezahürüydü. The Religion of Egypt, Prof. Flinders Petrie
O (Aton dini), daha sonra doğacak olan tektanrıh inançların önceliydi; hatta daha
hile soyut ve kişilikdtşıydt ve bilimsel tanrıcılığın bir mertebesi
sayılabilirdi.
Gerçekten de bu din, tektanrıh
sistemin insan üzerindeki ilk deneme süreci gibidir. Böylelikle ikinci
tektanrıh din olan Yahudilikte, ilkinin kalıcı olmasını engelleyen aksaklıklar
giderilmiş; diğer tektanrıh dinler ilk örnekteki hatalar reformize edilerek
indirilmiştir sanki... altını çizmek istediğim konu ise adı geçen
reformizasyon sürecinin hep “yasak ve baskı arttırma” biçiminde realize
edilmesidir.
Aton dininden tekrar Akhenaton’a dönecek olursak, o ve yandaşlarının
yeni şehirlerinde tapınarak, mutluluk içinde yaşadıklarını görürüz. Tapınma
ile çok meşgul olan firavun ise, politika ile ilgilenmemekte; ne dış
ilişkilere, ne de ekonomiye önem vermektedir artık. Kurtuluş politik
başarılardan değil, Aton’dan gelecektir ne de olsa. Oysa dış dünyada yaşam en
olağan hali ile akmayı sürdürmektedir. Mısır’ın gücü giderek Ortadoğu’da
zayıflar; ülke içindeyse ekonomik koşullar kötüden, çok kötüye gider. Suriye ve
Filistin’deki valiler birbirleri ile kavga etmekte; birçok kentte güçlü
ayaklanmalar olmakta; Asya’da topraklar hızla yitirilme tehlikesine
girmektedir. Sonunda ileri karakolların yöneticilerinden ve valilerden yardım
çığlıkları atılmaya başlanır. Ricadan, yalvarmaya varan bu uyanlar Amama
Merktupları adlı belgeler ile günümüze ulaşmışlardır. Prof. Petrie’nin
kitabında yer verdiği bazı mektuplar durumun “vehametini" göstermekte:
“Tell-el-Amarna Letters" History of Egypt,
Professor Flinders Petrie Cilt II
Kralın, vekillerinin öldürülmesine göz yummasının önüne geçin Eğer yardım gelmezse Bikhura'nın
Kumidi'yi dur
durması
olanaksızdır. Eğer kral birlik göndermezse,
kralın tüm diyarları, ta Mısır'a dek, Kharbiler’in (Kabiru -soyun
çeteleri-; bunların İbra- niler olduğuna inanan araştırmacılar var) eline
geçecek.
Hemen
birlikleri yollayın; çünkü artık kralın bu bölgede bir toprağı kalmadı;
Kharbiler hepsini viran ettiler. Tanrı kralın önünde: -Tanrı kralımın tüm
bölgeleri yıkılmak üzeredir- kelimelerini yüksek sesle okuyun.
Akhenaton kimseyi dinlemez; hâlâ
ülkeyi kendi politikalarının değil, tektanrının kurtarıcılığına
inanmaktadır... oysa yanılmıştır. Krallık parçalanır; Mısır harap olur; Asya
krallıkları elden gider; halk ayaklanır. Durum öylesine ümitsizleşir ki, vezir
Ai, firavunu iktidarı paylaşması için ikna eder; saltanatının 15. yılında
Akhenaton krallığı Smenkhkara’ya bırakmak zorunda kahr... Üç yıl sonra, 30
yaşlarındayken de ortadan kaybolur!
Akhenaton’un sonunun ne olduğuna
gelmeden biraz Smenkhkara’dan söz etmek isterim; çünkü onun kim olduğu asla
çözülememiş. Kimi ejiptolojist Akhenaton’un damadı (Meri- taton’un kocası)
olduğunu savunuyor... kimisi Akhenaton’un sevgilisi(l)... kimisi ise
Nefertiti’nin bizzat kendisi! Kesinlikle kabul gören nokta ise bu gizemli
kişinin 16 yaşında yardımcı firavunluğa getirildiği... bir sene sonra da
ortadan kaybolduğu! Gerçi bazı araştırmacılar 55 Numaralı tabutta (Tomb 55)
yatan kişinin o olduğunu öne sürüyorlar ama bu görüş kanıtlananınmış. 55
Numaralı tabut başh başına bir gizem zaten. Aceleyle bitirilmiş hissini veren
bir mezarda bulunuyor. Mezarın baştan savmalığına karşın, içindeki lahit
benzersiz güzellikte yapılmış ve üzeri nadide taşlarla süslenmiş. Bu görkeme
karşın, tabutun içinde kimin yattığını gösteren plaka yerinden sökülmüş!
Nefertiti’nin, Smenkhkara olduğunu
düşündüren bir diğer durum, her ikisinin de lakabının “Nefemeferuaten”, yani
“Kutsal Ahkenaton” olması. Akhenaton iktidarının 15. yılında Nefertiti’nin de
yok olup, ortaya birden bu delikanlının çıkıverme- si de diğer önemli
noktalardan. Kraliçenin firavun ile dinsel alanda çeliştiği için, onu terk
edip, kuzeydeki bir bölgeye çekilmiş olduğunu düşünenler var; ama Nefertiti
gider gitmez, ortaya kim olduğu açıklanamayan bir Smenkhkara'nm çıkması ve bu
kişinin hemen firavun olması da garip.
Smenkhkara ya öldükten, ya
öldürüldükten, ya da yok olduktan sonra, Ai, bu kez sekiz yaşındaki
Tutankaten’i firavun ilan ediyor. Tutankaten de kimliği belirsiz bir kişi.
Akhena- ton’un oğlu, ya da damadı olduğu sanılıyor. Başa geçen Tutankaten, Ai
ve komutan Horemheb ile el ele veriyorlar, kutsal şehirden ayrılarak başkenti
yeniden Teb’e taşıyorlar; Amon’u tekrar baştann ilan ediyor, eski rahipleri
geri çağırıyorlar. Tutankaten reformlarını daha da ileri götürüyor... adındaki
“Aton” sözcüğünü isminden çıkarıyor; yerine “Amon” kelimesini alıyor ve böylece
ismi Tutankamon oluyor... ki 1922’de, Howard Carter tarafından mumyası
neredeyse bozulmamış olarak bulunan meşhur firavun Tutankamon bu Tutankamon!
Hani laneti ile Carter’in sponsoru Lord Camarvon’u öldürdüğü varsayılan firavun.
(Lordun doğal nedenlere ölmediği hakkındaki spekülasyonun üç nedeni var.
Öncelikle traş sırasındaki bir kesiğin mikrop kapması sonucu ölse de, aynı iz
firavunda da var. İkinci neden ölüm sırasında İngiltere’de bulunan köpeğinin
de uluyup ölmesi. Üçüncüsü ise Lord öldüğünde Kahire’nin ışıklarının tümden
kesilmesi!)
Tutankamon
zamanında, ayağı yere sıkı basan başrahip Ai ve özellikle de “hayat adamı” olan
başkomutan Horemheb’in desteği ile enerjik şekilde tüm politik aksaklıklar
gideriliyor; Mısır, eski durumuna kavuşuyor. Firavunluk Tutankamon’dan sonra Ai
ve Horemheb’e geçince tektann inancı son darbeyi alıyor; Aton kenti Amama ve
tektanrıcı inancı bütünü ile terk ediliyor; Aton’un ismi her görüldüğü yerden
siliniyor; Akhenaton ise kral listesinden çıkarılıyor ve Mısır halkı onu bütünü
ile unutuyor. Bu nedenle Akhenaton’un varlığı ancak son yıllarda rastlantısal
olarak bulunuyor. Böylece 18. Hanedanlık sona ermiş oluyor.
Geri dönüş döneminde Ai ve Horemheb’in reformlarından başka bir
olumlu olay daha yaşanıyor Mısır’da: Veba salgını sona eriyor! Akhenaton’un
iktidarı yıllarında halkı perişan eden ve firavunun da üç kızını kurban verdiği
bir salgın bu! “Salgın hastalığın politika ile ne ilgisi olabilir?” diye
içinizden soruyor olabilirsiniz. Oysa Yahudiliğin pseudepigrapha[94] kitaplarından
“Bo- ok of Jasher”, vebanın bizzat tanrı tarafından yollandığı defalarca
yazılmış! Halkın tektann inancına uymamalarını cezalandırmak için! (Önceki
bölümlerde vebanın Tevrat’ta da bir tanrısal gazap silahı, bir şeklinde
tanıtıldığını gördük). Bu olaydaki garip yan ise tanrısal vebanın tektanrı
inancı bütünü ile yok edilince başlamış değil, geçmiş olması! Bu durumda
tanrının, neden kendi inancına kökten son veren insanlara değil de, kendi
inancından olanlara cezalar verdiği sorusu da yanıtlanamıyor.
Garip Kafalı, Aseksüel Akhenaton Ailesi
Önceden
söylediğim gibi, Akhenaton’un da “akıbeti meçhul”. Devrildikten sonra çölde
sürgün olarak mı yaşamış; ölmüş mü belli değil. Ya da?..
1907’de
Luxor Krallar Vadisi’nde “Tomb 55” adıyla tanınan mezar bulununca büyük bir
heyecan dalgası her yanı sardı. Artık Akhenaton hakkındaki yanıtsız kalan
sorular cevaplanabile- cekti... ama bu buluşu büyük bir düş kırıklığı izledi;
çünkü lahi- din içi boştu! Mezarda ise sadece kızı Meketaten vardı. Sözün özü,
Akhenaton’un mumyası asla bulunamadı. Bu nedenle kimse onun sonu hakkında
bilgi sahibi değil. Zaten Akhenaton dönemi, önemli kişilerin birdenbire yok
oluvermesi ile tanınan bir dönem! Akhenaton kentinde yaşayan birçok soylunun ne
olduğu, nereye gömüldüğü veya nereye gittiği asla açıklanamamış. Bu kişilerin
veba salgınında öldükleri için mumyalanmadan gömüldükleri, hatta belki de
yakıldıkları teorileri ile bu “gayba” açıklama bulunmaya çalışılıyor, ama
teorinin kof yerleri de var; çünkü genelde mumyalarda çeşitli hastalıklar
sonucu oluşmuş yaralar gözlemlenmekte; yani ceset sahibindeki hastalıklar,
mumyalanmaya pek de engel değil.
Buraya
dek anlattıklarımı okuyanlar belki de Akhenaton’un, seks tapımı olan konumuz
ile pek de bir bağlantısı olmadığını düşündüler. Bir adam çıkmış, ya kendi
kafasına göre veya tann- sal esinle bir din yaratmaya çalışmış ve başarısızlığa
uğramış... bunun seks tapımı ile ilgisi ne? Önemli bir ilgisi var; o da şu; İlk
tektannlı dinin yaratıcısı Akhenaton aseksüel!.. tıpkı tektann ve tüm
peygamberler gibi!.. Sözün özü Akhenaton’un sekse karşı olması, ahlak, namus,
temizlik, kurtuluş vb. adına aseksüeliiğe yönlendirici kurallar koyması
anlamını aşıyor! Konuyu biraz açayım; Akhenaton dininde seks karşıtı bir
kuralın olup olmadığı belli değil (çünkü dinin içeriği ve kutsal şehrinde ne
gibi pratiklerle tapınıldığı bilinmiyor) ama yine de Akhenaton’un seks karşıtı
bir tavımın bulunduğu yolunda önemli iki kanıt var:
Bunların ilki Amon ile ilgili.
Anımsayacağınız gibi Amon, Akhenaton zamanında ismi her yerden silinen eski
baştann. Durup dururken neden Akhenaton’ca devrildiği anlaşılamamış.
Akenaton’un tektann sevdasmı realize etme girişimi yüzünden yok edildiği
söyleniyor ama illa bir tektannya gerek varsa, neden yaygın olarak tapılan bir
tannnın (Amon’un) değil de, adı sanı pek de bilinmeyen bir tanrının (Aton’un)
tektannhğa tayin edildiği sorusu da genelde yanıtsız kalıyor. Bu bilinmezleri
belki de biz yanıtlayabiliriz; çünkü Amon konumuzu çok yakından ilgilendiren
bir olguyu yönetiyor: Özgür seksi!
Şöyle
açıklayayım: Amon’un Min adlı bir “avatar”ı var. Hatta Koptos'lu bereket ve
seks tanrısı Min, Amon’un ilksel görünümü. Min bir seks tanrısı ve aynı Priapus
gibi sertleşmiş bir penisi olan bir erkek biçiminde imajine ediliyor; ona da
orji- lerle tapılıyor. Ayrıca Min de, Priapus ve diğer seks tanrıları gibi bir
bolluk tanrısı. Görülmekte ki Mısır’da bile bereket tanrıları aynı zamanda
seks tanrısı sayılmaktalar.
SİS - Egypt
State Information Service
(Mısır Hükümeti Bilgi Servisi - internet sitesi)
Verimlilik
tanrısı Min, Amon ile eş görülür. (...) Fallus taşıyan bir seks tanrısıdır.
Fertilite ve seksüel güç tanrısıdır. Onuruna or- giastik festivaller
düzenlenirdi. Çok popüler bir tanrıydı. (...) Hanedanlıklardan da öncesinden
tapılan çok eski bir tanrıydı (Aynı Hindistan’a
Aryan, Ege’ye Yunan istilası öncesine tapılan bereket tanrılarının kılık
değiştirerek bu dinlere de sızması gibi).
(...)
Başında aynı Amon gibi bir başlık vardı. (...) O aynı zamanda doğanın
verimliliğini sağlayan bir yağmur tanrısı olarak görülür; özellikle tahılların
büyümesinden sorumlu tutulurdu. (...) karavan ve kült merkezinden geçen
ticaret yollarının koruyu- cusuydu da.
Amon, sadece
Amon-Min olarak değil, kendi tapınaklarında da “çoğalmanın seksüel yanı”
olarak, cinsellikle ilgili bir tanrı olarak algılanırdı. Sözün özü, Akhena-
ton’un yok etmeye çalıştığı Amon değil, seks tapımıydı gerçekte.
Akhenaton’un
seksüalite olgusuna uzak, uyumsuz ya da karşı oluşunun ikinci kanıtı ise Amon’u
yok etmeye çalışmasından çok daha çarpıcıdır. Bu kanıt kendi görünümündeki bir
farklılıkla ilgilidir ve nedenselliği hâlâ tartışma konusudur: Akhenaton’un
yaptırdığı kendi heykellerinde cinsel organı yoktur! Ünlü TV kanalı Discovery
Channel’da hakkında yayınlanan bir programda, ayrıca araştırmacı Megaera Lorenz
tarafından belirtildiği gibi; "(...) çıplak olarak poz verdiği
heykelinde hiçbir çeşit cinsel organı görülmemektedir."
Did Akhenaten
Suffer From Marfan's Syndrome? Alwyn Burridge Akhenaten Temple, Project Newsletter No. 3
(...) zamanının
bazı sanatsal | çalışmalarında hadım olarak gö- İ rillür.
![]() |
Akhenaton’un hadım olmadığı; yani cinsel organının bulunduğunu ve hatta bu organın işlevsel olduğunu düşünmemize yetecek nedenimiz vardır... kayıtlara geçmiş altı çocuğudur bu neden. Heykellerinin kendi iradesi ile aseksüel biçimde yapıldığını da varsayabiliriz; çünkü herhangi bir antikçağ düzey yetki sahibi yandaşlarının da kendilerini aynı şekilde gösterdikleri de bilinmektedir! O zaman diyebiliriz ki, Akhenaton, bir kadını dölleyecek kadar işlevsel bir cinsel organa sahipti, ama belki bir mesaj vermek, belki de kendini böyle görmek için bu garip heykelleri yaptırdı.
Şimdi bu
noktada -bazı soruları yanıtladığımızı sandığımız bir anda- kafa karıştırıcı
bir bilgi daha verip, olayı biraz daha çıkmaza sokayım. Yakın geçmişte yapılan
arkeolojik bir buluş, yukarıda vardığımız sonuca garip bir boyut kattı.
Açıklayayım; İngiliz Eciptolog Joan Fletcher, York Üniversitesinden olan takımıyla
Nefertiti’nin mumyasını bulduğunu iddia etmesiyle ortalık karıştı. Bu varsayım
kesinleşmeden Mısır Reuters Ajansı’ndan alınan bilgiye göre uzmanlar, kraliçe
Nefertiti olduğu öne sürülen mumyanın cinsiyeti hakkında karar veremediler!
Ünlü Mısırbilimci Zahi Hawass onun dişi olmadığını söyledi. New York
Üniversitesi’nden Don Brothwel! cinsiyeti konusunda bazı karışıklıklar
olduğunu belirtti. Sonunda bir rapor yayınlanarak; “Erkek jeııitalleri
taşımadığı için kadın olduğu" konusunda karara varıldı. Uzmanlar
böylesine “ortada” ve “zorlama” bir karar aladursunlar; Zahi Hawass bir
gözlemini dile getirerek bastırılmaya çalışılan kuşkuları yeniden canlandırdı.
Hawass, Nefertiti’nin altı çocuk annesi olduğuna dikkat çekmekte ve altı kez
doğum yapmış bir kadının kalçalarının böylesine dar olmasını açıklamanın
olanaksızlığının altını çizmekteydi.
Elimize yeni bilgiler geldiğine
göre, konuyu bir kez daha toparlayalım: Sağduyulu bir biçimde düşünerek,
Akhenaton’un çocuk sahibi olduğuna göre, aktif bir cinsel organı bulunduğunu;
ama kimi nedenlerle bunu gizlediği noktasına varmıştık. Ama ortaya Nefertiti
çıkınca işler biraz karıştı; çünkü çocuk sahibi olan Nefertiti’nin kalça
kemiklerinde, doğum yapmış kadınlarda görülen dejenerasyon izlenememekteydi!
Yani Nefertiti’nin aseksüel- liği çağrıştıran garip yapısı, Akhenaton’un
aseksüel heykelleri ile vanlan: “Kişisel seçimi ile kendini böyle gösterdi”
sonucu ile açıklananıayacak ölçüde gerçekti. Sözün özü bu kankoca’nın ikisinde
de cinsel kimlik hakkında kuşku uyandıracak veriler bulunmaktaydı... Oysa
ikisinin de çocukları olduğu biliniyordu.
Akhenaton ve Nefertiti arasındaki
garip benzerlik sadece seks organları konusunda da değil; onların fiziksel
oluşumları açısından da ilginç biçimde benzeşmekteler... ama bu benzer
fiziksel yapı, öyle bir oluşum ki, genel insan görünümüne uymamakta! Öncelikle
bir bilgi aktarayım; Akhenaton’un heykellerindeki gariplik sadece üreme
oranlarının olmaması ile de sınırlı değil; Akhenaton, iktidarının ilk
yıllarında diğer insanlara benzer şekilde tasvir edilse de, Amama dönemi
heykellerinde bütünü ile geniş kalçalı, adalesiz, uzun kollu, uzun boyunlu ve
şiş göbekli biri bi- çimde görülmekte. Bu özellikler öylesine alışılmadık ki,
araştırmacılar adı geçen niteliklerinin nedenini kalıtsal hastalıklarda
arıyorlar: Froehlich ve Marfan sendromlan gibi! Froehlich hastalığı hormonal
bir bozukluk; erkeklerde hormonal ve duygusal dengesizlikler yaratıyor, cinsel
arzuyu azaltıyor, şişmanlık ve di- şisel bir görünüme neden olabiliyor... ki,
bu nitelikler firavuna uygun. Diğer yandan üreme kapasitesi ile zekâ
seviyesinde de düşüşler yaratabiliyor; oysa Akhenaton’un çocuklarının olduğu ve
zekâsında herhangi bir gerilik bulunmadığını biliyoruz. Böylelikle uzmanlar
Marfan sendromu olasılığını devreye sokuyorlar. Marfan sendromu ise bir “bozuk
gen” hastalığı. Kalıtsal bir hastalık; zekâ ve üreme yeteneğini yok etmediği
gibi, Akhena- ton’da da izlenen fiziksel görünümde gariplikleri yaratıyor. Bu
nedenle bilim adamları bu hastalık üzerinde daha fazla duruyorlar. Üstelik bu
hastalık, birçok ünlünün de başına dert olmuş, ama onların yaratıcılığını
olumsuz yönde etkilememiş.
Excerpt from
Biblical Archaeologist,
Alwyn Burridge,
59:2, s.127-128
Marfan, diğer genetik anormalliklerde görüldüğü gibi, zekâyı ters
yönde etkilemez. Tam tersine,
bu anormalliğe sahip kişiler sıklıkla parlak ve karizmatik kişilerdir.
Abraham Lincoln, Rachmaninojf, Niccolo Paganini, (...) Marfan sendromu
hastalığı bulunan kişilerdir.
O zaman her şey
açıklanıyor; her soru yanıtlanıyor mu? Görünüşe göre! Ama bence yukarıdaki
veriler bilinmeyenlere hiçbir ışık tutmamaktalar! Işık tuttukları sanılıyor;
çünkü ne yazık ki sınırların ötesinde kalanlara, yani düşlere yer yoktur bilim
dünyasında (acaba bu nedenle mi Tutankamon’un neredeyse dokunulmamış mezarını
bulan Howard Carter da, Truva antik kenti bilim adamlarınca Homeros’un
uydurması sayılırken İlli- ada yardımıyla kenti bulan Heinrich Scheilmann da
bilim adamı değil, arkeolojiye meraklı serüvencilerdi?). Oysa eğer bilim
adamlarından düşler kurmaları da beklenseydi, belki de Akhe- naton ve karısının
görüntüsü arasındaki çok garip bir diğer benzerlik, bilim adamlarını bazı
sorular sormaya iterdi! Üstelik bu üzerinde durulmayan benzerlik öylesine
ortada ki, sıradan bir insanın bile kolayca görüp, düş gücünü biraz olsun
kullanabili- yorsa yorumlar yapabilir:
Adı
geçen gariplik, Akhenaton ve Nefertiti’nin “inanılmaz biçimdeki kafa yapıları”
şeklinde özetlenebilecek olan bir dutum. İkisinin de başı, görülmedik şekilde
arkaya doğru uzamış. Bu baş yapısı ise Akhenaton için öne sürülen hastalıkların
semptomlarından biri değil. Nedeni bilinmiyor... üzerinde de
![]() |
sanatsal
kaygılarla böyle ilginç şekillerde çizildiği öne sürüldü tabii. Ama
Nefertiti’nin mumyası olduğu öne sürülen mumyanın kafatası incelenince, acayip
iskeletsel oluşumun Mısırlı antik heykeltraş ve ressamların yaratısı değil,
doğal bir yapı olduğu ortaya çıktı ve bulunabilen diğer bazı mumyaların
röntgenleriyle kanıtlandı.
İşin daha
çarpıcı yanı ise Akhenaton’un yerine tahta çıkıp seks tanrısı Amon inancını
geri getiren Tutankamon’un başı normal oranlardaydı!
Böylelikle
ortaya çok ilginç bir görünüm doğmaktaydı: İlk tektanrıh dinin peygamberi ve
ailesi sıradan insana benzemiyorlardı. Hem olağan insanın doğasına ters düşen
ve de bu yüzden insanların uyum göstermekte zorlandıktan kurallarla rahatça yaşayabilmeleri;
ikinci olarak görünüm açısından!
Her ne kadar halka fazla yansımamış olsa da, tektanrılı dinler ve
öncelleri kaybolan peygamberlerle doludur! Kimi yok olur; kimi “alınır”...
kiminde ise bir terslik olur, “gideceği yere” gidemez! Yaşamakta olduğumuz çağ
olan akıl çağında bu öyküler de -nice ilkçağ mit ve tabletleri ile insana
yansıtılan bilgiler gibi- geçmişin cahil insanlarının “masalları’’ olarak
nitelenir. Oysa peygamberler hakkında anlatılanların yazdığı kitaplar hâlâ
kutsal kitaplardır; ve bu kitaplar aracılığı ile var olmuş iki dine hâlâ yaygın
biçimde inanılmakta, yaşamlar bu kurallara göre bi- çimlendirilmektedir...
içeriğinin yarısı “gerçekdışı hikayeler” olarak görülen kutsal kitaplardaki
kurallara göre... Garip olsa da kitapların dinlerine gösterilen saygı,
kitapların içeriğinde yazanlara gösterilmez; ki bu durum da akıl adlı fenomen
ile yola çıkıldığında karşılaşılan çelişkilerin bir diğeridir. Çok önemli
bilgiler içermektedir oysa anlatılanlar; tek başlarına belki -günümüz
kriterleri bazında bakılınca- “saçma”dırlar; ama çok farklı inanışların
“saçmalık”ları bir araya getirilince ortaya yadsınması hayli güç bilgiler
akmaya, gerçekler çıkmaya başlar. İşte kitabın bu bölümünde, farklı ataerkil
inançları yanyana koyup, aralarındaki çakışma noktalarından yola çıkacak ve
böyle- ce daha önce pek az kimsenin geçtiği yollardan ilerleyeceğiz.
Akhenaton ve
ailesinin ilginç olan yönleri sadece görüntüleri ile sınırlı değildir. Başta
Akhenaton olmak üzere, karısı Ne- fertiti, Smenkhkara, Tutankamon’un da
gerçekte kim oldukları, hatta bundan önemlisi, sonlarının ne olduğu
bilinememektedir. Akhenaton, Nefertiti, Smenkhkara tarih sayfalarına birdenbire
ortaya çıkarlar, ardından birdenbire yok olurlar. Akhenaton’un Teb’deki
çocukluğu hakkında hiçbir kayıtın olmaması, hiçbir resmin veya heykelinin
bulunamaması durumun garipliğini katlar. Bu gerçeğin nedenini bilim adamları,
ailesinin onu dışlamış olabileceği teorileri ile açıklamaya çalışırlar. Sonu
belli olmayan Akhenaton’un, belki başı da belli değildir yani!
Hepsi
bu kadar da değil; Akhenaton’un sonunun ne olduğunun anlaşılamaması ve
mumyasının bulunamaması gibi; onun döneminde yaşamış insanların çoğunun da
cesetleri ortada yoktur!.. Oysa Amama'da kurulan kutsal Akhetaten kentinde
yirmi yıl yaşandığına göre, bu süreçte bazı insanlar ölmüş olmalıdır. Peki bu
insanlar mezarları bulunamadığına göre nerededirler?
Hz. İsa
Cesedi kayıp
seçilmişler sadece Akhenaton, ailesi ve çevresine özgü bir durum da değil!
Ondan ortalama 2000 yıl sonra ortaya çıkacak; ama onun açtığı bayrağı
taşıyacak; onun gibi aselsüelliği savunacak ve hatta bu eğilimi doruklara
ulaştıracak olan bir diğer peygamberin de cesedinin kayıp olduğu bilinir:
İkinci tektanrılı din olan Hıristiyanlığın peygamberi, tanrının oğlu tanrı
İsa’nın!
Aslında
İsa’nın cesedi tam olarak kayıp da sayılmaz; çünkü İsa dirilmiş ve “yürüyüp
gitmiştir”! İlk başta kulağa garip gelen ve bu nedenle işin içinde bir yanlış
anlaşılma olabileceğini düşündüren bu sözler ise Hıristiyanlıkta bütünü ile
doğrulanır; çünkü İncil’e göre İsa dirileceğini havarilerine açıkça söylenmiş;
bu sözler o henüz yaşarken çevreye yayılmış ve herkes tarafından bilinir
olmuştur.
İncil, Matta 16:
21
Bundan sonra İsa, kendisinin Yeruşalim'e gitmesi, ileri gelenler,
başkâhinler ve din bilginlerinin elinden çok acı çek- mest, öldürülmesi ve
üçüncü gün dirilmesi gerektiğini öğrencilerine anlatmaya başladı.
22 Bunun üzerine Petrus O'nu bir kenara
çekip azarlamaya başladı. "Tanrı korusun, ya Rab! Senin başına asla böyle
bir şey gelmeyecek!" dedi.
23
Ama İsa Petrus'a dönüp, "Çekil önümden, Şeytan!" dedi,
"Bana engel oluyorsun. Düşüncelerin Tanrı'ya değil, insana özgüdür."
Ve İsa
öldürülür. Ama dirileceği düşüncesi çevreye öylesine yayılmıştır ki, bazı
kişiler vali Pilatus’a gelerek, bu “şaiyalar” nedeniyle bazı önlemler
alınmasını isterler. Dirilme söylentisi geniş halk kitlelerince bilindiği için
vali Pilatus bu öneriyi dikkate alır; İsa’nın konulduğu kaya mezarın kapısını
büyük bir taş ile kapatır ve başma nöbetçi asker diker:
62-63 Ertesi gün, yani Hazırlık
Günü'nden sonraki gün, baş- kâhinlerle Ferisiler Pilatus'un önünde toplanarak,
"Efendimiz" dediler, "O aldatıcının, daha yaşarken, ‘Ben
öldükten üç gün sonra dirileceğim' dediğini hatırlıyoruz.
64
Onun için buyruk ver de üçüncü güne dek mezarı güvenlik altına
alsınlar. Yoksa öğrencileri gelir, cesedini çalar ve halka, 'Ölümden dirildi’
derler. Son aldatmaca ilkinden beter olur."
65
Pilatus onlara, "Yanınıza asker alın, gidip mezarı dilediğiniz
gibi güvenlik altına alın" dedi.
66
Onlar da askerlerle birlikte gittiler, taşı mühürleyip mezarı
güvenlik altına aldılar.
Oysa alman güvenlik önlemleri yeterli olmaz! “Haftanın ilk günü
erkenden” mezarını ziyarete giden sevenleri mührün koparılmış, mezarın
önündeki ağır taşın yerinden oynamış olduğunu görürler: İncil, Yuhanna 20:
1
Haftanın
ilk günü erkenden, ortalık daha karanlıkken Mecdelli Meryem mezara gitti. Taşın
mezarın girişinden kaldırılmış olduğunu gördü.
2
Koşarak
Simun Petrus'a ve İsa'nın sevdiği öbür öğrenciye geldi. “Rab'bi mezardan
almışlar, nereye koyduklarım da bilmiyoruz" dedi.
3
Bunun
üzerine Petrus'la öteki öğrenci dışarı çıkıp mezara yöneldiler.
4
İkisi
birlikte koşuyordu. Ama öteki öğrenci Petrus’tan daha hızlı koşarak mezara önce
vardı.
5
Eğilip
içeri baktı, keten bezleri orada serili gördü, ama içeri girmedi.
6-7 Ardından
Simun Petrus geldi ve mezara girdi. Orada serili duran bezleri ve İsa'nın
başına sarılmış olan peşkiri gördü. Peşkir keten bezlerle birlikte değildi,
ayrı bir yerde dürülmüş duruyordu.
8 O zaman mezara ilk varan öteki öğrenci de içeri girdi. Olanları
gördü ve iman etti.
İsa’nın
“dirilişini”, yani mezarda üç gün kaldıktan sonra her nasılsa mezarından çıkmış
bedenini görüp izleyenler sadece havariler de değildir; Incil’e göre İsa, tam
500 kişiye görünmüştür:
3-4 Aldığım
bilgiyi size öncelikle ilettim: Kutsal Yazılar uyarınca Mesih günahlarımıza
karşılık öldü, gömüldü ve Kutsal Yazılar uyarınca üçüncü gün ölümden dirildi.
5
Kefas'a, sonra Onikiler'e göründü.
6
Daha sonra da beş yüzden çok kardeşe aynı anda göründü. Bunların
çoğu hâlâ yaşıyor, bazılarıysa öldüler.
İsa dirilmiş ve Hollywood
filmlerindeki vampirler gibi mezarını açıp, çıkıp gitmiş olabilir mi? İlk
duyuşta çok inanılmaz gelen bu sözlerin ise Hıristiyanlıkta son derece saygı
gören ve kabul edilmiş bir düşünce olarak onaylandığı bilinmelidir; çünkü
inançta Mahşer Günü’nde iyi kulların dirileceği, -hayır, soyut anlamıyla
değil, basbayağı yatmakta oldukları mezardan çıkarak dirileceği- inancı
vardır.
35
Ama
biri çıkıp, "Ölüler nasıl dirilecek? Nasıl bir bedenle gelecekler?"
diye sorabilir.
36
Ne
akılsızca bir soru! Ektiğin tohum ölmedikçe yaşama kavuşmaz ki!
41
Güneşin
görkemi başka, ayın görkemi başka, yıldızların görkemi başkadır. Görkem
bakımından yıldız yıldızdan farklıdır.
42
Ölülerin
dirilişi de böyledir. Beden çürümeye mahkûm olarak gömülür, çürümez olarak
diriltilir.
43
Düşkün
olarak gömülür, görkemli olarak diriltilir. Zayıf olarak gömülür, güçlü olarak
diriltilir.
Öte
yandan İsa ile “diriliş”, çok yakından ilgili konulardır; çünkü onun olduğu
yerlerde dirilen ölülere sıklıkla rastlanır.
Öncelikle İsa ölü bir kızı diriltir:
38
Havra yöneticisinin evine vardıklarında İsa, acı acı ağlayıp
feryat eden gürültülü bir kalabalıkla karşılaştı.
39
İçeri girerek onlara, "Niye gürültü edip ağlıyorsunuz?"
dedi. "Çocuk ölmedi, uyuyor."
40
Onlar ise kendisiyle alay ettiler. Ama Isa hepsini dışarı
Çıkardıktan sonra çocuğun annesini babasını ve kendisiyle birlikte olanları
alıp çocuğun bulunduğu odaya girdi.
41
Çocuğun elini tutarak ona, "Talita kumi!" dedi. Bu söz,
"Kızım, sana söylüyorum, kalk" demektir. On iki yaşında olan kız hemen ayağa
kalktı, yürümeye başladı. Oradakileri derin bir şaşkınlık aldı.
42
İsa, "Bunu kimse bilmesin" diyerek onları sıkı sıkıya
uyardı ve kıza yemek verilmesini buyurdu.
İkincil olarak
İsa, çoktan ölmüş bir Yahudi peygamberi olan İlyas ve Musa ile konuşurken
görülür!
1
Altı
gün sonra İsa, yanına yalnız Petrus, Yakup ve Ya- kııp'un kardeşi Yuhanna'yı
alarak yüksek bir dağa çıktı.
2
Onların
gözü önünde İsa'nın görünümü değişti. Yüzü güneş gibi parladı, giysileri ışık
gibi bembeyaz oldu.
3
O
anda Musa'yla İlyas öğrencilere göründü. İsa'yla konuşuyorlardı.
30-31 O anda görkem içinde beliren
iki kişi İsa'yla konuşmaya başladılar. Bunlar Musa ile İlyas'tı. İsa'nın
yakında Yeru- şalim'de gerçekleşecek olan ayrılışını konuşuyorlardı.
32
Petrus
ile yanındakilerin üzerine uyku çökmüştü. Ama uykuları iyice dağılınca İsa'nın
görkemini ve yanında duran iki kişiyi gördüler.
33
Bunlar
Isa'nın yanından ayrılırken Petrus İsa'ya, “Efendimiz" dedi, "Burada
bulunmamız ne iyi oldu! Ûç çardak kuralım: Biri sana, biri Musa'ya, biri de
İlyas'a." Aslında ne söylediğinin farkında değildi.
34
Petrus
daha bunları söylerken bir bulut gelip onlara gölge saldı. Bulut onları
sarınca korktular.
35
Buluttan
gelen bir ses, "Bu benim Oğlum'dur, seçilmiş Olan'dır. O'nu
dinleyin!" dedi.
Ses
kesilince İsa'nın tek başına olduğu görüldü. Öğrenciler bunu gizli tuttular ve
o günlerde hiç kimseye gördüklerinden söz etmediler. Bu ilginç bilgileri doğrulayan bir kutsal kitap daha vardır:
Tevrat... yani Hıristiyanlık öncesindeki tektannlı dinin kutsal kitabı,
İlyas’ın “geri geleceğini” önceden bildirmiştir:
5
"RAB'bin büyük ve korkunç günü gelmeden önce size Peygamber
İlyas’t göndereceğim.
6 O babaların yüreklerini çocuklarına,
çocukların yüreklerini babalarına döndürecek. Öyle ki, gelip ülkeyi
lanetleyerek yok etmeyeyim."
Yüzyıllar sonra yazılmış olan
Incil’de, verilen bu haberin gerçekleştiğini, İsa ağzıyla doğrulamıştır: İsa,
kendi zamanında İlyas’ın çoktan gelmiş olduğunu açıklar:
10
Öğrencileri O'na şunu sordular: “Peki, din bilginleri neden önce
İlyas’ın gelmesi gerektiğini söylüyorlar?”
11
İsa, “İlyas gerçekten gelecek ve her şeyi yeniden düzene
koyacak" diye yanıtladı.
12 “Size şunu söyleyeyim, İlyas zaten
geldi, ama onu tanımadılar, ona yapmadıklarını bırakmadılar. Aynı şekilde İnsanoğlu
da onların elinden acı çekecektir."
Üçüncü ilginç olay ise İsa gerili
olduğu çarmıhta son nefesini verdiği anda yaşanır; çünkü o anda sadece bir kız
çocuğu ve eski peygamberler değil; birçok ceset dirilerek, mezarlardan
Çıkmışlardır!
50
İsa, yüksek sesle bir kez daha bağırdı ve ruhunu teslim etti.
O anda tapmaktaki perde yukarıdan aşağıya
yırtılarak ikiye bölündü. Yer sarsıldı, kayalar yarıldı.
51
Mezarlar açıldı, ölmüş olan birçok kutsal kişinin cesetleri dirildi.
52
Bunlar mezarlarından çıkıp İsa'nın dirilişinden sonra kutsal kente
girdiler ve birçok kimseye göründüler.
Ölülerin belli
zamanlarda, belli tanrısal etkiler altında, örneğin Mahşer günü, dirilerek
mezarlarından çıkacağı inancı sadece Hıristiyanlıkta yer almaz; bir kehanet
sistemi olarak algılansa da, aslında derin bir ezoterik öğreti olan Tarot
bilgeliğine de yansımış; Tarot bilgilerinin görüntüleri olan destenin XX.
kartına apaçık şekilde girmiştir. Destenin son kartı olan ve her
şeyin sonunu gösteren “major arcana”
sayılan XX numaralı kart, diriliş düşüncesinin içeriğini kuşkuya yer
bırakmaksızın sadece anlatmakla kalmaz; gösterir de!
Tektannnm seçilmişlerinin
cesetlerinin bulunmaması durumu sadece Akhenaton ve yakınlarının mumyalarnın
kayıp olması; ya da İsa’nmki gibi “dirilme sonucu gitmiş” sayılması durumlarından
başka koşullarda da izlenir... peygamberin bedeninin ölmeden “ebedi aleme
intikal etmesi” gibi... çünkü kimi peygamberler normal insanlar gibi
yaşadıkları halde, normal insanlar gibi ölmemişler; tanrı tarafından “alınmışlardır”.
Bu ilginç
rivayeti anlatmaya Yahudi peygamberi İlyas ile başlayalım: İsa henüz
hayattayken, yüzyıllar önce ölmüş Musa ile birlikte görüldüğünde, yanlarında
yer alan üçüncü “gayb aleminden gelmiş" peygamberdir İlyas. Dirilme, daha
doğrusu diriltme olgusu ile de tıpkı İsa gibi yakından ilgilidir;
Bir çocuğu,
üzerine yatarak diriltmiş, ölmemiş, ama ölmeden “tanrının ateş arabası”
tarafından “göğe alınmış” bir garip peygamberdir. İlyas, başlı başına bir
fenomendir zaten. İlya, yani İlyas’a, her ne kadar Tevrat’ta “İlya da bizim
gibi bir insandı” (Yakub 5:17) denilse bile, bir başka ölümsüz kişi olan Hızır
peygamberin de kardeşi olması, üzerinde durulması gereken bir diğer kilit
noktadır.
İlyas’ın
“gidişi”, bir çeşit asistanı olan Elişa ile Şeria nehri kıyısında yürürlerken
gerçekleşir. Tevrat’tan izlediğimize göre her ikisi de az sonra neler olacağını
bilmektedirler. İlyas öncelikle -aynı Musa’nın Kızıldeniz’i (doğrusu Sazlık
Denizi’ni) asası ile ayırması gibi, pelerini ile nehri ikiye ayırır; ardından
Elişa ile nehir tabanından yürüyerek geçerler; sonunda sadece İlyas ateş
arabalarınca alınır.
11
Ve vaki oldu ki. onlar yürüyüp konuşurlarken, işte, ateşten araba
ve ateşten atlar, ve ikisini birbirinden ayırdılar; ve II- ya kasırgada göklere
çıktı.
12
Ve Elişa görüp bağırdı: ‘‘Baba, ey baba, İsrail’in arabası ve onun
atlıları".
Bu olay üzerine
çevredeki kişiler koşup gelirler, Elişa’ya, İl- yas'ı aramak için elli adam
yollamayı önerirler; çünkü peygamberi “rabbin ruhunun kaldırdığını”
görmüşlerdir. Elişa boşuna gitmemelerini, çünkü İlyas’ı artık kimsenin
bulamayacağını söyler. Adamlar çok yalvarırlar, sonunda Elişa ikna olup arama iznini
verir. Elii adam dağlarda üç gün boyunca İlyas’ı ararlar ama peygamberden iz
yoktur. îlyas ölümsüzlüğe kavuşmuştur.
İşte
İsa'nın ölmeden önce görüp konuştuğu İlyas, böylesi bir İlyas’tır. İsa ile
İlyas, ikisi ve Musa’nın buluştuğu gün ise “İsa’nın ayrılışını” konuşmakta,
belki de bu işin detaylı planını yapmaktadırlar:
30-31
O anda görkem içinde beliren iki kişi İsa'yla konuşmaya başladılar. Bunlar
Musa ile İlyas’tı. İsa'nın yakında Yeru- şalim'de gerçekleşecek olan ayrılışını
konuşuyorlardı.
Oysa
büyük olasılıkla plan başarısız olur; çünkü İsa, çarmıha gerildikten sonra acı
içinde ölürken son sözleri ile tanrıya değil, İlyas’a seslenmiştir. Kutsal
kitaplarda bu seslenişin “Tanrım neden beni bıraktın?" şeklinde
yer aldığı olur; oysa sözlerin gerçeği "Eli, Eli, lama sabaktani?”
biçimindedir ve anlamı “Eli (İlyas’ın İbranicesi) neden beni
bıraktın?" şeklinde tercüme edilmektedir.
46
Ve 9. Saate doğru İsa -Eli, Eli, lama sabaktani- yani Tanrım
neden beni bıraktın diye bağırdı.
İşte bu
sözlerden, İsa-İlyas buluşmasında İsa’nın “güvenlik içinde dünyadan ayrılışı”
hakkında randevulaşıldığr, oysa bilinmeyen bazı nedenler yüzünden bu
randevunun gerçekleşemediği; sonuçta İsa’nın çarmıha gerilerek öldürüldüğünü
düşünmek pek de zor olmasa gerektir.
Öte
yandan İsa’nın seslendiği kişinin tann değil, İlyas olduğu; hatta İlyas’ı
kendini aldırmak için çağırdığı çevredeki seyirciler tarafından bile
bilinmektedir... ki bu gerçek açıkça Incil’de yazar!
47 Orada
duran bazıları bunu işitince -Bu adam İlya’yı (İl- yas) çağırıyor-
dediler.
49
Başkaları da dediler -Bırak görelim, İlya onu kurtarmaya
gelecek.mi?
50
Ve İsa yüksek sesle yine bağırdı, ve ruhunu verdi.
Eşdeyişle
İsa ölmeden önce apaçık şekilde İlyas’ı beklemiş; ama beklentisi her nedense
boş çıkmıştır. Aslında randevunun tam bir başarısızlıkla sonuçlandığını da
söylemek zordur; çünkü İsa’nın öldükten sonra dirilmiş olması belki de
randevunun geç olsa da gerçekleştiğini göstermektedir!
' Ölmeden göğe
alman; ama İsa’yı aynı şekilde alamayan İl- yas’ın yardımcısı Elişa -İsa ve
İlyas kadar olmasa da- incelemeye değer bir diğer peygamberdir. Onun cesedi
kayıp veya alınmış değildir; ama o da diriltmekle ve diğer bazı ilginç gerçeklerle
ilgili bir peygamberdir.
Elişa’nın
Tevrat’ta yazan birçok mucizesi var; ama bunlar telekinezi ve telepati ile
dolaylı da olsa açıklandığı için fazla üzerlerinde durmayacağım. Elişa’yı
tanıtırken size yansıtmak istediğim ilk özelliği ise gözlerindeki bakış. Öyle
ki, bu bakışı ile çocukları lanetleyebiliyor.
23
Elişa oradan ayrılıp Beytel'e giderken kentin küçük çocukları yola
döküldüler. "Defol, defol, kel kafalı!" diyerek onunla alay ettiler.
24
Elişa arkasına dönüp çocuklara baktı ve RAB'bin adıyla onları
lanetledi. Bunun üzerine ormandan çıkan iki dişi ayı çocuklardan kırk ikisini
parçaladı.
Elişa’nın
bizi ilgilendiren en önemli “yeteneği” ise ölü diriltmesi. Tevrat’ta, kendine
yardım eden Şıınemli zengin kadının oğlu ölünce kadının ondan yardım istemesi
ve Elişa’nın da çocuğu diriltmesi ayrıntılı biçimde anlatılmakta:
32
Elişa eve vardığında, çocuğu yatağında ölü buldu.
33
İçeri girdi, kapıyı kapayıp RAB'be yalvarmaya başladı.
34
Sonra ağzı çocuğun ağzının, gözleriyle elleri de çocuğun gözleriyle
ellerinin üzerine gelecek biçimde yatağa, çocuğun üzerine kapandı. Çocuğun
bedeni ısınmaya başladı.
35
Elişa kalkıp odanın içinde sağa sola gezindi, sonra yine dönüp
çocuğun üzerine kapandı. Çocuk yedi kez aksırdı ve gözlerini açtı.
36 Elişa Gehazi'ye, "Şunemli
kadını çağır" diye seslendi. Gehazi kadını çağırdı. Kadın gelince, Elişa,
"Al oğlunu" dedi.
Elişa’nın
hikayesinde, insanları dirilten peygamberlerle ilgili çok önemli bir dipnot
bulmaktayız: Ölü dirilten kişilerde sanki farklı bir enerji bulunduğu ve bu
enerjiyi ölüye aktararak cesedi diriltmeleri gibi... Tevrat’a göre sadece Elişa
değil, Elişa’nın cesedi bile bu enerjiye sanki sahiptir; çünkü o ölüp
gömüldükten yıllar sonra mezarına atılan bir ölü, kendi kendine dirilmiştir!
Bu
ilginç olay Elişa ölüm döşeğindeyken geçmeye başlar. İsrail kralı, Elişa son
saatlerini yaşarken evine gelir ve onu son nefesini verirken izler.
Gördüklerinin ne olduğu açıklanmaz Tevrat’ta ama kralın sözleri gördüklerini
birebir tanımlar;
Tevrat, 2 Krallar 13:
14
Elişa ölümcül bir hastalığa yakalandı. İsrail Kralı Yeho- aş gidip onu ziyaret
etti, "Baba, baba, İsrail'in arabası ve atlıları!" diyerek ağladı.
Bilmem
anımsadınız mı? Bu sözleri Elişa, o zamanki efendisi “göğe alınırken”
söylemişti!
11Ve vaki oldu ki, onlar yürüyüp
konuşurlarken, işte, ateşten araba ve ateşten atlar, ve ikisini birbirinden
ayırdılar; ve II- ya kasırgada göklere çıktı,
12 Ve Elişa görüp bağırdı: "Baba,
ey baba, İsrail'in arabası ve onun atlıları".
Tevrat’ta,
Elişa’nın cesedinin, daha doğrusu kemiklerinin bir “canlandırma” enerjisi
yaydığını anlatan bölüm ise yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktır.
20
Elişa öldü ve gömüldü. Her ilkbaharda Moav akıncıları İsrail
topraklarına girerlerdi.
21 Bir keresinde Israililer, ölü
gömerken akıncıların geldiğini görünce, ölüyü Elişa’nın mezarına atıp
kaçtılar. Ölü Elişa’nın kemiklerine dokununca dirilip ayağa kalktı.
Hanok
Elişa
normal bir ölümle ölmüş; ama göğe, büyük olasılıkla tanrının yanma gitmemiş;
mezarında çürümüş; ama İlyas gibi ölmeden tanrısına kavuşan başka peygamberler
de var. Örneğin Hanok; “Adem’den sonra 7. olan” Hanok... Fazla bilgi yok hakkında
Tevrat’da:
24 Ve Hanok Allah ile yürüdü, ve gözden kayboldu, çünkü Allah onu
aldı.
Tevrat’ta çok kısaca söz edilse de, Hanok’un “alınması” konusu
Incil’e yansıyacak ölçüde önemsenmiş ve ikinci tektanrıcı kutsal kitap da bu
olayı doğrulamış:
5
İmanla Hanok ölüm görmemek üzere naklolundu, ve bulunamazdı, çünkü Allah onu
nakle finişti.
Ölmeden tamının
yanına alınma olayı sadece Yahudiliğe özgü de değil. Alevilerin 12 imamından
sonuncusu olan Muharn- med Mehdi de göğe çekilmiş; hem de iki kez:
Babası 11. İmam
Hasan-ül Askeri öldürülünce beş yaşında imam olmuş, babasının cenaze namazını
kıldırıp 70 yıl boyunca görünmez olmuş. Ama bu arada dört temsilcisi aracılığı
ile buyruklar yollamaktan da geri durmamış. Alevilikte bu döneme Gaybet-I
Sugra (küçük kayboluş) deniyor. Halen süren ikinci kayboluşu ise Gaybet-I Kübra
(büyük kayboluş). İnanışa göre Kıyamet yaklaşırken yeniden gelecek dünyaya.
Tanrının
yanma ölmeden gittikleri için cesetleri olmayan peygamberler ile ilgili bu
bilgileri edindikten sonra Akhenaton için de kimi benzer teoriler geliştirmek
sanırım çok da anlamsız değildir. İlk tektanrıcı -deyim yerindeyse- peygamberin
de başarısızlığa uğrayınca dünya üzerinden “alınmış” ve tanrının yanına doğru
bir yolculuğa çıkmış olduğundan kuşkulanmak için belki de yeterli veri vardır
elimizde. Buna ek olarak Akhenaton’un Amama’da kurduğu Akhenaton kentinde
yaşayanların mumyalarının da bulunamamış olmasının nedeni, bu insanların da
Hanok ve diğerleri gibi “ölümü görmemek üzere naklolunduğu” düşüncesi ile
açıklanamaz mı? Diğer yandan bu insanlar, -eğer Akhenaton gibi-
naklolunmuşlarsa, peygamberler kadar seçilmiş birer insan sayılmalıdırlar. Bu
seçilmişliğin ölçüsü, İsa’nın havarilerine İlyas hakkında söylediği gibi,
dünyaya geri gelme, ama diğerlerince bilinmeme düzeyine varmış olabilir mi?
(İncil, Matta 17:12). Uzun sözün kısası: Akhetatonlular hâlâ aramızda yaşıyor
olabilirler mi?
Tanrının yanına
Gidip Dönenler!
Önceki bölümde
kimi seçilmiş insanların “gidişlerinden” söz ettik ama incelediğimiz bölümlerde
nereye gittikleri hakkında bir bilgiye ulaşamadık; çünkü kutsal kitaplar
genelde yok olan peygamberlerin gidişlerinden söz ettiler; ama gittikleri yerde
gördükleri hakkında bilgi vermediler. Bu bölümde farklı peygamberlerin
yaşamlarını mercek altına alıp, şu sorulara yanıt arayacağız:
Bu
peygamberlerin gittikleri yer neresidir?
Bu
peygamberlerin gittikleri yer nasıl bir yerdir?
Bu
peygamberlerin gittikleri yerden dönmek olası mıdır?
Bu
farklı sorulan ayrı ayrı yanıtlayabilmek için farklı peygamberlerin
yolculuklarını ele almak gerekli; çünkü her peygamberin yolculuğu, bir
diğerinden farklı bilgiler içermekte. Örneğin ilk olarak ele alacağımız Yahudi
peygamberi Yakup’u incelemekle, tanrının sırtının nasıl bir insan tarafından
yere getirildiğini öğrenecek, Yakup'un tanrı ile görüşmesini, hatta güreşmesini
izleyeceğiz!
Yakup,
İbrahim'le başlayan “Yahudi peygamberleri” soyundan gelen bir kişidir. Bu soy,
birbirini izleyen peygamberler boyunca dünya üzerine erkekegemen inancı
getirip yaymak için savaşan insanlardan oluşur. Yahudilik dininin temellerinin
atıldığı bir süreçtir bu aynı zamanda ve Tann’nın, Terah oğlu (Tevrat’ta
kişilerin genelde babalan tanıtılır; anneler çok seyrek olarak bir isim ve
kişiliğe sahip olurlar) İbrahim’i seçip, onu ve ailesini yurdundan
çıkartmasıyla başlar:
8
Bir yabancı olarak yaşadığın toprakları, bütün Kenan ülkesini
sonsuza dek mülkünüz olmak üzere sana ve soyuna vereceğim. Onların Tanrısı
olacağını"
2-3 "(...)
“Kardeşler ve babalar, beni dinleyin. Atamız İbrahim daha Mezopotamya'dayken,
Harran'a yerleşmeden önce, yüce Tanrı ona görünüp şöyle dedi: ‘Ülkeni,
akrabalarını bırak, sana göstereceğim ülkeye git.'
Böylece yola
çıkan İbrahimgiller, İbrahim 175 yaşındayken -yani göçerliğe başlamasından 100
yıl sonra- Kenan diyarına gelirler. Soy daha yollardayken çoğalmaya başlar.
Zaman içinde İbrahim’den sonra İsmail, İshak, ardından Yakup gelir. Ya- kup’un
yaşamı ise diğerlerinden hayli farklı geçer; çünkü çobanlık yaparak yaşadığı
günlerin birinde rüyasında tanrının meleklerini görür. Anlatılanlar buraya dek
normal; çünkü peygamberlerin melekler ile karşılaşması çok ender görülen bir
durum değil. Oysa Yakup’un gördüğü meleklerin farklı bir yanı vardır; bu
melekler göğe bir merdiven ile inip çıkmaktadırlar:
10
Yakup Beer-Şeva'dan ayrılarak Harran'a doğru yola çıktı.
11
Bir yere varıp orada geceledi, çünkü güneş batmıştı. Oradaki
taşlardan birini alıp başının altına koyarak yattı.
12
Düşte yeryüzüne bir merdiven dikildiğini, başının göklere
eriştiğini gördü. Tann'nın melekleri merdivenden çıkıp iniyorlardı
İzlediği
görüntü ise düşten öte bir anlam taşımaktadır; ki, bu gerçeği uyandığında kendi
de hisseder.
16 Yakup
uyanınca, "RAB burada, ama ben farkına varamadım" diye düşündü.
Özetle, Yakup
düşünde, ya da ancak uyku sırasında gidilebilen bir yerlerde, tanrı ile
karşılaşmış olduğuna inanmaktadır.
Bu
ayetten sonra ise metin çelişik bir hal alır; çünkü Tevrat’ta Yakup’un uyanmış
olduğu yazdığı halde, peygamber hâlâ düşünün içindeymiş gibi konuşmaktadır:
/7 Korktu
ve, "Ne korkunç bir yer!" dedi, “Bu, Tanrı'nın evinden başka bir yer
olamaz. Burası göklerin kapısı."
Sonraki
ayetlerde Yakup’un uyuduğu veya uyandığı hakkında bir bilgi verilmez ne yazık
ki; ama ertesi sabah “başının altına koyduğu taşı anıt olarak"
dikip, önceki adı Luz olan bu yere Beyte yani “tanrının evi” adını vermesi de
anlamlıdır.
Luz,
gerçekten Tanrının Evi midir? Yakup’un gerçekten "Ne korkunç bir
yer!" sözleriyle nitelediği yer neresidir? Tanrının evindeki melekler
merdivenle nereye çıkıp inmektedirler? Hiçbir bilgi yoktur bu konularda. Ama
metinde olay burada sona ermez ve Yakup’un rüyasında gördüğü melekler bir süre
sonra uyanıkken de karşısına çıkar; çünkü Yakup onların “kampının” yanma
gitmiştir 1 Peygamber meleklerle “iletişimi” daha da ilerletir bu kez; kendi
kampını da onların kampı yanına kurar ve bölgeye “çifte kamp” adını verir!
Tevrat, Yaratılış 32:
1 Yakup yoluna devam ederken,
Tanrı'nın melekleriyle karşılaştı.
2
Onlart görünce, "Tanrı'nın ordugahı bu" diyerek oraya
Mahanayim (çifte kamp) adını verdi.
Yakup’un yaşadığı inanılmaz olayların anlatımı Tevrat’ta sürer ve
gerçekten çok ilginç boyutlara varır; çünkü Yakup, Rab ile güreşir... üstelik
Rab’bi yener... dahası Rab kendisini “kutsayana” dek onu salıvermeyerek
Yahova’ya kendisini -bir çeşit mecburiyet sonucu- kutsatır; adını da “güreşte
galip gelen” anlamındaki İsrail’e çevirtir. Tevrat,
Yaratılış 32:
24
Böylece Yakup arkada yalnız kaldı. Bir adam gün ağarın- caya kadar
onunla güreşti.
25
Yakup'u yenemeyeceğini anlayınca, onun uyluk kemiğinin başına
çarptı. Öyle ki, güreşirken Yakup'un uyluk kemiği çıktı. .
26
Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor" dedi. Yakup, "Beni
kutsamadıkça seni bırakmam” diye yanıtladı.
27
Adam, “Adın ne?” diye sordu. “Yakup.”
28
Adam, "Artık sana Yakup değil, İsrail (tanrıyla güreşir)
denecek" dedi, “Çünkü Tanrı'yla, insanlarla güreşip yendin.”
29
Yakup, "Lütfen adını söyler misin?" diye sordu. Ama adam,
"Neden adımı soruyorsun?" dedi. Sonra Yakup'u kutsadı.
30 Yakup, “Tanrıyla yüz yüze görüştüm,
ama canım bağışlandı" diyerek oraya Peniel (tanrının yüzü) adını verdi.
Bu
öykü, Tevrat dışında da Yahudilik efsaneleri arasında köklü bir yere sahip
olmuştur... ama farklı bazı detaylarla. Bu detaylar önceden bilinmekte olup,
Tevrat yazarları tarafından hoşa gitmediği için mi metin dışında
bırakılmışlardır? Yoksa Tevrat’taki metin orijinaldir de, halk arasında
anlatıla anlatıla mı süslenmiştir? Bu seçeneklerden hangisi doğru olsa da halk
öyküsü de ilginç ve belki de daha inandırıcıdır; çünkü öyküde Yakup’la tanrı değil,
Mikail güreşmektedir; ayrıca bu anlatım, Tevrat'taki öyküye oranla daha akla
uygun bir içeriktedir (sırları açıklayınca cezalandırılan melek, meleğin
tanrının uşağı olduğu vb.).
Louis Ginzberg, Legend of the Jews - Yakup VI
Tanyeri ağımken, Mikail Yakup’a “Gün
doğuyor, bırak gideyim" dedi, fakat Yakup onu bırakmayarak sordu:
"Sen bir hırsız mısın, yoksa kumarbaz mısın ki gün ışığından korkuyorsun?"
O anda çeşit çeşit melekler görünmeye başladılar ve Mi- kail’e: “Yüksel ey
Mikail, ilahi söyleme zamanı geldi, ve sen cennette bulunup korkuyu yönetmezsen
kimse şarkı söylemez."
Ve
Mikail ona kendini bırakması için yalvarmaya başladı, çünkü zamanında orada
olup şarkıları başlatmazsa Arabot onıı ateşle yakacaktı. Yakup, “Beni
kutsamazsan seni bırakmanı" dedi, Mikail de şöyle yanıtladı: “Uşak mı,
oğul mu daha güçlü- dür? Ben uşağım, sen oğulsun. O zaman neden benim kutsamamı
istiyorsun?" Yakup tartışmayı sürdürdü: “İbrahim’i ziyaret eden melekler
onu kutsamadan bırakmadılar", Mikail ise şu cevabı verdi: “Onlar tanrı
tarafından bu görevle yollanmışlardı, ben öyle değilim.” Yakup yine de
arzusunda ısrar etti ve Mikail ona yalvararak dedi ki, "Göksel sırları açıklayan
melekler 130 yıl boyunca yerlerinden sürülürler. Sen de benim bu cezaya mı
çarptırılmamı istiyorsun?" Sonunda melek istenileni yapmaya mecbur oldu;
Yakup hareket edemedi, ve Mikail kendini şöyle savundu: “Ona bir sır vereceğim
ve tanrı benim neden açıkladığımı bilmek isterse şöyle cevap vereceğim;
Çocukların arzuları için sana kafa tutuyorlar, ve sen onlara istediklerini
veriyorsun. Bu durumda ben Yakup’un arzusunu yerine getirmekten başka ne
yapabilirdim?
Bu metin çok
önemli bir düşünceyi de ortaya atmaktadır: Kutsama adlı olayın yücelik
anlamındaki boş bir nitelik değil, bir eylem olduğu ve bu eylemin -açıklayanın
cezalandırılacağı- bir göksel sır sayıldığı!
Yakup
hikayesinde merdivenle inen melekler ve güreşen tanrı anlatımları ile zirveye
ulaşan gariplikler, ilerleyen baplarda bir kez daha tavan yapar! Merdiven
kullanan melekleri gibi, tanrı da bir şey tarafından “yukarı çekilmektedir”!
Tevrat, Yaratılış 35:
9
Yakup Paddan-Aram’dan dönünce, Tanrı ona yine görünerek onu
kutsadı.
10 "Sana Yakup diyorlar, ama
bundan böyle adın Yakup değil, İsrail olacak" diyerek onun adını İsrail
koydu.
11
“Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'yım" dedi, “Verimli ol, çoğal.
Senden bir ulus ve uluslar topluluğu doğacak. Kralların atası olacaksın.
12İbrahim'e, Ishak'a verdiğim toprakları sana verecek, senden sonra
da soyuna bağışlayacağım."
13
Sonra Tanrı Yakup'tan ayrılarak onunla konuştuğu yerden yukarı
çekildi.
Yukan
çekilen tanrı kavramı Tevrat’ın İbrahim’le ilgili kısmında da yer alır; çünkü
İbrahim’e gelip, yaşlı ve kısır karısının hamile olduğunu haber veren Rab,
sözleri bitince yukarı çekilir:
22 Tanrı İbrahim'le konuşmasını bitirince ondan ayrılıp yukarıya
çekildi.
Anlatılanlar
basit haliyle bile ilginç; hatta inanılmaz. Buna karşın bu garip bilgiler belki
de farklı kaynaklarda doğrulanıyor. Doğrulayan kaynak ise öncelikle İncil.
Yuhanna bölümünde, İsa’nın, Nathanel ve Filipus’a verdiği bilgi, Yakup’un gördükleri
ile büyük paralellik gösteriyor:
51 Sonra da, “Size doğrusunu söyleyeyim, göğün açıldığını, Tanrı
meleklerinin İnsanoğlu üzerinde yükselip indiklerini göreceksiniz" dedi.
Yakup hakkında
anlatılanların, mitos dokusu içinde yansıtılan abartılar değil, bazı gerçekler
olabileceğini düşündüren bir başka kaynak daha var. Çok farklı bir kültürün,
Mısır’ın, Ölüler Kitabı adlı dokümanı... Bu ünlü kitap, firavunların ölüm ötesi
yolculuğunu ve bu yolculukta tanrıların yanına gidebilmeleri için yapmaları
gerekenleri anlatır. Cenaze sırasında, ölü firavun tanrıların yanına ulaşabilsin
diye, rahipler ve yakınlan tarafından okunur. Öte dünyada karşılaşılacak olan
tanrılar, bunlara verilecek sunular, kalbin nasıl tartılacağı gibi son derece
ilginç bilgiler içerir. Kitabın konumuzla ilgili bölümü ise, burada da merdiven
olgusunun geçmekte olması... bambaşka bir din ve kültür var karşımızda; ve de
aynı kavram! Ölüler Kitabı’nda geçen merdiven de Tevrat’ta yazdığı gibi
tanrıya -ya da tamının olduğu yerlere- ulaşıyor; yani ölü firavunlar tanrılara
-ya da öte dünyaya- bir merdiven ile ulaşmaktalar. Üstelik merdiveni sadece
firavun da kullanmamakta. Ölüm ötesinde yaşayan başka tanrıların kendilerine
özel merdivenleri vardır cennete çıkmak için! Seçilmiş kişilerden olan
firavunlara verirler merdivenlerini ve böylece onu aralarına alırlar... en
azından bu inancın gerçekleşmesi ve firavunun “alınması” için lahitlerin ve
mezarların üzerine kimi yazılar yazılır; büyüler konur.
The Book of The Dead, E. A. Wallis Budge, s.70
Ölülerin
bir kısmı vardır, onlar cennete sadece merdiven ile çıkabilirler. Firavun
Teta’nın piramidinde yatar ki: “Teta kendini bu dünyanın kenarında, Ra'nın
kendini temizlediği yerde temizlediği zaman, dua etti ve merdiveni dikti, ve
yüce yerde oturanlar elleriyle Teta’yı ileri ittiler”.
Ona Tanrının Meridveni’ ni verdin, ona Set’ınM
Merdiveni’ni verdin, Pepi™ onunla cennete ilerledi.............................. Her khum ve her
Pepi cennete Tanrının Merdiveni ile ilerlerken tanrı ellerini Pe-
pi'ye uzattılar.......................... gördükleri
ve duydukları onu bilge yaptı,
ve o
Tanrının Merdiveni ile cennete gelirken ona yemek oldular.
61 Mısır dininin
şeytanı.
İnsanoğlunun metafizik katmanlarından. Zekâ (intelligence) ya da
ruh şeklinde tercüme ediliyor. ve Merdiven’deki Pepi'ye her k/ııı ve her
tanrı ellerini uzat- ular. Pepi kemiklerini biraraya topladı, etini de toparladı,
ve pepi, Merdiven’in Tanrısı’tun iki parmağı aracılığı ile dosdoğru cennete
pilli, (s.71)
Görülmekte ki farklı kutsal
metinlerin tümünde yer alan merdiven olgusu, tanrıya ulaşma aracı biçiminde
görülmekte; ve de tanrı hep yukarda, gökte. Tanrının yukarılarda olması düşüncesine
yabancı değiliz belki ama bu metinlerdeki “yukarısı”, merdivenle ulaşılabilen
bir bölge olduğuna göre, sanki metre veya kilometre ile ölçülebilecek bir
uzaklıkta. Ve bu yukan’da, Yakup'a göre korkunç bir yer olan Tanrının Evi var.
Sanki tanrı -yada Yakup’a kendini tanrı olarak tanıtmış canlı- gökte duran bir
yerde; bu yere ise çekilerek çıkıyor, melekler aynı yere ulaşmak için merdiven
kullanıyorlar. Eğer bu merdiven Ölüler Kitabındaki merdiven ile aynı olguyu
gösteriyorsa, klasik anlayışa uygun olarak tanrının öte dünyada olduğunu mu
göstermekte; yoksa kendilerini tanrı olarak tanıtan varlıkların başka bir boyuttan
geldiklerini; ölüm ötesinde de bu boyuta geçildiğini; bu diyarın canlılarının
kimi zaman kendilerini destekleyen kişileri yanlarına ölmeden de
alabildiklerini mi? Yoksa anlatımın gerisindeki olay çok daha mı basit?
Merdivenli melekler ve güreşte yenilen tanrı, bizlerlc aynı boyutta var olan
ama farklı dünyalardan gelen canlılar -yani uzaylılar- mı?
Bu varsayımların hangisi doğru olursa olsun, Yakup, tanrının
yanından geri döndüğü için, ölmeden oralara “intikal edememiş” demektir. Zaten
Tevrat’ta da normal yoldan öldüğü yazar. Yine de ilginçtir; Yakup, tıpkı
öldükten sonra yaşamak amacıyla kendini mumyalatan firavunlar gibi mumyalanan
ve mumyası günümüze dek geldiği düşünülen tek peygamberdir!
Tevrat, Yaratılış 50:
/ Yusuf kendini babasının üzerine attı, ağlayarak onu öptii.
2 Babasının cesedini mumyalamaları için özel hekimlerine buyruk
verdi. Hekimler İsrail'i mumyaladılar.
Bible Dictionary, M.G. Easton - Jacob
(Yakup’un)
Bedeni mumyalandı ve büyük bir debdebe ile Kenan diyarına, Machpelah
mağarasına, karısı Leah'ın yanma gömüldü. Orada muhtemelen mumyalı bedeni
bugüne dek kalmıştır.
Tanrının melekleriyle
olmasa bile, kim ve ne olduklan asla anlaşılamayan ve “cin” olarak nitelenen
varlıklarla çok yakın ilişkiye girmiş bir peygamber daha vardır: Hz. Süleyman.
Süleyman ve emrindeki cinlerle yaşadıklarını anlatan kutsal kitap ayetleri
öylesine enteresandır ki, bu karizmatik kralın başından geçenler genelde
çocuklara masal diye okutulur.
Davut
peygamber’in oğlu olan Süleyman, bir kral-peygam- berdir. İslam dini onu “hak
peygamber” olarak kabul etse de, aslında Yahudi dininin peygamberidir. Öyle ki
Tevrat’ın -neredeyse- beşte biri ona aittir! 3000 şiirlik “Süleyman’ın
Meselleri”, 1005 mezmurluk “Vaiz” ve meşhur “Neşideler Neşidesi” -bizzat
kendisince yazıldığı kuşkulu olsa da- hep onun adını taşır,
İsrail
kralı olan Süleyman sadece bir kral ve bir peygamber değildir; Tevrat yerine
Kuran’da anlatılıyor olsa da, onun hakkında verilen bilgiler öylesine gariptir
ki, kişinin aklına tek bir şey getirir: Onun uçan bir araca sahip olduğunu!
81 Kasırga gibi esen rüzgârı Süleyman'ın buyruğuna verdik Rüzgâr,
onun emri ile bereketli kıldığımız yere esip giderdi. &• her şeyi biliriz. 82 Onun için denize dalıp ve bundan başka işler beceren
Şeytanlardan da onun emri altına verdik. Onların hepsini göze- liyordıık.
12 Sabah estiğinde bir aylık mesafeye kadar gidip, akşam da bir
ayltk mesafeden gelen rüzgârı Süleyman’ın emri altına verdik. Onun için su
gibi erimiş bakır akıttık. Rabbin izniyle beraberinde iş gören cinleri onun
buyruğu altına verdik. Bunlardan buyruğumuzdan çıkan olursa ona çılgın alevin
azabını tattırdık.
18
Onlar Süleyman için o ne isterse, mabetler, heykeller, büyük havuzlara
benzeyen çanaklar ve sabit kazanlar yaparlardı.
37
Bina kuran ve dalgıçlık yapan Şeytanları da onun buyruğuna verdik.
38
Demir halkalarla bağlı diğerleri de onun buyruğu altında idi.
89 -işte bu
bizim bağışımızdır. ister ver, ister tut, hesabınız- dır- dedik.
40
Şüphe yok ki, onun (Süleyman'ın) karşımızda yüksek bir yeri ve bir geleceği
vardır.
Yahudilikte
hep korkulmuştur Süleyman’dan; ama bu korkunun gerisinde diğer peygamberlere
duyulan “huşu dolu” bir korku değil, daha çok bilinmezlikten doğan bir dehşet
sezilir. Louis Ginzberg, Yahudilerin onu nasıl algıladıklarını Süleyman’ın
kendi ağzından bize yansıtmakta:
Legends of the Jews, Louis Ginzberg - V. Solomon
Canavarlar
krallarım; kuşlar süvarilerini; demonlar (cinler), spiriller
ve gecenin gölgeleri askerlerimdir. Demonlar gece seni yatağında boğar,
canavarlar dışarıda katleder, kuşlar etlerini kemirir. Ester, 2.
Targum’daysa[95] onun için; ‘‘Süleyman’a
çeşitli de- manlar boyun eğdirildi, kötü ruhlar etine verildi" diye
yazar.
Yahudi
peygamberlerinde asla görülmeyen bir diğer niteliği de vardır Süleyman’ın;
Hayır, uçan halısı -ya da uçan hah nitelemesi ile yorumlanmış uçan bir şeyleri
değil; 300 kadından meydana gelmiş haremi ve sahip olduğu 700 karısıdır bu
fark! Yani Süleyman diğerleri gibi aseksüel bir peygamber değildir. Bu konumuna
ek olarak kadın bolluğu içinde yaşadığı halde, aşık olabilmesi de Süleyman’ı
gözümüzde farklı kılar. Tevrat’ın Keşideler Neşidesi adlı seks yüklü bölüm,
onun Abişag ile olan aşkı hakkındadır. Tevrat’ın genelinden ne kadar farklı bir
üslup ile yazılmıştır bu bölüm. Bir kutsal kitaba yakışmayacak ölçüde erotik
olmasının ötesinde ne denli duygu yüklüdür Süleyman’ın ve ona yant veren
Abişag’m sözleri... Bu gariplik yüzyıllardır araştırmacıların üzerinde
çalıştıkları bir durumdur. Örneğin Neşideler Neşidesi’ni başarı ile tercüme
edip kitaplaştırmış olan Samih Rifat önsözde bu garipliği çok güzel biçimde
özetlemektedir.
Ezgiler Ezgisi, Samih Rifat, s.7
Kutsal
Kitap'm sayfalarını karıştıran birinin onunla karşılaştığında şaşırmaması
olanaksızdır. (...) baştan sona savaş, göç, öç alma, kıtlık, katliam, yıkım,
ölüm, kösnü öyküleriyle ve eskil bir tarih kitabı söylemiyle süregiden Eski
Anlaşma metinleri arasında bir çiçek bahçesi gibi duru Ezgiler Ezgisi. Öğütler,
yasalar, kurallar, meseller, korkutmacalar arasında birdenbire aşktan,
sevdadan, ayrılıktan, kavuşmalardan söz açar.
Gerçekten de
Neşideler Neşidesi'inden bir önceki bölüm olan Vaiz: "Allahtan kork,
onun emirlerini tut; çünkü insanın bütün vazifesi budur" cümlesi ile
biter; ve bir sonraki bölüm olan Neşideler Neşidesi ise "Benim ağzımı
öpüşleriyle öpsün; çünkü okşamaların şaraptan iyidir" cümlesi ile
başlar. Neşideler Neşidesi'nin sona ermesinin ardından gelen İşaya bölümü ise
"Ey gökler, dinleyin, ve ey yer, kulak ver; çünkü Rab söyledi: Oğullar
besledim ve büyüttüm, ve bana asi oldular" cümlesi ile klasik üsluba
geri döner.
Duygusal
peygamber sadece üslubu ile değil, dinsel açıdan yöneldiği taraf olarak da
Yahudilikle ters yönlüdür! Gençliğinde Yahudi peygamberi olarak yaşasa da,
sonradan taraf değiştirmiş ve ana tanrıçanın görünümlerinden Astarte’ye
tapmaya başlayarak paganistliğe geçmiştir.
Çok da zengin
bir kraldır Süleyman; "Ve bir yılda Süleyman’a gelen altının tartısı;
alışveriş eden adamlardan, ve tüccarın ticaretinden, ve bütün Arap ili
krallarından, ve memleketin valilerinden gelenden başka 666 talant
altındı" diye yazar 1 Krallar 10:14’de. Bu gelirin sonucu olarak
kapkacak bile altındır sarayında. Devrinde gümüş, taş mertebesine inmiştir! (1
Krallar 10:27).
Süleyman
hakkında bambaşka bilgiler de vardır farklı kaynaklarda. Görkemli görünümün
sanıldığı kadar kusursuz olmadığını gösteren bilgiler... Birçok kitaba göre
Süleyman cinleri emrine -her ne kadar Rab, kendisinin verdiğini defalarca
yinelerde-kişisel büyü bilgisi ile sokmuştur... Çünkü o, geçmişin en büyük
büyücülerindendir!
Süleyman’ın
günümüzde bile kaynak olarak kullanılan dört büyük büyü kitabı var. Onun
yazdığı öne sürülen uğursuz grimo- (gizli büyü kitapları) için ne çok korku
filmleri çevrildi, ne itaplar yazıldı. Kilise de onları Şeytan'ın Kitabı olarak
lanetledi Ve engizisyon tarafından 1559'da "tehlikeli"
kabul ederek yasaklandı. Öncelikle Claviculae Solomanis... Yani
Süleyman'ın tahtan. Kısaca Anahtar. Süleyman'ın grimoirlerinden en korkulanı...
Avrupa'nın büyük kütüphanelerinde, Brilish Mnseııııı ve Arsenal'de
Anahtar'ın el yazması Latince ve Fransızca kopyaları nın gömülü olduğu
biliniyor. Ama tümü ulaşılamaz durumda. İçinde günümüz insanını tebessüm
ettirebilecek garipliklerden başka bir şey yok... veya yok gibi! Çünkü günümüz
insanı gü- lümsese bile, günümüz majisyenleri hâlâ kullanıyorlar. Kitap cinlerin
nasıl çağırılacağını detaylı biçimde anlatıyor. Çağırır ını, çağırmaz mı
bilinmez ama, çağırdığına inananlar çok.
İkinci olarak
Süleyman'ın Ahdi... İlk defa son yüzyılın ortalarında Almancaya tercüme
edilmiş. İhtilal öncesi Rusya'da da görülmüş ama başka hiçbir tercüme ve
kopyasına da rastlanmamış. Ahdin el yazmaları başlıca Yunan manastırlarında
bulunuyormuş. 30 yıl kadar önce Leipzig'de yaklaşık bir özeti görülmüş.
Majinin kaynaklarından biri olarak niteleniyor. Süleyman'ın cinleri yönetmekte
kullandığı yüzüğü (İslamda hatem yüzüğü deniyor) Cebrail'in getirişini ve
onları tapınağın yapımında kullanmasını da anlatıyor. Üçüncü kitap Almadel'in
Kitabı: Büyücünün ancak kendi el yazısıyla bakir (önceden kullanılmamış ve
takdis edilmiş) parşömen üzerine kopya ederek oluşturabildiği bir yapıt!
Oxford, Londra ve Paris'in büyük kütüphanelerinde Alma- del’in çeşitli el
yazması kopyaları bulunsa da, baskılı örneği yok. İçinde spiritin (cinin)
görünüp büyücüye itaat etmesini sağlayan bir öğreti var. Ve Lemegeton...
Süleyman'ın Küçük Anahtarı: 17. Ve 18. yüzyılın birçok kara kitabının kaynağı.
Gerçekten korkunç bilgiler mi vardı içlerinde? Yoksa olay,
ortaçağın "içinde bilgi olan her şey şeytanındır" mantığı nedeniyle
bir bardak içinde fırtına koparılması mıydı? Süleyman literatüre
"büyücü" olarak geçse de, bu sözcük ile tam olarak ne denmek
istendiği de belirsiz kanımca. Tıpkı cinlerin kim olduğu gibi. Ama bu
enteresan adama neden hiç melek görünmediği, neden çevresinin sadece cinler ve
şeytanlarla dolu olduğu da bilinemiyor. Acaba Yakup’un güreştiği tanrı, veya
merdivenle 340 inip çıkan melekler, metafizik konularda çok engin
bilgisi olan bir kişi tarafından yönetilince, cin olarak mi nitelenmeye başlıyorlar?
Metafizik, kendini tanrı diye tanıtanların dünyasının kapısını açabilen bir
öğreti mi? Yoksa cinler, tanrının meleklerine bütünüyle ters yönlü bir
metafizik evrenin (örneğin seks ile tapılan pagan tanrılar evreninin)
varlıkları mı? Süleyman'ın yaşam gerçekleri ve hareminin varlığı, onun
bu dünyaya (madde evrenine, cismani hayata) yakınlığı ve yine bu yüzden
cinlerle "halvet” olduğu yönünde açıklayıcı değil mi?
Süleyman’ın öyküsünün bir diğer önemli noktası ise Saba
kraliçesiyle olan aşkı.’' Bilgiye çok meraklı olan bu kraliçe Süleyman’ı
tanımak istiyor; katırlara yüklenmiş hediyeler ile ona geliyor ve bilgeliğinin
nereden kaynaklandığını öğrenmek istiyor. Beklediğini buluyor kraliçe; hatta
belki de beklediğinden fazlasını buluyor; çünkü Tevrat'a göre Süleyman’ın yaşam
stan- dartını ve gizemlerini görünce “kendisinde can kalmıyor”!
Nasıl gizlerle karşılaşmış kraliçe? Bu nokta, kralın sosyal yaşamı
ve zenginliği açısından belirgin olsa da, kraliçenin Süleyman'ın hangi gizleri
ile karşılaştığı konusunda karanlık... tek bir kavram dışında: Süleyman’ın “Rab’bin
evine çıktığı merdiveni”! Eşdeyişle Tevrat’ta kısaca Süleyman’ın da bir
merdiveni olduğu ve bu merdivenin ucunda da yine tanrının bulunduğu bilgisi ile
karşılaşıyoruz.
4
Ve
Süleyman'ın bütün hikmetini, ve yaptığı evi,
5
ve sofrasının
yemeğini, ve kullarının oturuşunu, ve hizmetçilerinin duruşunu, ve
onların esvaplarını, ve sakilerini, ve Rab’bin evine çıktığı merdiveni Şeba
kıraliçesi gördüğü zaman artık kendisinde can kalmadı.
Bkz. ‘‘AnaTannça Şeytan” adlı kitabımın “Saba Melikesi”
bölümü. Bir görüşe göre, sonu da kafa kurcalayıcı bu peygamberin; diğer bazı
peygamberler gibi “gidenlerden”; çünkü Tevrat’a göre normal bir ölümle ölmüş
olsa da, (.“Süleyman ölüp atalarına kavuşunca babası Davut Kenti'nde
gömüldü." 1 Krallar 11 ;42); Kuran başka şeyler söylemekte!
14 Süleyman'ın
ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç
kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi,
o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.
İslam
literatüründe, Kuran’da yer alan bu ayeti doğrulayan, hatta daha ileri giden
bilgiler veren kaynaklar da vardır. Örneğin ”40 Sual"[96]
adlı kitabın 27. Sual'inde Süleyman’ın devlerce “götürüldüğü” yazılı...
Kiminine göre ölü, kimine göre ise hâlâ diri!
Gerçek Tarihiyle Kuran’da 32 Peygamber, *
Süleyman’ın
vefatı ile cesedini tahtı üzerine koyup, onu yedinci deryada bir ada
üzerindeki dağda bir mağaraya konulduğu ve mühür yüzüğü de parmağında olduğu,
tahtının devler tarafından oraya götürüldüğü, Kırk Sual kitabı sayfa 64, yirmi
yedinci sualde bahsedilmektedir. ,
Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve
sellem]
Tektannnın
yanma gidip dönen en ünlü peygamber ise Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve
sellem] . Müslümanlıkta, İS. 619, 27 Recep’te- hz Muhammed salla'llâhu aleyhi
ve sellem’in Cebrail ile birlikte Tanrı ile görüşmek üzere göğe yükselmesi
olarak kabul edilen Miraç adh olayda peygamberin başından geçenler hayli
ilginç... hatta inanılmaz. Ama en güvenilir hadis kaynağı olan Buhari’nin
Sahih’i olayı doğruluyor. Aynı olaya Müslim, İman, 259, 264; Nesai, Salat, 10;
Tirmizi, Tefsir, İsra suresi tefsiri, 2, 17; Ahmed ibnu Hanbel, III/148,
IV/208, V/387,392,394'te “rivayet edilmiş",
Burak'a bindim. Beytu'l-Makdis'e vardım.
Buhari’nin, el Gifari'den, Enes aracılığı ile naklettiğini öğrendiğimiz
olay özetle aşağıdaki gibi:
Hz. Muhammed [salla'llâhu
aleyhi ve sellem] geceleri Mescid-i Haram'da (Kabe) uyumayı çok severmiş.
Günlerden bir gün, yine orada uyurken birisinin ayağı ile dürtülerek uyanmış.
Çok yorgun olacak, başını bile kaldırmadan yine dalmış uykuya. Ama dürten ısrarlı
imiş, iki, üç kez yine uyandırmış peygamberi. Gözlerini zorlukla açan Hz.
Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] karşısında Cebrail’i görmüş. Başmelek ile karşılaşınca
dahi uykusunu açamamış olacak ki, kitaplar Cebrail'in onu kolundan tutarak
kaldırdığını yazmaktalar. Uykusu neden bu denli ağırmış acaba Resulullah'ın?
Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] ’in ağır uykusunun
nedeni belli değil, ama ilginçtir, uyku kavramı hep dünyalar arası geçiş
yolculuklarıyla birlikte anılır. Örneğin İsa, İlyas ve Musa ile konuşurken
benzer bir uyku da havarilerin üzerine çöker!
30-31 O anda görkem içinde beliren iki kişi İsa'yla konuşmaya
başladılar. Bunlar Musa He İlyas'tı. Isa'nın yakında Yeru- şalim’de
gerçekleşecek olan ayrılışını konuşuyorlardı.
32 Petrus ile yanındakilerin üzerine uyku çökmüştü. Ama uykuları
iyice dağılınca İsa'nın görkemini ve yanında duran iki kişiyi gördüler. Rab'bin İbrahim ilk kez anlaşmasında da İbrahim garip bir uykuya
dalar:
12 Güneş batarken Avram derin bir uykuya daldı. Üzerine dehşet
verici zifiri bir karanlık çöktü.
Adem'den ünlü kemiği uyutulduktan sonra alınır:
21
RAB Tanrı Adem'e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun
kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı.
22
Adem'den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem'e
getirdi.
23
Adem, "İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden
alınmış ettir" dedi, "Ona 'Kadın '
(İbranice kadın (İşşa) sözcüğü adam (İş) sözcüğünden türemiştir.) denilecek,
Çünkü o adamdan alındı."
24 Bu nedenle adam annesini babasını
bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak.
Bu örneklere
ünlü 7 Uyurlar öyküsünü de ekleyebiliriz. Bilindiği gibi Rab, kendine
inananları korumak için onları bir mağrada yüzyıllarca uyutmuştur. Uyku ile
koruma ya da yolculuk hakkındaki veriler sonunda Amerikan Edebiyatına kadar
yansır. Washington Irving adlı Amerikalı yazar 1783 yılında Legend of Sleepy
Hollow adlı öyküsünün kahramanı 20 yıl uyuyan Rip Van Winkle’dır.
Ayrıca Yakup’un da ünlü merdivenli meleklerini ilk kez rüyasında
görmesi, madde ötesi evrene yolculuk ve uyku durumu arasındaki ilişkiyi
göstermektedir. Yine de kanımca Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] 'in
uykusunu en iyi açıklayan bilgiyi Maya mitolojisi yoluyla alabiliriz:
Maya Mitolojisi, Ronald Benowitz (s. 150)
Mayalar, insanoğlunun geçiş yaşadığı hali, "uyumaya yakın bir
hal" olarak yorumlamışlardır. Şamanların da gerçeğin farklı boyluları ile
iletişime geçtiklerini düşündükleri hu trans halini. Mayalar "uyku
hali" terimini kullanarak açıklamışlardır. Bu halin yaşanabileceği yerleri
"uyku yeri" -ya bir tpmak, ya da piramitlerde bulunan özel odalar-
olarak nitelendirmişleridir.
Sonunda
peygamber uyanmış ve Burak adlı, cennetten gelme, "eşekle katır
arası" beyaz bir at ile yolculuklarına başlamışlar. Burağm iki yanında,
bacaklarım oynattığı yerde iki kanadı varmış ve her adımı "gözün
görebileceği en uzak noktaya var- makta"ymış. Öte yandan Cebrail, bu
hayvanın yönünü ve hızını ayarlamaktaymış!
Burak ile
kuzeye doğru yol alıp Mescid-i Aksa’ya (Kudüs'e) varmışlar. Burada eski
peygamberler ile görüşmüşler. Ardından "dünya göğüne" gelmişler.
Burada bir kapı varmış. Kapı, Miraç için geldiklerini söylediklerinde açılmış
ve esas yolculuk başlamış. Göğün yedi katı sıra ile geçilmiş bundan sonra. Her
katta değişik peygamberler ile karşılaşılmış. Sonunda Sidret-ül Mün- teha adlı
ağaca gelinmiş. Cebrail burada peygamberden ayrılmak zorunda almış, çünkü o
bile buradan öte gidemiyormuş. Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] ise daha ileriye Refref (döşek) adlı bir
meleğin sırtında gitmiş. “Sayılamayacak kadar çok perde ve dört kapı geçip"
arşın altına varmışlar. Burası tanrıya "iki yay boyu uzaklıkta"
imiş. Bu aşamada tanrının sesini duyan peygamber daha fazla dayanamayıp
bayılmış.
Ardından dönüş
yolculuğu başlamış ve sonunda Cebrail ile Kudüs'teki taşın yanına
"inmişler". Göksel yolculuk burada bitmiş bitmesine ama Kudüs’ten
Mekke'ye daha yol var. Bu yolu - yine uçarak- kat ederken Mekke’ye doğru giden
bir kervan görmüşler, bu kervanın üzerinden geçerken Burak yanlışlık ile bir
deveye dokunup onu düşürmüş. Bu olaydan sonra Hz. Muham- med Mekke'ye “salimen
vasıl olmuş”.
Tahmin edebileceğiniz gibi peygamber olanları çevresine anlatınca
müminler bile olanlara inanmakta zorluk çekmişler. Büyük sürtüşmeler çıkmış
yine Müslümanlar ve inançsızlar arasında. Ebu Bekir’e danışılmış; o da peygamber
söylüyorsa inanılması gerektiğini söylemiş. Etraf böylesine karışıkken bir kervan
gelmiş Kabe’ye. Şaşkın adamlar ile dolu bir kervan! Yolda hiç fırtınaya
yakalanmadıkları halde develerden birinin -sadece birinin- garip bir rüzgâr
sonucu devrildiğini anlatmaktaymış yolcular hayret içinde!.. »3
Miraç olayı kısaca böyle; ama bizi en fazla ilgilendirecek bölüm
sanırım Miraç kelimesinin anlamı; çünkü Miraç, kelime manası olarak merdiven
demek!
Şimdi
yine Yahudiliğe geri dönüp peygamber Hezekiel'den söz açalım. Hezekiel’in
durumu diğerlerinden daha farklı; çünkü ölmeden önce defalarca Rab’bin yanına
alınıyor... ve yıllarca “esir olarak” tutulsa bile her seferinde geri
dönebiliyor! Tevrat'ın Hezekiel bölümü baştan başa bir araştırma konusu zaten.
İçinde uzay gezmelerinden, garip bir "Rab evinin” ayrıntılı planına dek
birbirinden daha şaşırtıcı bölümler var. Önceki sayfalarda “Tammuz için
ağlayan" kadınların gösterilip, onların nasıl yok edileceği anlatılan
peygamber Hezekiel. Adı geçen kısım ise öylesine uzun ki, özetlemek hem hayli
zor, hem de özetlense de konumuzu dağıtabilecek kadar detaylı.
93.3000
Yılın Sırlan adlı kitabımdan alıntıdır. Hezekiel kitabı, 30. yılda, 4. ayda ve
ayın 5. gününde göklerin açılıp Hezekiel’in tanrıyı görmesi ile başlar.
4 Ve
baktım, ve işte, şimalden buran yeli, durmadan ateş saçan büyük bir bulut
geliyordu, çevresinde parıltı, ve ortasında ışıldayan maden.
Bundan sonra
okuyacağınız kısa özeti ise hayal gücünüzü biraz coşturarak okuyun derim. Hani
sanki okuduğunuz Tevrat değil de. Asimov'un daha önce basılmamış bir eserinin,
bir UFO inişini betimleyen bölümü!
Peygamberin
gördüğü bu şeyin ortasından dört tane "canlı benzeri” çıktığını söyleyerek
devam etmekte Tevrat. Bunlar insana benzeseler de, dört yüzleri ve dört
kanatları, kanatlarının altında insan elleri vardır. Tarif edilen yaratıkların
arasından ise "o ateş" inip çıkmaktadır. Parlak ve şimşekler çıkmakta
olan bir ateştir bu. Her dört yüzleri için dört tekerlekleri vardır. Bunlar
sanki "tekerlek içinde tekerlektir”. Dönmeden dört yana gitmektedirler.
19
Canlı yaratıklar hareket edince, yanlarındaki tekerlekler de
hareket ediyordu; yaratıklar yerden yükseldikçe, tekerlekler de onlarla
birlikte yükseliyordu.
20
Ruhları onları nereye yönlendirirse oraya gidiyorlardı. Tekerlekler
de onlarla birlikte yükseliyordu. Çünkü yaratıkların ruhu tekerleklerdeydi.
Kanatları
oynayınca "suların, kargaşalığın ve orduların velvelesinin" benzeri
sesler çıkmaktadır. Gökte ise "gök kubbesi" gibi bir şey vardır. "Kubbeye
benzer, billur gibi parlak ve korkunç bir şey canlı yaratıkların başları
üzerine yayılmış”tır. (Tevrat, Hezekiel 1:22) Oradan Rab çıkar ve Hezekiel
ile söyleşmek istediğini söyler. Korkmamalıdır, onu asi milletlere yollayacaktır
(Tevrat, Hezekiel 1. bap).’4
Ve Hezekiel
"alınıp götürülür".
Nereye
götürülür, neler yaşar peygamber gittiği yerlerde, burası belirsiz. Ama
sonunda Kebar ırmağı kenarına bırakıldığı belirtilir; yaşadıkları ona bile
fazla gelmiş olsa gerek; çünkü yedi gün "şaşkın şaşkın" bırakıldığı
yerde oturur.
Yedi gün sonra
Rab’bin, ovaya çıkmasını isteyen sesi duyulur... ve Rab Hezekiel’e görünür;
tıpkı Musa ile Sina dağında konuşması gibi Hezekiel ile de söyleşir.
Bir başka zaman
ise bir el, perçeminden tutup kaldırır Heze- kiel’i. Bir binanın kapısına
götürür. Ve buradan günahkârlar ile dolu Yeruşalim kentini nasıl "helak
edeceklerini" gösterir. "İhtiyar, genç, ere varmamış kız, çocuklar
ve kadınları helak için vurması" emri verilir bir yaratığa. Hezekiel'in
feryatları yumu- şatamaz tektannyı ve şehir vurulur. Böylece peygamber kaldırı-
la indirile yerden yere götürülerek günahkârların "nasıl figan ettirilecekleri"
gösterilir, tanrı tehditler savurur, askerlerin nasıl saçılacağı, kıtlıklar,
korkular, dolu ile yıkımlar, öfkeli esen rüzgârlar, telef olacak insanlar
anlatılır.
Tann
Hezekiel’e çeşitli yıllarda görünüp korkunç vaatlerini ve öğütlerini anlatır
ona ama "sürgünlüğünün 25. yılında, şehrin vurulmasından sonraki 14.
yılda" peygamber garip bir kente götürülür. İşin çarpıcı yanı bu
kentin ve içindeki binaların en ince detayına kadar -aşağı yukarı- on sayfa
boyunca- anlatılmasıdır. Öyle ki, yapıların duvarlarının kalınlık ölçüsü bile
verilmiştir. Bu ölçme işini yaratıklardan biri özellikle yapmaktadır peygamber
için. Odaların genişliği, pencerelerin yüksekliği, binaların garip yapısı,
hatta içerdeki mobilyalar bile ayrıntılı bir biçimde tarif edilmiştir.
94
3000 Yılın Sırlan adlı kitabımdan alıntıdır. Hezekiel'e görünen gökteki
“kubbeye benzer şey”i az da olsa çağrıştıran bir başka “şey” -havalanmış bir
dağ- Kuran’da (üstelik bir Tevrat pasajını açıklarken) yer ahr! İlerdeki bölümlerde
inceleyeceğimiz gibi Musa’nın, Sina dağına Rab ile söyleşmeye çıkıp, Rab’bin
de kavmin gözleri önünde Sina dağına "indiği” bölümde geçmektedir bu
kavram; üstelik Tevrat’da değil, bu olayın Kuran’daki açıklamasında yer alır!
18
Sina Dağı'nın her yanından duman tütüyordu. Çünkü RAB dağın üstüne ateş içinde
inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle
sarsılıyordu.
Mantık
kıskacındaki beynimiz sayesinde doğal olarak bu sözler “ulu yaratıcının dağ
üzerindeki tezahürü” biçiminde algılanır. Oysa aynı olay Kuran’da öyle önemli
birkaç detayla anlatılmıştır ki, bu bilgilerler kimi ilginç teoriler türetmek
hiç de zor değildir.
Öncelikle
Rab’bin indiği yer Tur kavramı ile yansır Kuran’a. Klasik yorumlara göre belki
Tur, Sina yarımadasında yer alan ve Tevrat’ta Horeb ismiyle anılan bir tepedir;
ama Kuran’da Tur’un bir kapısı olduğu; yükselebildiğini; hatta Rab, Musa ile
konuşmadan önce yakınlaşabildiği yazmaktadır! İşte bu nedenle Tur ile
sembolize edilen kavramın, gökte yer aian, ama dağdan ayrı şekilde duran bir
“şey” olabileceği izlenimini kolayca uyanır:
154
Kesin söz vermeleri dolayısıyla Tur'u üstlerine yükselttik ve onlara: "Bu
kapıdan secde ederek girin" dedik (...)
63 Sizden misak
almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (...) Kuran, 19 Meryem
52 Ona,
Tur'un sağ yanından seslendik ve onu (kendisiyle) gizlice söyleşmek için
yakınlaştırdık.
Şimdi Sümer
inancına uzanıp ilginç bir benzerlikten söz etmek istiyorum. Çok farklı
yıllar, çok farklı kültürler; ama aynı kavramlar: Sümer dininde (Tur sözcüğüne
fonetik açıdan çok benzeyen) Kur adlı bir kavram vardır. Bir çeşit cehennemdir
Kur bazılarına göre. Oysa değildir ve ne olduğu tam olarak belli değildir bana
göre. Kur dünyayı “ana deniz”den (eski mitolojilerde evren oluşmadan önce hep
bir deniz vardır) ayıran bir yerdir. Bu söylemin asıl anlamı ise madde evreni
ile deniz olarak sembolize edilen ilksel evrenin arasında bir bölge olduğudur
bana kalırsa. İnanca göre ölüler buraya gitmekteydiler. Kur’un kelime anlamı
ise hayli ilginçti; çünkü bazen “yabancı ülke” anlamına gelse de, en çok “dağ”
anlamında kullanılır!
Yükselip,
alçalan, kapılı dağlar; tekerlekli, kanatlı canlılann eşliğinde gelen tanrı;
merdivenli melekler...
Tüm bu ilginç
bilgiler yığını akıllarda şu temel sorulan çağrıştırıyor sanırım: Hezekiel
nereye götürülmüştür? Yakup kiminle güreşmiştir? Meleklerin, Süleyman'ın ve
Mısırlı ölü firavunların kullandığı merdivenin ucunda gerçekten tann mı vardır...
yoksa başka boyutların/dünyaların/evrenlerin canlılan ve araçları mı? İsa,
İlyas, Hanok, Muhammet Mehdi, hatta belki de hz. Süleyman’ın ölmeden gittikleri
yer ile Hezekiel’in gördüğü yerler aynı yerler midir? Ve bir ilginç soru daha:
Acaba Akhe- naton ve Amarnalılar da aynı yerde midirler?
Peki,
neden sadece kutsallar gidebilmektedir “o yerlere”? “Salih kullar” oldukları
için mi? Yoksa “topyekun” insanoğlun- dan çok farklı canlılar oldukları için
mi?
Kutsalların
farklı canlılar oldukları için Rab ile yakın ilişkiler kurdukları; hatta onun
yanma gidebildikleri teorisi çok şeyi açıklasa da fazla kolaycıdır tabii ki,
çünkü buraya dek elimizde olan bilgilerle bu teoriyi güçlü bir biçimde
desteklemek zordur. Önceki sayfalarda teoriye kanıt olarak gösterdiğimiz tek
veri ise Akhenaton ve ailesinin garip görünümleridir. Oysa Mısır sanatı ya da
sanata düşkün Mısır kültürü yardımıyla elde ettiğimiz bu bilgileri patriarklara
uygulayamamaktayız ne yazık ki. Elimizde onların gerçek görünümleri üzerine
somut bilgiler olmadığı için kafalarının Akhenaton ve ailesi gibi uzun olup
olmadığı; cinsel organlarının bulunup bulunmadığı gibi noktalar bizim için sır
olarak kalmaktadır. Ama yine de patriarkların da insana pek benzemedikleri
yönünde ipuçlannu bulmak tümden olanaksız değildir; çünkü farklı kültürlerin
kutsal metinlerini yanyana getirince ortaya patri arklarında fizyolojik yönden
insana benzemediği yönünde ciddi kuşkular doğmaya başlar.
Kutsalların
normal insanlardan ilk farklılıkları inanılmaz uzunlukta uzun ömürleridir. Bu
bilgileri aldığımız kaynağın Tevrat olması da olaya ilginçlik katar; çünkü
Ahd-i Atik, onların soyu hakkında detaylı bilgiler vermiş; kimin kaç yaşında
öldüğünü sıra ile açıklamıştır. Oysa anılan dönemlerde dünya üzerinde yaşayan
sıradan insanların ömürlerinin hiç de bu denli uzun olmadığı bilinmektedir.
İlk
olarak Musa’yı ele alacak olursak, Firavun’un karşısına çıktığında 80 yaşında
olan Musa’nın, 120 yaşında öldüğünü görürüz:
Tevrat, Tesniye 34:
“7 Musa
öldüğünde yüz yirmi yaşındaydı; ne gözleri zayıflamıştı, ne de gücü
tükenmişti.” Sadece Musa değil, Musa’nın ağabeyi Harun da -tıpkı Musa gibi-
normal insan ömrüne göre çok uzun yaşamış biridir.
“38 Kâhin Harun RAB'bin buyruğu
uyarınca Hor Dağına çıktı. İsraililer'in Mısır'dan çıkışlarının kırkıncı yılı,
beşinci ayın birinci günü orada öldü.
39 Hor Dağı'nda
öldüğünde Harun 123 yaşındaydı.”
Bu iki kardeşin
yaşam sürelerinin uzunluğunun rastlantısal değil -belki de kalıtsal olduğu- ise
babalarının ömrünün uzunluğundan bellidir:
20 Amram halası
Yokevet'le evlendi. Yokevet ona Harun'la Musa'yı doğurdu. Amram 137 yıl yaşadı.
Üstelik sadece
Musa ve Harun’un babası Amram değil, Amram’ın ataları da insana oranla iki kat
uzun yaşayabilecek yapıda insanlardır:
16
Kayıtlarına göre Levioğullan'nm adlan şunlardır: Ger- şon, Kehat, Merari. Levi 137 yıl yaşadı.
18 Kehat'm
oğulları: Amram, Yishar, Hevron, Uzziel. Kehat 133 yıl yaşadı.
Sözün özü İbrahim'in soyu hep
ortalama insan ömründen çok fazla yaşamış bir soydur. Onların kronolojilerini
kabaca İO 1500’lere dayandıracak olur, ve bu zaman sürecinde insan ömrünün
günümüzdekinden çok daha kısa olduğunu anımsarsak, patriarkların uzun yaşamları
daha da ilginçleşir.
Şimdi bu soyu İbrahim’den başlayarak sıra ile inceleyelim ve bazı
sonuçlara ulaşmaya çalışalım. Öncelikle soyu tanımak 352 açısından,
elimizdeki patriarkların evlilikleri ve oğulları hakandaki bilgileri alt alta
koyalım:
İbrahim + Hacer
=> İsmail
İbrahim + Sara => İshak
İshak + Rebeka
=> Yakup
Yakup + Lea
=> Ruben (Bak erkek çocuk), Şimon (Duyar), Levi (Bağlılık), Yahuda (Övgü),
İssakar (Ödül), Zevulun (Değer), Dina
Yakup + Bilha
=> Dan (Haklı), Naftali (Benim savaşım)
Yakup + Ziipa
=> Gad (Uğur), Aşer (Mutlu)
Yakup
+ Rahel => Yusuf (Daha çok versin), Benyamin (Sağ elimin oğlu)
Bu
kutsalların ne kadar yaşadıkları ise Tevrat tarafından açıklanır:
7
İbrahim
yüz yetmiş beş yıl yaşadı. Ömrü bu kadardı.
17
İsmail yüz otuz yedi yıl yaşadıktan sonra son soluğunu verdi. Ölüp
halkına kavuştu.
28
İshak yüz seksen yıl yaşadı.
28 Yakup Mısır'da on yedi yıl yaşadı. Ömrü toplanı yüz kırk yedi
yıl sürdü.
26 Yusuf yüz
on yaşında öldü. Onu mumyalayıp Mısır'da bir tabuta koydular. Yaratılış 47:
7
Yusuf babası Yakup'u getirip firavunun huzuruna çıkardı. Yakup
firavunu kutsadı.
8
Firavun, Yakııp'a, "Kaç yaşındasın?" diye sordu.
9
Yakup, "Gurbet yıllarını yüz otuz yılı buldu" diye
yanıtladı, "Ama yıllar çabuk ve zorlu geçti. Atalarımın gurbet yılları kadar
uzun sürmedi."
Tevrat,
patriarklann yaşam sürelerini burada kesmekte olsa da; soyun diğer üyelerinin
ömürleri hakkında bize bilgi veren başka bir kitap var; Yahudiliğin pseudo-graf
kitaplarından biri:
1
O senede, İsrailileriıı Mısır’e gitmesinin 79. yılında, Ya- kub'un
oğlu Ruben, Mısır diyarında öldü. Ruben öldüğünde 125 yaşındaydı ve onu tabuta
koydular, ve çocuklarının ellerine verildi.
2
Sekizinci yılda kardeşi Dan öldü; o ölümünde 120 yaşındaydı. Ve o
da tabuta kondu, ve çocuklarının eline verildi.
3
Ve o sene Edom kralı Kuşham öldü, ve ondan sonra Be- dad’m oğlu
Hadad otuzbeş yıl için başa geçti, seksen birinci yılda Mısır’da Yakup'un oğlu
İshakaar öldü, ve İshakaar öldüğünde 122 yaşındaydı, ve Mısır'da tabuta kondu,
ve çocuklarının ellerine verildi. '
4
Seksen ikinci yılda kardeşi Aşer öldü, öldüğünde 123 yaşındaydı,
ve Mısır’da, tabuta kondu, ve çocuklarının ellerine verildi.
5
Ve seksen dördüncü yılda Gad Öldü, ölümünde 124 yaşındaydı, ve
Mısır'da tabuta kondu, ve çocuklarının ellerine verildi.
23
Ve Yakub’un oğlu Yahuda'nııı Mısır'da öldüğü zaman geldi, Yakub’un
Mısır’a gidişinin seksen altıncı yılıydı, ve
Yalında öldüğünde 129 yaşındaydı, ve onu mumyaladılar ve tabuta koydular,
ve çocuklarının ellerine verildi.
Ve' seksendokuzuncu yılda Naftali öldü, 132 yaşındaydı, ve tabuta
kondu, ve çocuklarının ellerine verildi. Patriark
soyun, normal insanlara farklılıkları sadece uzun ömürlü olmaları değildir.
Onlar öyle yapıdadırlar ki, yaşadıkları yıllar içinde bedenleri -hatta fiziksel
görünümleri- insana oranla çok geç aşınmaktadır. Örneğin İbrahim’in karısı Sara
hakkında- b öykü, onun inanılmaz ileri yaşında bile, bir firavunu baştan
çıkaracak güzellikte kalabildiğini anlatır:
Olay,
İbrahim’in karısı Sara ile yaptığı yolculuklarda Mısır'a (ki karısının adı o
zaman tanrı tarafından Sara’ya çevrilmemiştir ve henüz Saray’dır) ve Gerar’a
girerken karısına iki ayrı kez yaptığı aynı ilginç öneri hakkındadır. İbrahim,
Sara çok güzel bir kadın olduğu için firavun ve Gerar kralı Avimelek tarafından
hareme alınacağına kesin olarak bakmaktadır. Ama bu olasılık gerçekleşirse
İbrahim’in -koca olarak- sonu parlak görünmemektedir... Yani İbrahim, karısını
almak isteyeceğine kesin gözüyle baktığı yöneticiler tarafından
öldürüleceğinden korkmaktadır. Bu nedenle Sara’ya karısı değil; kızkardeşi olduğunu
söylemesini ister. Hem hem Mısır’a, hem de Gerar’a girdiklerinde ise
kuşkusunda ne ölçüde haklı olduğu görülür; çünkü adı Tevrat’ta verilmeyen
firavun da, Avimelek de, Sara’yı hareme alırlar ve İbrahim’e, bu güzel kadının
kardeşi olduğu için, dokunmazlar. (Ama enteresandır, Rab bu yalanı söyleyen
İbrahim’i değil, onları cezalandırır!)
11 İbrahim'le Sara kocamışlardı, yaşları hayli ileriydi.
20:
2
Karısı Sara için, "Bu kadın kızkardeşimdir" dedi. Bunun
üzerine Gerar Kralı Avimelek adam gönderip Sarayı getirtti.
Olayın
bizi ilgilendiren yanı ise bir firavun ve bir kralın Sa- r’nın
güzelliğinden inanılmaz ölçüde etkilenmiş olmalarıdır... °ysa Sara son derece
yaşlı bir kadındır! 2012: Marduk’la
Randevu, Burak Eldem, s.124
Bu
garip tavrın (İbrahim’in karısını kızkardeşi
diye tanıtmasının) nedeni Saray’ m büyüleyici güzelliğidir. Abram eğer onun
kocası olduğu bilinirse, Saray’a sahip olmak isteyenlerin kendini
öldürebileceğinden korkmaktadır. Basit bir hesaba göre Mısır’a girdikleri
sıralarda seksen yaşını epey geride bırakmış olması gereken Saray’ın hâlâ
cinayet işletecek kadar güzel olması ilginçtir tabii. (...) Avimelek de
Saray'ın güzelliğine kapılacak (muhtemelen 90 yaşlarında bir kadından söz
edildiğini unutmayalım!) ve onu eş olarak almak isteyecektir.
Sıradan
insan ömrüne oranla uzun olan bu ömürleri aşın bulanlar bilmelidirler ki,
Tufan’dan önce yaşamış seçilmişler, yakandaki uzun ömürlü patriarklardan bile
çok daha uzun yaşamışlardır:
Yaratılış 5:
3
Adem 130 yaşındayken kendi suretinde, kendisine benzer bir oğlu
oldu. Ona Şit adını verdi.
4
Şit’in doğumundan sonra Adem 800 yıl daha yaşadı. Başka oğulları,
kızları oldu.
5
Adem toplam 930 yıl yaşadıktan sonra öldü.
6
Şit 105 yaşındayken oğlu Enoş doğdu.
7
Enoş'un doğumundan sonra Şit 807 yıl daha yaşadı. Başka oğulları,
kızları oldu.
8
Şit toplam 912 yıl yaşadıktan sonra öldü.
9
Enoş 90 yaşındayken oğlu Kenan doğdu.
10
Kenan’ın doğumundan sonra Enoş 815 yıl daha yaşadı- Başka oğulları,
kızları oldu.
11
Enoş toplam 905 yıl yaşadıktan sonra öldü.
12
Kenan 70 yaşındayken oğlu Mahalalel doğdu.
Mahalalel'in doğumundan sonra Kenan
840 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. ]4 Kenan toplam 910 yıl yaşadıktan sonra öldü.
15
Mahalalel 65 yaşındayken oğlu Yeret doğdu.
16
Yeret'in doğumundan sonra Mahalalel 830 yıl daha yaşadı. Başka
oğulları, kızları oldu.
17
Mahalalel toplanı 895 yıl yaşadıktan sonra öldü.
18
Yeret 162 yaşındayken oğlu Hanok doğdu.
19
Hanok'uıı doğumundan sonra Yeret 800 yıl daha yaşadı. Başka
oğulları, kızları oldu.
20
Yeret toplam 962 yıl yaşadıktan sonra öldü.
21
Hanok 65 yaşındayken oğlu Metuşelah doğdu.
22
Metuşelah'ın doğumundan sonra Hanok 300 yıl Tanrı yolunda yürüdü.
Başka oğulları, kızları oldu.
23
Hanok toplam 365 yıl yaşadı.
24
Tanrı yolunda yürüdü, sonra ortadan kayboldu; çünkü Tanrı onu yanma
almıştı.
25
Metuşelah 187 yaşındayken oğlu Lemek doğdu.
26
Lemek'in doğumundan sonra Metuşelah 782 yıl daha yaşadı. Başka
oğulları, kızları oldu.
27
Metuşelah toplanı 969 yd yaşadıktan sonra öldü.
28
Temek 182 yaşındayken bir oğlu oldu.
29
“RAB'bin lanetlediği bu toprak yüzünden çektiğimiz eziyeti,
harcadığımız emeği bu çocuk hafifletip bizi rahatlatacak" diyerek çocuğa
Nuh adını verdi.
30
Nuh’un doğumundan sonra Lemek 595 yıl daha yaşadı. Başka oğulları,
kızları oldu.
31
Lemek toplam 777 yıl yaşadıktan sonra öldü.
32
Nuh 500 yıl yaşadıktan sonra Sam, Ham, Yafet adlı oğullan doğdu.
Bu garip
uzunluktaki ömürler insanoğlunun ilk prototiplerinin uzun ömürlü olduğu, sonra
çeşitli nedenler yüzünden bu ömür sürecinin giderek kısaltıldığını
düşünebilirler. Bu klasik bir açıklamadır ve bir o kadar da kolaycıdır. Bu
açıklama kolay- cıdır; çünkü Tevrat, bu ilk insanlar çoğalırken, çevrede başka
insanların var olduğunu -dolaylı da olsa söylemektedir!
Öncelikle Adem ve Havva’nın oğulları
Kabil ve Habil mitinde ilk insanların oğulları olan bu iki adamın evlenecek
kadınlan nereden buldukları belli değildir; çünkü Kayin'in (Kabil’in) dünyadan
inişini söyleyen ayetin hemen ardından "Kayın karısıyla yattı"
cümlesi gelmektedir (Yaratılış 4:17). Zaten Kabil lanetlendikten sonra
cezasını ağır bulup "Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak
aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni’' (Yaratılış 4:14) sözlerindeki
“kim bulursa” nitelemesi; ayrıca bu sözlere yanıt olarak tanrının "Seni
kim öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak" (Yaratılış 4:15) şeklindeki
yanıtı dünya üzerinde, Kabil Aden’den dünyaya inmeden önce, ya da indikten
sonra, başka insanların varlığını göstermektedir.
“İlk insanlar”
şeklinde tanıtılan patriarklar ürerken dünya üzerinde başka insanlar
yaşamaktaysa Rab’bin patriarklannın insan değil de, tanrının soyu olduklarının,
bu soyun da büyük olasılıkla insanoğlundan farkh oluşumda bir soy sayılması gerektiğinin
mi kanıtıdır?
İster tanrının soyu, ister ilk insanlar olsun, onlara yaşam sürelerinin
uzunluğu açısından bakılınca durumun garipliğinde bir değişim olmuyor. Adem’in
oğlu Şit’ten (Şit’ten diyorum; çünkü Yaratılış 4:17-22 arasında dünyaya indiği
sözü edilen ve ilk neslinin adlan verilen Kabil’in soyunun gelişimi hakkında
bir daha açıklama yapılmaz; soy, Adem ve Havva’nın, öldürülen Habil yerine
koymak için yaptığı Şit ile sürer) Musa’ya dayanan tanrısal soyun yaşam süreleri
alışılmışın dışında. Oysa dünya üzerinde yaşam sürmüş olan ve onlardan çok
daha uzun yaşamış başkaları da var. Varlıkları kanıtlanamamış; gün ışığına
çıkan yazıtlardaki, tabletlerdeki bilgiler hep masal olarak görülmüş olsa da,
elimizde Mezopotamya uygarlığının ilk kralların alışılmadık uzunlukta ömürlere
sahip oldukları hakkında veriler bulunmaktadır: Babylonian Long Lived Kings, Kolon IETCSL (Electronic Text
Corpus of Sumerian Literatüre) translation: t.2.1.1 The Oriental Institute,
University of Oxford
/. Hükümranlık
göklerden indi;
2.
Hükümranlık Eridu kentindeydi.
3.
Alulim kral oldu (uygulandı)
5.
Alamar onu 36.000 yıl uyguladı;
6.2 kral
7.64.800 yıl
uyguladı.
11.
Badgurgurru’da Enmenluanna
12.43.200 yıl uyguladı
13.
Çoban Dumuzi 36.000 yıl uyguladı:
15.
onların seneleri 108.000'di.
17.
Hükümranlık Larak,’ a geçti.
19.
Krallığı 28.000 yıl uyguladı;
21.28.000 yıl uyguladı.
26.
Krallığı 21.000 yıl uyguladı;
27.1 kral
28.21.000 yıl
uyguladı.
30.
Hükümranlık Surrippak’a geçti. .
32.
Hükümranlığı 18.600 yıl uyguladı:
34.18.600yıl uyguladı.
35.5 şehir,
36.8 kral
37.241.200 yıl uyguladı.
44.1200 yıl uyguladı.
45.
Khulla-Nidaba kutsal hanım,
Tabletteki bilgiler -bilimin felsefe
taşı olan- mantığa uygun olmadığı için bilim adamlarınca önemsenmemiş;
yazılanların, belki de gerçek bilgiler olduğu göz ardı edilmiş ve tümü sadece
arkeolojik ve tarihsel değerleri açısından saygı görmüş. Şimdi işin daha da
ilginç bölümüne gelelim. Son yıllarda Zecharia Sitchin adlı araştırmacı,
yukarıdaki tablette verilen bilgilerin gerçek olduğu düşüncesinden yola çıkarak
büyük ses getiren bir kitap yazdı (aslında bir seri yazdı ama dilimize sadece
tek kazandırıldı). Söz etmek istediğim kitap serisinin 12. Gezegen adlı
olanı. Sitchin kitabında bu kralların gerçekten yaşadığını; üstüne üstlük
bunların birer uzaylı olduğunu öne sürdü; görece de teorisini kanıtladı.
Kitabında
Sitchin, Güneş Sistemimizde “12. Gezegen" adım verdiği bir gezegen daha
olduğunu öne sürüyor; bu gezegenden bazı uzaylıların tarih öncesi zamanlarda
dünyaya indiğini düşünüyor ve garip uzunlukta hüküm süren Babil krallarının da
on- lar olduğunu iddia ediyordu. Sümer dininin alt tanrıları sayılan
Annunakiler yazara göre tanrılar değil, kral-uzaylılardı. Sitchin, bu
varlıkların uzun yaşamları konusunu ise aşağıdaki gibi açıklıyordu:
12. Gezegen,
Zecharia Sitchin, s.270
Eğer
bu Tufan öncesi hükümdarlar, önerdiğimiz gibi, 12. Gezegenden Dünya’ya inen
“Neftimler" ise, o zaman dünya inerindeki hükümdarlık dönemlerinin 12.
Gezegen’in yörünge dönemleriyle ilişkilendirilmeleri şaşırtıcı olmamalı. (...)
Şüphesiz, Dünya’ya inen Nefilimlerin herhangi birisinin iddia edildiği gibi
bıırada 28.000 veya 36.000 yıl boyunca hüküm sürebilir miydi diye sorulabilir.
(...) Ama yıl dediğimiz nedir ki? Bizim yılımız Dünya' nın, Güneş çevresindeki
bir yörüngeyi tamamlaması boyunca geçen süredir. (...) Bir başka gezegendeki
yaşamın da o gezegenin devirleri tarafından ayarlanmış olduğu komşunda çok
az-şüphe olabilir.
Sitchin’in
garip uzunlukta ömürleri olan Sümer kralları olduğunu düşündüğü Nefilimlerin
gerçekte ne olduğu ise başlı başına bir tartışma konusu. Tevrat’ta devler veya
düşmüş kişiler olarak geçmekteler:
/ Yeryüzünde
insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.
2 İlahi
varlıklar (tanrının oğulları) insan kızlarının güzelliğini görünce
beğendikleriyle evlendiler.
4 İlahi
varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha
sonra yeryüzünde Nefıllerfdüşmüş kişiler) vardı. Bunlar eski çağ kahramanları,
ünlü kişilerdi.
(Bunların melek
ya da Şit soyundan gelen insanlar olduğu sanılıyor. Septuaginta bunu
"Devler” diye çevirir.)
Tevrat’tan
ise -tıpkı patriarklar gibi- Nefilimlerin soyunun da dünya üzerinde yaşamakta
olduğunu öğreniriz: îbraniler çöl- de akıncı bir ordu olarak ilerlerken Musa,
Kenan ülkesine saldırmadan önce çevreyi araştırmak için bir grup toplayarak
onlar casus olarak yollar. Fakat adamlar günler sonra bölge halkından çok
korkmuş olarak geri dönerler. Yüksek refah düzeyinde yaşayan bu paganist halk
çok uzun boylu ve güçlüdür.
27
Musa'ya, “Bizi gönderdiğin ülkeye gittik" dediler, “Gerçekten
süt ve bal akıyor orada! işte ülkenin ürünleri!
28
Ancak orada yaşayan halk güçlü, kentler de surlu ve çok büyük.
Orada Anak soyundan gelen insanları bile gördük.
32Araştırdıkları ülke hakkında Israililer arasında kötü haber
yayarak, “Boydan boya araştırdığımız ülke, içinde yaşayanları yiyip bitiren
bir ülkedir” dediler, “Üstelik orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu.
Bu
uzun boylu halkın gerçekte kim olduğu ise bir sonraki ayette ortaya çıkar:
Anakhlar, Nefilimlerdir!
33Nefıller'i, Nefiller'in soyundan gelen Anakhlar'ı gördük. Onların
yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük.”
Yunan
mitolojisinde de Zeus’un evrenin liderliğini elde edebilmek için devirdiği soy
olan Titanlar, “devler” olarak da tanınırlar ve bu titanların ulu anası Rhea,
artık yakından tanıdığımız Kibele’dir. İlginçlik bu kadarla da kalmaz, çünkü
Rhea’nın kocası Uranos’un da (tıpkı Attis ve Şiva gibi) penisi kesilmiştir...
ama bu kez kesen Zeus’un babasıdır.
Sözün özü, bana göre Nefilimler değil uzun ömürlü Sümer kralları;
bilakis, onlara tam olarak karşıt yapıda (ana tanrıça ba- ba tanrı soyu diyelim
mi?) canlılar. Sümer kralları ise patriark- lar ile büyük benzerlikler
içindeler.
İster
Nefilimler olsunlar, ister başka varlıklar; Sitchin’in uzaylıların geldiği
gezegen olduğunu düşündüğü; dünya çevresinde eliptik bir yörüngesi olan; her
geçişinde çeşitli katastrof ve felaketlere neden olan ve bu yüzden tekrar
geçişinde dünyanın sonunu getireceğinden kuşkulanılan gezegenin adı ise Mar-
duk. Hammurabi’nin tektanrılaştırmaya çalıştığı, kanunlarını ondan aldığını
söylediği tanrı. Ahd-i Atik’in Yahve’sine benzerliği ise araştırmacıları
hayrete düşüren Marduk.[97] (İncelemeci
Samuel Reinach da, Hammurabi yasalarıyla Yahudi yasaları arasındaki benzerliğe
işaret ederek, Marduk’u Yahova’yla aynı- laştınr.) Bu bilgiler ışığında
sanıyorum akıllara takılması kaçınılmaz bir soru vardır artık ortada:
“Patriarklar, kıyameti yaratacak Marduk’lular mıdır?”
Şimdi tarih içinde biraz ilerleyip Akhenaton zamanına gelelim ve
firavunun yapamadığını yapmayı başaran adama dönelim... Yani Musa’ya. Musa’yı
tanımakla hiç ummadığımız bir noktaya çıkacağız ve tüm bu bilgilerin, birbirine
sıkı ilmeklerle bağlı bir dokunun küçük parçalan olduğunu bir kez daha
anlayacağız.
Yahudi ve
Hıristiyanlıkta peygamberlerin insanüstü özellikleri sıklıkla yer ahr ve kabul
görür belki; aına genelde hastaları iyi etme, görmeyen gözleri açma, yerden su
çıkarma benzeri, yardım amaçlı eylemler oldukları için bu üstün yetenekler onların
kutsallığı ile açıklanmaya çalışılır. Oysa Akhenaton gibi nereden geldiği, kim
olduğu belli olmayan bir diğer peygamber olan Musa’nın fizyolojik yapısında,
sıradan insanda görülmeyen öyle farklılıklar bulunmaktadır ki, bunları
kutsallıkla açıklamak hayli zordur... hatta ünlü asasıyla gerçekleştirdiği
mucizeler inceleme alanına dahil edilmese bile! Sözün özü, kutsalların
insandan farklı yapılarının Musa kimliğinde hayli ilginç boyutlara ulaşarak
birçok şeyi açıklayıcı hale dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz.
Musa ve yaşadığı ortamı anlatmaya
Yakup’tan başlamak yerinde olur; çünkü onun başrolü oynadığı plan, kendinden
onlarca yıl önce aktifleşmeye başlamıştır. Hatta her şey İbrahim’le başlamış
olsa da, bence bu bölüm işin “girizgahı”dır ve ana tema Yakup ile start almış,
Musa ile doruğa çıkmıştır.
Tanrı ile güreşen ve adını İsrail’e
çevirten Yakup’un 13 oğlu olur diye anlatmaya başlayayım... en küçüğünün Yusuf
olduğu 13 oğul. “Yusuf ile Züleyha” şeklinde masallaştırılmış olsa da; gerçekle
çok az ilgisi olan bir öykünün kahramanıdır Yusuf. Aynı zamanda son
patriarktır. Yusuf’tan sonra Tevrat soy hakkında bilgi vermez; Çıkış l:8’de "Sonra
Yusuf hakkında bilgisi olmayan yeni bir kral Mısır’da tahta çıktı.”
sözleri ile İbranilerin Mısır’da ezilme öyküsüne geçer. (Musa, bu öyküler
içinde birdenbire, yani patriark soy ile ilgisi açıkça belirtilmeden, sadece
“Levili bir adamın oğlu” olarak tanıtılmacasına, ortaya çıkar). Babası Yakup
tarafından en sevilen oğul olan Yusuf, gün gelir kardeşlerinin komplosu ile
köle olarak bir Mısır Tı zengine satılır. Orada, efendisi Potifar’ın karısına
tecavüz ettiği suçlamasıyla zindana atılıp, çile doldururken diğer mahkumların
rüyalarını başarılı şekilde yorumlamaya başlar. Böylece ün kazanır ve sonuçta
şöhreti firavuna dek ulaşır. Huzura çağrıldıktan sonra, firavunun bir rüyasını
doğru yorumlayınca vezir olur; sonuçta kardeşlerini affederek, ailesini Mısır’a
aldırır. İbranilerin Mısır’a gelmesinin kısa öyküsü böyledir.
Zaman içinde kimi kaynaklara göre beni İsrail, Mısırlılarla
yarışacak ölçüde zenginleşirler. Meydan Larousse - İbraniler
İbraniler (■■■) bu verimli ülkede çabucak zenginleştiler. Mısır'ın
önemli mevkilerini ellerine geçirdiler.
Tevrat’a
göre ise “esirlik” içindedirler.
23
Aradan
yıllar geçti, bu arada Mısır Kralı öldü. İsraililer hâlâ kölelik altında
inliyor, feryat ediyorlardı. Sonunda yakarışları Tann'ya erişti.
24
Tanrı
iniltilerini duydu. İbrahim, İshak ve Yakupia yaptığı antlaşmayı anımsadı.
25
Israililer'e
baktı ve onlara ilgi gösterdi.
Hangi koşullarda yaşıyor olsalar da, bir gece firavunun ilginç bir
rüya görmesiyle tarih yazılmaya başlar.
Bütün dini kaynaklar şu efsanede
birleşir: Mısır firavunu bilgece rüyasında o yıl doğacak erkek çocuklardan
birinin tahtını yıkacağını, yeni bir din getireceğini, kendisini ortadan
kaldıracağını gördü. Bunun etkisi altında, o yıl içinde doğan ve doğacak
bütün erkek İsraili çocukların boğdurulmasını emretti.
Yeni doğan
çocuklardan biri olan Musa, annesi tarafından bir sepete konularak Nil nehrine
bırakılır; firavunun kızı tarafından bulunup, sarayda büyütülür.
Musa, asil bir aile içinde,
ayrıcalıklı konumda yaşıyor olsa da Mısırlılara düşmandır. Zaman içinde bir
Mısır’hyı öldürünce Mid- yan’a kaçar. Orada evlenerek, 20 yıl çoban olarak
saklanır. Sonunda tektanndan emir alınca Mısır’a dönüp İbranileri çöle
çıkartır.
İbraniler,
akıncı bir ordu kimliğinde, geçtikleri ülkelerin halkları ile savaşarak göçebe
ve hayvancı bir topluluk olarak ilerlerler ve sonunda -İbrahim'den sonra ikinci
kez- Filistin’e varırlar. Burada Musa kavınine vaat edilmiş toprakları bir kez
daha gösterir. Ama bu toprakların hâlâ sahibi vardır... üstelik bu sahipler
hâlâ seks tapımı yoluyla pagan tanrılara tapmaktadırlar. İbraniler böylece hem
yoldan çıkmış halkı “hidayete erdirmek”, hem toprak kazanmak için yüzyıllarca
sürecek olan çok çetin savaşlar yaşama maratonuna başlarlar.
İbranilerin
öyküsü kaba anlatımıyla böyle. Oysa bu klasik öykü ne onların, ne de Musa’nın
kimliğini kesinlikle açıklayıcı değil; çünkü hikayede birçok boşluk var:
Öncelikle yüzyıllarca Mısır’da yaşadıkları öne sürülen İbranilerden neden
hiçbir Mısır kaynağının söz etmediği sorusuna yanıt vermek hayli güç. Mısır’da
ne bir İbrani mezarı, mezarı taşı, duvar yazısı veya mektup bulunabilmiş.
İkincil olarak on binlerce köle İbrani’nin Mısır’dan çıkıp, Kenan ülkesine
yerleşmesi gibi önemli bir olay hakkında da hiçbir tarihsel kaynakta tek bir
satır olmaması da ilginç! Bu belirsizlikler ve yanıtlanamayan sorular nedeni
ile incelemeciler İbranilerin kim oldukları ve gerçekten nereden geldikleri
konusunda asla kesin bilgilere ulaşamıyorlar.
2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldem, s.40
Sarayda bir
prens gibi büyütülen, (...) ardından büyük bir halkı Mısır'dan firavunun
itirazlarına rağmen çıkaran bir liderden hiçbir iz kalmaması, Mısır gibi kayıt
tutmaya meraklı bir toplumda rastlanılacak durum değildir.
İbranilerin kimliği kadar, Musa’nın
-hatta İbrahim ve Yusuf’un da- gerçekten yaşayıp yaşamadıkları; yaşadılarsa
neden onlardan da hiçbir tarihsel dokümanda söz edilmediği belirsiz! Öte yandan
Harun, Mısır firavunu İbrani erkek bebeklerin öldürülmesi emrinden nasıl
kurtulduğu da açıklanamıyor. Harun’un isminin kökeni de olaya bilinmezlik ve
gizem katmakta; çünkü Harun adı “aharon” şeklinde söylenip yazıldığında
“belirsiz” 366 anlamında. Zaten Tevrat’da uzun süre kayıp olduğu Tevrat’ta
açıkça belirtiliyor; Musa, peygamber olunca tanrı tarafından bulunup,
kardeşinin yanma gitmesi söyleniyor.
Konu öylesine gizemli ve önemli ki, Musa ve İbraniler hakkında
birçok spekülasyonun yapılmasının önüne geçilemiyor. Örneğin bir grup
incelemeci, Musa liderliğinde Mısır’dan çıkan büyük grubun İbraniler değil;
firavun Tutankamon, Ai veya Ho- remheb tarafından Mısır’dan sürülen
Akhenaton’cular olduğunu düşünüyor, Diğer yandan Messod Sabbah adlı yazar,
Secrets of the Exodus-(Mısır’dan Çıkışın Sırları) adlı 20 yıllık bir araştırmasının
ürünü olan sansasyonel kitabında Musa’nın, ilerde I. Ramses adıyla tahta
geçecek olan Mısırlı general Ra-Messu; bunun da ötesinde İbrahim’in de
Akhenaton olduğunu öne sürüyorlar. Bazı diğer araştırmacılara göre ise Musa,
bizzat Akhena- ton'un ta kendisi! Hatta farklı bir grup incelemeciye göre Musa,
dişi firavun Hatşepsut’un halktan seçtiği ve Deir el-Bahari’de yapılan
mezar-tapınağımn mimarı Nehesi.
İlginç
teoriler üretenler sadece araştırmacı yazarlar değil! Musa ve Akhenaton arasında
bağlantı olduğuna inanan çok saygın - hem de ne tarih, ne de din ile
doğrudan ilişkisi olmayan- bir bilim adamı da var; Sigmund Freud. Freud, “Musa
ve Tektanncılık" adlı 1939 tarihinde basılan son kitabında Musa'nın,
Akhena- tonün, Aton taraftarı ya bir memuru/yöneticisi/generali/rahibi veya
bir asil kişi olduğunu yazıyor. Freud, Musa’nın kral öldükten sonra Nil
deltasının doğusunda yaşayan İsrail kavmini “seçilmiş kavim” olarak alıp,
Mısır'dan çıkarttığına ve onlara Akhenaton dininin ilkelerini öğrettiğine
inanmakta.
Tanrının
Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.110
Sigmund Freud
son büyük eseri Musa ve Tektanrıctlık’ta Musa'nın Yahudi olmadığını fakat İÖ
1377-1358 döneminde hüküm süren firavun İkhnaton'un ailesinden gelen bir
Mısırlı soylu olduğunu öneriyordu.!...) Bu firavunun ölümüyle hem tahtı hem de tektanncıltk kültü yıkıldı. Musa, deltadaki Semitik
yerlilerle Mısır’ı terk etti ve onlara Ikhnaton'un tektanrıcı inancını
aşıladı. Fakat hu insanlar çölde onun disiplininden sıkılarak onu kestiler,
önderliği Arap volkan tanrısı Yehova'nın Medyen papazı ele geçirdi.
Görüldüğü gibi teoriler çok. Bu savların herhangi birinin doğru
olup olmadığı henüz kesinleşmiş değil. Yine de genelde inanılan iki nokta var:
İlki Musa’nın adının Mısır kökenli olduğu; çünkü “çocuk” anlamına gelen Mose
adı, Tutmose olarak birçok firavunda görülmekte. Yani onun bir İbrani olup
olmadığı kesin söylenemese de, Mısır’h olduğu konusunda birçok ipucu var.
İkinci kesin nokta ise Musa’nın Tutankamon (Akhena- ton yerine getirilen ve
kimliği belirlenemeyen çocuk firavun olarak incelemiştik) zamanında yaşadığı;
İbranileri “zulmünden kurtardığı” kralın ise II. Ramses olduğu.
Musa hakkında üzerinde durulmaya değer bir başka bilgiler de var...
onun -tıpkı Yakup (ve diğer bazı patriarklar) gibi- tanrı ile karşılıklı
konuşması gibi. Bu konu ise araştırmamızın temelini oluşturduğu için en
başından öğrenmeye koyulalım:
Musa'nın İbranileri çöle
çıkartmasının 3. ayında topluluk Sina çölüne varır. Sina dağının karşısında
konaklarlar. Burada Rab, Musa'ya seslenerek, İbranileri kendi kavmi olarak
seçtiğini, onlara vaat edilmiş toprakları vereceğim, ama karşılık olarak
kendisine biat edilmesini bir kez daha ister. Musa bu durumu halkın ileri
gelenlerine aktarır, onlar da bir ağızdan "Rab'bin söylediği her şeyi
yapacağız" diye bağırarak Rab ile ahitleşirler. Musa bu gelişmeyi Rab'be
aktarınca, Rab da Musa’ya daha köklü biçimde güvenmeleri, böylece de onun her
emrini kesinlikle yerine getirmeleri için kavme görüneceğini açıklar. Rab’in,
insanların yanıtını öğrenmek için neden Musa’ya gerek duyduğu ise ne
İbranilere, ne Tevrat metni yazarlarına, ne de okuyucularına garip
gelmemektedir!
Rab,
sözlerini sürdürerek “koyu bir bulut içinde” görüneceğini, halkın gözü önünde
Sina dağına “ineceğini” ama onu görmek için halkın üç günlük bir “arınma”
döneminden geçilmesi gerektiğini açıklar. Arınmanın anlamı ise, kavmin
giysilerini yıkaması ve üç gün boyunca cinsel ilişki kurmamasıdır! (Çıkış
19:15). Bu gereklilikleri deklare eden Rab, bir önemli hatırlatmada daha
bulunur:
12Dağın çevresine sınır çiz ve halka de ki, 'Sakın dağa çıkmayın,
dağın eteğine de yaklaşmayın! Kim dağa dokunursa, kesinlikle öldürülecektir.
Dağa çıkan veya
dokunanı öldürmenin bir de kuralı vardır: Bu günahı işleyen kişiler el
değmeden, yani dokunulmadan, temas edilmeden öldürülmelidir.
13 Ya taşlanacak, ya da okla vurulacak;
ona insan eli değmeyecek. İster hayvan olsun ister insan, yaşamasına izin
verilmeyecek.' Ancak boru uzun uzun çalınınca dağa çıkabilirler.
Üçüncü günün
sabahında gök gürler, şimşekler çakar, güçlü bir boru sesi duyulur ve dağın
üzerine koyu bir bulut iner. Kavim korkudan titreyerek, Musa öncülüğünde dağın
eteğine gelip durur.
18
Sina Dağt'nm her yanından duman tütüyordu. Çünkü RAB dağın üstüne
ateş içinde inmişti. Dağdan ocak dumanı gibi duman çıkıyor, bütün dağ şiddetle
sarsılıyordu.
Rab, Sina dağı
üzerine başarılı bir şekilde “inmiş”tir! Kuran’da Tur’un “inip çıkışı”
şeklinde yer alan ve önceki sayfalarda söz ettiğim bilgi, işte bu olayın
anlatımıdır. Rab’bin bundan sonraki ilk işi Musa’yı dağa çağırmak olur...
İnsanların dokunmasının bile yasak olduğu; dokunanın, el değmeden öldürülmesi
gereken dağa çağırmaktadır peygamberini. Fakat Rab Musa’yı çağırmak kadar, İbranileri
de uzak tutmaya çalışmakta, bu nedenle halkın yaklaşmaması için yaptığı uyarılan
yinelemektedir.
20
RAB Sina Dağı'nın üzerine indi, Musa’yı dağın tepesine çağırdı.
Musa tepeye çıktı.
21
RAB, "Aşağı inip halkı uyar" dedi, "Sakın beni
görmek için sınırı geçmesinler, yoksa birçoğu ölür".
Musa tekrar
kavme döner, uyarıları yeniler... Ama uyarıya gerek yoktur; çünkü halk zaten
gördüklerinden dehşet içindedirler!
18
Halk gök gürlemelerini, boru sesini duyup şimşekleri ve dağın
başındaki dumanı görünce korkudan titremeye başladı. Uzakta durarak
19
Musa'ya, "Bizimle sen konuş, dinleyelim" dediler,
"Ama Tanrı konuşmasın, yoksa ölürüz.
Musa ise yanıt
olarak korkmalarının gereksiz olduğunu ve neden korkmamaları gerektiğinin
ilginç nedenselliğini açıklar; Rab, sadece “tanrı korkusu” yaratmak için
gelmiştir!
Musa,
"Korkmayın!" diye karşılık verdi, "Tanrı sizi denemek için
geldi; Tanrı korkusu üzerinizde olsun, günah işlemeye- siniz diye." Bu sözler ile halkı sakinleştirdikten sonra "tanrının içinde
bulunduğu koyu karanlığa" girer (Çıkış 20:21)
İnsanlar
toprakta, Musa koyu karanlık çökmüş dağdayken Rab önce Musa’ya ünlü 10 Emir’ini
ve diğer yasalarını dikte eder; kanun yazdırma işinden sonra ise seçilmiş 70
kişiye de kendini göstermek istediğini bildirir. Harun, Harun’un oğullan Nadav,
Avihu ve İsrail ileri gelenlerinden yetmiş kişi Rab’be biraz daha
yaklaşabilecektir. Ama halk yine dağa çıkmamalıdır.
2 Yalnız sen
bana yaklaşacaksın. Ötekiler yaklaşmama!/. Halk seninle dağa çıkmamalı.
Musa geri
döner, -önceki sayfalardan anımsayacağımız gibi- kanlı kurbanı seven tanrıya,
Rab’bin en küçük detayına kadar açıkladığı yöntemle kurbanlar keser... ki bu
kurban kesme eylemi Tevrat’ın ilerdeki sayfalarında leğenler dolusu kan
biriktirmeye varacak ölçülere ulaşacaktır. Ardından:
9 Sonra Musa, Harun, Nadav, Avihu ve
İsrail ileri gelenlerinden yetmiş kişi dağa çıkarak
10İsrail'in Tanrısı'nı gördüler.
Tanrının ayakları altında la- civerttaşım andıran bir döşeme vardı. Gök gibi
duruydu.
11 Tanrı İsrail
soylularına zarar vermedi. Tanrı'yı gördüler, sonra yiyip içtiler.
70 seçilmiş
Rab’bin şöleninde yer alsalar da, ona yaklaşamadıkları az sonra anlaşılır;
çünkü yemekten sonra Rab Musa’ya onların yanında olmadığını belirtecek bir söz
söylemekte ve “Dağ'a, yanıma gel" demektedir. Böylece:
17
15 Musa dağa çıkınca, bulut dağı kapladı. RAB'bin görkemi İsraililer'e dağın
doruğunda yakıcı bir ateş gibi görünüyordu.
18
Musa bulutun içinden dağa çıktı. Kırk gün kırk gece dağda kaldı.
Bu
süreçte Musa Rab’den önemli emirler alır. Tanrı ve Musa, emirleri iki taş blok
üzerine yazmakla meşgulken kavim eski paganist tapıma geri döner. Musa kavme
geri gelip durumu görünce onların haline öfkelenerek taşlan kırar; bir kıyım
başlatır:
Çıkış 32:
27
Musa şöyle dedi: “İsrail'in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını
kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını
öldürsün.’ “
28
Levililer Musa'nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç
bine yakın adam öldürüldü.
Bu
kıyımın bir de iyi yanı vardır; günahkârları -öz oğullan ve kardeşleri olsa da-
öldüren Levliler artık kutsanmışlardır:
Çıkış 32:
29
Musa, “Bugün kendinizi RAB'be adamış oldunuz” dedi, "Herkes öz
oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bugün RAB sizi kutsadı"
Ortalık
durulup, huzur ve barış(!) sağlandıktan sonra Rab, Musa’yı bir kez daha
huzuruna çağırır; peygamberine, halka öfkelenip kırdığı levhalar yerine, yeni
levhalar verecektir. Ve tabii ki Musa’nın yine dağa yalnız başına çıkması
gerekmektedir. Rab önceki uyanlannı bir kez daha tekrarlar:
“3 Senden başka
kimse dağa çıkmasın, dağın hiçbir yerinde kimse görülmesin. Dağın eteğinde
davar ya da sığır da otlamasın." Dağda ne
olmakla, ne yaşanmaktadır ki böylesi önlemlere gerek olmaktadır? İnsanların
dağa adını atmakla herhangi bir neden dolayısıyla ölecekleri, tanrının da
insanları böyle bir sondan sevecenlikle koruma amacı güttüğü düşüncesi
asılsızdır; çünkü dağa çıkanlar ölecekse, zaten ölmüş olan biri için öldürülme
emri verilmeyeceği açıktır. Dağa çıkanlar kutsal bir mekana adıın atmanın
cezası olarak öldürüleceklerse; neden el değmeden öldürülmelidirler? Yasağın
nedeni dağda, insanoğlunun görmemesi gereken bir şeyin bulunmasıysa, neden
davar ve sığırların da dağa adım atması yasaklanmıştır?
Yanıtsız kalan
sorular sonucu belki de sadece şu teori geliştirilebilir: Dağa adım atanların
-ister insan, ister hayvan olsun- kesinlikle bir şeyden olumsuz yönde
etkilenecekleri; bu etkilenecekleri şeyin ise -el değmeden öldürülmeleri
gerektiğine göre- bulaşıcı olduğudur!
Peki,
Musa nasıl bir yapıdadır ki, insanoğlunun yaşayamadığı böylesi bir ortamda
rahatça bulunabilmektedir? Ayetlerden öğrendiğimiz kadarıyla Musa, hiçbir
önleme gerek olmaksızın Rab’be yaklaşabilmektedir. Öte yandan dağda olanlar -ya
da deyim yerindeyse Rab ile kontağa geçildiğinde olanlar- her ne ise, Musa’nın
son çıkışında, onu da kısmen etkilemiştir. Öylesine geniş çaplı bir
etkilemedir ki bu, Musa’nın yaşamının geri kalan günlerinde de kurtulamayacağı
bazı sonuçlar yaratır. Dilerseniz olayın gerisini Tevrat’tan okuyalım:
Çıkış 34:
29
Musa elinde iki antlaşma levhasıyla Sina Dağı’ndan indi. RAB'le
konuştuğu için yüzü ışıldıyordu, ama kendisi bunun farkında değildi.
30
Harun'la İsraililer Musa'nın ışıldayan yüzünü görünce, ona
yaklaşmaya korktular.
31
Musa onları yanına çağırdı. Harun'la İsrail topluluğunun bütün
önderleri çevresine toplandılar. Musa onlarla konuştu. Sonra herkes ona yaklaştı. Musa
RAB'bin Sina Dağı'nda kendisine bildirdiği bütün buyrukları onlara verdi.
32
Konuşmasını bitirdikten sonra, yüzüne bir peçe taktı.
33
Ama ne zaman konuşmak için RAB'bin huzuruna çıksa, ayrılıncaya
kadar peçeyi kaldırırdı. Dönünce de kendisine verilen buyrukları İsraililer'e
bildirir,
34
İsraililer de onun ışıldayan yüzünü görürlerdi. Sonra Musa içeri
girip RAB’le görüşünceye kadar yine peçeyi takardı.
Bu noktada “ışıldama-parlama” konusuyla ilgili başka bilgiler
aktarmak istiyorum. Anımsayacağınız gibi İsa çarmıha gerilmeden önce Musa ve
îlyas ile görüşmüştü. İşte bu görüşme sürecinde İncil’den öğrendiğimize göre
İsa da parlamaya başlamıştı!
1
Altı gün sonra İsa, yanma yalnız Petrus, Yakup ve Ya- kup'un
kardeşi Yuhanna'yı alarak yüksek bir dağa çıktı.
2
Onların gözü önünde İsa'nın görünümü değişti. Yüzü güneş gibi
parladı, giysileri ışık gibi bembeyaz oldu.
Yahudilikte parlayan kutsal sadece Musa da değildir; Zo- har'da’6
önemli "rabbi"lerden olan Hiyya’nın da Tevrat okuduktan sonra
yüzünün parlamaya başladığı anlatılır:
Zohar On Genesis
Altta ve Üstte baştan Çıkartma
(...)
Rabbi Hiyya Babil'den, İsrail topraklarına geldiğinde Tevrat'tan
okudu, taa ki yüzü güneş gibi parlayana dek, (...)
Kabala'nın kutsal kitabı. Emile Dermenghem adlı araştırmacı Hz.
Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] 'in Yaşamı adlı kitabında Cebrail’i
şöyle tanımlar: alnı parlayan, yüzü kar gibi beyaz, inci ve sırma işli
giysiler içinde, ışıltılar saçan (Fenomen Dergisi, 15 Şubat 1998 tarihli
24. sayı).
Bu
parlama konusu sadece iki tektanncı dinlerde değil, Mısır inancının ölüm ötesi
düşüncesinde de yer almakta. Ama Bo- ok of the Dead’den öğrendiğimize göre
Mısır dininde parlayanlar peygamberler değil, Öte dünyaya ait varlıklar ve
onlara “parlayanlar” denilmekte. Bu parlamanın nedeninin, ya da parlayan
şeylerin adı “khu”. İnsanın metafizik bedeninin bir bölümü olarak algılanıyor.
Kimi zaman ölüm ötesinde yaşayabilen firavunların bir parçası olarak
görülmekte.
The Book of The
Dead, E. A. Wallis Budge, s.67
İnsanın diğer
görünüşe göre önemli bölümü “khu"sudur; kelime anlamı açısından bakılacak
olunursa “parlayan", dokunulamayan, fizik üstü olan anlamındadır ve bedeni
kaplar, bu nedenle mumya biçiminde gösterilir. Khu'yu daha iyi bir şekilde
“parlak olan", muhteşem, akıl diye, fakat belli durumlarda çok kesinlikle
olmasa da ruh olarak da tercüme edebiliriz. Piramit Testleri'nden
öğrendiğimize göre tanrıların Khu'su cennette yaşat; ve ölünün arkasından
dualar okunmuşsa insanlarınki de oraya doğru yo! alır.
Böylece
denmektedir ki “Unas khu'su ile ayağa kalktı”91 ve bir tanrı sorar:
“Khuiar arasındaki asasını verin”91 ve tanrıların ruhları Unas'ya
girince, khuları onun çevresini sardı".
Sözün
özü parlayan sözcüğü ile anılan khu, ötedünyaya ait ve tanrılarca sahip olunan
bir özellik ya da enerji... ki, ruh olarak tercüme edilip kabul görse de, kimi
zaman "akıl" olarak da [98] [99] [100]
niteleniyor. Ona sahip olanlar da “parlayanlar” adı ile anılıyor. Yani
parlayanlar, akıl enerjisi ile yüklü canlılar. Bu parlayanların sadece insanın
bir parçası değil, ötedünyaya ait bilinçli varlıklar oldukları hakkında da
bilgiler var. Örneğin ise Pepi’yi cennete almak için merdiven uzatan varlıklar
Khular olarak geçmekteler ve onlar tanrılar kadar önemliler:
The Book of The Dead, E. A. Wallis Budge, s. 71
(...) tanrı ellerini Pepi’ye uzattılar gördükleri ve duy
dukları onu bilge yaptı, ve o Tanrının Merdiveni ile cennete gelirken
ona yemek oldular. (...) ve Merdiven'deki Pepi’ye her khu ve her tanrı ellerini
uzattılar.
Önceki
sayfalarda gördüğümüz bir diğer tektanncı, aseksüel firavunun da bir şekilde
aydınlık ile çok yakın ilişkideydi. Ak- henaton gücünü güneşten almaktaydı ve
bu "güç alma" eylemi ise resimlerinde -sadece onun ve çevresinin,
yani peygamberlik düzeyindeki kişilerin- üzerine dökülen "ışınlar"
şeklinde yorumlanmıştı.
Egyptian
Myth And Legends, Donald Mackenzie, s.333 Akhenaton
ve kraliçesi Aton'a tapınırken betimlendiklerinde, ışınlar güneşten yayılır ve
el şeklini alarak sadece bedenlerini desteklemezler, burun ve dudaklarına da
“ankh" sembolünü bastırırlar.
Özetle ister Mısır'ın ötedünya inancında, ister tektanncı dinlerde
olsun parlamak, kutsallık ve akıl, aseksüalite hep yanya- na, kimi zaman iç içe
ve birbirini destekleyen kavramlar olarak izlenmekte. Bu nedenle Tevrat'ta,
tektanrı dünyayı yaratırken ilk yarattığı olgu olan ışığın, yukarıda khu, yüz
parlaması ya da Akhenaton ışını olarak görülen aseksüalite ve akıl nosyonlarını
içinde barındıran bu kavram olduğunu düşünmekteyim. Tevrat, Yaratılış 1:
/ Başlangıçta
Tanrı göğü ve yeri yarattı.
2
Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı.
Tann'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.
3
Tanrı, "Işık olsun" diye buyurdu ve ışık oldu.
4
Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
5
Işığa "Gündüz", karanlığa "Gece" adını verdi.
Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
Bir küçük
parçasını yaşamımızda ışık olarak algıladığımız bu kavramın ise insanın
içgüdülerini tembelleştiren bir olgu olduğu ise bilinir. Bu gerçeği eskiler
"göz namerttir, el merttir1' sözleri ile ne güzel
yorumlamışlardır.
Parlaklık
ve aydınlanmayı bir kenara bırakıp tekrar Mısır sürecine dönecek olursak Musa
hakkında bir diğer ilginçlik ile daha karşılaşmış oluruz. Şöyle ki, Musa, Rab
ve melekleriyle konuşabildiği halde, insanlarla rahatça konuşamamaktadır. Örneğin
kayınbabası Midyanlı kâhin Yitro'nun sürüsünü güderken önünde yanan bir çalı
görünce, burada saklı olan melekle rahatça konuşur (Çıkış 3:1); sadece melekle
değil, bizzat tanrının kendisiyle de konuşmakta hiçbir zorluk çekmez.
19
Boru sesi gitgide yükselince, Musa konuştu ve Tanrı gök gürlemeleriyle onu
yanıtladı.
Tanrının bir ölümlüyle
konuşmasındaki gariplik bir yana bırakılsa bile, ortada bir açıklanamaz durum
vardır; çünkü Tevrat’ta tanrı ve melekle konuşan Musa’nın insanlarla normal şekilde
konuşamadığı yazmaktadır! Bu özelliği kutsal kitaba “dili ağır, tutuk” olarak
yansısa da, gerçekte çok önemli bir eksiklik olmalıdır; çünkü Mısırlıların
başına çeşit çeşit felaketler getirebilen Rab tarafından bile giderilmemiş, ya
da giderilememiş; Musa’ya firavunla konuşmaya giderken ağabeyi Harun’un onun
yerine konuşması tanrı tarafından emredilmiştir.
28-29
RAB Mısır’da Musa'yla konuştuğunda, ona, “Ben RAB'bim" dedi, “Sana
söylediğim her şeyi Mısır Firavunu'na ilet."
30 Musa RAB'bin huzurunda, “Ben iyi konuşan biri değilim"
diye karşılık verdi, “Firavun beni nasıl dinler?"
1
RAB, “Bak. seni firavuna karşı Tanrı gibi yaptım" dedi,
“Ağabeyin Harun senin peygamberin olacak.
2 Sana buyurduğum her şeyi ağabeyine
anlat. O da firavuna İsraililer'i ülkesinden salıvermesini söylesin.
Sözün özü,
“tanrı gibi yapılan” Musa, her nedense konuşma açısından sıradan bir insan
kadar bile “yapılamamıştır”.
Konuşma zorluğu
çekmek, tanrının diğer bir peygamberinde de görülür. Yeremaya’da...
Hezekiel’de...
Hezekiel,
bir gün otururken tanrı tarafından olduğu yerden alınır ve garip bir yolculuğa
çıkarılır. Konuşamadığını ise kendi ağzından öğreniriz:
22
Akşam, Yerıışalim'den kaçıp kurtulan adam gelmeden önce, RAB'bin eli
üzerimdeydi, konuşamty ordum. Sabah o yanıma gelmeden RAB dilimi çözdü. Dilim
açıldı, artık konuşabilirdim.
27 O gün dilin çözülecek, kaçıp
kurtulanla konuşacak, bir daha suskun olmayacaksın. O gün onlar için bir
belirti olacaksın. O zaman benim RAB olduğumu anlayacaklar. Musa’nın konuşatnamasınm, ya da konuşsa da söylediklerinin
anlaşılmamasının, nedeninin “dili ağır” olarak gösterilmesi gibi, Yeremaya'nın
da “konuşmasını bilmediği” söylenir; ve bu garipliğin nedeni onun gençliğine
bağlanır!
Tevrat, Yeremaya 1:
5
"Ana
rahminde sana biçim vermeden önce tanıdım seni. Doğmadan önce seni ayırdım.
Uluslara peygamber atadım."
6
Bunun
üzerine, "Ah, Egemen RAB, konuşmayı bilmiyorum, çünkü gencim" diye
karşı çıktım.
7
RAB, “'Gencim' deme" dedi, “Seni göndereceğim herkese gidecek,
sana buyuracağını her şeyi söyleyeceksin.
8
Onlardan
korkma, çünkü seni kurtarmak için ben seninleyim. " Böyle diyor RAB.
9
Sonra
RAB elini uzatıp ağzıma dokundu, "İşte sözlerimi ağzına koydum" dedi,
10 “Bak. ulusların ve ülkelerin kökünden sökülmesi, yıkılıp yok
olması, yerle bir edilmesi, kurulup dikilmesi için bugün sana yetki verdim.
Yeremya’ya
uygulanan “Rab'bin elini ağzına koyup konuşturması” bilgisinden sonra, bu
seçeneğin neden Musa’ya da uygulanmadığı konusu iyiden iyiye dikkat çekmeye
başlar.
Musa’nın farklı
yapısını çok büyük açıklıkla gösteren bir başka bölüm de vardır Tevrat’ta.
Hayır, bu bölüm ne denizi yarmasıyla ilgilidir (yardığı denizin Kızıldeniz
deniz değil, bölgedeki bir çeşit bataklık olan Sazlıklar Denizi olduğu artık
kesinleşmiştir), ne yerden su çıkarmasıyla (böylesi gücü olan bazı insanların
olduğu da kanıtlanmıştır), ne de asasını yılan yapmasıyla (ne de olsa aynı
olayı firavunun rahipleri de yapmaktadırlar) ilgilidir... Musa’nın
“farklılığı” Tevrat’ta en ilginç hali ile Ahit Sandığı’nı anlatan bölümlerde
izlenir. Ahit Sandığı ise öyle bir konudur ki, nice incelemeci yüzyıllardır
sorun üzerinde kafa yormuş; nice maceraperest para, zaman, hatta yaşam tüketmiş;
konu hakkında onlarca kitap yazılmış; hatta bir de film çevrilmiştir. Ve işte o
Ahit Sandığı’nı incelemekle Musa’nın insanüstü yapısına bir kez daha tanık
oluruz.
Rabbin
Garip Silahı: Ahit Sandığı
Sandık
Sıra böylece
sonunda Ahit Sandığı’nı kısmen anlatmaya geldi. Oysa Sandık, üzerine başlı
başına bir kitap yazılacak ilginçlikte bir olaydır. Sandık hakkında söylenecek
çok şey olsa da, kitabın konusunu dağıtacağı için, bu açıklamaları başka bir
kitaba bırakacak, sadece Musa’nın insanüstü hallerini anlatan bölümler
üzerinde duracağız. Konu öylesine girift ve kapsamlı ki, göstermek
istediklerimin açık şekilde okura yansıması için Ahit Sandığı hakkında bir
ölçüde ön bilgi aktarmam da kaçınılmaz.:
Ahit Sandığı, Kuran’a göre son derece hayırlı bir şey olsa da;
Kuran, 2 Bakara:
248
Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, Tabut'un size gelmesidir.
Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet,
Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış
kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir alâmet vardır, dedi.
Aslında
yaptıkları genelde çevresine zarar vermekle ilgilidir. Şeria ırmağının sularını
ya kurutur, ya da kavinin ıslanmadan üzerinden geçmesini sağlar; tarihin en
eski kentlerinden Jeriko (Eriha) şehrinin surlarını bir anda yıkar... ve ona
-Rab’bin açıkladığı önlemler olmaksızın- yaklaşanların üzerinde urlar çıkartır;
dokunanı öldürür vb.
Rab’bin, "İsrail
halkıyla buluşmak ve Musa'yla konuşmak işin” (Tevrat, Çıkış 29:42)
yapılmasını emrettiği bu ilginç sandığın oluşturulması hakkında ilk bilgiyi
Rab, Musa’ya onu huzuruna birinci çağırışında verir. Bu tarif Tevrat’ta öylesine
ince detaylarla, öylesine uzun sayfalar boyu anlatılır ki, insanın aklına
Rab’bin Musa’yı dinsel kuralları yazdırmak için değil, aslında bu sandığı
-hatta belki de aleti- yaptırmak için çağırdığı bile gelebilir. Öte yandan
evreni yaratan ve her şeyi yaratmaya gücü yeten bir tanrının bu aleti, ya da
her ne ise onu, yaptırabilmek için bir ustabaşı gibi peygamberine planlar
vermesi ya da bir işçi ordusu bulmaya (ki bunlar İbranilerdir) gerek duyması
da son derece şaşırtıcıdır.
Aletin
yapımı konusu Rab’bin “dağda” Musa’ya bir mekan istediğini söylemesi ile
gündeme gelir. Bu mekan ise üzerine on emri yazdığı levhaların konulacağı bir
sandıktır. Rab, akasya ağacından ve ortalama boyu 1,1 m.; en ve yüksekliği 70
cm. boyutunda (Tevrat, Çıkış 25.10) oluşturulması ve hem içinin, hem de
dışının saf altınla kaplanması gereken sandığın detaylarını sadece santimine
dek tarif etmekle kalmaz, büyük olasılıkla gösterir de; çünkü sandığın nasıl
yapılacağı hakkındaki verdiği her detaydan sonra “sana dağda gösterildiği gibi
yap" şeklinde uyarıda bulunmaktadır. .
Yapılacak
olan sadece sandık da değildir; sandığın bir de kapağı vardır. Tanrı bu
kapaktaki iki “keruv” (keruv’un bir çeşit melek olduğu sanılsa da, tam olarak
ne olduğu asla keşfedilememiştir) arasında oturacaktır. Üstelik sandığın göç
eden İbra- niler tarafından çölde ilerlerken kolay taşınması için sopalara
geçirilmesi, konaklandığmda ise iç içe çadırlara konulması gerekmektedir.
Dış çadır, yani Kutsal Yer, 13.5 m. uzunluğunda; 4.5 m. genişlik
ve yüksekliğinde olan; penceresi bulunmadığı için sadece altın bir şamdan ile
aydınlatılan büyük bir çadır (tebemac- le)’dır. Sandığın yer aldığı ve adına
“En Kutsal Yer” denen iç çadır ise bütünüyle karanlıktadır ve içerisine, sadece
yüce rahip, o da sadece yılda tek bir kez girebilmektedir.
Tanrının kavim ile buluşmak amacıyla
yaptırdığı bu çadırın içinde başka eşyalar da vardır ve bu eşyaların böylesi
kutsal bir yerde bulunması gerçekten hayret vericidir; çünkü bu eşyalar bir
masa, tabaklar ve sahanlardır! Tevrat, Çıkış 25:
23
"Akasya ağacından bir masa yap. Boyu iki, eni bir, yüksekliği
bir buçuk arşın olacak. (90 cm. 45 cm.
70 cm.)
29
Masa için saf altından tabaklar, sahanlar, dökmelik sunu testileri,
tasları yap.
30
Ekmekleri sürekli olarak huzuruma, masanın üzerine koyacaksın.
"
2 Bir çadır kurulmuştu. Kutsal Yer denen birinci bölmede
kandillik, masa ve adak ekmekleri bulunurdu.
Evrenin yaratıcısı ulu bir tanrının
bu eşyaları kullanacağını düşünmek olanaksızdır tabii ki; bu kap-kacağın
kâhinler tarafından kullanılacağı muhakkak (Çıkış 29:31); ama insanın aklına
yine de takılan sorular da vardır: Eğer Harun ve kâhinler kullanacaksa
tas-tabağın -aynı ahit sandığı gibi- neden altından yapıldığı; her gün tanrıya
adamak üzere onlarca hayvan kesildiği halde, neden kavmin sadece man ile
beslendiği; ve neden bazı kurban etlerinin parçaların Rab’be adandığı ve
“ertesi sabah artanların” kavim tarafından yenmesine izin verilmediği gibi
sorular!..
27 Harun'la
oğullarının atanması için kesilen koçun sallanmış olan döşüyle bağış olarak
sunulan budunu bana ayır.
33
Atanıp kutsal kılınmaları için günahları bağışlatan bu sunuları
yalnız onlar yiyebilir. Yabancı biri yiyemez, çünkü bu sunular kutsaldır.
34
Atanmaları için kesilen kurbanın etinden ya da ekmekten sabaha
artan olursa, yakacaksın. Bunlar yenmeyecek, çünkü kutsaldır.
Özetle sandık ve çevresindeki
ekipmanlar sadece altından yapılabilecektir; gerekli olan altın ise kavimden
sağlanır: Tevrat, Çıkış 37:
22 Kadın
erkek herkes istekle geldi, RAB'be her çeşit altın takı, broş, küpe, yüzük,
kolye getirdi. RAB'be armağan ettikleri bütün takılar altındı.
24
Kutsal
yerdeki bütün işler için kullanılan adanmış altın miktarı kutsal yerin
şekeliyle 29 talant 730 şekeldi. (880 kg.)
Mısır'da köle olarak yaşayan kavmin bu kadar altını nereden bulduğu
ise belirsiz. Ama ortada sadece iki olasılık var: Ya kavim Mısır’dan çıkmadan
önce çok zengindi; ya da tanrı adıyla soydukları Mısırlılar!.. (“RAB
İsraililer'in Mısırlılar'ın gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mısırlılar onlara
istediklerini verdiler. Böylece Israililer onları soydular". Çıkış
12:36)
Sandık ve çadırının yapımı tarif edildikten sonra sıra sandığın
bakımıyla ilgilenecek insanların -kâhinlerin- giysilerine gelir; çünkü bu
insanlar bile, aynı dağda olduğu gibi, normal halleri ile sandığa
yaklaşamayacaklardır.
Rab,
öncelikle kâhinlerin sandığa yaklaşabilmek için giymeleri gereken giysileri
tarif eder:
4
Yapacakları giysiler şunlardır: Göğüslük, efod, kaftan, nakışlı mintan, sarık,
kuşak. Bana
kâhinlik etmeleri için ağabeyin
Harun'a ve oğullarına bu kutsal giysileri yapacaklar.
Efod’un ne olduğunun tam olarak anlaşılamadığını belirteyim. Ama
genelde üzerinde taşlar kakılmış göğüse takılan bir 384 levha olduğu
düşünülmekte. Ama kâhinlerin kıyafetinde işlevselliği anlaşılamayan iki obje
daha var:
Tevrat, Çıkış 28:
30 Urim'le
Tummim'i karar göğüslüğünün içine koy; öyle ki, Harun ne zaman huzuruma çıksa
yüreğinin
üzerinde olsunlar. Böylece Harun İsrailoğulla- n'ıun karar vermek için
kullandıkları
Urim'le
Tummim'i RAB'bin huzurunda sürekli yüreğinin üzerinde taşıyacak. Tevrat’ta
bu kılıkların görkem kazanmak için giyilmesi gerektiği söylenmektedir, ama
uzun bir bezi başa defalarca dolama eylemi (“sarık şeklinde” tanımlamasıyla
adlandırılmakta); bu kumaş yığınının ön tarafına yansıtıcı olduğu düşüncesini
çağrıştıran altın bir levha takılması; sandığın yanına girecek seçilmişlerin girerken
ve çıkarken yıkanmak zorunda olmaları; ve de kâhinlerin “mesh yağı” denilen bir
yağla yağlanmaları zorunluluğu, bu kılıkların bir çeşit koruyucu olduğunu
düşündürmektedir.
Mesh yağı kavramı, zaten başlı başına bir belirsizlikler yumağıdır.
2012: Marduk’la
Randevu, Burak Eldem, s.525
İbrani dilinde "kutsal yağ sürülerek yağlanmış kişi"
anlamına gelen "Maşlah" (...)Edward Carpenter'a göre Esseneım
döneminde bile oldukça eskimiş ve içeriğini yitirmiş, bu nedenle de
anlaşılması güç bir hale gelmiş olan "kutsal yağla nıeshedil- me"
kavramı (...)
Mesh yağının bir kutsayıcı değil, belki de ne olduğu açıklanamayan
bambaşka amaçla kullanıdığı mesh edilenlerin sadece kâhinler değil; üstelik
Ahit Sandığı’nm bulunduğu çadırdaki ekipmanlar da olduğu öğrenilince
düşünülmeye başlanır!
25
Bunlardan ıtriyatçı ustalığıyla güzel kokulu kutsal bir mesh yağı
yap. Ona kutsal mesh yağı denecek.
26-28 Buluşma Çadırı'nı, Levha Sandığı'nı, masayla takımlarını,
kandillikle takımlarını, buhur sunağını, yakmalık sunu
Filisilin'de çileci İbrani tarikatı.
İÖ 2. - İS 2. yy. sunağıyla bütün
takımlarını, kazanı ve kazan ayaklığını hep bu yağla rneshet.
29
Onları kutsal kıl ki, çok kutsal olsunlar. Onlara değen her şey kutsal sayılacaktır.
30
"Bana kâhin olmaları için Harun'la oğullarını meshedip kutsal
kıl.
31
İsraililer'e de ki, 'Kuşaklarınız boyunca bu kutsal mesh yağı
yalnız benim için kullanılacak.
32
insan bedenine dökülmeyecek. Aynı reçeteyle benzeri yapılmayacak.
O kutsaldır ve sizin için kutsal olacaktır.
33 Onun benzerini yapan ya da kâhin
olmayan birinin üzerine döken herkes halkının arasından atılacaktır.'
Kâhinler
Ahit Sandığı’mn yakınındayken koruyucu elbiseleri ve başlığı
çıkarmamalıdırlar.
10
Ve kardeşler arasında başı üzerine mesh yağı dökülen, esvapları
giymek için tahsis olunan büyük kâhin saçlarını çözmeyecek (koruyucu başlığı çıkarmayacak?) ve esvabını yırtmayacak
(tenini açmayacak?)
12 Ve makdisten
çıkmayacak ve Allah’ın makdisini bozmayacak: çünkü Allah’ın mesh yağı tacı
kendi üzerindedir; ben Rabbim."
Ahit
Sandığı ’nın bulunduğu çadırda öyle bir etki vardır ve bu etki sadece sandığa
değil, ayinlerde kullanılan ve sandığın yakınında duran eşyalara da öyle
bulaşıcıdır ki, onlara, kavim bir yerden diğerine göçerken bile
dokunmamalıdır... ki bu durum Rab dağa indiğinde dokunulmaması gereken dağı
anımsatır:
15
"Ordugah başka yere taşınırken Harun’la oğulları kutsa! yere ait bütün
eşyaları ve takımları örtmeyi bitirdikten sonra, Kehatoğulları onları taşımaya
gelecekler. Ölmemek için kutsal eşyalara
dokunmayacaklar. Buluşma Çadırı'hdaki bu eşyaların taşınması Kehatoğullart'nın
sorumluluğu altındadır.
18
"Kehat boylarının Levililer'in arasından yok olmasına yol
açmayın.
19
En kutsal eşyalara yaklaşınca ölmemeleri için şöyle yapın:
Harun'la oğulları kutsal yere girecek, her adamı göreceği işe atayıp ne
taşıyacağını bildirecek.
20
Ancak Kehatoğullart içeri girip bir an bile kutsal eşyalara
bakmamalı, yoksa ölürler.
4
(...)
Ama Antlaşma Sandığı'na yaklaşmayın; sandıkla aranızda iki bin arşın
(yak. 1 km.) kadar bir aralık kalsın.
19
Fakat
mukaddes şeylere yaklaştıkları zaman ölmesinler, ve yaşasınlar diye onlara
şöyle yapın: Harun’la oğulları içeri girecekler, ve onlardan her birini kendi
hizmetine ve yüküne tayin edecekler.
20
Fakat
ölmesinler diye mukaddes şeyleri bir dakika bile görmek üzere içeri
girmeyecekler.
Önlemler gerçekten ilginç. Giyilen
kıyafetlerin, Hıristiyan ruhban sınıfı tarafından günümüzde bile önemli
ayinlerde giydikleri şatafatlı ve sadece manevi anlamlar taşıyan elbiseleriyle
hiçbir ilgisi yok; çünkü apaçık olan o ki. bu elbiseler giyilmediği koşullarda
sandığın insan üzerinde kesinlikle öldürücü bir etkisi var.
Kendini tanrılardan, ya da tanrısal
etkiden mesh yağı ve elbise ile koruyan bir başka kutsal daha var din tarihinde.
Bir İbrani değil, bir Sümerli olan Adapa’nın destanı kıyafet ve yağ 388
konusunda belki
de açıklayıcı referans olarak kullanılabileceği için bu konuda kısaca bilgi
vermek istiyorum:
Adapa ortalama
7000 yıl önce Sümer’de yaşadığı sanılan bir efsane kahramanı... ama gizemli
biri. Kim olduğu; -daha da önemlisi- “ne” olduğu anlaşılamamış. Hakkında ise
sadece tek bir mit var![101]
Efsaneler
Adapa’nın çok bilge biri olduğunu ve bu üstünlüğün ona tatlı suların ve
bilgeliğin tanrısı Ea (Enki) tarafından verildiğini söyleyerek başlamakta.
Zaten Adapa’yı yaratan da Ea. Onu insanların üzerinde koruyucu ruh ya da lider
olarak yaratmış. Bu nedenle Adapa’nın emirlerine hiç kimse karşı gelemiyor.
Ea, Adapa’ya benzersiz ayrıcalıklar verse de, ölümsüzlüğü öğretmediğini
anlatarak sürmekte. Adapa belki ölümsüz değil; ama Anunnaki’nin en akıllısı!
Anunnakiler ise bilimcilere göre mitolojik karakterler; UFO’culara göre
dünyaya inmiş uzaylılar. Örneğin Sitchin kitabında onbinlerce yıl krallık
yapmış hükümdarlardan Annunnaki diye söz ettiğini önceki sayfalarda görmüştük.
Kimi
uzmanlar Adapa’nın tanrı İare a yollanmış bu ilk kral olduğunu da öne
sürüyorlar. Sümer kral listesinin Eridu’ya inen ilk kralın adını Alulim olarak
vermesi de Adapa’nın kral olduğu teorisini güçlendiriyor.
Sümer Krallar Listesi
ETCSL
(Electronic Text Corpus of Sümerian Literatüre) translation: t2.1.1 The
Oriental Institute, University of Oxford Krallık
göklerden indiği zaman, krallık Eridııg’ daydı. Eri- dug'da Alulim kral oldu;
28.800 yıl yönetti. Alaljar 36.000 yıl yönetti. İki kral; onlar 64.800 yıl
yönettiler.
Adapa
metni üç tabletten oluşmakta. Bizi ilgilendiren bölüm ise Tablet Il’de yer
almakta: Tablette yer alan konuyu kısaca özetlemek gerekirse, Adapa bir gün
balık tutarken Güney Rüzgârı, büyük bir fırtına kopararak onun kayığını
deviriyor. Ama Adapa çok güçlü bir bilge; öyle ki, öfkelenerek Güney Rüzgân’mn
kanadını kıracak kadar güçlü veya becerikli ya da bilgili. Yaralanan Güney
Rüzgân ise yedi gün boyunca esemiyor. Bu durum baştanrı Anu’nun dikkatini
çekiyor ve veziri Ilabrat’ı çağırarak neler olduğunu soruyor. Vezir ona
Adapa’nın yaptığını anlatınca Anu hemen onun huzuruna getirilmesini emrediyor.
Anu’nun Adapa’yı çağırdığını Ea haber alıyor ve “göğün yollarının farkında
olduğundan” hemen sevgili rahibine yas kıyafetini giydirerek ölümsüz olabilmesi
için öğütler veriyor ve diyor ki:
Adapa And The Food of Life - Adapa
ve Yaşam Ekmeği CuneiForm Parailels to the Old Testament, R.W. Rogers, Adapa;
(...) Anu’nun karşısına çıktığında ise sana ölüm ekmeğini verecekler;
yememelisin.
Ölüm suyunu verecekler; içmemelisin.
Sana bir kıyafet verecekler,
giymelisin.
Sana bir yağ verecekler, onunla
bedenini yağlamalısın.
Bu
öğütleri sakın unutma.
Görülmekte ki
Tevrat’ın, Ahit Sandığı bölümündeki özel kıyafet ve mesh yağı kavramları aynen
yinelenmekte. Aynca Adapa’nın bir görevi de bazı açılardan anlamlı; çünkü bu
görev tanrıların yıldırımını beslemek. Ahit Sandığı’ndan da “Rab’bin izzeti
(yeni tercümelerde -göz kamaştırıcı ışığı- olarak ahn- mış)”nin sıklıkla
çıkmakta olması durumu hayli ilginç kılıyor!
10 Ve vaki oldu
ki kâhinler mukaddes yerden çıkınca bulut rabbin evini doldurdu.
Ve buluttan ötürü kâhinler hizmet
için duramadılar; çünkü Rabbin parlayan ve göz kamaştıran ışığı Rabbin evini
doldurmuştu. .. Vücutta Çıkan
Urlar ve Yıkanma Kazanları
Yeniden
İbranilere dönecek olursak, koruyucu elbise olmadan ve mesh edilmeden sandığa
yaklaşmanın sonuçlarının en açık görünümünün, sandığı bir çarpışma sonrası ele
geçiren Filistilerde izleriz. Sandık Filistiler tarafından alınınca çok enteresan
bir süreç yaşanmaya başlanır; çünkü böylece, belki de tarihte ilk kez, bir
savaş ganimeti, istekle sahibine iade edilmiştir! Bu uzun bir konu olduğu için
baştan anlatmakta yarar var:
İbraniler,
göçebe iken geçtikleri diyarların uluslarına Rab eniriyle -çokluk isteksiz
olsalar da- saldırmayı Hakimler döneminde de sürdürüyorlar. Zaten Rab’bin
onları seçmesinin ve Mısır’dan çıkarmasının bir amacı da kutsal topraklar
denilen yeri ele geçirmek. Genelde girdikleri savaşları kazansalar da,
Tevrat’ta Filistiler olarak geçen, Fenikeliler ve şehir devletlerini, onların
ileri uygarlıkları ve savaş silahlan konusundaki üstünlükleri nedeniyle çok
uzun süre yenemiyorlar (anımsayacağınız gibi bu insanlar gerçekte hububat ve
seks tannları olan Dagon ve Astarte’ye tapmaktalar). Hatta Fenikeliler onlara
karşı öylesine başarılı şekilde karşı koyuyorlar ki, sonunda Ahit Sandığı ’nı
bile ele geçiriyorlar.
10
Böylece Filistiler savaşıp İsraililer'i bozguna uğrattılar.
Israililer'in hepsi evlerine kaçtı. Yenilgi öyle büyüktü ki, Israili- ler otuz
bin yaya asker yitirdi,
11
Tanrı'nın Sandığı alındı, Eli'nin iki oğlu, Hofni ile Pine- has
öldü.
I
Bu
başarıya karşın Fenikelilerin bilmediği bir şey var: Sandıktan yayılan ölümcül
etki! Bu bilgiden yoksun olan Fenikeliler sandığı, yüce ilahları Dagon’un
Aşdot şehrindeki tapınağına koyuyorlar... ama kısa sürede anlaşılamaz olaylar
gerçekleşmeye başlıyor! Satnuel
5:
1
Filistileı; Tann’nın Sandığı'nı ele geçirdikten sonra, onu
Even-Ezer'den Aşdot'a götürdüler.
2
Tanrı'nın Sandığı'nı Dagon Tapmağı'na taşıyıp Dagon heykelinin
yanına yerleştirdiler.
3
Ertesi gün erkenden kalkan Aşdotlular, Dagonü RAB'hin Sandığı'nın
önünde yüzüstü yere düşmüş buldular. Dagonü alıp yerine koydular.
4
Ama ertesi sabah erkenden kalktıklarında, Dagonü yine RAB'bin
Sandığı'nın önünde yüzüstü yere düşmüş buldular. Bu kez Dagonün başıyla iki eli
kırılmış, eşiğin üzerinde duruyordu; yalnızca gövdesi kalmıştı.
5
Dagon kâhinleri de, Aşdot'taki Dagon Tapmağı'na bütün gelenler de
bu yüzden bugün de tapınağın eşiğine basmıyorlar.
Olanlar Dagon idolünün parçalanmasıyla sınırlı da değil... Sandık
geldikten sonra Aşdot halkında urlar çıkmaya başlıyor!
6
RAB Aşdotlular'ı ve çevrelerindeki halkı ağır biçimde cezalandırdı;
onları urlarla cezalandırıp sıkıntıya soktu.
Bu gelişmeler
sonucunda Aşdot’lular artık sandığın kentlerinde kalmasını istemiyorlar; diğer
“Filist beyleri”ni çağırarak bir toplantı düzenliyorlar ve sonuç olarak
sandığın Gat kentine gitmesine karar veriyorlar. Oysa sonuç burada da
değişmiyor; çünkü bu defa da Gat halkında urlar çıkmaya başlıyor. Sandık bu kez
Ekron’a yollanıyor, ama artık kötü şöhreti yayıldığından Ekron halkı sandık
şehirlerine girer girmez “Bizi ve halkımızı yok etmek için İsrail
Tanrısı'nın Sandığı'nı bize getirdiler!” (1 Samuel 5:10) diye isyan ediyor.
Böylece yeni bir toplantı düzenliyorlar ve ortaklaşa olarak sandığın
ülkelerinden uzaklaşmasına karar veriyorlar.
11
Bütün Filist beylerini toplayarak, "İsrail Tanrısı'nın San- Jığı'nı buradan uzaklaştırın" dediler, "Sandık yerine
geri gönderilsin; öyle ki, bizi de halkımızı da yok etmesin." Çünkü kentin
her yanını ölüm korkusu sarmıştı. TanıTnın onlara verdiği ceza çok ağırdı.
12 Sağ kalanlarda urlar çıktı. Kent
halkının haykırışı göklere yükseldi.
Böylece sandık İsrail’e geri yollanıyor!
Urların
çıkışı, Tevrat tarafından Rab’bin cezalandırması olarak gösterilmeye çalışılsa
da, bu iddia son derece kuşkuludur; çünkü eğer urlar Rab cezası olsa, sadece
sandığa yakın olanlarda değil, İbranileri yenen Filisti ordusunun tüm
askerlerinde de çıkması gerekirdi. Öte yandan aynı sonuç -yani urların çıkışı-,
seçilmiş kavim İbranilerin, hatta İbraniler arasından seçilmiş özel kişilerin
bile -eğer koruyucu elbisesiz sandığa yaklaşmışlarsa- başlarına gelmektedir.
Örneğin Yahuda kralı Uzziya, güya gurura kapıldığı için, oysa gerçekte
koruyucu giysisiz Ahit Sandığı’na yaklaştığı için “bir deri hastalığına”
yakalanmıştır.
I Bu hastalık sonucu ölene dek
diğerlerinden tecrit edilerek yaşamak zorunda kalması ise hastalığın büyük
ölçüde bulaşıcı olduğunu kanıtlar.
t 16 (...) (Uzziya) Buhur
sunağı üzerinde buhur yakmak için
17
Kâhin Azarya ile RAB'bin yürekli seksen kâhini de ardısı-
18
Kral Uzziya'ya karşı durarak, "Ey Uzziya, RAB'be buhur yakmaya
hakkın yok!" dediler, "Ancak Harun soyundan kutsanmış kâhinler buhur
yakabilir. Tapmaktan çık! Çünkü sen RAB'be ihanet ettin; RAB Tanrı da seni
onurlandırmayacak!" Buhur yakmak için elinde buhurdan tutan Uzziya kâhinlere
öfkelendi. Öfkelenir öfkelenmez de kâhinlerin önünde, RAB'bin Tapmağı’ndaki
buhur sunağının yanında duran Uzzi- ya'nın alnında deri hastalığı belirdi.
19
Başkâhin Azaıya ile öbür kâhinler ona bakınca alnında deri hastalığı
belirdiğini gördüler. Onu çabucak oradan çıkardılar. Uzziya da çıkmaya
istekliydi, çünkü RAB onu cezalandırmıştı.
20
Kral Uzziya ölünceye kadar deri hastalığından kurtulamadı. Bu
yüzden ayrı bir evde yaşadı ve RAB'bin Tapmağı’na sokulmadı. Sarayı ve ülke
halkını oğlu Yotam yönetti.
Sandıktaki zarar verici güç/enerji/ışm her ne ise, öylesine güç-
lüdür ki, aynı Dagon idolünü parçalaması gibi, -büyük olasılıkla koruyucu
elbiseleri olmadan- ateşle yaklaşan kâhinleri, onların Harun’un oğullan
olmalarına bakmadan öldürebilmektedir!
1
Harun'un
oğulları Nadav'la Avihu buhurdanlarını alıp içlerine ateş, ateşin üstüne de
buhur koydular. RAB'bin buyruklarına aykırı bir ateş sundular.
2
RAB
bir ateş gönderdi. Ateş onları yakıp yok etti. RAB'bin huzurunda öldüler.
3
Musa
Harun'a şöyle dedi: "RAB demişti ki, 'Bana hizmet edenler kutsallığıma
saygı duyacak Ve halkın tümü beni yüceltecek. ” Harun hiçbir şey söylemedi.
4
Nadav'la
Avihu Sina Çölü’nde RAB'bin önünde kurallara aykırı bir ateş sunarken öldüler.
Zaten Ahit Sandığı’nın verdiği zararın sadece günahkârlar için
değil; ona korunmasız her yaklaşan ademoğlunu etkilediğini sıradan İbraniler
bile anlamıştır: Tevrat, Levliler
17:
/2 İsraililer Musa'ya, "Yok
olacağız! Öleceğiz! Hepimiz yok l olacağız!" dediler,
13
"RAB'bin Konııtıı'na her yaklaşan ölüyor. Hepimiz mi yok
olacağız?
İbraniler doğru anlamışlardır; çünkü ayetlerden öğreniriz ki, Harun
bile (ki Musa’dan sonra gelen adamdır) dikkatli olmazsa, aynı günahkârların
akıbetine uğrayacaktır!
Tevrat, Levililer 16:
1-2 RAB'bin
huzuruna yaklaştıkları için ölen Harun'un iki oğlunun ölümünden sonra RAB
Musa'ya şöyle dedi: "Ağabeyin Harun'a de ki, perdenin arkasındaki En
Kutsal Yer'e ikide bir girmesin,
Antlaşma
Sandığt'nın üzerindeki Bağışlanma Kapağı'na yaklaşmasın. Yoksa ölür. Çünkü ben
kapağın üstünde, bulut içinde görünüyorum.
3
Harun En Kutsal Yer'e ancak günah sunusu olarak bir boğa, yakmalık
sunu olarak da bir koç sunarak girebilir.
4Kutsal keten mintan, keten don giyecek, keten kuşak bağlayacak,
keten sarık saracak. Bunlar kutsal giysilerdir. Bunları giymeden önce
yıkanacak.
Peki sandığın
yaydığı bu ölümcül etki nedir?
Bence
“semptomlar” -yani urlar (ki kanserojen etki diyebiliriz belki de),
patlayıcılık, duman yayılması vb.- tek bir şeyi göstermektedir: Radyoaktif
reaksiyonların bulunduğu bir ortamı, Koruyucu elbiselerin/başhkların detaylı
olarak anlatılması (efod bana doktorların röntgen çekerken giydikleri önlüğü
anımsatıyor); elbiselerin yırtılmaması ve saçların çözülmemesi teşbihleriyle
anlatılagelen tenin açılmaması şartı; açıkta kalan yerlerin, hatta belki de
giyimli halin bile, “mesh yağı” olarak adlandırılan, ama ne olduğu bilinmeyen
bir şeylerle korunması gerekliliği, akla en kolaylıkla bu olasılığı getiriyor.
Radyoaktif
ortam teorimize belki de bir kanıt daha var: Ahit Sandığı’nın kurulduğu
çadırların önüne yerleştirilmesi emredilen su dolu kazanlar. Öyle ki. kâhinler
hem Ahit Sandığı’nın bulunduğu çadıra girerken (belki mesh yağının etkisini
arttırmak için, mesh yağı sürmeden önce; belki de giysilerin üzerine koruyucu
olarak); hem de çadırdan çıkarken el ve ayaklarını yıkamak zorundadırlar...
çünkü hep açık olan tek yerleri el ve ayaklandır;
4 Kutsal keten mintan, keten don giyecek, keten kuşak bağlayacak.
keten sarık saracak. Bunlar kutsal giysilerdir. Bunları giymeden önce
yıkanacak.”
78 "Yıkanmak için tunç bir kazan
yap. Ayaklığı da tunçtan olacak. Buluşma Çadırı ile sunağın
arasına koyup içine su doldur.
19 Harun'la
oğullan ellerini, ayaklarını orada yıkayacaklar.
20-21 Buluşma
Çadırı'na girmeden ya da RAB için yakılan sunuyu sunarak hizmet etmek üzere
sunağa yaklaşmadan önce, ölmemek için ellerini, ayaklarını yıkamalılar.
Harun'la soyunun bütün kuşaklan boyunca sürekli bir kural olacak bu.
12
Harun'la
oğullarını Buluşma Çadırı'nm giriş bölümüne getirip yıka.
Harun'a kutsal
giysileri giydir, bana kâhinlik etmesi için onu meshederek kutsal kıl. Tevrat,
Levililer 16:
23
"Sonra Harun Buluşma Çadırı'na girecek. En Kutsal Yer'e
girerken giydiği keten giysileri çıkarıp orada bırakacak.
24
Kutsal bir yerde yıkanıp kendi giysilerini giyecek. Sonra çıkıp
kendisi ve halk için getirilen yakmalık sunuları sunacak, kendisinin ve halkın
günahlarını bağışlatacak.
25
Günah sunusunun yağını sunakta yakacak.
26
"Tekeyi Azazel'e gönderen adam (bir çeşit kurban işlemi) giysilerini yıkayıp kendisi de
yıkandıktan sonra ordugaha girecek.
27
Günah sunusu olarak sunulan ve kanları günahları bağışlatmak için
En Kutsal Yer'e getirilen boğa ile teke ordugahın dışına çıkarılacak. Derileri,
etleri, gübreleri yakılacak.
28
Bunları yakan kişi giysilerini yıkayıp kendisi de yıkandıktan
sonra ordugaha girecek."
Özetle kâhinler hem kutsal
kıyafetleri giymeden önce (Levililer 16:4, Çıkış 40:12); hem de En Kutsal Yer’den
çıkınca, kutsal kıyafetleri çıkarıp kendi giysilerini giymeden önce (Levililer
16:24/28) yıkanmak zorundadır.
Bu yıkanma olayı öylesine önemlidir ki; çöllerde, çekilen
susuzluktan insanların başkaldırma noktasına geldiği zamanlarda bile kazanlar
-her nasılsa- doldurulmaktadır.
Tapınakta Görünen “Rab” mıydı?
Bu noktada.
Ahit Sandığı’nın ne olduğunu ve nasıl “işlediğini” daha bir anlamak için Musa
zamanından daha ileriye, İÖ 900’lere doğru gitmek gerek; Hz. Süleyman zamanına
dek... Böylelikle hem sandığı daha iyi tanıyacağız, hem de tektannnın kendini
kullarına bir kez daha göstermesine tanık olacağız!
Ölüm döşeğinde
olan hz. Davut, oğlu Süleyman’dan önemli bir istekte bulunmasıyla Ahit Sandığı
öyküsü bambaşka bir bo- yut kazanır; çünkü Davut, Süleyman’ın tanrıya bir ev
yapmasını... en önemlisi de Ahit Sandığım bu eve koymasını istemektedir. Yani
Davut’un dileğinin asıl amacı, tanrıya ev yapmaktan öte, tanrıya içinde Ahit
Sandığı duran bir ev yapmak; daha cesurca bir düşünceyle Ahit Sandığı’na bir
ev yapmaktır. Süleyman bu arzuya saygı duyar, krallığı sırasında tapmağı inşa
etmeye koyulur. Yaptığına öylesine önem verir ki, zamanın en meşhur mimarı
Naftali aşiretinden Hiram’ın projeyi üstlenmesini sağlar. 10.000 angaryacı,
70.000 taşıyıcı, 80.000 dağlarda taş kesen, 3.300 kahya, 700 marangoz ve 800
duvarcı ile çalışmaya başlar. Yapı, -benzersiz görkemi nedeniyle- ancak yedi
yılda bi- tirilebilir. (Bu mabetin temel duvarlarından bir parçasının ağlama
duvarı olarak günümüze ulaşabildiğini; Masonluk ve Ba- con’un Yeni Atlantis
öğretisinde bilgi ve bilgelik sembolü sayıldığını; ilk Masonlar’ın bu inşaatta
çalışan işçi ve ustalardan yetişmiş olduğuna inanıldığını; Hiram’m, sırlarını
elde etmek isteyen işçilerce öldürüldüğünü bir dipnotu olarak ekleyeyim). Sonunda
27 metre uzunluğunda, 9 metre eninde ve 13.5 metre yüksekliğinde inşa edilmiş
olan tapınak tamamlanır. Binanın en iç tarafına ise 9x9x9 boyutlarında Rabbin
Ahit Sandığı’nı koymak için bir iç oda hazırlanır (1 Krallar 6:19). Böylece 40
yıl çölde İbranilerin omzumda, sonraki yıllarda da kendine özel çadırlarda
saklanan sandığın artık bir mekanı vardır.
Olayın bundan
sonrası ise biraz tuhaf;
Öncelikle
Süleyman tapınağın pencerelerini -nedense- dışarı doğru daralacak -kimine göre
ise penceresiz- şekilde yaptırmıştır (1 Krallar 6:4). İkincil olarak ise
tapınağın dışı yerine içini, hem de özellikle Ahit Sandığı’nın koyulduğu odanın
içini -aynı yüzyıllar önce Musa’nın sandık ve sandığın durduğu çadır içindeki
tüm alet edevatı altından yaptırması gibi- altınla kaplatmış- tır (I Krallar
6:20). Bu tuhaf detaylardan sonra son olarak da tapınağın -adı üzerinde;
insanların tapınması için yapılan evin- kapısınm önüne de altın bir zincir
çektirir!
Peki, böylelikle inşaat işi biter mi? Hayır. Süleyman bundan sonra
da tunçtan bir havuz ve kazanlar döktürür; o devrin anlayışına göre dev
ölçülerde sayılabilecek havuzu tapmağın sağına, toplam on adet olan yine
tunçtan dökülmüş daha ufak kazanları da beşer, beşer, sağa ve sola koydurur.
Tevrat, 1 Krallar 7:
25
Ve dökme
denizi bir kenardan öbür kenara 10 arşın olarak değirmi biçimde yaptı, ve
yüksekliği 5 arşındı.
26
Ve
bir karış kalınlıkta idi, 2000 bat su alırdı.
38 Ve tunçtan 10 kazan yaptı ve her kazan 40 bat su alırdı, ve her
kazan 4 arşındı.
Ek inşaatları gözünüzün önüne daha kolay getirmeniz için verilen
ölçüleri günümüz ölçülerine çevireyim: 4.4 metre çapında, 2.2 metre
derinliğinde, 75 milimetre kalınlığında ve 40.000 litre su alan bir dökme deniz
-yani havuz- ile 10 tane 1.8 metre çapında, 800 litre su alan kazan...
Penceresiz, kapısı zincirli ve havuzlu bu garip tapınak (belki de
dev boyutlu olarak ve tapınak şeklinde inşa edilmiş Ahit Sandığı) tamamlanınca
sıra “sandığı yerleştirme” töreni düzenlemeye gelir; çünkü tapmak, bilindiği
gibi halkın tanrıya tapınacağı bir mekan oluşturmak için değil; Ahit Sandığına
barınak olması amacıyla yapılmıştır.
Tevrat, 1 Krallar 8:
3 Bütün İsrail' in ihtiyarları geldiler ve kâhinler sandığı kaldırdılar.
5
Süleyman ve yanındaki İsrail cemaati çoklukla sayılamaz ve hesap
edilemez koyunlar ve öküzler kurban ediyorlardı. (Tam 22.000 öküz ve 120.000 koyun);
6
Ve kâhinlar Ahit Sandığını içeriye yerine, evin iç odasına
getirdiler.
I
Sandığı
yerine yerleşirken “açılış törenine” tanrı da geliri Krallar 8:
10
Ve vaki oldu ki kâhinler mukaddes yerden çıkınca bulut rabbin evini
doldurdu.
II
Ve buluttan ötürü kâhinler hizmet için duramadılar; çünkü Rabbin
parlayan ve göz kamaştıran ışığı Rabbin evini doldurmuştu. ..
Tıpkı Musa döneminde sandığın çadıra yerleştirilmesi gibi!
O gün yaşanan ilginçlikler bu kadarla da sınırlı değildir! Rab’bin
bulutlu, ışıklı görünmesinden sonra hz. Süleyman garip bir duaya başlar ve der
ki:
12
Rab koyu karanlıkta oturduğunu söylemiştir.
13 Oturmak için sana bir ev, ebediyen
mesken tutacağın bir yer yaptım..."
O
gün olanlar Tevrat’ta sadece I Krallar bölümünde anlatılmıyor, 2 Tarihlerde
aynı olaydan söz ediyor; hem de biraz daha kapsamlı bir şekilde:
1
Süleyman duasını bitirince, gökten ateş yağdı; yakmalık sunularla
kurbanları yiyip bitirdi. RAB'bin görkemi tapmağı doldurdu.
2
RAB'bin Tapınağı O'nun görkemiyle dolunca kâhinler tapınağa
giremediler.
Gökten yağan ateşi ve tapınağın üzerindeki RAB'bin görkemini gören
İsraililer avluda yüzüstü yere kapandılar; RAB'be tapınarak O'nu övdüler:
"RAB iyidir; Sevgisi sonsuza dek kalıcıdır." Tanrının, içinde illa Ahit Sandığı’nın da durması gereken konutuna
gelişinde anlatılanlar, yüzyıllar önce, Musa ve kavimin çölde sandığı ilk inşa
edip, yerine yerleştirmelerinde de aynen yaşanmıştır. İlk yerleştiriliş (ki bu
duruma ilk çalıştırma denilebilir belki de) hep aynı fiziki olayların
gerçekleşmesine neden olmaktadır... Ateş ve bulut sözcüğü ile betimlense de,
aslında duman çıkması ve ateş şeklinde söylense de bir çeşti patlamayı
çağrıştıran koşullardır gelişen!
34O zaman bulut Buluşma Çadın’nı
kapladı ve RAB'bin görkemi konutu doldurdu.
35
Musa Buluşma Çadırı'na giremedi; çünkü bulut her yeri toplamış,
RAB'bin görkemi konutu doldurmuştu.
15
Konut, yani Levha Sandığt'nın bulunduğu çadır kurulduğu gün üstünü bulut
kapladı. Konutun üstündeki bulut akşamdan sabaha dek ateşi andırdı.
Bu
“ara bilgi”yi girdikten sonra kaldığımız yere, yani kazanlara dönelim. Tevrat
2 Tarihler bölümü de Süleyman’ın havuzunun yapılış amacının, İbraniler
tarafından yapılan havuzun amacı ile aynı olduğunu söyler... Bu amaç ise
eskiden olduğu gibi sandığın yanına girecek seçilmişlerin -kâhinlerin- girip
çıkmadan önce yıkanmasıdır!
6
Süleyman yıkama işleri için on kazan yaptırdı. Beşini sunağın güneyine, beşini
kuzeyine yerleştirdi. Yakmalık sunuların parçaları bunlarda yıkanırdı. Havuz
ise kâhinlerin yıkanması içindi.
Ahit Sandığı
gündeme gelince, ya da kullanılmaya başlayınca, aktivite zamanı arasında
yüzyıllar olsa da, kazan yapma koşulunun hemen ortaya çıktığını görüyoruz.
Yani Ahit Sandığı ile ilişkiye girenlerin yıkanması bu denli önemli. Ya -önceki
sayfalarda önerdiğimiz gibi- sandıktan yayılan radyoaktif bulaşıktan insanları
korumak için... ya sandığın yanında olan tanrıyı insanoğlundan bulaşacak bir
şeylerden... ya da her ikisinden!
Sandık
hakkında bu kadar bilgi verdikten sonra sıra dikkat çekmek istediğim asıl
konuya geldi... Musa’nın insanüstü yapısına! İnsanların sandığa ancak bu kadar
sayfa boyunca anlattığım önlemleri alması sonrasında yaklaşabilmesine zıt yönlü
olarak bu alete Musa, bütünüyle korunmasız yaklaşabilmektedir. Sandığın
duracağı çadırı (ve belki de “aleti”) ilk kez kuranın da; mesh yağını yapanın
da; içeriye ilk kez girecek kâhinler kadar, ilk kez sokulacak ekipmanı da bu
yağla ilk kez yağlayanın da Musa olduğu açıkça belirtilmektedir Tevrat’ta.
Sanki bir öncüldür Musa, ilksel hali kâhinler denilen koruyucu elbiseli kişiler
için bile öldürücü olan aleti, kullanıma hazır hale getirme eylemini
gerçekleştirebilecek yegane kişidir. Kâhinler, ancak Musa aleti kurup, belki de
ilk kez çalıştırdıktan sonra kullanmaya başlamış gibidirler.
2
"Konutu, yani Buluşma Çadın'nı birinci ayın ilk günü kur.
3
Levha Sandığı'nı oraya getirip perdeyle gizle.
4
Masayı içeri getir, gereken her şeyi üzerine diz. Kandilliği
getirip kandillerini yak.
5
Altın buhur sunağını Levha Sandı ğı'nın önüne koy, konutun giriş
bölümüne perdesini tak.
6
Yakmalık sunu sunağını konutun -Buluşma Çadırının- giriş bölümüne
koy.
7
Kazanı çadırla sunak arasına koyup içine su doldur.
8
Çadırın çevresini avluyla kapat, avlunun girişine perdesini as.
9
"Sonra mesh yağıyla konutu ve içindeki bütün eşyaları
meshederek kutsal kıl. Böylece konutla takımları kutsal olacak.
10
Yakmalık sunu sunağıyla takımlarını meshet, sunağı kutsal kıl.
Sunak çok kutsal olacak.
11
Kazan ve kazan ayaklığını meshederek kutsal kıl.
12
"Harun'la oğullarını Buluşma Çadırı'nın giriş bölümüne getirip
yıka.
13
Harun'a kutsal giysileri giydir, bana kâhinlik etmesi için onu
meshederek kutsal kıl.
Oğullarını getirip mintanları giydir. /5 Bana kâhinlik etmeleri için babaları gibi onları da mes-
hel. Bu mesh onların kuşaklar boyu sürekli kâhin olmalarını sağlayacak."
Musa, böylesine
farklı yapısı nedeni ile ilerleyen yıllarda da, kâhinlerin, hatta Harun’un bile
uyması şart olan korunma gerekliklerine asla uymayacak; ve bu durumdan olumsuz
şekilde asla etkilenmeyecektir.
Tevrat, Çıkış 31:
7
Musa bir çadır alır, ordugahın dışına, biraz öteye kurardı.
Ona 'Buluşma
Çadırı' derdi. Kim
RAB'be danışmak
istese, ordugahın dışındaki Buluşma Çadı- rı'na giderdi.
8
Musa ne zaman çadıra gitse, bütün halk kalkar, herkes çadırının
girişinde durarak Musa içeri girinceye kadar arkasından bakardı.
9
Musa çadıra girince, bulut sütunu aşağı iner, RAB Musa'yla
konuştuğu sürece girişi kapardı.
10 Bulut sütununun çadırın girişinde
durduğunu gören herkes kalkar, kendi çadırının girişinde tapmırdı.
Öte yandan, önceki sayfalarda aktardığım gibi, Rab Sina dağına
indiğinde dağa; ya da Kuran’a göre yükselip alçalan Tur’a; diğer insanların ve
de hayvanların yaklaşmasının kesinlikle yasaklandığı, yaklaşanın öldürüldüğü
koşullarda bile rahatça çıkabilmekteydi.
Musa,
gerçekten İbranileri çöle kurtarmak için mi, yoksa - Ahit Sandığı adı altında
tanıtılan o aletin yer aldığı- bir çeşit deneyde kullanmak için mi
çıkartmıştır?.. Örneğin tanrının, ya da tanrı olarak tanıttığı başka
evrenlerin, hatta belki de başka boyutların canlılarının da -ki Tevrat’da
kavmin önünde ilerleyen melekler belki bunlardır- rol aldığı bir deney midir
amaç? Ya- hudilikten paganizme dönen, cin olarak nitelenen ordusuyla kanımca
tanrı emirleri doğrultusunda değil, kendi çıkarma işler yapan -sözüm meclisten
dışarı- uyanık ve “şehvetpercst” Süleyman, onun devrine kadar işlevselliği
sıfırlanmış, neredeyse unutulmuş olan Ahit Sandığı’nı yeniden kullanmayı akı)
eden, daha da önemlisi kullanmayı becerebilen -hatta daha açık anlatımıyla
Akhenaton’un Amama’da yapmaya uğraşıp başaramadığı şeyi başaran- bir okültist
midir? Eğer bu sorunun yanıtı evet ise, sandıkla neler yapmıştır? Tektanrının
melekleri denen varlıkların aseksüel dünyasına “intikal ederek” kendi kendini
tutsak mı ettirmiştir? Yoksa Kırk Sual kitabının yazdığı gibi “yedinci deryada”;
nefılimler denilen ve başkaldıran melekler olarak tanıtıldıktan için büyük
olasılıkla seks tapımının yayıcılan/tanrıları/ya da her nesiyseler onları olan
bu yaratıkların aleminde, aynı yaşarken olduğu gibi “vur patlasın, çal
oynasın” ortamında gününü gün mü etmektedir?
Tıpkı Süleyman gibi, Ahit
Sandığı’nın da sonunun ne olduğu asla keşfedilememiştir. Hz. Süleyman’ın
yaptırdığı tapınaktan sonra artık ondan söz edilmez olmuş; încil Vahiy
11.19’da “Tanrı'nın gökteki tapmağı açıldı, tapmakta O'nun Antlaşma Sandığı
göründü. O anda şimşekler çaktı, uğultular, gök gürlemeleri işitildi. Yer
sarsıldı, şiddetli bir dolu fırtınası koptu." sözleriyle kıyamet günü
yeniden ortaya çıkacağı müjdelene- ne(!) kadar Tevrat ve İncil boyunca onun
hakkında bir daha hiçbir bilgi verilmemiştir.
Kutsamalar
ve Böylece Oluşan Değişimler
Tanrının seçtiği insanların, normal
insan için olanaksız sayılan bazı emirleri yerine getirebilmeleri için
üzerlerine bir etki gönderdiği düşüncesini çağrıştıran bazı bilgiler da vardır
Ahd-i Atik’te. “Kutsanma” sözcüğü ile anlatılan durum, sanki inşa- noğlu
üzerinde önemli bir değişiklik yapmakta; onu hem fiziksel, hem de psikolojik
açıdan değişime uğratmaktadır. Kutsama kavramı Tevrat boyunca çok sık geçer ve
İsmail, İshak dahil neredeyse tüm patriarkların tabi tutulduğu bir işlemdir.
İçeriği belirsizdir; asla yeterince ciddiye alınıp, üzerinde araştırma yapılmamış
bir kavramdır. Genelde dindar olma, tanrı yolunda bulunma benzeri olgularla
açıklansa da; ayetler dikkatle okunduğunda, kutsama ve benzeri sözlerle ifade
edilen durumun, bir çeşit etki -büyük olasılıkla metafizik etki- altında kalma
anlamına geldiği görülebilir. “Uhrevi” ve yücelik esprisi taşıyan soyut bir
iyi niyet belirtisi gibi olmaktan ziyade, önceden belirlenmiş bir ölçü bazında
yansıtılabilen ve birçok değişim yaratma gücüne sahip bir metafizik enerji
akımına/boşaltılmasına benzemektedir kutsama. Örneğin yaşlılıktan gözleri
görmeyen İshak, bir “üçkağıt” sonucunda istemeden yanlış oğlunu (Yakup’u) “kutsamış”;
adı geçen kutsamanın birçok sonuç yaratma gücü olduğunu bildiği; ve bu
sonuçlan yanlış oğula verdiğinin farkında olduğu halde, hatasından geri
dönememiştir!
Tevrat, Yaratılış 27:
30
ishak Yakup’u kutsadıktan ve Yakup babasının yanından ayrıldıktan
hemen sonra kardeşi Esav avdan döndü.
31
Esav da lezzetli bir yemek yaparak babasına götürdü. Ona, “Baba,
kalk, getirdiğim av etini ye" dedi, “Öyle ki, beni hutsayabilesin."
32
Babası, “Sen kimsin?" diye sordu. Esav, “Ben ilk oğlun
havim" diye karşılık verdi.
33
Ishak'ı bir titreme sardı. Tir tir titreyerek, “Öyleyse daha önce
avlanıp bana yemek getiren kimdi?" diye sordu, “Sen gelmeden önce
yemeğimi yiyip onu kutsadım. Artık o kutsanmış oldu."
35
* 34 Esav babasının anlattıklarını
duyunca, acı acı haykırdı. Beni de kutsa, baba, beni de!" dedi. ishak, "Kardeşin gelip beni
kandırdı" diye karşılık verdi, “Senin yerine o kutsandı.”
36
Esav, “Ona boşuna mı Yakup diyorlar?" dedi, "İki kezdir
beni aldatıyor. Önce ilk oğulluk hakkımı aldı. Şimdi de benim yerime o
kutsandı.” Sonra, "Kutsamak için bana bir hak ayırmadın mı?" diye
sordu.
37
ishak, “Onu sana egemen kıldım" diye yanıtladı, "Bütün
kardeşlerini onun hizmetine verdim. Onu buğday ve yeni şarapla besledim. Senin
için ne yapabilirim ki, oğlum?”
38
Esav, “Sen yalnız bir kişiyi mi kutsayabilirsin baba?" dedi,
“Beni de kutsa, baba, beni de!" Sonra hıçkıra hıçktra ağlamaya başladı.
39
Babası şöyle yanıtladı: "Göklerin çiyinden, Zengin topraklardan
Uzak yaşayacaksın.
Bu Yakup’un Rab’la görüşmelerini ve
kutsanmaya olan düşkünlüğünü önceki bölümlerde incelemiştik. Anımsayacağınız
gibi Yakup, tanrı ile güreşip, tanrı kendini “kutsayana” dek onu bırakmamıştı.
Dahası metinde tanrının, “gün ağırmadan” oradan ayrılması gerektiği ve bu
ayrılışı gerçekleştirebilmek için Yakup’u kutsadığı düşüncesini çağrıştıran
sözleri de yer almaktaydı;
Tevrat, Tekvin
32:
26
Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor" dedi. Yakup, “Beni kutsamadıkça seni
bırakmam" diye yanıtladı.
27Adam,
"Adın ne?” diye sordu. "Yakup."
28
Adam, “Artık sana Yakup değil, İsrail denecek" dedi,
"Çünkü Tanrt'yla, insanlarla güreşip yendin.”
29
Yakup, “Lütfen adını söyler misin?" diye sordu. Ama adam,
“Neden adımı soruyorsun?" dedi. Sonra Yakup'u kutsadı.
Yakup, “Tanrt'yla yüz yüze görüştüm, ama canım bağışlandı"
diyerek oraya Peniel adını verdi. Kutsanma
işindeki gariplik çöl sürecinde de görülür; tanrı ile joŞnıdan ilişkiye
girecek, onun adına gerçekleştirilecek eylemime kullanılacak her şey yani Ahit
Sandığı ekipmanları, Musa ıjrafından kutsanmak zorundadır... kâhinler kadar,
ayinde kullanılan eşyalar da! Bu kutsanma öylesine güçlü etkiler taşır ki,
kutsanan eşyalara normal insanlar bir daha dokunamazlar.
Kutsanmanın
asıl hedefinin bu insanlara bazı işler yaptırılması, üstelik bu işlerin
tamamen tektanrının istediği şekilde yaptırılması olduğu Tevrat’tan açıkça
anlaşılmaktadır; örneğin Samsun olayında, Samson’un da kutsandığını;
kutsandıktan sonra da tanrı tarafından “yönlendirildiğini” okuruz:
Tevrat, Hakimler 13:
24
Ve kadın
bir erkek çocuk doğurdu. Adını Şimşon koydu. Çocuk büyüyüp gelişti. RAB de onu
kutsadı.
25 RAB'bin Ruhu Sora ile Eştaol
arasında, Mahane-Dan'da Uman Şimşon'u yönlendirmeye başladı.
Kutsama
ve benzer sözcüklerle anlatılsa da, aslında yapılanın basbayağı bir fizik ya
da metafizik enerji yollanması olduğu farklı ayetlerde görülür, çünkü
ayetlerde”Rab’bin Ruhu” olarak adlandırılan kavramdan “indi” diye söz
edilmekte, böylelikle de Rab’bin Ruhu’nun mecazi bir durumun adı değil,
indirilebilen - yollanabilen- bir enerjinin ifadesi olduğu anlaşılmaktadır:
Tevrat,
Hakimler 14:
6Şimşonüzerine
inen RAB'bin Ruhuyla güçlendi (...)
19RAB'bin
Ruhu üzerine inince güçlenen Şimşon Aşkelon'a pili;
Öte yandan tektann tarafından kutsama ve ruh inmesi ile “taltif
edilen” kulların, kutsandıktan sonra gerçekleştirdikleri ^•emlerin hiç de
kutsallıkla ilgili olmayabileceği de anlaşılamaz bir durumdur! Tevrat,
Hakimler 14:
19 RAB'bin Ruhu
üzerine inince güçlenen Şimşon Aşkelon'a gitti; otuz kişi vurup mallarını
yağmaladı, giysilerini de bilmeceyi çözenlere verdi. Öfkeden kudurmuş bir
halde babasının evine döndü.
15:
14Şimşon Lehi'ye yaklaşınca,
Filistiler bağırarak ona yöneldiler. RAB'bin Ruhu büyük bir güçle Şimşon'un
üzerine indi. Şimşon'un kollarını saran urganlar yanan keten gibi dağıldı,
elindeki bağlar çözüldü.
15
Şimşon yeni ölmüş bir eşeğin çene kemiğini eline alıp bununla bin
kişiyi öldürdü.
Tanrının
ruhu her zaman yıkıcı değil; bazen son derece üreticidir de... hem de sanat ve
bilim alanında bile! Öyle ki, Ahit Sandığı, tanrının ruhu üzerilerine inen iki
usta tarafından yapılmıştır.
Mıısaya
gizemli bir şekilde verilen planın gerçekleşmesi için Musa Besalel ve Oholiav
Ustaları seçti; bunlara özel olarak artistik yetenek ve bilgelik bağışlandı.
30Musa İsraililer'e,
"Bakın!" dedi, "RAB Yahuda oymağından özellikle Hur oğlu Uri
oğlu Besalel'i seçti.
31Beceri, anlayış, bilgi ve her türlü
ustalık vermek için onu kendi Ruhu'yla doldurdu.
32
Öyle ki, altın, gümüş, tunç işleyerek ustaca yapıtlar üretsin;
33taş kesme ve kakmada, ağaç
oymacılığında, her türlü sanat dalında çalışsın.
34
RAB ona ve Dan oymağından Ahisamak oğlu Oholiav'a öğretme yeteneği
de verdi. Onlara
üstün beceri verdi. Öyle ki, ustalık isteyen her liirlü işte, oymacılıkta,
lacivert, mor, kırmızı iplik ve ince keten yapmada, dokuma ve nakış işlerinde,
her sanat dalında yaratıcı olsunlar.
Adı geçen ruh,
bazen de sadece yaşayan insanlar üzerinde değil; doğmamış bebeklerde bile etkin
olup, o insanı seçilmiş kılabilir. Örneğin İsa’nin önceli Vaftizci Yahya, Ruh
ile prematüre iken tanışmıştır:
15 O (Vaftizci Yahya), Rab'bin gözünde büyük olacak. (...) daha
annesinin rahmindeyken Kutsal Ruh ’la dolacak.
İsa’nın
doğumunda da Ruhun “dahli” vardır; ama bu kez rahimdeki bebeğe inmez;
Meryem’in “üzerine gelir”:
35 Melek ona
şöyle yanıt verdi: "Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, Yüceler Yücesi'nin
gücü sana gölge salacak. Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek.
Tanrının ruhu kadar, Musa’nın ruhu
da insanoğlu üzerinde değişim yapmaya yetecek güce sahiptir. Örneğin Tevrat’ta
İbra- niler arasından Rab’be adanmak üzere seçilecek kişilerin seçildikten
sonra göreve başlamak için özel bir işlemden geçmek zorunda olduklarını
yazmaktadır. Daha Musa zamanında Rab, seçilmiş olan İbranilerden bir grup insan
ayrılmış, ardından bu insanlar “Musa’da bulunan Ruh'un, Musa’nın üzerinden
alınarak onlara verilmesi” şeklinde anlatılan bir işleme tabi tutulmuşlar;
ancak bu olayın ardından peygamberlik edebilecek (ki bu sözcüğün içeriği
belirsizdir) duruma gelmişlerdir. Tevrat, Sayılar 11:
16
RAB Musa'ya, "Halk arasında önder ve yönetici bildiğin İsrail
ileri gelenlerinden yetmiş kişi topla" dedi, "Onları Buluşma
Çadın'na getir, yanında dursunlar.
17
Ben inip seninle orada konuşacağım. Senin üzerindeki Ruh'tan alıp
onlara vereceğim. Halkın yükünü tek başına taşımaman için sana yardım edecekler.
24
Böylece Musa dışarı çıkıp RAB'bin kendisine söylediklerini halka
bildirdi. Halkın ileri gelenlerinden yetmiş adam toplayıp çadırın çevresine
yerleştirdi.
25
Sonra RAB bulutun içinde inip Musa'yla konuştu. Musa'nın
üzerindeki Ruh’tan alıp yetmiş ileri gelene verdi. Ruh'u alınca peygamberlik
ettilerse de, daha sonra hiç peygamberlik etmediler.
26 Eldat ve Medat adında iki kişi
ordugahta kalmıştı. Seçilen yetmiş kişi arastadaydılar ama çadıra
gitmemişlerdi. Ruh üzerlerine konunca ordugahta peygamberlik ettiler.
Görülmektedir ki, gerekli olan “ruh”
en başından Musa’da vardır. Ama bu Ruh’un Musa’nın normal insanların bulunamadığı
koşullarda var olabilmesine katkıda bulunup bulunmadığı hakkında bir bilgi
verilmemektedir.
Tanrının ruhunun insanın üzerine
doğum sonrası “inmesi” sadece Yahudilikte de görülmez; ilk tektanrıcı dinin
-Akhenaton dininin- kral peygamberinin de benzer bir “tanrısal etki” altında
olduğunu düşündürecek bazı bilgi kırıntıları var elimizde. Bu etkinin,
tektannnın kutsallarına yolladığı “kutsama enerjisi, ruhu” ile benzeştiği
nedense fark edilmemiştir incelemecilerce. Oysa “Aton’dan yayılan ışınlar”
şeklinde söz edilen; kutsal metinlerde ve resimlerde de vurgulanarak
gösterilen; ve Akhenaton’un gücünü aldığı kaynak olarak kabul gören ışınların
dinin temelidir ve ne yazık ki farklı bir etki yaymış olabileceği konusu
araştırmacıların dikkatini çekmemiştir. Mısır Tarihi, Erik Hornung, s. 107
IV
Ameofis (Akhenaton) (...) taptığı güneş
tanrısının görünüm ve tanımını da değiştirir. Böylece kral, bir imge yaratır:
güneş, ışınlarıyla tüm varlıkları korur ve onlara yaşam verir. Tanrı, Karnak
Kolossosları’nda her şeyi yaratan, "ışınlı güneş diski” nde ise her şeyi
koruyandır.
(...)
Işınların diyarları kucaklar,
Yaptığın her şeyin sonuna kadar.
Ra olarak onların limitlerine ulaşırsın.
Onları sevdiğin oğlun için eğip bükersin;
Sen uzak olsan da, ışınların dünyadadır,
Sen görülebilsen de, senin ulaştığın yerler görülmezdir.
(...)
Eşdeyişler,
Akhenaton dininin temelinin güneş tanrı Aton olduğu sanılsa bile; gerçekte Aton
değil, Aton’dan yayıldığına inanılan görünmez ışıktır. Daha da önemlisi,
uçlarında birer pençeyi andıran el olan bu ışın, ya da etki, Akhenaton’un kutsallığının
yegane nedeni sayılır! (Akhenaton’un kendi ve ulusu başına açtığı belalar
sonrasında ise sanınm bu etkinin “hayırlı olup olmadığı” bir kez daha
tartışmaya açılabilir). Benzer ışınlan İsa ve Meryem Ana’nın da başının
üzerinde görmek ise oldukça ilginçtir. '
Incil’de
ruh sözcüğü bazen tek başına, yani tanrıya veya Musa’ya ait olmaksızın da yer
alır; ve bu koşullarda da aynı etkiyi oluşturmaktadır. Zaten Hıristiyanlığın
ünlü üçlemesi (teslis); Baba (tektann), oğul (İsa) ve Kutsal Ruh’tan
oluşmuştur.
İncil, Efeslilere 5:
Şarapla sarhoş
olmayın, bu sizi sefahate götürür. Bunun yerine Ruh’la dolun: "Ruhla dolmak" sözlcriyc
tanımlanan farklı enerji ile dolma olayını bazı kutsallar da
yaratıyor sanki... örneğin Sen Paul.
İncil, Resullerin işleri 18:
“22 (Pavlus) Sezariye'ye vardıktan sonra Ycrtışalim'e nitlip oradaki
kiliseyi ziyaret etti, oradan da Antakya'ya geçti.
23
Bir süre orada kaldıktan sânı a yola çıktı; Galatya bol yeşilli ve
Frigya'yı dolaşarak bütün öğrencileri ruhça pekiştirdi.''
Sen Paul’üıı vaazlarının ilginç biçimde etkili olmasının gerisinde
“ruhça pekiştirme” sözcükleriyle anlatılan bir çeşl etkileme mi vardı? Hitler,
milyonlarca ortalama ve ılımlı Alman’ı birer yarı-kaçık fanatiğe böylesi bir
“ruhça pekiştirme” yeteneği ile mi dönüştürmüştür acaba?
Altını çizmek istediğim bir nokta da ayetlerde ruh sözcüğünün,
“RAB'bin Ruhu” ve “kendi Ruhu’yla” tamlamalarında görüldüğü gibi daima büyük
harf ile özel isim olarak yazılması. Demek ki bu sözcükle cins isimle yazılan
ve ruh sözcüğü ile anladığımız kavram kastedilmemektedir. Buradaki Ruh, farklı
ve özel bir şeyin ismidir. Farklı bir olgunun ismi... Ne olduğu üzerinde hiç
durulmamış, kutsallaştırma, temizleme anlamlarından olduğu düşünülüp üzerinde
durulmasa bile, gerçekte çok farklı içerik taşıyan bir olguyu gösterdiği
dikkati çekmemiştir.
Değişimler
ise sadece -bu ne olduğu belirsiz- Ruh inmesi veya kutsama aracılığı ile de
meydana gelmez; aynı değişim “rnesh etme” şeklinde ifade edilen bir eylemle de
yaratılmakta gibidir. İşin ilginç yanı ise rnesh etmenin metafizik bir etki
celbi (invokasyonu) aracılığı ile değil, fizik planda üretilen bir madde (bir
yağ) sürülmesi veya baştan aşağı dökülmesi ile gerçekleşti- rilmektedir. Önceki
sayfalardan anımsayacaksınız; Musa, Ahit Sandığı'nın yakınına gidecek kişiler
olan “Kâhinler”! olduğu kadar, sandığın durduğu çadırdaki eşyaları da niteliği
belirsiz, özel bir yağ olan “rnesh yağıyla” rnesh etmiştir. Ve işin daha da
çarpıcı bölümü odur ki, mesh yağının içeriği Tevrat’ta yazmaktadır:
22
"Şu nadide baharatı al: 500 şekel sıvı miir, yarısı kadar,
yani 250'şer şekel güzel kokulu tarçın ve kamış,
23
500 kutsal yerin şekeli 57 hıyarşembe, bir hin de zeytinyağı.
24
Bunlardan ıtriyatçı ustalığıyla güzel kokulu kutsal bir mesh yağı
yap. Ona kutsal mesh yağı denecek.
Gelgeldim bu masum karışımın tüm
Kutsal Yer ve En Kutsal Yer ekipmanının yağlama nedeni anlaşılır gibi
değildir:
Tevrat, Çıkış 30:
26-28 Buluşma Çadırı'nı, Levha
Sandığı'nı, masayla takımlarım, kandillikle takımlarını, buhur sunağını,
yakmalık sunu sunağıyla bütün takımlarını, kazanı ve kazan ayaklığım hep bu
yağla meshet.
29
Onları kutsal kıl ki, çok kutsal olsunlar. Onlara değen her şey
kutsal sayılacaktır.
30
"Bana kâhin olmaları için Harun'la oğullarını meshedip kutsal
kıl.
31
İsraililer'e de ki, 'Kuşaklarınız boyunca bu kutsal mesh yağı
yalnız benim için kullanılacak.
32
İnsan bedenine dökülmeyecek. Aynı reçeteyle benzeri yapılmayacak.
O kutsaldır ve sizin için kutsal olacaktır.
33
Onun benzerini yapan ya da kâhin olmayan birinin üzerine döken
herkes halkının arasından atılacaktır.'"
Aynca
yağ ilk başta sadece Musa kullanacak, yani eşyaları ilk kez o yağlayıp
kutsayacak, ancak bunun ardından kâhinler ekipmana dokunabilecek, başkası da
dokunamayacaktır. Kâhinlerin dokunabilmesinin de bir nedeni vardır ve bu neden
onların da yağlanmış olmasıdır!
Tevrat, Çıkış 29:
5
Giysileri
al; mintanı, efodun altına giyilen kaftanı, efodu ve göğüslüğü Harun'a giydir.
Efodun ustaca dokunmuş şeridini bağla.
6
Başına
sarığı sar, üzerine de kutsal tacı koy.
7
Sonra
mesh yağını al, başına dökerek onu meshet.
Tevrat, Levililer 8:
10
Sonra mesh yağını aldı, Tanrı'nın Konutu'nu ve içindeki her şeyi
meshederek kutsal kıldı.
11
Yağı yedi kez sunağın üzerine serpti; sunağı, sunağın bütün
aletlerini, kazanı ve ayaklıklarını kutsal kılmak için meshetti.
Kâhinler ve ekipmanlar kadar, yıllarca sonra gelecek kimi
peygamberler de ancak bazı kâhinler tarafından başlarından aşağı yağlandıktan
sonra kral olabileceklerdir.
Örneğin Saul:
1 Sonra Samuel yağ kabını alıp yağı Saul'un başına döktü. Onu öpüp
şöyle dedi: "RAB seni kendi halkına önder olarak meshetti."
Örneğin Davut:
121 RAB Samuel'e, "Ben Saul'un
İsrail Kralı olmasını reddettim diye sen daha ne zamana dek onun için
üzüleceksin?" (Saul tannyı düş kınkhğına
uğratmıştır) dedi, "Yağ boynuzunu yağla doldurup yola çık. Seni
Beytlehemli İşay’ın evine gönderiyorum. Çünkü onun oğullarından birini kral
seçtim.” /şay birini gönderip oğlunu getirtti.
Çocuk kızıl saçlı, yakışıklı, gözleri pırıl pırıl bir delikanlıydı. RAB
Samuel'e, "Kalk, onumeshet. Seçtiğim kişi odur" dedi.
13Samuel yağ boynuzunu alıp
kardeşlerinin önünde çocuğu meshetti.
Ve oğlu
Süleyman:
39 Kâhin Sadok,
Kutsal Çadır'dan yağ dolu boynuz kabı alıp Süleyman'ı meshetti. Boru çalınca
bütün halk "Yaşasın Kral Süleyman!" diye bağırdı.
Yukarıda
sizlere mesh yağı içeriği olarak yansıttığım sıradan foımülün yağın içeriğinde
bulunan tüm maddeleri yansıtmadığı ise yarattığı değişim gücünden bellidir;
çünkü mesh yağı ile mesh edilen Davut’un üzerine Rab’bin Ruhu inmiştir:
13 Samuel yağ
boynuzunu alıp kardeşlerinin önünde çocuğu meshetti. O günden başlayarak
RAB'bin Ruhu Davut’un üzerine güçlü bir biçimde indi. Bundan sonra Samuel
kalkıp Roma'ya döndü.
Bu örneklerden
daha da ilginç bir örnek vardır Tevrat’ta: Adının anlamı “Yehova mı?” olan
Yehu... Onu önceki bölümlerde Baal tapınıcılarını bir tapınakta toplayıp
öldürürken izlemiştik. Ayrıca bu kral, ünlü ve güçlü paganist kraliçe İzabel’i
hadımlara pencereden attınp, cesedin üzerinde adamlarını at ile gezdirmiş;
cesedin sadece el ve ayakları kalana dek köpeklere parçalatmış bir kutsal
adamdır. Bizi ilgilendiren bölüm ise Ye- hu’mın -durup dururken- kral olması
ile başlar. Aslında Yehu, durup dururken kral olmamıştır: O, göğe çekilen
İlyas’ın yar- dımcısı (mezarına atılan cesedin dirildiği) Elişa tarafından
“apar topar", çok kritik bir anda “mesh edilerek” kral ilan edilmiştir,
Tam İbranilerin ikiye bölünmüş ve birbiriyle genelde çarpışmış iki krallığı
olan Yahuda ve İsrail krallarının barışma anında!
Bible
Dictionary, M.G. Easton- Jehu
İsrail
kralı Yehu’nun tahta çıkmasının öyküsü derin bir hiçimde ilginçtir. İsrail
devletinin başına giderek sorun yaratmakta olan Suriyelilerle savaş sürerken,
Ramot-Gilad'daki bir çarpışmada İsrail kralı Yoranı yaralanır, ordusunu orada
bırakıp Yizreel'e döner. Yahuda kralı Ahazya ona anlayışlı bir şekilde ziyarete
gider. (2 Krallar 8:28-29)
Bu
çok önemli ve görülmedik ölçüde dostça davranışın hemen sonrasında birdenbire
Elişa devreye girer; Yoram’ı kendi kararı ile krallıktan alır ve yerine
-Yoram’ın tüm soyunu öldürmesi görevini vereceği- Yehu’yu koyar. Ama bu
kararının gerçekleşmesi için ilginç bir koşulun realize olması gerekmektedir:
/ Peygamber Elişa, peygamberler topluluğundan bir adam çağırıp,
“Kemerini kuşan, bu yağ kabını alıp Ramot-Gilat'a git" dedi,
2
“Oraya varınca Nimşi oğlu, Yehoşafat oğlu Yehu'yu ara. Onu
kardeşlerinin arasından alıp başka bir odaya götür.
3
Zeytinyağını başına dök ve ona RAB
şöyle diyor de: ‘Seni İsrail Kralı olarak meshettim.’ Sonra kapıyı aç ve koş,
oyalanma!"
Ramot-Gilad’da ise aralarında Yehu’nun da bulunduğu komutanlar
toplantı halindedirler. Peygamberler topluluğundan Elişa tarafından ulak olarak
seçilen adam "Komutanım, sana bir haberim var1' sözleri
ile Yehu’ya seslense de, Yehu, "Hangimize söylüyorsun?"
diye sorar. Adam ise "Sana, efendim" diye yanıtlayınca Yehu.
adamla "eve” girer ve girer girmez adam yağı Ye- hu'nun başına döker:
Bible Dictionary, M.G. Easton - Jehu
Elişa'nm
ulağı kampa gelince, Yehu’yu kuruldan ayırır, onu gidi bir odaya sokar ve kralı
orada yağlayıp hemen odadan çıkar ve kaybolur.
Tevrat, 2 Krallar 9:
6
Yehu kalkıp eve
girdi. Uyak yağı Yehu'nun bayma döküp ona şöyle dedi: "İsrail'in Tanrısı
RAB diyor ki, 'Seni halkım İsrail'in kralı olarak meshettim.
7
Efendin
Ahav'm (İsrail kralı Yoram’ın babası) ailesini
öldüreceksin. Bana hizmet eden peygamberlerin ve bütün kullarımın dökülen
kanının öcünü İzebel'den (Yoram’ın annesi) alacağım.
S Ahav'ın bütün
soyu ortadan kalkacak. İsrail'de genç yaşlı Ahav'm soyundan gelen bütün
erkeklerin kökünü kurutacağım.
9
Nevat oğlu Yarovam'la Ahiya oğlu Baaşa'nın ailelerine ne Şaplımsa, Ahav'ın
ailesine de aynısını yapacağım.
Bu
sözleri söyleyip kaybolan adamın yarattığı şaşkınlık içindeki Yehu, toplantıya
geri döner ama diğer komutanlar neler olduğunu merak etmektedirler. Bu
meraklarını ise "Her şey yolunda mı? O delinin seninle ne işi
vardı?" (2 Krallar 9:11) gibi ilginç sözlerle belli ederler. Yehu ise
komutanların kutsal ulak (çünkü Elişa, ulağı peygamberler arasından seçmiştir)
hakkm- daki yorumu eleştireceğine, onlarınkine benzer küçümseticilikte bir
yanıt verir ve der ki: "Onu tanıyorsunuz, neler saçmaladığını
bilirsiniz" (9:11). Ama komutanlar yine ısrar edince Yehu: “Bana
RAB şöyle diyor dedi: 'Seni İsrail Kralı olarak ıneshet- tim" (9:12)
Yani Yehu, kendinin böyle bir görevle seçilmesini bir anlamda “delinin saçması”
olarak görmektedir. Oysa komu-
tanlar Yehu’nun sözlerini duyunca garip bir davranış sergilerler
ve: "Bunun üzerine hepsi hemen cüppelerini çıkarıp merdivenin , Jİ başında
duran Yehu’nun ayaklarına serdi. Boru çalarak, "Yehu : kraldır!" diye
bağırdılar." (9:13)
Asıl ilginçlikler bu aşamadan sonra oluşmaya başlar; çünkü az
önceye dek krallığını deli saçması olarak gören Yehu, birdenbire kana susamış
bir krala dönüşür ve tarihlerinde ilk kez | * güzel bir ittifak kurma yolunda
öncül adımlan atmakta olan İs- i * rail Kralı Yoram ve Yahuda Kralı Ahazya’mn
haline sevineceğine, her ikisine de saldırır; Yoram’ın “Banş içinde mi
geldin?” ı sorusuna (ki bu soru İsrail ve Yahuda krallannın bir barış bek- I
lentisi olduğunu göstermektedir)
“Annen
İzebel'in yaptığı bunca putperestlik ve büyücülük sürüp giderken barıştan söz
edilir mi?" (9:22) diye karşılık verir; her
ikisini de öldürür. Ardından İzabel’i öldürmeye gider; bunu duyan İzabel ise
“gözlerine sürme çeker, saçlarım tarar” ve onu beklemeye başlar. Ama sonuçta
hadımlar tarafından pencereden atılacak, atlara çiğnetildikten sonra köpeklere
yedirilecektir. Yehu “hızını alamaz”, Yoram’ın babası, İzabel’in kocası
Ahav’ın oğullarını öldürmeye Samiriye'ye gider. Satniriye yöneticileri Yehu ile
ittifak yapıp Ahav’ın yetmiş oğlunu öldürür, başlarını küfelere koyar, Yehu’ya
yollarlar:
Tevrat, 2 Krallar 10:
8
Ulak gelip Yehu'ya, “Kral oğullarının başlarını getirdiler” diye
haber verdi. Yehu, “Onları iki yığın halinde kent kapısının girişine bırakın,
sabaha kadar orada kalsınlar” dedi.
11 Sonra Yizreel'de Ahav’ın öteki akrabalarının hepsini, bütün
yüksek görevlilerini, yakın arkadaşlarını ve kâhinlerini* öldürdü. Sağ kalan
olmadı.
Yehu Rab
emirlerini böylesi başarıyla gerçekleştirdikten sonra -artık bildiğimiz
gibi- Baal tapınıcılannı bir aldatmaca ile tapınakta öldürecektir. Kutsal Yağ’m
insan üzerinde oluşturduğu değişimlere çok çarpıcı bir örnektir Yehu... ve de
belki de yağın etkisinin geçici olduğu konusuna dal...
29
Ne var ki (Yehu), Nevat oğlu Yarovam’ın
İsrail'i sürüklediği günahlardan - Beytel ve Dan'daki altın buzağılara tapmaktan
- vazgeçmedi.
31 Gelgelelim
Yehu İsrail'in Tanrısı RAB'bin yasasını yürekten izlemedi, önemsemedi.
Yarovam’ın İsrail'i sürüklediği günahlardan ayrılmadı.
Öküz tapımı, Musa İbranileri çöle
çıkarıp, Sina dağına tanrıyla görüşmeye gittiğinde, kavmin mücevherlerini
Harun’a vererek bir altın buzağı yaptırarak geri döndükleri bir kült. Çöl sürecine
-çok kabaca İÖ 1300-, Yehu’ya ise İÖ 810 dersek, öküz tapanının insan
üzerindeki etkinliği ortaya çıkıyor.
Son olarak
altını çizmek istediğim önemli bir nokta daha var; o da tanrının, farklı ve
düşman kavimlerin/uluslann birleşmesinden hoşlanmaması. İsrail ve Yahuda
kralların müttefik olduğunda Elişa’nın hemen Yehu’yu kutsayıp onların üzerine
salmasından başka, ikinci bir örnek daha var; o da Ahav’a yapılan
haksızlık ve hakkmdaki yanlış tanıtım: Rab, Yehu’ya “Ahav soyunu yok etme”
görevi vermesinin nedeni Ahav, bir paganist olan İzabel ile evlenmesi ve Baal’e
tapmasıymış gibi görünür:
29
Yahuda Kralı Asa'nın krallığının otuz sekizinci yılında Omri oğlu
Ahav İsrail Kralı oldu ve Samiriye'de yirmi iki yıl krallık yaptı.
30
RAB'bin gözünde kötü olanı yapan Omri oğlu Ahav, kendisinden
önceki bütün krallardan daha çok kötülük yaptı. Nevatoğlu Yarovam'ın günahlarını
izlemek yetmezmiş gibi, bir de Sayda Kralı Etbaal'm kızı İzebel'le evlendi.
Gidip Ba- al'a hizmet ederek ona taptı.
31
Baal için Samiriye'de yaptırdığı tapmağın içine bir sunak kurdu.
32
Ayrıca bir Aşera putu yaptırdı. Ahav İsrail'in Tanrısı RAB'bi
kendisinden önceki bütün İsrail krallarından daha çok öfkelendirdi.
Oysa
Ahav tarihe “kafirleri” -yani Aşera’ya tapan bir ulusu- evlilik yoluyla ilk kez
müttefik yapan kral olarak geçmiştir ve zamanında Baal tapımı yaygın olarak
uygulansa da, Yahve taraftarları -yani tektanncılar da- serbestçe varlıklarını
sürdürmüşlerdir. Yani Ahav, Tevrat’ın başlıca emri olan “farklı tanrılara
tapanlann öldürülmesi ve topraklarının ele geçirilmesi” buyruğuna uymamış;
bütünleşme yaratmaya çalışmış; üstelik bunu başarmış bir kraldır. Bu “evlilik
yoluyla farklı inançtaki ulusları bütünleştirme” çabası ise Yahudi tarihinde
ikinci kez yapılmaktadır. Ahav’dan önce Süleyman da Sayda’dan birçok kadınla
evlenerek Saydalılarla güçlü ticari ilişkiler kurmuş bir kraldır... ve ne
ilginçtir: Süleyman da bu durumu Rab’bi bırakarak Astarte’ye tapmaya
başladıktan -yani farklı olanı yok etme temeline dayalı bir inançtan
ayrıldıktan- sonra gerçekleştirmiştir! IV. BÖLÜM:
SEKSİN GERİSİNDEKİ GİZEM 1. METAFİZİK PLANDAKİ GERÇEKLER
Bazı gerçekler
vardır; insanoğlu bilir, öğrenir, ya da defalarca duyar; ama öyle bilgilerdir
ki bunlar, asla bilinç seviyesine ulaşamazlar; bu nedenle irdelenemezler;
sorgulanamazlar. Çokluk dinsel dogmalar da değildirler... Kutsal kitaplar
aracılığı ile verilen tarihsel, hatta kültürel bilgilerdir. Ama apaçık
oldukları halde algılanamazlar. Bu konuya bir örnek de Yahve’nin en önemli
adamlarının babasız olmalarıdır. Tevrat ve İncil, babasız -yani aseksüel
ilişkilerle- doğmuş kutsalların öyküleri ile doludur. Öyküler bilinir,
incelenir; ama öykünün ana damarı göz ardı edilir; konunun gerçek nedenselliği
üzerinde asla durulmaz.
Kutsalların babasız doğumları,
babalarının tanrı veya melek olmasıyla açıklanır... ama böylece o kutsalların
dünyasında/ev- reninde/boyutunda seks diye bir olgunun olmadığı apaçık ortaya
çıkmış olur; çünkü ya melekler insanlarla basbayağı seksüel ilişki içine
girmiş; ya da insanoğluna çok uzak -bir o kadar da itici- gelebilecek bir
yöntemle, seçtikleri kadını döllemişlerdir. Bu gerçek de pek fazla
değerlendirilmez; çünkü zaten beyinler ölüm ötesinde, cennette, “şehvet” olarak
tanımlanan cinsel zevklerin bulunmadığı üzerine programlanmıştır. Sekssiz
oluşmuş kutsallara örnek olarak ilk başta Samson'u ele alırsak, öncelikle
Samson'un annesinin “tek kocası” Dan oymağından Manoah olsa da, babasının
Manoah olmadığını söyleyerek başlayabiliriz; çünkü Samson babasız, yani seks
ilişkisi olmaksızın rahme düşmüş biridir!
Bu ilginç olay,
ya da dinsel literatüre göre mucize, birgün; "RAB'bin meleği kadına
görünerek, -Kısır olduğun, çocuk doğurmadığın halde gebe kalıp bir oğul doğuracaksın-"
(Tevrat, Hakimler 13:3) demesiyle başlar; "Çünkü o daha rahmindeyken
Tanrı'ya adanmış olacak. İsrail'i Filistiler'in elinden kurtarmaya başlayacak
olan odur." (Hakimler 13:5). Melek gittikten sonra Manoah'ın karısı
(metinde Manoah'ın adı verildiği ama Samson'un annesinin adı belli olmadığı
için ondan "Manoah'ın karısı" şeklinde söz etmek zorundayım) durumu
kocasına haber verir. Gelen varlığın melek olduğundan emin değildir ama Mano-
ah’ın tanrıya "doğacak'çocuk için ne yapmamı: gerektiğini bize
öğretmesini dilerim." şeklinde ettiği dua sonrasında (13:8), en
azından Manoah’ın bazı şeyler bilmekte olduğunu anlarız. Dua sonrasında melek
tekrar, ama yine Manoah yokken gelir! Bir süre (ki bu sürede neler olduğu
belirsizdir) sonra Manoah'ın, adamın yanına gidip, onun melek olduğu yolunda
güvence alması ardından, doğrudan doğruya “çocuğun yaşamı re göreviyle
ilgili yargı ne olacak?" (13:12) diye sorması, karısının artık hamile
olduğunu bilmesinin kanıtıdır. Samson bu koşullar alımda bir kutsal olarak
doğar. Ama -belki dc annesi bir insan olduğu için- bu ayrıcalıklı doğumu bile
onun bir Filistinli kadınla evlenmesine ve yine bir Filistinli olan Dalilah'a
aşık olmasını önleyemez. Bu iki ilişki de hüsranla biter. Rab bir seçilmişinin,
bir “sünnet- sizle” aşkına tabii ki engel olacaktır. Bu yüzden -önceki sayfalarda
gördüğümüz gibi- sıklıkla ruhunu Samson üzerine indirir “RAB'bin Ruhu
üzerine inince güçlenen Şimşon" Aşkelon’a gider ve otuz kişi vurup
mallarını yağmalar (Hakimler 14:19); Filistiler'in ekinlerini, bağları,
zeytinlikleri yakar (Hakimler 15:5); Yeni ölmüş bir eşeğin çene kemiğini eline
alıp bununla bin kişiyi öldürür (Hakimler 15:15); ve sonuçta ölürken, Dagon
tapınağını yıkarak, yaşamı boyunca öldürdüğünden daha çok insan öldürerek
tanrısına kavuşur (Hakimler 16:30).
Vaftizci
Yahya’nın doğum öyküsü de ilginçlik açısından Sam- son’ıı aratmaz... ve tabii
ki döllenme yine cinsel ilişki olmaksızın gerçekleşmiştir: İncil, bu mucizeyi
Kâhin Zekeriya ve Harun soyundan gelen karısı Elizabet’in tanrı gözünde doğru
kişiler olduğunu belirterek anlatmaya başlar. Fakat Elizabet kısır olduğu için
çocukları yoktur; zaten oldukça da yaşlıdır Elizabet, doğuracak yaşı çoktan
geçmiştir. Fakat bir gün Cebrail, Zekeriya’nın karşısına çıkınca tüm kaderleri
değişiverir.
12
Zekeriya onu görünce şaşırdı, korkuya kapıldı.
13
Melek, "Korkma, Zekeriya" dedi, "Duan kabul edildi.
Karın Elizabet sana bir oğul doğuracak, adım Yahya koyacaksın.
14Sevinip coşacaksın. Birçoktan da
onun doğumuna sevinecek.
15
O, Rab'bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; daha
annesinin rahmindeyken Kutsal Rııh'la dolacak.
16
İsrailoğullan'ndan birçoğunu, Tanrıları Rab'be döndürecek.
17
Babaların yüreklerini çocuklarına döndürmek, söz dinlemeyenleri
doğru kişilerin anlayışına yöneltmek ve Rab için hazırlanmış bir halk
yetiştirmek üzere, İlyas'ın ruhu ve gücüyle Rab'bin önünden gidecektir."
18
Zekeriya meleğe, "Bundan nasıl emin olabilirim?" dedi.
"Çünkü ben yaşlandım, karımın da yaşı ilerledi."
19
Melek ona şöyle karşılık verdi: "Ben TanıTııın huzurunda duran
Cebrail'im. Seninle konuşmak ve bit müjdeyi sana bildirmek için gönderildim.
Cebrail’in
söyledikleri gerçekleşir... Elizabet hamile kalmıştır! Elizabet'in
hamileliğinin altıncı ayında Nasıra’da yaşayan Davut'tın soyundan gelen
Yusuf’un nişanlısı Meryem’in de başına benzer bir olay gelir.
28
Onun yanma giren melek, "Selam, ey Tanrı'nın lütfuna erişen
kız! Rab serinledir" dedi.
29
Söylenenlere çok şaşıran Meryem, bu selamın ne anlama
gelebileceğini düşünmeye başladı.
30
Ama melek ona, "Korkma Meryem" dedi, "Sen Tanrı'nın
lütfuna eriştin.
31
Bak, gebe kalıp bir oğul doğuracak, adını İsa koyacaksın.
32
O büyük olacak, kendisine "Yüceler Yücesi'nin Oğlu' denecek.
Rab Tanrı O'na, atası Davut’un tahtını verecek.
33
O da sonsuza dek Yakup'un soyu üzerinde egemenlik sürecek,
egemenliğinin sonu gelmeyecektir."
34
Meryem meleğe, "Bu nasıl olur? Ben erkeğe varmadım ki"
dedi.
35 Melek ona şöyle yanıt verdi:
"Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, Yüceler Yücesi'nin gücü sana gölge
salacak. Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek.
Hıristiyanlığın
en önemli iki adamının babasız olması gibi, Yahudiliğin kurucusu İbrahim’in bir
oğlu da babasızıdır. Yaşlılığında İbrahim’in cariye Hacer’den İsmail adlı bir
oğlu olur. Ama bir gün tanrı, İbrahim'in yaşlı ve kısır karısı Sara’yı “kutsayacağını”
ve Sara’nın hamile kalacağım haber verir:
17 İbrahim
yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, "Yüz yaşında bir adam çocuk
sahibi olabilir mi?" dedi, "Doksan yaşındaki Sara doğurabilir
mi?" Bu sözlerden sonra İbrahim, tanrıya
bir oğlu olduğunu hatırlatır ve onu mirasçı kabul etmesini ister. Ama Rab: "Hayır.
Ama karın Sara sana bir oğul doğuracak, adını İshak koyacaksın" (Yaratılış
16:19) diye yanıtlar ve ekler. "Onunla ve soyuyla ant- loşnıaını
sonsuza dek sürdüreceğim." Sonuçta Rab, “Sara’ya ivilik etti"
sözleri ile betimlenen durum gelişir... Sara artık İs- hak'a hamiledir!
Babasız doğma
veya aseksiiel doğum sözcükleriyle niteleyebileceğimiz durum, çocukluğu
hakkında kayıt olmayan Akhe- naton ve insanüstü yapısıyla dikkat çeken Musa;
hatta Sümer inancının Annunnakileri için de geçerli olabilir mi? Belki!
İşin en önemli noktası ise bu kayıp veya belirsiz kutsal babaların
kimliğinde gizli. Kimdir bunların babalan? Yakup ile güreşip yenilen tanrı ve
arkadaşları mı? Hezekiel’i “ülkelerine" götürüp geri getirenler mi? Yoksa
İlyas’ı göğe alan “Rab’bin atlı arabalarım” kullananlar mı? Yani özetle
kendilerini “melekler” olarak tanıtan canlılar, gerçekte aseksüel ve insan
norm/ya- pt/frekansma ters yönlü oluşum taşıyan başka diyarların (gezegen de
olur, başka boyut da!) canlıları mı? Akhenaton ve ailesinin garip kafa
yapılarının ve aseksüel bedenlerinin nedeni, babalarının melek olmasına mı
dayanmaktadır? Önceki sayfalarda gördüğümüz gibi- bu karıkocanın aseksüel beden
yapıları ile çocuk sahibi olmaları "muammasının” açıklaması melek soylu
olmaları mıdır? Peki, insan doğasına aykırı emirler veren tek- tanncıların hep
melek soylu varlıklar olduğunu söyleyebilir miyiz? İşte asla yamtlanamayan ve
sanırım dindarlığın bağnazlıkla kolkola ilerlemesi nedeniyle uzun zaman da
yanıtlanmayacak olan temel sorulardır bunlar. “Ciddiyetsizlik ve hayalcilik suçlanmak
çekincesi” nedeniyle yanıtlayamadığımız bu sorulara belki farklı zaman
parçalarının tektanncılan hakkında bir bilgi aktararak dolaylı olarak yanıt
verebiliriz. Günümüzden kısa süre öncesine dek “faal” olan bir diğer grubun
-Hitler Aryanları- nın- kendilerini yorumlayışları hakkında bir bilgidir bu: Hans
Horbirger, Bülent Kısa Dokümanları
Nazi
Almanya'sında üzerinde durulan iki temel kuram vardı. Oyuk dünya ve Donmuş
dünya. Ebedi buz öğretisi (Well Weltw is lehrej'nin kurucusu olan Hans
Horbirger 1860’ta Tirol bölgesinde doğdu. Hitler ve Himmler ona inanıyorlardı.
(...)
Bu dönemde, Ari ırkın kökeninin başka bir devirde dünyaya ve
yıldızlara hakim olan üstün insanların yaşadığı döneme dayandığı kanaati iyice
yerleşmişti.
Sıradan halka asla yansımasa da uzun
süre bu varsayıma inanıldı Aryanlar arasında! Onlar, kökü uzaylı bir ırka
dayanan üstün insanlardı... İÖ 1600'lerde Hindistan’ı işgal edip ana tan-
rıça-baba tanrı inancı kadar, uygar kentleri de yakıp yıkan... ve de bilim
adamlarınca nereden geldikleri asla bulunamayan Ar- yanlardan gelen üstün
insanlar!.. İnsanlara, bir başka yüce bağnazlık süreci olan Ortaçağda
Hıristiyanların uyguladığı işkenceleri yapmaları gerisinde “kalıtsal” etkiler
mi vardı?
“Biz Aryanlar üstün uzaylı seçilmişlerdeniz” diye -çoğuna göre-
“zırvalayan” Horbirger gerçekten bir kaçık mıydı? Yoksa çok şey bilen bir seçilmiş
mi?.. Belki de önündeki resmin gerisindeki (yaşadığı ortamın derinlerindeki de
denebilir) gerçek görüntünün minik bir bölümünü fark edip, ama tam da anlayamayan
biri?
Söylenecek
her şeyi söyledim gerçi; ama göstermek istediğim resmi, farklı departmanlarda,
birbirinden ayrı bölümler halinde yansıttığım için, belki de tüm görüntü çok
da net biçimde belirginleşemedi. Bu son sayfalarda ise kitabın başından beri
anlattıklarımı toparlamaya çalışacak, puzzle’ın farklı resimler- 430 den oluşan
tüm parçalarını yanyana koyarak asıl büyük resmi önünüze sermeye çalışacağım:
İlk çağlarda, çok farklı coğrafyalarda da olsa, dinsel açıdan tek
bir inanç yaygındı. Bu (aslında çok derin olan, kitap boyunca yer yer
yinelediğim) inanca göre evreni “sonsuz sudan” çıkmış bir ilksel dişi
güç/enerji ile,[102] [103] onun
içinden çıkmış bir ilksel erkek güç/enerji birleşerek yaratmışlardı. Bu
nedenle onlara ana tanrıça ve baba tanrı deniyor; baba tanrı, ana tanrıçanın
içinden çıktığı için (dişi kendi kendine doğurabiliyordu) onun oğul-koca- sı
şeklinde görünüyordu. Arkeologlar, çok farklı boylamlarda benzer şekilde
görülen inançların arasındaki "tıpkılığı" sosyokültürel bir nedene,
göçlere, bağladılar; oysa aynı inanç, Mayaların1»3
yaratılış destanı Popol Vuh’ta bile bulunmaktaydı.
Duran hiçbir şey yoktu: sadece sakin su, sakin/uysal deniz, yalnız
ve huzurlu. Başka hiçbirşey var olmamıştı.
Ve Amerika’nın keşfine daha ortalama
1000 yıl vardı!
Eski dine göre
evren, Kibele/Attis; Afrodit/Dionysos, Şi- va/Parvati, Astarte/Adonis,
Atargatis/Dagon gibi kimliklerde izlediğimiz ana tanrıça ve baba tanrının
hakimiyetindeyken (ki o zamanlar henüz madde evreni yoktu) her şey benzersiz
bir denge içindeydi ve bu uyum evrenin temel dokusu biiyük bir zevk hissi
şeklinde yorumlayabileceğim bir oluşumdaydı. Ana tanrıça ve baba tanrı,
yarattıkları bir dolu çocuk (isterseniz alt tanrı diyelim) ile huzur içinde
yaşıyorlardı. Fakat her şey baba tanrı ile çocuklarından bir grubun arasında
çıkan çatışma ile sona erdi. Bu bir grup alt tanrı, babaya karşı üstünlük elde
etmek için -babayı yok edecek korkunçlukta- bir mutant tanrı yarattılar. Mutant,
“yok edici” olarak yaratıldığı için evrenin doğal -buna pozitif diyelim-
dokusunda var olamıyor, olağan enerjilere ters yönlü bir enerjiyle -negatif
enerji ile- besleniyordu. Bu nedenle varlığını sürdürebilmek için kendine uygun
ortamı var etmek -yani negatif eneıji üretmek- zorundaydı. Negatif enerji ise
kavga, savaş, çekişme, hırs, kin ve özellikle de korku gibi olumsuz duyguların
kaynağıydı. Yani o olumsuz duygularla beslenerek yaşayabiliyordu. (Pan mitinde
Pan’m ölümünü duyan doğanın çığlığı ile sembolize edilen bu durumdu: Doğal
olmayanın gelmekte olması! Doğa -ya da doğal olan-, bu yüzden ölesiye korkarak
çığlık atmış, insanların panik dediği duyguya kapılmıştı).
Bu mutant,
babayı yendi (bu durum bazı mitolojilere penisini kesmek, bazılarına onu
öldürmek şeklinde geçti); ana tanrıçayı da tutsak etti. Ama burada durmadı;
varlığını sürdürebilmek için ele geçirdiği evreni “böldü”; her şeyi
uçlaştırdı; doğal dengeyi bozdu... artık madde evrenini “yaratmış”; uçların
çekişmeleriyle doğan negatif enerjiyle beslenmeye koyulmuştu. Ama bu yeni
evren, yani madde evreni, bölünerek, parçalanarak da olsa eski gerçekten
yaratıldığı için hâlâ dokusunda iyilik vardı... doğaydı, doğallıktı bu iyilik.
Mutant
tanrı her şeyi bölerken androgynous’u da böldü ve dişi ile erkek şeklinde iki
canlı yaptı: İnsan -sözde- yaratılmıştı böylelikle. Dişi ve erkek yeniden
birleşemesinler, eski denge kurulmasın diye onları kendi yarattığı bir aseksüel
ortama tutsak etti... bu ortam ise aseksüel döllenmeli patriarklann soyunu
yaratan meleklerin geldiği ve dünya üzerinde de benzerini oluşturmaya
çalıştıkları yerdi. Ama ana tanrıça ve baba tanrı bölünmüş androgynous’a
-insana- gerçeği göstermeyi başardılar. Böylece birçok çarpışmalar oldu ve
sonuçta insan aseksüel ortamdan kaçabildi. İşte tektanrıh dinlerin “tanrı
insanı yarattı, mutlu ve huzurlu olsunlar diye cennete koydu, yılan ise onlara
cinselliklerini göstererek aldattı” söylencesinin gerisindeki gerçek buydu.
Zaten yılan Yahudilik ezoterizmi ve mistisizmine gerçek hali ile geçmişti: Ana
tanrıçanın şeytanlaştınlmış hali olan Lilit ve kocası Sammel (onun da mitlerde
penisi Rab tarafından kesilmiştir) kimliğinde!..
Madde
evrenini mutant tanrı gerçeği bölerek oluşturduğu için, insanoğlu artık kendi
aleyhine çok dengesiz bir savaşın or- tasındaydı; ama savaşmak için silahı da
vardı: Bilgi! İçten içe hissettiği bir bilgiydi bu, beyin enerjisi ile elde
edilen değil. Dengesizlik ortamına yaşama sonucu kimilerinin bilinçlerinin en
derinine gömdükleri, kimilerinin ise yoğun bir biçimde hissettikleri ve
kaçınmaya çalıştıkları bir “rahatsızlık”... ve de her dengeli davranış
sonucunda hissedilen o benzersiz psikolojik hazdı bu bilgi! Zıtlıklar ne zaman
giderilirse bu haz bir ölçüde duyulmaktaydı. Her ne zaman giderilirse... hatta
dişi erkek arasında giderilirse bile! Yani dişi ve erkeğin yeniden birleşerek
androgynous'un tekrar dengeliği anda bile duyulmaktaydı... ki bu an seksti!
Sözün özü seks sırasında ayrılmış parçalar bütünleşerek eski denge yeniden
kurulduğu için o ilksel duygu yeniden doğuyor .. buna da cinse! haz deniyordu.
Cinsel haz denen duygu bir haz dğil, evren bölünmeden önceki temel duyguydu.
Eski denge kurulur kurulmaz evren ana tanrıça ve baba tanrı tarafından
yönetilirken var olan ana doku yeniden canlanıyordu. Seks bu yüzden
zevkliydi... seks bu yüzden yasaktı!.. Eski bütünlük yeniden oluşturulmasın
diye.
İnsanoğlunun savaşının hedefi en
üstün yaratmayı sağlamak yani her alanda dengeyi kurmakü... Ki bunun içinde
fanatizmden kaçma, korkuyu yenme, aşk ve kardeşlik var etme, bölünmüşlük
yaratan tüm sınırları kaldırma gibi kavramlar bulunmaktaydı. Oysa tektann
uyumda var olamazdı. Bu yüzden en çok onun dinleri uyum içindeki milletleri
böldü. Bu yüzden en çok farklı dinler, aynı din içindeki farklı mezhepler,
hatta tarikatlar arasında kan döküldü. Bölünmek anlamındaki fark, çatışmanın
ilk adımıydı. O ise sürekli bölüyordu... ardından sınırlıyordu! İnsanoğlunun
özü, ikiye ayrılıp, birbirine çelişik hale sokul- sa da, hâlâ baştaki, ilk
yaratıldığı gibiydi. Öz bolünse de, niteliği değişmiyordu. Bu nedenle
canlılar, en yoğun tamlık duygusunu ve doyumu, ilk hallerini anımsatan anlarda
(örneğin seks ilişkisi sırasında) hissediyor; böylece eskiye dönmek için bilinçsizce
çabalıyor; tüm yasaklara rağmen karşı konulmaz şekilde doğalına kayıyordu.
Ürkülen değişimi engellemek için dinler inmeye, seksle içgüdüler günah ve
zararlı olgular olarak gösterilmeye başladı. Değişime, doğala kaymaya ceza
biçildi: Benzeri Aryan Naziler ile Ortaçağ Hıristiyanları tarafından uygulanan
işkencelerdi bu ceza: Cehennem!
Doğala ulaşmayı engelleyici duygu da
vardı: Korku! Tüm dengesizliklerin gerisinde korku vardı. Korku bir çeşit dengesizlik
yaratmışıydı. Bu yüzden tektanrılı dinlerde o hep kendinden korkulmasını
emretti. Bu yüzden insanları kurtarmak adına korkuttu. Korku bencilliği, hırsı,
fanatizmi, agresiviteyi, pasjvi- zasyonu yaratıyor; bu negatif duygularla hem
korku besleniyor, hem çatışmalar doğuyo.r; doğan çatışmalar sonucu korku daha
da azıyor; böylece kısır döngü giderek güçleniyor; “kurtuluş” adına tanrının
gösterdiği yönden, yanlış doğruları benimseyerek ilerlemeye çalışan insanoğlu,
çarka büsbütün kapılarak, onun dönüşünü sürdürmüş oluyordu.
Bu yüzden
iyiliğin yegane yolu ise dinsel dogmalar -ve onların yarattığı insan doğasına
uymayan ahlaksal normlar (ki bunlara adet, örf, gelenek, cinsel bazlı edep ve
haya gibi doğallığı soyut kurallarla engelleyen tüm erkekegemen üst otorite kumullarını
yerleştirebiliriz)-, bazında yaşamak değil; bireysel korkunun üzerine gidip,
bunu yenmeye çalışmaktan geçmekteydi. Her insan korku ile çarpıtılmadan önce
iyiydi. İyiliğe ulaşmanın yolu sadece korkudan arınmaktan geçmekteydi. Korkudan
arınınca insanın gerçek kimliği ortaya çıkacak ve böylece mutluluk otomatik
olarak yakalanacaktı. Kişiye özeldi savaş. Politikadan, felsefeye, hatta dine;
hiçbir “iznT’in gerisinde saklı değildi. Bu nedenle bir bireyde felaket
yaratacak bir kavram, diğerinde kur- tuluşa götürebilirdi. Kural ve plan yoktu.
İnsanoğlu, bireysel korkusunu her yenişte, üzerine “korku" şeklinde
yapıştırılan kenelerin birinden kurtulacak; böylece gerçek yaratıcılar
insanoğluna bir adım daha yaklaşacak: yenilen korkunun büyüklüğü oranında
bireyin içinde gizli olan pozitif enerji ortaya çıkacak; kişi, kurtuluşa bir
adım atmış olacaktı. Oysa kenelerle yaşamak ve keneyi beslemek; o keneleri,
deriyi yüzerek koparmaktan çok daha kolaydı... güvenliydi... daha az acı
veriyordu. Keneleri sökmekse deriyi yüzmek kadar acı doluydu. Yaşamın her
noktasında yüzleştiği ve nedenselliğini bir türlü çözemediği acıdan zaten
yılmış olan insanoğlu ise acıdan kaçabilmek için sürekli güvenlik arıyor;
içinde tutsak yaşadığı düzene bağlanıyor, yeniyi benimsemekte zorlanıyor;
deyim yerindeyse acıdan kaçmak için acı içine gömülüyordu. Dünyadan silinemeyen
kötülüğün nedenselliği sadece buydu: Çözümü yanlış yerde aramak!
Yukarda
gerçeklerini olabildiğince kısa ve basite indirgeyerek anlattığım eski din, bu
mutant tanrının -yani şeytanın- izinin en kolay patriarkal panteonlarda
izlenebileceğini savunmakta. Eşdeyişle Aryalar, Helenler (Dorlar). Persler ve
İbraniler, hatta bu kitapta çok az sözünü ettiğim Kimmerlerde ve de Hiksoslar-
da. Aryalar, Hindistan'daki ana tanrıça-baba tann tapımını; (ki baba tann
yıkıcı Şiva olarak yeniden doğmayı başarmıştır); ibraniler, Fenikelileri ve
Suriye’deki diğer seks kültlerinin odağı olan krallıkları; Persler, Lidya
imparatorluğunu; Dorlar ise (ne yazık ki bu kitapta hiç tanıtmadığım) benzersiz
Girit uygarlığını yıkmıştır. Üstelik bu felaketler hep aynı zamanda
başlamıştır: Ortalama İÖ 1600-1200’lerde...
Bu felaketlerin
nedeni Burak Eldem’in “Marduk’la Rende- vu” adlı kitabında altını çizdiği gibi
sadece Marduk gezegeninin astronomik yörüngesine bağlı, yani astronomik midir?
Yoksa kuşkulandığım gibi ardında bir metafizik -deyim yerindeyse tektamısal-
bir tetikleme mi yatmaktadır? Sözün özü, işin gerisinde bilinçli metafizik
güçler -yani tanrı- mı vardır? Marduk gezegenine adını veren tanrı Marduk’un,
Akhenaton'un Aton’undan bile önce, Hammurabi tarafından tektanrılaştınlma- ya
çalışılan bir tann; ve birçok incelemeciye göre tektanrının maskeli hallerinden
olduğu anımsanırsa[104] belki
“Gezegenin hareketleri gerisinde bilinçli metafizik güçler var” şeklindeki
teori daha fazla anlam kazanabilir.
Tüm sözlerimi
toparlamak ve konuya şu sorularla nokta koymak istiyorum: Eski dinin bilgeleri
Marduk’u; Gnostikler, paganistler. Ana Tanrıça’cılar vb. Yahve’yi kötülüğün
kaynağı olarak görmekte haklı mıydılar? Daha da açığı: “Dünyayı şeytan
yönetiyor!” adlı inanılması zor teorileri gerçek olabilir mi?
Bu soruya
doğrudan yanıt vermek birçok açıdan olanaksız. Fakat birtakım “kurcalamalar”
ile bazı sonuçlara ulaşmak da mümkün. Sanırım yukarıdaki kritik soruya
olabildiğince sağlıklı bir yanıt bulabilmek için önce günahkârlıktan nedeniyle
lanetlenen uygarlıkların, ardından seçilmiş kavimlerin ekonomik ve kültüre]
yapılarına, böylece de halklarına sundukları mutluluk düzeylerine tarafsız
şekilde göz atmak gerekmektedir; çünkü en çok bu yolla tanrısal emirlere uygun
davranmayanlann yaşamlarıyla, uygun davrananlann yaşamlannı karşılaştırma; ve
de sonuç olarak tanrının sözlerinin doğruluk oranını sınama olanağı doğacaktır.
Kim daha uygar; kim daha mutlu; kim daha sağlık ve bolluk içindedir? Kesin
tarihsel verilere dayah bu gözlemin sonuçlan yukarıdaki sorunun kesin yanıtı
değiller midir?
tik olarak paganist, anaerkil, lanetli ya da tanrısal emirlere ters
yönlü kültürlere sahip uygarlıklara çevirelim gözlerimizi çok kısa da olsa...
İlginçtir, ama bu ülkelerin iddia edildiği gibi “ahlaksızlık diz boyu olduğu
için bet-bereketin kaçtığı belalı yerler” değil; bilakis tarihe zenginlik ve
uygarlıkları ile geçmiş milletler olduklarını göreceğiz! Ama önce seksin
yaydığı enerjiyi bir inceleyelim. Seksin Yaydığı Enerji
Seksin baskıcı şekilde yasaklanması,
tektann tarafından -tıpkı içki konusunda olduğu gibi- “kutsallık yaratma
amacının güdüldüğü" mesajları ile açıklanmaya çalışılır. Bu amaç ise ilk
olarak cinselliği tekeşlilikle sınırlamak ile realize edilir ve tekeşlilik,
Musa’nın çölde verdiği bir emirle start alır: “Zina etmeyeceksin."
(Tevrat, Çıkış 20:14). Babalan melek ya da kutsal Ruh olan kadınların Meryem
haricindekilerin kısır olmaları da dikkat çekici bir noktadır... Örneğin
Samson... örneğin İbrahim'in kansı Sara...
Tektannlı
dinlerde seksüel yasaklara uyulmaması haline uygulanacak ceza ise ölümdür
(Çıkış 20:10). Zaten ölüm, tüm cinsel suçlann yegane cezasıdır (Çıkış
20:11-18). Buna karşın-tıpkı Hammurabi yasalarındaki gibi- suçlanan taraf
genelde kadınlardır.
13
"Bir
adam bir kadın alır, yattıktan sonra ondan hoşlanmazsa,
14
ona
suç yükler, adını kötüler, ’Bıı kadınla evlendim ama onunla yatınca erden
olmadığını gördüm' derse,
15
kadının
annesiyle bahası kızlarının erden olduğuna ilişkin kanıtı alıp kapıda görevli
kent ileri gelenlerine getirecekler.
16-17 Kadının babası ileri
gelenlere, 'Kızımı bu adamla evlendirdim ama o kızımdan hoşlanmıyor' diyecek,
'Şimdi kızımı suçluyor, onun erden olmadığını söylüyor. İşte kızımın erden
olduğunun kanıtı!' Sonra anne-baba kızlarının erden olduğunu kanıtlayan yatak
çarşafını ileri gelenlerin önüne serip gösterecekler.
18
Kent
ileri gelenleri de adamı cezalandıracaklar.
19
Ceza
olarak ondan yüz gümüş alıp kadının babasına verecekler. Çünkü adam İsraili
bir erden kızın adını kötülenıiştir. Kadın adamın karısı kalacak ve adam yaşamı
boyunca onu bo- şayanlayacaktır.
20
"Ancak bu sav doğruysa, kızın erden olduğuna ilişkin bir kanıt
bulunamazsa,
21
kızı baba evinin kapısına çıkaracaklar. Kent halkı taşlayarak kızı
öldürecek.
24:
1
"Eğer bir adam evlendiği kadında yakışıksız bir şey bulur,
bundan ötürü ondan hoşlanmaz, boşanma belgesi yazıp ona verir ve onu evinden
kovarsa,
2
kadın adamın evinden ayrıldıktan sonra başka biriyle evlenirse,
3
ikinci kocası da ondan hoşlanmaz, boşanma belgesi yazıp verir, onu
evinden kovarsa (...)
25:
11
“Eğer iki adam kavgaya tutuşur da birinin karısı kocasını dövenin
elinden kurtarmak için gelip elini uzatır, öbür adamın erkeklik organını
tutarsa,
12
kadının elini keseceksiniz; ona acımayacaksınız.
Yahudiliğin
ardılı olan Hıristiyanlıkta ise seks daha büyük darbeler alır: Artık
ilişkilere, tekeşlilikle sınırlanmanın ötesinde, kilise tarafından onaylanma
zorunluğu getirilmiştir. Öte yandan bu tekeşlilik bile kısıtlanmış; kurulan
ilişkinin yaşam boyu tek kez kurulması gerektiği öne sürülerek boşanma yasaklanmıştır.
Hepsi bu kadar da değildir; böylesine kontrol altına alınmış ilişkilerde
-evliliklerde- bile yapılacak seks, ancak soyun sürmesi amacım güdüyorsa
kutsal ve temizdir... üstelik soyun sürmesi amacıyla yapılacak sekste bile
sadece belirli pozisyonları kullanmaya “cevaz vardır”! Seks duygulan, en küçük
bir uyanmaya olanak vermeyecek kadar ketlenir; çünkü anlık bir uyarı bile
“cehenneme atılma” ile cezalandırmaktadır:
27
'"Zina etmeyeceksin' dendiğini duydunuz.
28
Ama ben size diyorum ki, bir kadına şehvetle bakan her adam,
yüreğinde o kadınla zina etmiş olur. Eğer sağ gözün günah işlemene neden olursa, onu çıkar
at. Çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması, bütün vücudunun cehenneme
atılmasından iyidir.
29
Eğer sağ elin günah işlemene neden olursa, onu kes at. Çünkü
vücudunun bir üyesinin yok olması, bütün vücudunun cehenneme gitmesinden iyidir.
30
"'Kim karısını boşarsa ona boşanma belgesi versin' denmiştir.
31 Ama ben size diyorum ki, karısını
fuhuş dışında bir nedenle boşayan onu zinaya itmiş olur. Boşanmış bir kadınla
evlenen de zina etmiş olur."
8
Yine de evli olmayanlarla dul kadınlara şunu söyleyeyim: Benim gibi
kalsalar kendileri için iyi olur.
9
Ama kendilerini denetleyemiyorlarsa, evlensinler. Çünkü 'Çin için
yanmaktansa evlenmek daha iyidir.
10
Evlilereyse şunu buyuruyorum, daha doğrusu Rab buyuruyor: Kadın
kocasından ayrılmasın.
11
Ayrılırsa evlenmesin, ya da kocasıyla barışsın. Erkek de karısını
boşamasın.
6
Kendini zevke veren dul kadınsa daha yaşarken ölmüştür.
İnsanoğlunun
“durumları değerlendirme” yeteneği, günah korkusu ile öylesine yok edilmiştir
ki, dinlerdeki seks kısıtlamalarının gerçek amacının (günümüzün çağdaş
ortamında bile) “aile birliğinin sağlam temeller üzerine kurulması olması” gibi
yaldızlı bir amaç olduğuna inanılır. “Temiz aileler” madem ki tekeşliliğe
dayanmaktadır; o zaman Rab’bin poligami temelli bereket kültlerini
yasaklamasından doğal ne olabilir? Oysa dikkatten kaçan çok önemli bir nokta
vardır ki bu da, çokeşliliğin Hammurabi yasalarından başlayarak, Yahudilikte
de, Hıristiyanlıkta da sadece kadınlara yasak olmasıdır! Bu gerçek, tüm
peygamber ve kutsalların (İbrahim’den başlayarak) çokeşliliğine karşı,
karılarının tekeşli olması kadar; tanrısal veya toplumsal kanunlarda
kısıtlamaların sadece kadınları hedef almasından da bellidir. Oysa fizyolojik
olarak erkek aynı anda sadece tek bir kadınla sevişebilecekken, dişi, aynı anda
-vajinal, oral, anal, manual- dört erkeği tatmin edecek ve olağan erkeğin tek
kez orgazmdan sonra ortalama yirmi dakika dinlenme gereksinimine karşın,
defalarca peşpeşe orgazm olabilecek yapıdadır! Yani doğa, fizyolojik açıdan
bakılırsa, dişiyi çokeşli yapıda türetmiş gibidir. Buna karşın patriarkal
dinler yine doğaya karşı çıkar; kadının tekeşli olduğu fetvasını verir; erkeğe
sınırsız denilebilecek haklar sağlar.
Gerçekte
tek amaç vardır ortada: Seksi yasaklamak; olabildiğince en aza indirgemek.
Seks ortamını en fazla yaratma niteliğine sahip olan cins madem ki kadındır; o
zaman durdurulacak olan da dişidir. Dişiyi bastırmak, seksi bastırmak demektir
büyük ölçüde. Yani dişiyi kapatarak verilen savaşın hedefi ne erdem yaratmak,
ne de insanoğlunu gözetmektir; ortada tek bir hedef vardır: Olabildiğince
seksi... yani eski bütünlüğün ilk safhasını yok etmek! Hammurabi’nin Marduk’u
tektann yapmaya çalışmasıyla başlayan; Yunan dini ile güçlenen, giderek
tektanncılığa varan ve Hıristiyanlıkla doruğa ulaşan akım, sonunda maskesini
indirerek gerçek bu amacı peygamberinin ağzından “itiraf eder”:
"Çünkü
kimisi doğuştan hadımdır, kimisi insanlar tarafından hadım edilir, kimisi de
Göklerin Egemenliği uğruna kendini hadım sayar. Bunu kabul edebilen
etsin!" Amacın kutsal temizlik, ya da
çokeşlilik sırasında doğabilecek olumsuzlukları engelleyerek insanları mutlu
ve huzurlu kılmak değil; cinsellik sırasında yayılan ve ne olduğu asla araştırılmayan
bir etkiyi/enerjiyi durdurmak olduğu yönündeki kuşku, çöl sürecinde yaşanan
birçok olayda kanıtlanabilir. İlk örnek olarak söyleyebileceğimiz olay
tanrının, Sina dağına inebilmesi için İbranilere üç günlük seks orucu şartı
getirmesidir. Kavimde seks özgürlüğü erdem yaratma bazında algılanıyorsa, üç
günlük seks perhizi son derece anlamsız bir emirdir; çünkü tanrının seçtiği
kavmin üyeleri olan İbraniler, zaten tekeşlilik emrine uygun yaşamaktadırlar.
Oysa tanrı tezahür edebilmek için bir adım daha ilerisine gerek duymaktadır;
kutsanan eşlerin bile seks yapmasına bile engel olmaya... çünkü karı-kocalar
bile sevişilen aynı enerjiyi serbest kılmaktadırlar; bu yüzden de onlar bile
üçgün boyunca aseksüel yaşamak zorunda bırakılmaktadırlar! Seks, nasıl bir
kirdir ki, ancak üç günde temizlenebilmekte- dir? Seks sırasında yayılan ve
bedeni kaplayan bir enerji ancak üç günde mi yok olmaktadır?
İkinci olarak,
cinsel organlar kutsal ortamlarda garip bir şekilde kapattırılır. Kapattırılır
derken, ortadadırlar da, örtülür anlamında değil; giysilerin altında oldukları
halde, daha da kapattırılırlar! Önceki bölümlerden, Ahit Sandığı’na yaklaşacak
kâhinlerin “ölmemek için” giymeleri zorunlu olan elbiseler Tevrat’ta uzun
uzadıya anlatılır. Rab, kâhinlerin cinsel organlarının da -sanki seks
organları işlevsel olmadıkları zaman da bir çeşit metafizik vibrasyon
üretmektelermiş gibi- detaylı olarak tarif ettiği tulum benzeri bir oluşumla
kapanmasını -deyim yerindeyse gömülmesini- emretmiştir.
"42 "Edep yerlerini örtmek
için onlara keten donlar yap. Boyu belden uyluğa kadar olacak. '43 Harun'la oğulları Buluşma Çadırı'na girdiklerinde ya da
Kutsal Yer'de hizmet etmek üzere
sunağa yaklaştıklarında, suç işleyip
ölmemek için hu donları giyecekler. Harun ve soyundan
gelenler için
sürekli bir kural olacak hu."
Seks, sadece
cinsel ilişki bazında da kısıtlanmamaktadır. Tevrat’da, cinsellikle ilgili
salgılardan bile sakınılması gerektiği üzerine verilen emirler, seks
yasaklarının nedenselliği konusunda iyice açıklayıcı olmaya başlar! Yasak olan
sadece çokeşlilik ve cinsel organlar da değildir artık; meni... hatta regl kanı
bile, ürkütücü etkiler taşırmışçasına insanlardan (daha doğrusu tanrısal
ortamdan) uzak tutulmaya çalışılmaktadır.
Tevrat, Levililer 15:
16
Eğer bir adamdan meni akarsa, bedeninin tümünü yıkayacak ve akşama
kadar kirli sayılacaktır.
17
Üzerine meni bulaşan her giysi ya da deri eşya yıkanacak, akşama
kadar kirli sayılacaktır.
18
Bir adam kadınla cinsel ilişkide bulunurken menisi akarsa, ikisi
de yıkanacak ve akşama kadar kirli sayılacaklardır.
Dişinin rahminde bir canlı yaratma
gücü taşıyan; oral seks sırasında kimileyin yutulan meni bu kadar mı kirli
birşeydir? Yıkandıktan sonra bile akşama dek geçmeyecek ölçüde!
İslamda yer alan her tapınma seansının (namazın) öncesinde ve
seksüel birliktelik sonrasında yıkanma gerekliliği ile yukarıda aktardığım
bilgiler ilişkili olabilir mi? Sanırım; çünkü unutulmamalıdır ki İslam,
nedenselliğini açıklamasa da, seks sonrası insanoğlunun kirlendiği düşüncesini
savunan bir dindir ve yıkanma gerekliliğini bu anlamda şart koşmuştur. Çölde
Ahit Sandığı’nın kurulduğu çadırın; Süleyman zamanında altınla kaplı tapmağın
önündeki kâhinlerin her ayine girmeden önce ve ayin sonrasında yıkanmak zorunda
oldukları havuzlar da aynı amaçla kullanılmış'olabilir.
Tevrat’ta
regl kanından sakınılması gerektiği konusunda da ayetler vardır. Bunlar çağdaş
insana dek yansımış olan “regl kanının kirli olduğu” inancı nedeniyle
günümüzde de kolayca benimsenir. Oysa bu ayetler dikkatle okunursa, işin
içindeki abartılı önlemler garipsenmeyecek gibi değildir; çünkü regl olmuş bir
kadının oturduğu yatağa dokunanın bile akşama dek kirli sayılması, hele hele
kendi regl olmadığı, üzerine kan bulaşma ihtimali bulunmadığı halde yatağa
oturanın elbiselerini yıkmasının gerekmesi salt temizlik gerekçeleri ile
açıklanamazlar.
'79 Adet gördüğü için kan kaybeden kadın yedi gün kirli sayılacak.
Ona dokunan da akşama kadar kirli sayılacak.
20
Adet
gördüğü günlerde kadının üzerinde yattığı ya da oturduğu her şey kirli
sayılacaktır.
21
Kim
kadının yatağına dokunursa, giysilerini yıkayacak, yıkanacak, akşama kadar
kirli sayılacaktır.
22
Kim
kadının üzerine oturduğu herhangi bir şeye dokunursa, o da giysilerini
yıkayacak, yıkanacak, akşama kadar kirli sayılacaktır.
23
Kadının
yatağındaki ya da oturduğu şeyin üzerindeki herhangi bir eşyaya dokunan herkes
akşama kadar kirli sayılacaktır.
24
Âdet
gören kadının kirliliği onunla yatan adama da bulaşır. Adam yedi gün kirli
kalır ve yattığı her yatak kirli sayılır.
29
Sekizinci
gün iki kumru ya da iki güvercin alıp Buluşma Çadırı ’nm giriş bölümüne
getirecek ve bunları kâhine verecek.
30
Kâhin
birini günah sunusu, ötekini yakmalık sunu olarak sunacak. Böylece kadını
kanamasından doğan kirlilikten RAB'bin huzurunda arıtacak.
"'İsrail
halkını kirliliğinden arındıracaksın. Öyle ki. aralarında bulunan konutumu
kirletip kirlilik içinde ölmesinler.'" Olayın
temeli kirlilikten sakınmaya dayanıyorsa, dişinin -regl kanı hiçbir şekilde
bulaşmadığı halde- oturduğu yere dokunanların bile yıkanma gerekliliği nasıl
bir mantıkla açıklanacaktır?
Seks olgusunun
yasaklanmasının gerisinde erdem yaratma gayreti değil; günümüzde bile
bulunamamış olan, ama bulunamamış olsa da var olan fiziküstü bir
enerjiyi/vibrasyonu yok etme amacı bulunduğu doğum yapmış kadınlarla ilgili
ayetlerle iyiden iyiye ortaya çıkar. Doğum yapan kadınlar doğum sonrası bir
hafta kirli sayılmakta ve kanaması olursa 33 gün kutsal bilgeye dokunamamakta
ve de tapınağa girememektedirler.
2
(...) ‘Bir kadın hamile kalıp erkek çocuk doğurursa, (...) yedi gün
kirli sayılacaktır.
4
Kadın kanamasından (doğum sonrası
kanamasından) pak
lanmak için otuz üç gün bekleyecek. Pak sayılması için geçmesi
gereken bugünler doluncaya dek kutsal bir şeye dokunmayacak, tapınağa
girmeyecek. ■
Buraya dek bir ölçüde normal
sayılabilecek bu sözler kısıtlamanın sadece erkek çocuk doğurmuş kadınlan
kapsamına aldığı öğrenilince garip görünmeye başlar; çünkü eğer kadın kız çocuk
doğurmuşsa adı geçen kısıtlama iki katı süreye uzamaktadır!
5
Ancak, kız çocuk doğurursa, âdet gördüğü günler gibi iki hafta
kirli sayılacaktır. Kanamasından paklanmak için altmış ahi gün bekleyecektir.
Rab’bin, bir kadını doğum sonrasında
neden kirli gördüğünü; ve de bu kadını, eğer kız çocuğu doğurmuşsa neden “daha”
kirli gördüğünü açıklamak bilimsel açıdan bütünüyle imkansızdır.
Tüm bu garip önlemler sekste -seks
akıntıları ile yayılan ve bu akıntılarda bir süre etkinliğini yitirmeyen-, seks
sonrası üç gün boyunca bedende kalan bir elkinin bulunduğunu düşündürmekte.
Biz, akıl çağı çağdaşlarının hâlâ keşfedemediği bir etki... daha çok kadın
bedeninde, hatta salgılarında toplanmış bir etki? Çok mu anlamsız? Belki; ama
bu düşünceyi doğrulayan bazı kanıtlar da yok değildir.
Öncelikle
Yunan dinine bakalım. Bu inancın, yani Yunan mitolojisi adlı tanrılar ve
öyküleri topluluğunun, türediği bir kutsal kitap vardır: Theogonia. Bu kitabı
ise tarihçilere göre bir ozan olan Hesiodos ortalama İÖ 800'de kaleme almıştır.
Oysa Hesi- odos'un bir iddiası vardır: Bu kutsal kitabı kendi edebi yeteneği
ile değil; tanrısal ilham ile yazdığını öne sürmektedir. Belki bu iddiası
nedeniyle; belki de kitabında verdiği bilgilerin diğer farklı kutsal metinlerle
olan garip paralelliği yüzünden bazı araştırmacılara göre Hesiodos bir çeşit
peygamberdir de. İşte kimine göre edebiyatçı, kimine göre peygamber olan bu
ilginç adamın kadınlarla ilgili çok ilginç bir uyarısı vardır bir kitabında:
Bir kadının
yıkandığı suda
Bir erkek
yıkanmamak hiçbir zaman.
Bundan
da kötülük gelir, bir zaman için de olsa.
Bu
sözler “kadından yayılan, ya da seks salgılarından yayılan ama kadında daha
fazla olan, adı konmamış etki" teorisi için pek de güçlü bir kanıt değil
belki. Oysa eski dinde -yani seks tapımı temelli ana tanrıça ve bereket
kültlerinde- adı geçen salgılarda bulunduğunu düşündüğümüz etki bilinir,
üstelik “hayr" yaratmak adına kullanılırdı. Örneğin meniden, regl kanına;
seks ile ilgili tüm doğal akıntılar -insanın özü olarak görüldükleri için-
kutsal olarak kabul edilir; bunların insanlara olduğu kadar bitkilere bile
yararlı gizli enerjilerle yüklü olduğuna inanılırdı! Tarih Öncesi Ege, George Thomson, s.228
İnsanlarda
doğurganlık büyüsünün sonuca değil, sürece; çocuğun kendisine değil, lohusalık
akıntısına ilişkin olduğunun gözlemlenmesi önemlidir. Bu yüzden, gerek
lohusalık, gerekse aybaşı sırasında bütün kan akıntıları, dişi cinsin özünde
var olan can verici gücün birer belirtisi olarak kabul edilir, ilkel düşüncede
aybaşı görme çok doğru olarak doğum yapmayla aynı nitelikte bir olay sayılır.
Plinius, aybaşılı kadınların yalın ayak, saçlarını omuzlarına dökmüş,
eteklerini kalçalarına kadar kaldırılmış bir durumda tarlalarda dolaşmalarını,
zararlı böcekleri yok etmenin bir yolu olarak salık veriyrdu. Colomella’ya
bakılırsa De- mokritus da aynı kamdaydı. Kadınlar diyordu Demokritus, yalın
ayak ve saçları uçuşarak ekinlerin çevresinde üç kez koşmalıdırlar. (Plinius,
Historia Naturalis, 28.78; Colomella, RR. 11.3.64) Açıktır ki, bunun ardında
yatan düşünce, böyle dönemlerde kadın gövdesinin yüklü olduğunu inanılan
doğurgan gücü ekinlere dökmekti. Yunanistan’da da özellikle Demeter’le
ilintili sayılan ve kadınların eteklerini kaldırarak cinsel organlarını
gösterdikleri kut törenin kökeninde de yatan buduı;
Buna ek olarak aynı etkinin benzeri Sümer’de de bilinirdi; öyle
ki, İştar’ın (Hammurabi tarafından içki satan dükkanlara girmeleri yasaklanan)
fahişe-rahibeleri, tanrıçanın varlığının bir tezahürü oldukları için normal
kadınlara oranla fazladan bazı mistik yeteneklere de sahip sayılırlar, bu
nedenle zevk sularının şifa dağıttığına inanılır ve bu sıvılar para ile
satılırdı da! Örneğin kazılardan çıkan çok sayıdaki tabletlerde fahişelerin
beden sularının en çok da göz hastalıklarına "birebir" olduğu
yazmaktaydı!
The Mythology of
Sex, Sarah Dening, Chapter 3, Sex in Ancient Civilizations Sütneria: The
Earliest Records
Tapmak fahişeleriııin, seksüel ve
ticari aktivitelerindeıı öte, farklı alanlarda da önemli yetenek ve armağanlar sergiledikle- rine inanılırdı. Doğal salgılarının yararlı bir etki
taşıdığına inanıldığı için, hastalan iyi edenler olarak büyük saygı görürlerdi.
Bu dönemlerden kalmış bir kil tablet bize göz hastalıklarının fahişenin
tükürüğü ile iyileştirilebildiğini söylemekte.
Paganizmde
seks ilişkisinin ve içkinin kutsal sayıldığını kitap boyunca çeşitli inançlar
bazında gördük. Oysa bu bilgiler gerek Yunan kaynaklı mitler aracılığı ile bize
aktarıldığı için, kesinlikleri kuşkulu, açıklayıcılıkları zayıftır. Adı geçen
inançları daha net biçimde izlemek için ise durum ümitsiz değildir; çünkü seks
tapımının modern versiyonu Şiva tapım ve Tantra olarak günümüze
yansıyabilmiştir.
Şiva, Önceki
bölümlerden hatırlayacağınız gibi, Dionysos’un kendisidir; Dionysos’un Hint seferine
çıkıp muzaffer olarak dönmesinin anlamı, inancını Hindistan’a uzun süre etkin
olarak yaşayabilecek ölçüde yaydığının göstergesidir. Şiva tapımının
günümüzdeki süregelen popülerliği ise bu “Hint seferi” mitinin doğrulanmasıdır.
Bu nedenle günümüze tantra olarak yansımış bu modem Dionysos tapımına bakarak
ilkçağlarda seks-kutsal- hk ilişkisinin nasıl kurulduğunu rahatça görebiliriz.
Tantra,
cinsel ilişkinin tanrısal bir eylem olduğunu; bu nedenle yaratıcıya (Şiva’ya,
ya da eski adıyla Dionysos’a) ulaşmanın biricik yolunun seks olduğunu savunur.
Bu yolculuk ise dişinin önderliğinde tamamlanmalıdır.
The
VVoman's Encyclopedîa of Myths and Secrets, Barbara Walker
Tantrizmin
temel prensibi, kadının, erkeğe oranla daha fazla spiritüel enerji taşımasına
dayanır; bu nedenle erkekler kutsiyete ancak bir kadınla kuracakları seksüel
birliktelik yoluyla algılayabilirler.
(Oysa
anımsayacağınız gibi, Budizm dişilik prensibine karşı çıkmaya dayanır ve bu
nedenle dinde, bir erkeğin ruhunu kur- tatması için olabildiğince az cinsellik
yaşaması gerektiği inancı vardır. Budist rahipler, peygamberlerinin seks
duygusunun bastırılmasını emrettiğini söyleyerek, seksten olabildiğince uzak
dururlar. Bilmem bu sözler size “ancak çocuk sahibi olmak için seks
yapılmasını” emreden Hıristiyanlığı anımsattı mı? Budizm’in baştannsı Brahma
ise birçok incelemeci tarafından tek- tanrmın bir görünümü olarak nitelenir!)
Tantra çok
derin bir felsefe. Ama Tantra’yı daha iyi tanıtabilmek için Tantra pratiğinden
kısa bir bölüm yansıtmanın teorik bilgiler vermek kadar açıklayıcı
olabileceğine inanıyorum:
Pratik,
erkeğin bütünüyle çıplak olarak, sırt üstü ve bacakları açık şekilde yatması,
dişinin ise onun bacaklarının arasında bağdaş kurmuş (yogadaki lotüs pozisyonun
basiti) şekilde oturması ile başlıyor:
Kama Sutra
Temple (www.tantra.org),
Jeffery Tye (Elektronik dokuman)
Lingam'tn (penis) şaftını hız ve baskı oranını değiştirerek okşayın. Sağ
elinizle kökünü hafifçe sıkıp yukarı çekin, sonra aynı işi sol ile yapın.
Sağ-sol, sağ-sol bir süre uygulayın. Sonra yön değiştirin ve önce başını sıkıp
elinizi aşağıya itin. Bu hareketi de sağ ve sol ellerini zile bir süre yapın.
Ardından limon suyu sıkıcı kullanır gibi başını ve gövdesini okşayın.
Tantrada, lingam üzerinde bedenin başka yerlerine bağlı pek çok sinir ucu
olduğuna inanılır. Bu nedenle iyi bir lingam masajı ile birçok bedensel sorunu
en aza indirgenebilir.
Erkeğin Kutsal Noktasını bulun ve
masaj yapın: Kutsal nokta, teslisler ve anüs ortasında. Bir bezelye veya daha
büyük bir girinti şeklinde. Yumuşak olun ve içe itin. Baskıyı çok derininde
hissedecek ve belki de en başta yoğun bir acı verecek. Zaman içinde bu bölge
üzerinde çalışılırsa yumuşatılabiliı: Böylece orgazmlarının süresini
uzatabilir ve ejakülasyonu üzerinde yönetimi artabilir. Lingam’ına sağ, Kutsal
Nokta'sına sol elinizle masaj yapın. Bu noktanın Taoizmdeki adı
"Milyonlarca Altın Noktası"dır. Kutsal
Nokta'yı bulmanın diğer yolu anüs yoluyladır, birçok heteroseksüel erkek anüs
temasını negatif hir durum olarak algılayıp rahatsız olur. Bu nedenle dikkatli
olun ve vazelin veya benzeri yağlı bir krem kullanın. İyin anahtarı yumuşak ve
ağır olmaktır. Parmağınızı 2.5 cm. kadar anüsüne sokun ve onun kendini
kasmayıp nefes aldığına emin olun. Sonra parmağınızı kırarak "buraya
gel" hareketi yapın. BÖylece prostat bezini hissedeceksiniz. Baskı
miktarı ve masaj hızını değiştirin. Tekrar lin- gam'a dönün ve okşarken Kutsal
Nokta'ya baskıyı arttırın. Bazen çok güçlü duygulara kapılabilir. Ağlayabilir
veya geçmişinde kalmış travmatik bir olayı anımsayabilir. Siz "verici
taraf' olarak güven ve samimiyet sağlamalısınız. Duygularını yaşamasına olanak
tanıyın ve çok şefkatli olun; onu teselli etmeye veya durdurmaya kalkmayın.
Bırakın ihtiyacı olan duygulan yaşasın. Onu bağırması, hıçkırması ve inlemesi
için cesaretlendirin. O anda sahip olabileceği en iyi dostu ve şifa vericisi
olun.”
Tantra,
literatürde “Yüce bilgilere ulaşmanın en kutsal, en gizemli metodu” olarak
geçer. Dişilik organı ile erkeklik organının birleşmesi, ama uyum içinde
birleşmesi, yani cinsel ilişki, temel hedeftir. Adı geçen ve uyumlu seks ile
elde edilen kutsal süredurum ise, “cinsel ilişki ile dengelenmiş zıtlıklaf’dır.
Dişi ve erkek olarak zıt biçimde görülen enerjilerin uyum içinde “bif’leşmesi,
dengelenmesidir asıl amaç. Böylece ana tanrıça taptmınm temel ilkesi olan
“doğal denge”, bir kez daha tezahür etmiş olur. Bu öylesine kutsal, Öylesine
önemli, öylesine güç yüklü bir andır ki, simyada bile yer ahr: Altın, iki zıt elementin
en uyumlu birleşimi sonucunda yaratılır... Kükürt ve cıvanın! Kükürt
“yanan”dır; cıva ise değişken.
Taocular
bu zıt enerjilere Yin (Yoni’den -dişilik organından- geliyor ve aktif prensip
olarak kabul ediliyor) ve Yang (yaslanan, uzanan prensip şeklinde kabul
ediliyor) demekteler. Yin-
Yang, aynı zamanda dişi ve erkeğin (ayrıca tüm diğer karşıtlıkların
da) döngüse! değişimini -değişerek geliştiğini- gösteren bir simge. Şekildeki
her bölüm -hiçbir bölümün “tam” ve kesin olmadığını hatırlatmak için- karşı
bölümden bir noktayı bağrında taşımakta.
Tantra’da,
mükemmel uyum / birlikteliğin yaratılması Şiva ve Şakti’nin birleşmesi; yani
Şak- ti’nin Yoni’si ile, Şiva’nm Lin- gam’ının birleşmesi olarakda kabul
ediliyor. Öyle bir birleşme ki tanrılar arasındaki, sadece cinsel organları
değil; tanrı ve tanrıçanın bedenleri de birbiri içinde eriyor ve bir
oluyorlar. Bu birliklerinin adı ise Ardhanari adını alıyor. Altını çizmek
istediğim bir nokta da o ki, bu birleşmede Şakti kimi zaman ekmek tanrıça Anna
Puma olarak gözüküyor... ve böylece çok önemli mesajlar verilmiş oluyor: Seks,
tahıl ve kutsallık arasındaki ilişkinin varlığı ve “bir” olmak ile tarımın
ilgili olduğu gibi!..
Pagan
inançlar ve ardıllarının dişi ve erkeği seks sırasında birleştirerek
oluşturmaya çalıştıkları “bütün”ün, dişi ile erkek olarak nasıl ya da kim
tarafından iki ayrı parçaya bölündüğü ise büyük bir sır değildir ve kutsal
kitaplarda açıkça yazar: “Bü- tün”ü ikiye ayıran/bölen, tektanrınm kendisidir.
Bu
durum Tevrat’ta dişinin, önceden yaratılmış bir canlı olan erkeğin
kaburgasından türetilişi şeklinde yansıtılır insanoğluna.
Tevrat, Tekvin 1:
22
(Tanrı)
Adem'den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem'e getirdi.
23Adem, “işte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış
ettir" dedi, “Ona ‘Havva’ denilecek, Çünkü o adamdan alındı.
Bu düşünce
günümüzde geniş kitlelerce benimsense de, gerçek çıkış noktası olan Yahudilik
ezoterizminde ise çok farklı şekilde dile getirilir! Tevrat’ı açıklayıcı nitelikteki
(ama gizli kitap olarak kabul edilen) kitaplar, bu konuyu farklı şekilde anlatır;
Tevrat’dan öğrenilemeyen detayları açıklarlar:
Öncelikle
bu kitapların çoğuna göre Adem (bir diğer deyişle insanoğlu adlı canlının ilk
örneği), en başta erkek olarak, tek insan şeklinde değil; Havva’yı, yani
dişiyi, de içerecek biçimde, çiftcinsiyetli olan bir “bütün” halinde
yaratılmıştır.
Intermediate
Types among Primitive Folk, a Study in Socia! Evolution, Edward Carpenter
Bölüm IV.
Midraşlarda,os
Rabbi Samuel-bar-Nachman’ın şöyle dediğini görürüz: “Adem onu tanrı ilk
yarattığında erkek-dişiydi" ve ulu ve bilgili Maimonides da bunu destekler
ve şöyle der: “Adem ve Havva birlikte ve sırtlarından yapışık olarak
yaratıldılar."
Rabbi Levi de aynı şeyi söylemiştir:
Lev. Rab.[105] [106]14:1
(Hebrew Myths: The Book of Genesis, Robert Graves and Raphael Patai)
Adem yaratıldığında iki göğüslü, tek sırtlıydı;(...)
Rabbi
Samuel ben Nachnıan da: “O kutsal olan, kutsansın, ilk adamı yarattığında,
onu hermafrodit olarak yarattı" demektedir.
Bu
düşünce midraşlar kadar Kabala'da da kabul görür:
Zohar 1:34b
[The Hebrew Goddess, Raphael Patai]
Ne zamanki Adem’in isminin harfleri
indirildi, kadın ve erkek, tam bir bütünlük içinde, birlikteydiler.
Hebrew Myths:
The Book of Genesis,
Robert Graves
and Raphael Patai Chapter 10, p. 65-69
Tanrının Ademe bir yardımcı
yaratmasının ikinci ve üçüncü girişimlerini anlatan mitleri kısaca hikaye
edersek, Havva, Adem'in kaburgasından değil, kuyruğundan yaratılmıştır. İlk erkek
iki yüzlü idi (bir erkek yüzü bir yanda, kafanın diğer yanında dişi yüzü
olarak) ve ilk adam androgynous veya hernıafroditti.
Kuran’daki anlatımında da Adem’in
önceden yaratıldığı fazla vurgulanmaz; ayet dişi ile erkeğin önceden bütün
olduğu düşüncesini daha fazla çağrıştırır:
189
O, odur ki, sizi bir tek canlıdan yarattı, (...).
Aynı görüş iki ayrı mit ile Yunan
mitolojisinde de yer alır. İlk mit, dişi ve erkeğin bölünüşünü değil, bir dişi
ve bir erkeğin aynı bedende kaynaşarak tek bir canlı oluşturmasını anlatan bir
mittir. Tıpta, bir insanın biyolojik ve fizyolojik olarak iki farklı cinsel
organ taşıması durumunun adı olan Hermafrodit ismine kaynaklık etmiştir:
Efsaneye göre Hermaphroditos adlı delikanlı, Salmakis (Bodrum - Bardakçı koyu)
gölü kenarında otururken bir su perisi (nymph) ona aşık olur ve sevişmek
ister. Hermaphroditos ise bu arzuya yanıt vermeyince nymph, delikanlı göle
yüzmeye girince ona sıkıca sanlır, tanrılara ikisinin bir olması için yalvarır
ve böylece dişi ve erkek tek parça olurlar.
Antikçağ coğrafyacısı Strabon
Bodrum’da Salmakis adlı bir çeşme olduğunu ve bu çeşmenin suyunu içen
erkeklerin kadınlaştığını yazmıştır. Ama önemli bir açıklama da vardır
metinde: Strabon bu kadınlaşmanın zenginlik, zevk ve sefahat yüklü bir yaşamdan
geldiğini söylemektedir. Antik yazarın kitabındaki ilgili konu hakkmdaki
düşünceleri Greklerin bolluk ve seks-yo- ğun yaşamları ve dişi-erkek
bütünleşmesini yorumlamalarına bir diğer örnek olarak algılanabilir.
Strabon,
Coğrafya - Kitap XIV, 11:16
Salmakis adındaki ünlü çeşme
buradadır. Ondan su içenlerin tümünü kadınsı yapmasının nedenini bilemiyorum.
Öyle görülüyor ki, bir erkeğin kadınlaşması havaya ve suya bırakılmıştır.
Lâkin böyle değildir, daha ziyade zenginlik, zevk ve sefahat düşkünü yaşantı,
işte bunlar kadınlaşmanın nedenleridir.
Bu mit, belki de içerdiği gerçek mesajı çok daha vurgulayacak
şekilde Yahudi mistisizm kitaplarına bile yansımıştır. Yahudiliğin apokaliptik
(apokrif)[107]
kitaplarından olan The Apocalypse of Adam’da olay, dişi bir gücün bir erkeğe
gerek olmadan, kendi kendine hamile kalma arzusunu yansıtan bir öykü şeklinde
görülür. Dokuz sanat perisinden -müz’ünden- biri, kendini diğerlerinden
ayırarak androgynous (sadece iki farklı seks organı taşıyan canlı değil, iki
cinsel kimliğin kaynaşması halini taşıyan varlık) olmayı özler. Arzusu
gerçekleşir, ve hamile kalır. Bu olay apokaliptik kitapta tanrının büyük
öfkesi ile anlatılır. Tanrı meleklerine çok kızgındır; çünkü insan, yapmaması
gereken bir şey yapmıştır. Buna karşın suçun ne olduğu da belli değildir. Bu
nedenle tanrı krallıklarına tek tek sorar. The Apocalypse
of Adam
(Forgotten Books öf Eden) Nag Hammadi Codex V, S.
Adem'in
orijininin, oğlu Şit’e açıklanması:
Ve gücün tanrısı huzuru kaçarak
sordu: “Bu insanoğlunun bizden üstün gücü ne?" Ve o insana karşı büyük bir
gazap uyandırdı. (...) Sonra melekler ve gücün tüm nesilleri sordular:
"Yanlışlık nereden geldi?” ya da “tüm güçlerin bulmayı başaramadığı
aldatmanın kelimeleri nereden geldi?”
Dokuzuncu
krallık ise çok ilginç bir şey söyler:
Ve dokuzuncu krallık dedi ki. dokuz
müz'den bir ayrıldı. Yüksek bir dağa gelip ve orada bir süre oturup vakit
geçirdi, androgynous olmayı özledi. Arzusunu yerine getirdi ve arzusundan
hamile kaldı. O (erkek için üçüncü tekil kişi) doğdu.
Androgynous
teorisi sadece Yahudi mistisizminde değil, bilim dünyasında da taraftar bulmuş
bir düşüncedir. Ünlü ruh hekimi Jung, okültist olmadığı halde, androgynus
düşüncesini incelemiş ve işlemiş bir bilim adamıdır. O ünlü Anima-Animus teorisi
ile -insanın içinde karşı cinsten bir parça olduğu, ama bunun asla bilinemediği
ve kabul edilemediğini; oysa sağlıklı bir ruh için bu karşı cins ile önce
yüzleşilmesi, ardından da bütünleşil- mesinin zorunlu olduğunu söylemiştir!
Jung'a göre erkeğin bi- linçdışında yaşayan dişi kimliğin adı Anima, kadının
bilinçdışın- da yaşayan erkek kimliğin adı Animus’tur. Rüyalar ile kendini
gösteren bu kimliklerle yüzleşilmesi ve uzlaşılması sonucu kişilikteki birçok
olumsuzluk giderilebilmekte, birey tam'laşmaktar.
Eski
mitolojiler, apokaliftik kitaplar ve ruh bilim böyle demekte... ama bizi
ilgilendiren bölüm bundan sonra başlıyor; çünkü apokalif kitaplar tanrının bu
androgynous canlıyı ortadan ikiye böldüğünü ve dişi ile erkeği böyle
yarattığını yazmakta... Lev. Rab. 14:1 (Hebrew Myths: The Book of
Genesis, Ro- bert Graves and Raphael Patai)
Adem yaratıldığında iki göğüslü, tek
sırtlıydı; yüce Rab onu yarıdan ikiye böldü, böylece kadın ve erkek oldu.
Ne zamanki Adem’in isminin harfleri indirildi, kadın ve erkek, tam
bir bütünlük içinde, birlikteydiler. Ta ki Tanrı ona derin bir uyku verip
uyutana dek. Adem aşağıdaki Tapınağın yerinde yatıyordu. Ve yüce Tanrı -o
kutsal olan-; dişiyi ondan ayırdı.
Intermediate Types among Primitive Folk, A Study in Social
Evolution, Edward Carpenter Bölüm IV
Tanrı bu çift
yaratığı böldü, ve bir yarıyı alarak, ona eş olarak diğer yarıyı verdi. Rabbi
Manasseh-ben-lsrael şöyle devam eder: Tanrı, Adem'in kaburgasından Havva'yı
yarattı denirken, Adem'in -bir yanından yarattı-,denmek isteniyordur, ki bunun
da anlamı çift Adem’i bölmesi ve yarının Havva olmasıdır.
Toparlamak
gerekirse Havva’nın Adem'in kemiğinden yaratıldığı dogmasının gerisinde ilk
başta tek bir çift olan bir varlığın tektanrı tarafından bölünmesi, böylece de
iki ayrı yarıma dönüşmesi bilgisi saklıdır.
Peki neden? Neden tanrı bütün olarak yarattığı bir varlığı yarıya
bölmüştür? Bu davranışın hedefi hangi amaç ya da olayı yaratmaya dayanır? Ne
yazık ki tektannh dinlerde bu konuda hiçbir açıklama yoktur. Metinler sadece
tanrının böldüğünü söylerler, ve konu kapanır. Öte yandan Tevrat tanrısı Yahve,
zaten evreni yarattığını anlatırken tüm olguları bölerek ve ayırarak -hem de
zıtlaşacak şekilde bölerek- oluşturduğunu da açıkça belirtmektedir.
4
Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı. (Işık ve karanlığın ayrılması)
7 Ve öyle
oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan
ayırdı. (Suların ayrılması)
9
Tanrı. “Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün1'
diye buyurdu ve öyle oldu. (Su ve toprağın ayrılması)
14-15 Tanrı şöyle buyurdu:
“Gökkubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun.
Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin.” Ve öyle oldu.
(Gündüz ve gecenin ayrılması)
21 RAB Tanrı Adem'e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı
onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı.
(Dişi ve erkeğin ayrılması):
Olayın
nedenselliği ise -birebir oranda olmasa da, en azından hakkında bir tahmin
yürütülecek ölçüde- bambaşka bir tradisyon- dan keşfedilebilir... Yunan
mitolojisinden! Zaten bu “bölme” sözcüğünün kökeni de eski Yunan’dır; çünkü
“erkek-kadın bütünlü- ğü"nü anlatan androgynos - androgyne sözcüğü
(andro-”erkek’' gyne-"dişi") ile “İki suratlı” anlamındaki diprosopon
sözcükleri Yunancadır. Yunan mitolojisindeki anlatacağım öykünün gerçek
olabileceği ise son derece olasıdır; çünkü “Bölme” olayının isminin
kökü/orijinali Yunan mitolojisisyse, açıklamasının kökü/oriji- nalinin de Yunan
mitolojisi olması mantıklıdır.
Olayın Yunan mitolojisindeki versiyonuna göre insanı ortadan ikiye
bölen tanrı Zeus’tur... ve bölme nedeni de mitte açıkça söylenir: Zeus
insanoğlunu, güçsüzleştirmek, böylece köle olarak tutmak amacıyla ortadan ikiye
bölmüştür!
Androgynos denilen bir insan
çeşidinin adı gibi biçimi de hem erkek, hem de dişiydi. (...) Boyun üzerinde-
birbirine tıpatıp eşit ama ters yöne bakan iki yüzlü tek bir kafa, dört kulak;
cinsel organları ve her şeyleri de ona göre hep ikişer ikişer. Ama bunlar bir
gün göğe tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya yeltendiler.
Bunun üzerine Zeus ve öbür tanrılar
ne yapacaklarını pek bilmezler. Bir yandan -insanların kendilerine sundukları
kurbanları bulamayacakları için- onları yok etmek istememektedirler.
Zeııs uzun uzun düşündükten sonra,
“Galiba bir çare buldum" der, “insanlar hem kalsın, hem de kuvvetten
düşüp hadlerini bilsinler. İkiye böleceğim onları, böylece hem zayıf
düşecekler, hem de sayıları artıp, bizim için daha faydalı olacaklar. Yine de
hadlerini bilmez, uslu durmazlarsa, yeniden ikiye bölerim.
Böyle der Zeus ve der demez de insanları tutar ikiye böler....
“bir yumurtayı ince bir kılla ortasından keser gibi."
Ve dediğini de yapar.
Platon, Şölen 191 a
/usanın
yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarıyı özleyip, üstüne atlıyor,
kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek arzusuyla
kucaklaşıyor.
Havva’nın, Adem’den yaratıldığı
mitinin orijinal versiyonu insanı daha başka soruları çözmeye de yönlendirebilir.
Habil ve Ka- abil hakkındaki kıyıda-köşede kalmış bir bilgiyi size aktarırsam,
birçok şey anlayacağınızdan eminim. Böylelikle Kaabil’in tarımcı olmaktan
başka, bir diğer lanetlenme nedenini buluş olacağız:
Meydan Larousse - Kaabil
İkiz oldukları söylenen Kaabil’in
kız kardeşinin adı Aklime, Kaabil’den iki yaş küçük Haahil’in kız kardeşinin
adı Labuda idi.... Adem kardeşlerin kendi ikizleriyle değil, öteki kardeşin
ikiziyle evlenmesini emretmişti. Kaabil ise ötekinden daha güzel olduğu için kendi
ikiziyle evlenmek istiyordu.
Dünya İnançları
Sözlüğü. Orhan Hançerlioğlu - Habil
(...) daha güzel bulduğu için kendi ikizi ile evlenmek isteyen
Kaabil. o ikizle evlenmesi gereken Habil'i öldürmüş.
Androgynous
teorisi bilgisine sahip olmayan insan için Tevrat anlatımı içinde katil gibi
görünen Kaabil, farklı mitolojilerden gelen bilgiler bazında değerlendirilirse
ikiz kardeşiyle evlenmek isteyen biri olarak farklı bir kimliğe bürünür:
Kendinden ayrılmış olan dişi yansı ile yeniden bütünleşerek androgy- nous
konuma döndürme savaşı vermiş, ama kaybederek Rab tarafından lanetlenmiş olan
bir kişidir Kaabil.
İnsanoğlunun
tektann tarafından ikiye bölünerek yaratılmış bir canlı olduğu, bu durumdan
kaçmak için yeniden eşleşmesi gerektiği; ayrıca yine aynı nedenden dolayı her
bireyin içinde karşı cinsten bir bölüm bulunduğu; psikolojik sağlığın ise bu
karşıt cinslerin dengelenmesi ile gelişebileceği düşüncesi birbirinden çok
farkh tradisyonlarda yer alır. Örneğin Yunan mitolojisinde, Yunanlılarca
“kahramanların aşağılanması” olarak algılanan bazı mitlerin kaynağı bu
düşüncedir: Herakles’in üç yıl boyunca kadın elbiseleri içinde, kulağında
küpeler, yün eğirip, nakış işleyip, bulaşık yıkayarak günler geçirmesi
biçimindeki aşağılamayla mitlere yansıyan durum aslında onun anaerkil bir
kraliçe olan Omphale’nin yanında eski erkekegemen dünyasından uzakta, yepyeni
gerçeklerle yaşadığının çarpıtılarak anlatımıdır. Truva savaşının ünlü
kahramanı -belki de Truva cellatı- Akhilleus’un da başına aynı durum gelmiştir:
O da annesinin tarafından Truva savaşına katılmaması için bir süre kadın kıyafetinde
Skyros kralı Lykomedes’in sarayının hareminde yaşar.[108]
Fakat bir süre sonra Odysseus tarafından deşifre edilerek, genç yaşta hem
kendi, hem de binlerce insanın yaşamına mal olacak savaşa sokulur. Bu mitteki
asıl mesaj ise Âşil'in annesi- nin kimliğinde gizlidir; çünkü anne Thetis,
Yunan mitolojisi öncesinde yaygın olarak tapılan bir deniz tanrıçası, ama
aslında ana tanrıçanın bir diğer görünümüdür. Kısaca bu mit, Aşil’in anaerkil
annesi tarafından bir süre farklı bir sistemde yaşatıldı- ğmı. korunmaya
çalışıldığı; fakat erkekegemen kahramalar tarafından -belki de aynı Herkül
gibi- eski dünyasına geriye -ölüme- götürüldüğünü anlatmaktadır. Dionysos'un,
kız kıyafetleri içinde büyütülmesi; bir yandan efemine bir delikanlıya, diğer
yandan güçlü bir erkeğe benzemesi; Roma'daki ritüellerinde penis ikonunu kadın
kılığındaki erkeklerin taşıması; Kibele inancında baş papaz olabilmek için
erkeklik organının kesilmesi zorunluluğu; Gallus rahiplerinin kadın kılığı
giymesinin gerisinde hep aynı mesaj vardır. Yine bu mesaj -ya da bu gerçek-
yüzünden eski dinin tanrıları asla tek ve yalnız değildiler; hep yanlarında
kendilerini tamamlayıcı bir eşleri vardır: Atargatis- Dagon; Kibele-Attis;
Afrodit-Dionysos (hatta İsis-Osiris, Amon-Mut)... Şiva ise apaçık olarak çift
cinsiyetlidir; ama bu çift cinsiyetliliğinin kaynağında Şakti, (kimi
mitlerdeyse ekmek tanrıça Anna Puma) ile özlem dolu bir kucaklaşmadan kaynaklanan
bir çift cinsiyeti!lik... Bu kimliğinin adı olan Ardhanari sözcüğünün,
Androgymous adı ile fonetik benzerliği ise yine aynı mesajın uzantısıdır. Mesaj
Şiva aracılığı ile bir mitte daha da açık şekilde de verilmektedir: Mite göre
Brahma "yaşayan" canlılar yaratmaya çalışır, fakat başaramaz; çünkü
erkek tanrılar tek cinsiyetli oldukları için bu işi yapacak güce sahip değildirler.
Bu iş için Şiva'yı yardıma çağırırlar. Şiva, insanı yaratmak için kendinden bir
parça ayırmayı teklif eder, böylece çift cinsiyetti bir canlı oluşacaktır.
Ayırdığı parçası ikiye bölünür ve dişi ile erkek oluşur. Yani bu mite göre de
insanoğlunu yaratan Şiva (baba tanrı); onu bölen ise Brahma (tektann)’dır.
Ve yine bu
nedenle gerek Sümerlilerin kutsal evlenme ilahisinde ana tanrıçanın
görünümlerinden olan İnanna ve sevgilisi Du- muzi; gerekse Tevrat’taki
Neşideler Neşidesi bölümünde Süleyman ve Abişag birbirlerine kardeşim diye
seslenirler: Tarih Sümer'de Başlar, Samuel Noah Kramer
Sevgilim geldi,
Benden zevkini aldı,
Yalnız benimle oynaştı,
Erkek kardeşim beni eve
getirdi,
Beni bal kokan yatağa yatırdı,
Benim değerli tatlım kalbimin yanına uzandı.
Birbiri ardınca, "dil yaparak", birbiri ardınca,
Benim öylesine güzel yüzlü erkek kardeşim
elli defa böyle yaptı
Benim değerli tatlım oturdu sonra (ve şöyle dedi):
"Yakamı bırak kızkardeşim, yakamı bırak,
Haydi sevgili kızkardeşim, saraya dönmek istiyorum...
Tevrat,
Neşideler Neşidesi 4:10
Nasıl da güzel sarılıp okşaman
Kız kardeşim kadınını.
1
Bahçeme geldim kız kardeşim kadınım
Miirümü pelesengimi topladım
2
(...) Aç kapıyı kız kardeşim kadınım
güvercinim kusursuz sevgilim.
Peki
bu “bölünme” teorisinin seks ile ne ilgisi vardır? Büyük ilgisi vardır; çünkü
seks, o bölünmüşlüğü -dakikalık da olsa- yok eden; dişi ile erkeği
“biri’leştirerek kısmen de olsa androgy- nous bütünlüğü yaratan eylemdir. Bölen
tanrının, böldüğü parçalara söz geçiremediği ve insan üzerindeki denetimini
yitirdiği seyrek anlardandır; çünkü o anda, eski tamlık yeniden oluşmaktadır.
Seksin günah/ayıp/yasak olarak empoze edilmesinin; seks kadar, seks ile ilgili
akıntılarda bile taşınan etkinin yok edilmesinin gerisinde ise bu tam'hğın
oluşmasını engelleme planı vardır. Tüm eski pagan tanrılar seks tapımlanyla
bir ahlaksızlık or- tamı yaratmaya çalışmamakta; fakat evreni tutsak olduğu
güçlerin elinden kurtarmaya çalışmaktadırlar.
Bu
teoriyi kanıtlayan bir keşif de yapıldı belki de son zamanlarda... bir
hormondu bu keşif; adı da Oksitosin'di. Time dergisinin 2 Şubat 2004 tarihli
sayısında bu konuyu çok yönlü ele alan ve son araştırmaları iyice derleyip
toparlayan ilginç bir yazı yayımladı. Makale, bilim adamları ve doktorlar
tarafından bilinen Oksito- sin’in, halka ciddi anlamda ilk tanıtımıydı. 11
Şubat 2004’de ise Hürriyet gazetesi Oksitosin’i Türk milleti ile tanıştırdı:
Oksitosin, doğum sırasında rahim kaslarını kontrol eden ve süt veren annelerin
süt üretimini sağlayan hormon olarak biliniyordu, fakat onun orgazm sırasında
normal düzeyinin beş katına çıktığı fark edilmişti: Oksitosin seks sırasında da
salgılanan bir hormondu!
Oksitosin’in
başka özellikleri de vardı; Oksitosin çok güçlü bir ağn kesiciydi! Orgazm ve G
noktasına yapılan baskılar sırasında kadınların acı eşiğinin 4 kat düşmesinin
gerisinde bu hormon vardı. Ayrıca Oksitosin yaraların çabuk iyileşmesini de
sağlamaktaydı! İsveç’teki Karolinska Enstitüsündeki araştırmacılar, cinsel
uyarılmayı yaratmak için oksitosin kullanıldığında, laboratuar farelerinin
sırtlarındaki yaraların iki kat daha hızlı iyileştiğini fark etmişlerdi; yani
seks, yaraların bile çabuk iyileşmesini sağlıyordu... sağlık veriyordu! Önceki
sayfalardan anımsayın, Sümer bira tanrıçası Ninkasi, tanrıça Ninhursag'ın,
sekiz iyileştirici çocuğundan biriydi; yani sağlık veriyordu insanlara.
Dionysos inancında yer alan, kadın tapınıcılar olan Bakkhalann ellerinde
taşıdıkları ve penis sembolü olan ucuna çam kozalağı (Attis) geçirilmiş sopalan
(thyrsuslar’ı) yaralara sürünce iyileştirebilmeleri ve bu thyru-
sular’dan süt akıtmaları mitosunun gerisinde bu gerçek vardı.
Hepsi bu kadar da değil; Yale
Üniversitesi Tıp Fakültesi’n- den Prof. Jim Leckman, Oksitosin’in
“bağlanma davranışı" olarak isimlendirilebilecek bir tutum yarattığını;
bu davranışın anne ile çocuk kadar, bir cinsin öbürüne yaklaşması olarak da izlendiğini
söylemekteydi. Yani Oksitosin ister süt verme sırasında olsun, ister cinsel
ilişki esnasında, salgılandığı her ortamda bir şekilde bir bağlanma ilişkisine
neden oluyordu. Bağlanma olarak adlandırılan davranışın çok açık bir de
görünümü vardı: Oksitosin sarılma hareketine neden oluyordu. Bu özelliği nedeniyle
Oksitosin’e bir de takma isim konuldu: Sarılma Hormonu!
İnsanın yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarıyı özleyip,
üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek arzusuyla
kucaklaşıyor.
Bölünen
insanoğlunun yeniden birleşmesinin tek yolunun seks olduğu; tektanrının sekse
yönelik olumsuz tutumunun nedeni; ayrıca seksin sağlık vericiliği üzerine
sanırım etkileyici kanıtlardır bunlar.
Zaten sarılma
gereksinimi. Alman pediatri uzmanı Emst Moro tarafından, 1918 yılında, yaptığı
bir araştırmada bulunmuş bir gerçek. Moro, yeni doğmuş bir bebeğin
korkutulduğunda önce kollarını havaya açtığını, sonra da kucaklar gibi boşluğu
sardığını keşfetmesi de anlamlı değil mi? Bu davranışın nedeni belki de
ceninin bile o yarımlık acısını hatırlayarak/hisse- derek doğduğunun
göstergesidir.
Bu bulgular
sonrasında araştırmalar genişletildi tabii. Artık seks eyleminin sağlık
vermesinin, bağışıklık sistemini güçlendirmesinin, kanser ve depresyona karşı
korumasının gerisinde sarılma hormonu olduğu düşünülmekte. Kısaca aktif seks
yaşamı, birleşme (bölünmüş parçaların birleşmesi diyelim mi?) sağlarken
fizyolojik sağlık da vermekte.
Bölünmüş
insanoğlu... Seks duygusunu yaratan hormonun sarılma, kucaklaşma, bütünleşme
arzusu yaratması... Şiva'nın ise Şakti’siz olamaması... Seksin, Dionysos
tapınıcılannın ucunda çam kozalağı takılı olan penis şeklindeki thyrsuslar’ı
gibi şifa vermesi ... Ve tektannnın serbest seksi yasaklaması... erkekegemen baştanrıların,
baba tannnın penisini kesmeleri, onu öldürmeleri...
Bence bundan sonra söylenmesi gereken fazla bir şey kalmamıştır. 2.
FİZİK PLANDAKİ GERÇEKLER
Bu bölümde de patriarlak ve tektannh
dinlerle değil; anaerkil kültür ve bereket kültleri ile tapınan ülkelerin
sosyo-kültürel ve ekonomik düzeylerine bir gözatacak; serbest seksin -yani ahlaksızlığın-
iddia edildiği gibi “bet/bereketi kaçırıp kaçırmadığını” tarihsel bazda
inceleyeceğiz. Bakalım, ataerkil kültürlerde “hayasızlık” sözcüğü ile
iticileştirilen; tektannh dinlerde zina kelimesi ile büyük günahlardan sayılan
cinsel özgürlük, söylendiği gibi toplumlara son derece zarar veren bir kavram
mı... yoksa değil mi! Tektanrının savlarını tarihsel geçmiş doğruluyor mu...
yoksa bütünüyle yalanlıyor mu!
Girit, anaerkilliğin en benzersiz örneklerindendi:
Myths
of Crete & Pre-Hellenic Europe,
“Girit'te baba
kültü inancının izi yoktur. Hellenik Zeus adada sadece bir isimden öte anlam
taşımaz. Ulu Ana’ntn oğlu olan genç tanrıya (o zamanlar Zeus inancı yeni
gelişmekteydi) uyarlanır." Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J.
Campbell, s.57
Minos kültürü birçoklarının belirlediği gibi anaerkildir. Ha-
nınılarınm güzel farbelah etekleriyle, cömertçe dekolte giyimleri, şık saç
kesimleri ve zevkli saç bağlarıyla zarafet ve incelik içinde, özgürce
erkeklerle kaynaşmaları, meydanlarda, boğa ringlerinde sevimli, canlı, serbest,
hareketli gevezelikleriyle, hatta erkek atlet kemerleriyle tehlikeli biçimde
boğa boynuzlarında ve sırtlarında perende atmaya kalkışmalarıyla, o zamandan
beri uygarlığın eşitlenemeyen inceliğini gösterir.
Girit,
savaşçı bir ülke de değildi.
Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.57
Yunanlıların gelişinden önce Girit'te duvarla çevrilmiş şehir
yoktur. Silaha ait bir kanıt yoktur. Eserlerinde kralların fetihlerine ilişkin
savaş sahnelerinin rolü olmamıştır.
Giritliler çok başarılı tacirlerdi. Bu yüzden ülkeleri çok zengindi;
daha önemlisi zenginlik sınıf farkı yaratmamıştı.
Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.57
Ton, genelde lüks ve zevkin, neşeli iyi yaşamın atmosferinin tüm
sınıflarca geniş paylaşımının, eski dünyanın ve hatta cesurca çok daha
ötelerin kârlı deniz ticaretinin tonudur.
Anadolu’nun Sesi, Halikarnas Balıkçısı, s.27
Tarihçi ise odasına kapanır ve olayları önyargısına uygun, istediği
gibi değerlendirir. Minoen ve Hititlerin keşfedilmelerinden önce yazılan
tarihlerde ileri sürülen yargılar, tekrarlana tekrarlana -okul kitaplarına dek-
hikmetinden sual olunmaz kutsal gerçekler değerinde sayıldı.
Girit, ortalama İÖ 1200’de ilerde Hellen kültür ve dinini kuracak
olan Dorlar tarafından yıkıldı. Dorlar göçebe bir toplum-
Girit’ti
kadınların olağan giyimi. Göğüsler,
karşılıksız besleyen uzuvlar olarak görüldüğü için örtülmez, serilenirdi.
du; Dorlar savaşçıydı; Dorlar ilkeldi. O benzersiz uygarlığı ve ana
tanrıça tapımını yıktılar... yerine bugünün Batı uygarlığının temeli sayılan
Grek kültürünü ve ataerkil dinini kurdular.
Tanrının Maskeleri (Batı Mitolojisi), J. Campbell, s.63
Minos
uygarlığının Miken Kahramanlar çağı (yani son Minos dönemi 10 1450-1100)
Avrupa’nın kuzeyinden işgal dönemini, (...) tanrıçanın uzun-verimli dünyasının
son günlerini ve tanrıların savaşçı oğullarının dönemine girişi gösterir.
Hindistan
Aryalar
Hindistan’ı işgal etmeden (İÖ 1500-1250) önce var olan uygarlıkta bir baba
tanrı vardı. Dinin temeli ana tanrıça inancı, kültür de anaerkildi. Aryalar
bölgeyi işgal edip, kendi dinlerini getirdikten sonra ana tanrıça inancı sona
erdirildi; baba tanrı, Şiva olarak yeniden, ama birçok özelliğini kaybederek
(örneğin penisi kesikti artık) doğdu.
Aryaların
istila ettiği topraklarda yaşayan yerel halk tarihe “bölgedeki ilkel yerliler”
olarak geçmişti. Aryalar ise üstün ve asil bir ırk olarak tanınıyordu uygar
çağımızda. Oysa bilimse) araştırmalar ilerledikçe bölgedeki gerçeğin, bilinenin
tam tersi olduğunu göstermeye başladı: İlkel olan Aryalar, uygar olan ise yok
edilen yerli halktı!
Creative Mythology, Joseph Campbell
Aryanlar
(...) Ganj ovasına İÖ 1500-1250 tarihlerinde girdiklerinde, kendileriyle
birlikte (...) görece ilkel mitolojilerim ve patriarkal tanrılarını da
getirdiler. Burada bulunan Evrensel Tanrıça mitolojileriyle karıştırarak
Hindistanın Vedik, Pııranik, Tantrik ve Budist doktrinleri, Yunanistan'da
Homeros ve Hesi- od’ un teogonileri, Yunan trajedisi ve felsefesi, gizemciliği
ve bilimi doğdu.
Hitler’in
örnek aldığı ve bu uğurda milyonlarca kişiyi katlettiği idealin ana kaynağı
olan Aryanlar, babaerkil Yunan tanılarının ilk belirtileriydi yani.
Arkeologlar, Aryanların “aşağı halk” anlamında Parya dedikleri yerli halkın
kurduğu ve Ari istilacıların çok kanlı biçimde, yakıp yıkarak yok ettikleri
uygarlığın geçmişinin İÖ 3000’lere dek dayandığını buldular. Öylesine eski ve
köklü olan bu uygarlığın başlıca kentleri ise İndüs ve Sar- savati nehirlerinin
kıyılarında kurulmuş olan Mohenjo-Daro ve Harappa idi.
2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldetn, s. 201
Arkeologlar ve tarihçiler,
kuzeybatıdan gelen ve Harappalt- lara göre çok daha ilkel ve barbar olan
işgalcilerin kentleri nasıl ele geçirdiklerini açıklamak için saldırganların
atlara ve bunların çektiği savaş arabalarına sahip olduğunu (...) ileri sürüyorlardı.
Meydan Larousse - Mohenjo-Daro
Kazılarda, tuğla ile inşa edilen ve
gelişmiş bir kanalizasyon sistemi bulunan önemli bir şehir ortaya çıkarıldı.
Birçok belirti şehrin refah içinde yaşamış olduğunu ortaya koyar (IÖ
2500-1500).
Wikipedia.org, (On-line
Encyclopedia)
Eskiliği göz önüne alınırsa,
Mohenjo-Daro olağanüstü bir oluşumdadır. (...) En yoğun zamanında kentin
35.000-40.000 dolayında nüfusa sahip olduğu sanılmaktadır. Gelişmiş bir kanalizasyon
sistemi vardır, birçok bina iki katlıdır, ve detaylı banyo bölgeleri
görülmektedir. Banyo alanı çok iyi inşa edilmiştir ve su sızıntısını önleyen
doğal bir katran tabakasında sahiptir. Tarım temelli bir kent olarak geniş bir
artezyen kuyusu, tahıl ambarı ve merkezi bir pazarı vardı. Belki de en
beklenmeyen bir durum şuydu ki, içinde büyük bir ocak olan bir bina da vardı,
büyük olasılıkla sıcak sulu banyo yapmak için kullanılıyordu.
Güney Asya’nın bilinen ilk çiftçi
kenti Belucistan tepelerinin ayağındaki Mehrgarh’da İÖ 7000 dolaylarında
kurulmuştu. Mehrgarh'da taş orakların bulunması buğday tarımının yapıldığına
kanıtı. İnsanlar arpa ve buğday ekiyorlar; koyun, keçi ve sığır
yetiştiriyorlar; uygarlığı getiren tüm eylemleri gerçekleştiriyorlardı. Kısa
sürede boyalı çanak-çömlek, süs eşyaları ve in- san!hayvan şeklinde terakota
heykelcikler üretmeye başladılar.
Kentlerin
harabeye dönmesi, uygarlığın yerle bir olması, insanların katledilmesi
ardından kentler. Aryaların yönetimi altında yeniden kuruldu; dinsel açıdan
ana tanrıça ve baba tanrı (Şakti ile Şiva) yanında iki yeni erkek tanrı vardı:
Brahma ve Vişnu. Böylece gelişecek olan Brahmanizm’de seks, büyük bir günah
sayılacak, rahipler -aynı Hıristiyan papazları gibi- asek- süel yaşayacaklardı.
Ortalama İÖ 6. yy yarısında Budacılık doğduktan sonra, Buddha adını
alan ermişler ortaya çıktı. Bunlar, her türlü arzuyu (başta tabii ki cinsellik
var) yok ederek yetkin bilgiye (bodhi) ermeye, böylece de ruh göçünden
kurtulmaya çabalıyorlardı. Zaman içinde inanç Bhakti ile tektanrıcılığa doğru
biraz daha kaydı. Örneğin Mahatma Gandi'ye göre libido, kozmik enerji kaynağının
bir bölümü olduğu için bu enerjiyi günlük sevişmelerle "çarçur
etmek", o kişinin ruhsal enerjisinin kaybına ve bu nedenle kozmik bir
israfa neden olmaktaydı. O enerji seks ilişkisi ile harcanacağına, bedende
tutulmalıydı. Oysa ana tanrıça inancında libidoyu uyandırmak, cansız duran
diğer enerjileri harekete geçirmek anlamındaydı. Böylece uyandırılmış enerjiler
yeniden libido faaliyetlerinde de kullanılabiliyordu.
Astarte ve
Adonis tapımında öne çıkan ulus olan Fenikeliler için söyleyebileceğim ilk
özellik, Sami ırkından değil, anaerkil inancın en parlak örneğini veren denizci
Giritlilerle akraba olmaları. “Deniz İnsanları” lakaplı, fakat Tevrat’da
“sünnetsizler” diye söz edilen Fenikeliler, böyle bir ulusun soyundan gelmekteydiler.
Belki de bu yüzden, en az Giritliler kadar başarılı tacirler olmuşlar; bunun
ötesinde saldırgan Dorlar’m ortadan kaldırdığı Ege-Miken uygarlığını ve
egemenliğini canlandırmayı başarmışlardı. Batı/Latin alfabesinin kaynağı olan
bir alfabeyi ilk kez icat eden Fenikeliler, uygarlık açısından çok üstündüler.
Yön bulmak için Kutup Yıldızı’nı ilk kullanmayı keşfetmiştiler ve Hiram adlı
mühendis, Süleyman’ın altın kaplı tapınağını kullanırken “pi" sayısını
kullanmıştı. Tarihe Yunanlı olarak geçen Pisa- gor’un[109]
babası Sur’lu bir tacirdi ve üç yıl boyunca Biblos, Sayda ve Tyre'deki
tapınaklarda Fenike’ye özgü gizemlerle tanıştıktan sonra bütünüyle felsefeyi
bırakıp mistisizme girmişti. İÖ 585’de güneş tutulmasını keşfeden Miletli
(Ege-Anadolu) Tales de yan Fenikeliydi.
Kültür ve teknolojileri öylesine
gelişmişti ki, yüzyıllarca süren savaşlar sonunda topraklarını ele geçiren
İbraniler bile onların ülkesinde yaşamaya başladıktan sonra, Fenike
uygarlığından yararlanacaklardır: 2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldem, s.501
Filistin’e yerleşmesinin ardından, İbrani halkı yeni topaklarda pek
çok teknolojik gelişmeyle tanışıp özümlemeye başlamıştı. Ülkenin kuzey
kesimlerinde, demir saban kullanılarak bağcılık ve zeytincilik yapılıyor;
Fenikelilerden öğrenilen teknikle zanaatçılık da tarımdan ayrılarak ayrı ve
etkin bir meslek halini alıyordu.
Kitaplara Filistin krallıkları,
Tevrat’a Filist beyleri olarak geçen Fenike kentleriydi bunlar (ya da Fenike
ile müttefik olan kentler).
Tevrat, King James Version’un Açıklamaları -
Filistiler
(...) Lübnan, Ürdün, Girit ve Akdeniz adalarına yayılmış ırkın bir
kolu. (...) Sami ırkından değillerdi (...). Tevrat’tan onların Capthor (ki,
genelde Girit olarak kabul edilir)‘dan geldiklerini öğreniriz.
Tarihe gelişmişlik ve yüksek refah
düzeyleri ile yansımışlardı ve tümünde yaygın bir Dagon-Atargatis tapımının
izlenmekteydi.
3 Mısır'ın doğusundaki Şihor Irmağı’ndan, kuzeyde Ekran sınırlarına
kadar uzanan bölge Kenanlılar’a ait sayılırdı.- Gaz- ze, Aşdot, Aşkelon, Gat ve
Ekron adlı beş Filist beyliği ve Avlı- lar'ın toprakları (...)
AŞDOT: Adının anlamı “kale” olan ve
Yunanlıların Azotus dediği ve bir dönem beş önemli kentin en önemlisi olan
Aşdot, eski deniz rotasının önemli bir limanıydı. Metalürji (demir işle-
me)’nin çok ileri düzeyde yapılması nedeniyle, kent yüksek bir 470 teknolojinin
merkeziydi. Bu nedenle yüzyıllarca İbrani saldırılarını silahlarının üstünlüğü
yardımıyla uzak tuttular. 1020 dolaylarında ise İsraililer kent çevresini
saracak şekilde yerleşim yerleri kurdular. Yine de kenti 750 yılına dek
alamadılar. Sonunda Yahu- da kavminden kral Uzziah kenti zaptetse de, pagan
tanrılarına tapım, 163 yılında İbrani komutan Judas Machebus’un pagan tanrıların
idollerini yıkışına dek sürdü!
AŞKELON: 150 hektarlık en büyük kent Aşkelon ise -Ke- nanlardan başlayarak-
Akdeniz’de daima stratejik bir rol oynamış, üç yanından kale ile çevrili, bir
yanı ise deniz olan önemli bir kentti.
"RAB'bin
Ruhu üzerine inince güçlenen Şimşon'un (Sam- son'un)
otuz kişiyi vurup mallarını yağmaladığı kent Aşke- lon'du (Tevrat, Hakimler
14:19).
Aşkelon ise bir özelliği ile daha tanınırdı: Herodot’a göre insanlığın,
Afrodit adına ilk tapım sistemi geliştirdikleri yerdi. Aphrodith’in denizden
doğduktan sonra ilk kez karaya ayak bastığı yer olan Kıbrıs’tan bile önce
Aşkelon’da Afrodit’e, ta- pılmaktaydı!
İskitter Suriye’ye varmışlar,
Aşkalon kentine girmişler (...) ki, az sayıda İskit, Göksel Aphrodith
tapınağını yağma etti. Bu tapınak, araştırmalarımın verdiği sonuca göre, bu
tanrıçaya adanmış tapmakların en eskisidir; Kıbrıs’taki tapmak da ondan örnek
alınarak yapılmıştır, Kıbnslılar kendileri böyle söylerler bunu ve Kythere’deki
de gene Suriye’nin bu bölgesinden gelme olan Fenikelilerin elinden çıkmadır.
GAZA:
Ve Gaza... Samson ile ilgili önemli bir mitte yer almış olan;
Ortadoğu’nun en ünlü müzisyenlerinin çıktığına inanılan Gaza...
Mısır yolu ve “deniz yolu” üzerinde bulunduğu için kültür ve fınans
konularında çok önem kazanmış bir diğer kentti Gaza. İsrail peygamberlerinin
yüzyıllar boyunca lanetleyip durduklan bu kentin zenginliği Tevrat’ın İşaya
bölümüne bile girmişti... hem de, Mısır’a giden Gaza kervanlarının
zenginliğinden söz eden peygamber İşaya’nın sözleriyle!..
6
(...)
Servetlerini eşeklerin sırtına, Hâzinelerini develerin hörgücüne yükleyip
Kendilerine hiç yararı olmayan halka taşırlar.
Bunun ötesinde Gaza’da sanat da çok ilerlemişti. Ortadoğu’daki
sanatçıların en üstünlerinin Gaza’dan çıktığı üzerine bir inanış da vardı.
JERİKO: Ahit
Sandığı yardımıyla duvarlarını yıkarak ele geçirdikleri günahkâr Jeriko (Eriha)
kenti, geçmişine 11.000 yıllık bir ömür biçilen ve kazılarında İÖ 8000 tarihli
buluntulara rastlanan uygar bir kentti.
Kent Devlet Üniversitesi’nden Prof. Robison’un bir araştırmasından
yapacağım alıntı sanırım kentin geçmişinin ne denli eski olduğu hakkında kesin
bir kanı yaratacak:
Arehitecture
44214 - Survey of Architecural History I, Professor Robison, Kent State
Unıversity -
School of
Arehitecture and Environmental Design
Tarih öncesi yapılar:
Menhirler (İÖ 3.500-1.500) Karnak, Fransa
Stonehenge (İÖ 2100-1400) Wiltshire, İngiltere
Jeriko (İÖ 8000-7000)
Çatal Hüyük (İÖ 7000-5000)
Gize'deki büyük piramitler:
Mikerinos (İÖ
2460) Kefren (İÖ 2500)
Keops (İÖ 2530)
Ramses Tapmağı
- Ebu Simbel (İÖ 1257)
Anton-Ra
Tapmağı - Karnak (İÖ 1300)
İştar Kapısı - Babil (İÖ 575)
Arkeolojik
kazılar sonucu bu denli eski bir uygarlığa sahip kentte çok ileri düzeyde
sulama yapıldığı; kent halkının, vahşi çimen tohumlarını ehlileştirebilecek
kadar tarımcılıkta ilerlemiş bulunduğu; buğday ve arpa tarımının da geniş
ölçüde uygulandığı ortaya çıkmıştır.
Bu uygarlığa ise Musa’nın sağ kolu
Yeşu, Ahit Sandığı yardımıyla son verdi; Yeşu, kendi ve Musa döneminde
Jeriko’dan öylesine çekmişti ki (!); kenti yıktıktan sonra bir daha asla kurulmaması
için lanetledi:
26 Bundan sonra (kenti ele geçirdiğinde) Yeşu şöyle ant içti: "Bu kenti,
Eriha'yı yeniden kurmaya kalkışan, RAB'bin lanetine uğrasın. Buna kalkışan kişi
büyük oğlunu kaybetme pahasına temel atacak, en küçük oğlunu kaybetme pahasına
da kentin kapılarını yerine takacak.
UGARİT: Ünlü Ugarit (günümüzde Ras Şamra)
ise geçmişte çok önemli bir entelektüel merkez olarak tanınırdı. Öyle ki,
dünyanın ilk alfabesi ve bir çeşit çivi yazısının burada bulunduğuna
inanılmaktaydı.
BİBLOS: Adonis’in en ünlü tapım merkezi olan; her bahar kutsal evlilik ile
uygulanan verimlilik bayramlarının kutlandığı; bir teoriye göre Kıbrıs’taki
seks tapımının ve Kıbrıs kralı Kiny- ras’m ana yurdu olan; birçok
araştırmacının 7000 yıllık geçmiş verdiği Biblos (günümüzde Lübnan), Neolitik
zamandan beri yerleşim merkezi olan bir diğer Filistin kentiydi. Papirüs ticaretinin
önemli noktası olduğu için Yunanlıların Papyrus dediği Byblos, ticaret ilişkileri
güçlü bir kentti. Genelde ise kereste ticaretinin çok önemli bir limanıydı.
Mısır'da, Eski Krallık'ın firavunları Byblos’tan gemi inşaatı, mezar yapımı ve
cenaze işleri için sedir ağacı alırlar, karşılığında altın, kaymaktaşı,
papirüs, keten ve ip verirlerdi. Kral mezarlarından çıkan eşyalar, Byblos'un
zenginliğini göstermekte.
SAYDA:
Son olarak Sayda kentinden söz edeyim: Kral Süleyman’ın birçok
karısının ve Kral Ahav'ın evlendiği paganist kraliçe İzabel’in ülkesi
Sayda'dan... Anımsayacağınız gibi önceki sayfalarda Ahav'ın lanctlenmesinin ve
tüm soyunun kafalarının kesilip duvar yapılmasının nedeninin onun Sayda ile
müttefikliği olduğundan söz etmiştim.
Sayda hakkında
ilk söyleyeceğini bu kentten Tevrat'ta “Büyük Sayda" şeklinde söz
edilmesi (Yeşu 11:8; 19:28); ikincil olarak ise asla teslim olmamaları
(Hakimler 1:31) ile İsrail’e devamlı üstün gelmeleri (Hakimler 10:12).
Bunların ötesinde Sayda da diğer krallıklar gibi gerek sanat,
gerekse ticaret açısından çok önemli bir merkezdi:
Tevrat, İşaya 23:
2 Ey kıyı halkı ve denizcilerin
zenginleştirdiği Sayda tüccarları, (...)
Bu denli güçlü bir orduya sahip;
diğer yandan da kültür düzeyi çok yüksek Sayda da Tevrat'ta büyük ölçüde
lanetlenmiş bir kentti. Çok yoğun bir hırs vardı ki Sayda’ya karşı; tıpkı önceki
sayfalarda içkiye yönelik öfke gibi... Öyle ki bu gazap belki de gücü her şeye
yeten bir yaratıcıya yakışmıyordu:
İşaya 23:
12 "Eğlencen sona erdi, ey Sayda (...) Ezekiel
32:
30 "Bütün kuzey önderleri, bütün Saydalılar orada (yeraltın- daki ölüm çukurunda -cehennemde-). Güçleriyle korku saldıkları halde öldürülenlerle birlikte utanç
içinde indiler. Siinnelsiz olarak kılıçla öldürülenlerle birlikte utanç içinde
ölüm çukuruna inenlerin yanına kondular.
Bu garip öfke sadece Sayda’ya da yönelik de değildir; diğer
beyliklerden olan Sur, Gaze ve Aşkelon da Rab’bin gazabından payını alır;
4
Çünkü Filistiler'in yok edileceği gün geliyor. Sur ve Soyda'ya
yardım edebilecek Sağ kalan herkes kesilip yok edilecek. RAB Kaftor kıyısından
gelen Filistiler’in sağ kalanlarını yok edecek.
5
Gazze yastan saçını yolacak, Aşkelon susturulacak. Ey ovada sağ
kalanlar. Ne zamana dek bedenlerinizi yaralayacaksınız?
6
Ah, RAB'bin kılıcı! Yatışmana daha ne kadar zaman var? Dön kınına!
Dur ve sessiz ol!
7 Ama RAB ona buyruk vermişken,
Aşkelon'a, deniz kıyısına Saldırmak üzere görevlendirmişken Kılıç nasıl
yatışabilir?"
Yakın ve Ortadoğu’dan, Anadolu’ya doğru ilerlersek, ana tanrıça
Kibele, Dionysos, Priapus tapımı ile dolu olan; müziğin -halkın kendi müzik
akımları kadar, flüt, simbal ve davulu icat edecekleri ölçüde- geliştiği Frigya
’nın da tüm antik kaynaklara zenginliği ile geçmiş bir diyar olduğunu görürüz: Homeros,
İllada3:401
(...) beni daha
uzaklara, Phrygia’ya,
şirin
Meionia'ntn bakındı bir iline götürmek mi?
Rhea'ııın (Kibele’nin Yunan dinindeki adı) yaşadığı bağlarla kaplı
Frigya...
(...)
bütün yol boyunca kraliyet konutları ve çok güzel kervansaraylar vardır; hep
insanların oturdukları yerden güvenlik içinde geçilir.
(...)
burası Gordias (Frigya kurucusu efsanevi kral) oğlu
Mi- das'ın bahçeleri denilen yere yakındır, bu bahçelerde güller kendiliğinden
yetişirler, taçyaprakları altmış tane olur ve kokusu başka güllerden daha
incedir.
Lidya'nm,
Frigya'ııın altın yatağı ovalarından geliyorum.
Kibele’nin
kimi zaman kocası, bazen de oğlu olarak görülen Frigya kralı; Midas’da
zenginliği ile tanınırdı. Hem zenginliği... hem de benzersiz adaleti ile de...
Genealogical Guide to Greek Mythology, Carlos Parada
Frigya’nm bu zenginliği ile atasözlerine geçmiş kralı, siyah ve
beyaz grafiti bulmuş, Delfı'ye ilk bağışı yapmış ve ülkesini yönetirken
üzerinde oturduğu tahtı da bağışlamıştır. Taht benzersizdir, ama eğer tahtı
yerine adaletini de bağışlasa, arada fark olmayacağı söylenir. Herodot,
Tarih 1:14
Ve
gelelim Lidya’ya... Kraliçe Omphale’nin ülkesine... Seks özgürlüğünün dorukta
olduğu Lidya’ya... Önceki sayfalarda Lidya ve uygarlığından yeterince söz
ettiğim için, burada fazla detaya girmeyeceğim.
Lidyalılar,
kız çocuklarını orospuluğa bırakırlar.
Tarih Öncesi Ege, George Thomson, s.193
Etrüskler
gibi Lidyalılar’da da, küme evliliğinin bir kalıntısı diyebileceğimiz evlilik
öncesi rastgeie cinsel ilişki vardı.
Tarihte
ilk paranın basıldığı Lidya öylesine zengin bir ülkeydi ki, son imparatoru
kralı Karun tarihe, -belki de Midas’tan bile fazla tanınmacasına- zenginliği
ile geçmişti!
Bu uluslar baş eğmişler ve Kroisos’utı Lydia imparatorluğuna
katılmışlardı ki, o zamanlar işe yarar diye bilinen ne kadar adam varsa
Yunanistan'da, böyleleri hep oraya koşarlardı, zenginliğin en üst noktasına
varmış olan Sardes'e üşüştüler. Solon da bu arada Sardes'e gelen Atmalılar
arasındaydı. Herodot, Tarih 1:50
(...) Toplanan sunularda kurulan altın yığınlarını erittirdi, altı
palme uzunluğunda, üç palnıe genişliğinde, ve bir palme yüksekliğinde külçeler
halinde döktürdü ( uzunluk 45 cm, genişlik 22.5 cm. yükseklik 7.5 cm.), 117
külçe oldu. (...) Gene som altından 10 talanton ağırlığında bir de som altın
heykeli yaptırdı.
Lidya dinsel açıdan diğer paganist ülkelere oranla daha bir
farklıydı; çünkü Dionysos’un ve inancının çıkış yeriydi:
Euripides,
Bakkhalar 220
Yabancı bir sihirbazdan (Dionysos) da
bahsediyorlar; Lid- ya'dan gelmiş;
Ama yine de Lidya’da Kibele tapımı da çok yaygındı... öyle ki, bu
yüzden Zeus’un lanetine bile uğramışlardı:
Pausanias 7.19.9-12
Attis hakkında bir sır öğrenemedim ama şair Hermesinasas bir
şiirinde onun Frigyalt Galaous'un oğlu ve doğuştan hadım olduğunu söyler ve
şöyle devam eder, Attis Lidya'ya göç etmiş ve Lidya'da Ana'nın (Kibele'nin anlamında) örfilerini kutlamıştır Tanrıça
tarafından öyle bir onura yükseltilmiştir ki, Zeus bundan gazaba gelmiş ve
Lidyalıların köylerini yok etmesi için bir yabani domuz yollamıştır. Bu
Lidyalılar ve Attis domuz tarafından öldürülmüşlerdir. Bu nedenle Pessinus'ta
oturanlar domuzdan uzak dururlar.
Bir diğer seks ve bolluk ülkesi, tanrıça Afrodit’in doğumu sonrası
kıyıya ilk adım attığı ada sayılan Kıbrıs’tı. Kıbrıs’ta cinsel sınırsızlık
öylesi boyutlardaydı ki, aile içi seks ilişkileri onaylanmakta; prensesler bile
fahişelik yapmaktaydılar. Bu ülkenin kralı olan ve Troya savaşı sırasında tüm
baskılara karşın Yunanlıların donanmasına gemi yollamayı reddeden; çok yetenekli
bir müzisyen olan; icat ettiği Kinnor adlı sazı ile müzik yarışmasında tanrı
Apollon'u yenen Kinyras da tarihe zenginliği ile geçmiş, aynı Midas gibi ismi
atasözlerindc yer almıştı:
(...) (Bir insan) Cinyras'tan ilaha zengin olsa hile, eğer adaletsizse,
aşağılık bir adamdır ve sefil bir yaşam sürer.
Seks
tapımının yaygın olduğu ülkelerin bir ortak özelliği daha vardı. Bu özellik ne
tapımla ilgilidir, ne de kültürle. Bu ortak özellik tüm paganist ülkelerde ticaretin
gelişmiş olması; bu diyarların tarihe çok başarılı tacirler olarak
geçmeleridir!
Frigyalılar’dan başlayacak olursak
öncelikle Herodot'un Tarih adlı kitabında Frigyalılar’ın benzersiz
güzellikteki kervansaraylarından söz ettiğini görürüz.
Biz kendimiz de bu yol hakkında
birşeyler söyleyeceğiz: Bütün yol boyunca kraliyet konudan ve çok güzel
kervansaraylar vardır: hep insanların oturdukları yerlerden ve güvenlik içinde
geçilir.
Kıbns kralı
Kinyras da bir tacirdi; Kıbrıs'a gelince ünlü Pap- hos şehrini kurduktan sonra,
burada bakır madenciliğini, tunç işçiliğini ve tunçtan eşya yapmayı icat etmiş,
böylece adanın zenginlik kaynağını sadece keşfetmekle kalmamış, üstelik işleterek
bu işin ticaretini de yapmıştı. Lidyahlar ise “dünyanın en iyi kervancıları”
olarak tanınırlardı. Tarihte ilk kez değiş-tokuş ticaretinden, para
aracılığıyla ticarete geçen ve altın sikkeyi basan ulus Lidyalılardı. Karun'un
Tevrat'taki benzeri olan Korah da çok zengin olmasının yanı sıra parayı bulan
bir kişi şeklinde tanınırdı; üstelik sahip olduğu servetin ona tanrı tarafından
verilmediğini, fakat kendinin çalışıp kazandığını söylemek gibi bir de günahı
vardı.
Adonis
inancının merkezi olan ve birçok araştırmacının 7000 yıllık geçmiş verdiği
Biblos, papirüs ticaretinin önemli noktasıydı; Aşkelon ve Aşdot, eski deniz
rotasının en zengin ve önemli bir limanlarıydı; Giritliler tarihe “çok başarılı
tacirler” şeklinde geçtiler; Aryanların yıktığı Mohenjı Daro’da bir tahıl
ambarı ve merkezi bir Pazar ortaya çıkarıldı; Akhenaton’un. Aton adlı tanrıyı
tektann yapmak için tapırtımı yasakladığı seks tanrısı Amon karavan ve kült
merkezinden geçen ticaret yollarının koruyucusuydu.
Böylesine
yaygın olan ticaret, inanç ile iç içe geçmiş haldeydi; öyle ki, birçok pagan
ulusta tapım merkezlerinin hemen yanı, hatta içi ticaret merkeziydi.
Frigya’da, Pessinus kutsal kenti çevresinde kurulan panayırlar giderek derinlik
kazanmış; zamanla tapınağın çevresi bir ticaret merkezine dönüştü.
Strabon, Coğrafya - Kitap XII V:3
Pessinos
dünyanın o kısmındaki en büyük ticaret merkezi olup, büyük saygı gören Tanrılar
Anasına ait tapmak buradadır.
Mavi Yolculuk, Azra Erhat, s.73
ilk
banka Efes'teki Artemis tapınağında kurulur.
Kibele’nin
görkemli tapmağı Artemission para basımı, kredi ve bankacılık işlemlerinin
görüldüğü uluslar arası bir alışveriş kurumu olarak da görev yapardı. Hatta
İslam öncesi Arabistan’ında bile benzer bir görünüm hakimdi. Mekke'de
toplanmış olan putların çevresinde de bir ticaret merkezi kurulmuştu!
İslam İnançları
Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu-Tbr
Mekkeli
putataparların (İslam’a) tepkisi tümüyle
ekonomikti. Bütiin putları Mekke'de toplamışlardı ve onlara tapmaya gelen
insanlara pazarlar kurarak geniş çapta alışveriş yapıyorlar ve çok para
kazanıyorlardı. Yeni din ise putları ortadan kaldırmayı, demek ki Mekke'nin
kârlı alışverişine son vermeyi amaçlıyordu.
Ticaret
kutsaldı; çünkü insanları biraraya getiriyordu. Para kutsaldı; çünkü insanın
yaşamın içine girip savaşması için gereken en önemli itici güçtü. Kenelerden
kurtulmak için ise hareket etmek, savaşmak lazımdı; “güvende olmak” adına
yaratılan durağanlık bir çeşit pasivizm esprisi taşıdığı için, sadece kenelere
yarıyordu. Sakınma adına bölme, ayırma değil; uzlaşma adına sürtüşmekti
(dialektik gelişimdi) tek çözüm.
Oysa tektannlı dinler ve erkekegemen mitolojilerde para, bolluk ve
lüks, bu nedenle de ticaret, hep küçümseniyordu.
24
"Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip
öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Si: hem Tanrı'ya, hem
de paraya kulluk edemezsiniz."
23
İsa öğrencilerine, "Size doğrusunu söyleyeyim" dedi,
"Zengin kişi Göklerin Egemenliği'ne zor girecek.
24
Yine şunu söyleyeyim ki, devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin
Tanrı Egemenliği'ne girmesinden daha kolaydır."
İsa,
tapınma ile ticaretin iç içe olmasına da dayanamamıştı:
12
İsa, tapınağın avlusuna girerek oradaki bütün alıcı ve satıcıları dışarı
kovdu. Para bozanların masalarını, güvercin satanların sehpalarını devirdi. 13 Onlara şöyle dedi: '"Evime dua evi denecek' diye yazılmıştır.
Ama siz onu haydut inine çevirdiniz!"
Tektanrılı
dinlerde tacirler sadece geçmişte değil; gelecekte de lanetlenirler! Örneğin
İncil ’in son bölümü Vahiy bölümünde “gelecekte” tanrısal gazap ile (yani kan
dökümüyle) bir saatte yıkılacak olan ve Babil adıyla sembolize edilen kent de
ticareti (ve buna bağlı olarak zenginliği) ile tanınan bir kenttir:
10
Çektiği ıstıraptan dehşete düşecek, uzakta durup, 'Vay başına koca kent,
Vay başına güçlü kent Babil! Bir saat içinde cezanı buldun' diyecekler.
11
"Dünya tüccarları onun için ağlayıp yas tutuyor. Çünkü
mallarını satın alacak kimse yok artık.
Bir
saatte, tanrının kutsal meleği tarafından yıkılacak tacir kentin bir liman olduğu
da söylenmektedir:
17-18
Onca büyük zenginlik Bir saat içinde yok oldu.' "Gemi kaptanları,
yolcular, tayfalar, denizde çalışanların hepsi, onu yakan ateşin dumanını
görünce uzakta durup, 'Koca kent gibisi var mı?' diye feryat ettiler.
Bilmem bu
kehanetler New York limanındaki Dünya Ticaret Merkezi’ni mi göstermekte? Eğer
bu görüş doğru ise Usame bin Ladin’de tanrının “büyük yetkiye sahip;
yeryüzünü görkemiyle aydınlatacak” (Vahiy 18:1) kutsal meleği olmaktadır.
Tektanrılı dinlerde zenginlik, şıklık, bakım ve seks genelde
aşağılanır. Özellikle kötü kadınlar hep şık, bakımlı ve sekslidir: böylece de
şık, bakımlı ve seksi kadınların genelde kötü olabileceği yolunda mesaj
verilmiş olur. Öncelikle Yahudiliğin ünlü dişi şeytanı Lilith’in (ki, ana
tanrıçanın lanetlenmiş halidir) erkekleri öldürmeden önce “süs-püs” ile
aldattığı inancı vardır: Zohar On Genesis
Yakup’un Yolculuğu
O (Lilith) kendini her çeşit
mücevherle süsler
tıpkı köşede erkekleri aldatmak için poz alan bir fahişe gibi (...)
süsleri erkekleri aldatmak içindir:
saçları yapılıdır, bir gül kadar kırmızı,
yüzü pembe, beyaz
bukleleri
kulaklarının üzerinden döker,
yatağı Mısır
kumaşı ile kaplıdır,
boynunda Doğu’nun mücevherleri vardır, dudaklerı ne zevk veren bir
açılıştır, ne güzel tuzaklar!
(...)
dudakları güzeldir, gül kadar kırmızı, dünyanın en tatlı şeyleri
ile tatlandırılmış.
Morlara bürünür,
Kırk eksi bir sayıda takı ile süslenir.
Benzer bir anlatım Tevrat’taki önde gelen patriark-aseksüel
peygambelerden olan Yusuf’u baştan çıkarttığı öne sürülen Zü- leyha için de
geçerlidir:
aniden o () ceketin yakasına sarıldı ve
“Benimle seviş” dedi.
(Yaratılış 39:12)."o
O ceketin yakasına sarıldı
çünkü Kötülük Yayıcısı kişinin kontrolünü eline geçirir onu güzel
kıyafetlerle süsler ve kendi saçlarını tarayıp
der ki: "Benimle seviş! Bana katıl!"
110. 12 “Potifar'ın karısı Yusufun
giysisini tutarak, "Benimle yat" dedi. Ama Yusuf giysisini onun
elinde bırakıp evden dışarı kaçtı." Şık ve süslü kadınların aşağılanması,
böylccc dc lüks (yani para) ve seksin bir arada lanetlenmesi durumu tcktannlı
dinlerin ilk adımı olan Yunan mitolojisinin yazarı, birçoklarına göre
peygamberi olan Hesiodos’ta da izlenebilir:
Takıp
takıştırıp, kıçını sallayıp
Aklını çelmesin
kadının biri.
Gözü ambarındadır diller döker sana,
Ha kadına güvenmişsin, ha bir hırsıza.
Zengin kent ve ulusların çokluk
“helak edileceği”; ya da bir diğer söyleyişle “darmadağın edilecek” ulusların
hep zengin olduğu, Kuran’da da açıkça söylenmektedir. Bu sözlerden çıkan
sonuca göre yok edilmesi planlanacak ölçüde önde gelen paga- nist kentlerin
zengin olması sanki bir kuraldır!
17 Bir ülkeyi helak etmek
istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına emrederiz;
buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur;
biz de orayı darmadağın ederiz.
Lanetleme,
sadece uluslara -hatta tanrılara- değil, anaerkil krallara dek yansır: Örneğin
Frigya’nın zengin kralı Midas, Yunan kültür ve edebiyatına nasıl geçmiştir
peki? Aç gözlü, dokunduğunu altına çeviren (ki bu yergi, Midas’in ekonomik
alandaki başarısı açısından gerçeği yansıtan bir görünümdür!) adaletsiz, eşek
kulaklı bir insan olarak... Lidya ise karalamadan çok daha büyük ölçüde pay
alır... gerek efsanevi, gerekse gerçek kralları açısından: Öncelikle Krezü-
sü’ün de ait olduğu soyun kurucusu Gyges, efendisini öldürerek kansı ile
evlenip, onun yerine geçen bir haindir Grek Heredot’a göre. Soyun son kralı
Karun’un hakkında ise Pers imparatoru Kiros’u yüceltip, onu aşağılayacak
öyküler yazılmış; öykülerde, Karun’un, Kiros tarafından yakılırken, erkekegemen
Yunan düşünce ve sisteminin en önemli adamlarından olan, kimi zaman peygamber
düzeyine çıkartılan filozof Solon’u överek öldüğü anlatılmıştır... oysa bu
hikaye Halikamas Balıkçısı ve diğer birçok bilgine göre olanaksızdır; çünkü
öyküde Solon. Krezüs'e konuk olarak gelmekte; Krezüs ona dünyanın en mutlu
adamı olduğunu söyletmeye çalışmaktadır. Yani yazının temeli, bu ikisinin
dialoguna dayanır; fakat Balıkçı’ya (ve sanırım çok insana) göre bu dialog,
henüz sekiz yaşında bir çocuk olan Krezüs’ün yaşından dolayı yapabileceği bir
konuşma değildir.
Oysa
anlatılan söylencenin doğru olması olasılığı hiç yoktur. Özellikle Solon İÖ 640
yılında doğuyor ve İÖ 558 yılında ölü' yor. Krezüs 560'da doğuyor, 546'da 26
yaşında ölüyor. Yani Sû' lon öldüğünde Krezüs 8 yaşında demektir.
Yunanlı
yazar Lukianos ise bu iki paganist krala olan öfkesini Seçme Yazılar adlı
kitabında, III. yüzyıl sonlarında yaşamış bir yazar olan Menippos’un ağzından
kusmaktadır. Kısa hikayede Midas, Krezüs ve Menippos cehennemde karşılaşırlar;
Lukianos, Seçme Yazılar - Öbür Dünyada Konuşmalar II
(Menippos konuşuyor) (...) Tiksiniyorum bu alçaklardan.
Edepsizler, hayatlarını kötülükle geçirdikleri yetmiyor gibi ölümlerinden
sonra da yeryüzündeki zevklerini, sefalarını arıyorlar, gene ille onları
istiyorlar. Benim keyfim onları rahatsız etmek. Önceki satırlarda dile
getirdiğim gibi, Lidya’nın efsanevi kralları da karalanır Yunan mitolojisinde.
Günümüz batı kültürünün konuşma lisanına en bıktırıcı ve acı verici durumları
tanımlamak için kullanılan deyim olan “Tantalos İşkencesi” deyimindeki Tan-
talos, sözde zenginliği nedeniyle gurura kapılmış bir kraldır (öykünün daha
girişinde bile onun da zenginliği ve tanrılarla boy ölçüşebilecek gücü
vurgulanmış olur). Zeus da krala ceza vererek onu cehennemde açlık ve susuzluğa
mahkum eder. Gerçek nedenin gurur değil, farklı bir inancın, seks tapımının,
yaygınlığı olduğunu ise iki önemli bilgin şöyle açıklarlar.
Hey
Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı, s.220
Tantalos eski matriarkal, yani erkeklerin değil, kadınların buyruk
oldukları anaerkil bir sosyal sistemin uygulandığı bir toplumun üyesiydi.
İzmir'deki mezarının üzerine dikilen koca fallus -erkek üreme organı- buna
işarettir.'"
Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat - Tantalos
"Gerçek neden başka olsa gerek: Tantalos da, öbür Anadolulu
tanrı ve kahramanlar gibi, Olymposluların düzenine aykırı düşen bir din ve
efsane çemberinin kişileridir. Anaerkil bir düzeni, ana tanrıçanın egemen
olduğu bir din görüşünü simgeler. (...) Başka bir din ve düzen adına baş
kaldırdıkları içindir ki cezaya çarptırılmışlar, lanete uğramışlardır."
Üstelik Tantalos, artık yakından tanıdığımız bir kraliçenin
oğluydu:
Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı, s.217
Lidya kraliçesi Omphale aynı zamanda İzmirli Tantalos'un anasıydı.
.
111 Bu mezar
taşı. Lidya'daki Priapus tapımının yaygınlığını da gösterir. Lidya ve seks
tapımına öfke öylesine büyüktür ki, Tanta- los’un oğlu ve kızı lanetlerden pay
alır: Oğul Pelops, Zeus’un kardeşi Poseidon’un “oğlanı” konumuna sokulur
(tektanncıhk öncesindeki baştanrılann ana tanrıça inancını yok edemedikleri
için mitolojilerde onlarla evlendiklerini ve tecavüz etiklerini görmüştük;
Pelops’a uygulanan da aynı davranıştır). Tanta- los'un kızı Niobe sözde
kendisinin daha doğurgan olduğu konusunda tanrıça Leto’ya küstahlık etmiştir.
Böylece oniki çocuğu öldürülür, Niobe de bu acı karşısında ağlamaktan taş olur.
Ni- obe’nin taş olmuş halinin Manisa’da bulunduğu ve bu taş-cese- tin “Ağlayan
Kaya” olduğuna inanılır. Niobe’nin Kibele ile ilişkisi ise incelemecilerin
dikkatinden kaçmamıştır:
Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat - Niobe
Ama (Niobe’den) birkaç kilometre ötede, Sipylos dağının
yamaçlarında, çaldıklar arasında başka bir kaya, ana tanrıça Kybele'nin anıtı
vardır Manisa'da. (...) Bunlar hep aynı inanç dncirinin halkalarıdır. Niobe
kayasının biraz ötesinde Mesir bayramı kutlanır bugün de Manisa'da, bir bahar,
bir bereket bayramıdır bu.
Psikolojideki
örümcek korkusunun bilim literatüründeki adı olan Araknofobia da, adını bir
Lidyalı kızdan almıştır: Arakh- ne’den. Arakne de sözde Athena’dan daha iyi
nakış işlediğini söyleyerek küstahlık etmiş, bu nedenle Athena tarafından bir
örümceğe çevrilmiştir. Arakne’nin kardeşi Phalanx ise tanrılardan daha üstün
bir yetenekle silah yaptığını söylediği için; Di- onysos’un alayının üyesi
Lidya’lı satir Marsyas ise flütü Apol- lo’dan daha güzel çaldığı için derisi yüzülerek;
Omphale’nin kocası Tmolos -aynı Attis gibi- yaban domuzu tarafından öldürülür.
Anaerkil
Truva da -tıpkı Lidya ve Frigya gibi- hedef ülke olduğu için lanetlenecekler
listesinde görülür: Örneğin Pelops’un Poseidon’un tecavüzüne uğraması gibi, Truva
veliahtı Ganymedes de, Zeus tarafından kaçırılır ve Olimpos’ta Zeus’un oğlanı
ve tanrılara şarap sunucu yapılır. Bizim sevgili Lukianos, Ganymedes için de
vecizelerini döktürmekten geri kalmaz tabii!
Lukianos, Tanrıların Konuşmalan-IV,
Zeus ile Ganymedes, s.16
Ganymedes: Gece nerede yatacağım?
(...)
Zeus: (...) Ben seni birlikte
uyuyalım diye kaçırdım.
Ganymedes: Sen yalnız uyuyamaz
mısın? Benimle uyumayı daha mı hoş buluyorsun?
Zeus: Evet, hele senin gibi güzel
bir oğlanla Ganymedes.
(...)
Ganymedes: (...) Ben durmadan döner
seni rahatsız ederim.
Zeus: Sen beni
uyutmaz, benimle birlikte uyanık oturursan en hoşu o olur işte. Bende seni hiç
durmadan öper, hiç durmadan sarılirım sana!
Lukianos, Tanrıların Konuşmaları-V Zeus ile Hera, s.18
Hera: 1da dağından
kaçırdığın şu Frigyalı oğlancığı buraya getirdiğnden beri bana baktığın olmuyor
Zeus. (...) Baştan çıkardığın diğer kadınları yine yeryüzünde bırakıyordun, o
piçi ise sen buraya dek taşıdın. (...) Hem sen ne zaman onun elinden bardağı
alsan, önce bütün tanrıların gözleri önünde öpmesen olmuyor, o öpücük sana
nektardan daha tatlı geliyor. Bazen de bardağa dudağını değdirip geri verdiğin
oluyor; çocuk da içti- mi yine istiyorsun, tam onun ağzını değdirdiği yeri
seçiyor, ondan kalanı tadını çıkara çıkara bir dikiyorsun. Hem içip, hemde
öpesin diye. (...) Bari bir de nikah et de büsbütün kır kalbinimi.
Truva savaşlarının cesur kralı
Priamos’un oğlu Triolos da, ama bu kez mitolojide değil, gerçek dünyada,
Akhilleus’un te- cavüzüne uğrar ve öldürülür. Karısı Hekabe (Frigyalı ’dır), on
dokuz çocuğu öldürülünce köpek gibi gece gündüz uluyan figüre dönüşür; kardeşi
Antigone ise saçlarının, Zeus’un karısı He- ra'dan güzel olduğunu söylediği
için saçları yılana çevrilir.
Bu saldırıların
en çarpıcısı da sanırım kızları Polyksene’ye uygulanandır; çünkü Polyksene,
Akhilleus’un ruhunun arzusu sonucu kurban edilir! Artık sadece bir ceset, ya da
hayalet olan Aşil'in bu arzusunu orduya duyuran ise oğlu Neoptolemos'tur.
Babası ona bu isteğini rüyasına girerek anlatmıştır. Görüldüğü gibi öyle bir
yiğit komutan ki Aşil, emirlerini öte dünyadan bile vermektedir. Emir yerine
getirilir ve gencecik bir kızın kanıyla güçlenen muzaffer ordu rahatça ülkesine
döner (ve bir dipnot: Aynı muzaffer ordu, yola çıkmak için de bir genç kızı
kurban etmiştir... Komutan Agamemnon'un kızı İphigenia'yı!) Yunanlılar ve
onların destekçileri Batılı dostlar, bu kurban olayının gerçek değil,
mitolojik bir oluşum sayılması gerektiği hakkında kitaplar döşendiler. Balıkçı
gibi araştırmacılar ise bu mitin gerçek olaydan yansıdığını ve o zamanlarda
-günümüzde uygarlığın güneşi sayılan- Yunanlıların tanrılara insan kurban
ettiklerinin kanıtı olduğunu öne sürdüler. Kimse savını tam olarak kanıtla-
yamadı ama gün geldi Çanakkale’deki kazılardan birinde bir lahit bulundu. Bu
lahitin dört yüzünde de Polysene'nin kurban edilişini gösteren kabartmalar
vardı! Lahitin bulunduğu tümülü- sün adı ise Ktzöldün tepesiydi günümüzde bile!
Kinyras da Yunan öykülerine lanetli
kral biçimde yansır; Kızlan Afrodifin lanetine uğrayıp önlerine gelenle cinsel
ilişki kuran azgınlar şeklinde gösterilirler; Kinyras ise kızıyla yatmış beh-
bat kral olarak... Kinyras’ın kızından olan oğlunun bir diğer bolluk ve özgür
seks tanrısı Adonis olması ise çok şey ifade eder.
Akdeniz ve Ege'li
anaerkil erkekler olan Satirler, şehvet azgını garip yaratıklar; Dionysos
tapınıcıları Bakkhalar, deli kadınlar olarak tanıtıldılar. Eski dinin ulu
deniz tanrıçaları olan İno ve deniz tanrısı oğlu denize atlayıp intihar
ettirilirler; bir diğer deniz tanrısı Semele yakılarak yok edilir. Dionysos
tam doğarken öldürülür; Zeus tarafından yeniden biçimlendirilerek do- ğurulur.
Attis öldürülür, Şiva’nın penisi kesilir.
Jbranileri “kölelik altında ezen” bu
nedenle Musa’nın kavmi zulmünden kurtarmak için çöle çıkarttığı firavunun ise
genelde II. Ramses olduğu öne sürülür. Tektanrılı dinlerde baş uğursuz olarak
lanetlenen (örneğin İslam’da “fıravn” adıyla lanetlenir) bu kral hakkında tarih
bilimi ise bambaşka şeyler söylemektedir.
Mısır Tarihi,
Erik Hornung, s.116
II. Ramses, (...) atmışaltı yıllık
iktidarı sırasında sürekli üstün başarılara imza atan bir firavun olur.
Kanımca bu başarılarının bize en
anlamlı gelecek olanı ise daha önce benzeri yaşanmamış bir birleşime neden
olmasıdır, çünkü onun zamanında Mısır’ın ezeli
düşmanı Hitit devleti ile ilk resmi barış antlaşması imzalanmış; iki düşman
hanedan arasında evlilikler düzenlenmiş; üstelik bu evlilikler resmi olarak
değil, kral ve kraliçeler karşılıklı yazışarak -tanışarak- oluşmuş; dostluk
öylesine ilerlemiştir ki, Hitit kralı III. Hattuşili kendisine Mısırlı
hekimlerin bakmasını isteyebilmiştir.
Ülkenin birçok tapınağında bu
mucizevi olaya ilişkin tasvirler yapılır, Mısırlıların ve Hititlilerin kardeş
oldukları ortak ziyafetlerle vurgulanır; böylece güneş tanrısının tüm halklar
için parladığı inancı geçici de olsa siyasal gerçek olur (...) (s.118)
Sözün özü, Hititlerle barış kadar Libyaltlar ve Nübyelilerin de
kontrol altında tutulmasıyla Mısır onlarca yıl süren barışa ve büyük bir
ekonomik güce II. Ramses zamanında kavuşur. Tektanrıcılann Düşük
Lanetli
paganistlerin uygarlık düzeylerini kısaca tanıdıktan sonra bir kez de, tektanrı
dininin, seçilmiş kullarının ülkelerine göz atalım. Bu ülkelerindeki uygarlık
ve bolluk miktarı ile ön- cekilerinkini karşılaştırmakla bazı sonuçlara
varabiliriz.
Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı, s.40
(Atina’da)
Kızlar için jimnazyum, okul, öğretim yoktu. Evlerde, evlerin kadın bölümü,
harem bölümüydü. Burada Atina’nın o zamanki atasözlerinden birkaçını anmanın
yeri geldi: -Çarşıda ve sokakta bir kadın görürsen, bu kimin karısı ya da kimin
kızı diye değil, bu kimin ninesi diye sorabilirsin; çünkü ihtiyarlamamış bir
kadının çarşıda, sokakta görülmesi çok ayıp sayılırdı. (...) Kızlar ancak ana
babalarıyla, evli kadınlar da ancak kocalarıyla yemek yiyebilirlerdi.
Evliliklerinde sevginin yeri yoktu, -sevmek için bir oğlan, çocuk yapmak için
de kadın gerekir- “
Anadolu’nun Sesi, Halikarnas Balıkçısı, s.74
Megaron sözcüğü
Hellen ce ev demektir. Türkçe'deki mağara sözcüğü Megafondan gelmektedir;
çünkü megaronların çoğu mağaradan ibaretti.
Hellenistan
şehirleri ve özellikle Atina cambıl cumbul rast- gele yapılmış bir çamur evler
kargaşalığıydı. Akarsu yoktu. Lağım yapma adeti Anadolu'da Etrüsklerden kalma
bir âdetti.(...) Herkes işini sokak köşelerinde yapıyordu. Sokrates bile enta-
rimsi kitonunu kaldırıyor ve "keyo" diyerek küçüğünü de, büyüğünü de
sokakta yapıyordu.
Kadın
özgürlüğünü kısıtlayan tüm halklar gibi Yunanlılar da cinselliği sanıldığı gibi
özgürce yaşamazlardı. Örneğin Anadolu’da “alabildiğine” ortada olan
çıplaklığı, yaptıkları heykellerle “namuslu” kılmaya çalışırlardı. Anadolu
kökenli tanrıların penisleri iri ve kırmızı renkli olarak resmedilirken, Yunan
tanrı ve atletlerinin heykellerinin penisi başparmak kadardı. Oysa ilk ve orta
öğretimdeki yetersizlik nedeniyle sıradan insan bu heykellere bakarak
Yunanlıların çıplaklığı sansürsüz yansıttığını sanır. Gerçek ise bunun
tersidir.
Sex or Symbol?
Erotic Images of Greece and Rome, Catherine Johns
Sanatsal
kanıtlar, Yunan ve Roma uygarlıklarında büyük penislerin estetik olarak
rahatsız edici olarak algılandığını gösterir. Klasik heykellerde erkeğin ideal
güzelliği olarak cinsel organları olağanın bile altında tasarımlanmışım
Rodos heykeli
özgürlük heykeli kadar yüksek olsa da penisi miniciktir. Helios adına
Rodoslular bir savaşı kazanınca yaptılar
Aslında
bu görünüme de şaşmamak gerek; çünkü Yunan mitolojisi olarak bilinen antik
Yunan dininin kutsal kitap yazan - Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat gibi
birçok araştırmacıya göre peygamberi- Hesiodos’un bir diğer kitabındaki
görüşleri çok anlamlıdır:
Hesiodos, İşler ve Günler 373
Takıp
takıştırıp, kıçını sallayıp aklını çelmesin kadının biri;
Gözü ambarındadır diller dökerken sana,
Ha kadına güvenmişsin, ha bir hırsıza.
Persler
de, tıpkı Yunanlılar gibi, kadına değer vermezlerdi... ye kültürlerinde
neredeyse Yunanlılar kadar “oğlancılık” da yaygındı:
Persler
(...) genç oğlanlarla ilişki kurma huyunu Yunanlılardan almışlardır. Evlilik
hayatına gelince, her birinin birkaç nikahlı karısı olduğu halde çok sayıda
cariye satın alırlardı.
İranlı
kadınlar kocalarının yatağına sıra ile girerler. (3:69)
Persler
arasında kadından farksız sayılmak en büyük hakarettir. (9:107)
Pers
şefleri, gemileriyle gelip İonia (Anadolu’da
Yunanlılıkları tartışma konusu olan kavim) gemilerinin karşısına dikildikleri
zaman, İonialdara karşı savurdukları tehditlerin hepsini gerçekleştirmişlerdir.
Bir siteye girdikleri zaman en güzel oğlan çocukları ve çocuk yapabilecek
erkekleri iğdiş edilmek üzere ayırıyorlardı; en güzel kızlar.büyük kralın
sarayına gidiyorlardı. Aynı anda kentleri ve tapmakları ateşe veriyorlardı.
(6:32)
Persler,
bolluk içinde yaşayan bir ülke de değildi sanıldığı gibi. Örneğin Dionysos’un
kutsal kitabı Bakkhalarda Lidya ve Frigya’daki bolluk ile, Pers ülkesindeki
bereketsizlik, ilginç bir cümle ile vurgulanmıştı:
Lidya'nın, Frigya'nın altın yatağı
ovalarından geliyorum.
Gezip gördüm
Pers ülkesinin güneş yanığı bozkırlarını
(...)
istedikleri kadar değil, buldukları kadar yiyorlar, zira toprakları taştır.
Şarap içmesini bilmezler; içkileri sudur; ağızlarını tatlandırmak için
incirleri ya da başka şeyleri yoktur. (...) . Gerçekten de Perilerin,
Lidyalıları yenmeden önce tek bir lüksleri ve iyi birşeyleri yoktu.
İbraniler
İbretlilerin
seçilmiş kavim oldukları göz önüne alınırsa, yaşadıkları ortamın, tektanrının
kullarına vereceği ayrıcalıklı konumun prototipi olabileceği ortadadır; çünkü
Tevrat’ın ilk bölümünden başlayarak tektanrı onlarla sürekli “ahitleşmiş”, devamlı
onları benzersiz kılacağı yönünde sözler vermiştir. Bu sözlerin tutulup
tutulmadığı hakkında sonuca varmak için ise uzun uzadıya incelemeler yapmaya
gerek yoktur; çünkü İbranilerin, çöle çıkışlarının 3. ayından başlayarak, tam
kırk yıl boyunca insanoğlunun en korktuğu belalar sayılan açlık, susuzluk,
savaş ve salgın hastalıkla yüzleşmeye başlamış oldukları bilinmektedir. Bu
listeye, tanrısal cezalar adı altında biner biner yakılarak, diri diri
gömülerek, bulaşıcı hastalıklarla kırılarak ve ne olduğu asla anlaşılamamış
“veba” ile öldürülmeleri ise dahil değildir. Önlerine çıkan zorluklara
kullanamadıkları içindir ilahi cezalar... oysa tanrı onları zorluk dolu bir
ortama değil, “süt ve bal akan” diyarlara götüreceğini söyleyerek yaşadıkları
mekandan -Mısır’dan- çıkarmıştır:
Tevrat,
Çıkış 3:
8
Bu yüzden onları Mısırlılar'ın elinden kurtarmak için geldim. 0
ülkeden çıkarıp geniş ve verimli topraklara, süt ve bal akan ülkeye, Kenan,
Hitit, Amoı; Periz, Hiv ve Yevus topraklarına götüreceğim.
17
Söz verdim, sizi Mısır'da çektiğiniz sıkıntıdan kurtaracağım; Kenan. Hitit,
Arnor, Periz, Hiv ve Yevııs topraklarına, süt ve bal akan ülkeye götüreceğim.
Vaadler
bol olsa da, çöle çıktıktan kısa süre sonra gerçekler ortaya dökülür; böylece
refah ve bolluğu gösteren pusula yön değiştirir; “süt ve bal akan” diyar olarak
yeniden Mısır’ı işaret etmeye başlar:
13
“Bizi çölde öldürtmek için süt ve bal akan ülkeden çıkardın. Bu
yetmiyormuş gibi başımıza geçmek istiyorsun.
14 Bizi süt ve bal akan ülkeye
götürmediğin gibi mülk olarak bize tarlalar, bağlar da vermedin. Bu adamları
kör mü sanıyorsun? Hayır, gelmeyeceğiz.
Tanrı
ise hâlâ İbranileri suçlamaktadır; çünkü ona göre İbra- nilerin çölde, kırk yıl
boyunca ardı arkası kesilmeden yüzleştikleri belalar, kendinin benzersiz
gücünü gösteren “harika’lardır:
36 Halkı
Mısır’dan çıkaran, orada, Kızıldeniz’de ve kırk yıl boyunca çölde belirtiler ve
harikalar yapan oydu.
39
"Ne var ki, atalarımız onun sözünü dinlemek istemediler. Onu reddettiler,
Mısır’a dönmeyi özler oldular.”
İnsanların
“harika” anlayışı tannnınki ile örtüşmemektedir... hem de sadece sıradan
insanlarınki ile değil; seçilmişlerinki bile; çünkü Hakimler’den Gideon dahi,
ortada harika olmamasından yakınmaktadır!
12
Ve kendisine (Gideon’a) RABBİN meleği görünüp
ona dedi: Ey cesur yiğit, RAB seninle beraberdir. 13 Ve Gideon dedi:
Ah, efendim, eğer RAB bizimle beraberse, niçin bütün bu şeyler başımıza geldi?
Ve atalarımızın: RAB bili Mısırdan çıkarmadı mı? Diyerek bize anlattıkları
bütün enun harikaları nerededir? Fakat RAB şimdi bizi attı, ve bizi Midyaııın
eline verdi,"
Seçilmiş
kul olmanın birçok handikapmın bulunduğu belki de en fazla Levililer adlı oymak
bazında görülür. Levililer seçilmişlerin, seçilmişleri; yani İbraniler
arasından seçilmiş tek kavimdir. Öyle ki, Ahit Sandığı’nı taşıma şerefi Rab
tarafından onlara verilmiştir:
8 O
zaman RAB, kendi Antlaşma Sandığı'nı taşıması, kendisine hizmet etmek üzere
önünde durması ve O'nun adıyla kutsaması için Levililer oymağını ayırdı. Bugün
de aynı görevi yapıyorlar.
Levililerin
seçilmelerinin gerisinde kendilerini Rab’e büyük bir “iştiyakle” adamış
olmaları da bulunabilir:
27
Musa şöyle dedi: “İsrail'in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını
kuşansın. Ordugahta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını
öldürsün.' “
28 Levililer Musa'nın buyruğunu yerine
getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü.
29
Musa, “Bugün kendinizi RAB'be adamış oldunuz" dedi, Herkes öz
oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bugün
Rkli
sizi kutsadı.’’ Oysa seçilmişleri bekleyen gelecek
hiç de parlak değildir; çünkü işgal edilmiş topraklar dağıtılırken, Levilier
pay alamaz:
9
Bu yüzden (Levilerin kutsanmış olması
yüzünden) Levililer, kardeşleri olan öbür oymaklar gibi pay ve mülk
almadılar.
Kendilerine
pay verilmeyen Levililer seçilmişliklerinin ayrıcalığını gelecekte diğer
kavimlerin yardım ve desteğine muhtaç şekilde yaşayarak realize ederler...
Öylesine ki, artık onlar dul kadınların, yabancıların ve öksüzlerin içinde
bulunduğu “yardıma muhtaçlar” sınıfında yaşamaktadırlar... ve açtırlar:
27
Kentlerinizde yaşayan Levililer'i yüzüstü bırakmayın. Onların sizin gibi
payları ve mülkleri yoktur.
29 Öyle ki,
sizin gibi payları ve mülkleri olmayan Levililer, kentlerinizde yaşayan
yabancılar, öksüzler, dul kadınlar gelsinler, yiyip doysunlar.
12
Üçüncü yıl, ondalığı verme yılı, bütün ürününüzün ondalığını bir
yana ayırın. Ayırma işini bitirdiğinizde, ondalığı Levi- liler’e, yabancılara,
öksüzlere ve dul kadınlara vereceksiniz. Öyle ki, onlar da kentlerinizde yiyip
doysunlar.
Çöl sürecini
bir yana bıraksak bile, Yahudi tarihi boyunca ne zaman tanrıya bir dönüş olsa,
ardından bir kayıp geldiğini görürüz. Çok açıktır sonuçlar, Tevrat’a -bu yönde
bir dikkatle- göz atmakla bile ortaya çıkabilir. Bu durumun en traji-komik
örneği ile ise sanırım Yahuda kralı Yoşiya karşılaşmıştır:
Kral Amon’u
devirip onun yerine kral olan Yoşiya zamanında paganizm tüm hızı ile
sürmektedir. Ama krallığının 18. yıhn- da Yoşiya büyük bir tektanncılık atağı
geliştirir. Rab ile yeni bir anlaşma yapar; tüm eski inançların rahiplerini
öldürür, idolleri yakar, tapınakları yıkar... öylesine coşar ki;
Tevrat, 2 Krallar 23:
/6 Yoşiya çevresine bakındı. Tepedeki mezarları görünce,
adamlarını gönderip mezarlardaki kemikleri çıkarttı. Olacakları önceden
bildiren Tanrı adamının açıkladığı RAB'bin sözü uyarınca, kemikleri sunağın
üzerinde yakarak sunağı kirletti.
20 0 kentlerdeki tapınma yerlerinin bütün kâhinlerini sunakların
üzerinde kurban etti. Sunakların üzerinde insan kemikleri yaktıktan sonra
Yeruşalim'e döndü.
5
Kâhinlerin
kemiklerini kendi sunaklarının üstünde yaktı. Böyiece Yahuda ve Yeruşalim'i
arındırdı.
Ölü kemiği yakarak arındırma anlamındaki bu seçkin tutumunu ise
Rab onayladığını belirtir:
25
Ne
ondan önce, ne de sonra onun gibi candan ve yürekten var gücüyle RAB'be
yönelen ve Musa'nın yasasına uyan bir kral çıktı.
Tektanrıcılar Yoşiya sayesinde büyük
bir zafer kazanmışlardır. Yoşiya, kendi halkından insanları, sadece farklı bir
inanç sahibi oldukları için, pagan rahipleri sunakların üzerinde boğazlatarak
kutsallaşmış; ve Tevrat’a “candan ve yürekten var gücüyle RAB'be yönelen
bir kral" olarak geçmiştir. O da bir seçkindir artık. Konumunun
verdiği güven ile dinsiz Mısırlılara savaş açar. Hizmetinde olduğu tanrı
onunladır ne de olsa... Oysa işler yine beklendiği gibi gelişmez! Firavun II.
Neko onu yener... üstelik öldürür! Artık Yahuda devleti Mısır’a ağır bir vergi
ödemek zorundadır. Rabbin seçtiklerine yönelik davranışında, işin içinden
çıkılmaz bir gariplik olduğu artık reddedilemez şekilde ortadadır. Krallık
ümitsizlik ve çaresizlik içindedir:
2012: Marduk’la Randevu, Burak Eldem, s.504
Bu gerçekten büyük bir şok olmuştu Yahuda için. Din adamları da
vahiyler yoluyla Tanrı’dan haber almaya çalışıyorlar, içine düştükleri durumun
nedenini sorgııluyorlardı telaşla. Yahve’yi tektanrı olarak ilan etmişler,
bütün diğer dinleri Yahuda’dan silmişler, Kudüs’teki tapmağı yeniden
canlandırmışlardı. O halde onlarla birlikte olması gereken tanrıları bu ağır
yenilgiye nasıl ve niçin izin vermişti? (...) Uzunca bir süre peygamberler,
ülkenin başına gelenleri Yahve’ye ve onun kurallarına saygı gösterilmediği
için yaşanan cezalar olarak yorumlamışlardı. Ancak bu kez olanları bu mantıkla
açıklamak oldukça zor görünüyordu
Görülmemekte
direnden “tektanrı-acı” yakın ilişkisinin bu ne ilk, ne de son tezahürüdür.
Dikkat edilecek olursa bu oluşum, ilk tektanrıcı kral-peygamber Akhenaton
döneminden beri değişmemektedir. Önceki sayfalardan anımsayacağınız gibi Mısır,
Akhenaton zamanında parçalanmanın eşiğine gelmiş, Akhenaton’un iktidardan
“apar topar” uzaklaştırılması sonrasında felaketin sınırından dönülmüştür. Bu
somut gerçek, soyut ortamların -yani metafizik planın- gerçekleri ile de doğrulanabilir;
çünkü anımsayacağınız gibi yine bu firavun zamanında büyük bir veba salgını
olmuş, Akhenaton kızını bile bu salgında yitirmiş, paganizme dönülünce veba
salgını da geçmiştir. Book of Jasher’da ise vebayı tektanrının yolladığı açıkça
söylenmektedir. Ayrıca tanrının mekanı Ahit Sandığı yüzünden Harun, iki oğlunu
kaybetmiş; Yakup’un yaşamının bir bölümü oğlu için - kör olana değin- ağlamakla
geçmiştir. Kutsallıkla kıtlık da sanki birlikte gidiyor gibidir. Örneğin
ilkpatriark İbrahim, tanrı tarafından seçilir seçilmez (esprili bir yaklaşımla,
bu olayı kutlar gibi!) ülkede kıtlık başgösterir:
1
İbrahim'in yaşadığı dönemdeki kıtlıktan başka ülkede bir kıtlık Ma oldu. Ishak
Gerar'a, Filist Kralı Avimelek'in yanına gitti.
Benzer
bir kıtlık Yusuf’un Mısır firavununa-vezir olmasıyla da ortaya çıkar. Fakat
firavunun rüyasını doğru yorumlayan Yusuf, sözde gelmekte olan kıtlığı bilir.
Kıtlığı bilip bilmediği açık olmasa da, bu durumu büyük bir kazanca
dönüştürmeyi başarmıştır Tevrat’a göre. Öyle ki, ambarlara önceden tahıl
yığmış; kıtlık gelince bunları Mısırlılara önce para, paraları tükenince davar,
davarları tükenince toprak karşılığı satmıştır.
Kıtlık, yıkım, veba vb. gibi
özelliklerle oluşan bu kasvetli görünümün bir de ters yüzü vardır; bu ters yüz,
dönek krallar bazında, en çarpıcı şekildeyse Süleyman’ın hayatında izlenir.
Bilindiği gibi Süleyman sadece bir kral değil, tektanncı bir peygamberdir de.
Oysa Süleyman başa geçtikten kısa süre sonra halkını paganizme -Astarte
tapımına- döndürmüştür.
Bible Dictionary, M. G. Easton
Süleyman zamanında fahişeler
sokaklarda açıkça dolaşmalarına karşın geçenler Tevrat, Süleyman’ın
Özdeyişleri bölümünde ağır başlı şekilde uyarılırlar.
Tevrat, Süleyman’ın Özdeyişleri
14-15 Evinin kapısında, Kentin en
yüksek yerinde bir iskemleye oturur; Yoldan geçenleri, Kendi yollarından
gidenleri çağırmak için, (...)
Günahkârlığı nedeniyle Süleyman,
Tevrat’ta lanetlenmişler listesinde yer almış; buna rağmen tarihe
peygamberliğinden çok - kral Karun, Midas ve Kinyras gibi- zenginliği ile
geçmiştir. Öyle ki, hâzineleri ile ilgili birçok film yapılmış, romanlar
yazılmış; nice araştırmacı hâzinelerini bulabilmek için yollar katetmiştir.
Süleyman’ın yaptıkları da Rab tarafından lanetlenmiştir gerçi; ama gariptir,
lanetlenen kendi değil, oğlu Rehavam'dır!
9-70 İsrail'in
Tanrısı RAB, kendisine iki kez görünüp, “Başka ilahlara tapma!" demesine
karşın, Süleyman RAB'bin yolundan saptı ve O'nun buyruğuna uymadı. Bu yüzden
RAB Süleyman'a öfkelenerek,
11
"Seninle yaptığım antlaşmaya ve kurallarıma bilerek uymadığın
için krallığı elinden alacağım ve görevlilerinden birine vereceğim” dedi,
12
"Ancak baban Davut'un hatırı için, bunu senin yaşadığın sürede
değil, oğlun kral olduktan sonra yapacağım.
Rab sözünü
tutar, Süleyman’dan sonra krallık ikiye bölünür. Süleyman vebasız, kıtlıksız,
zevk içinde yaşadığı ile kalır.
Olaya
daha geniş bir açıdan bakılırsa, seçilmişlerin çok geniş bir yelpazede
kaybettiğini de görebiliriz; çünkü İbraniler sonunda ulus olarak da
yıkılmışlar, esir edilmişler, Ahit Sandı- ğı’nın benzersiz tapınağını, hatta
belki de Ahit Sandığı’nın kendisini yitirmişlerdir... oysa Rab, zaptedecekleri
topraklarda hep sevinç ezgileri; düşmanlarına ise utanç vaat eder... çünkü
İbra- nilerle birlikte yaşayacaktır:
13
Çünkü RAB Siyon'u seçti. Onu konut edinmek istedi.
14
"Sonsuza dek yaşayacağım yer budur" dedi, “Burada
oturacağım, çünkü bunu kendim istedim.
15
Çok bereketli kılacağım erzağını, Yiyecekle doyuracağını
yoksullarını. Kurtuluşla
donatacağım kâhinlerini; Hep sevinç ezgileri söyleyecek sadık kulları.
16
Burada Davut soyundan güçlü bir kral çıkaracağım, feshettiğim
kralın soyunu Işık olarak sürdüreceğim.
17
Düşmanlarını utanca bürüyeceğim, Ama onun başındaki taç
parıldayacak."
Oysa
işler yine beklendiği gibi gelişmez! Krallık kısa sürede güneyde Yahuda ve
kuzeyde İsrail olarak ikiye bölünür. Ama değişen bir şey yoktur; çünkü savaş ve
sürtüşme ortamı bu kez de iki krallık arasında sürmeye başlamıştır:
Kuzeyde
merkezi Samaria olan İsrail devleti; güneyde merkezi Kudüs olan Yahudi devleti
birbirinden ayrıldı. Bunların birbirleri ile yaptıkları bitip tükenmez
savaşlarından Mezopo- tamyahlar yararlandı.
Kuzeydeki
İsrail devletinin ömrü çok kısa sürer: Asur kralı II. Sargon İÖ 722’de başkent
Samara'ya girip kenti yağmalar; İsrail krallığını yıkar; halkı köle eder.
Yahuda krallığına ise İÖ 586'de Babil kralı Nabukadnezar tarafından son
verilir; İbraniler zincirlere vurulup Babil'e sürülür. Bu yıkımın çok daha ciddi
bir boyutu da vardır: Babilliler, Ahit Sandığı için, kral Süleyman tarafından
içi altın kaplanarak yapılmış tapınağa da girerler. Kazanlar ve altından
yapılmış tüm tapım araç-gereçlerini yağmalarlar. Ahit Sandığı’nın “akıbeti” ise
meçhuldür. Kimi incelemeci Babilliler tarafından alındığını, kimisi ise
Babillilerin tapınakta bulamadığını öne sürmektedir.
Bu
felaketten sonra İbraniler bir daha kendilerini toparlaya- mazlar:
İskender ve
Ptolemaios zamanında İbrani ileri gelenleri kitleler halinde Mısır'a geldiler.
Zamanla buradan Kuzey Afrika ve Ispanya'ya geçtiler. Yunanlılardan sonra Suriye
ve Filistin'e Romalılar hakim oldu. Bu sırada milyonlarca İbrani, Roma askerleri
tarafından yok edildi. (...) XIII. yy.da İngiltere, XIV. yy.da Fransa, XV.
yy.da Ispanya'da büyük kitleler halinde bulunan Yahudiler kovuldu.
İkinci Haçlı
Seferlerine katılan Pierre l'Hermite Almanya'dan başlayarak Yahudileri
kılıçtan geçirir; 1. Dünya Sava- şı’nda Ruslar, 2. Dünya Savaşı'nda
Hitler en çok Yahudilerle uğraşırlar... Dünya üzerinde en çok soykırıma ve
işkenceye uğrayan millet Yahudiler değil midir?
Her nedense bir
türlü göze çarpmayan, bu nedenle de sorgu- lanamayan, ama insan kanının bitip
tükenmeden dökülmesine ortam yaratan bir diğer traji komik durum daha vardır:
Tektann, bir yandan dinin, diğer inançlara karşı korunması adına öldürmeyi
emretmektedir; diğer yandan bir sonraki dinine uymayanları kafir olarak
algılayıp öldürülmelerini buyurmaktadır!.. Böy- lece insanlar garip bir paradoksa
sıkışıp, tann adına bitmez tükenmez şekilde birbirlerinin kanını dökmeyi
sürdürürler.
Tektanrının
ikinci dini olan Hıristiyanlığın da en çok Yahu- dilere saldırmış olması
ortadaki fenomeni inanılmaz boyutlara taşır. İsa’yı Roma valisine şikayet
ederek çarmıha gerilmesine neden olanlar Yahudiler oldukları halde, Romalıların
İsa’ya “Yahudi peygamberi” demeleri ise olayın bir diğer şaşkınlık yaratıcı
boyutudur. Oysa Yahudiler suçsuzdur belki de; çünkü ispiyonculuklarının
gerisinde tanrılarının emirleri doğrultusunda davranarak, inançlarını koruma
gayretleri yok mudur? Oysa tanrı onlara yine de öfkelenmiştir!
İncil, Resullerin İşleri 7*.
53 (...)Adil Olan'ın geleceğini önceden bildirenleri de öldürdüler.
Melekler aracılığıyla buyrulan Yasa’yı alıp da buna uymayan sizler, şimdi de
Adil Olan'a ihanet edip O'nu katlettim:! Hıristiyanlar
Romalıların elinden kurtulup etkin bir konuma gelir gelmez insanları içki, seks
ve ana tanrıçadan korumak adına kolları sıvarlar; eski dinlerine sadık kalmak
isteyen kadınları cadı diye diri diri yakarlar; kendi dinlerinin din adamlarına
ömür boyu cinsel ilişki kurmayı yasaklarlar; geceleri belki "ıslak
rüya" görürler diye cinsel organları üzerine haç bastırarak uyuturlar;
rahipler, akıllarına gelen en küçük bir cinsellik düşüncesi nedeniyle
"temel ekipmanlarından" olan kırbaçlarla kendi kendilerini
kırbaçlarlar; sonuç olarak bugün kilisenin kabul ettiği nice olağan davranışı
bile cezalandırmak adına sekiz milyon insanın canını -benzeri daha sonraları
sadece Aryan Na- zilerde görülecek- korkunç/ dehşet verici/ sapıkça
işkencelerle alırlar. Fakat gariptir ki ortalık yine arınamaz; huzur ortamı
yine yaratılamaz; çünkü artık yeni bir düşman vardır ortada: Protestanları
Kardeşin kardeşe düşeceği yepyeni bir savaş durumu tekrar yaratılmıştır.
Hıristiyanlıktan türediği ve kendi de tek- tanrıcı bir mezhep olduğu halde;
Hıristiyanlar ve Protestanlar arasındaki kavga öylesine korkunç boyutlara varır
ki, sonunda tarihe "Paris sokakları insan kanı akan nehirlere
dönüştü" sözleriyle geçecek St. Barthetemy katliamı gerçekleşir.
İslam’ın- doğması ise daha yeni düşmanlıklara olanak sağlar ve
savaş artık Hıristiyan-Yahudi düşmanlığı kadar, Hıristiyan- İslam düşmanlığı
platformuna da taşınmış olur. Böylece Haçlı seferleri ile geniş bir coğrafya
tanrı adına bir kez daha kana bulanır. Tektanrıcıların birbirini kırmasının
bir acıklı örneği de bir diğer seçilmiş olan Jan d’Ark'ın yaşamında
izlenir. Emirleri doğrudan tanrıdan aldığını iddia etse de sonunda
Hıristiyanlar tarafından cadı diye yakılır!
Aynı tarafta
olanların birbirini “kırması” durumu en anlamlı hali ile belki de Yahudiler ve Hitler
arasında görülür; çünkü Hitler’in beslenme noktası olan Aryan idealinin
kökeninde, tek- tanncıhğın ilk ayak sesi olan eski Hint uygarlığının sonunu getiren
patriarkal Aryalar vardır. Sözün özü, Aryaların son görü- nümü, en fazla
tektanrının ilk resmi dinin, seçilmişleri ile -yani Yahudilerle- savaşmaktadır.
Aslında o denli geçmişe gitmeye gerek de yoktur; çünkü vaadedilen topraklarda
hâlâ tektanncılar birbirlerini öldürmektedirler. Olayın ise sadece adı
değişmiş, artık Filistin ve İsrail şeklinde anılır olmuştur.
Tektanrının
seçilmişlerinin yüzleştiği acı peygamberince bile -isyan dolu sözlerle- ifade
edilmiştir. İlk ve ikinci tektanrıh dinin yaratıcısı iki peygamberin
tanrılarına seslenişleri yoruma gerek bırakmamaktadır bence:
Tevrat, Sayılar
11:
(Musa, tanrıya
söylemekte:) 12 Bütün bu halka ben mi gebe kaldım? Onları ben mi doğurdum?
Öyleyse neden emzikteki çocuğu taşıyan bir dadı gibi, atalarına ant içerek söz
verdiğin ülkeye onları kucağımda taşımamı istiyorsun?
13
Bütün bu halka verecek eti nereden bulayım? Bana, 'Bize yiyecek et
ver' diye sızlanıp duruyorlar.
14
Bu halkı tek başıma taşıyamam, bunca yükü kaldıramam.
15 Bana böyle davranacaksan -eğer
gözünde lütuf bulduy- sanı- lütfen beni hemen öldür de kendi yıkımımı
görmeyeyim.
İncil, Matta
27:
45
Öğleyin on ikiden üçe kadar bütün ülkenin üzerine karanlık çöktü.
46
Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, "Eli, Eli, lema şevakta-
ni?"yani, "Tanrını, Tanrım, beni neden terk ettin?" diye
bağırdı.
50 İsa, yüksek sesle bir kez daha
bağırdı ve ruhunu teslim etti.
Aslında
tektanrıcılık-acı birlikteliğini görmek için bu denli uzun uzadıya konuşmaya
hiç gerek yok; çünkü bu gerçek günümüzde bile izlenebilecek bir durumdur. İzlemek
için ise dünya haritasına şöyle hir göz atmak bile yeter. Böylelikle kolayca görülecektir
ki, dinsel baskının fazla olduğu, seks özgürlüğünün bulunmadığı ülkelerin
uygarlık ve refah düzeyindeki gerilik apaçıktır, Uygar olarak nitelenen
milletlerin tümünde ise din baskısı yok denecek kadar hafiflemiş; dinsel
kurumlar sembolikleşmiş; cinsel özgürlük “alabildiğine” artmıştır.
Peki nedendir
bu görünüm? Rab, amacına ulaşamamış, yani insanları kurtarmakta başarısızlığa
mı uğramıştır?... Yoksa çoktan başarıya ulaşmıştır, ama görülemiyordur, çünkü
amaç mı gösterilenden farklıdır?
Gerçek
amacın ne olduğunu anlamak için tektanrıh dinlerin hükümlerine dikkatli biçimde
bakılacak olursa, ahlaksal temelli birçok buyruğun, bu buyruklara çelişik
buyruklarla sık sık çiğnendiği görülebilir. Bu anlaşılamaz durum ise ister
istemez gerçek amacın söylenenden farklı olduğu kuşkusunu yaratır. Örneğin
Tevrat’ta “Kim birini vurup öldürürse, kendisi de kesinlikle öldürülecektir."
(Çıkış 21:12) diyen, (bu sözlerin ardından kullarını bitmez inanç savaşlarına
yollamasındaki mantıksızlık göz ardı edilse de) tanrının peygamberi, bir
cinayet yüzünden kaçıp yirmi sene saklanmak zorunda kalmış ve katil olarak
tanınan biridir.
27
Ne var ki, soydaşına haksızlık eden kişi Musa'yı yana iterek, Kim
seni başımıza yönetic i ve yargıç atadı?' dedi.
28
‘Yoksa dün Mısırlı'yı öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek
istiyorsun?'
İkincil
olarak, “Çalmayacaksın." (Çıkış 20:15) buyruğu veren bir tanrının
seçilmiş kullarının bizzat hırsızlık yapmaları, üstelik bu hırsızlığı tanrısal
emirlerle gerçekleştirmeleri de anlaşılır gibi değildir.
2 Halkına söyle, kadın erkek herkes komşusundan altın, gümüş eşya
istesin.” 12:
36
RAB İsraililer’in Mısırlılar'm gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mısırlılar
onlara istediklerini verdiler. Böylece İsraili- ler onları soydular.
Çelişkiler
bu kadarla da kalmaz. “Komşunun evine, karısına, erkek ve kadın kölesine,
öküzüne, eşeğine, hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin." (Çıkış 20:17) diye
emreden bir tanrının peygamberinin, yine tanrı emriyle "(...)
-İsrail'in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Herkes kılıcını kuşansın. Ordugahta kapı kapı
dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün.-" (Çıkış 32:27)
diyebilmesi hangi mantık ya da iyi düşünce veya yüce ülkü ile açıklanabilir?
Aslında, Tevrat’ın ilerdeki sayfalarını okuduktan sonra, bu ürkütücü buyruğun
verilmesinde pek de şaşılacak bir şey olmadığı da görülür; çünkü komşularının
malına göz dikmemeleri gereken îb- raniler, gerek göçebeyken, gerek yerleşik
düzene geçtikten sonra komşuları olan ülkelere bitmez tükenmez şekilde
saldırmışlardır!
Tevrat, Leviler 31:
10
Midyanldar'ın yaşadığı bütün kentleri, obaları ateşe verdiler. .
11 İnsanları, hayvanları, yağmalanmış
bütün malları yanlarına aldılar.
Zaten On
Emir’in “komşuluk ilişkileri” hakkındaki hükmün geçersizliği, Yahve’nin en
başında, İbrahim’e, başka insanlann sahip olduğu topraklan vaat etmesinden
bellidir. Böylesi bir tutum sonrası Kutsal Kitap’ta “komşunun malına göz
dikmeyeceksin" sözleri ile erdem yaratma çabası ne ölçüde anlamlı
olabilir?
Tevrat, Sayılar 34:
55
'"Ama ülkede yaşayanları kovmazsanız, orada bıraktığınız halk
gözlerinizde kanca, böğürlerinizde diken olacak. Yaşayacağınız ülkede size
sıkıntı verecekler.
23
Meleğim önünüzden gidecek, sizi Anıor, Hitit, Feriz, Kenan, Hiv
ve Yevus topraklarına götürecek. Onları yok edeceğim.
24
Onların ilahları önünde eğilmeyecek, tapınmayacaksınız; törelerini
izlemeyeceksiniz. Tersine, ilahlarını yok edecek, dikili taşlarını büsbütün
parçalayacaksınız.
Dikkatle
bakılacak olursa asıl amacın insanlığı kurtarmak değil, seks tapımını yok
etmek ve toprak ele geçirerek genişlemek olduğu görülebilir. Bu düşüncenin bir
diğer kanıtı, tüm tektanrılı dinlerde (Müslümanlık hariç) seks ilişkileri eşler
arasında bile kısıtlanırken, çoğalmaya izin verilmesi, hatta bu konunun önemli
ölçüde teşvik edilmesidir. Birçok incelemeciye göre Mısır firavununun
İbranilere yönelik olumsuz tutumunun gerisinde onların önlenemez ölçüde
üremesi vardır.
Asıl amacın “iyiliğin tezahürü”
sayılamayacağının bir diğer delili Tevrat’ta, On Emir’in aktarıldığı bölümde
(Çıkış, bap 20), verilen ilk emrin “başka tanrılara tapmamak” olması; üstelik
bu emrin üç ayet boyunca yinelenmesi; oysa adam öldürmeyeceksin, çalmayacaksın,
komşunun malına göz dikmeyeceksin, hatta zina etmeyeceksin buyruklarının bile
tek bir ayetle aktarılmasıdır. Asıl verilmek istenen mesaj seks tapımınırı
mutlak olarak yok edilmesi; seks tapımınm uygulandığı toprakların ele geçirilmesi;
aseksüel sistemlerin olabildiğince çok geniş alan üzerine yayılmasıdır. Seks
enerjisi yok edilmeli, cinsel ilişki sadece soyun sürmesiyle smırlanmalıdır;
çünkü tektanrı ancak böylesi bir ortamda etkin olabilmekte, etkin olup
çevresine seçkinler toplayabildiğinde ise onları önceki bölümde gördüğümüz harikalarla
buluşturmaktadır. Asıl hedef budur. Esas olan insan mutlu olması değil,
seçilmiş olmasıdır; çünkü tektann ancak bu seçilmişler aracılığı ile
beslenmekte, ancak böylelikle varlığını sürdürebilmektedir. Sonsöz
Son
olarak altını çizmek istediğim nokta ise seksin -insan mutluluğu/kurtuluşu
adına- yasaklandığı tüm dinlerde cihadın, yani inancı yaymak için savaşmanın,
daha da açığı kan dökmenin, mutlak olarak kutsal sayılmasıdır. Cinayet, yani
kendi adına can almak en büyük günahlardandır belki; oysa tanrı adına günahkâr
öldürerek cennete gidilir. Seksi yavaş yavaş kısıtlamaya başlayan erkekegemen
mitolojilerden, tektanrılı dinlere doğru giderken kan zorunluluğu fazlalaşır.
Erkekegemen paganizmde sadece savaşma zorunluğu/eğilimi/sempatisi ile gerçekleştirilen
bu durum; ilk tektanrıcı dinle farklı boyuta atlar: Tanrı artık kanlı kurban da
istediğini söylemektedir. Kanlı kurban getirmeyen Kaabil lanetlenerek önemli
bir de mesaj verilir. En seçkin kavim Yahudiler çöldeyken her gün taslar dolusu
kan akıtmak zorunda bırakılırlar. İşin asla açıklanmayan, ve ne yazık ki asla
görülemeyen temeli de zaten bu noktaya dayanmaktadır... Bu nokta seks yasağı
ile ortaya çıkan -ve asla görülemeyen- gerçeklerin de ötesinde olan gerçekleri
anlatmaktadır algılayabilene. Ve bundan sonra söylenecek fazla şey
kalmamıştır.
Magic, An Occult Primer, David Conway, s.123
Kurban, daima bir enerji deposudur, bu nedenle kan dökülürken
büyük bir güç serbest kalır. Bu güç, özellikle materyali- tasyon
(maddeötesinden, madde alemine geçiş) için elverişlidir. Bilinmeyen
Yönleriyle Satanizm, Bülent Kısa, s.201
(...)
(Sanskritçe yazılmış bir Hint destanı olan Ramayana’da, tanrı Ravana' ve oğlu;
Visnu ile yaptıkları savaşta onu yenmek adına korkunç Nikubhila ayini yapmaya
karar verirler) ayin için ormana çekilir ve sabaha kadar binlerce hayvan
kesip, kurban ederek ayin yapar. Destan kesilen kurbanların bedenlerinin dağlar
gibi yığıldığını, kanlarının nehirler halinde aktığını ve feryatlarından bütün
ormanın inlediğini anlatır. (...)
Ravana ve oğlu kime kurban kesmişlerdir? Kendi kendilerine mi?
Evet! Çünkü kestikleri kurban bir tanrıya adanan, ondan istekte bulunmak için
kesilen bir kurban değildir. Sadece kan ve ölüm enerjisini üreterek İndrajit'in
bundan güç sağlaması için yapılan öldürmelerdir. Buradan yola çıkarak, kan ve
ölüm enerjisinin bazı tanrıları beslediğinin binlerce yıl önce bile bilindiği
fikrine varabiliriz. teşekkürler
Bu kitabı yazmanın kolay bir şey olduğunu söyleyemeyeceğim; çünkü
araştırmalarınızı yazmak, yazmaktan çok okumak merkezli bir uğraştır; okumak
ise, sadece size çekici gelen kitaplar/dokümanlar bazında realize ediliyorsa
keyiflidir. Oysa en alakasız, en sıkıcı, hatta en kötü biçimde
kaleme alınmış kaynaklan, özellikle de yabancı bir dilde olduklarında, dikkatle
okumak zorundaysanız (ki bilgilenmek ve teorilerinizi doğrulayacak ipuçlarını
bulabilmek için vazgeçilmez bir iştir bu) bunaltıcı bir uğraşa dönüşür.
Günde -hiç abartmasız- on saati bulan bir çalışma gerektirir araşma
yazarlık. Akşamları çalışma masanızın başından kalktığınızda bacaklarınızın
uyuşukluğunun bir süre açılamadığı kadar uzun... Sanılandan çok ciddi bir
iştir; sanılandan çok çok daha zaman vermeyi ge- rektırir. Hele konunuz inanç
ise, işiniz daha da güçleşir; çünkü okurlarınızı artık düşüncelerinizin
gerçekliğine bildiklerinizin çok azını söyleyerek ikna etmek zorundasınızdır!
Hem teknik, hem artistik yönden zor bir tangoyu eliniz kolunuz bağlıyken
yapmaya benzer bu durum.
Siz bu koşullar içinde, çoktan unutulmuş belgelerdeki gizli ipuçla-
nm bulmak, anlamak, beyninize almak adına savaşırken, kopmuş olduğunuz yaşam
ise sizden sürekli bazı şeyler talep ederek akmaktadır. İçinde bulunduğunuz
gerçekler ortamına çok uzak ve de size göre önemsiz detaylardır bunlar... ama
gün ışığına çıkarttığınız gerçeklerden çok daha gereklidirler; çünkü fırın,
ekmeği bilgi değil, para karşılığı satar, ve ne yazık ki ülkemizde bilginin
paraca ederi yoktur! Sözün özü araştırmacı-yazarlık savaşı boyunca iki şeye
büyük ölçüde "muhtaçsınızdır”: Zamana ve de daha önemlisi paraya!
İşte bu iki büyük gereksinimimi giderme açısından teşekkür etmek
istediğim kişiler var. Savunduğum görüşleri hiç de paylaşmasalar da beni, kimi
bana yönelik sevgileri; kimi çok çalışan ama çok az kazanan bir yazan gözetme
arzulan (ki bu davranışın gerisinde bilgiye yönelik bir saygı vardır); kimi ise
sadece iyi birer insan olmaları nedeniyle destekleyen kişiler bunlar: Öncelikle
Gökçe Yazgan ve Hesne Kasımbal. Varlıklarıyla, kemimizde son yirmi yılda
olagelen değişimin ürkütücü boyutlarının canlı kanıtı olan bu iki eski İstanbul
hanımefendisine özel teşekkür yollamak istiyorum. Araştırma konularım onlara
büyük ölçüde uzak, hatla belki de itici gelse de, yıllar boyu tüm
koruyuculukları ve şefkatleri ile yanımda oldukları için... İkincil olarak
Ayhan Argun’a, en umarsız süreçlerde bir kâhin içgüdüsü ile karşıma çıkıp
yardımıma koştuğu için... Sonra Uğur Aktaş’a, çok gerek duyduğum, bulamadığım,
alamadığım kitapları kendi kütüphanesinden bana yolladığı için... Yener Günay
ve eşine “yokluk süreçlerimde" bana bir ebeveyn ilgisi, bir dost
sevgisiyle; annemi, teyzemi ve canım arkadaşım Ayda’yı kaybettiğimden beri bir
daha tadamadığım o güzel yemekleri aylar boyu kapıma dek getirdikleri için.
Bülent Kısa, değerli dostum, okültizm üstadıma; bana, bine yakın kitaptan
oluşan benzersiz kütüphanesini sınırsızca açtığı; nelere gerek duyduğumu
-belki de okült yeteneği ile- bilip, ulaştırdığı; konuşmalarımız sonucu utkumu
genişletmeme yardımcı olduğun için... Ata Ni- run; Milliyet yayınlarından
Fenomen dergisinin editörüyken bana kendi adımı taşıyan sayfalar ayırıp,
araştırmalarımı okur ile buluşturmama olanak sağladığı için... Ne yazık ki
izini kaybettiğim biricik Ayda’ya; araştırmacılığımın ilk yıllarında, bana
eşini bir daha bulamadığım çalışma ortamını sağladığı, yazdıklarımı okuyup
benimle tartıştığı ve on yıl boyunca yegane dostum olduğu için.
Tabii
ki Faramarz Azar’a; canım kocam; en sevdiğim arkadaşım; macera ortağım;
birlikte onbinlerce kilometre motosiklet sürdüğümüz yolculuk yoldaşım;
gezginlik hocam; farklı yollardan ilerlemek istediğimde rehberim; androgynous
yarım Faramarz; sana birkaç satır içinde teşekkür etmeye olanak var mı? Seninle
yaşamaya başlamışken; seninle “ben” olabilmişken birkaç kuru söz ile
duygularımı anlatmama imkan var mı? Ama yine de elimden geldiğince teşekkür
etmek istiyorum: Yaşamımda olduğun, PC başında çalışan biri olduğun için,
ekran yorgunu gözler ve beyinle, kendi işlerine zor yetişerek yaşarken,
okuduğum kitaplardaki isimleri, gelecekte kolay bulmam için klase edip fihrist
şekline soktuğun; satın almaya maddesel olanaklarımız izin vermediği için
netten bulduğum yüzyıllık kitapları indirdiğin (dosya download eder gi-
* Minik Miniş, Aptuş papatuş, Ahudud
(A harfi uzatılmadan söylenecek), Ay- sınginyen. Leyal, civciv Kalimero. pamuk,
yumurta, hamur surat, Ays. Ayduş... tu, otomatiğe bağlayarak değil; zor
yüklenen sayfaların tek tek çekildiğini anımsatayım); bu kitapları
gereksinimime göre ya doc dokümanı haline soktuğun, ya e-kitaba çevirdiğin; PC
başında garip, ama gerçeklen anlam veremeyeceğimiz kadar garip olaylar sonucu
sık sık karşılaştığım aksakhkian üstün bilgisayarcılığınla giderdiğin;
defalarca yedek- lendiği halde kaybolan, silinen, anlaşılmaz kazalara uğrayan
dosyalarımı, her seferinde kurtardığın... ve çalışma maratonumda ev işlerinin
bamı ait olan yarısını bile bir türlü gerçekleştiremediğimde, onları da yapmayı
üstlendiğin için... Teşekkürler Şiva-Dionysos Faramarz. Hem görüntün. hem
kimliğin o eski tanrılara benziyor zaten.
Ve siteme/bana parasal destek yollayan, kitaplarımı satın alan, birbirinden
güzel e-mailler atan; böylece sabah 5’den başlayan, yalnızlık dolu çalışma
saatlerimi renklendiren tüm okur ve site ziyaretçilerime; ve tabii ki size, şu
anda beni okumakta olan okurum, size: Hepinize kucak dolusu teşekkürler...
Son olarak ise “iyilik” adlı kavramın -bize “hatmettirildiği” gibi-
sıkıct ve yaratıcılıktan uzak, bunaltıcı bir kavram değil; yegane mutlu-
luk/özgürlük/rahathk/keyif, hatta doyulmaz hazlarla yüklü bir seks yeteneğine
sahip olma yolu olduğunu öğreten; buniın yolunun ise öncelikle doğaya denge ve
uyum ile elde edilebileceğini gösteren metafizik varlığım “iyinin iyisi"
İlinser’e de gönül dolusu teşekkürler ediyorum.
Birde “acı gülüş” ile teşekkür etmek istediğim kişiler var; bana
fizik planda isteyerek veya istemeden, zarar veren kişilerle ve bazı kayıplarımın
gerisinde olduğunu düşündüğüm negatif metafizik enerjilere bu teşekkürüm...
Onlar beni göksel diyarlarına yolculuğa çıkmaktan (!) alıkoymuş kişiler,
enerjilerdir. Unutulmamalıdır ki gelişim, sadece zıtlıkların çarpışması ile
elde edilir. Ölene dek mutlu ve uyumlu yaşama özlemi. gerçek bir ölüme
gebedir. Bu gerçek anlaşılamadığı için Şiva yıkım tanrısı sanılmıştır yüzyıllarca.
Çarpışmak ve yeri gelince acı çekmek, insanoğlunun başına öbeklenmiş
belalardan yegane kurtulma yöntemidir.
Daha iyi otan, sadece “yolu tıkayan kötü”ye doğru, gözüpekçe atılışlarla
elde edilir. Sakınmak değil, atılmaktır tek çözüm. Defalarca; bıkıp usanmadan;
hem de olabildiğince çok sayıda atılmak: İnsanoğlunun Ününe dikilen
karanlıklara... hatta ne denli düş kırıcı, ya da ulaşılmaz olla da, “tekrar be
tekrar” karşı cinsin kollarına, sınırlanmamış cinselliklerle dolu yaşamlara!..
![]() |
İlkçağlarda Anadolu'da,
Arabistan'da, Yakın Doğu’da, Hindistan'da, Kıbrıs'da insanoğlu tanrılara
içkili-danslı şölenlerde seks yaparak tapardı. Sonra farklı bir din geldi: Bu
dinin tek tanrısı sevişmeyi yasaklıyor, içkiyi kölülüyor, ona inanmayanları
öldürüyordu. Ona göre insanlar günahkardı... temizlenmeliydi. Temizledi de!
Garipti; bu yeni tanrının
seçilmiş adamları insana hiç benzemiyorlardı. Doğalı yasaklıyorlardı; kendileri
doğal değildi zaten; ve bu doğal olmayan hallerine "kutsallık"
diyorlardı. Peki kimdi bu kutsallar? Ya da neydiler!
Bu
kitapta Elvin Azar bu garip peygamberlerin insanlık dışı hallerini; eski seks
tanrılarını; seks tapımı diyarlarındaki bolluk ile, yasakçılık sonrası
insanoğlunun düştüğü durumu tarihsel gerçeklik bazında anlatıyor. Mısır firavunu
Akhenaton'dan, İlyas'a; İsa'dan, Musa'ya; Süleyman'dan, Hezekiel'e; Demeter'e,
Astarte'ye, Kibele'ye, Dionysos'a, Şiva'ya ve daha bir dolu tanrı ve peygamber
bazında tek tanrıcı kutsalların gerçek kimliklerini, içki ve seks yasağının
gerisindeki gizli gerçeği açıklıyor.
[27] Hinduizm ile birlikte
reenkamasyon düşüncesinin ilk görünümlerinden olan bir İnanç. Zaman içinde şair
Orfeus’a bağlanarak Yunan’a mal edildi ve tek tanrıcılığa yaklaştırıldı (Orhan
Hançerlioğlu).
[28] Anaseia (Amasya)'lı
coğrafyacı. İÖ 64.
[29] Yunanlı gezgin ve coğrafyacı. İS. 2.yy.
[30] Atina. Akropolİs üzerindeki muhteşem Athena
tapınağı.
27
[31] Alınalı tragedyam. İÖ. 480-406.
[32] Güngör Dilmen'in çevirisi.
[33] Latin şair. İÖ. 70-19.
[34] Bu bölüm kısaltılarak Ana Tanrıça Şeytan adlı
kitabımdan alıntıdır.
[35] Romalı şair. İÖ 43 - İS 17.
[36] Yunan epik şair. İÖ 850.
[37] Yunanlı epik şair. İS 5. yy. başlan.
[38] Yunanlı (Halikamassos - Bodrum) tarihçi. İÖ
484-430.
[39] Lidya kralı.
[40] Kommanage (Suriye) - Samosata'h (Malatya-
Samsat) retorikçi yazar. İS. 125-192.
[41] Kanın. Lidya kralı (İÖ 600) zenginliği ile
ünlü kral.
[42] Asur kralı Sardana. İÖ 800. Kadınlaşmış kral
simgesi.
[43] Ölümlü su perileri. Burada Dyades, yani
ölümlü ağaç perileri anlamında kullanılmış.
[44] Kıtal,
kaatil sözcüğünün köküdür; ama bu kelime dilimizde bir ayete isim olmaya
yakıştınlamadığı için yerine yeni bir sözcük yaratılmış ve “Öldüriişrne Ayeti”
şeklinde söylenmeye başlanmıştır.
[45] Uzayda, ekvator düzlemi ile güneş yörüngesinin
keşişliği iki hayali nokra.
[46] Önceki sayfalarda gördüğümüz,
Tevrat’ta Ezekıel 8:13'de Tammuz için ağlayan kadınlar, benzer bir bayramı
kutlamaktadırlar.
[47] Kendi cinsinin seks kimliğinde seks yaparken,
karşı cinsin elbiselerini giyince uyarılan kimse: cinsiyet değiştirmek isleyen
kimse anlamındaki tnıns-seksüel kelimesi ile karıştırılmamalı.
[48] Yunanlı tarihçi. En verimli çağlan yaklaşık İÖ
49.
[49] Yunanlı tarihçi - biografici. İS 45-120.
[50] Sırası ile Ardys, Sadyattes, Alyattes ve
Krezüs -yani meşhur Karun-'dan oluşan Şahin Krallar.
[51] Prof. James Mellaarfdan sonra (1950’li yıllar)
kazıları günümüzde sürmesine öncü olan arkeolog.
[52] Detaylı bilgi İçin bkz. “3000 Yılının Sırlan”
adlı kitabım, “Yok Edilen Kavimler” bölümü.
[53] Korah ve Karun arasında yüzyıllar var, ama
araştırmacılar Karun kimliğinin önceden -uyan olarak- Tevrat'ta yer aldığını
söylemekteler.
[54] Günümüzde mercanlardan penis şeklinde
yontularak yapılmış tılsımlar İtalya'nın köylerinde hala koyunlann boynunu
süslemekte. Harpers Dictionary of Classical Antiquities. Harry Thurston Peck.
[55] Priapus bazen sol elinde bir budama bıçağı ve
sağ elinde neredeyse heykeli kadar büyük fallosunu sallayan bir köylü olarak da
betimlenildi. Azra Erhat.
128
[56] Yunan mitolojisinin kutsal kitabını ilham ile
yazdığını öne süren Yunanlı ozan-şair. 1Ö 8. yy.
[57] Hiçbir evlilik dışı ilişkisi olmayan ev
kadını tanrıça. Neredeyse tüm mitleri yıkıcıdır. Birçok genç ve güzel kız kadar
Zeus -hatta Herkiil- bile onun elinden acı çekmiştir.
[58] Yunanistan, Attika'nm kuzeyi.
[59] Yunan mitolojisinin ozan peygamberi
Hesiodos'un kutsal kitap Theogo- nia’yı ilham aldığı dağ.
[60] Kimi tradisyonlarda belden aşağısı keçi, üst
tarafı erkek; kimisinde de bir insan ırkı olarak geçen; ama her şekliyle seks
güçleri çok yüksek olan doğa tanrıları.
[61] Bakkhalar oyunununu Dionysos tapırmnı
yasaklamak isteyen bağnaz kralı.
[63]
Güzellikleriyle ünlü su perileri.
[64]
Aura sonradan ikiz doğurdu, kendini Kibele'nin kutsal Sangarius -Sakarya-
nehrine attı ve -sözde- Zeus tarafından bir çeşmeye dönüştürüldü.
[65]
Yunan monarşisinde yönetici.
[66]
Zeus’a karşı bir soy olan Titanlardan. Dünyayı çevreleyen su.
[67] Üç Güzeller, yani
Kharitler, Afrodith alayında, insana güzellik ve çekicilik vermekten, uyum
yaratmaya değin birçok iş üstlenmiş üç kızdır. Kimi zaman Dionysos
alayında da yer alırlar.
[68] Aphrodith ve Dionysos alayında yer
alan, göksel kapılan açıp kapamakla görevli (bu İşin açıklaması uzun) üç
tanrıça.
[69] Konya Ereğüsi, İvriz köyü.
[70] Balıkçı, Sümcrlilercc Anadolu kıyılarının
böyle anıldığını belirtmekle.
[71] Gılgamış ve Enkidu'nun ilişkisi hakkında
detaylı bilgi için bkz. 3000 Yılın Sırları adlı kitabımın Antik Eşcinsellik
adlı bölümü.
[72] Ninkasi'ye Şarkı (Hymn) adlı şiir İÖ. 1800
tarihlidir ve Nippur, Suppar ve Larsa'da çıkını; tabletlerde yer almaktadır.
1964’de Oriental Institute of the Uni- versily of Chicago'dan Miguel Civil
tarafından tercüme edilmiştir.
[73] İÖ 1792-1750.
[74] Detaylı bilgi için bkz. "Ana Tanrıça
Şeytan” adlı kitabım, “O mu, o değil mi?” adlı bölümü.
[75] Kuran'ın toplanması hakkında detaylı bilgi için
bkz. “3000 Yılın Sırlan” adlı kitabımın “Yakılan Kitaplar” bölümü.
[76] Numerolojiye göre 1 rakamı tek tanrının
sayısıdır. Bölünemezdir, eşi yoktur. Liderliği, tek'liği, yalnızlığı,
benzersizliği sembolize eder. 2 rakamı ise ana tannça ve baba tannnın
sayısıdır. Bölünebilen ilk sayıdır. Bu nedenle doğurabilmeyi, yaratabilmeyi
sembolize ettiğine inanılır Bu bilgiler ışığında Kuran'da hıyanet ve ha- bis'in
1 ile; bitki ve ağaçın 2 ile ilintili olması bazı mesajlar veriyor olabilir.
[77] Yahudi tarihçi. 1Ö 37-10.
[78] Fenikeli olduğu halde Yunanca yazan tarihçi.
İS 64-141.
[79] Aslanların. Kibele’nin kutsal hayvanı olduğunu
anımsayalım.
[80] Yahudiliğin apokrif kitaplarından. Apokrifiçin
bkz not 107.
[82] İÖ 1250-1030.
[83]
Bir verimlilik tanrısı.
[84]
Paskalye. yani Easter'in, tanrıça Eostre (Astarte)'den türediği bilgisi en açık
jckli ile Hıristiyan tarihçi The Venerable Bede (İS 672-735) tarafından De
Ratione Temporum adlı kitabında verilmekte.
[85]
Detaylı bilgi için bkz. Hey Koca Yurt, Halikarnas Balıkçısı.
[86]
"Sen Jerome'a göre Suriye'de Baal-Peor, ağrında bir fallus ile
gösterilir'' Phallic Worship, Hodder M. Westropp
[87] İÖ 1250-1030.
[88] Bir verimlilik tanrısı.
[89] Ana tannça'nın Astarte adlı görünümünün (ki
önceki sayfalarda Adonis'in eşi olarak tanımıştık) farklı söylenişi. Yakın
Doğu’nun Afrodk’i.
[90] Aştoret'in farklı söylenişi.
[91]
İÖ 1030-400.
[92]
Pers kralı Kiros, babası tarafından Öldürülmek istenmiş, ama onu Öldürmeye
kınamayan sığırtmacın oğlu olarak büyümüştür.
295
[93] Mısır Tarihi, Erik Homung, s. 190.
[94]
İÖ 200 - İS 200 arasında yazılmış, Tevrat’ı açıklayıcı olduğu iddia edilen ama
dinsel çevrelerce kabul edilmeyen 52 kitap.
[95] Yahudi folkloruna
ait bir kitap.
[96] Hz. Muhammed [salla'llâhu aleyhi ve
sellem]'e "kafirlerin” kırk sual sorması ve aldıkları cevaplar sonrasında
Müslüman olduklarını anlatan bir kitap.
[97]
Marduk'un Yahve olduğu hakkında detaylı bilgi için bkz. "Ana Tanrıça
Şeytan” adlı kitabımın "O mu, O Değil mi?" ve “Garip
Benzerlikler" bölümleri.
[98] Recueil de
Travaux, Loret, t. üi., p. x 88(1.71).
[99] İbid, t. iıi., p.
215(1. 274).
[100] İbid.
Lorel, ı iv., p. 61 (1.522).
[101] Bu mit, iki ayrı versiyon olarak ele
geçmiş ama farklılıklar sadece detaylarda; temel aynı.
[102] Ana tanrıça - deniz arasındaki bütünlük için
bkz. “Ana Tanrıça Şeytan" adlı kitabımın "Denizlerdeki Gizli
Gerçek" bölümü.
[103] Din ve kültürleri İS. 3OO-9OO’de doruğa ulaşan
Güneydoğu Meksika. Guatemala ve Belize’de yerleşmiş halk.
[104] Detaylı bilgi için bkz. "Ana
Tanrıça Şeytan" adlı kitabınım “O mu. O Değil mi?" ve "Garip
Benzerlikler” bölümleri.
[105] İbrani kutsal yazılarının İS 400-1200
arasında derlenmiş olan ve meseller, kocakarı masalları vb. den oluşmuş bir
grup tefsiri.
[106] Levitieus Rabbah adlı midraş.
[107] Tevrat’ı tenkit anlamında, tannnın emirlerini
kestiği Malaki zamanındaki “sessizlik döneminde” yazılmış, Tevrat’ta yer
almadığı öne sürülen gizli bilgileri veren ve sahte olarak kabul edilen
İbranice değil, Yunanca da yazılmış 14 kitap. Başhcafan Maccabees, Esdras, Book
of Wisdom, Baruch, Esther, Ecclesiasticus. Tobit, Judith.
[108]
Kıbrıs kralı Kinyras'ın savaşa katılmaktan. Akha donanmasına çamuı gemiler
yollayarak kaçındığım anımsayalım.
[109] İÖ 548.
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.
Yorumlar
Yorum Gönder