Görüntünün İktidarı: Sinemanın Toplumsal Hafızayı ve Savaşları İnşa Eden Gizli Gücü
Sinema, icadından bu yana yalnızca beyaz perdeye
yansıyan ışık oyunlarından ibaret olmamış; toplumsal algıyı yöneten, savaşlara
zemin hazırlayan ve "gerçekliğin baştan çıkarılması" / seduction
of reality yoluyla kitleleri belirli bir ideolojik çerçeveye hapseden
devasa bir aygıta dönüşmüştür. Bu makalede, Hollywood’un bir "mitoloji
fabrikası" olarak nasıl çalıştığı, Hitler Almanyası’ndan günümüzün dijital
platformu Netflix’e uzanan süreçte sinemanın toplumsal mühendislikteki rolü
tarihsel eleştiri ve ekomateryalizm / çevresel-maddi maliyet analizi
perspektifinden incelenmektedir.
Toplumsal Sözleşme ve Sinematik İllüzyon
Bireyler ve sinema sektörü arasında zımni bir
"sosyokültürel sözleşme" mevcuttur. Bu sözleşmeye göre seyirci,
eğlence ve görsel şölen karşılığında, perdede sunulan kurgunun kendi
gerçekliğini, değer yargılarını ve hatta tarihsel hafızasını yeniden
şekillendirmesine izin verir. Paul Valéry’nin kehanet gibi sözlerinde
belirttiği üzere, su ve elektrik gibi "duyusal gerçeklik" de
evlerimize borularla (günümüzde fiber optik kablolar ve Netflix üzerinden)
taşınmakta, bizler de bu akışa bir nevi köle olmaktayız.
İnsan
psikolojisi, özellikle travma ve kayıp durumlarında, sinemanın sunduğu sembolik
çözümlere sığınmaya meyil gösterir. Hollywood, bu fıtri zaafı kullanarak
toplumsal endişeleri (nükleer savaş korkusu, çevre felaketleri, ekonomik çöküş)
perdede "katharsis" / ruhsal boşalım yoluyla eritir. Ancak bu
boşalım, sorunu çözmez; sadece seyirciyi uyuşturarak asıl faili görmesini
engeller.
Yıllar Bazında Sinema, Savaş Hazırlıkları ve
Etkileşimler
Sinema tarihi, dünya tarihindeki büyük
kırılmaların sadece takipçisi değil, çoğu zaman habercisi ve meşrulaştırıcısı
olmuştur.
1930’lar ve
1940’lar: Toplu Seferberlik ve Soykırımın Estetize Edilmesi
Adolf Hitler ve Joseph Goebbels, sinemanın
"bir bakışta anlaşılan" gücünü en etkili kullanan liderlerdendi.
Hitler, bir "film bağımlısı" olarak filmlerin dünyayı
değiştirebileceğine inanıyordu.
- Savaş Hazırlığı: 1933 yapımı Morgenrot
/ Şafak, Birinci Dünya Savaşı ruhunu överek Alman halkını yeni bir savaşa
ve yeniden silahlanmaya psikolojik olarak hazırlamıştır.
- İdeolojik Meşrulaştırma: Leni
Riefenstahl’ın Triumph of the Will / İradenin Zaferi (1935) filmi,
Nazi Partisi’nin birliğini ve Hitler’in kurtarıcı kimliğini "ilahi
bir estetikle" inşa etmiş, halkı mutlak itaate sevk etmiştir.
- Düşman İnşası: 1940
yapımı Jew Süss ve The Eternal Jew / Ebedi Yahudi gibi
filmler, Yahudileri toplumsal bir "kanser" gibi göstererek
soykırıma giden yolu döşemiş, halkın şiddete karşı duyarsızlaşmasını
sağlamıştır.
1950’ler ve
1960’lar: Nükleer Korku ve Soğuk Savaş Psikolojisi
İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı nükleer travma,
bilimkurgu türünün yükselişiyle perdede temsil edilmiştir. Bu dönemdeki
"istila" filmleri, aslında toplumsal bir "paranoiak yanıt"
olarak değerlendirilmelidir; görünmeyen radyasyon ve komünizm tehdidi,
canavarlar ve uzaylılar formunda görselleştirilmiştir. The Wind (1928)
gibi filmlerle başlayan "doğa üzerindeki insan egemenliği" teması, bu
dönemde teknolojinin hem kurtarıcı hem de yok edici gücü olarak yeniden
yorumlanmıştır.
1970’ler ve
1980’ler: Yolsuzluk, Petrol ve Büyük Yıkım Gösterileri
Hollywood, bu yıllarda büyük bütçeli
"blockbuster" / gişe rekortmeni geleneğini başlatarak yıkımı
bir meta haline getirmiştir.
- Tarihi Yeniden Yazmak: Gone
with the Wind / Rüzgar Gibi Geçti (1939-1960 re-vizyonu), Amerikan
tarihini ve köleliği romantize ederek ırkçılığın temellerini görsel bir
şölene dönüştürmüştür.
- Ekonomik Eleştiri: Chinatown (1974), su savaşları ve
kapitalist yolsuzlukları ele alırken aslında devletlerin suçla nasıl iç
içe geçtiğini ifşa etmiştir.
1990’lar ve
2000’ler: Dijital Devrim ve "Eko-Felaket" Hazırlığı
Bilgisayarlı Görüntüleme Sistemi (CGI)
teknolojisinin yükselişi, sinemanın "görünmeyeni gösterme" gücünü
zirveye taşımıştır.
- İklim Kaygısı: The
Day After Tomorrow (2004) gibi filmler, iklim değişikliği risk
algısını artırırken aslında "teknolojik kurtuluş" mitini
pompalamıştır.
- Yıkımın Şehveti: Independence
Day (1996) gibi filmler, devasa patlamalarla (decorative destruction /
dekoratif yıkım) seyirciye bir güç illüzyonu sunarken asıl maddi
gerçeklikten kopuşu sağlamıştır.
Sinema ve Toplumsal Etki Tablosu
|
Dönem / Yıl |
Önemli Film Örneği |
Hedeflenen Toplumsal Unsur / Hazırlık |
Dünyadaki Etki / Karşılık |
|
1933-1940 |
Triumph of the Will, Jew
Süss |
Ulusal birlik inşası, düşmanın
şeytanlaştırılması. |
II. Dünya Savaşı ve Soykırım hazırlığı. |
|
1939 / 1967 |
Gone with the Wind |
Tarihin romantizasyonu, ırksal hiyerarşinin
korunması. |
Amerikan İç Savaşı algısının yeniden inşası. |
|
1950'ler |
The Conqueror (Radyoaktif Film) |
Nükleer gücün kanıksanması ve milliyetçi
kahramanlık. |
Nükleer denemelerin toplumsal kabulü ve
"Soğuk Savaş" paranoiası. |
|
1974 |
Chinatown |
Devlet ve sermaye arasındaki kirli bağların
ifşası. |
Yolsuzluk ve su hakkı üzerine toplumsal
tartışmalar. |
|
1996 |
Independence Day, Twister |
Büyük ölçekli yıkıma karşı "Bilim
Adamı-Kahraman" miti. |
Teknolojik determinizmin ve militarizmin
kutsanması. |
|
2004 |
The Day After Tomorrow |
İklim değişikliği risk algısının
görselleştirilmesi. |
Kamuoyunda çevresel endişelerin artışı ve
"karbon nötr" pazarlaması. |
|
2009 |
Avatar |
Sömürgecilik eleştirisi süsü verilmiş
"Beyaz Kurtarıcı" anlatısı. |
Dijital "sanal gerçeklik" bağımlılığı
ve çevre aktivizminin meta haline gelmesi. |
Günümüz: Netflix Güdümündeki Sinema ve
"Sanal Kaçış"
Günümüzde
Hollywood’un geleneksel stüdyoları yerini Netflix, Disney+ ve Amazon gibi
dijital devlere bırakmıştır. Bu değişim, toplumsal sözleşmeyi daha tehlikeli
bir boyuta taşımıştır. Artık sinema, sadece belirli bir zaman diliminde gidilen
bir yer değil; cebimizde, her an yanımızda olan bir "duyusal boru
hattı"dır.
Netflix’in Başarısı ve "Güdümlü
İçerik": Netflix, algoritmalara dayalı içerik üretimiyle seyircinin bilinçaltı
arzularını manipüle etmektedir. Avatar filminde görülen "sanal
bedene sığınma" arzusu, bugün sosyal medya ve dijital platformlar
üzerinden bir yaşam biçimine dönüşmüştür. James Cameron’ın "gerçekliğin
sedüksiyonu" dediği durum, artık tüm günümüzü kaplamaktadır.
Netflix ve benzeri platformlar, etik olanı
"ticarileştirmekte" / commodification of ethics; çevrecilik
veya sosyal adalet gibi konuları birer "tık tuzağı" veya "etik
ticaret" unsuru olarak sunmaktadır. Bu platformlar üzerinden servis edilen
"eko-disaster" anlatıları, seyirciyi gelecekteki olası felaketlere
hazırlarken (pretraumatic stress / ön-travmatik stres), onları bugünkü
gerçek eylemlerinden alıkoymaktadır. Sinema artık bizi birer "ekran
bağımlısına" / screen junkie dönüştürerek dünyayı kurtarma
illüzyonu içinde dünyanın yok oluşunu izlettirmektedir.
Sonuç ve Tarih Eleştirisi
Sinema, Hitler’in propaganda aygıtından bugün
Netflix’in dijital veri madenciliğine kadar her zaman iktidarın "yumuşak
gücü" olmuştur. İnsan fıtratındaki görselliğe olan meyil, bu aygıtlar
aracılığıyla bir "sanal hapis" ortamına dönüştürülmüştür. Tarih eleştirisi açısından
bakıldığında, perdedeki her patlama, gerçek dünyadaki bir maddi kaybın ve her
"mutlu son" ise toplumsal bir uyuşmanın simgesidir. Sinemanın bu
gizemli gücünü anlamak, perdenin arkasındaki "kirli sırrı" / dirtiest
secret görmekle başlar: Bizler sadece seyirci değil, bu devasa yıkım
şöleninin gönüllü ortaklarıyız.
Algoritmik Kader: Netflix’in Dijital Afyonu ve
Toplumsal Hafızanın İhlali
"Netflix'in algoritmik yapısının toplumsal
bilinci nasıl dönüştürdüğü meselesine, görüntünün iktidarı ve gerçekliğin feda
edilmesi perspektifinden bakmak gerekmektedir." Günümüzün dijital ekran
kültürü, Paul Valéry’nin kehanet gibi sözlerinde belirttiği üzere, su ve
elektrik gibi "duyusal gerçekliğin" / sensory reality
evlerimize borularla taşındığı bir dönemi temsil etmektedir. Bu akış, sadece
bir eğlence aracı değil, bireyin gerçeklikle olan bağını koparan ve onu
"ekran bağımlısına" / screen junkie dönüştüren bir
"sosyokültürel sözleşme" / sociocultural contract üzerine
kuruludur.
Bilinçdışının Veriye Dönüşümü ve Fantezilerin
Sömürüsü
Netflix’in algoritma tabanlı içerik üretimi,
insan psikolojisinin en derin katmanlarına, yani "bilinçdışı
fantezilere" / unconscious fantasies hitap ederek toplumsal algıyı
manipüle eder. Filmler, birçok insanın paylaştığı bu gizli fantezilere
dokundukları için derin bir duygusal etki yaratırlar ve bizler ekranda
gördüğümüz imgeden çok, içimizde sessizce uyandırılan "gizli imgeye"
yanıt veririz. Algoritmalar, izleyicinin hangi sahnede ağladığını, hangi
temalara karşı "fıtri" / natural bir meyil gösterdiğini veri
olarak işleyerek, bu fantezileri seri üretime uygun hâle getirir.
İnsan zihni, özellikle erken çocukluk döneminde
şekillenen "birleşme fantezileri" / reunion fantasies veya
kayıplarla başa çıkma mekanizmalarını sinema aracılığıyla yeniden yaşar. Netflix, bu psikolojik ihtiyacı
sömürerek, izleyiciyi "aktif bir hayal gücü" yerine "pasif bir
alımlama" sürecine hapseder; böylece iyi yapılmış bir film, izleyicinin iç
dünyasındaki dayayışları / daydreams ona gerçekmiş gibi sunar.
Bu durum, toplumsal düzeyde bir "gönüllü psikoz" yaratır; izleyici
gerçek dünyadaki maddi sorunlardan kaçmak için algoritmaların sunduğu bu sanal
sığınaklara sığınır.
Propaganda ve Algoritmik Otorite: Tarihsel Bir
Eleştiri
"Sinemanın toplumsal mühendislikteki rolü,
Adolf Hitler ve Joseph Goebbels’in 'bir bakışta anlaşılan' görsellik gücünü
keşfettiği 1930’lara kadar uzanmaktadır." Hitler, filmlerin dünyayı
değiştirebileceğine inanan bir "film tutkunu" / film addict
olarak, sinemayı nasyonal sosyalist ideolojiyi destekleyen bir araç olarak
kullanmıştır. O dönemde haber bültenleri / newsreels, halka neyi
görmeleri ve nasıl hissetmeleri gerektiğini dikte eden birer otorite figürüydü.
Bugün Netflix’in algoritmaları, Hitler’in
propaganda aygıtının modern ve "kripto" / hidden bir
versiyonudur. Hitler, filmler aracılığıyla bir ulusun hafızasını "ilahi
bir estetikle" inşa ederken, Netflix algoritmaları
"kişiselleştirilmiş içerik" maskesi altında benzer bir toplumsal algı
yönetimi yapar. Bu süreç, geleneksel otorite yapılarının (aile, din, devlet)
yerini "dijital otoriteye" bırakmasıyla sonuçlanan bir "otorite
krizi" / crisis of authority yaratır. İzleyici, kendi özgür
iradesiyle seçim yaptığını sanırken, aslında algoritmanın onun "evrensel
doğrularını" ve "etik yargılarını" şekillendirmesine izin verir.
Ekomateryalizm ve "Görünmez Sır":
Gerçekliğin Feda Edilmesi
Netflix ve benzeri platformların en büyük
manipülasyonu, sundukları içeriğin "maddi olmayan" / immaterial
ve "temiz" olduğu illüzyonudur. Oysa bu dijital içerik akışı, devasa
bir "en kirli sır" / dirtiest secret üzerine inşa edilmiştir:
- Enerji Tüketimi: Netflix
üzerinden yapılan aralıksız izlemeler / binge-watching, sunucu
çiftliklerini soğutmak için kullanılan devasa miktarda "kirli
enerjiye" dayanır.
- Maddi Kaynaklar: Akıllı
cihazlarımızın donanımı, uluslararası çatışmaların ve çocuk işçiliğinin
yaşandığı madenlerden elde edilen nadir metallerle (koltan gibi) üretilir.
- Ekolojik Yıkım:
"Avatar" / Avatar gibi çevreci mesajlar veren filmler
bile, üretim süreçlerinde devasa karbon ayak izi bırakarak aslında
savundukları doğayı feda ederler.
Bu durum, "ekomateryalizm" / ecomaterialism
perspektifinden bakıldığında, eğlence uğruna gerçek dünyanın kurban edildiği
bir "yıkım şöleni" olarak tanımlanabilir. Algoritmalar bize sürekli
"felaket senaryoları" izleterek bizleri "ön-travmatik
strese" / pre-traumatic stress sokar; ancak bu stress, gerçek bir
eyleme dönüşmek yerine sadece sanal bir duyarlılık olarak kalır.
"Etiğin Ticarileşmesi" ve Neoliberal
Manipülasyon
"Neoliberal piyasa düzeninde ahlak ve etik
değerler, algoritmalar aracılığıyla pazarlanabilir birer 'meta' / commodity
hâline getirilmiştir." Günümüz
devletleri ve büyük şirketleri, suç ve yolsuzlukla mücadele ediyormuş gibi
görünürken, aslında "etik ticareti" / trade in ethics yaparak
kendi iktidarlarını pekiştirirler. Netflix içerikleri, sosyal adalet
veya çevrecilik gibi konuları birer "tık tuzağı" olarak kullanarak
izleyicinin bu konulardaki vicdani ihtiyacını dindirir.
Bu süreçte "insan fıtratı" / human
nature, görselliğe olan zaafı nedeniyle bir "sanal hapis"
ortamına çekilir. James Cameron'ın "gerçekliğin baştan çıkarılması" /
seduction of reality dediği durum, bireyi maddi gerçeklikten ve
sorumluluklarından kopararak onu sadece bir "alıcı" konumuna
indirger.
Sonuç ve Kaynaklarda Olabilecek Düşünceler
Temel konu, "eğlence ve görsel kontrol
uğruna maddi gerçekliğin ve insan onurunun kurban edilmesidir."
Kaynaklarda şu da olabilir: Netflix algoritmalarının sadece ne izleyeceğimizi
değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal olaylara karşı vereceğimiz tepkileri de
"tahmin edilebilir" ve "yönetilebilir" kıldığı
düşünülmektedir. Bu dijital hegemonya, bireyin kendi vicdanıyla baş başa
kaldığı o "mahrem alanı" yok ederek, her türlü şüpheyi ve muhalefeti
"tıbbi bir vaka" veya "algoritmik bir hata" olarak kodlama
eğilimindedir. Netflix, modern insanın "afyonu" / opium olmuş;
bizlere dünyayı kurtarma illüzyonu içinde dünyanın yok oluşunu keyifle
izlettirmektedir.
Görsel Büyü ve Siyasi Tahakküm: İktidarların Sinema
Odaklı Gizli Sözleşmeleri
Dünya tarihindeki iktidar pratikleri
incelendiğinde, devlet aygıtı ile sinema sektörü arasında çoğu zaman görünmez
olan bir "sosyokültürel sözleşme" / sociocultural contract
bulunduğu müşahede edilir. Bu sözleşme gereği kitleler, eğlence ve görsel şölen
karşılığında, perdede sunulan kurgunun kendi gerçeklik algılarını, toplumsal
hafızalarını ve etik değerlerini yeniden şekillendirmesine zımnen izin
verirler. "İktidarların
neden görsel medya ve sinemaya bu denli tutkuyla bağlandığı ve onu bir mülkiyet
nesnesi haline getirdiği" meselesi, Paul Valéry’nin öngördüğü gibi,
duyusal gerçekliğin / sensory reality evlere borularla taşınan bir
hizmete dönüşmesiyle doğrudan ilintilidir.
Diktatörlerin Sinema Tutkusu: Hitler Örneği ve
Görselin Sürati
Adolf Hitler gibi diktatörlerin sinemaya
"aşırı yüklenmelerinin" temelinde, bu mecranın insanın
"fıtri" / natural algılama hızıyla olan uyumu yatar. Hitler, Kavgam
/ Mein Kampf adlı eserinde, insanların uzun ve zahmetli bir okuma
süreciyle anlayabileceği meseleleri, sinemanın sunduğu görsel bir sunumla
"tek bir vuruşta" / at bir stroke kavrayabileceğini
belirtmiştir.
Hitler için sinema sadece bir propaganda aracı
değil, aynı zamanda bir "mitoloji fabrikası" / mythology factory
işlevi görmüştür. Diktatörlerin bu mecrayı tercih etmesinin psikolojik
nedenleri şunlardır:
- Eleştirel Yetinin Devre Dışı Bırakılması: Karanlık
bir odada dev bir ekrana bakmak, bireyin eleştirel fakültelerini
gevşetmesine ve kendini deneyimin akışına bırakmasına neden olur.
- Bilinçdışı Fantezilerin Sömürülmesi: İyi
yapılmış bir film, izleyicinin iç dünyasındaki "bilinçdışı
fantezilere" / unconscious fantasies dokunur ve onları
gerçekmiş gibi sunar. Hitler,
Leni Riefenstahl gibi yönetmenler aracılığıyla, nasyonal sosyalizmi sadece
bir siyasi hareket değil, "ilahi bir estetikle" bezenmiş
kültürel bir ayine dönüştürmüştür.
- Geleceğe Miras Bırakma Arzusu: Hitler,
çektiği haftalık haber bültenlerini / newsreels Nazizmin zaferinin
"hücreye işlenmiş" / celluloid kalıcı bir belgesi ve
geleceğe bir armağanı olarak görmüştür.
Ülkeler Bazında Görsel Medya ve İktidar
İlişkileri
Farklı siyasi coğrafyalarda iktidarların sinema
ve görsel medya ile kurduğu gizli veya açık ortaklıklar, toplumsal
mühendisliğin temel taşlarını oluşturur.
1. Nazi
Almanyası: Mutlak Denetim ve "Kirli Sırlar"
Hitler döneminde sinema tamamen Goebbels’in
Propaganda Bakanlığı’nın güdümüne girmiş olsa da, nihai karar verici daima
Hitler’in kendisi olmuştur. Yahudi Süss / Jew Süss ve Ebedi
Yahudi / The Eternal Jew gibi filmlerle Yahudiler toplumsal bir
"kanser" olarak kodlanmış ve bu görsel hazırlık süreci soykırıma
giden yolu meşrulaştırmıştır. Burada aşırılık, görselin bir "yok etme
silahı" / weapon of annihilation olarak kullanılmasıdır.
2. Amerika
Birleşik Devletleri: "Sözleşmeli" Sinema ve New Deal
Amerika'da iktidar-sinema ilişkisi genellikle
doğrudan mülkiyet yerine "ideolojik uyum" üzerinden yürür. Örneğin,
Franklin D. Roosevelt döneminde çekilen Nehir / The River gibi
belgeseller, devletin baraj projelerini ve Tennessee Vadisi Yetkili Makamı'nın
(TVA) / Tennessee Valley Authority icraatlarını meşrulaştırmak için
kullanılmıştır. Hollywood'un "blokbastır" / blockbuster
geleneği, yıkımı estetize ederek Amerikan askerî gücünü ve "Bilim
Adamı-Kahraman" / Scientist-Hero mitini tüm dünyaya ihraç eder.
3. Rusya:
"Gangster Kapitalizmi" ve Medya
Rusya'nın sosyalizmden kapitalizme "şok
terapi" / shock therapy ile geçiş sürecinde, devlet ile organize
suç dünyası arasındaki sınırlar bulanıklaşmış, "gangster kapitalizmi"
/ gangster capitalism görsel medya üzerinde de tahakküm kurmuştur.
Khodorkovsky vakasında görüldüğü üzere, yargı ve medyanın mülkiyeti
mülksüzleştirme ve siyasi rakipleri tasfiye etme aracı olarak kullanılması, Rusya'nın bir "mafya
devleti" / mafia state imajı çizmesine neden olmuştur.
4. Kolombiya:
"Narkoburjuvazi" ve Devlet Konsolidasyonu
Kolombiya örneğinde, uyuşturucu kartellerinin
(narkoburjuvazi / narcobourgeoisie) devlet kurumlarını, orduyu ve
kongreyi ele geçirme stratejisi, görsel ve siyasi temsilin nasıl
"paramiliter" / paramilitary bir güce dönüştüğünü gösterir.
Karteller, toprak yasalarını kendi lehlerine değiştirmek için siyasi ve görsel
manipülasyonu bir arada kullanmışlardır.
5. Japonya:
Yakuza ve Siyasetin Estetiği
Japonya'da modernleşme sürecinde devletin, yakuza
/ yakuza gibi illegal şiddet uzmanlarıyla işçi hareketlerini bastırmak
için yaptığı iş birliği, medyanın "ulusal öz" / national essence
anlatılarıyla desteklenmiştir. Bu durum, meşruiyet ile gayrimeşruluk arasındaki
sınırın ne kadar "geçirgen" / porous olabileceğini ispatlar.
Tarih Eleştirisi ve İnsan Psikolojisi Perspektifi
Tarihsel eleştiri açısından bakıldığında,
perdedeki her büyük yıkım şöleni aslında gerçek dünyadaki bir maddi kaybın
üzerini örten bir "görsel perdedir". İktidarların sinemaya bu denli
yüklenmesi, insan psikolojisindeki "dehşete karşı hayranlık" / fascination
with terror fıtratını sömürmek istemelerindendir. İnsanlar, nükleer korku
veya iklim değişikliği gibi "görünmez tehlikelerden" / hidden
hazards duydukları kaygıyı, sinemadaki felaket senaryoları aracılığıyla
"katarsis" / catharsis (ruhsal boşalım) yaşayarak eritirler.
Ancak bu durum, onları asıl fail olan endüstriyel ve siyasi mekanizmalara karşı
eylemsizliğe iter.
Diktatörlerin ve otoriter partilerin sinema
sektörüne yönelik gizli anlaşmalarının, sadece propaganda amacı taşımadığı,
aynı zamanda ekonomik kaynakların (karbon kredileri, enerji tüketimi vb.) gizli
transferi için birer "paravan" işlevi gördüğü de düşünülebilir.
Asıl konu, "eğlence ve görsel kontrol
uğruna maddi gerçekliğin ve insan onurunun kurban edilmesidir." Sinema
artık bizi birer "ekran bağımlısına" / screen junkie
dönüştürerek dünyayı kurtarma illüzyonu içinde dünyanın yok oluşunu
izlettirmektedir.
Görsel Afyonun Mimarları: Acı Spectacle /Spektakıl/ ve
Kitlelerin Sistematik Uyuşturulması
Sinema ve
dijital platformlar, yalnızca bir eğlence aracı değil, kitlelerin "duyusal
gerçekliğini" /sensory reality/ evlerine borularla taşıyan ve bu süreçte
toplumsal hafızayı, etik değerleri ve iradeyi felç eden devasa bir
"mitoloji fabrikasıdır". Özellikle
şiddet, yoksullluk ve mağduriyet temalarının birer meta haline getirilerek
bizzat bu acıları yaşayan kitlelere sunulması, "gerçekliğin baştan
çıkarılması" /seduction of reality/ yoluyla bireyin maddi dünyadaki
sorunlarından koparılmasını hedefler. Bu makalede, ekran kültürünün acı
çeken kitleleri nasıl pasif birer gözlemciye dönüştürdüğü ve bu illüzyonun
arkasındaki kazananlar tarihsel eleştiri ve insan psikolojisi perspektifinden
incelenmektedir.
Bilinçdışı Fantezilerin İstismarı ve Pasif
Gözlemci İnşası
İnsan zihni,
özellikle erken çocukluk döneminde şekillenen travmaları veya kayıpları tamir
etmek için "bilinçdışı fantezilere" /unconscious fantasies/ sığınmaya
fıtri bir meyil gösterir. Film yapımcıları, izleyicinin iç dünyasındaki bu
"gizli imgeleri" uyandırarak derin duygusal tepkiler yaratmayı
bilirler. Şiddet gören veya yoksullukla pençeleşen insanların bu temaları
içeren yapımlara yönelmesi, aslında bir "travma onarımı" arayışıdır;
ancak sinematik deneyim, bu onarımı gerçek hayatta değil, karanlık bir odada
eleştirel yetilerin gevşetildiği sanal bir düzlemde sunar.
Büyük ekran ve karanlık ortam, bireyin
"eleştirel fakültelerini" /critical faculties/ devre dışı bırakarak
onu pasif bir alımlayıcı haline getirir. Bu süreçte izleyici, kendi acısının
bir yansımasını ekranda gördüğünde, sahte bir "katarsis" /catharsis/
(ruhsal boşalım) yaşar. Ancak
bu boşalım, sorunun çözümüne değil, aksine izleyicinin "pasif bir
gözlemci" /passive observer/ olarak kalmasına hizmet eder. Sonuç olarak,
acı bir "seyirlik nesne" haline gelirken, acıyı çeken kişi bu
görselliğin şehvetine kapılarak kendi maddi gerçekliğine yabancılaşır.
"Senden Daha Kötüleri Var" Telkini:
Sosyokültürel Sözleşme
İktidarlar ve medya endüstrisi ile toplum
arasında zımni bir "sosyokültürel sözleşme" /sociocultural contract/
mevcuttur. Bu sözleşmeye göre kitleler, görsel şölen ve distraction
/distrakşın/ (dikkat dağıtma) karşılığında, gerçekliğin "spectacle"
/spektakıl/ (gösteri) uğruna kurban edilmesine izin verirler. Mağduriyetin ve şiddetin
aşırılaştırılmış/extreme/ örneklerinin sunulması, izleyiciye "bak, sen
bunlardan daha şanslısın" şeklinde kripto bir mesaj gönderir. Bu,
bir çeşit "ön-travmatik stres" /pre-traumatic stress/ yönetimidir;
kitlelere daha büyük felaket senaryoları izlettirilerek bugünkü yoksullukları
ve mağduriyetleri katlanılabilir kılınır.
Bu teknik, neoliberal düzende "etiğin
ticarileşmesi" /commodification of ethics/ ile birleşir. Dizilerde yoğun
olarak kullanılan "ahlaksız ögeler" veya şiddet sahneleri, aslında
toplumun ahlaki pusulasını şaşırtmak ve gerçek bir toplumsal adalet talebini
"etik ticaret" /trade in ethics/ unsurlarına dönüştürmek için
kullanılır. Kitleler ekranda adalet veya intikam fantezilerini izlerken, gerçek
dünyadaki yolsuzluklara ve sömürüye karşı eylemsizliğe itilirler.
Kim Kazanç Sağlıyor? İktidar ve Sermayenin
Simbiyotik İlişkisi
Bu "görsel anestezi" mekanizmasından üç
ana grup kazanç sağlamaktadır:
- Mitoloji Fabrikaları (Hollywood ve Dijital
Platformlar): Bu yapılar, kitlelerin "ekran
bağımlısı" /screen junkie/ haline gelmesinden büyük kârlar elde eder.
Acı, yoksulluk ve şiddet, tık tuzağı veya gişe garantili birer
"meta" /commodity/ olarak pazarlanır.
- İktidarlar ve "Güvenlik"
Politikacıları: Kitlelerin dikkatini sanal düşmanlara,
ahlaki çöküş masallarına veya ekrandaki mağdurlara yöneltmek, iktidarların
"governmentality" /governmentali-ti/ (yönetimsellik)
tekniklerini güçlendirir. Karmaşık toplumsal sorunlar, ekranda basit bir
iyi-kötü kavgasına indirgenerek "günah keçileri" /scapegoats/
yaratılır ve iktidar bu süreçte kendi varlığını "kurtarıcı"
olarak pekiştirir.
- Neoliberal Sermaye Sınıfı:
Yoksulluğun ve şiddetin ekranda estetize edilmesi, bu durumun ardındaki
maddi nedenleri (kapitalist sömürü, kaynak gasbı vb.) görünmez kılar.
Ekranda dünyayı kurtarma illüzyonu pazarlanırken (örneğin Avatar
filmi), gerçek dünyadaki kaynaklar aynı sermaye grupları tarafından
tüketilmeye devam edilir.
Sonuç ve Tarih Eleştirisi
Tarih eleştirisi perspektifinden bakıldığında,
Adolf Hitler’in sinemayı kitleleri "tek bir vuruşta" /at one stroke/
kavrayacakları bir görsel silah olarak kullanmasından bugünün algoritmik
platformlarına kadar mantık aynı kalmıştır: Görüntü, gerçeği öldürmek için en
etkili silahtır. İnsan fıtratındaki görselliğe olan zaaf, "gerçekliğin
feda edilmesi" pahasına bir "sanal hapis" ortamına
dönüştürülmüştür. Kitapların ana fikirlerinde sürekli tekrarlanan temel konu, "eğlence
ve görsel kontrol uğruna maddi gerçekliğin ve insan onurunun kurban
edilmesidir." Kaynaklarda şu da olabilir: Gelecekte bu sistemin sadece
izleyiciyi uyuşturmakla kalmayıp, algoritmalar aracılığıyla bireyin vereceği
tepkileri de "önceden tahmin edilebilir" ve "yönetilebilir"
bir veri setine indirgeyeceği düşünülmektedir.
Kaynakça (APA)
- Bridenthal, R. (Ed.). (2012). The Hidden History of State Crime,
Corruption, and Statemaking. Berghahn Books.
- Fader, A. (2020). Hidden Heretics: Jewish Doubt in the Digital Age.
Princeton University Press.
- Stein, H. H. (2010). Double Feature: Discovering Our Hidden
Fantasies in Film. Open Road Integrated Media.
- Tegel, S. (2017). Hitler and Film: The Führer’s Hidden Passion.
I.B. Tauris.
- Vaughan, H. (2019). Hollywood’s Dirtiest Secret: The Hidden
Environmental Costs of the Movies. Columbia University Press.
Görsel Afyonun Mimarları: Sinematik İllüzyonun
Ardındaki Güç ve Kazanç Odakları
"Film endüstrisinin kitleleri pasif birer
gözlemciye dönüştüren ve gerçeklikten koparan uyuşturma taktikleri, tesadüfi
bir eğlence biçimi değil; aksine sermaye sahiplerinden devlet aygıtlarına kadar
uzanan geniş bir yelpazede devasa kazançlar sağlayan sistematik bir
mekanizmadır." Sinema, başlangıcından bu yana bir "mitoloji
fabrikası" / mythology factory olarak çalışmış ve kitlelerin
zihnindeki endişeleri dindirirken, bu uyuşturulmuş halden kimlerin fayda
sağladığı sorusu tarihsel bir önem taşımaktadır.
Mitoloji Fabrikaları ve Küresel Sermaye Grupları
Hollywood ve günümüzün dijital devleri (Netflix,
Disney vb.), kitlelerin "ekran bağımlısı" / screen junkie
haline gelmesinden en doğrudan ekonomik kazancı sağlayan yapılardır. Bu
yapılar, "gerçekliğin feda edilmesi" pahasına üretilen gösterişli
görselleri / spectacle yüksek kâr marjlarıyla pazarlamaktadır.
- Ekonomik Kâr Maksimizasyonu: Örneğin,
James Cameron’un Avatar (2009) filmi yaklaşık 500 milyon dolarlık
üretim ve tanıtım maliyetine karşılık 3 milyar dolara yakın hasılat elde
etmiştir; bu rakam 77 ülkenin gayri safi milli hasılasından / gross
national product daha büyüktür.
- "Etik Ticareti" ve Günah Çıkarma:
Endüstri, çevre felaketlerini veya toplumsal acıları perdede işlerken, bir
yandan da "karbon nötr" / carbon neutral olduğunu iddia
ederek vicdani bir meşruiyet kazanır. Bir yönetmenin deyimiyle bu durum,
Orta Çağ Katolik Kilisesi’ndeki "endüljans" / indulgence
(para karşılığı günah çıkarma) geleneğine benzemektedir; endüstri, doğayı
tahrip eden üretim süreçlerinin üzerini bu tip sembolik bağışlarla
örtmektedir.
İktidarlar ve Devlet Aygıtlarının Siyasi
Tahakkümü
Siyasi otoriteler, görsel medyayı toplumsal
algıyı yönetmek ve kendi varlıklarını meşrulaştırmak için "yumuşak bir
güç" / soft power olarak kullanırlar. Tarihsel eleştiri açısından
bakıldığında, Adolf Hitler ve Joseph Goebbels’in sinemayı bir silah olarak
kullanma başarısı, bugünün modern devletleri için bir prototip oluşturmuştur.
- "Faydalı İdoller" ve Popülerlik
Transferi: Hitler, sinemanın insanları okumaktan çok
daha hızlı ve "tek bir vuruşta" / at one stroke ikna
edebildiğini biliyordu. Dönemin yıldız oyuncularını kendi yanına çekerek
"faydalı idoller" / useful idols yaratmış; bu aktörlerin
popülerliğini kendi siyasi amaçları için kullanmıştır.
- Güvenlik Yanılsaması ve Günah Keçileri: Modern
devletler, karmaşık toplumsal sorunları ekranda basit "iyi-kötü"
savaşlarına indirgeyerek "günah keçileri" / scapegoats
yaratırlar. Organize suç, terörizm veya "mafya" gibi kavramlar
üzerinden kitlelerde korku uyandırılırken, devlet bu korkuya yanıt veren
tek "kurtarıcı" olarak konumlanır. Bu süreç, devletin gözetleme
ve baskı mekanizmalarını / surveillance and repression genişletmesi
için mükemmel bir ortam sunar.
Neoliberal Düzen ve "Gangster
Kapitalizmi"
Film endüstrisinin sunduğu bu görsel anestezi,
neoliberal ekonomik sistemin sömürü mekanizmalarını görünmez kılar. Kaynaklarda
"narkoburjuvazi" / narcobourgeoisie veya "gangster
kapitalizmi" / gangster capitalism olarak adlandırılan yapılar,
illegal faaliyetlerden elde edilen serveti sinema ve medya gibi yasal alanlar
üzerinden sisteme entegre ederler.
- Etiğin Ticarileşmesi:
Neoliberal düzende etik değerler, algoritmalar aracılığıyla pazarlanabilir
bir "meta" / commodity haline gelmiştir. Ekranda sunulan
"adalet" veya "çevrecilik" temaları, izleyicinin
vicdani tatminini sağlarken, arka plandaki çocuk işçiliği (akıllı cihazlar
için koltan madenciliği gibi) veya çevresel yıkım gibi gerçek sorunları
gölgeler.
- "Sanal Kaçış" ve Sorumluluktan
Kurtulma: İnsan psikolojisindeki "gönüllü
psikoz" / voluntary psychosis zaafı kullanılarak, bireylere
maddi gerçeklikteki sorunlardan kaçabilecekleri sanal sığınaklar sunulur.
Bu kaçış, bireyleri gerçek dünyadaki sömürüye karşı eylemsizliğe iterek,
mevcut sömürü düzeninin devamını sağlayan sermaye sınıflarına kazanç
sağlar.
eğlence ve görsel kontrol uğruna maddi
gerçekliğin, doğal kaynakların ve insan onurunun kurban edilmesidir.
Kaynaklarda şu da olabilir: Gelecekte bu taktiklerin sadece izleyiciyi
uyuşturmakla kalmayıp, dijital veri madenciliği yoluyla kitlelerin tepkilerini
"önceden tahmin edilebilir" ve "yönetilebilir" birer
algoritmik veriye dönüştüreceği düşünülmektedir.
Kaynakça (APA)
- Bridenthal, R. (Ed.). (2012). The Hidden History of State Crime,
Corruption, and Statemaking. Berghahn Books.
- Fader, A. (2020). Hidden Heretics: Jewish Doubt in the Digital Age.
Princeton University Press.
- Niven, B. (2018). Hitler and Film: The Führer’s Hidden Passion.
Yale University Press.
- Stein, H. H. (2010). Double Feature: Discovering Our Hidden
Fantasies in Film. Open Road Integrated Media.
- Vaughan, H. (2019). Hollywood’s Dirtiest Secret: The Hidden
Environmental Costs of the Movies. Columbia University Press.
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder