Terâvîh Namazıyla İlgili Rivayetlerin Değerlendirilmesi
tekirdag ilahiyat dergisi | tekirdag theology journal
e-ISSN: 2619-9130
tasavvur, Haziran/June 2019, c. 5, s.1: 325-375
Terâvîh Namazıyla İlgili Rivayetlerin
Değerlendirilmesi
The Evaluation of Narratives
Related to the Teravih Prayer
Cemil Cahit MOLLAİBRAHİMOĞLU
Öğretim
Görevlisi Dr., Namık Kemal Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi,
Arap Dili
ve Edebiyatı Anabilim Dalı
Lecturer
Dr., Namık Kemal University, Faculty of Theology,
Department
of Arabic Language and Literature
Tekirdağ
/ TURKEY
ORCID ID: orcid.org/0000-0002-4704-5068
Makale
Bilgisi | Article Information
Makale
Türü / Article Type: Araştırma Makalesi / Research Article
Geliş
Tarihi / Date Received: 07 Mayıs / May 2019
Kabul
Tarihi / Date Accepted: 24 Haziran / June 2019
Yayın
Tarihi / Date Published: 30 Haziran / June 2019
Yayın
Sezonu / Pub Date Season: Haziran / June
Atıf / Citation: Mollaibrahimoğlu, Cemil Cahit.
“Terâvîh Namaziyla İlgili Rivayetlerin
Değerlendirilmesi”. Tasavvur: Tekirdağ İlahiyat Dergisi 5/1 (Haziran
2019): 325-375.
İntihal: Bu makale, iThenticate yazılımınca
taranmıştır. İntihal tespit edilmemiştir.
Plagiarism: This article has been scanned by iThenticate. No plagiarism
detected.
web: http://dergipark.gov.tr/tasavvur | mailto: ilahiyatdergi@nku.edu.tr
Copyright © Published by
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi,
İlahiyat Fakültesi / Tekirdag Namık Kemal University, Faculty of
Theology, Tekirdag, 59100 Turkey.
Bütün hakları saklıdır. / All right
reserved.
CC
BY-NC-ND 4.0
Terâvîh, ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından
sonra kılınan nâfile bir namazdır. Resûl-i Ekrem bizzat teravih namazını
kıldığı gibi bu namaza teşvik etmiş ve kılanları gördüğünde onaylamıştır.
Teravih namazını başlangıçta cemaate bizzat kıldıran Hz. Peygamber ümmetinin
yükünü arttırabileceği düşüncesiyle bu uygulamadan vazgeçmiştir. Rivayetlerden
terâvihin risâletin son yılında teşrî‘ kılındığı, Hz. Peygamber’in bu namazı
bir kez kıldığı anlaşılmaktadır. Teravih namazının rek‘at sayısıyla ilgili
farklı sayılar ileri sürülmüştür.
Bu makale, Hz. Peygamber ve sahâbenin terâvih namazını
kıldıklarına dair rivayetler ile kıldıkları namazların rekât sayılarını,
cemaatle ya da münferiden kıldıklarını belirten rivayetleri, bunların sıhhat
durumlarının tespitini ve ilgili yorumları nakledip değerlendirmeyi
hedeflemektedir.
Anahtar Kelimeler: Hadis, namaz, terâvih namazı,
Peygamber, sahâbe.
Terâvîh, for the month of Ramadan after Isha is a naafil
prayer. Our Holy Prophet (PBUH) this prayer tarawih prayer personally
encouraged and con- firmed when he sees the that makes. Tarawih prayers on
yummy himself ini- tially congregation Hz.Can help increase the burden of the
Ummah of the Prophet thought of it gave way from the application. Terâvihin
risâletin teşrî ' in the last year of the rumor is, Hz.It is understood that
the Prophet made this prayer once. Tarawih prayer rak'at proposed different numbers
on the num- ber.This article, the Prophet and sahâbenin was no longer have
appointed their traditions with mourning prayers superclass prayers with the
congrega- tion or the number of rak'ahs, individually, their health status of
rumors indi- cating that describes him kıldıklarını and comments can the
evaluation.
Key Words: Hadith, prayer, tarawih prayer,
Prophet, Companions.
Ramazan; Kur’an’ı Kerîm’in indiği ve içinde Kadir gecesinin
bulunduğu, şeytanların, cinlerin zincire vurulduğu, cehennem kapılarının
kapatılıp cennet kapılarının açıldığı bir aydır. Bu ayda eda edilen
ibadetlerden biri Yüce Mevlâ’nın “Benim içindir” buyurduğu oruç, bir diğeri
terâvih namazıdır.
Günümüzde birçok husus gibi teravih namazının meşruiyeti ve
gece namazından farklı bir namaz olup olmadığı bazılarınca tartışma konusudur.[1] Ancak terâvîh namazının meşrûiyyeti ve cevazı
hususunda ümmetin ittifak ettiği, Râfizîler dışında hiçbir ilim ehlinin de bunu
inkâr etmediği belirtilmiştir. Terâvîh namazının evde münferiden mi mescidde
cemaatle mi kılınmasının daha faziletli olduğu hususu ve rekat sayıları da
âlimler arasında ihtilaf konusudur. Burada teravih kavramı ile rivayetlerde,
hadis ve fıkıh kitaplarında bu namazın hangi isim ve başlıklarda yer aldığı
ele alınacaktır. Daha sonra bu namazın meşruiyetine, Hz. Peygamber’in bizzat kıldığına,
teşvik ettiğine ve kılanları onayladığına dair rivayetler nakledilip
değerlendirilecek, rekat sayısı, cemaatle ve hatimle kılınması gibi bazı
ahkâmına geniş bir şekilde yer verilecektir.
“Teravih”, “tervîha” kelimesinin çoğuludur.[2] Teravih namazına bu ismin verilmesiyle alakalı farklı
değerlendirmeler vardır: 1) “Tervîha”, masdar binâi merredir ve oturuşun
ismidir. İnsanlar her dört rekattan sonra oturarak istirahat ettiklerinden
mücâveret alakasıyla mecazen her dört rekata “tervîha” denilmiş, mücâvir olan
oturmanın ismi, mücâvir olduğu rekatlara verilmiştir.[3] 2) “Tervîha”, masdardır ve istirahat anlamındadır. Her dört
rekata, bitiminde kendisi kadar istirahati gerektirdiği için lüzum alakasıyla
mecazen “tervîha”
denilmiş, gereken istirahatın ismi gerektiren rekatlara
verilmiştir.[4] 3) Hz. Peygamber bu namazı kılarken dört rekattan sonra
istirahat ettiği için “terâvîh” ismini almıştır.[5] Zira Hz. Âişe (ö. 58/678) “Resûlullah gece dört rekat kılar
sonَra istirahat ederdi ([6]”(یَترََوَّحُ demiştir. Beyhakî
(ö. 458/1066), “eğer sabitse ‘یَترََوَّحُ’
sözü terâvîh namazında imamın istirahat etmesinde bir asıldır” demiş- tir.[7] Hamza Muhammed Kasım (ö. 1431/2010) ise, bu namazın nübüvvet
döneminde “kıyamu’l-leyl” olarak bilindiğini, buna, hulefâ-i râşidîn asrında
“terâvîh” denildiğini ifade etmiştir.8F[8]
Teravih namazı, ileride görüleceği üzere
rivayetlerde “kıyâmu ramazan”, “kıyâmu şehri ramazan” şeklinde yer almıştır.
Hadis ve Fıkıh kitaplarında ise, “terâvîh”,[9] “salâtü’t-terâvîh”,[10] “kıyâmu ramazan”[11] ve “kıyâmu şehr-i
ramazan”[12] başlıkları altında ele alınmıştır. “Kıyâmu ramazan” ve “kıyâmu
şehr-i ramazan” başlıklarının tercih sebebinin hadislere uymak olduğu belir-
tilmiştir.[13]
Hz. Peygamber’in terâvîh namazını teşvik
ettiğini, bizzat kıldığını ve kılanları onayladığını gösteren çok sayıda
rivayet mevcuttur:
2.1.
Hz.
Peygamber’in Teravih Namazını Teşvik Ettiğine Dair Rivayetler
Hz. Peygamber’in ramazan gecelerini
değerlendirmeyi teşvik eden ve âlimler tarafından teravih namazı olarak
değerlendirilen genel rivayetleri vardır.
Ebû Hüreyre’den (ö. 58/678) rivayet edildiğine
göre Resûlullah şöyle buyurdu: “Kim ramazanın faziletine inanarak ve
sevabını Allah’tan bekleyerek “kıyâmu ramazan”da bulunur (terâvîh namazı
kılar)sa, geçmiş günahları bağışlanır.”[14] Müslim’in (ö. 261/875) diğer bir rivayetinde,
hadisin evvelinde Ebû Hürey- re’nin “Resûlullah, kesin emir vermeksizin “kıyâmu
ramazan”ı tavsiye eder
ve şöyle buyururdu:” ilâvesi vardır.[15]
Nevevî (ö. 676/1277), “kıyâmu ramazan”la terâvîh namazının
kastedildi- ğini,[16] Kirmânî de (ö.786/1384), bunda ittifak olduğunu söylemiştir.[17] İbn Ha- cer (ö. 852/1449), Nevevî’nin, terâvîh namazıyla da
“kıyâmu ramazan”ın gerçekleşeceğini kastettiğini, sadece terâvîh namazıyla
gerçekleşeceğini söylemek istemediğini belirtmiş ve Kirmânî’nin, terâvîh
namazının kastedildiğinde ittifak olduğunu söylemesini garipsemiştir.[18] Ali el-Kârî (ö. 1014/1605) ve Münâvî (ö. 1031/1622) de,
hadisteki “kıyâmu ramazan”ı terâvîh namazı veya tilâvet, namaz, zikir, şer’î
ilim gibi bir ibadetle geceyi ihya etmek olarak yo- rumlamışlardır.[19]
Bazı âlimler, rivayette geçen silinen günahların küçük günahlar
olduğunu, büyük günahları sadece tövbenin silebileceğini söylemiş, bazıları
ise bu yoruma, Allah’ın lütfu çok daha geniştir, diyerek itiraz etmişlerdir.
Hadisin zahirinden anlaşılanın da küçük ve büyük günahlar olduğu
belirtilmiştir.[20]
Abdurrahman b. Avf’dan (ö. 32/652) rivayet edildiğine göre
Resûlullah şöyle buyurdu: “Allah, ramazan orucunu üzerinize farz kıldı. Ben
de kıyâmını size sünnet kıldım. İnanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek
ramazan orucunu tutan ve kıyâmını yapan annesinden doğduğu günkü gibi
günahlarından temizlenir.”[21]
Hz. Peygamber’in “Ramazanın kıyâmını size sünnet kıldım.”
ifadesinin, bu kıyâmın sünnet olduğunu açıkça gösterdiği ve bu kıyâmla terâvîh
namazının kastedildiğinde Kirmânî’nin dediği gibi icmâ olduğu söylenmiş,[22] bu ifadeyle terâvîhin, bazılarının sandığı gibi Hz. Ömer’in
(ö. 23/644) değil Hz. Peygam- ber’in sünneti olduğunun sabit olduğu, Hz.
Ömer’in terâvîhin bir imamla kılınmasını sağladığı belirtilmiştir.[23] Hadisin zahiri, küçük ve büyük günahların temizlendiğini
göstermekte, “annesinden doğduğu günkü gibi” benzetmesi temizlenmeyi
küçük günahlara tahsis etmeyi uzak kılmaktadır.[24]
Mesrûk (ö. 63/683) şöyle dedi: Hz. Ömer ramazan geldiğinde bir
hutbe irad edip Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle derdi: “Dikkat edin bu mübarek
ay, Allah’ın orucunu farz kılıp kıyamını farz kılmadığı bir aydır. Kıyama gücü
yeten kıyam etsin (terâvîh kılsın) Zira o, Allah’ın buyurduğu hayrî nâfi-
lelerdendir. Gücü yetmeyen yatağında uyusun.”[25] Beyhakî ve İbn Kesir (ö. 774/1373), bu eseri Abdullah b
Ukeym’den nakletmiştir.26F[26]
Yukarıdaki üç rivayette terâvîh namazı teşvik edilmiş,
aşağıdaki rivayetlerde ise Hz. Peygamber’in üç gece sahâbe ile birlikte
mescidde terâvîh namazı kıldığı rekat sayısı belirtilmeksizin nakledilmiştir.
2.2.
Hz.
Peygamber’in Teravih Namazını Kıldığına Dair Rivayetler
Hz. Peygamber’in bazı ramazan gecelerinde mescidde teravih
olarak değerlendirilen namazı kıldığına ve ümmete farz kılınır endişesiyle
devam et-
mediğine dair çok sayıda rivayet mevcut olup burada bunlardan
bir kısmına yer verilecektir.
Zeyd b. Sâbit’den (ö. 45/665) rivayet edildiğine göre
Resûlullah ramazanda mescidde hasırdan bir oda edinmişti. Orada birkaç gece
namaz kılmış insanlar da yanında toplanıp onunla namaz kılmışlardı. Sonra bir
gece Hz. Peygamber’in sesini duymadılar. Uyuduğunu sanıp (uyansın ve) yanlarına
çıksın diye bazıları öksürmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle
buyurdu: “Sizde gördüğüm (terâvîhi cemaatle kılma arzusu) tavrı
dâimidir. Fakat (devam etmem halinde) üzerinize farz kılınmasından
korktum. Şâyet farz kılınırsa yerine getiremezsiniz. Ey insanlar! Evlerinizde
kılınız. Farzların dışında kişinin kıldığı en faziletli namaz evinde kıldığı
namazdır.”27F[27]
Bu hadis, Hz. Peygamber’in mescidinde ramazanda kılınan namaz
hakkındadır. Evde kılınan terâvîh namazı, Hz. Peygamber’in mescidinde kılınan
terâvîhden daha hayırlı olunca ya diğer mescidlerde kılınan diğer nâfile namazların
durumu nedir? Hz. Peygamber muhtemelen evi dar olduğu için mescide çıkıyor ve
orada kılıyordu. Aksi halde nâfileler için ev daha faziletlidir. Ancak
âlimlerin çoğu terâvîhin mescidde kılınmasının daha faziletli olduğu
görüşündedir. O İslam’ın şiarıdır[28] ve ittifakla istisna edilmiştir.[29] İstisna edilişi Hulefâ-i Râşidin’in uygulamalarıyla olmuştur.[30] Hz. Peygamber bu cümleyi terâvihle alakalı buyurmuştur.
Dolayısıyla terâvihin istisna edilişi ancak bu cümlenin o dönem için söylendiği
diğer zamanları kapsamadığı şeklinde değerlendirilmiş olmalıdır.
Ali el-Kârî, Hz. Peygamber’in mescidde itikaf için hasırla bir
yer çevirip içinde ibadetle meşgul olduğunu, farz namazlar için çıkıp tekrar
oraya döndüğünü söylemiştir. Terâvîhi de orada değil, çıkıp mescidde
kıldırdığını, birkaç gece sonra farzı kıldırıp oraya girdiğini ve terâvîh için
çıkmadığını, İbn Hacer’in sözünden anlaşılan “Hz. Peygamber’in terâvîhi o
odadayken kıldırdığının” sahih bir nakle muhtaç olduğunu belirtmiştir.[31]
İbn Hacer, Hz. Peygamber’in bir amele devam edip insanların da
ona uymaları durumunda o amelin insanlara farz kılınacağı hükmünü uzak bulmuş,
Hz. Peygamber’in farzların revâtibine devam edip sahâbenin de kendisine
uyduğunu fakat bu namazların farz kılınmadığını hatırlatmıştır.[32] Bâcî (ö. 474/1081) ve İbn Hacer bu hususta birkaç ihtimal
nakletmişlerdir: a) Allah, Hz. Peygamber’e, bu namaza onlarla devam ederse,
namazı onlara farz kılacağını vahyetmesi üzerine Hz. Peygamber onları
düşünerek devam etmemiştir. b) Hz. Peygamber’in devam ettiği bazı ibadetler
farz olunca içine bunun da farz olabileceği endişesi doğmuştur. c) Hz.
Peygamber’in devam etmesi sebebiyle bazı insanlar bu namazın farz olduğunu
zannedeceklerdi.[33] Bütün bunlar Hz. Peygamber’den
sonra söz konusu değildir.[34]
Hz. Âişe’den rivayet edildiğine göre Resûlullah bir gece
mescidde namaz kıldı. Sahâbe de onun kıldığı namazı kıldı. Hz. Peygamber ertesi
gece yine kıldı. Sahâbenin sayısı çoğaldı. Sahâbe üçüncü veya dördüncü gece de
mes- cidde toplandılar. Fakat Hz. Peygamber yanlarına çıkmadı. Sabah olunca
Resûlullah “Toplandığınızı gördüm. Yanınıza çıkmama bu namazın size farz
kılınması endişesi mani oldu.” buyurdu. Âişe “Bu ramazanda idi.”
dedi.[35]
Hz. Âişe’den diğer bir rivayete göre Resûlullah gece yarısı
çıktı, mescidde namaz kıldı, bir kısım sahâbî de ona uyarak namaz kıldı.
İnsanlar sabah bu durumu konuşmaya başladılar. (İkinci gece) daha fazla kişi
toplandı. Resûlul- lah ikinci gece (tekrar mescide) çıktı ve insanlar ona
uyarak namaz kıldılar. İnsanlar sabah bu durumu konuştular ve üçüncü gece
mesciddeki insan sayısı arttı. Resûlullah (üçüncü gece de mescide) çıktı
insanlar ona uyarak namaz kıldılar. Dördüncü gece mescid insanları almadı. Resûlullah
yanlarına çıkmadı. bazı sahâbîler namaz (ya Resûlallah) demeye başladılar.
Resûlullah (sabaha kadar) yanlarına çıkmadı. Sabah namazı için çıktı. Sabah
namazını bitirdikten sonra insanlara döndü, kelime-i şehâdet getirdi ve
şunları söyledi: “Dün geceki durumunuz bana gizli değildi fakat (çıkıp
namaz kılsaydık) gece namazının
size farz olacağından ve sizin buna güç yetiremeyeceğinizden
korktum.”[36]
Hadis, terâvîh namazının Hz. Peygamber’in sünneti olduğunu
göstermektedir. Hz. Ömer, sadece Hz. Peygamber’in sevip razı olduğu, sırf ümmetine
farz olmasın diye engellediği bir şeyi yapmıştır. Hz. Ömer, bu durumu ve artık
farzların artmayıp eksilmeyeceğini bildiğinden cemaatle terâvîh kılınmasını
ihya etmiş ve emretmiştir. Bunu, hicretin onuncu yılında hilafetinin başlarında
yapmıştır.[37] Hz. Peygamber’in üçüncü veya dördüncü gece sahâbenin yanına
çıkmaması bu namazı men ettiğini göstermez. Çünkü önceki iki gece kılmalarını
onaylamıştı. Neshedildiğini de göstermez. Zira çıkmama sebebini açıklamış,
farz olmasından korktuğunu belirtmiştir. Hz. Peygam- ber’in vefatından sonra
gerekçe ortadan kalkmış, farz olma ihtimali kalmayıp terâvîh namazı için
toplanmak caiz olmuştur.[38]
Nâfileleri evde kılmak daha faziletli ise de bu rivayetten
mescidde kılınabileceği de anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber muhtemelen caiz
olduğunu göstermek için mescidde kılmıştır. Ve ayrıca itikafta idi. Yine bu
hadisten anlaşılan, iki maslahat veya maslahat ve mefsedet korkusu tearuz
ettiğinde en mü- himmine itibar edilir. Zira Hz. Peygamber mescidde namaz
kılmakta maslahat görmüş, ümmete farz olacağı korkusu arız olunca, ümmetin
aciz olup farzı yerine getiremeyecekleri mefsedetinin büyüklüğü nedeniyle onu
terketmiş- tir.[39]
Hz. Âişe diğer bir rivayetinde şöyle dedi: İnsanlar ramazanda
gece Resûlullah’ın mescidinde gruplar halinde namaz kılıyorlardı. Bir kişinin
beraberinde Kur’an’dan bir miktar oluyor, onunla birlikte beş veya altı veya
daha az ya da daha çok kişi namaz kılıyordu. Resûlullah o gecelerden birinde
bana kendisi için odamın kapısında hasırla bir yer çevirmemi emretti ben de yaptım.
Yatsıyı kıldırdıktan sonra oraya doğru çıktı. Mesciddekiler toplandılar
onlara uzunca gece boyu namaz kıldırdı…[40]
Ebû Zer (ö. 32/653) şöyle dedi: Resûlullah’la birlikte ramazan
orucunu tuttuk. Ramazan ayından (yirmi iki gece geçip) yedi gece kalıncaya
kadar bize (farz namazlardan başka) namaz kıldırmadı. Sonra (yirmi üçüncü/kalan
yedinci gece) bize gecenin üçte biri geçinceye kadar namaz kıldırdı. Sonra
(yir- midördüncü/kalan) altıncı gece bize namaz kıldırmadı. (Yirmi
beşinci/kalan) beşinci gece, gece yarısı geçinceye kadar bize namaz kıldırdı.
Biz, “Yâ Resûlal- lah! Gecemizin geri kalan kısmında da bize namaz kıldırsanız”
dedik. O, “İmamla birlikte bitirinceye kadar namazı kılan kimseye gecenin
tamamını namaz kılmış sevabı yazılır.” buyurdu. Sonra aydan üç gece
kalıncaya kadar (yani yirmi altıncı/kalan dördüncü gece) bize namaz
kıldırmadı. (Yirmiyedinci/kalan) üçüncü gece bize namaz kıldırdı. Ailesini,
hanımlarını çağırdı ve geç vakte kadar namaza devam etti. Hatta biz felah (ı
kaçırmak)tan korktuk. Ravi Cü- beyr’in “Felah nedir?” sorusuna Ebû Zer,
“Sahurdur” karşılığını vermiştir. Sonra ayın geri kalanında namaz kıldırmadı.[41]
“İmamla birlikte namazı kılan” cümlesinde kastedilen
namazın hangi namaz olduğu hususunda farklı yorumlar yapılmıştır: Ali el-Kârî,
“yatsı ve sabah namazı”, Mubârekpûrî Ebü’l-Ulâ (1865-1935), “farz namazı”,[42] Münâvî, “terâvîh namazı”,[43] Mubârekpûrî Ebu’l-Hasen (ö.1414/1971) ise Ali el- Kârî’nin
“yatsı ve sabah namazıdır” sözünü naklettikten sonra terâvîh namazı
olduğunun da söylendiğini belirtmiş ve bu görüşü takviye
etmiştir.[44]
Hadiste, Hz. Peygamber’in terâvîh namazını cemaatle kıldığı,
ailesini, hanımlarını da çağırdığı ve sahur vaktine kadar namaz kıldıkları
ifade edilmiştir. Hz. Peygamber’in o gecelerde ayrıca teheccüd namazı kılıp
kılmadığı, teheccüd ve terâvîhin aynı veya ayrı namazlar olduğu açıkça
belirtilmemiştir. Ancak hadisin zahirinden teheccüd ve terâvîhin ayrı namazlar
olduğu anlaşılmaktadır. Teheccüd ve terâvîh hadislerinin farklı başlıklar
altında zikredilmeleri, teheccüd namazının Mekke’de Müzzemmil sûresinin inişinde
meşru kılınması, ramazan orucunun ise Medine’de Bakara sûresi âyetiyle farz
kılınması da bu iki namazın ayrı namazlar olduğuna delâlet etmektedir. Hz.
Pey- gamber’in halinden zahir olan ramazanda terâvîhin dışında gece namazı kıldığıdır.
Çünkü ramazanda diğer zamanlardan daha fazla gece namazı kılar- dı.[45]
Nûman b. Beşîr (ö. 64/684) minberde şöyle demiştir: Resûlullah
ile beraber Ramazan ayının yirmi üçüncü gecesi gecenin ilk üçte birine kadar
kıyamda bulunduk (terâvîh kıldık.) Sonra onunla yirmi beşinci gecesi gece
yarısına kadar kıyamda bulunduk. Sonra yirmi yedininci gecesi kıldık hatta (o
derece uzattı ki) felahı kaçıracağımızı zannettik. Sahura felah diyorlardı.[46]
Bu rivayetler, terâvîh namazının hicretin son yılında meşru
olduğunu göstermektedir. Çünkü Hz. Peygamber’in ikinci bir kez bu namazı
kıldığı ve buna dair bir soru sorulduğu nakledilmemiştir.[47] Bu rivayetler, terâvîh namazının Resûlullah’ın kavlî ve amelî
sünneti olduğunu da göstermektedir.[48]
Enes şöyle dedi: Resûlullah ramazanda namaz kılıyordu. Ben
geldim yanında namaza durdum. Bir başka kişi geldi o da durdu ve biz bir
cemaat olduk. Resûlullah bizim arkasında olduğumuzu anlayınca namazını
hafifletmeye başladı (ve bitirdi.) Sonra evine girdi (daha önce) yanımızda
kılmadığı (kadar uzunca bir) namaz kıldı. Sabahladığımızda ona dün gece
(arkanızda namaz kıldığımızı) anladınız mı? Diye sorduk. “Evet. Beni öyle
davranmaya (evde namaza devam etmeye) sevkeden o (sizin arkamda
namaza durmanız) idi” cevabını verdi.[49]
Hz. Peygamber’i bu davranışa sevkeden, onlara farz olur
endişesiydi.[50]
Yukarıda beş ayrı sahâbîden nakledilen yedi rivayet Hz.
Peygamber’in birkaç ramazan gecesi mescidde teravih olarak ifade edilen namazı
bizzat cemaatle kıldığını ortaya koymaktadır.
2.3.
Hz.
Peygamber’in Onayına Dair Rivayet
Hz. Peygamber gelecek rivayette görüleceği üzere ramazanda
mescidde teravih namazı kılan insanları görmüş, isabet ettiklerini belirterek
onaylamış ve bunu güzel görmüştür.
Ebû Hüreyre şöyle dedi: Bir gece Resûlullah (mescide) çıktı.
Bir de gördü ki insanlar ramazanda mescidin bir köşesinde namaz kılıyorlar. “Bunlar
kimdir?” buyurdu. Bunlar, ezberinde Kur’an olmayan kimselerdir. Ubey b.
Ka’b namaz kılıyor. Onlar da onun namazına uyarak namaz kılıyorlar, diye cevap
verildi. Resûlullah da: “İsabet ettiler. Ve yaptıkları ne güzeldir.”
buyurdu.[51]
Bu rivayetin, Hz. Peygamber’in terâvîh namazını
cemaatle kılmayı onayladığını ve bundan razı olduğunu açıkça gösterdiği
dolayısıyla terâvîhi cemaatle kılmanın takriri sünnet olduğu söylenmiştir.[52] Ancak İbn Hacer ve Aynî (ö. 855/1451), hadisin senedindeki
ravi Müslim b. Hâlid’in (ö. 179/795) “zayıf” olduğunu, Hz. Ömer’in insanları
Übey b. Kâ’b’ın (ö. 33/654) arkasında cem ettiğinin ise mahfuz olduğunu
söylemişlerdir.[53] Suyûtî (ö. 911/1505) ve Zürkânî de (ö.1122/1710) bu
değerlendirmeyi İbn Hacer’den onaylayarak nakletmiştir.[54] Leknevî (1848-1886) ise, aynı cümleyi İbn Hacer’den nakledip
tenkid etmiş ve şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Yahya b. Maîn (ö. 233/848),
Müslim b. Halid’in Ebû Dâvûd (ö. 275/889) rivayetinde “zayıf” lduğunu söylerken
İbn Hibbân rivayetinde “sika” olduğunu söylemiştir. Ayrıca Hz. Ömer’in ilk
olarak insanları Ubey b. Ka’b’ın arkasında cem etmesi buna zıt değildir. Çünkü
Übey’in Hz. Peygamber zamanında insanlarla birlikte namaz kılmasında bir emir
ve ihtimam yoktur. Tek bir imam arkasında toplamak ise Hz. Ömer tarafından
gerçekleştirilmiştir.”55F[55]
Mubârekpûrî de İbn Hacer’in sözlerini nakledip şu şekilde cevap verildiğini
söylemiştir: Müslim’i İbnü’l- Medîni (ö.234/848), Buhârî (ö. 256/870), bir
rivayette Yahyâ b. Maîn (ö. 233/848) ve Ebû Dâvûd zayıf saymışsa da İbn Hibbân
(ö. 354/965) Sikât’ında zikretmiştir. Hicaz’ın fukahasındandır. Şâfiî
(ö. 204/820), Mâlik’le (ö. 179/795) karşılaşmadan önce ondan fıkıh öğrenmiştir.
Dârekutnî ve bir rivayette Yahyâ b. Maîn “sika” olduğunu, İbn Adî (ö. 365/976)
“hasenü’l-hadis” olduğunu söylemiştir. Beyhakî’nin Ebû Mâlik’ten Mürsel
rivayeti de bu hadisin şâhidi-
dir. Ayrıca Hz. Ömer’in ilk olarak insanları Ubey b. Ka’b’ın
arkasında cem etmesi buna zıt değildir.[56] Beyhakî, hadisi Sa’lebe b. Ebî Mâlik el-Kurezî’den de rivayet
etmiş, hadisin mürsel hasen bir hadis olduğunu söylemiştir.[57]
Rivayetlerde görüldüğü üzere terâvîh namazı kavlî, fiilî ve
takriri sünnetle sabittir. Hz. Peygamber bu namazı teşvik etmiş ve mescidin
bir köşesinde cemaatle kılanları “Yaptıkları ne güzeldir.” diyerek
onaylamıştır. Kendisi de terâvîh namazını üç gece sahâbe ile birlikte mescidde
kılıp farz olur endişesiyle devam etmemiş ve “Evlerinizde kılın.”
demiştir.
Terâvîh namazının rekat sayısıyla ilgili sekiz, yirmi, otuz
altı gibi farklı rivayet ve uygulamalar vardır. Bu rivayet, uygulama ve
değerlendirmeler ayrı başlıklar altında nakledilecektir.
Hz. Peygamber’in kıldığı teravih namazının rekat sayısını
belirten tek sahih rivayet aşağıda nakledilecek olan Câbir hadisidir. Söz
konusu rivayette rekat sayısı sekiz olarak ifade edilmiştir.
Câbir b. Abdillah (ö. 78/697) şöyle dedi: Resûlullah ramazanda
bize sekiz rekat ve vitir kıldırdı. Ertesi gece mescidde toplandık ve yanımıza
çıkmasını bekledik. Sabaha kadar mescidde kaldık. Sonra yanına girip “Yâ
Resûlallah! Bize namaz kıldırman için yanımıza çıkmanı umduk” deyince “Vitrin
size farz kılınmasından korktum.” Veya “hoşlanmadım.” buyurdu.[58]
Ebû Ya’lâ (ö.458/1066) ve Taberânî’nin (ö.360/971) rivayetinde
“vitir” lafzı yoktur.
İbn Hacer, Câbir hadisi dışında rivayetin içbir tarikinde Hz.
Peygam- ber’in o gecelerde kıldırdığı namazın kaç rekat olduğunu görmediğini
söyle- miştir.[59]
Hadisin, terâvîh namazının cemaatle sekiz rekat olduğuna ve
vitrin ramazanda cemaatle kılındığına delâleti açıktır. Hz. Peygamber’in sekiz
rekattan daha fazla kıldığı sahih bir senedle açıkça ifade edildiği sabit
değildir. Yirmi rekat olarak kılınması Hz. Ömer döneminde karar kılmıştır.[60]
Âişe şöyle dedi: Resûlullah ne ramazanda ne de başka zamanda
gece on bir rekattan fazla namaz kılmazdı. Önce dört rekat kılardı ki, onların
güzelliği ve uzunluğu anlatılacak gibi değildi! Sonra dört rekat daha kılardı.
Onların da güzelliğini ve uzunluğunu hiç sorma! Sonra üç rekat daha kılardı.
Ben: Yâ Resûlallah! Vitri kılmadan mı uyuyorsun? diye sordum. Bunun üzerine
şöyle buyurdu: “Âişe! Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.”61
Bu rivayet önceki Câbir rivayetine uygundur. Hz. Peygamber önce
sekiz rekat terâvîh sonra üç rekat vitir, toplamda on bir rekat namaz
kılmıştır.[61]
Sâib b. Yezîd şöyle demiştir: Ömer, Übey b. K’âb ve
Temimu’d-Dari'ye insanlara imam olarak on bir rekat namaz kıldırmalarını
emretti. İmam (her rekatta) yüzlerce âyet okuyor, kıyâmın uzunluğundan dolayı
bastonlara dayanıyorduk. Namazdan ancak şafak başlangıcında dönüyorduk.[62]
İbn Ebî Şeybe’nin (ö. 235/849) rivayetinde “Ömer insanları,
ramazanda Übey ve Temîm’in arkasında cem etti. On bir rekat kılıyor ve yüzlerce
âyet okuyorlardı.” şeklindedir.[63]
Bu Sâib rivayeti, Âişe rivayetine muvafıktır.[64] Ömer bu hususta, Âişe rivayetinde belirtildiği üzere Hz.
Peygamber’e uymuş,[65] ilk olarak Hz. Pey- gamber’in kıldığı sayıda terâvîhi emretmiş
ancak daha sonra rekat sayısını artırmıştır.[66]
İbn Abdilber (ö. 463/1071), birçok rivayeti nakledip
değerlendirdikten sonra, bu rivayetlerin tamamının, on bir rekat rivayetinin
vehm ve galat olduğuna, yirmi üç ve yirmi bir rekat rivayetinin sahih olduğuna
şahid olduğunu söylemiştir.[67] Ali el-Kârî, Zürkânî, Mubârekpûrî ve Elbânî (1914-1999) ise,
İbn Abdilber’e itiraz etmiş, “vehm” olmadığını söylemişlerdir. Ali el-Kârî,
Sâib rivayetinin senedinin de sahih olduğu söylenerek bu yoruma itiraz
edildiğini, “Belki bazı geceler Resûlullah’a benzemeyi kastetmişlerdir. Zira
sekiz rekat kıldırdığı sahih olarak nakledilmiştir.” denilerek cevap
verildiğini belirtmiş, Elbânî de, Suyûtî’nin dediği gibi Sâib hadisinin
senedinin son derece sahih olduğunu, bunun bile tek başına İbn Abdilber’in
sözünü reddetmeye yeteceğini belirtmiştir.[68]
Mubârekpûrî’ye göre tercih edilen ve delil açısından en
kuvvetli olan on bir rekat görüşüdür. Resûlullah’dan sahih senedle sabit olan
ve Hz. Ömer’in
emrettiği de budur. Diğer görüşlerden herhangi biri, ne
Resûlullah’dan sahih senedle sabit olmuştur ne de Hulefâ-i Râşidin’den birinin
bunu emrettiği tartışılmayan sahih bir senedle sabit olmuştur.[69]
Elbânî, terâvîh namazının rekat sayısıyla alakalı Hz. Âişe ile
Cabir’in sözlerini nakledip Resûlullah’ın hayatı boyunca on bir rekattan fazla
kılmadığını söylemiştir. Terâvîhin mutlak bir nâfile olmadığını, dolayısıyla
revâtib sünnetlerde olduğu gibi terâvîh namazında da sünnet olan rekat
sayısına ilâvenin caiz olmayıp kişinin istediği sayıda kılamayacağını, bilakis
müekked sünnet olup cemaatle kılınmasının meşru olması açısından farzlara
benzediğini, bu açıdan ilâve edilmemeye revâtib sünnetlerden daha evla olduğunu
söylemiş- tir.[70]
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber’in kıldığı terâvîh namazının rekat
sayısını bildiren tek rivayet Câbir hadisidir. Söz konusu rivayette Hz.
Peygamber’in terâvîh namazını sekiz rekat kıldırdığı belirtilmiştir. Bu
rivayet, Hz. Peygam- ber’in ramazanda ve diğer zamanlarda gece (vitir dahil) on
bir rekattan fazla kılmadığını belirten Âişe rivayetine de uygundur. Hz.
Ömer’in insanlara on bir rekat kılmalarını emrettiğine ve onun döneminde on bir
rekat kılındığına dair rivayetler de bu rivayetlere mutabıktır.
Terâvîh namazının yirmi rekat olduğuna dair Hz. Peygamber’den
sahih bir rivayet yoktur. Bu husustaki delil, Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin yirmi
rekatı emrettiğine ve bunun dönemlerinde kılındığına dair rivayetler ile
Sahâbenin de bunu onaylaması ve ümmetin çoğunluğunun bu güne kadar uygulamasının
bu yönde olmasıdır.
Sâib b. Yezîd şöyle demiştir: Biz, Ömer b. el-Hattâb zamanında
yirmi rekat terâvîh namazı ve vitir kılardık.[71] Diğer bir rivayeti “Ömer b. el-Hattâb
zamanında ramazanda yirmi rekat kılıyorlardı. Yüzlerce (âyet)
okuyorlardı. Hz. Osman döneminde kıyâmın şiddetinden dolayı bastonlara
dayanıyorlar- dı.”[72] Diğer bir rivayeti “Ömer ramazanda insanları Übey b. Kâ’b ve
Temîm ed-Dârî’nin arkasında yirmi bir rekat kılmak üzere cem etmiştir. Yüzlerce
(âyet) okuyorlar, fecrin başlarında gidiyorlardı.”[73] şeklindedir.
Buradaki bir rekat vitirdir.[74]
Yahya b. Saîd şöyle dedi: Ömer b. el-Hattâb bir adama insanlara
yirmi rekat kıldırmasını emretmiştir.76F[75]
Yezîd b. Rûmân (130/747) şöyle demiştir: Ömer b. el-Hattâb
zamanında ramazanda insanlar yirmi üç rekat kılarlardı.77F[76]
Buradaki üç rekat vitirdir.[77]
Abdülaziz b. Rufey’ (130/747) şöyle dedi: Übey b. Ka’b,
insanlara ramazanda Medine’de yirmi rekat (terâvîh) ve üç rekat vitir
kıldırırdı.[78]
Atâ şöyle dedi: Ben insanların vitirle birlikte yirmi üç rekat
kıldıklarına yetiştim.[79]
Muhammed b. Ka’b el-Kurezî (ö.118/736) şöyle dedi: İnsanlar Hz.
Ömer zamanında ramazanda yirmi rekat kılıyorlardı. O rekatlarda kıraatı
uzatıyor ve üç rekatta vitir kılıyorlardı.[80]
Ebu’l-Hasnâ şöyle dedi: Hz. Ali ramazanda bir adama insanlara
yirmi rekat kıldırmasını emretmiştir.82F[81]
Zeyd b Vehb (ö.83/702) şöyle dedi: İbn Mes’ûd ramazanda bize
namaz kıldırırdı. A’meş (ö. 148/765) şöyle dedi: Yirmi rekat (terâvîh) ve üç
rekat vitir kıldırırdı.83F[82]
Nâfi’ b. Ömer şöyle dedi: İbn Ebî Müleyke (ö.117/735) bize
ramazanda yirmi rekat kıldırırdı.[83]
Yirmi üç rekat rivayetlerindeki üç rekat ile yirmi bir rekat
rivayetlerindeki bir rekat vitir namazına hamlolunmuştur.[84]
Ömer zamanında terâvîhin on bir ve yirmi rekat kılındığını
bildiren rivayetler arası, önce on bir rekat kılındığı sonra yirmi olarak
karar kılındığı şeklinde cem edilmiştir.[85] Bu farklı rekatlar, ahvâlin faklılığıyla olabildiği gibi
kıraatın uzunluğu ve kısalığı durumuyla alakalı da olabilir.[86] Önce on bir rekat kılıyorlardı. Kıraatı uzatıyorlardı. Bu
onlara ağır geldi. Kıraatı hafif tutup rekat sayısını artırdılar. Vasat
kıraatla vitir hariç yirmi rekat kılmaya başladılar. Sonra kıraatı hafifletip
rekat sayısını vitir hariç otuz altıya çıkardılar ve durum böyle devam ettti.[87] Yirmi bir ve yirmi üç sayılarındaki farklılık vitirdeki
farklılıktan kaynaklanmaktadır. Vitri bazen tek bazen üç rekat olarak
kılmıştır. İmam Şâfî, insanların Medine’de otuz dokuz rekat, Mekke’de yirmi üç
rekat kıldıklarını gördüm, demiştir.[88] Dolayısıyla kıyâm-ı ramazanla ilgili rivayetlerdeki
farklılıkta bir tenâkuz yoktur. Farklı zamanlarda farklı rekatlar kılınmıştır.[89]
İbn Hacer, Merginânî’nin (ö.593/1197), hulefâi
râşidînin terâvîhe devam ettiklerine dair naklettiği rivayetin (kaynağını)
bulamadığını söylemiş,[90] Aynî de, rivayetlerin, bu üç
halifenin terâvîh namazını yirmi rekat kıldıklarına ve ona devam ettiklerine
delâlet etmediğini, Merginânî’nin, terâvîhin sünnet olduğuna halifelerin devam
ettiğini değil de, “Allah ramazan orucunu üzerinize farz kıldı. Ben de
kıyâmını size sünnet kıldım.”[91] rivayetini delil getirmesinin daha uygun ve kuvvetli olacağını
söylemiştir.[92] Ancak bu rivayette rekat sayısı belirtilmemiştir. Ayrıca Hz.
Peygamber’in sözlerinde geçen sünnet kelimesi fıkhî terim olan sünnet olmamakta
dolayısıyla bu namazın müekked sünnet oldu-
ğunu ortaya koymamaktadır.[93] Azîmâbâdî (ö.1857/1911), “Hulefâ-i râşidîn devam ettiği için
yirmi rekat terâvîh sünnettir.” sözünün itibar edilemeyecek açık bir yanlış
olduğunu, Hz. Ebû Bekir (ö. 13/634) ve Hz. Ömer’in devamı bırakın bir kere bile
yirmi rekat terâvîh kıldıklarının sabit olmadığını söyle- miştir.[94] Leknevi ise Hulefâ-i Râşidîn’in
terâvîhin cemaatle yirmi rekat kılınmasını emrettiğini, erkek ve kadınlar için
imam tayin edip bunu güzel gördüklerini, büyük sahâbîlerin de bulunduğu o
dönemde hiçbir sahabînin bunu inkâr etmediğini dolayısıyla yirmi rekata fiilen
değil teşrîen devam ettiklerini söylemiş, “Benim ve râşid halifelerimin
sünnetine yapışın.”[95] “Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun.”[96] rivayetlerini de halifelerin de sünnetine uymak gerek-
tiğini ortaya koyduğunu belirtmiştir. Terâvîh namazının, bütün
ramazan gecelerinde kılınmasının, cemaatle eda edilmesinin ve yirmi rekat
olmasının müekked sünnet olduğunu, bunlardan birini ihlal edenin günahkâr
olduğunu ancak ilk üçünü ihlal edenin Peygamber’in sünnetine muhalefet ettiği
için daha fazla günaha (ism-i kebîr), dördüncüyü ihlal edip sekiz rekatla
yetinenin, bu miktarda Hz. Peygamber’e uymuşsa da halifelerin sünnetine
yapışın emrine muhalefet ettiği için daha az günaha (ism-i yesîr) girmiş olduğunu
söylemiştir.[97]
Elbânî, Tirmizî’nin (ö. 279/892), “Ömer, Ali (ö. 40/661) ve
diğer sahâbe- den yirmi rekat rivayet edildi.” diyerek meçhul sığayla, bu
sahâbîlerden yirmi rekatın sabit olmadığına işaret ettiğini iddia etmiştir.
Aynı şekilde İmam Şâfiî’nin de “Ömer’den yirmi rekat rivayet edildi.” dediğini,
bu iki zatın “rivayet edildi” şeklindeki meçhul sığalı ifadelerinin rivayeti
zayıf saydıklarını gösterdiğini belirtmiştir.[98] Şuayb el-Arnaût (1928-2016), Elbânî’yi kastederek muâsır
bazılarının[99] İmam Şâfiî’nin “rivayet edildi” şeklindeki meçhul ifadesiyle
hadisi zayıf saydığını iddia etmelerinin bir vehimden ibaret olduğunu,
Şâfiî’nin zayıf hadis almamasına rağmen bunu aldığını, mütekaddim ulemanın
kısalık olsun diye sahih hadisleri “rivayet edildi” şeklinde naklettiğini ve bu
ifadenin zayıflık göstergesi oluşunun bazı müteahhir ulemaya ait olduğunu
belirtmiştir.[100]
Sonuç olarak terâvîh namazının yirmi rekat olduğuna dair Hz.
Peygam- ber’den sahih bir rivayet yoktur. İbn Abbâs’dan (ö. 68/687-88) gelen
“Resûlul- lah ramazanda yirmi rekat (terâvîh) ve vitir kılıyordu.”[101] rivayeti delil ola-
mayacak derecede zayıftır[102] ve Sahîhayn 'daki Hz.
Âişe’nin Hz. Peygamber’in gece on bir rekattan fazla namaz kılmadığını
belirttiği rivayet buna muarızdır. Hz. Âişe Hz. Peygamber’in gece halini en iyi
bilendir.[103] Bu konudaki rivayetler, Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin bunu
emrettiğine ve dönemlerinde kılındığına dair rivayetlerdir. Sahâbe de bunu
onaylamış ve ümmetin çoğunluğunun bu güne kadar uygulaması da böyle olmuştur.
Bu, Ebû Hanîfe (ö. 150/767), Ha- nefîler, Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Dâvûd
ez-Zâhirî (ö. 270/884), Şâfiî, fukahanın çoğu ve ulemanın cumhurunun görüşüdür.[104] Bütün bunlar yirmi rekatın cemaatle kılınmasının meşruiyetini,
önemini ve karşı çıkılamayacağını ortaya koymaktadır.
3.3.
Otuz Altı
Rekat Rivayetleri
Medine’de hicrî birinci asrın ilk yarısından sonra teravih
namazı otuz altı rekat olarak kılınmaya başlanmıştır. Bu uygulamanın gerekçesi,
her dört rekat
arasında bir tavaf yapan Mekke ehli ile eşit olma düşüncesidir.
Bu sebeple Medineliler her tavafın yerine dört rekat koymuşlardır.
İbn Ömer’in (ö. 73/692) azadlısı (tâbiînden) Nâfi (ö. 117/735)
şöyle dedi: İnsanlara, ramazanda üçü vitir olmak üzere otuz dokuz rekat
(terâvîh) kılarlarken yetiştim.[105]
Tâbiînden Dâvud b. Kays şöyle dedi: Ömer b. Abdülaziz (ö.
101/720) ve Ebân b. Osman (ö.105/723)[106] zamanında insanların Medine’de otuz altı rekat (terâvîh) ve üç
rekat vitir kıldıklarına yetiştim.[107]
İmam Şâfiî şöyle dedi: “İnsanları Medine’de otuz dokuz rekat
kılarlarken gördüm. Yirmi rekat bana daha sevimlidir.[108] Mekke’de bu şekilde (yirmi rekat) kılıyorlar. Bu hususta bir
darlık ve sınır yoktur. Çünkü bu namaz nâfile- dir. Kıyamı uzatıp secdeyi
azaltırlarsa bu güzeldir. Bu bana daha sevimlidir. Ruku ve secdeyi çok
yaparlarsa bu da güzeldir.”[109]
Ömer b Abdilaziz ramazanda kurrâlara otuz altı rekat (terâvîh)
ve üç rekat vitir kılmalarını emretmiştir. Her rekatta on âyet okuyorlardı.[110]
Tev’eme’nin azadlı kölesi Salih b. Nebhân (ö. 125/743) şöyle
dedi: Harre olayından önce beşi vitir olmak üzere kırk bir rekat (terâvîh)
kıldıklarına ye- tiştim.[111]
İbn Kudâme, Sâlihîn zayıf olduğunu, ayrıca kırk bir rekat
kılarken yetiştiği insanların kim olduğunu bilmediğimizi, bu şekilde kılan bir
topluluğa yetişmiş olabileceğini fakat bunun hüccet olmadığını, bütün Medine
halkı bu şekilde kılsa bile Hz. Ömer’in uyguladığı ve o dönemdeki sahâbenin
icma ettiği yirmi rekat kılınmasının daha uygun olduğunu söylemiştir.
İbnü’l-Irâkî de İbn Kudâme’nin bu değerlendirmesini aynen nakletmiştir.[112]
Muhammed b. Sîrîn (ö.110/729) şöyle dedi: Muâz Ebû Halîme
el-Kârî[113] ramazanda insanlara kırk bir rekat namaz
kıldırırdı.[114]
Mâlik, terâvîhin vitir hariç otuz altı rekat, vitirle beraber
otuz dokuz rekat olduğu görüşündedir.[115] Delili, Medine ehlinin böyle kılmaları[116] ve İbn Ömer’in azadlısı Nâfi’in sözüdür.118F[117]
“Medine ehlinin uygulamalarının sebebi şöyle açıklanmıştır: Mekke ehli her dört
rekat arasında bir tavaf yapıp iki rekat namaz kılıyor, beşinci dört rekattan
sonra tavaf yapmıyorlardı. Medine ehli de onlarla eşit olmayı isteyip her
tavafın yerine dört rekat koydular. Dolayısıyla on altı rekat ilâve edip üç
rekat da vitir kıldılar. Toplamı otuz dokuz rekat olmuş oldu.119F[118]
Medine’de otuz altı rekat kılınması hicrî birinci asrın ilk yarısından sonra
başlamıştır.120F[119]
Tirmizî, ilim ehlinin terâvîh namazının kaç rekat olduğu
hususunda ihtilaf ettiğini, çoğunun Hz. Ömer, Hz. Ali ve diğer sahâbeden de
nakledilen yirmi rekat görüşünde olduğunu, Sevrî, Abdullah b. Mübârek ve
Şâfiî’nin de bu görüşde olduğunu söylemiş, İmam Şâfiî’nin Mekke’de yirmi rekat
kıldıklarına yetiştiğini söylediğini, belirtmiştir. Bazılarına göre vitirle
beraber kırk bir rekat olduğunu, Medine ehlinin görüşünün, Medine’deki
uygulamanın ve İs- hak’ın tercihinin bu olduğunu nakletmiştir. İmam Ahmed’in bu
hususta farklı rivayetler olduğunu söyleyerek bir hüküm vermediğini
söylemiştir.[120] İshak b. Mansûr (ö.251/865),
Ahmed b. Hanbel’e kaç rekat terâvîh kılındığını sorduğunu ve bu hususta kırk
kadar farklı görüş olduğu ve bu namazın bir tatav- vudan ibaret bulunduğu
cevabını aldığını söylemiştir.[121] İbn Kudâme ise, Ahmed b. Hanbel’in tercihinin de Sevrî, Ebû
Hanîfe ve Şâfiî gibi yirmi rekat
olduğunu söylemiştir.[122]
Mubârekpûrî, Tirmizî’nin terâvîh namazının rekatlarıyla alakalı
olarak yirmi ve vitirle beraber kırk bir rekat olmak üzere iki görüşten
bahsettiğini, oysaki bu hususta birçok görüş olduğunu söyledikten Sonra
Aynî’den on bir, yirmi dört, yirmi sekiz, otuz dört, otuz altı, otuz sekiz
rekat görüşlerini de nakletmiştir.[123]
Mubârekpûrî ve Keşmîrî, kırk bir rekatla alakalı ne sahih ne
zayıf merfu bir hadis görmediklerini söylemişlerdir.[124] Mubârekpûrî, sadece âsâr bulunduğunu belirtmiş ve Mervezî’nin
Kıyâmu’l-leyl isimli eserinden vitirle birlikte kırk bir rekat
kılındığına dair Muhammed b. Sîrîn ve Salih b. Nebhân’dan yukarıda geçen iki
rivayeti nakletmiştir.[125]
İbn Teymiyye, Hz. Ömer’in insanları Übey b. Kâ’b’ın arkasında
cem ettiğini, onun da yirmi rekat terâvîh ve üç rekat vitir kıldırdığını,
rekatları artırdığı ölçüde kıraatı hafiflettiğini, bunun cemaat için tek bir
rekatı uzun tutmaktan daha hafif olduğunu belirtmiştir. Sonra seleften bir
grubun kırk rekat terâvîh ve üç rekat vitir kıldığını, diğerlerinin otuz altı
rekat terâvîh ve üç rekat vitir kıldıklarını, bunların hepsinin caiz olduğunu,
kişinin hangisini uygularsa uygulasın güzel yapmış olacağını ifade etmiştir.
İbn Teymiyye’ye göre, en faziletli olan, kişinin durumuna göre değişmektedir.
Uzunca kıyama tahammül edebilen için Resûlullah’ın yaptığı gibi on rekat
terâvîh, üç rekat da vitir kılmak daha faziletlidir. Uzunca kıyama tahammül
edemeyenin yirmi rekat kılması daha faziletlidir. Müslümanların çoğunluğu böyle
yapmaktadır. Bu, on ile kırk sayısı arasında orta yoldur. Kırk ve diğerlerini
yapabilen için bunlar da caizdir ve mekruh değildir. Ahmed b. Hanbel gibi
birçok imam bunu ifade etmektedir. Kıyamı ramazanın Hz. Peygamber’den menkul
bir sayısı olup artırılıp eksiltilemeyeceğini zanneden hata etmektedir.[126] Şâfiî, Şevkânî ve Sübkî de bu namazın nâfile olduğunu, bir
daraltma ve sınırlama
olmadığını
söylemişlerdir.[127]
Sonuç olarak terâvîh namazının rekat sayısıyla alakalı farklı
rivayetler olmakla birlikte genel olarak üç uygulama karşımıza çıkmaktadır:
Birincisi, Hz. Peygamber’in kıldığı, Hz. Ebû Bekir zamanı ile Hz. Ömer’in
halifeliğinin ilk dönemlerinde sahâbenin de kıldığı sekiz rekat. İkincisi, Hz.
Ömer’in hilafetinin sonraki dönemi ile Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde
sahâbe tarafından uygulanan, Ebû Hanîfe, Şâfiî, Sevrî, Ahmed b. Hanbel gibi
imamların da tercih ettiği ve ümmetin çoğu tarafından uygulanan yirmi rekat.
Üçüncüsü, birinci asrın ikinci yarısında Medine ehli tarafından uygulanan ve
Mâlik’in de tercih ettiği otuz altı rekat. Ahmed b. Hanbel, Şâfiî, İbn
Teymiyye, Şevkâni, Sübkî gibi âlimlerden nakledildiği üzere terâvîh nâfile bir
namazdır ve rekat sayısında bir sınırlama söz konusu değildir. Dolayısıyla
sekiz ve yirmi rekat daha tercih edilebilir olmakla birlikte otuz altı rekat
dakılınabilir.
Ümmetin terâvîh namazının meşrûiyyeti ve cevazı hususunda
ittifak ettiği, Râfizîler dışında hiçbir ilim ehlinin de bunu inkâr etmediği,[128] bu namazın, kavlî, fiilî ve takrirî sünnetle sabit olduğu
belirtilmiş,[129] âlimlerin, terâvîh namazının sünnet olduğunda ittifak halinde
olduğu nakledilmiştir.[130] İbn Tey- miyye, Râfizî Hillî’nin
(ö.726/1325) Minhâcü’l-kerâme” isimli eserindeki “Ramazan ayında gece
cemaatle nâfile olarak kılınan namaz bid’attır.” iddiasına, bu kitaba reddiye
olarak yazdığı Minhâcü’s-sünne adlı eserinde şöyle cevap vermiştir: “Hz.
Peygamber döneminde insanların ramazanda gece namaz kıl-
dıkları ve Hz. Peygamberin de iki veya üç gece müslümanlara
namaz kıldırdığı sabittir. Hz. Ömer (kendi döneminde) bu toplanmaya, daha önce
yapılmıyor olması sebebiyle bid’at demiştir. Zira ilk yapılan şeye sözlükte
bid’at denir. Bu, şer’î bir bid’at değildir. Çünkü dalâlet olan şer’î bid’at,
Allah’ın sevmediği bir şeyi müstehap, vâcip kılmadığını vâcip, haram
kılmadığını haram kılmak gibi şer’î bir delil olmaksızın yapılan şeydir.
Ayrıca bu, nehyedi- len çirkin bir bid’at olsaydı Hz. Ali Kûfe’de emir olduğunda
onu iptal ederdi. Hatta ‘Mescidlerimizi nurlandırdığı gibi Allah Ömer’in
kabrini nurlandırsın.’ demiştir. Hz. Ali insanlara terâvîh namazı kılmalarını,
bir kişiye de imam olmasını emrederdi.”[131]
Teravih namazı, Hanefî, Şâfiî ve Hanbelîlere göre müekked
sünnettir.[132]
Bazı Şâfiî âlimler, farzların revâtibinin, terâvîh namazından
daha faziletli olduğunun gerekçesini, Hz. Peygamber’in revâtibe devam edip
terâvîh namazına devam etmeyişi olarak belirtmişlerdir.[133] Bazıları ise Hz. Peygamber’in terâvîhe evinde devam ettiğini
söyleyerek yukarıdaki “terâvîhe devam etme-
miştir” cümlesini “yani cemaatle kılmaya devam etmemiş, evinde
devam etmiştir” şeklinde yorumlamışlardır.[134] Ancak bu, makul bir yorum değildir. Zira Hz. Peygamber
terâvîhi evinde münferiden de olsa devamlı kılmışsa bu, revâtible aynı durumda
olmasını gerektirir. Ayrıca Hz. Peygamber’in bu namaza evinde devam ettiğine
dair bir rivayete vakıf olunmamıştır. Rivayetlerden anlaşıldığı üzere Hz.
Peygamber bu namazı ramazanın son on gününde üç gece kıldırmıştır.[135] Yine Kalyûbî’nin de (ö.1069/1659) belirttiği gibi bu
rivayetler, terâvîh namazının hicretin son yılında meşru olduğunu göstermektedir.
Çünkü Hz. Peygamber’in ikinci bir kez bu namazı kıldığı ve kendisine buna dair
bir soru sorulduğu nakledilmemiştir.[136]
Hanefî fukaha, terâvîh namazının müekked sünnet
olduğunu, Hz. Pey- gamber’in birkaç gece bu namazı cemaatle kılıp ümmete farz
kılınır endişesiyle devam etmediğini, o endişe olmasaydı devam edeceği
anlayışıyla hükmen devam etmiş sayıldığını, ayrıca Hulefâ-i Râşidînin (teşrîen)[137] ve Ömer zamanından günümüze kadar bütün Müslümanların fiilen
bu namaza devam etti- ğini[138] söylemişler, “Benim ve benden sonraki raşid halifelerimin
sünnetine yapı- şın.”140F[139]
“Allah, ramazan orucunu üzerinize farz kıldı. Ben de kıyâmını size sünnet
kıldım.”141F[140]
rivayetleri142F[141]
ile “Müslümanların güzel gördüğü Allah katında da güzel- dir.”143F[142]
rivayetini nakletmişlerdir.144F[143]
Kudûrî’nin, “İnsanların ramazan ayında yatsıdan sonra
toplanmaları ve imamlarının kendilerine yirmi rekat kıldırmaları müstehaptır.”
Veya “İnsanların ramazan ayında yatsıdan sonra toplanmaları müstehaptır.
İmamları onlara yirmi rekat kıldırır.”[144] şeklinde tercüme edilebilecek
olan cümlesiyle, yirmi rekat terâvîh namazının kendisine mi, cemaatle
kılınmasına mı müste- hap dediği tartışılmış, ifade, şarihler tarafından iki
farklı şekilde yorumlanmıştır. Bazıları birinci şekliyle atıflı olarak tercüme
ederek Kudûrî’nin terâvîhin cemaatle kılınmasına da yirmi rekat oluşuna da
müstehap dediği- ni,[145] bazıları ise iki ayrı cümle yaparak cemaatle kılınmasına
müstehap deyip yirmi rekatın hükmüne değinmediğini söylemiştir.[146]
İbnü’l-Hümâm, terâvîh namazının, vitirle ve cemaat halinde on bir rekat
olarak kılınmasının Hz. Peygamber’in, yirmi rekatın ise Hulefâ-i Râşidin’den
üçünün sünneti olduğunu dolayısıyla sekiz rekatın sünnet, yirmi rekatın müs-
tehap olduğunu söylemiştir.[147] Keşmîrî, sekiz rekatın sünnet, yirmi rekatın müstehap olduğunu
İbnü’l-Hümam’dan başka hiç kimsenin söylemediğini belirtmiş, “Benim ve râşid
halifelerimin sünnetine yapışın.”[148] rivayetine atıfta bulunarak Hz. Ömer’in
uygulamasının da sünnet olduğunu söylemiştir.[149]
Sonuç
olarak terâvîh namazı Hanefî, Şâfiî ve Hanbelîlere göre müekked sünnettir.
Terâvîh namazının evde münferiden mi mescidde cemaatle mi
kılınmasının daha faziletli olduğu hususu âlimler arasında ihtilaf konusudur:
İmam Şâfiî, Şâfiîlerin ekserisi, Ebû Hanîfe, Hanefîler çoğu, Ahmed b. Hanbel ve
bazı Mâlikîlere göre cemaatle kılınması daha faziletlidir. Mâlik, Ebû Yusuf,
bazı Hanefî ve Şafiîlere göre ise evde münferiden kılınması daha faziletlidir.[150]
Birinci görüşün (cumhurun) delili: Hz. Ömer’in insanları Übey
b. Kab’ın arkasında cem edip onun cemaate imam olması,[151] sahâbenin buna muvafakat etmesi ve Müslümanların
uygulamalarının da bu şekilde devam etmesidir.[152] Bu durum, sahabenin, terâvîh namazının cemaatle
kılınmasının daha faziletli olduğunda icmâ ettiği anlamına gelmektedir.[153] Bunun, açık şeâirden olduğu ve bayram namazına benzediği de
söylenmiştir.[154] “İmamla birlikte bitirinceye kadar namazı kılan kimseye
gecenin tamamını namaz kılmış sevabı yazılır.”[155] rivayeti de cemaati tercih delillerinden sayılmaktadır.[156]
İkinci görüşün delili: Hz. Peygamber’in birkaç gece cemaata
namaz kıldırıp sonra evinde kılması[157] ve “Farzlar dışındaki namazların en faziletlisi evde
kılınandır.”[158] hadisi[159] ile “Farzlar hariç, kişinin evinde kıldığı namazı, bu mescidimde
kıldığı namazdan daha faziletlidir.”[160] rivayetidir. Mescid-i Nebevî’de
kılı-
nan namaz diğer mescidlerde kılınan namazdan bin derece daha
faziletli olmasına rağmen evde kılınan nâfile namaz Mescid-i Nebevî’de kılınan
namazdan daha faziletli ise hangi faziletin bundan daha açık olabileceği
sorgulanmış, bu nedenle İmam Mâlik, Şâfiî[161] ve onların yolunda gidenlerin bütün nâfilelerde evde
münferiden kılmayı daha faziletli gördükleri nakledilip mes- cidlerde en az
sayıyla bile terâvîh kılınıyorsa bu namazı evde kılmanın daha faziletli olduğu
belirtilmiştir.[162]
Kişinin durumuna göre bir ayrıma gidildiği de görülmektedir.
Şöyleki mescidlerde terâvîh kılınıyorsa namaz kılanın niyetinin, huşuunun ve
namazda okunanı tefekkürünün düzgün olmasının dikkate alındığı, bu, Hz.
Ömer’in sünnetinin uygulanmasıyla gerçekleşecekse onun daha faziletli olduğu
söylenmiştir.[163] Şâfiîlerde bu hususta üç görüş olduğu, üçüncü görüşe göre
Kur’an-ı hıfzeden, tembellikten korkmayan ve gitmediğinde mescid cemaatsız
kalmayacaklar için cemaatle namazla evde namazın eşit olduğu, bunlardan bir
kısmı kendisinde bulunmayan kişi için cemaatle namazın daha faziletli olduğu
belirtilmiştir.[164]
Ali el-Kârî, nâfilenin evde kılınmasının daha faziletli
olmasının, sevapları kat kat olmayan mescitlerle kayıtlı olduğunu, veya sevabın
kat kat oluşunun farzlarda olduğunu söyleyenlerin görüşüne mebni olduğunu, veya
riyadan korkanlar için, veya nifak vehmini def etmek için veya bazı nâfilelerin
evde kılınmasını teşvik için olduğunu, bununla beraber Hz. Peygamber’in fiili
ve sahâbe icmaı sebebiyle terâvîhin ittifakla istisna edildiğini söylemiştir.[165]
Hanefîlerin cumhuruna göre terâvîh namazını cemaatle kılmak
sünnet-i
müekkede ve kifâyedir.[166] Müekkededir çünkü Hz. Peygamber bu namazı bazı geceler
cemaatle kılmış, ümmete farz kılınır endişesiyle devam etmemiş- tir.[167] Bu endişe olmasaydı devam edeceği, dolayısıyla hükmen devam
etmiş olduğu, Hulefâ-i Râşidîn’in de terâvîhin cemaatle kılınmasını emredip
erkek ve kadınlar için imam tayin ettikleri ve bunu güzel gördükleri
belirtilmiştir.[168] Kifâyedir çünkü İbn Ömer, Urve (ö.94/713), Sâlim
(ö.106/725), Kâsım (ö.107/725), İbrâhim ve Nâfi’ (ö.117/735) gibi bazı sahâbe
ve tabiîn bu namazı evde kılmışlardır. Bunların uygulaması mescidde cemaatle
kılmanın sünnet-i kifâye olduğunu göstermektedir. Zira İbn Ömer ve ona tâbi
olanların sünneti terketmiş oldukları zannedilemez.[169] “Farz namazlar dışında kişinin kıldığı en faziletli namaz
evindekidir.”[170] rivayeti bazı namazlarla tahsis
edilmiş umumî bir rivayettir. Mesela farz olmadığı halde Hz. Peygamber küsuf
namazını mes- cidde cemaatle eda etmiştir. Terâvîh de Hulefâ-i Râşidin’in
uygulamalarıyla istisna edilmiştir. Zikredilen bazı âsâr ise cemaatin sünnet
oluşuna engel değildir. Çünkü biz cemaatle terâvîhin, sünnet-i ayn değil
kifaye olduğunu söy- lüyoruz.[171] Mervezî (ö.294/906); Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın terâvîh namazını
cemaatle kıldıkları bilgisinin ulaşmadığını söylemiş, sahâbe, tâbiîn ve imamlardan
bir kısmının tek kılmayı tercih ettiğine dair yirminin üzerinde rivayet
nakletmiştir.[172] İbn Abdilber de (ö.463/1071),
Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin insanlara mescidde kılmalarını emrettiklerinin
naklolunduğunu fakat kendilerinin onlarla birlikte kıldıklarının
naklolunmadığını söylemiştir.[173] Dolayısıyla mahalle halkının bir kısmı mescidde cemaatle
kılar da geri kalanlar evlerinde münferiden kılarlarsa sünneti terketmiş
sayılmayıp175F[174]
isâet sahibi olmaz176F[175]
ancak fazileti terketmiş sayılırlar. Mescid cemaatinin hiçbiri
onu kılmazsa hepsi isâet sahibi olur.[176] Muktedâ bih bir fakih cemaati terkederse kınanır. Evinde
cemaatle kılan, mescidde cemaatle kılma faziletini kaçırmış, iki faziletten
birini elde etmiştir. Çünkü mescidde kılmada, evde kılmada olmayan bir fazilet
söz konusudur.[177]
Hanefî âlimlerin birçoğu Hulefâ-i Râşidin’in
terâvîhi cemaatle kılmaya devam ettiğini söylemiştir. Ancak bunun sübutu
müşkildir. Rivayetlerden sabit olan sonuç, insanların onların döneminde
cemaatle kıldığı fakat halifelerin cemaate devam etmedikleridir. Bu nedenle
Aynî Hidâye şerhinde Mer- ginânî’nin Hulefâ-i Râşidîn’in devam ettiğini
söylemesine itiraz etmiştir.[178] Fakat Hz. Peygamber’in devam etmesi, iki şekilde
olmaktadır. Birincisi fiilî devamlılıktır ki revâtib sünnetlerde olduğu gibi
bir fiile bizzat devam etmesidir. İkincisi teşriî devamlılıktır ki bir fiili
emretmeye ve teşvik etmeye devam etmesidir. Namaz için ezan, âlimlerin
ittifakıyla müekked sünnettir. Hz. Peygamber, bırakın devam etmeyi, namaz için
bir kere bile ezan okumamıştır. Onun müekked sünnet oluşu, teşriî devamlılıkla
yani emir ve teşvikiyledir. Aynı şekilde halifelerin devam etmesi de fiilî ve
teşriî devamlılık olmak üzere iki kısımdır. Bu dört kısımdan her biri sünneti
gerektirir. “ Benim ve râşid halifelerimin sünnetine yapışın.”[179] “Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun.”[180] rivayetleri bunu
göstermektedir. Dolayısıyla Hulefâ-i Râşidin’in terâvîhi cemaatle kıldığını
söyleyenler, fiilî devamlarını değil bu ikinci kısım olan teşriî devamlarını
kastetmiştir. Aynî birinci kısım zannetmiş ve itiraz etmiştir. Halifeler bunu
emretmiş, güzel görmüş ve ihtimam göstermişlerdir. Büyük sahâbîlerin de
bulunduğu o dönemde hiçbir sahabî bunu inkâr etmemiştir.[181] Bu değerlendirme yirmi rekatın sünnet olduğunu ortaya koysa
da müekked olduğunu ortaya koyabilmesi için halifelerin bunun devamlı
kılınmasını emretmiş olmaları gerekir ki bu hususta bir bilgi yoktur.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer
dönemlerinde terâvîh namazınının nasıl kılındığıyla alakalı aşağıdaki
rivayetlere bakıldığında insanların münferiden veya farklı gruplar halinde bu
namazı kıldıkları, Hz. Ömer’in herkesi tek bir imam arkasında cem ederek
Resûlullah zamanındaki uygulamayı ihya ettiği görülmektedir.
Ebû Hüreyre şöyle dedi: Resûlullah, kesin emir vermeksizin
kıyâmı ramazanı tavsiye eder ve şöyle buyururdu: “Kim ramazanın faziletine
inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek kıyâmı ramazanda bulunur (terâvîh
namazını kı- lar)sa, geçmiş günahları bağışlanır.” Resûlullah vefat
ettiğinde durum böyleydi. Sonra Hz. Ebû Bekir’in hilafetinde ve Hz. Ömer’in
hilafetinin başlarında da durum böyleydi.[182]
Bâcî, durumu, “Tek bir imamın arkasında cemaatle kılmıyorlardı.
Sadece evlerinde kılıyor olabilecekleri gibi, bir kısmı mescidde kılıyor da
olabilir. Ab- durrahman b. Abdü’l-Kârî rivayetinde ifade edildiği gibi ayrı
gruplar halinde kılıyor da olabilirler.” şeklinde yorumlamıştır.[183] Bazı âlimler “Evinde tek başına kılıyorlardı.”[184] Bazısı “Terâvîhde cemaati
terkediyorlardı.”[185] şeklinde yorumlamışlardır. Elbânî, evlâ olanın, birden fazla
imam arkasında cemaatler halinde kılıyorlardı, demek olduğunu, rivayetlerin
bunu gösterdiğini söyle- miştir.[186]
Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Peygamber’in vefatından sonra farz olma
durumu kalmadığını bildiği halde eski hal üzere devam edip onları tek bir imam
arkasında toplamamış olmasının iki ihtimalinden söz edilmiştir: Ya süre
kısaydı, riddet olayları, Müslümanların işleri gibi meşguliyeti çoktu. Ya da
insanların gecenin sonunda kılmalarını, gecenin evvelinde tek bir imam
arkasında kılmalarından daha faziletli görmüştü.[187]
Abdurrahman b. Abdi’l-Kârî şöyle dedi: Bir ramazan gecesi Ömer
b. el- Hattâb ile mescide çıkmıştık. Mescidde insanlar (münferid ve cemaat
olarak)
müteferrik gruplar halinde terâvîh kılıyordu. Kimi kendi başına
namaz kılıyor, kimi namaz kılıyor ve bunun namazına bir kısım halk da
uyuyordu. Hz. Ömer: görüyorum ki, bunları bir imam arkasında toplarsam daha
faziletli olacak, demişti. Sonra azmetti. Übey b. Kâ’b’ı imam tayin edip
cemaatı onun arkasında topladı. Başka bir gece yine Hz. Ömer ile mescide
çıkmıştım. İnsanlar imamları (Übey b. Kâ’b) ile beraber namaz kılıyorlardı.
Hz. Ömer: Bu, ne güzel bid’at (yeni uygulama) oldu. Namazlarını gecenin sonuna
erteleyip de şimdi uyuyanlar, şimdi namaz kılanlardan daha ziyade fazilete
haizdir, dedi. İnsanlar terâvîhi gecenin evvelinde kılmaktaydılar.189F[188]
Bu rivayet gösteriyor ki Hz. Ömer onlarla namaza devam
etmiyordu. Muhtemelen o, namazı özellikle gecenin sonunda evde kılmayı daha
faziletli görüyor,[189] namazda kendisiyle başbaşa kalmak istiyor, veya insanların
işleriyle meşgul olduğu için onlarla kılamıyordu.[190]
Hz. Ömer’in “Bu, ne güzel bid’at oldu.” sözü, insanları terâvîh
namazında bir imamın arkasında ilk olarak Hz. Ömer’in topladığını ve bunu
mescidde sabit bir düzene soktuğunu göstermektedir.[191] Zira ayrı ayrı kılmalarda birliğin bozulması, bir imam
arkasında kılma durumunda ise namaz kılanların çoğu için bir dinçlik
sözkonusudur. Bunu, Hz. Peygamber’in o gecelerde kendisine uyarak namaz
kılanları onaylamasından istinbat etmiş,[192] Hz. Peygam- ber’in sevdiği şeyi uygulamıştır. Hz. Peygamber’in
yanlarına çıkmasına mani olan şey kendilerine farz olması korkusu olduğu ve Hz.
Ömer kendi döneminde vahyin kesilmesi nedeniyle farz olmayacağından emin
olduğu için bu sünneti uygulayıp ihya etmiş, sonra sahâbe ve diğer insanlar ona
uymuşlar- dır.[193] Cumhur da Hz. Ömer’in görüşünü tercih etmiştir.[194]
Terâvîhi cemaatle kılmak sünnetse Hz. Ömer buna nasıl bid’at
demiştir?
Halbuki “Bütün bid’atlar dalâlettir.”[195] sorusuna iki farklı cevap verilmektedir: Birincisi, bu hadis
umumî görülse de tahsis edilmiş, ondan bid’at-ı seyyie yani kitaba veya sünnete
veya esere ya da icmâya muhalif olan bid’at kastedilmiş- tir.[196] İkincisi, Hadis umumidir, bütün bid’atları kapsamaktadır. Bu
da, hayr asrında olmayan, usulü şer’iyyede bir aslı bulunmayan demektir.
Dolayısıyla terâvîhi cemaatle kılmak şer’î bir bid’at değildir. Sözlük
anlamında bid’attır. Yani Hz. Ömer bir şey icad etmemiştir. Terâvîhin tek bir
imam arkasında cemaatle kılınması Hz. Ebû Bekir’in halifeliği dönemi ile Hz.
Ömer’in halifeliğinin yarısına kadar uygulanmamıştır. Bu açıdan yenidir. Hz.
Peygamber’in yaptığı, farz olma endişesi olmasaydı devam edeceği bir uygulamadır
ve vefatıyla bu endişe de ortadan kalkmıştır. Hz. Peygamber’in fiiline uygun
olması açısından ise sünnettir. Bu nedenle Hz. Ömer ona güzel demiştir.[197]
Hz. Ömer’in imam olarak Übey b. Kâ’b’ı seçmesinin sebebi
muhtemelen “Topluluğa, Allah’ın kitabın en iyi okuyan imam olsun.”[198] rivayetidir. Zira bir başka rivayette de Hz. Ömer “En
iyi okuyanımız Übey’dir.”[199] demiştir.
Leknevî, ramazan ayında Mekke’ye gittiğinde insanların Mescid-i
Ha- ram’da muhtelif cemaatler halinde terâvîh namazı kıldıklarını gördüğünü,
hatta yüksek ses dolayısıyla cemaatin, imamlarının sesini duymakta zorlandığını,
Mekke âlimlerinin bunu engellemeleri ve tek bir cemaat halinde kılınması
gerektiğini söylemiştir.[200] Dipnotta Kral Abdülaziz b. Suûd
(1880-1953) zamanında tek bir cemaatle kılınmasının gerçekleştiği
belirtilmiştir.
Sonuç olarak âlimlerin çoğunluğuna göre terâvîh namazının
mescidde
cemaatle kılınması, bazılarına göre evde münferiden kılınması
daha faziletlidir. Bir kısmına göre ise fazilet kişinin durumuna göre
değişmektedir. Mescid- lerde terâvîh kılınıyorsa kişinin niyeti, huşuu ve
tefekkürü cemaatle kılması durumunda daha düzgünse cemaatle kılması, münferid
kılması halinde daha iyi ise münferid kılması daha faziletlidir.
Merginânî ve İbn Nüceym, âlimlerin ekserisine göre terâvîhin
bir hatimle kılınmasının sünnet olduğunu, cemaatin tembelliğinden dolayı
terkedileme- yeceğini söylemiştir.[201] İbn Ebi’l-İz (ö.792/1390), Hz. Peygamber’in terâvîh namazını
birkaç gece kılıp devam etmediğini söylemiş ve bir kez bile hatimle kılmadığı
halde hatimle terâvîhin nasıl sünnet olacağını sorgulayarak itiraz etmiştir.[202] Aynî ise, Merginânî’nin bu sözüyle, Hz. Ömer ve sonraki
halifelerin sünneti olduğunun kastedildiğini söylemiş ancak bir rivayet
nakletmemiş- tir.[203] Mâlik’in, terâvîh namazında Kur’an’ı hatmetmenin sünnet
olmadığını söylediği nakledilmiş[204] ancak bunun, mekruh veya bidat olduğu anlamına gelmediği, bir
ameli Hz. Peygamber’in yapmamasının onun meşru olmadığını göstermediği
söylenmiştir. Zira Hz. Peygamber farz olur endişesiyle terâvîhi de birkaç gün
dışında kılmamıştır. Bu terk edişi terâvîhin cemaatle kılınmasının meşru
olmadığını göstermediği gibi hatimle kıldırmamış olması da bunun meşru
olmadığını göstermemektedir.[205] İbn Kudâme, “Kur’an’ın Hatmi” başlığı altında Ahmed b.
hanbel’in Fazl b. Ziyad’a terâvîh namazında Kur’an’ı hatmetmesini ve sonunda
rükudan önce ellerini kaldırarak dua etmesini söylediğini, Fazl’ın söyleneni
yaptığını ve Ahmed b. Hanbel’in de Fazl’ın arka-
sında ayakta ellerini kaldırarak dua ettiğini
nakletmiştir.[206] Sonuç olarak Hz. Peygamber’den ve sahâbeden hatimle terâvîh
kıldıklarına dair bir nakil olmadığı, bunun gerekli olmadığı gibi bidat da
olmadığı ancak insanlara Kur’an’ın tamamının dinletilmesi açısından güzel
olduğu ifade edilmektedir.[207]
Sonuç
Hadislere bakıldığında, Hz. Peygamber’in ramazan
gecelerine has olan nâfile bir namazı teşvik ettiği, bazı ramazan gecelerinde
mescidde cemaatle birlikte kıldığı, ümmete farz olur endişesiyle cemaatle
kılmayı terkedip “ Evlerinizde kılınız.” dediği ve kılanları gördüğünde
“İsabet ettiler. Ve yaptıkları ne güzeldir.” buyurduğu görülmektedir.
Sahâbenin de Hz. Ömer dönemine kadar bu namazı evlerinde münferid olarak veya
mescidde muhtelif gruplar halinde kıldıkları, Hz. Ömer’in, insanları Übey b.
Kâ’b’ın arkasında cemaatle kılmak üzere cem ettiği, sonra da ne güzel bid’at
(yeni uygulama) diyerek memnuniyetini ifade ettiği görülmektedir. Dolayısıyla
bunun mutlak bir gece namazından ibaret olduğunu söylemek pek mümkün
görülmemektedir. Bu nedenledir ki tüm muhaddis ve fakihler ramazan gecelerinde
yatsı namazı ve ona bağlı sünnetlerden sonra kılınan “kıyâmu ramazan” veya
“terâvîh” adıyla bilinen nâfile namazın meşruiyeti konusunda ittifak etmişler,
hadis ve fıkıh kitaplarında bu namazı müstakil bir başlık altında ele
almışlardır. Rekat sayısıyla ilgili olarak da Hz. Peygamber’in, Hz. Ebû Bekir dönemi ile Hz.
Ömer’in halifeliğinin ilk yıllarında sahâbenin sekiz rekat kıldığı; sonraki
dönemlerde sahâbe ve ümmetin çoğunluğu tarafından yirmi rekat; birinci asrın
ikinci yarısında Medine ehli tarafından otuz altı rekat kılındığı görülmüştür.
sonuç olarak Hz. Peygamber’in uygulamasına bakarak sekiz rekat kılınabileceği
gibi Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin emretmelerine, dönemlerinde kılınmasına, sahâbenin
onayı ve ümmetin çoğunluğunun bu güne kadar uygulamasına bakarak yirmi rekat da
kılınabileceği ve buna karşı çıkılamayacağı ortaya çıkmaktadır.
Kaynakça
Adevî, Ebü’l-Hasen Ali b. Ahmed. Hâşiye alâ Kifâyeti't-tâlib.
Nşr. Ahmed Hamdî İmâm. 4 cilt. Kahire: Matbaatü’l-Medenî, 1987.
Ahmed b. Hanbel, Ebû Abdillâh Ahmed b. Muhammed
b. Hanbel eş-Şeybânî. Müsned. Nşr. Şuayb el-Arnaût ve arkadaşları. 50
cilt. Dımaşk: Müesssetü’r- risâle, 1995.
Ali el-Kârî, Ebü’l-Hasen Nûrüddîn Ali b. Sultân
el-Herevî. Mirkâtü'l-mefâtîh şerhu Mişkâti'l-Mesâbîh. Nşr. Cemal Aytânî.
12 cilt. Beyrut: Dâru’l-kütübi’l- ilmiyye, 2001.
Aynî, Ebû Muhammed Bedrüddîn Mahmûd b. Ahmed. 'Umdetü'l-karî
fî şerhi Sahîhi’l-Buhârî. Nşr. Abdullah Mahmûd Muhammed Ömer. 25 cilt.
Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1421/2001.
Aynî, Ebû Muhammed Bedrüddîn Mahmûd b. Ahmed. el-Binâye
f Şerhi'l- Hidâye. Nşr. Eymen Sâlih Şaban, 13 cilt. Beyrut:
Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1999.
Azîmâbâdî, Ebü’t-Tayyib Muhammed Şemsü’l-Hak. Avnü'l-ma'bûd
şerhu Sü- nen-i Ebî Dâvûd. Nşr. Abdurrahman Muhammed Osman. 4 cilt. Medine:
1968.
Bâcî, Ebü’l-Velîd Süleymân b. Halef el-Bâcî. Müntekâ
şerhu Muvatta-i Mâlik. Nşr. Muhammed Abdülkâdir Ahmed Atâ. 9 cilt. Beyrut:
Dâru’l-kütübi’l- ilmiyye, 1999.
Begavî, Ebû Muhammed Muhyissünne el-Hüseyn b.
Mes’ûd. Şerhu's-sünne. Nşr. Şuayb el-Arnaût, Muhammed Zehîr eş-Şâvîs. 16
cilt. Beyrut: el- Mektebü’l-İslâmî, 1983.
Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali. es-Sünenü'l-kübrâ,
Nşr. M. Ab- dülkâdir Atâ. 11 cilt. Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2003.
Bayındır, Abdülaziz. “Teravih Kılmak Şirk mi?”.
Erişim: 24 Mayıs 2018 https://www.suleymaniyevakfi.org
Buhârî, Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl. el-Câmiu's-sahîh.
Dımaşk-Beyrut: Dâru İbn Kesîr, 2002.
Buhârî, Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl. Buhârî,
et-Târîhu'l-kebîr. 8 cilt. Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1986.
Bâbertî, Ekmelüddîn Muhammed b. Mahmûd. İnâye (Fethu'l-kadîr'le
birlikte).
Nşr. Abdurrazzâk Gâlib el-Mehdî. 10 cilt. Beyrut:
Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2003.
Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali. es-Sünenü'l-kübrâ.
Nşr. M. Ab- dülkâdir Atâ. 11 cilt. Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2003.
Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali.
Marifetü's-süneni ve'l-âsâr. Nşr. Abdülmu’tî Emîn Kalacî. 15 cilt. Beyrut:
Dâru Kuteybe 1991.
Büceyremî, Süleyman b. Ömer, Tecrîd li
nefi'l-abîd. 4 cilt. Mısır: Matbaatü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, 1345.
Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahman. Sünen.
Nşr. Hüseyin Selim Esed. 4 cilt. Riyad: Dâru’l-muğnî, 2000.
Ebû Dâvûd, Süleymân b. el-Eş’as es-Sicistânî. Sünen.
Nşr. Şuayb el-Arnaût - Muhammed Kâmil Karabeleli. 7 cilt. Dımaşk:
Dâru’r-risâleti’l-âlemiyye, 2009.
Ebû Nuaym, Ahmed b. Abdillah b. İshâk
el-İsfehânî. Hilyetü'l-evliyâ ve ta- bakâtü'l-esfiyâ. Beyrut:
Dârü’l-fikr, 1996.
Ebû Şüca’ Ahmed b. Hüseyin b. Ahmed el-İsfehânî.
el-Gâye ve't-takrîb. Beyrut: Dârü’l-meşârî’, 1996.
Ebû Ya‘lâ, Ahmed b. Ali el-Mevsılî. Müsned.
Nşr. Hüseyin Selim Esed. 14 cilt. Dımaşk: Daru’l-me’mûn,1973.
Elbânî, Muhammed Nâsırüddîn. Silsiletü'l-ehâdîsi's-sahîha
ve şey'ün min fıkhihâ ve fevâidihâ. 12 cilt. Riyad: Mektebetü’l-meârif,
1995-2002.
Elbânî, Muhammed Nâsırüddîn. Sahîhu'l-Camii's-sağîr
ve ziyâdetihî. 2 cilt. Beyrut: el-Mektebü’l-İslâmî, 1988.
Elbânî, Muhammed Nâsırüddîn. Sahîhu Sünen-i
Ebî Dâvûd. 3 cilt. Riyad: Mek- tebetü’l-Meârif, 1998.
Elbânî, Muhammed Nâsırüddîn. Salâtü't-terâvîh.
Beyrut: el-Mektebü’l-İslamî, 1985.
Elbânî, Muhammed Nâsırüddîn. Zaîfu
Süneni'n-Nesâî. Riyad: Mektebetü’l- Meârif,1998.
Elbânî, Muhammed Nâsırüddîn. Zaîfu Sünen-i
İbn Mâce. Riyad: Mektebetü’l- Meârif, 1997.
Elbânî, Muhammed Nâsırüddîn. Sahîhu
Süneni't-Tirmizî. 3 cilt. Riyad: Mekte- betü’l-Meârif, 2000.
Elbânî, Muhammed Nâsırüddîn. Tahzîru's-sâcid
min ittihâzi'l-kubûri mesâcid. 2 cilt. Riyad: Mektebetü’l-meârif, 2001.
Erdoğan, Mehmed. Fıkıh ve Hukuk Terimleri. İstanbul:
Ensar Neşriyat, 2005.
Gazzâlî, Hüccetü’l-İslâm Ebû Hâmid Muhammed b.
Muhammed. İhyâü ulûmi'd-dîn. Beyrut: Müesesetü’t-târîhi’l-arabiyyi,
1994.
Haccâvî, Şerefüddîn Musa b. Ahmed el-Haccâvî. İkna'
li tâlibi'l-intifa'. Nşr. Abdullah b. Abdülmühsin et-Türkî. 4 cilt. Riyad:
Dâretü'l-Melik Abdülaziz, 2002.
Haddâd, Radıyyüddîn Ebû Bekr b. Ali el-Haddâd. el-Cevheretü'n-neyyire
alâ Muhtasari'l-Kudûrî. 2 cilt. Pakistan: Mektebeti hakkâniyye, ts.
Hâkim, Ebû Abdillâh Muhammed b. Abdillâh
en-Nîsâbûrî. Müstedrek ale's- Sahîhayn. Mustafa Abdülkâdir Atâ. 5 cilt.
Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2002.
Halebî, İbrâhim b. Muhammed. Muhtasaru
Gunyeti'l-mütemellî fî şerhi Münye- ti'l-musallî (es-Sağîr). Mekke:
Mektebetü Nezâr Mustafa el-Bâz, 1997.
Heysemî, Ebü’l-hasen Nûrüddîn Ali b. Ebî Bekr. Mecmau'z-zevâid
ve menbau'l- fevâid, Nşr. Abdullah Muhammed ed-dervîş, 10 cilt. Beyrut:
Dâru’fikr, 1994.
Hererî, Muhammed el-Emîn b. Abdullah el-Hererî. el-Kevkebe'l-vehhâc
ve'r- ravzu'l-behhâc fî şerhi Sahîhi Müslim b. el-Haccâc. 26 cilt. Cidde:
Dârü’l- minhâc, 2009.
İbn Abdilber, Ebû Ömer Cemâlüddîn Yûsuf b.
Abdillah. el-İstizkârü'l-Câmi' li- mezâhibi fukahâi'l-emsâr ve
ulemâi'l-aktâr fîmâ tezammenehü'l- Muvattâ min meâni'r-re'y ve'l-âsâr. Nşr.
Abdümu’tî Emîn Kal’acî. 30 cilt. Beyrut: Dâru Ku- teybe, 1993.
İbn Abdilber, Ebû Ömer Cemâlüddîn Yûsuf b. Abdillah. Temhîd
limâ fi'l-
Muvattâ mine'l-meânî ve'l-esânîd. Nşr.
Muhammed el-Fellâh, Saîd Ahmed Arâb. 26 cilt. Mağrib: Vizâretü’l-Evkâf ve
Şuûni’l-İslâmiyye, 1074-992.
İbn Âbidîn, Muhammed Emîn b. Ömer. Nesemâtü'l-eshâr
şerhu İfâdati'l-envâr şerhi'l-Menâr. Pakistan: İdâretü’l-Kur’an
ve’l-ulûmi’l-İslâmiyye, 1418.
İbn Battâl, Ebü’l-Hasen Ali b. Halef el-Kurtubî.
Şerhu Sahîhi'l-Buhârî. Nşr. Ebû Temîm Yâsir b. İbrâhim. Riyad:
Mektebetü’r-Rüşd, ts.
İbn Ebî Hâtim, Ebû Muhammed Abdurrahman b.
Muhammed er-Râzî. el-Cerh ve't-ta'dîl. 9 cilt. Beyrut:
Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1953.
İbn Hacer, Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Ahmed b. Ali
el-Askalânî. Fethu'l-bârî bi- şerhi Sahîhi'l-Buhârî. Nşr. Ebû Kuteybe
Nazar Muhammed el-Faryâbî. Ri- yad: Dâru Taybe, 1426/2005.
İbn Hacer, Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Ahmed b. Ali
el-Askalânî. Takrîbu't-temyîz. Nşr. Muhammed Avvâme. Haleb:
Dâru’r-reşîd, 1991.
İbn Hacer, Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Ahmed b. Ali
el-Askalânî. Tehzîbü't-Tehzîb. Nşr. İbrâhim ez-Zeybak - Adil Mürşid. 4
cilt. Beyrut: Müessesetü’r-risâle, t.s.
İbn Hacer, Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Ahmed b. Ali
el-Askalânî. ed-Dirâye f tahrîci ehâdîsi'l-Hidâye. Nşr. Abdullah Hâşim
el-Yemânî. Beyrut: Dârü’l-marife, t.s.
İbn Hacer, Ebü’l-Abbâs Şihâbüddîn Ahmed b.
Muhammed el-Heytemî. Tuhfe- tü'l-muhtâc bi şerhi'l-Minhâc. (Şirvânî ve
Abbâdî haşiyeleriyle beraber). 10 cilt. Mısır: Matbaatu Mustafa
Muhammed, ty.
İbn Hibbân, Ebû Hâtim Muhammed b. Hibbân. el-İhsân
fî takrîbi Sahîhi İbn Hibbân (Tertîb, Alâüddîn Ali b. Belbân). Nşr. Şuayb
el-Arnaût, 18 cilt. Beyrut: Müessesetü’r-risâle, 1414/1993.
İbn Hibbân, Ebû Hâtim Muhammed b. Hibbân. Kitâbu's-sikât.
9 cilt. Hay- darâbât: Matbaatü meclisi dâireti’l-meârifi’l-Osmâniyye, 1973.
İbn Huzeyme, Ebû Bekr Muhammed b. İshâk. Sahîh,
Nşr. M. Mustafa el- A’zamî, 4 cilt. Beyrut: el-Mektebü’l-İslâmî, 1980.
İbn Kesîr Ebü’l-Fidâ İmâdüddîn İsmâîl b. Şihâbiddîn Ömer
ed-Dımaşkî. Müs-
nedü'l-Fârûk Emîri'l-mü'minîn Ebî Hafs Ömer b.
el-Hattâb ve akvâluhû alâ eb- vâbi’l-ilm. Nşr. Abdülmu’tî Kalacî. 15 cilt.
y.y. Dârü’l-vefâ, 1991.
İbn Kudâme, Ebü’l-Ferec Şemsüddîn Abdurrahman b.
Muhammed. eş-Şerhu'l- kebîr. Nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî -
Abdülfettâh Muhammed. 32 cilt. Kahire: Dâru hecr, 1414/1993.
İbn Kudâme, Ebû Muhammed Muvaffakuddîn Abdullah
b. Ahmed el- Makdisî. Muğnî. nşr. Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî -
Abdulfettâh Muhammed. 15 cilt. Riyad: Dâru âlemi’l-kütüb, 1997.
İbn Kudâme, Ebû Muhammed Muvaffakuddîn Abdullah
b. Ahmed el- Makdisî. Mukni’. Nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî,
Abdülfettâh Muhammed. 32 cilt. Kahire: Dâru hecr 1993.
İbn Mâce, Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd
el-Kazvînî. es-Sünen. Nşr. Şuayb el-Arnaût - Âdil Mürşid-Saîd el-Lehhâm.
5 cilt. Dımaşk: Müessesetü’r- risâle, 1430/2009.
İbn Manzûr, Ebü’l-Fazl Cemâlüddîn Muhammed b.
Mükerrem. Lisânü'l-Arab. Nşr. Abdullah Ali el-Kebir ve arkadaşları. 6
cilt. Kahire: Dâru’l-meârif, ts.
İbn Nüceym, Zeynüddîn b.İbrâhim el-Mısrî. el-Bahru'r-râik
şerhu Kenzi'd- dekâik. Nşr. Zekeriyya Umeyrât, 4 cilt. Beyrut:
Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1997.
İbn Rüşd Ebü’l-Velîd Muhammed b. Ahmed
el-Kurtubî. Bidâyetü'l-müctehîd. Nşr. Muhammed Subhî Hasan Hallâk. 4
cilt. Kahire: Mektebetü İbn Tey- miyye, 1415.
İbn Teymiyye, Ebü’l-Abbâs Takıyyüddîn Ahmed b.
Abdilhalîm. Minhâcü’s- sünneti'n-nebeviyye fî nakzi
kelâmi'ş-şîati'l-kaderiyye. Nşr. Muhammed Reşâd Sâlim. 9 cilt. y.y. 1986.
İbnü’l-Hümâm, Kemâlüddîn Muhammed b. Abdilvâhid
es-Sivâsî. Fethu'l- kadîr, nşr. Abdurrazzâk Ğâlib el-Mehdî. 9 cilt.
Beyrut: Dâru’l-kütübi’l- ilmiyye, 2003.
İbnü’l-Irâkî, Ebû Zür’a Veliyyüddîn Ahmed b.
Abdirrahîm, Tarhu't-tesrîb fî şerhi't-takrîb (babası Zeynüddîn
el-Irâkî’nin çalışmasının tekmilesidir), 8
cilt. Beyrut: Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabiyyi, t.s.
İbnü’l-Münzir Ebû bekr Muhammed b. İbrâhim. Evsat
mine's-süneni ve'l-icmâ' ve'l-ihtilâf. Nşr. Ahmed b. Süleyman b. Eyyûb,
Yâsîr b. Kemâl. 15 cilt. y.y. Dârü’l-felâh, 2010.
İmrânî, Ebü’l-Hüseyn Yahyâ b. Ebi’l-Hayr b.
Sâlim el-Yemenî. Beyân fî mezhe- bi'-İmâmı'ş-Şafiî. Nşr. Kasım Muhammed
en-Nûrî. 14 cilt. Beyrut: Dâru’l- minhâc, 2000.
Kalyûbî, Şihâbüddîn Ahmed b. Ahmed. Hâşiye
alâ Şerhi'l-Mahallî alâ Minhâci't- tâlibîn. 4 cilt. Mısır: Matbaatü Mustafa
el-Bâbî el-Halebî, 1956.
Kâsânî, Alâüddîn Ebû Bekr b. Mes’ûd. Bedâiu's-sanâi'fî
tertîbi'ş-şerâi’. Nşr. Ali Muhammed Muavvez - Âdil Akmed Abdulmevcûd. 10
cilt. Beyrut: Dâru’l- kütübi’l-ilmiyye, 2003.
Kâsım, Hamza Muhammed. Menâru'l-kârî şerhu
Muhtasarı Sahîhi'l-Buhârî. Nşr. Beşîr Muhammed Uyûn. 4 cilt. Dımaşk:
Mektebetü Dâri’l-beyân, 1990.
Keşmîrî, Muhammed Enver Şâh. el-Arfü'ş-şezî
alâ Câmii't-Tirmizî. Nşr. Mahmûd Şâkir. 5 cilt. Beyrut: Dâru
ihyâi’t-türâsi’l-Arabiyyi, 2004.
Kirmânî, Muhammed b. Yûsuf el-Kirmânî. el-Kevâkibü'd-derârî
fî şerhi Sahîhi'l- Buhârî. Beyrut: 1981.
Kudûrî, Ebü’l-Hüseyn Ahmed b. Ebî Bekr. Muhtasar.
Nşr. Sâid Bekdâş. Beyrut: Dâru’l-beşâiri’l-İslâmiyye, 2010.
Leknevî, Ebü’l-Hasenât Muhammed Abdülhay. Tuhfetü'l-ahyâr
fî ihyâi sünneti seyyidi'l-ebrâr. Nşr. Abdulfettâh Ebû Gudde. Haleb:
Mektebetü’l- matbûâtü’l-İslâmiyye, 1992.
Leknevî, Ebü’l-Hasenât Muhammed Abdülhay. et-Ta'lîku'l-mümecced
alâ Mu- vattai'l-İmâm Muhammed. Nşr. Takıyyüddîn en-Nedvî. 3 cilt. Dımaşk:
Dâru’l-kalem, 1991.
Mahallî, Ebû Abdillâh Celâlüddîn Muhammed b.
Ahmed. Kenzü'r-râğıbîn fî şerhi Minhâci't-tâlibîn. 4 cilt. Mısır:
Matbaatu Mustafa’l-bâbi’l-Halebî, 1956.
Mâlik b. Enes, Ebû Abdillâh el-Yemenî. Muvattâ.
Nşr. Muhammed Fuâd Ab-
dülbakî. 2 cilt. Beyrut: Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabiyyi, 1985.
Merginânî, Ebü’l-Hasen Burhânüddîn Ali b. Ebî
Bekr el-Merginânî. Hidâye şerhi Bidâyeti'l-mübtedî. Nşr. Muhammed Adnân
Dervîş. 2 cilt. Beyrut: Dâru’l-erkâm, ts.
Mervezî, Muhammed b. Nasr. Kitâbu Kıyâmı
ramazan. İhtisâr, Ahmed b. Ali el- Makrîzî. Nşr. Muhammed Ahmed Âşûr,
Cem’al Abdulmünim el-Kûmî. Kahire: Dârü’z-zehebiyye, ts.
Mevsılî, Ebü’l-Fazl Mecdüddîn Abdullah b. Mahmûd. İhtiyâr
li ta'lîli'l-Muhtâr.
Nşr. Şuayb el-Arnaût, Ahmed Muhammed Berhûm,
Abdullatîf Hırzullah. 4 cilt. Dımaşk: Dâru’r-risâle el-âlemiyye, 2009.
el-Mevsûatü'l-Fıkhıyye. 45 cilt. Kuveyt:
Vizâretü’l-evkâf ve’ş-şuûni’l-İslâmiyye, 1983-2006.
Miras, Kâmil. Sahîh-i Buhârî Muhtasarı
Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi. 13 cilt. Ankara: Gaye Matbaacılık A.Ş.,
1988.
Mübârekpûrî, Ebü’l-Ulâ Muhammed Abdurrahman b.
Abdirrahîm, Tuhfetü'l- ahvezî şerhu Câmii't-Tirmizî. Nşr. Abdülvehhâb
Abdüllatîf, 10 cilt. Dâru’l- fikr, ts.
Mübârekpûrî, Ebülhasen Ubeydullah b. Muhammed. Mir'âtü'l-mefâtîh
Şerhu Mişkâti'l-mesâbîh. Hind: İdâretü’l-buhûsi’l-ilmiyye ve’d-dâveti
ve’l-iftâ, el- Camiatü’s-selefiyye, 1984.
Münâvî, Zeynüddîn Muhmmed Abdürraûf b.
Tâci’l-ârifîn. Feyzü'l-kadîr bi şerhi'l-Câmii's-sağîr. 6 cilt. Beyrut:
Dâru’l-marife, 1972.
Münâvî, Zeynüddîn Muhmmed Abdürraûf b.
Tâci’l-ârifîn. Teysîr bi şerhi'l- Câmii's-sağîr. 3 cilt. Hindistan:
1286.
Müslim b. Haccâc, Ebü’l-Hüseyn el-Kuşeyrî. el-Câmiu's-sahîh.
Nşr. Muham- med Fuâd Abdulbaki. 2 cilt. Mısır: Dâru ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye,
1412/1991.
Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb. es-Sünen
(Suyûtî ve Sindî haşiyeleriyle birlikte). 5 cilt. Beyrut: Dâru’l-marife, t.s.
Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb. es-Sünenü'l-kübrâ.
Nşr. Hasan Ab- dülmun’im Şelebî. 12 cilt. Beyrut: Müessesetü’r-risâle,
1421/2001.
Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref en-Nevevî. Hulâsatu'l-ahkâm
fî mü- himmâtü's-süneni ve kavâidi'l-ahkâm. Nşr. Hüseyin İsmâil el-Cemel,
Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye t.s.
Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref en-Nevevî. el-Minhâc
fî şerhi Sahîhi Müslim b. Haccâc. 18 cilt. Mısır: Müessesetü Kurtuba,
1414/1994.
Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref en-Nevevî. el-Mecmû'
şerhu'l-Mühezzeb. Nşr. Muhammed Necîb el-Mutîî, 23 cilt. Cidde:
Mektebetü’l-irşâd, t.s.
Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref en-Nevevî. Ravzatü'-tâlibîn
ve umdetü'l- müttekîn. Nşr. Ali Muhammed Muavvez ve Âdil Ahmed
Abdü’l-mevcûd. 8 cilt. Beyrut: Dâru âlemi’l-kütüb, 2003.
Remlî, Ebû Abdillah Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed.
Nihâyetü'l-muhtâc ilâ şerhi'l-Minhâc. 8 cilt. Beyrut:
Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2003.
Ruheybânî, Mustafa b. Sa’d es-Suyûtî. Metâlibu
uli'n-nuhâ fî şerhi Gâyeti'l- müntehâ. 6 cilt. Dımaşk: el-Mektebü’l-İslâmî,
1961.
Sa’dî Çelebî b. Îsâ b. Emîr Hân. Hâşiye
ale'l-İnâye fî şerhi'l-Hidâye (Fethu’l- kadîr’le beraber).
Nşr. Abdurrazzâk Ğâlib el-Mehdî. 10 cilt. Beyrut: Dârü’l- kütübi’l-ilmiyye,
2003.
Sahnûn, Ebû Saîd Abdüsselâm b. Saîd. el-Müdevvenetü'-kübrâ.
3 cilt. Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiye, 1994.
San‘ânî, Ebû İbrâhim İzzüddîn Muhammed. Sübülü's-selâm
şerhu Bulûğu'l- merâm. Nşr. Muhammed Subhî Hasen Hallâk. 8 cilt. Demmâm:
Dâru İbni’l- Cevzî, 1421.
Serahsî, Ebû Bekr Şemsü’l-eimme Muhammed b. Ebî
Sehl. Mebsût, 31 cilt. Beyrut: Dâru’l-marife, 1989.
Sindî, Ebü’l-Hasen Nûruddîn Muhammed b.
Abdilhâdî. Hâşiye alâ Süneni'n- Nesâî. 5 cilt. Beyrut: Dâru’l-marife,
ts.
Sindî, Ebü’l-Hasen Nûruddîn Muhammed b. Abdilhâdî. Hâşiye
alâ Süneni İbn
Mâce. Nşr. Halîl Me’mûn Şîha. 5 cilt. Beyrut:
Dâru’l-marife, 1996.
Suyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahman b. Ebî
Bekr. Tenvîrü’l-havâlik alâ Muvatta-i Mâlik. 3 cilt. Mısır: Matbaatü
dârı ihyâi’l-kütübi’l-arabiyye, ts.
Suyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahman b. Ebî
Bekr. Dâru’l-kabes. Amman: Dâru Ammâr, 1986.
Sübkî, Ebü’l-Hasen Takıyyüddîn Ali b. Abdilkâfî.
İşrâku’l-mesâbîh fî salâti’t- teravîh. Nşr. Mecdî es-Seyyid İbrahim.
Kahire: ektebetü’l-Kur’an, ts.
Sübkî, Ebü’l-Hasen Takıyyüddîn Ali b. Abdilkâfî
ve (oğlu) Ebû Nasr Tâcüddîn Abdülvehhâb b. Ali. İbhâc fî şerhi'l-Minhâc
(Beyzâvî’nin Min- hâcü’l-vüsûl’ünün şerhi). Nşr. Şa’bân Muhammed İsmâil.
3 cilt. Kahire: Mektebetü’l-külliyyâti’l-Ezheriyye, 1981.
Sübkî, Mahmûd Muhammed Hattâb. el-Menhelü’l-azbü’l-mevrûd
şerhu Sünen- i’l-imâm Ebî Dâvûd. 10 cilt. Beyrut:
Müessesetü’t-târîhi’l-Arabiyyi, 1394.
Süleymaniye Vakfı. “Teravih Kılmak Şirk mi?”
Erişim: 24 Mayıs 2018 https://www.suleymaniyevakfi.org
Şervânî, Abdulhamîd. Hâşiye alâ Tuhfeti’l-minhâc. 10
cilt. Mısır t.s.
Şevkânî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ali. Neylü’l-evtâr
şerhu Münteka’l-ahbâr. Nşr. Muhammed Subhî b. Hasan Hallâk. 16 cilt.
Demmâm: Dâru İbni’l- Cevzî,1427.
Şirbînî, Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed el-Hatîb.
İkna’ fî halli elfâzi Ebî Şü- ca’. Nşr. Ali Muhammed Muavvez ve Âdil Ahmed
Abdü’l-mevcûd. 2 cilt. Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2004.
Şîrâzî, Ebû İshâk Cemâlüddîn İbrâhim b. Alî. Mühezzeb
fî fıkhı’l-İmâmı’ş-Şâfiî, Nşr. Muhammed ez-Zuhaylî. 6 cilt. Dımaşk:
Dâru’l-kalem, 1992.
Şurunbülâlî, Ebü’l-İhlâs Hasen b. Ammâr. Merâkı'l-felâh
bi imdâdi’l-Fettâh Şerhi Nûri’l-îzâh ve necâti’l-ervâh. Nşr. Ebû
Abdirrahman Salâh b. Muhammed. Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2004.
Şurunbülâlî, Ebü’l-İhlâs Hasen b. Ammâr. İmdâdü’l-fettâh
şerhu Nûri’l-îzâh ve necâti’l-ervâh. Nşr. Abdülkerîm el-Atâ. Beyrut: Dâru
ihyâi’t-türâsi’l-
Arabiyyi, 2001.
Taberânî, Ebü’l-Kâsım Müsnidü’d-dünyâ Süleymân
b. Ahmed. el-Mu'cemü'l- kebîr. Nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Silefî, 25 cilt.
Kahire: Mektebetü İbn Teymiyye, t.s.
Taberânî, Ebü’l-Kâsım Müsnidü’d-dünyâ Süleymân
b. Ahmed. el-Mu’cemü’l- evsat. Nşr. Târık b. Ivezullah - Abdülmuhsin b.
İbrâhim. 10 cilt. Kahire: Dâru’l-Haremeyn, 1415/1995.
Taberânî, Ebü’l-Kâsım Müsnidü’d-dünyâ Süleymân
b. Ahmed. el-Mu'cemü's- sağîr. 2 cilt. Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye,
1983.
Tahâvî, Ebû Ca’fer Ahmed b. Muhammed. Şerhu
Müşkili'l-âsâr. Nşr. Şuayb el- Arnaût. 16 cilt. Beyrut:
Müessesetü’r-risâle, 1994.
Tahâvî, Ebû Ca’fer Ahmed b. Muhammed. Şerhu
Meâni'l-âsâr. Nşr. Muham- med Zührî en-Neccâr - Muhammed Seyyid Câdu’l-hak.
5 cilt. Beyrut: Âle- mü’l-kütüb, 1994.
Tehânevî, Zafer Ahmed. İ'lâü's-sünen. 22
cilt. Pakistan: İdâretü’l-Kur’an ve’l- ulûmi’l-İslâmiyye, 1415.
Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ. el-Câmiu'l-kebîr
(Sünen). I-VI, Nşr. Şuayb el-Arnaût - Abdullatîf Hirzullah. 6 cilt. Dımaşk:
Dâru’-risâle el-âlemiyye, 2009.
Zebîdî, Ebü’l-Feyz Muhammed el-Murtazâ b.
Muhammed. İthâfü's-sâdeti'l- müttakîn bi şerhi esrâı İhyâi ulûmiddîn. 10
cilt. Beyrut: Müesesetü’t-târîhi’l- Arabiyyi, 1994.
Zehebî, Ebû Abdillâh Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed
ed-Dımaşkı. Telhîsu’l-Müstedrek. Mustafa Abdülkâdir Atâ. 4 cilt. Beyrut:
Dâru’l-kütübi’l- ilmiyye, 2002.
Zehebî, Ebû Abdillâh Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed
ed-Dımaşkı. el- Muğnî fi'z-zuafâ. Nşr. Nureddin Itr. 2 cilt. Katar: Dâru
ihyâi’t-türâsi’l- İslâmiyyi, t.s.
Zehebî, Ebû Abdillâh Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed
ed-Dımaşkı. Miza- nü'l-i'tidâl fî nakdi'r-rical. Nşr. Ali Muhammed
Muavvez ve Âdil Ahmed
Abdü’l-mevcûd. 8 cilt. Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1995.
Zehebî, Ebû Abdillâh Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed
ed-Dımaşkı. Tezkire- tü'l-huffâz. Nşr. Ebû Abdirrahman b. Yahyâ
el-Muallimî. 4 cilt. Hay- darâbâd: 1955-1958.
Zehebî, Ebû Abdillâh Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed
ed-Dımaşkı. Kâşif fî marifeti men lehû rivâyetün fi'l-Kütübi's-Sitte.
Nşr. Muhammed Avvâme, Ahmed Muhammed Nemr. 2 cilt. Cidde: Dârü’l-kıble, 1992.
Zekeriyya el-Ensârî, Ebû Yahyâ Zeynüddîn
Zekeriyyâ b. Muhammed. Fethu’l- vehhâc bi şerhi Menheci't-tullâb. 2
cilt. Mısır: Matbaatü Mustafa bâbi’l-Halebî. 1345.
Zeylaî, Ebû Muhammed Cemâlüddîn Abdullah. Nasbü'r-râye
li tahrîci ehâdîsi'l- Hidâye. Nşr. Muhammed Avvâme. 5 cilt. Beyrut:
Müessesetü’r-reyyân, 1997.
Zürkânî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Abdilbâkî. Ebhecü'l-mesâlik
bi şerhi Mu- vatta-i'l-İmâm Mâlik. 4 cilt. İstanbul:
el-Matbaatü’l-hayriyye, 1410.
61 Buhârî, Teheccüd 16, Terâvîh 1, Menâkıp 24; Müslim,
Müsâfirîn 125.
[1] Bk. Abdülaziz Bayındır’ın
Süleyman Ateş’e cevabı: “Bizim söylediğimiz; teravih namazı diye bir namazı
Nebimizin kılmadığıdır. O, her gece uyuduktan sonra uyanır ve teheccüd namazı
kılardı. Ramazan’ın son on gününü, mescitte itikâfla geçirdiği için bu namazı
orada kılardı.” Süleymaniye Vakfı, “Teravih Kılmak Şirk mi?”, Erişim: 24 Mayıs
2018 https://www.suleymaniyevakfi.org
[2] İbn Manzûr, Ebü’l-Fazl
Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-Arab, nşr. Abdullah Ali el-
Kebir ve arkadaşları, (Kahire: Dâru’l-meârif, ts.), 3: 1768.
[3] Aynî, Ebû Muhammed Bedrüddîn
Mahmûd b. Ahmed, Umdetü'l-kârî f şerhi Sahîhi'l-Buhârî, nşr. Abdullah
Mahmûd Muhammed Ömer, (Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2001), 11: 176;
Şurunbülâlî, Ebü’l- İhlâs Hasen b. Ammâr, İmdâdü’l-fettâh şerhu Nûri'l-îzâh
ve necâti'l-ervâh, nşr. Abdülkerîm el-Atâ, Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabiyyi,
Beyrut 2001), 411.
[4] İbnü’l-Hümâm, Kemâlüddîn Muhammed b. Abdilvâhid es-Sivâsî, Fethu'l-kadîr,
nşr. Abdurrazzâk Ğâlib
el-Mehdî,
(Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2003), 1: 484; İbn Nüceym, Zeynüddîn
b.İbrâhim el-Mısrî, el- Bahru'r-râik şerhu Kenzi'd-dekâik, nşr.
Zekeriyya Umeyrât, (Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1997), 2: 116;
Şurunbülâlî, İmdâdü'l-fettâh, s 428; el-Mevsûatü'l-fıkhıyye,
Vizâretü’l-evkâf ve’ş-şuûni’l-İslâmiyye, Kuveyt 1983-2006), 27: 135.
[5] Kâmil Miras, Sahîh-i
Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, (Ankara: Gaye
Matbaacılık A.Ş.,
1988), 4: 70; Fazl Hasan Abbâs, Tavzîh fî salâteyi't-terâvîh ve't-tesâbîh,
Dârü’l-furkan, Ammân, 1988, s 33.
[6] Ebû Nuaym Ahmed b. Abdillah
b. İshâk el-İsfehânî, Hilyetü'l-evliyâ ve tabakâtü’l-esfyâ, (Beyrut:
Dârü’l- fikr, 1996), 8: 289; Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyin, es-Sünenü’l-kübrâ,
nşr. M. Abdülkâdir Atâ, (Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2003), 2: 700 (4623).
Beyhakî, hadisin senedindeki ravi Muğîra b. Ziyâd’ın teferrüd ettiğini ve kavî
olmadığını, İbn Hacer de, evham sahibi sadûk olduğunu, böyle bir ra- vinin
rivayet ettiği hadisin i’tibar için alındığı söylemiştir. Bk. Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ,
2: 700; İbn Hacer, Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Ahmed el-Askalânî, Takrîbu't-temyîz,
nşr. Muhammed Avvâme, (Haleb: Dâru’r-reşîd, 1991), 543.
[7] Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ,
2: 700.
[8] Hamza Muhammed Kâsım, Menâru'l-kârî şerhu Muhtasarı
Sahîhi'l-Buhârî, nşr. Beşîr Muhammed Uyûn, (Dımaşk: Mektebetü Dâri’l-beyân,
1990), 3: 240.
[9] Bk. İbn Hibbân, Ebû Hâtim
Muhammed b. Hibbân, İhsân fî takrîbi Sahîhi İbn Hibbân (Tertîb, Alâüddîn
Ali b. Belbân), nşr. Şuayb el-Arnaût, (Beyrut: Müessesetü’r-risâle, 1988), 6:
282; Kâsânî, Alâüddîn Ebû Bekr b. Mes’ûd, Bedâiu's-sanâi' fî
tertîbi'ş-şerâi', nşr. Ali Muhammed Muavvez, Âdil Akmed Abdulmevcûd,
(Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2003), 2: 274; İbn Kudâme, Ebû Muhammed
Muvaffakuddîn Abdullah b. Ahmed el-Makdisî, Mukni’, nşr. Abdullah b.
Abdülmuhsin et-Türkî, Abdülfettâh Muhammed, Dâru hecr 1993), 4: 161; Nevevî,
Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref, Ravzatü'- tâlibîn ve umdetü’l-müttekîn,
nşr. Ali Muhammed Muavvez ve Âdil Ahmed Abdü’l-mevcûd, (Beyrut: Dâru
âlemi’l-kütüb, 2003), 1: 334.
[10] Buhârî, Ebû Abdillâh
Muhammed b. İsmâîl, el-Câmiu’s-sahîh, (Dımaşk-Beyrut: Dâru İbn Kesîr,
2002), Salâtü’t-terâvîh; Ebû Şüca’ Ahmed b. Hüseyin b. Ahmed el-İsfehânî, el-Gâye
ve't-takrîb, (Beyrut: Dârü’l- meşârî’, 1996), 412; Kâsânî, Bedâiu's-sanâi',
2: 274; Haccâvî, Şerefüddîn Musa b. Ahmed el-Haccâvî, İkna' li
tâlibi'l-intifa', nşr. Abdullah b. Abdülmühsin et-Türkî, (Riyad:
Dâretü'l-Melik Abdülaziz, 2002), 1: 225; Şurunbülâlî, Merâkı'l-felâh bi
imdâdi'l-Fettâh Şerhi Nûri'l-îzâh ve necâti'l-ervâh, nşr. Ebû Abdirrahman
Salâh b. Muhammed, (Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2004), 159.
[11] Müslim, b. Haccâc Ebü’l-Hüseyn el-Kuşeyrî, el-Câmiu's-sahîh,
nşr. Muhammed Fuâd Abdulbaki, (Mısır: Dâru ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye, 1991),
Müsâfirîn 25; Mâlik b. Enes, Ebû Abdillâh el-Yemenî, Muvattâ, nşr.
Muhammed Fuâd Abdülbakî, (Beyrut: Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabiyyi, 1985), 1:
114; Şîrâzî, Ebû İshâk Cemâlüddîn İbrahim b. Alî, Mühezzeb fi
fikhı’l-İmâmı’ş-Şâfiî, nşr. Muhammed ez-Zuhaylî, (Dımaşk: Dâru’l-kalem,
1992), 1: 159; Sahnûn, Ebû Saîd Abdüsselâm b. Saîd, el-Müdevvenetü'-kübrâ,
(Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiye, 1994), 1: 287; İbn Rüşd Ebü’l-Velîd Muhammed
b. Ahmed el-Kurtubî, Bidâyetü’l- müctehîd, nşr. Muhammed Subhî Hasan
Hallâk, (Kahire: Mektebetü İbn Teymiyye, 1415, 1: 487.
[12] Ebû Dâvûd, Süleymân b.
el-Eş’as es-Sicistânî, Sünen, nşr. Şuayb el-Arnaût, Muhammed Kâmil
Karabeleli, (Dımaşk: Dâru’r-risâleti’l-âlemiyye, 2009), Salât 316; Nesâî,
Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb, Sünen, (Beyrut: Dâru’l-marife, ts.),
Kıyâmu’l-leyl 4; Merginânî, Ebü’l-Hasen Burhânüddîn Ali b. Ebî Bekr, Hidâye
şerhi Bidâyeti'l-mübtedî, nşr. Muhammed Adnân Dervîş, (Beyrut:
Dâru’l-erkâm, ts.), 1: 85; İmrânî, Ebü’l-Hüseyn Yahyâ b. Ebi’l-Hayr b. Sâlim
el-Yemenî, Beyân fî mezhebi’-İmâmı’ş-Şafiî, nşr. Kasım Muhammed en-Nûrî,
(Beyrut: Dâru’l-minhâc, 2000), 2: 274; İbn Kudâme, Muğnî, nşr. Abdullah
b. Abdulmuhsin et-Türkî, Abdulfettâh Muhammed, (Riyad: Dâru âlemi’l-kütüb,
1997), 2: 601.
[13] Bâbertî, Ekmelüddîn
Muhammed b. Mahmûd, İnâye, nşr. Abdurrazzâk Gâlib el-Mehdî, (Beyrut:
Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2003), 1: 484; Aynî el-Binâye fi- Şerhi'l-Hidâye,
nşr. Eymen Sâlih Şaban, (Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1999), 2: 550.
[14] Buhârî, Terâvîh 1; Müslim,
Müsâfirîn 173, 174.
[15] Müslim, Müsâfirîn 174; Ebû
Dâvûd, Salât 316; Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ, el-Câmiu'l-kebîr (Sünen),
nşr. Şuayb el-Arnaût, Abdullatîf Hirzullah, (Dımaşk: Dâru’-risâle el-âlemiyye,
2009), Savm, 83; Nesâî, Sıyâm 39; Mâlik, Salât fî ramazan 2.
[16] Nevevî, Minhâc fî şerhi Sahîhi Müslim b. Haccâc,
(Müessesetü Kurtuba, 1994), 6: 58.
[17] Kirmânî, Muhammed b. Yûsuf el-Kirmânî, el-Kevâkibü'd-derârî fî
şerhi Sahîhi'l-Buhârî, (Beyrut 1981), 4: 152.
[18] İbn Hacer, Fethu'l-bârî
şerhu Sahîhi'l-Buhârî, nşr. Ebû Kuteybe Nazar Muhammed el-Faryâbî, (Riyad:
Dâru Taybe, 2005), 5: 444.
[19] Ali el-Kârî, Ebü’l-Hasen
Nûrüddîn Ali b. Sultân el-Herevî, Mirkâtü'l-mefâtîh şerhu Mişkâti'l-Mesâbîh,
nşr. Cemal Aytânî, (Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2001), 3: 335; Münâvî,
Zeynüddîn Muhmmed Abdürraûf b. Tâci’l-ârifîn, Feyzü'l-kadîr bi
şerhi'l-Câmii's-sağîr, (Beyrut: Dâru’l-marife, 1972), 6: 191.
[20] Bk. İbn Hacer, Fethu’l-bârî,
5: 445; Aynî, Umdetü'l-kârî, 6: 177; Nevevî, Minhâc, VI, 58-59;
Şevkânî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ali, Neylü'l-evtâr şerhu Münteka'l-ahbâr,
nşr. Muhammed Subhî b. Hasan Hallâk, (Demmâm: Dâru İbni’l-Cevzî, o1427), 5:
172.
[21] Nesâî, Sıyâm 40; İbn
Mâce, Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî, Sünen, nşr. Şuayb
el-Arnaût, Âdil Mürşid, Saîd el-Lehhâm, (Dımaşk: Müessesetü’r-risâle, 2009),
İkâme 173; Ahmed, Ebû Abdillâh Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybânî, Müsned,
nşr. Şuayb el-Arnaût ve arkadaşları, (Dımaşk: Müesssetü’r-risâle, 1995), 3:
198-199 (1660). Hepsinin senedinde Nadr b. Şeybân vardır. İbn Hacer, Nadr
hakkında İbn Maîn’in “leyse hadîsuhû bi şey” sözü ile Buhârî’nin bu hadisiyle
ilgili “Sahih değil” sözünü nakletmiştir. Elbânî, hadisin zayıf olduğunu, Şuayb
Arnaût da Nadr’dan dolayı isnadının zayıf
olduğunu
söylemiş, yukarıda geçen İbn Maîn ve Buhârî’nin sözlerini nakletmiştir.
Dolayısıyla hadis zayıf bir hadistir. Bk. İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb,
nşr. İbrâhim ez-Zeybak, Adil Mürşid, (Müessesetü’r- risâle, y.y. ts.), 4: 223;
Elbânî, Muhammed Nâsırüddîn, Zaîfu Süneni'n-Nesâî, (Riyad: Mektebetü’l-
Meârif,1998), 70-71 (2209); a.mlf., Zaîfu Sünen-i İbn Mâce, (Riyad:
Mektebetü’l-Meârif, 1997), 99 (247); Arnaût, İbn Mâce (tahrîc), 2: 355;
a.mlf., Müsned (tahrîc), 3: 199.
[22] Yukarıda İbn Hacer’in bu
icmâ iddiasına itiraz ettiği, terâvîh namazının “kıyâmu ramazan”ın ihya
şekillerinden biri olduğu, başka şekillerinin de bulunduğu nakledilmişti.
[23] Zafer Ahmed Tehânevî, İ'lâü's-sünen,
(Pakistan: İdâretü’l-Kur’an ve’l-ulûmi’l-İslâmiyye, 1415), 7: 66.
[24] Sindî, Ebü’l-Hasen Nûruddîn
Muhammed b. Abdilhâdî, Hâşiye alâ Süneni İbn Mâce, nşr. Halîl Me’mûn
Şîha, (Beyrut: Dâru’l-marife, 1996), 2: 123.
[25] Mervezî, Muhammed b. Nasr, Kıyâmı
ramazan, İhtisâr, Ahmed b. Ali el-Makrîzî, nşr. Muhammed Ahmed Âşûr, Cem’al
Abdulmünim el-Kûmî, (Kahire: Dârü’z-zehebiyye, ts.),32; Abdurrazzak, 4:
265 (7748).
[26] Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, 4: 351 (7954); İbn Kesîr
Ebü’l-Fidâ İmâdüddîn İsmâîl b. Şihâbiddîn Ömer, Müsnedü'l-Fârûk
Emîri'l-mü'minîn Ebî Hafs Ömer b. el-Hattâb ve akvâluhû alâ ebvâbi'l-ilm,
nşr. Abdülmu’tî Kalacî, (Dârü’l-vefâ, y.y. 1991), 267. İbn Kesir
isnadının ceyyid hasen olduğunu söylemiştir. Bk. İbn Kesîr, Müsnedü'l-Fârûk,
s. 267.
[27] Buhârî, İ’tisâm 3; Nesâî, Kıyâmu’l-leyle, 1; Ahmed, 35:
458 (21582).
[28] Sindî, Hâşiye alâ
Süneni’n-Nesâî, (Beyrut: Dâru’l-marife, ts.), 2: 220.
[29] Bk. Ali el-Kârî, Mirkâtü’l-mefâtîh, 3: 336.
[30] Bk. Leknevî, Tuhfetü’l-ahyâr fî ihyâi sünneti seyyidi’l-ebrâr,
nşr. Abdulfettâh Ebû Gudde, (Haleb: Mektebetü’l-matbûâtü’l-İslâmiyye, 1992),
112-115.
[31] Ali el-Kârî, Mirkâtü’l-mefâtîh,
2: 333.
[32] İbn Hacer, Fethu'l-bârî,
3: 520-521.
[33] Bâcî, Ebü’l-Velîd Süleymân
b. Halef el-Bâcî, Müntekâ şerhu Muvatta-i Mâlik, nşr. Muhammed
Abdülkâdir Ahmed Atâ, (Beyrut: Dâru'l-kütübi'l-ilmiyye, 1999), 2: 144; İbn
Hacer, Fethu'l-bârî, 3: 520.
[34] Bâcî, Müntekâ, 2:
144.
[35] Buhârî, Cuma 29, Teheccüd
5; Müslim, Müsâfirîn 177.
[36] Müslim, Müsâfirîn 178.
[37] İbn Abdilber, Ebû Ömer
Cemâlüddîn Yûsuf b. Abdillah, el-İstizkârü'l-Câmi' li-mezâhibi
fukahâi’l-emsâr ve ulemâi'l-aktâr fîmâ tezammenehü'l- Muvattâ min meâni'r-re'y
ve'l-âsâr, nşr. Abdümu’tî Emîn Kal’acî, (Beyrut: Dâru Kuteybe, 1993), 5:
135; a.mlf., Temhîd limâ fi'l-Muvattâ mine'l-meânî ve'l-esânîd, nşr.
Muhammed el-Fellâh, (y.y. 1974-1992), 8: 108-109.
[38] Bâcî, Müntekâ, 2:
144.
[39] Nevevî, Minhâc, 6:
60-61.
[40] Ahmed, 43: 332-334 (26307);
Mervezî, Kıyâmu ramazan, 34. Hamza ez-Zeyn, İbn İshak’ın “haddesenâ”
lafzıyla rivayette bulunduğunu ve hadisin isnadının sahih olduğunu, Şuayb
Arnaût, İbn İshak’dan dolayı isnadın hasen olduğunu, fakat sarahaten tahdiste
bulunup tedlis şüphesinin ortadan kalktığını, mütâbii bulunduğunu ve hadisin
sahih li ğayrihî olduğunu söylemiştir. Bk. Zeyn, Müsned, 18: 184;
Arnaût, Müsned, 43: 334.
[41] Tirmizî, Savm 81; Ebû
Dâvûd, Salât 316; Nesâî, Kıyâmu’l-leyl 4; İbn Mâce, İkâme 173; Ahmed, 35: 352
(21447); İbn Hibbân, 6: 288 (2547); Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b.
Abdirrahman, Sünen, nşr. Hüseyin Selim Esed, (Riyad: Dâru’l-muğnî,
2000), 2: 1115-116 (1818). Tirmizî, hasen-sahih olduğunu, Hamza ez-Zeyn ve
Hüseyin Selim Esed isnadının sahih, Elbânî ve Şuayb Arnaût hadisin sahih
olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla hadis sahihtir. Bk. Zeyn, Müsned, 15:
520; Elbânî, Sahîhu Sünen-i İbn Mâce; 1: 395 (1100); Esed, Dârimî
(tahrîc), 2: 1116; Arnaût, Tirmizî (tahrîc), 2: 326; a.mlf., İbn Mâce
(tahrîc), 2: 354; a.mlf., Ebû Dâvûd (tahrîc), 2: 526; a.mlf., Ahmed (tahrîc),
35: 352; a.mlf., İbn Hibbân (tahrîc), 6: 288.
[42] Ali el-Karî, Mirkâtü'l-mefâtîh,
3: 337; Ebü’l-Ulâ Mübârekpûrî, Muhammed Abdurrahman b. Abdirrahîm, Tuhfetü'l-ahvezî
şerhu Câmii’t-Tirmizî, nşr. Abdülvehhâb Abdüllatîf, (Dâru’l-fikr, ts.), 3:
521.
[43] Münâvi, Teysîr bi
şerhi’l-Câmü's-sağîr, (Hindistan 1286), 1: 284.
[44] Ebu’l-Hasen Mübârekpûrî,
Ubeydullah b. Muhammed, Mirâtü’l-mefâtîh şerhu Mişkâti'l-mesâbîh,
(İdare- tü’l-buhûsi’l-İslamiyye, ts.), 4: 318.
[45] Zafer Ahmed Tehânevî, İ'lâü's-sünen,
7: 68-69.
[46] Nesâî, Kıyâmu’l-leyl 4;
a.mlf., es-Sünenü'l-kübrâ, nşr. Hasan Abdülmun’im Şelebî, (Beyrut:
Müessesetü’risâle, 2001), 2: 114-115 (1301); Ahmed, 30: 351 (18402), İbn Ebî
Şeybe, 5: 227 (7778); Hâkim, Ebû Abdillâh Muhammed b. Abdillâh en-Nîsâbûrî, Müstedrek
ale's-Sahîhayn, Mustafa Abdülkâdir Atâ, (Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye,
2002), 1: 607 (1708); İbn Huzeyme, Ebû Bekr Muhammed b. İshâk, Sahîh,
nşr. M. Mustafa el-A’zamî, (Beyrut: el-Mektebü’l-İslâmî, 1980), 3: 336 (2204).
Hepsinin senedinde ravi Muaviye b. Salih vardır. İbn Ebî Hâtim, Muaviye’yi Cerh
ve't-ta'dîl'inde zikretmiş, “sika”, “sâlihu’l- hadis, hasenü’l-hadis,
yüktebu hadisuhû velâ yuhteccü bih” nakilleri yapmıştır. İbn Hibbân, Sikât
'ında zikretmiştir. Zehebî de, Ahmed, Ebû Zur’a ve başkalarının “sika” kabul
ettiğini, Ebû Hâtim’in “lâ yuhteccü bih” dediğini nakletmiştir. Hâkim, hadisin
Buharî’nin şartı üzere sahih olduğunu söylemiş, Zehebî ise Muaviye ile
Müslim’in ihticâc ettiğini, hadisin Buhârî ve Müslim’im şartı üzere olmadığını,
hasen olduğunu belirtmiştir. Hamza ez-Zeyn ve Şuayb Arnaût da, isnadının sahih
olduğunu söylemiştir. Bir önceki Ebû Zer rivayeti de bu rivayetin şahididir.
Dolayısıyla hadis, sahih bir hadistir. Bk. İbn Ebî Hâtim, Ebû Muhammed
Abdurrahman b. Muhammed er-Râzî, el-Cerh ve't-ta'dîl, (Beyrut:
Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1953), 8: 382; İbn Hibbân, Kitâbu's-sikât,
(Haydarâbât: Matbaatü meclisi dâireti’l-meârifi’l-Osmâniyye, 1973), 7: 470;
Hâkim, Müstedrek, 1: 607; Zehebî, Telhîsu'l-Müstedrek, Mustafa
Abdülkâdir Atâ, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut 2002), 1: 607; a.mlf., Muğnî
fi'z-zuafâ, nşr. Nureddin Itr, (Katar: Dâru ihyâi’t-türâsi’l-İslâmiyyi,
ts.), 2: 309; Zeyn, Müsned, 14: 161; Arnaût, Müsned (tahrîc),
30: 351.
[47] Kalyûbî, Şihâbüddîn Ahmed
b. Ahmed, Hâşiye alâ Şerhi'l-Mahallî alâ Minhâa't-tâlibîn, (Mısır:
Matbaatü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, 1956), 1: 217.
[48] İbn Abdilber, İstizkâr, 5: 138.
[49] Müslim, Sıyam 52; Ahmed, 20: 314 (13012); Mervezî, Kıyâmu
ramazan, 38.
[50] Şevkânî, Neylü'l-evtâr,
5: 470; Muhammed el-Emîn b. Abdullah el-Hererî, el-Kevkebe'l-vehhâc
ve'r-ravzu'l- behhâc fî şerhi Sahîhi Müslim b. el-Haccâc, (Cidde:
Dârü’l-minhâc, 2009), 12: 411.
[51] Ebû Dâvûd, Salât, 316; İbn
Hibbân, 6: 282 (2541); İbn Huzeyme, 3: 339 (2208); Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ,
2: 697 (4612); Mervezî, Kıyâmu ramazan, 44. Hepsinin senedinde
Müslim b. Hâlid vardır. Ebû Dâvûd hadisin kavî olmadığını, Müslim’in zayıf
olduğunu söylemiştir. Zehebî, İbn Maîn’den “Leyse bihî be’s,
zaîf
ve sikâ” nakillerinde bulunmuş, Buhârî’nin “Münkeru’l-hadis”, Ebû Hâtim’in “Lâ
yuhteccü bih”, İbnü’l-Medînî’nin “Hasenü’l-hadîs” sözlerini nakletmiştir. İbn
Hacer de Fethu'l-bârî' de Müslim’in zayıf olduğunu, Takrîbde
“sadûk, kesîru’l-evhâm” olduğunu söylemiştir. Elbânî, hadisin mütâbaat ve
şevâhid olma hususunda bir beis olmayan mevsul senedle rivayet edildiğini,
Şuayb Arnaût, Müslim zayıf olduğundan hadisin isnadının zayıf olduğunu
söylemiştir. Sonuç olarak hadis, zayıf veya hasen bir hadistir. Bk. Ebû Dâvûd, Sünen,
2: 527; Zehebî, Mizanü’l-i’tidâl fî nakdi'r-rical, nşr. Ali Muhammed
Muavvez ve Âdil Ahmed Abdü’l-mevcûd, (Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1995),
6: 413-414; İbn Hacer, Fethu'l-bârî, 5: 446; a.mlf., Takrîbu't-Tehzîb,
s. 529; Elbânî, Salâtü’t-terâvîh, (Beyrut: el-Mektebü’l- İslamî, 1985),
9; Arnaût, Ebû Dâvûd (tahrîc), 2: 527; a.mlf., İbn Hibbân
(tahrîc), 6: 282.
[52] İbn Abdilber, Temhîd,
8: 111; Zafer Ahmed Tehânevî, İ'lâü's-sünen, 7: 69.
[53] İbn Hacer, Fethu'l-bârî,
5: 446; Aynî, Umdetü'l-karî, 11: 177.
[54] Suyûtî, Ebü’l-Fazl
Celâlüddîn Abdurrahman b. Ebî Bekr, Tenvîrü'l-havâlik alâ Muvatta-i Mâlik,
(Mısır: Matbaatü dârı ihyâi’l-kütübi’l-arabiyye, ts.), 136; Zürkânî, Ebû
Abdillâh Muhammed b. Abdilbâkî, Eb- hecü'l-mesâlik bi şerhi Muvatta-i'l-İmâm
Mâlik, (İstanbul: el-Matbaatü’l-hayriyye, 1410), 1: 213.
[55] Leknevî, et-Ta'lîku'l-mümecced alâ Muvattai'l-İmâm Muhammed,
nşr. Takıyyüddîn en-Nedvî, (Dımaşk: Dâru’l-kalem, 1991), 1: 626.
[56] Ebu’l-Hasen Mübârekpûrî, Mir’âtü’l-mefâtîh, 4: 326-327.
[57] Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, 2: 697 (4611); a.mlf, Marifetü’s-süneni
ve’l-âsâr, nşr. Abdülmu’tî Emîn Kalacî, (Kahire 1991), 4: 39 (5400).
[58] İbnü’l-Münzir Ebû bekr
Muhammed b. İbrâhim, Evsat mine's-süneni ve’l-icmâ’ ve'l-ihtilâf, nşr.
Ahmed b. Süleyman b. Eyyûb, Yâsîr b. kemâl, (Dârü’l-felâh, y.y. 2010),
5: 159 (2587); İbn Hibbân, 6: 169, 173 (2409), (2415); İbn Huzeyme, 2: 138
(1070); Ebû Ya’lâ, Ahmed b. Ali el-Mevsılî, Müsned, nşr. Hüseyin Selim
Esed, (Dımaşk: Daru’l-me’mûn, 1973), 3: 336 (1802); Taberânî, Ebü’l-Kâsım
Müsnidü’d-dünyâ Süleymân b. Ahmed, 1: 190; Mervezî, Kıyâmu ramazan, 42.
Hepsinin senedinde de İsa b. Câriye vardır. Zehebî, İsa’nın muhtelefün fîh
olduğunu, hakkında “metruk, münkeru’l-hadis”, “lâ be’s”, “indehû menâkîr”
denildiğini naklettikten sonra hadisi zikretmiş ve isnadının vasat olduğunu
söylemiştir. İbn Hacer de, aynı nakilleri yaptıktan sonra İsa’yı İbn Hibbân’ın Sikât’ında
zikrettiğini söylemiştir. Heysemî, hadisi Ebû Yalâ ve Taberânî’nin rivayet
ettiğini, senedde bulunan İsa hakkında İbn Hibbân ve başkalarının “sika”, İbn
Maîn’in ise “zayıf” dediğini belirtmiştir. Mübârekpûrî, hadisin İbn Huzeyme ve
İbn Hibbân’a göre sahih olduğunu, İbn Hacer’in hadisi Fethu'l-bârî' de
zikrettiğini, hadisin mukaddimede
belirttiği
usulüne göre sahih veya hasen olduğunu söylemiştir. Elbânî, Taberânî
rivayetinin senedinin Hz. Âişe rivayetiyle hasen olduğunu, Şuayb Arnaût
isnadının zayıf, Hüseyin Selim Esed de, isnadının zayıf ancak manasının Hz.
Âişe hadisiyle sabit olduğunu, A’zamî, İsnadının hasen olduğunu söylemiştir.
Sonuç olarak hadisin, hasen olduğu görülmektedir. Bk. Zehebî, Muğnî, I2:
82; a.mlf., Mizanü'l-i'tidâl, 5: 375; İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, 3:
355-356; Heysemî, Ebü’l-hasen Nûrüddîn Ali b. Ebî Bekr, Mecmau'z-zevâid ve
menbau'l-fevâid, nşr. Abdullah Muhammed ed-dervîş, (Beyrut: Dâru’fikr,
1994), 3: 402; Ebu’l-Ulâ Mübârekpûrî, Tuhfetü'l-ahvezî, 3: 525; Elbânî, Salâtü’t-terâvîh,
18; Arnaût, İbn Hibbân (tahrîc), 6: 170; Esed, Ebû Ya’lâ (tahrîc), 3: 337;
Âzamî, İbn Huzeyme (tahrîc), 2: 138.
[59] İbn Hacer, Fethu'l-bârî, 3: 520.
[60] Zafer Ahmed Tehânevî, İ'lâü's-sünen, 7: 69.
[61] Suyûtî, Mesâbîh fî salâti't-terâvîh, Dâru’l-kabes, (Amman:
Dâru Ammâr, 1986), 36.
[62] Mâlik, Muvattâ, Salât fî ramazan 4; Tahâvî, Şerhu
Meâni'l-âsâr, nşr. Muhammed Zührî en-Neccâr, Muhammed Seyyid Câdu’l-hak,
(Beyrut: Âlemü’l-kütüb, 1994), 1: 349; 1: 293 (1741); Beyhakî, es-
Sünenü'l-kübrâ, 2: 698 (4616); a.mlf., Marifetü's-süneni ve'l-âsâr,
4: 42 (5413); Begavî, Ebû Muhammed
Muhyissünne
el-Hüseyn b. Mes’ûd, Şerhu's-sünne, nşr. Şuayb el-Arnaût, Muhammed Zehîr
eş-Şâvîs, (Beyrut: el-Mektebü’l-İslâmî, 1983), 4: 120; Mervezî, Kıyâmu
ramazan, 58. Ali el-Kârî, hadisin senedinin sahih, Elbânî, “cidden sahih”
olduğunu, Şuayb Arnaût, Şerhu's-sünne tahrîcinde hadisin Muvattâ'da
rivayet edildiğini söyledikten sonra isnadının sahih olduğunu söylemiştir. Bk.
Ali el-Kârî, Mirkâtü'l- mefâtîh, 3: 342; Elbânî, Salâtü't-terâvîh,
45; Arnaût, Şerhu's-sünne (tahrîc), 4: 120. Tehânevî, rivayeti
Beyhakî’nin Marifetü's-süneni ve'l-âsâr'ından yirmi rekat olarak
nakletmiştir. Oysaki söz konusu eserde rivayet, yirmi değil onbir rekat olarak
zikredilmiştir. Bk. Zafer Ahmed Tehânevî, İ'lâü's-sünen, 7: 69. Aşağıda
da geleceği üzere yine Sâib b. Yezîd’den yirmi bir rekat rivayeti vardır fakat
Beyhakî’nin Sünen’inde değil Abdurrazzak’ın Musannef’inde
geçmektedir.
[63] İbn Ebî Şeybe, 5: 220
(7753).
[64] İbn Battâl, Ebü’l-Hasen Ali
b. Halef el-Kurtubî, Şerhu Sahîhi'l-Buhâri, nşr. Ebû Temîm Yâsir b.
İbrâhim,
(Riyad: Mektebetü’r-Rüşd, ts.), IV, 148; Suyûtî, Mesâbth, 38-39; Ali
el-Kârî, Mirkâtü'l-mefâtîh, 3: 343.
[65] Bâcî, Müntekâ, 2:
149.
[66] Suyûtî, Mesâbîh,
38-39.
[67] İbn Abdilber, İstizkâr,
5: 156.
[68] Bk. Ali el-Kârî, Mirkâtü'l-mefâtîh,
3: 342; Zürkânî, Ebhecü'l-mesâlik, 1: 215; Ebü’l-Ulâ Mübârekpûrî, Tuhfetü'l-ahvezî,
3: 526; Elbânî, Salâtü't-terâvîh, 47.
[69] Ebü’l-Ulâ Mübârekpûrî, Tuhfetü’l-ahvezî, 3: 523.
[70] Elbânî, Salâtü’t-terâvîh,
9.
[71] Beyhakî, es-Sünenü’s-sağîr, 1: 299 (821); a.mlf, Marifetü’s-süneni
ve’l-âsâr, 4: 42 (5409).
Sübkî, hadisin isnadının sahih olduğunu söylemiştir. Mübârekpûrî
ise, Sübkî ve Ali el-Kârî’nin hadisin isnadını tashih ettiklerini söyledikten
sonra itiraz etmiş ve seneddeki iki raviden birinin tercemei haline, diğerini
de tevsik edene vakıf olamadığını, bu eserin sahih olduğunu söyleyenlerin her
iki ravinin de ihticaca kâbil sika olduklarını isbat etmeleri gerektiğini,
neticede bu eserin sıhhatinin tartışılır olduğunu, bununla birlikte bu
rivayetin yine Sâib b Yezid’e aid Ömer döneminde on bir ve on
üç rekat kıldıklarını ifade eden sahih rivayetlere muârız
olduğunu, dolayısıyla ihticaca elverişli olmadığını belirtmiştir. Bk. Sübkî,
Ebü’l-Hasen Takıyyüddîn Ali b. Abdilkâfî ve (oğlu) Ebû Nasr Tâcüddîn
Abdülvehhâb, İbhâc fî şerhi'l-Minhâc, nşr. Şa’bân Muhammed İsmâil,
(Kahire: Mektebetü’l- külliyyâti’l-Ezheriyye, 1981), 1: 695; Ebü’l-Ulâ
Mübârekpûrî, Tuhfetü’l-ahvezî, 3: 530-531.
[72] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ,
2: 698-699. Nevevî ve İbnü’l-Irâkî hadisin isnadının sahih olduğunu
söylemiştir. Mübârekpûrî ise, Nevevî ve başkalarının hadisin senedini tashih
ettiklerini, halbuki seneddeki Ebû Abdillah ed-Dîneverî isimli ravinin
terceme-i haline vakıf olamadığını, bu eserin sıhhatini iddia edenlerin bu
ravinin ihticaca kâbil sika biri olduğunu isbat etmeleri gerektiğini
söylemiştir. Elbânî de, isnadının zahiren sahih olduğunu ve bu nedenle
bazılarının sahihtir dediğini, fakat sahih olduğuna hütmetmeye mani olan, onu
zayıf ve münker yapan birçok illetinin olduğunu söylemiş ve üç husus saymıştır.
Şuayb Arnaût, Şerhu’s-sünne tahrîcinde Beyhakî’nin Sâib b. Yezîd
rivayetini değerlendirirken, hadisin isnadının sahih olduğunu, bütün ricâlinin
udûl sikât olduğunu, Ebû Abdillah ed-Dîneverî’nin zamanının büyük
muhaddislerinden olduğunu, Zehebî’nin Tezkiretü’l- huffâz’da tercemeyi
halinden bahsettiğini, Nevevî, İbnü’l-Irâkî, Suyûtî gibi birçok hafızın,
hadisin isnadının sahih olduğunu söylediklerini, mütekaddimîn ulemadan zayıf
olduğunu söyleyeni bilmediğini ifade etmiştir. Bk. Nevevî, Hulâsatu’l-ahkâm
fî mühimmâtü’s-süneni ve kavâidi’l-ahkâm, nşr. Hüseyin İsmâil el-Cemel,
(Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, ts.), 576; a.mlf., Mecmu’ şerhu’l-Mühezzeb,
nşr. Muhammed Necîb el-Mutîî, (Cidde: Mektebetü’l-irşâd, ts.), 3: 527; Zehebî, Tezkiretü’l-huffâz,
nşr. Ebû Abdirrahman b. Yahyâ el-Muallimî, Haydarâbâd 1955-1958, 3: 1057;
İbnü’l-Irâkî, Ebû Zür’a Veliyyüddîn Ahmed b. Abdirrahîmi, Tarhu’t-tesrîb fî
şerhi’t-takrîb, (Beyrut: Dâru ihyâi’t-türâsi’l- Arabiyyi, ts.), 3: 97;
Ebü’l-Ulâ Mübârekpûrî, Tuhfetü’l-ahvezî, 3: 531; Elbânî, Salâtü’t-terâvîh,
49; Arnaût, Şerhu’s-sünne (tahrîc), 4: 120-121.
[73] Abdurrazzak, 4: 260-261
(7730). Elbânî, Sâib b Yezîd’in bu rivayetinin yukarıda geçen Muvattâ’daki
“cidden sahih senede sahip” olduğunu söylediği “onbir rekat” rivayetine muarız
olamayacağını, bu lafızda iki yönden hata olduğunu, yukarıda geçen sika ravilerin
on bir rekat rivayetine muhalif olduğunu ve Abdurrazzak’ın bu lafızla
rivayetinde teferrüd ettiğini belirtmiştir. Bk. Elbânî, Salâtü’t- terâvîh,
48.
[74] İbn Abdilber, İstizkâr,
5: 155; Aynî, Umdetü’l-kârî, 11: 179.
[75] İbn Ebî Şeybe, 5: 223 (7764). Mübârekpûrî ve Elbânî bu eserin
munkatı’ olduğunu, ihticaca elverişli olmadığını, ayrıca sahih senedle sabit
olan Ömer’in on bir rekat emrettiği rivayete ve Resûlullah’dan sabit olan sahih
hadise muhalif olduğunu, Şuayb Arnaût ise, isnadının sahih fakat mürsel
olduğunu söylemiştir. Bk. Ebü’l-Ulâ Mübârekpûrî, Tuhfetü’l-ahvezî, 3:
528; Elbânî, Salâtü’t-terâvîh, 54; Arnaût, İhtiyâr (tahrîc),
1: 236.
[76] Mâlik, Muvattâ, Salât fî ramazan 5; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ,
2: 699; a.mlf., Marifetü's-süneni ve’l-âsâr, 4: 42 (5411); Begavî, Şerhu's-sünne,
4: 120; Mervezî, Kıyâmu ramzan, 52. Nevevî, Aynî, Elbânî ve Şuayb
Arnaût, Yezîd b. Rûmân’ın Ömer’e yetişmediğini dolayısıyla rivayetin munkatı’
ve zayıf olduğunu belirtmiştir. Bk. Nevevî, Mecmû', 3: 527; Aynî, Umdetü'l-kârî,
5: 389; Elbânî, Salâtü't-terâvîh, 53; Arnaût, Şerhu's-sünne
(tahrîc), 4: 120.
[77] İbn Abdilber, İstizkâr,
5: 155; Aynî, Umdetü'l-kârî, 11: 179.
[78] İbn Ebî Şeybe, 5:
224 (7766). Şuayb Arnaût, mürsel-i kavî olduğunu söylemiştir. Bk. İhtiyâr
(tahrîc), 1: 236.
[79] İbn Ebî Şeybe, 5: 224 (7770).
[80] Mervezî, Kitabu Kıyâmı ramzan, 51.
[81] İbn Ebî Şeybe, 5: 223 (7763); Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ,
2: 699 (4621). Ebu’l-Hasnâ meçhul bir ravidir. Bk. İbn Hacer, Takrîbu't-Tehzîb,
633.
[82] Mervezî, Kitabu Kıyâmı ramzan, 52-53.
[83] İbn Ebî Şeybe, 5: 224
(7765). Şuayb Arnaût, isnadının sahih fakat mürsel olduğunu söylemiştir. Bk. İhtiyâr
(tahrîc), 1: 236.
[84] İbn Abdilber, İstizkâr,
5: 155.
[85] Bk. Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ,
2: 699; Aynî, Umdetü'l-kârî, 11: 180; İbnü’l-Hümâm, Fethu'l-kadîr,
1: 485; Ali el-Kârî, Mirkâtü'l-mefâtîh, 3: 343.
[86] İbn Hacer, Feihu'l-bârt,
5: 448.
[87] Bk. İbn Battâl, Şerhu
Sahîhi'l-Buhârî, 4: 148; Bâcî, Müntekâ, 2: 149-150; Zürkânî, Ebhecü’l-mesâlik,
1: 215216; Leknevî, Tuhfetü'l-ahyâr, 102.
[88] İbn Hacer, Fethu'l-bârî,
5: 448.
[89] İbn Battâl, Şerhu
Sahîhi'l-Buhârî, 4: 148. Elbânî, farklı bir yaklaşımla Hz. Ömer’le alakalı
yirmi rekat rivayetlerinin sabit olmadığını söyleyip tek tek ele alarak
ihticaca elverişli olmayan zayıf, şaz, münker olduklarını ortaya koymaya
çalışmış, bunlarla sahih rivayetlerin arasını cem etmek için bir zaruret
olmadığını söylemiştir. Bk. Elbânî, Salâtü't-terâvîh, 49-59.
[90] İbn Hacer, Dirâye fî
tahrici ehâdîsi'l-Hidâye, nşr. Abdullah Hâşim el-Yemânî,(Beyrut:
Dâru’l-marife, ts.), 302.
[91] Bk. 21 numaralı dipnot.
[92] Aynî, Binâye, 2:
552.
[93] Hz. Peygamber, sahâbe ve
tâbiînin sözlerinde geçen “sünnet” kelimesi, “dinde tâbi olunan meşru yol,
nebevî metod” anlamında olup itikâd, ibâdât, muâmelât, ahlâk, âdâb ve benzeri
şeyleri kapsar ki bunlarda farz, vâcip ve müstehap bulunmaktadır. Fukahanın
dilinde dolaşan ve fıkıh kitaplarında geçen “sünnet” lafzı ise “farz ve vâcip
olmayan” anlamında fıkhî bir terim olup tâbiûn döneminden sonra ikinci yüzyıl
ve daha sonraki dönemlerde ortaya çıkıp yaygınlaşmıştır. Bk. Ebû Gudde, es-
Sünnetü'n-Nebeviyyetü ve Beyânu Medlûliha'ş-Şer'iyyi ve't-ta'rîfü bi hâli
Süneni'd-Dârekutnî, (Beyrut, Dâru’l-beşâiri’l-İslâmiyye, 1994),
9-10; Elbânî, Tahzîru's-sâcid min ittihâzi'l-kubûri. mesâcid,
Mektebetü’l- meârif, Riyad 2001, s. 53-54.
[94] Azîmâbâdî, Ebü’t-Tayyib
Muhammed Şemsü’l-Hak, Avnü'l-ma'bûd şerhu Sünen-i Ebî Dâvûd, nşr. Abdur-
rahman Muhammed Osman, (Medine, 1968), 4: 251.
[95] Tirmizî, İlim 16; Ebû
Dâvûd, Sünnet 6; İbn Mâce, Sünnet 6; Ahmed, 28: 367-373,375 (17142), (17144);
(17145); Hâkim, 1: 175; İbn Hibbân, 1: 179 (5). Tirmizî, hadisin hasen-sahih,
Hâkim sahih olduğunu söylemiş, Zehebî Hâkim’e muvâfakat etmiş, Elbânî de, sahih
olduğunu belirtmiştir. Şuayb Arnaût, Müsned tahricinde Abdurrahman b.
Amr es-Sülemî sebebiyle isnadın hasen olduğunu, İbn Hibbân’ın onu Sikât’ında
zikrettiğini, Zehebî’nin “sadûk” dediğini, Tirmizî, Hâkim ve Zehebî’nin tashih
ettiğini söyleyip hadisin diğer turuk ve şevahidiyle sahih olduğunu
belirtmiştir. Tirmizî ve Ebû Dâvûd rivayetlerinde de zayıf raviler olduğunu
fakat mütâbi’leri bulunduğunu isnadın hasen, hadisin sahih olduğunu
söylemiştir. Bk. İbn Hibbân, Kitâbu's-sikât, 5: 111; Hâkim, Müstedrek,
1: 175; Zehebî, Telhîsu’l- Müstedrek, 1: 175; a.mlf., Kâşif fî.
marifeti men lehû rivâyetün fi'l-Kütübi's-Sitte, nşr. Muhammed Avvâme,
Ahmed Muhammed Nemr, (Cidde: Dârü’l-kıble, 1992), 1: 638; Elbânî, Sahîhu
Süneni’t-Tirmizî, (Riyad: Mektebetü’l-Meârif, 2000), 3: 69-70 (2676);
a.mlf., Sahîhu Sünen-i Ebî Dâvûd, (Riyad: Mektebetü’l-Meârif, 1998), 3:
118 (4607); Arnaût, Müsned (tahrîc), 28: 367; a.mlf., Tirmizî (tahrîc),
4: 612; a.mlf., Ebû Dâvûd (tahrîc), 5: 17; a.mlf., İbn Mâce (tahrîc), 1:
29.
[96] Tirmizî, Menâkıb 35, 108
(3991), (4139); İbn Mâce, Sünne 11 (97); Ahmed, 38:, 280 (23245); Hâkim, 3: 79,
80 (4451), (4452), (4453), (4454), (4455), 4456); İbn Ebî Şeybe, 17:, 35
(32605), XX, 580 (38204); Tahâvî, Şerhu Müşkili'l-âsâr, nşr. Şuayb
el-Arnaût, (Beyrut: Müessesetü’r-risâle, 1994), 3: 256, 257, 259 (1224), 1227),
(1233). İbn Mâce, Hâkim, İbn Ebî Şeybe ve Şerhu müşkili'l-âsâr senedinde
Rib’î b. Hiraş’ın mevlâsı Hilal vardır. Hilal’i, İbn Ebî Hâtim Cerh ve
Ta’dil’inde, İbn Hibbân Sikât’ında zikretmiştir. Zehebî,
Abdülmelik’den başkasının ondan hadis rivayet etmediğini, İbn Hacer de İbn
Hibbân’ın Sikât’ında zikrettiğini söylemiştir. Tirmizî ve Müsned
senedi munkatı’dır. Abdülmelik ile Rib’î arasında Hilal yoktur. Zehebî ve
Elbânî hadisin sahih olduğunu, Şuayb Arnaût, Tirmizî ve Müsned
tahrîclerinde, ricâlin sikât ancak munkatı’ olduğundan hadisin tarik ve
şevahitleriyle hasen olduğunu, İbn Mâce tahricinde, Hilal’in cehaletinden
dolayı isnadın zayıf, hadisin turûk ve şevahidiyle hasen olduğunu,
Şerhu müşkili'l-âsâr tahrîcinde, Hilal’i İbn Hibbân’dan
başkasının tevsik etmediğini, mütâbii olduğunu ve hadisin sahih olduğunu
söylemiştir. Bk. İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve't-ta'dîl, 4: 76; İbn Hibbân, Kitâbu's-
sikât, 7:, 573; Zehebî, Mizanü'l-i'tidâl, 7: 102; a.mlf., Telhîsü'l-Müstedrek,
3: 79; İbn Hacer, Tehzîbü't-Tehzîb, 4: 293; Elbânî, Sahîhu
Süneni’t-Tirmizî, 3:, 548; a.mlf., Sahîhu Süneni İbn Mâce, (Riyad:
Mektebetü’l-Meârif, 1997), 1: 51 (80); a.mlf., Silsiletü'l-ehâdîsi's-sahîha
ve şey'ün min fıkhihâ ve fevâidihâ, I-IX, (Riyad: Mektebetü’l-meârif,
1995-2002), 3: 233 (1233); Arnaût, Tirmizî (tahrîc), 6: 246; a.mlf., İbn
Mâce (tahrîc), 1: 73; a.mlf., Müsned (tahrîc), 38: 281; a.mlf., Şerhu
müşkili'l-âsâr (tahrîc) 3: 256, 259.
[97] Leknevî, Tuhfetü'l-ahyâr, 112, 120, 126-127, 134.
[98] Elbânî, Salâtü't-terâvîh, 55.
[99] Şuayb Arnaût, İhtiyâr
tahrîcinde söz konusu muasır zatın Elbânî olduğunu açıkça ifade etmiştir. Bk. İhtiyâr
(tahrîc), 1: 236.
[100] Bk. Arnaût, Şerhu's-sünne
(tahrîc), 4: 120-121.
[101] İbn Ebî Şeybe, 5: 225
(7774); Abd b. Humeyd Ebû Muhammed Abd b. Humeyd b. Nasr el-Kissî, el-
Müntehab min Müsnedi Abd b. Humeyd, nşr. Ebû Abdillah Mustafa b. Adevî,
(Riyad: Dârü Balansiye,
2002),
1: 492-493 (652); Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr, nşr. Hamdî Abdülmecîd
es-Silefî, (Kahire: Mektebetü İbn Teymiyye, 1983), 11: 393 (12102); a.mlf., el-Mu'cemü'l-evsat,
nşr. Târık b. Ivezullah, Abdülmuhsin b. İbrahim, (Dâru'l-Haremeyn 1995), 5: 324
(5440); Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 2: 698 (4615). Hepsi de hadisi Ebû
Şeybe İbrâhim b. Osman tarikıyla rivayet etmiştir. Zeylaî ve İbnü’l- Hümâm, Ebû
Şeybe’nin zayıf olduğunda ittifak olduğunu ve bunun sahih hadise muhalif
olduğunu söylemiş, İbn Hacer de, Ebû Şeybe hakkında “münkeru’l-hadis”,
“metrûku’l-hadis”, “zaîfu’l-hadis”, “sâkıtun” değerlendirmelerini nakletmiştir.
Bk. Zeylaî, Ebû Muhammed Cemâlüddîn Abdullah, Nasbü'r-râye li tahrîci
ehâdîsi'l-Hidâye, nşr. Muhammed Avvâme, Müessesetü'r-reyyân, Beyrut 1997),
2: 154; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, I, 485; Zehebî, Muğnî, 1:
55; a.mlf, Mizanü’l-i’tidâl, 1: 169-170; İbn Hacer, Tehzîbü't-Tehzîb,
1: 76.
[102] Bk. İbn Battâl, Şerhu
Sahîhi'l-Buhârî, 3: 141; Suyûtî, Mesâbîh, 15; Zeylaî, Nasbu'r-râye,
2: 153; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, V, 450; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr,
1: 485; Ali el-Kârî, Mirkâtü'l-mefâtîh, 3: 345; Zürkânî, Ebhecü'l-mesâlik,
1: 221; San'ânî, Sübülü's-selâm şerhu Bulûğu'l-merâm, nşr. Muhammed
Subhî Hasen, (Demmâm: Dâru İbni'l-Cevzî, 1421), 3: 27-28; Keşmîrî, Muhammed
Enver Şâh, el-Arfü'ş-şezî alâ Câmii’t- Tirmizî, nşr. Mahmûd Şâkir,
(Beyrut: Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabiyyi, 2004), 2: 208-209; Elbânî, Salâtü't-
terâvîh, 19.
[103] Bk. Zeylaî, Nasbu'r-râye,
2: 154; İbn Hacer, Fethu'l-bârî, 5: 450; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr,
1: 485. Leknevî, İbn Abbas rivayetinin Cabir rivayetine muhalif olmadığını,
zira birincisinde Hz. Peygamber’in yirmi rekat kıldığının, ikincisinde o
gecelerde sekiz rekat kıldırdığının nakledildiğini, Hz. Peygamber’in bazen
yirmi rekat kılmış olabileceğini, Beyhakî rivayetindeki “cemaat olmaksızın”
ilâvesinin de yirmi rekatı o gecelerde kılmadığını açıkça gösterdiğini
söylemiştir. Özetle, Hz. Peygamber’in o gecelerdeki namazının rekat sayısı
sorulduğunda, Câbir hadisi gereği sekizdir cevabının, bazen de olsa yirmi rekat
kıldı mı sorusuna “Evet bu zayıf hadisle sabittir.” cevabının verileceğini
ifade etmiştir. Bk. Leknevî, Tuhfetü'l-ahyâr, 128-129.
[104] Bk. İbn Abdilber, İstizkâr,
5: 157; Nevevî, Mecmû’ 3: 527; Aynî, Umdetü'l-kârî, 11: 180;
İbnü'l-Irâkî, Tarhu't-tesrîb, 3: 97; Sübkî, Mahmûd Muhammed Hattâb, el-Menhelü'l-azbü'l-mevrûd
şerhu Sünen-i'l-imâm Ebî Dâvûd, Müessesetü’t-târîhi’l-Arabiyyi, Beyrut
1394), 7: 318.
[105] Mervezî, Kitabu Kıyâmı ramzan, 54.
[106] Hz. Osman’ın oğludur. 76/895 yılında Halife Abdülmelik b. Mervân
tarafından Medine’ye vali tayin edilmiş yedi yıl bu görevde kalmıştır. Bk.
Selâhaddin Polat, “Ebân b. Osman b. Affân”, DİA, C:10, TDV, Ankara 1994,
66-67.
[107] İbn Ebî Şeybe, 5:
224 (7771); Mervezî, Kitabu Kıyâmı ramzan, 54.
[108] Mervezî, Kitabu Kıyâmı
ramzan, 57; Beyhakî, Ma’rifetü’sünen, 4: 40 (5404).
[109] Mervezî, Kitabu Kıyâmı ramzan, 57; Beyhakî, Ma’rifetü’sünen,
4: 42 (5412).
[110] Mervezî, Kitabu Kıyâmı ramzan, 60.
[111] Mervezî, Kitabu Kıyâmı
ramzan, 53-54.
[112] İbn Kudâme, Muğnî,
2: 604; İbnü’l-Irâkî, Tarhu’t-tesrîb, 3: 98.
[113] Muâz b. el-Hâris Ebû
Halîme el-Ensârî el-Kârî, Hz. Ömer’in terâvîh kıldırmakla görevlendirdiği
kişilerden biridir. Küçük sahâbilerdendir. Harre olayında 63 yılında şehid
olmuştur. Bk. İbn Hacer, Takrîbu’t-temyîz, 536.
[114] Mervezî, Kitabu Kıyâmı
ramzan, 53.
[115] Bk. Sahnûn, el-Müdevvenetü'l-kübrâ,
1: 287; İbn Abdilber, Temhîd, 8:, 113; Nevevî, Mecmû', 3: 527;
Suyûtî, Mesâbîh, 32.
[116] Nevevî, Mecmû’, 3:
527.
[117] Bk. 1 numaralı rivayet, s. 123.
[118] İbn Kudâme, Muğnî, 2: 604; Nevevî, Mecmû’ 3: 527;
İbnü’l-Irâkî, Tarhu't-tesrîb, 3: 98; Suyûtî, Mesâbîh, 32.
[119] Bk. Fazl Hasan Abbâs, Tavzîh fî salâteyi't-terâvîh
ve't-tesâbîh, (Amman: Dâru’l-furkân, 1988), 47-49.
[120] Tirmizî, Sünen, 2:
327-329.
[121] Mervezî, Kıyâmu
ramazan, 57.
[122] İbn Kudâme, Muğnî,
2: 604.
[123] Ebü’l-Ulâ Mübârekpûrî, Tuhfetü’l-ahvezî, 2: 522-523. Bk.
Aynî, Umdetü’l-kârî, 11:, 179.
[124] Ebü’l-Ulâ Mübârekpûrî, Tuhfetü’l-ahvezî, 2: 522; Keşmîrî, el-Arfü’ş-şezî,
2: 210.
[125] Ebü’l-Ulâ Mübârekpûrî, Tuhfetü’l-ahvezî,
3: 522.
[126] İbn Teymiyye, el-Fetâva’l-kübrâ,
I2: 119-120.
[127] Şâfiî’nin, zira bu namazın
nâfile olduğunu, rükû ve secdeyi çok yapmak güzel olduğu gibi kıyamı uzatıp
secdeyi azaltmanın da güzel olduğunu ve bunu tercih ettiğini söylediği
nakledilmiştir. Sübkî, Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir zamanları ile Hz Ömer’in hilafetinin
başlarındaki uygulamanın daha uygun ve amel edilmeye daha layık olup vitir
hariç sekiz veya on rekat kılınmasının en faziletli olduğunu, ondan sonra Hz.
Ömer’in zamanının sonu ile Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerindeki uygulama olan
yirmi rekatın faziletli olduğunu, zira bu hususta şâri’den bir sınırlama
gelmediğini belirtmiş ve halifelerin sünnetine uymayı emreden rivayeti
nakletmiştir. Bk. Mervezî, s. Muhtasaru kıyâmı’l-leyl, 222;
İbnü’l-Irâkî, Tarhu’t-tesrîb, 3: 98; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, 5:
182; Sübkî, Menhel, 7: 320; Fazl Hasan Abbas, Tavzîh, 54.
[128] Serahsî, Ebû Bekr
Şemsü’l-eimme Muhammed b. Ebî Sehl, Mebsût, (Beyrut: Dârü’l-marife,
1989), 2: 143; Elbânî, Salâtü’t-terâvîh, 9.
[129] Elbânî, Salâtü’t-terâvîh,
9.
[130] Nevevî, Mecmû’, 3:
526; Şirbinî, Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed el-Hatîb, İkna’ fî halli elfâzi
Ebî Şüca’, nşr. Ali Muhammed Muavvez ve Âdil Ahmed Abdü’l-mevcûd, (Beyrut:
Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2004), 1: 275; el-Mevsûatü’l-fıkhıyye, 27: 136.
[131] İbn Teymiyye, Ebü’l-Abbâs
Takıyyüddîn Ahmed b. Abdilhalîmi Minhâcü’s-sünneti’n-nebeviyye fî nakzi
kelâmi'ş-şîati'l-kaderiyye, nşr. Muhammed Reşâd Sâlim, (y.y. 1986), 8:
305-308.
[132] Gazzâlî, Hüccetü’l-İslâm
Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, İhyâü ulûmi'd-dîn, (Beyrut: Müesese-
tü’t-târîhi’l-arabiyyi, 1994), 3: 415; Merginânî, Hidâye, I, 85; İbn
Kudâme, Muğnî, II, 601; İbn Kudâme Ebü’l-Ferec Şemsüddîn Abdurrahman b.
Muhammed, eş-Şerhu'l-kebîr, nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî,
Abdülfettâh Muhammed, (Dâru hecr 1993), 4: 161; Mevsılî, Ebü’l-Fazl Mecdüddîn
Abdullah b. Mahmûd, İhtiyâr li ta'lîli'l-Muhtâr, nşr. Şuayb el-Arnaût,
Ahmed Muhammed Berhûm, Abdullatîf Hır- zullah, (Dımaşk: Dâru’r-risâle
el-âlemiyye, 2009), 1: 235; Sübkî, Takıyyüddîn Ali, İşrâku'l-mesâbîh
fî.' salâti't-teravîh, nşr. Mecdî es-Seyyid İbrahim, (Kahire ts.), s. 68;
Halebî, İbrâhim b. Muhammed, Muhta- saru Gunyeti'l-mütemellî fî şerhi
Münyeti'l-musallî (es-Sağtr), (Mekke: Mektebetü Nezâr Mustafa el-Bâz, 1997),
255; Şürünbülâlî, Merâkt'l-felah, 159; Leknevî, Tuhfetü'l-ahyâr,
93; Zebîdî, Ebü’l-Feyz Muhammed el-Murtazâ b. Muhammed İthâfü’s-sâdeti’l-müttakîn
bi şerhi esrâı İhyâi ulûmiddîn, (Beyrut: Müesesetü’t- târîhi’l-Arabiyyi,
1994), 3: 415; Ruheybânî, Mustafa b. Sa’d es-Suyûtî, Metâlibu uli'n-nuhâ fi
şerhi Gâyeti'l- müntehâ, (Dımaşk: el-Mektebü’l-İslâmî, 1961), 1: 563; el-Mevsûatü'l-fıkhıyye,
27: 136.
el-Mevsûatü'l-ftkhtyye'de
“bazı Mâlikîler” ifadesi de vardır. Ancak kaynak olarak verdiği Adevî
hâşiyesinde terâvîh namazının “mendup” olduğu belirtilmiştir. Bk. Adevî,
Ebü’l-Hasen Ali b. Ahmed, Hâşiye alâ Kifâyeti't-tâlib, nşr. Ahmed Hamdî
İmâm, (Kahire: Matbaatü’l-Medenî, 1987), 2: 316.
[133] Nevevî, Mecmû', 3:
499; Mahallî, Ebû Abdillâh Celâlüddîn Muhammed b. Ahmed, Kenzü'r-râğtbîn fî
şerhi Minhâci't-tâlibîn, (Mısır: Matbaatu Mustafa’l-bâbi’l-Halebî, 1956),
1: 216-217; İbn Hacer Ebü’l-Abbâs Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed el-Heytemî, Tuhfetü'l-muhtâc
bi şerhi'l-Minhâc, (Mısır: Matbaatu Mustafa Muhammed, ts.), 2: 240;
Zekeriyya el-Ensârî, Ebû Yahyâ Zeynüddîn Zekeriyyâ b. Muhammed, Fethu'l-vehhâc
bi şerhi Menheci't-tullâb, (Mısır: Matbaatü Mustafa bâbi’l-Halebî, 1345, I,
282; Remlî, Ebû Abdillah Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed, Nihâyetü'l-muhtâc ilâ
şerhi'l-Minhâc, (Beyrut: Dâru’l- kütübi’l-ilmiyye, 2003), 2: 125.
[134] Kalyûbî, Hâşiye alâ
Şerhi'l-Mahallî, 1: 217; Ebû Dâvûd Süleymân b. Ömer el-Ezherî el-Cemel, Fütûhâtü'l-
vehhâb bi tavzîhi şerhi Menheci't-tullâb, Dârü ihyâi’t-türâsi’l-Arabiyyi,
Beyrut ts., I, 491; Büceyremî, Süleyman b. Ömer, Tecrîd li nefi'l-abîd,
(Mısır: Matbaatü Mustafa el-Bâbî el-Halebî, 1345), 1: 282; Şervânî, Abdulhamîd,
Hâşiye alâ Tuhfeti'l-minhâc, (Mısır ts.), 2: 240.
[135] Bk. “Hz. Peygamber’in
Teravih Namazını Kıldığına Dair Rivayetler” bölümünde geçen Ebû Zer ve Nûman b.
Beşîr rivayetleri.
[136] Bk. Kalyûbî, Hâşiye alâ
Şerhi'l-Mahallî, 1: 217.
[137] Mevsılî, İhtiyâr,
1: 234; Halebî, Muhtasaru Gunyetü'l-mütemellî, 185; Merginânî, Hidâye,
1: 85; İbnü’l- Hümâm, Fethu'l-kadîr, 1: 484-485; Leknevî, Tuhfetü'l-ahyâr,
93, 112. Hulefâ-yi râşidînin bu namaza fiilen devam etmedikleri, kılınmasını
emrettikleri dolayısıyla teşrîen devam ettikleri ileride gelecektir.
[138] Mevsılî, İhtiyâr,
1: 234.
[139] Bk. 96 numaralı dipnot.
[140] Bk. 21 numaralı dipnot.
[141] Halebî, Muhtasaru Gunyetü'l-mütemellî, s. 185;
İbnü’l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, 1: 484-485.
[142] Mevsılî, merfu hadis olarak nakletmiştir. Şuayb Arnaût İhtiyar
tahrîcinde, merfu olarak sahih olmadığını, İbn Mes’ûd’un sözü olarak mevkuf ve
isnadının hasen olduğunu söylemiştir. Bk. Mevsılî, İhtiyar, 1: 235. İbn
Mes’ûd’un sözü olarak geçen kaynaklar: Ahmed, 6: 84 (3600); Taberânî, el-Kebîr,
9: 118 (8583); Tayâlisî, 1: 199 (243); Begavî, Şerhu's-sünne, 1: 214-215
(105).
[143] Mevsılî, İhtiyar, 1: 234.
[144] Kudûrî, Ebü’l-Hüseyn Ahmed
b. Ebî Bekr, Muhtasar, nşr. Sâid Bekdâş, (Beyrut: Dâru’l-beşâiri’l-
İslâmiyye, 2010), 58.
[145] Bk. Merginânî, Hidâye,
1: 85; İbnü’l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, 1: 486; Sa'dî Çelebî b. Îsâ
b. Emîr Hân, Hâşiye ale'l-İnâye fî şerhi'l-Hidâye, nşr. Abdurrazzâk
Ğâlib el-Mehdî, (Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 2003), 2: 485.
[146] Bk. Bâbertî, İnâye,
1: 484; Haddâd, Radıyyüddîn Ebû Bekr b. Ali el-Haddâd, el-Cevheretü'n-neyyire
alâ Muhtasari'l-Kudûrî, (Pakistan: Mektebeti hakkâniyye, ts.), 1: 117;
Aynî, Binâye, 2: 552.
[147] İbnü’l-Hümâm, terâvîh
namazıyla alakalı rivayetleri sıraladıktan sonra, bütün bunlardan hasıl olan,
terâvîh namazının, vitirle ve cemaat halinde on bir rekat olarak kılınmasının
Hz. Peygamber’in sünneti olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber’in bunu uygulayıp
bir özür sebebiyle terkettiğini, bunun da, özür (yani farz olur endişesi)
olmasaydı devam edeceği anlamını ifade ettiğini, vefatıyla bu endişenin
kalmadığını, dolayısıyla bunun sünnet olduğunu belirtmiştir. Yirmi rekatın ise,
Hulefâ-yi Râşidin’den üçünün sünneti olduğunu, “Benim ve râşid halifelerimin
sünnetine yapışın.” rivayetinin onların sünnetlerini teşvik ettiğini, bunun
Hz. Peygamber’in sünneti olmasını gerektirmediğini, zira Hz. Peygamber’in
sünnetinin, onun bizzat devam etmesiyle veya bir özür sebebiyle devam
edememesiyle sabit olacağını ifade etmiş ve şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Bu
özür olmasaydı, Hz. Peygamber’in, kıldığı sekiz rekata devam edeceğini
anlamaktayız. Dolayısıyla - yatsı namazından sonraki dört rekatın müstehap,
bunun ikisinin sünnet olması gibi -. Ulemanın sözlerinin zahiri, sünnetin yirmi
rekat olduğu, delilin gereğinin ise sekiz rekat olduğudur. Bu sebeple evlâ
olan, yirmi rekat terâvîhin Merginânî’nin dediği gibi sünnet olduğu değil,
Kudûrî’nin dediği gibi müstehap olduğudur.” Bk. İbnü’l-Hümâm, Fethu'l-kadîr,
1: 485-486.
[148] Bk. 96 numaralı dipnot.
[149] Keşmîrî, el-Arfü'ş-şezî,
I2: 209.
[150] Bk. Nevevî, Minhâc,
6: 58; a.mlf., Mecmû’, 3: 526, 528; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 5:
447; Aynî, Şerhu Süneni Ebî Dâvûd, nşr. Ebu’l-Münzir Halid b. İbrâhim
el-Mısrî, (Riyad: Mektebetü’r-rüşd, 1999), 5: 275; Kâsım, Menâru’l-kârî,
3: 243.
[151] Şîrâzî, Mühezzeb,
I, 159; Nevevî, Minhâc, 6: 58; Kâsım, Menâru’l-kârî, 3: 243.
[152] Nevevî, Minhâc, 6:
58; Kâsım, Menâru’l-kârî,, 3: 243.
[153] Nevevî, Mecmû’, 3:
528; Kâsım, Menâru’l-kârî, 3: 243.
[154] Aynî, Şerhu Sünen-i Ebî Dâvûd, 5: 275.
[155] Bk. “Rivayetler Bölümü” s. 11.
[156] İbn Abdilber, Temhîd,
8: 115-118; a.mlf., İstizkâr, 5: 158-162.
[157] Şîrâzî, Mühezzeb,
I, 159. Bu namazı Hz. Peygamber’in evde kılmaya devam edip etmediğiyle alakalı
bir değerlendirme Daha önce geçmişti. Bk. s. 127-128.
[158] Buhârî, Ezân 81; Müslim,
Müsâfirîn 213.
[159] Nevevî, Minhâc, 6:
58; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 5: 447; İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik,
2: 120; Kâsım, Menâru’l-kârî, 3: 243.
Aynî ve Şuayb Arnaût hadisin isnadının sahih olduğunu, Elbânî
hadisin sahih olduğunu söylemiş, Münâvî, Süyûtî’nin sahih dediğini nakletmekle
yetinmiştir. Bk. Aynî, Umdetü’l-kârî, 5: 389; Münâvî, Feyzü’l-kadîr,
4: 225; Arnaût, Ebû Dâvûd (tahrîc), 2: 276; a.mlf., Şerhu’s-sünne
(tahrîc), 4: 130; Elbânî, Sahîhu’l-Camii’s-sağîr ve ziyâdetihî, (Beyrut:
el-Mektebü’l-İslâmî, 1988), 1: 710 (3814).
[161] Bu görüşün, Şâfiî’nin
kadim görüşü olduğu belirtilmiş, sonra ondan “Cemaatle kılarsa bu güzeldir.”
sözü nakledilmiştir. Bk. Beyhakî, Ma’rifetü’s-sünen, 4: 37, 38.
[162] İbn Abdilber, İstizkâr,
5: 162-163, 164.
[163] İbn Abdilber, Temhîd,
8: 120.
[164] İbn Hacer, Fethu’l-bârî,
5: 447.
[165] Ali el-Kârî, Mirkâtü’l-mefâtîh,
3: 336.
[166] Hanefîlerde terâvîh namazı
hakkında evde kılınması müstehaptır, cemaatle kılınması sünnet-i ayndır,
sünnet-i kifâyedir şeklinde üç farklı görüş vardır ve cumhur, sünnet-i kifâye
görüşündedir. İkinci ve üçüncü görüşe göre cemaat daha faziletlidir. Bk. İbn
Nüceym, el-Bahru'r-râik, 2: 120.
[167] Şürünbülâlî, İmdâdü’l-fettâh, 429; Leknevî, Tuhfetü'l-ahyâr,
112.
[168] Leknevî, Tuhfetü'l-ahyâr,
112.
[169] Serahsî, Ebû Bekr Şemsü’l-eimme Muhammed b. Ebî Sehl, Mebsût,
(Beyrut: Dâru’l-marife, 1989), 2: 145; Şürünbülâlî, İmdâdü'l-fettâh,
429; Aynî, Binâye, 2: 550.
[170] Buhârî, Edeb, 75, İ’tisâm bi’l-kitabi ve’s-sünne 3;
Müslim, Müsâfirin 213.
[171] Leknevî, Tuhfetü'l-ahyâr, 112-115.
[172] Bk. Mervezî, Kıyâmu
ramazan, 73-82.
[173] İbn Abdilber, Temhîd,
8: 115-118; a.mlf., İstizkâr, 5: 159.
[174] Şürünbülâlî, İmdâdü’l-fettâh, 429.
[175] İsâet, kınanma ve sapkınlığa nisbettir. İsâet, tahrîmen mekruh
ile tenzîhen mekruh arasında bir kötülüktür. Bk. İbn Âbidîn, Muhammed Emîn b.
Ömer, Nesemâtü'l-eshâr şerhu İfâdati'l-envâr şerhi'l-
Menâr, (Pakistan: İdâretü’l-Kur’an ve’l-ulûmi’l-İslâmiyye,
1418), 166; Mehmed Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri, (İstanbul: Ensar
Neşriyat, 2005) 258.
[176] Merginânî, Hidâye,
1: 85; İbn Nüceym, el-Bahru'r-râik, 2: 120.
[177] Şürünbülâlî, İmdâdü'l-fettâh,
429.
[178] Bkz Aynî, Binâye, 2: 552.
[179] Bk. 96 numaralı dipnot.
[180] Bk. 97 numaralı dipnot.
[181] Bk. Leknevî, Tuhfetü'l-ahyâr,
120-122.
[182] Buharî, Terâvîh 1; Müslim, Müsâfirîn 174.
[183] Bâcî, Müntekâ, 2: 146.
[184] Nevevî, Minhâc, 6:
59; Aynî, Şerhu Sünen-i Ebî Dâvûd, nşr. Ebu’l-Münzir Halid b. İbrâhim
el-Mısrî, (Riyad: Mektebetü’r-rüşd, 1999), 5: 275; Azîmâbâdî, Avnü’l-ma’bûd,
4: 245.
[185] İbn Hacer, Fethu'l-bârî,
5: 446; Aynî, Umdetü'l-kârî, 11: 177; Zürkânî, Ebhecü'l-mesâlik,
1: 213.
[186] Elbânî, Salâtü’-terâvîh,
12.
[187] Bâcî, Müntekâ, 2:
146.
[188] Buhârî, Terâvîh 1; Mâlik, I, 114; Begavî, Şerhu's-sünne,
4: 118; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, 2: 694 (4603);
İbn Huzeyme, 2: 155 (1100); Mervezî, Kıyâmu ramazan, 44.
[189] İbn Hacer, Fethu'l-bârî,
5: 447; Aynî, Umdetü'l-kârî, 11: 178.
[190] İbn Abdilber, İstizkâr,
5: 150; Zürkânî, Ebhecü’l-mesâlik, 1: 314.
[191] Bâcî, Müntekâ, 2:
148.
[192] İbn Hacer, Fethu’l-bârî,
5: 447.
[193] Bâcî, Müntekâ, 2:
148.
[194] İbn Hacer, Fethu'l-bârî,
5: 447.
[195] İbn Mâce, Sünne 6;
Dârimî, 1: 229; Ahmed, 28: (17144); Hâkim, 1: 174 (329); Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr,
9: 168 (8770).
Hâkim hadisin sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de bunu
onaylamıştır. Şuayb Arnaût, hadisin sahih, Hüseyin Selim Esed isnadının sahih
olduğunu söylemiştir. Bk. Hâkim, Müstedrek, 1: 175; Zehebî, Telhîsu'l-Müstedrek,
1: 174; Arnaût, İbn Mâce (tahrîc), 1: 29; a.mlf., Müsned (tahrîc), 28:
373; Esed, Dârimî (tahrîc), 1: 229.
[196] Leknevî, Tuhfetü'l-ahyâr,
123-125.
[197] Bk. Zürkânî, Ebhecü'l-mesâlik, 1: 314; Leknevî, Tuhfetü'l-ahyâr,
123-125; Elbânî, Salâtü't-terâvîh, 43.
[198] Buhârî, Ezân 54; Müslim, Mesâcid 290-291. “En
iyi okuyan” kıraat ilmini en fazla bilen veya hıfzı en fazla olan veya en
güzel okuyan veya fıkhı en iyi bilendir, şeklinde tefsir edilmiştir. Bk. Aynî, Şerhu
Sünen-i Ebî Dâvûd, 3: 79; Ali el-Kârî, Mirkâtü’l-mefâtîh, 3: 173;
Azîmâbâdî, Avnü'l-ma'bûd, 2: 289-290; Ebü’l-Ulâ Mübârekpûrî, Tuhfetü'l-ahvezî,
2: 31.
[199] Buhârî, Tefsîr 7.
[200] Leknevî, Tuhfetü’l-ahyâr,
99.
[201] Merginânî, Hidâye,
1: 85-86; İbn Nüceym, el-Bahru'r-râik, 2: 120. Bu ekseriyetin görüşü,
Ebû Hanîfe’den de nakledilen görüştür. Kur’an ayetleri altı bin küsurdur.
Terâvîh altı yüz veya beşyüz seksen rekattır. Her rekatta on ayet okunduğunda
hatim gerçekleştirilmiş olur. Ekseriyetin görüşüne mukâbil görüşler şunlardır:
a) Akşam namazındaki kadar okuması daha faziletlidir. Zira nafileler özellikle
cemaatle kılındığında hafif kıldırılmalıdır. b) Her rekatta otuz ayet okunur.
Dolayısıyla üç hatim olmuş olur. Hz. Ömer böyle emretmiştir. Bazıları kadir
gecesine denk gelir ümidiyle yirmi yedinci gecesi hatmi müstehap görmüştür. Bk.
İbnü’l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, 1: 486-487.
[202] İbn Ebi’l-İz Ebü’l-Hasen
Sadrüddîn Ali b. Alâiddîn ed-Dımaşkî, et-Tenbîh alâ müşkilâti'l-Hidâye,
nşr. Abdülhakîm b. Muhammed Şâkir, (Riyad: Mektebetü’r-rüşd, 2003, 2:
684.
[203] Aynî, Binâye, 2:
557. Geniş bir değerlendirme ve deliller için bk. Zafer Ahmet Tehânevî, İ'lâü's-sünen,
7: 73-76.
[204] Bk. Sahnûn, el-Müdevvenetü'l-kübrâ,
1: 288; s. 16; eş-Şerîf Hâtim b. Arif el-Avnî, Duau hatmi'l-Kur'an fi't-
terâvîh, (Riyad: Daru’s-samiî, 2010), 16.
[205] Bk. Avnî, Duau
hatmi'l-Kur'an fi't-terâvîh, s. 17-18.
[206] İbn Kudâme, Muğnî,
II, 608.
[207] Bk. Abdülaziz b. Abdillah
b. Bâz, el-Cevabu's-sahih min ahkâmi salâti'l-leyli ve'l-vitr, Riyad
1411, s. 11-12; Fazl Hasan Abbâs, Tavzîh fî salâti't-terâvîh, s.
106-108.
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder