FÂTİH TÜRBEDÂRI AHMED AMİŞ EFENDİ ARMAĞAN KİTABI
FÂTÎH TÜRBEDÂRIAHMED AMİŞ EFENDİ ARMAĞAN
KİTABI
Editör:
Adalet Çakır Çağlı
Kitap tasarım:
Abdüsselam Ferşatoğlu
Fotografika Güzel Sanatlar
Abdi Paşa sokağı 14A Kısıklı Üsküdar / İstanbul www.fotografika.com.tr
1. Baskı, İstanbul, Mart 2021
ISBN 978-605-69403-5-4
Yayıncı Sertifika No: 44496
Basla: özlenı Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd. Şti.
Litros yolu 2. Matbaacılar Sit. No: 1BA11 Zeytinburnu / İstanbul
Sertifika No: 45257
Cilt: Sağlam Mücellit
Halkalı Cd. 1320 Sk. No:9/A Sefaköy Küçükçekmece / İstanbul
Copyrigth © Her hakkı mahfuzdur.
Kocaeli Üniversitesi Vakfi Yayınları (KÜV YAYINLARI)
Çukurbağ Mah. İnönü Cad. No: 177/2 İzmit / Kocaeli
Telefon: 0546 885 14 41 | info@kouvakif.org.tr | www.kouvakif.org.tr
Amiş Efendi’nin Hikmetli
Sözlerini Muhtevî Meçhul Bir Defter: Süheyl Ünver’in Amişnâme’si ve
Çeviri Yazısı
O Fulya İbanaoğlu
Doktora Öğr., Marmara Üniv. Sosyal Bilimler Ens.
I. Giriş:
Son dönem Osmanlı tasavvuf hayatının mühim sımalarından Ahmed
Amiş Efendi 118 yıl yaşamış, talebeleri, muhibleri olmuş ve buna mukabil hiç
yazılı eser bırakmamıştır. Fakat kendilerinin hikmetli sözleri, ihvânı ve
muhibleri ile yaşadıkları bâzı haller, yine muhitlerinde bulunan bâzı zevât
tarafından kaydedilmiştir. Bunların bir kısmı bize kadar ulaşmıştır. Bu
makalede, bu şekilde teşekkül etmiş bir defterin çeviri yazısına yer vereceğiz.[1]
Öncelikle, Amiş Efendi’nin hatırâlarını ve sözlerini ihtivâ eden
bu defteri “hikemiyât” türünün güzel bir misâli olarak kabul edebiliriz. Zirâ Islâm düşünce literatüründe hikmet sahibi kimselerin (hoca,
hakim, ârif, mürşid v.b.) talebelerine, muhiblerine bazı hakikatleri, kendi
tecrübelerini, tavsiyelerini az kelimeyle çok mânâ ifâde edecek şekilde
doğaçlama bir surette söylemelerine “hikmet”, bu hikmetlerin bulunduğu eserlere
de “hikemiyât” metinleri denildiği biliniyor. Nitekim hikemiyât türü metinler (...) aforizmatik edebî gelenek formu
olarak atasözleri, darb-ı meseller, vecizeler, kıssalar, masal unsurları,
folklorik anlamlar, kafiyeler ve seciler barındıran şiirsel ifâdelerdir.[2] Bahis mevzu edeceğimiz Amişnâme
de, çeşidi vesilelerle Amiş Efendiden sâdır olan yüksek ahlâk ve tefekkür
mahsûlü bu türden hikmetlerin divânının ağzından derlenmesinden ibârettir.
Amiş
Efendi’nin sırlı sözleri ve hallerinin bize intikâli
meselesine gelince[3],
tespit
edebildiğimiz kadarıyla bu konuda iki isim öne çıkmaktadır. Biri kendisine
mülâki olmuş Ahmed Mecdî Efendi [Tolun] ile onun ihvan ve talebeleri vasıtasıyladır. Mecdî Efendi’nin tahkiye ettiği bazı hâtıraları, hikmetli sözleri, şiirleri ve husûsen Amiş Efendi’den
kayıt ve hıfzettiklerini Osman Ergin tebyiz etmiş, bunları Mecmûa-i Tasavvuf
ismini verdiği bir defterde muhâfaza etmiştir ki söz konusu defter Atatürk
Kitaplığı Osman Ergin yazmalar bölümünde
1942 tarihli
ve 647 envanter numara ile kayıtlıdır. Bu
defter bilâhare bazı kısaltmalar ve tasarruflarla yeni harflere çevrilmiş,
Fâtih
Sertürbedarı Ahmed Amiş Efendi
(ks) Hazretlerinden ve Abdülazîz Mecdi Tolun Beyden Seçme Hatıralar ve
Rivayetler adıyla
yayınlanmıştır.[4]
Biz de bu çalışmanın sonuna, Ek-3 adı alanda söz konusu defterdeki rivâyetleri
dercedeğiz.
Amiş Efendi’nin
sözlerini nakleden
ikinci isim yine ihvânından Mehmet Ali Yitik, nâm-ı diğer Dayı Beydir. Çalışmamızda esas aldığımız ve Ek-l’de verdiğimiz,
bâzı mukayeselerle
notlandırdığımız 20 Aralık 1968
tarihli defter-Amişnâme, Mehmet Ali Bey’in kaydettiği nakillerden
müteşekkildir. Bu defter Süheyl Bey tarafindan Amiş Efendi’nin torunu Lütfi Sabri Serinken için istinsâh edilmiştir. Yine bu çalışmaya dâhil ettiğimiz ve Ek-2’de yer alan 6 Mayıs 1968
tarihli ikinci
defter-Amişnâme de,
11 varaklık bir
defterin sadece sol tarafına yazılmak süreriyle
Süheyl Bey tarafından Lütfi Sabri Serinken için
hazırlanmış
olup Aralık 1968 tarihli Amişnâme’nin
muhtasarıdır.[5]
Biz
bu defterlerden haberdâr oluncaya kadar
literatürde, Süheyl Ünver’in Amiş Efendi’ye yetişmiş kimselerle görüşüp
onlardan işittiklerini kaydettiği birine
Amişnâme diğerine Dayıbeynâme adını verdiği iki defterin
mevcudiyeti bilinmekteydi. Bunlardan biri, Süleymaniye Kütüphanesi’nde 960
demirbaş numarasıyla kayıtlı Hüseyin VassâPın Sefîne’sinden alıntıları
hâvi biyografik bilgileri içeren beş sayfalık bir metindir. İkincisi Süheyl
Ünver’in kerîmesi Gülbün Mesara arşivinde bulunan, Ünver’in Mehmet Ali
Yitik’ten derlediklerini muhtevi Dayıbeynâmedir.[6]
Çalışmaya başladığımızda, yaptığımız küçük bir araştırma
neticesinde hoş bir tesâdüf oldu: Süheyl Ünver’in Süleymaniye’deki defterleri
arasında 1382 demirbaş no’lu Mehmedalinâme isimli bir deftere
rastladık. Bunun aslında, çalışmamıza esas teşkil eden Aralık 1968 tarihli
defterin diğer bir nüshası olduğu hemen anlaşıldı. Defterin baş tarafına
Süheyl Bey tarafından “22.08.1961 Mehmed Ali Bey Efendi defterinden” notu
düşülmüştür. Dolayısıyla bu defter, çalışmamızda esas aldığımız Amişnâme’den
yaklaşık yedi sene önce yazılmıştır.
Böylece mesele vuzuha kavuşmuş, Mehmed Ali Yitik’ten Süheyl
Bey’in istinsah ettiği -en azından şu anki bilgilerimiz muvacehesinde dört
defterden Amişnâme adındaki ilâ tanesinin fotokopi nüshasının M. Vehbi
Güloğlu ailesinde, birinin de Mehmedalinâme ismiyle Süleymaniye
kütüphanesinde, Dayıbeynâme adındaki diğerinin de Gülbün Mesara
arşivinde olduğu anlaşılmıştır. Kim bilir, daha başka nerede ya da kimlerde
Azîz Sultanın hatıraları, sözleri mevcuttur?! Belki bu çalışma vesilesiyle
bunlar da gün yüzüne çıkacaktır.
Metnin
Hazırlanmasında Takip Edilen Usûller:
Amişnâme’nin çeviri yazısı yapılırken karşılaşılan bazı müşkilleri
halledebilmek, metnin nispeten anlaşılırlığını temin için aşağıdaki usûllere
başvurulmuştur:
Ek-l’de 20 Aralık 1968 tarihli defterin çeviri yazısı yer
almaktadır. Yazı boyunca gerekli yerlerde bu metne atıfta bulunulduğunda Amişnâme
denilmiştir. Bu defterde eksik
olan sahifeler ve bazı ifâdeler ise 22 Ağustos 1961 tarihli Mehmedalinâme
nüshasından tamamlanacaktır ki bu durum dipnotlarda belirtilmiştir.
20
Aralık 1968 tarihli Amişnâme ile diğer nüshalardaki farklılıklar,
dipnotlarda gösterilmiştir.
20
Aralık 1968 tarihli Amişnâme ile Mecmua-i Tasavvufta müşterek
olan ifâdeler dipnotta, sayfa numarasıyla işaret edilmiştir.
Ek-2’deki
6 Mayıs 1968 tarihli Amişnâme de, çalışmamıza esas aldığımız metinden
muhtasar olmasına rağmen, bu vesileyle literatüre dâhil edildi. Bu metin ile
diğer metin arasında mukayeseye ve notlandırmaya ihtiyaç görülmedi.
Mecmua-i
Tasavvufta mevcut, fakat
20 Aralık 1968 tarihli Amişnâme’de olmayan bazı rivâyetler Ek-3’te; bu
eser içinde yer alan, Cemal Öztürk’ün kaleme aldığı Bir Dervişin
Hatırlarında Ahmed Tâhir Efendi başlıklı makalede geçen hatırat ve sözler
de esas metni tahkim etmek maksadıyla Ek-4 te verilmiştir.
Metinde
yer almamakla birlikte, âyet ve hadislerin meâlleri, yerleri ve bazı Arapça
ibâreler dipnotlarda gösterilmiştir.
Bazı
Arapça ibâreler, âyetler ve hadislerde tesadüf edilen harf ya da kelime düşüklüklerine
köşeli parantez d içinde düzeltilerek işâret edilmiştir.
Metinde
ismi geçen şahıslardan tespit edebildiklerimiz hakkında dipnotlarda kısa
mâlûmat verilmiştir.
Metindeki
bâzı meseleleri tavzih edeceği düşünülen, farklı kaynaklardaki mâlûmata da
dipnotlarda yer verilmiştir.
Farklı
nüshalardaki benzer cümleler ya da aynılarına dipnotlarda işaret edilmiştir.
Meselâ Yaşar Nuri Öztürk’ün Son Devir Türk Tasavvufu ve Bosnalı Muhammed
Tevfik Halveti isimli kitabında bulunup, diğer nüshalarda bulunmayan Hamdi
Hızalan’dan nakillere dipnotta yer verilmiştir.
Metinde
okunamayan kelimelerin yerine köşeli parantez içinde soru işareti [?]
konulmuştur.
EK-1
[Amişnâme]
Asrımızın en mübârek insân-ı kâmili, üstâd-ı mükerrem Tırnovalı
Hacı Ahmed Amiş Efendi hazretlerinin mübârek söz ve menkıbeleri, çıraklarından
Mehmed Ali Bey tarafindan toplanan bir nüshasından bu çok aziz Efendimiz’in
hafid-i kemâlâtı doktor Lütfi Sabri Serinken Beyefendi’ye tarafımızdan bir
hâtıra olarak instinsâh olunmuş ve takdim edilmiştir.
20.
12. 1968
Dr. A. Süheyl Unver
İhvân-ı kiramdan Mehmed Ali Beyefendi defterinden:
Bismillâhirrahmânirrahîm
Nevres Bey[7]
rivâyetiyle:
•
Bismillâh’ın mânâsı Allah’ın bendeki tâyiniyle hak, insân-ı
kâmildir.[8]
•
Kelâm-ı nefs her lisândan sâdır olur; fakat lisân-ı Arab’a
bürünmüştür.
•
Rüştü Beyle bir gün huzûr-ı saâdete gittik. “Ulan, bana boza
getirdiniz mi?” buyurdular. Ben de, “Getireyim Efendim” dedim. “Boza der demez
aldınız bozacı dükkanına gitmesin; mürşit ne demek istiyor, onu anla, sözünü
anla. Onlar boş söylemezler.” Ben de "Evet efendim, وما ينطق عن الهوى؟ dedim[9]. Mübârek şehâdet parmaklarını
ağızlarına götürerek, işaretle “Sus” buyurdular, “o yalnız Muhammed’e
mahsûstur, mürşidler hakkında da öyledir. Biz ihvanımızdan böyle söz sudûrunu
severiz. Lâkin herkesin yanında söylenmez.”
واعبد ربك حتى يأييك اليقين Sana
yakın gelinceye kadar ibadet et. [10]Yakın
gelince kendisi eder.
•
Hâtırâtı red ile uğraşma. Hâtırât, ilham, vahiy hepsi birdir.
•
Şeyhim bana dedi ki: “Allah’tan korkar mısın?” “Hayır.” dedim.
“Benden korkar mısın?”
“Senden korkarım.” dedim. Ben de “Efendim, ben ne senden, ne de Allah’tan korkarım. Çünkü sizden bana zarar gelmez ki!”
dedim.
Nevres Bey,
diğer ihvandan
biri rivayetiyle:
•
[2]
Benim yanıma gelip li-vechillâh beş dakika oturan îmânını kurtarmadan gitmez.
(Nüsha, kurtarır.)
Nevres
Bey’den:
•
Yetmiş
bin
kelime-i tevhîd
îmânsız gitmiş adamın îmânını kurtarır. Mürşidin vazifesi müridini küfr ü îmân ve havf ü recâ kaydından kurtarmaktır.
•
Mürşide
mülâki olmayanlar şeriatın tarifi veçhile kızgın saçda kılarlar, mürşide mülâki
olanlar rahat kılarlar.
•
Mürşid
buna “Sigarayı iç!” der, o bırakamaz. Berikine “İçme!” der, o da içemez,
buyurdular. Huzurda bulunan ihvândan Dikici Tâhir Efendi, “Evet Efendim, takdîr-i Hüdâ’dır,
bozulamaz.” dedi. (Pek hoş
zuhûr etmiş müteemmel")[11]
•
Merâtib-i
hayvâniyyeden insana en yakın olan beygirdir.
•
Mahdum-ı
âlîleri Ali Beye hitaben, “Ali bu benim babamdır, bu benim hocamdır, bu benim
şeyhimdir, diye hizmet edeceksen hizmet etme.” buyurdular.
•
Rüyada öldüm. Akşam ile yatsı
arası bir
bahçenin arasından gidiyordum. Yolda bir hocaya rast geldim. Bana “Ne var?” diye sordu. Ben de, “Bilmem, evden
çıktım. Arkamdan ağlaşıyorlardı.” dedim, ayrıldık. Ben kendi kendime, “Bu ne
anlayacak, ben âlem-i letafette, bu âlem-i kesâfette?!” [3] dedim ve kabre
girdim. Örtüldüm. Münker-nekir gelmedi. Rüyamı Efendi hazretlerine arz ettim, “Efendim münker-nekir gelmedi.” dedim. “Ulan kim kime, ne soracak?” buyurdular.
•
Bizi
sevenleri sevenler imânım kurtarmadan âhirete gitmezler.
•
Muhammed
sallallâhu aleyhi ve sellemin göründüğü rüyânın sâhibi, Muhammed sallallâhu
aleyhi ve sellemdir. Onu kimse tefsîr edemez.
•
Bir
zâlimin karşısına çıktığınız zaman أعوذ بك
متك، أعوذ
بك منك،
أعوذ بك
منك" [Eûzu bike minke, eûzu bike minke,
eûzu bike minke][12]”
deyiniz, buyurdular.
•
Kimseye
“Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” diye sormak caiz değildir. Eğer sana
birisi sorarsa “Şuradan geliyorum, buraya gidiyorum.” daha doğrusu “Minhu
ileyh”[13]
dersin.
•
Beni çok
sevin, canınızı
ben alayım; canınızı acıtmam.
•
İyi
bir iş yaparsan vücûd giyer,
o senin hadimin olur. O
melâikedir. Fena . bir iş
yaparsan o vücûd giyer. O senin zebânindir.
Necib
Bey rivayetiyle:
•
Bir
gün huzûr-ı saâdetlerine girdim, kalabalık idi.
Ellerini öpüp
ihvanı araladım,
oturdum. Vakt-i saadette bir gün ashâbdan biri gelip huzûr-ı saadette oturan
ashabı aralayıp oturdu. Bugün de aynıdır. Biz bir an zikirden hâli değiliz. Bir sayha ile “Allah!”
dediler. Bu
da ولذكر الله
آكبر vele-zikrullâhi ekber”[14]
buyurdular.
•
[4]
Bir gün Kur’ân okuyorlardı. “Ben âlimim, siz de Kur’ân okursunuz, ama benim gibi
değil. Ben
okurum; mefhûmu gözümün
önünden geçer.”
buyurdular
Nevres
Beyden:
•
Ezelde
hilkat yoktur, zuhûr vardır.
•
Her
şeyin ism-i hakîkîsini bil; babanın verdiği isimle çağır.
•
Zahiren
kader yok, bâtınen cebir
yok.
•
İnsan
sûrette muhtâr,
hakikatte mecbûrdur.
•
إن الله لطيف بالعباد [İnnallâhe
latîfun bi’l-ibâd.][15]
Allah kullarında latiftir; Allah kullarına latiftir, değil.
Bu, isneyniyeti îcâd eder.
•
“Tuzun iki
maddeden ibaret olduğu, her birisi
ayrı ayrı alınırsa bir semm-i muhlik
olduğu halde, ikisinin birlikte alınması mûcib-i fâidedir.” ifâdesine “Allah Celle Celâluhû ile Muhammed
aleyhisselâm da
öyledir.” buyurdular.
•
Allah’ın senin
alnına yazdığı
şeyin menine Muhammed aleyhisselâm bile kadir değildir, buyurdular.
•
Cemî-i
mükevvenât Hakk’ın zuhûrudur. Şuûnât-ı ilâhiyye irâde-i zâtiyyedendir. Allah
haddi zâtında ekberdir.
•
من الآباد إلى الآزال، إلى
ما يتناهي المستجمع بجميع الصفات، الله "
•
[Mine’l-âbâd
ila’lâzâl, ilâ
mâ yetenâhî’l-müstecmiu
bi-cemîi’s-sıfât, Allah.][16]
•
Benim
şeyhim derdi ki, “Ahmed! Birisi senin yanında
benim aleyhimde bulunursa beni müdafâ etme.” buyurdu.
[5]
Nevres
Beyden:
•
Ben,
içimden “Bu
naneyi yiyemem.” dedim. Derhal Efendi hazretleri, “Ben de şeyhime, efendim, ben bu naneyi yiyemem.”
dedim. Şeyhim bana “Sen bu
naneyi yiyemezsen, sen de benim dediğim gibi adam olamazsın.” buyurdular.
•
“Biz,
bizim lafımız olduğu zaman sıkılıp kaçandan korkarız.” buyurdular. Ben de içimden, hakîkaten böyle bir hâli
kendisinde gördüğüm bir arkadaşı düşünerek, “Eyvah bizim arkadaş helak oldu.” dedim. Derhâl Efendi Hazretleri “Eh, eh! Korkma; ona da bir zât tecellîsi yapar kurtarırız.” buyurdu. Ellerini göğüslerine vurarak “Bu
ismi zikretsinler de aleyhimde bulunsunlar.” buyurdular.
•
Bir
gün sinn-i âlîlerini soran bir zâta cevâben “Şeyhim bana derdi ki, Ahmed senin tarihin meçhuldür.”
•
Ben
namaz kılmasını
sevmem, benden namazı kılanı severim.[17]
•
لا تقدموا بين يدي الله ورسوله ٠ âyet-i
çelilesi, “Allah ile Muhammed’i tefrik etmeyin.” mânâsınadır.
•
Dünyada
eşini bulamazsan, işini bilemezsen rahat edemezsin.
Nazif
Efendi rivâyetiyle:
•
Cenâb-ı Hâle şerr-i cüzîyi
kullanır ki
altından hayr-ı külli zuhûr eder.
[6]
Hoca
Efendimiz rivâyetiyle:
•
Taşta
hayât-ı İlâhî olmasa idi Mûsâ’nın esvâbını alıp kaçar mıydı?
•
Birinci
senede imâm, ikinci senede tamam, üçüncüde kalpaklı yuvan, dördüncüde bir kalbur saman olmayın.
« Gör geç, bekle geç, durma geç! Hadîs:
اذكروا الله عند كل حجر و شجر[18]
•
Tilâvetü’l-Kur’ân,
müsâhabetul-ihvân, mülâkatü’r-Rahmân. Zaman, mekân, ihvân.
Nevres
Bey rivâyetiyle:
•
Ben,
ben bâzen bensiz
Allah derim.
•
Fâtih İstanbul’un Medine’sidir.
•
Nezâfet-i şer'iyyenin hâricindeki nezâfetten Allah’a sığınırım.
?
Her alınan kitabın üç defâ okunmak hakkı vardır.
•
Bu niçin böyle oldu? Bu böyle olmalıydı, gibi sözler câiz
değildir. Çünkü, bundan Allah’a akıl öğretmek çıkar.
•
Biz Tebbet yedâ sûresini hatim tamam olsun diye okuruz.[19]
•
Hazret-i Ali buyurur ki: “Dünyâda iki şeyden korkmam: Biri
Allah’ın takdir ettiği, diğeri de etmediği şeyden.” Bir yerde okuduğum bu sözleri
Efendi hazretlerine arzettim. Buyurdular ki: “Allah’ın takdir etmediği vukûa
gelmez; takdir ettiğinden korkmak ise küfürdür.”
•
Hasan, eğer.şerîatimiz müsâade edeydi sana kendimi şu [7]
havlunun üzerinde gösterirdim.
•
Kaldırım olmuş yere yatmış, onu çiğnersin. Lâkin ayağınla itmek
olmaz.
•
İrâde-i teklîfiyye irâde-i
tekvîniyyenin zuhuru içindir. İrâde-i teklîfiyye irâde-i tekvîniyyenin aynı ise
o âdem saiddir, değilse şakidir.
ربنا ما خلقت هذا باطلا سبحانك فقنا عذاب النار [20]
•
إياك
نعبد وإياك تستعين [21]irâde-i cüz’iyyeyi silmiş
süpürmüştür. [Mehmedalinâme, vr. 5 b]
•
Hareket-i arz geçtikten sonra
kendimi şu âyeti okur buldum:
ما خلقت هذا باطلا سبحانك فقنا عذاب النار [22]
•
[Mehmedalinâme, vr. 6a]
•
[23] وعسى ان تكرهوا شيئاً وهو خير لكم وعسى ان تحبوا شيأً وهوشرلكم [Asâ en tükrehû şey’en fe-hüve
hayrun leküm. Ve Asâ en tühibbû şey’en
fehüve şerun leküm] de vâki' olur.” buyurdular. Hem hazzetmezsin, hem de
hakkında şerdir.
•
Ravza-yı Mutahhara’yı ziyâretle namaz kıldım, duâ ediyordum.
Hazret-i Resûl Efendimizin sağ tarafımdan zuhûr ile şu âyet-i kerîmeyi
okuduklarını işittim فلا تسلن ما ليس لك به علم [Ve [fe] lâ tes’elni mâ leyse
leke bihi ilmim.][24]
Bir
gün ashabdan Hazret-i Rebîa (radiya'llahü anh.) Hazret-i Fahr-i âlem
Efendimiz’e, “Yâ Resûlallâh, Rebîa bendeniz recâ eder ki fakirhâneyi teşrifle
cemâatle namaz kılasınız.” Hazret-i Peygamber Efendimiz (salla'llâhu aleyhi ve
sellem.), “Peki yâ Rebîa, geliriz” buyururlar. Hazret-i Rebîa taam hazırlar.
Hazret-i Resûlullâh Efendimiz sohbete buyururlarken ashâbdan bir zât: [8]
“Keşke filân da bulunsaydı.” der. Orada bulunan
ashâbdan biri
لا، هذا المنافق [Lâ, hâzâ’l-münâfik.]”[25]
der. Onun
üzerine Hazret-i Fahr-i âlem Efendimiz,
لا تقولوا، من قال لا اله
إلا الله
فدخل الجنة
•
[Lâ tekülü, men kale
‘lâ
ilâheillallâh’ fe-dehale’l-cennete.][26]
buyururlar.
Üçüncü defâ yine aynı surette tekrâr eder muhâvere o zaman İllallah لاتقولوا، من قال لا اله إلا الله حرم النارعلى جسده [Lâ tekülü, men kale ‘lâ ilâhe illallah’ hurrime en-nâr
alâ cesedihî.][27]
buyururlar.
•
Tebbet
yedâ sûresini hatim tamam olsun diye okuruz. Eski peygamberler
zamanında ümmetleri kendilerini unuttuğu için resimleri yapılıyordu. Fakat Hz. Muhammed
salla'llâhu aleyhi ve sellem bunu menetti. Çünkü, ümmet-i Muhammed’den bir adam
eğer çalışırsa her
istediği zaman peygamber
kendisine temessül eder, gözükür ve kendisi ile görüşür. O halde resme hâcet
kalmaz. Siz çalışırsanız ben size gelirim. Çalışmazsanız yorulur, bana
gelirsiniz.
•
Kadınlar
ilaç, sağlık vermek üzere taraf-ı risâletten memûrlardır.
•
Sekerât-ı
mevte düşenlerin yanında dilindeki kuvvete göre ya lâ ilâhe illallâh
yâhut Allah deyiniz. Bir defâ lâ ilâhe illallâh veya Allah
derse lafı kesin. Şayet bu adam bundan sonra dünyâ kelâmı ederse yine tekrar
Allah, Allah deyiniz. Bir
defâ yine,
Allah deyince yine kesiniz,
buyurdular.
•
Güneş
yevm-i kıyâmette
cehenneme gidecek. Çünkü güneşe tapanlar [9] Allahsız kalmasın diye.
•
Gıyâben bîat vermek âdetimiz değildir. Yüz kere istiğfar, yüz de salât u selâm
okusun. Bir
de," ذلك الشئ الشيء ذلك نور
نور الشيء اثر
اثر[Eserun eseru’ş-şey’
zâlikeş-şey’;
nurun nûru’ş-şey’
zâlike’ş-şey’].[28]
olduğunu
bilsin, buyurdular.
•
Arifler için irâde-i
cüz’iyyeyi tasdik küfürdür. Mahcûblar için de irâde-i cüz’iyyeyi adem-i tasdik
küfürdür.
•
Kâfir
yoktur, sen kâfir dediğin için kâfirdir.
Ahmed
Tâhir Efendi Hazretleri rivâyetiyle:
•
Sözün gelini, nikâh edebildiğindir.
•
Bizim
fabrikaya düşen, paslı demir bile olsa, yirmi dört ayar altın ederiz.
.
Bazen bakırın üstüne bir altın cilâ vurur, altın ayarında kullanırız. Gelen
domuz ise tuzlamız vardır, oraya atarız. Mürûr-ı eyyamla tuz olup her yemeğe
çeşni veririz.
•
Biz
bir binayı tamir ederken kiremitlerini bile sallamayız.
•
Biz
nübüvvetin velayetinin
sırrının neş’esine memûruz. Şimdi bu neş’e yalnız Halvetîlerde, bir parça da Kâdirîlerde kaldı, buyurmuş.
•
Resûl Efendimizi rüyâda gören münkir ise müslim, fâsık ise sâlih, sâlih ise evliyaya terakki eder, mülhak olur.
•
Her
ne zaman elimi duâya kaldırsam bir de bakarım ki bütün [10] mükevvenât
dileklerini fakire arz ediyorlar.
•
Onların
kabirleri teslîm-i rûh ettikleri mahaldir.
•
Kuşadalı
Efendimiz, “Hak ulûhiyetini hiç kimseye vermez. Fakat bazen fakirden tecellî
eder.” buyurmuş.
•
Nakıs iken irşada kıyâm edenlerin mütennebîlerle[29]
haşrından korkulur.
•
Altın sırr-ı velayete, gümüş sırr-ı nübüvvete işarettir. Mürşidin el ayası zâttır.
•
Şeriatı
tut, hakikati yut, selâmet ondadır. Mürşid sâlikin teşriini muhafaza içindir,
buyurdular.
•
Kâmillerin
ba'de’l-irtihalde sâliklerine feyzi devâm eder. Sülûkta vefat edenin
terakkiyâtı devâm ettiği gibi.
•
Hep
kullar Allah’tan, O da ulemâ
kullarından haşyet eder.
•
Yer taban, gök
tavan içindeki
kâffe-i mahlûkât ihvân olmadıkça tevhîd kokusu duyulmaz.
•
Şeyhim
dedi ki,
“Ahmed, ayı ol ayı”. Ürktüm. Sonra döndü “Yâni ayıcı nasıl çalarsa ona ayağını uydur.
Ayının otuz
iki türküsü varmış. Onun da hepsi ahlat üzerine imiş. Tâlib de
öyle olmalı.”
•
Girdiğin
kapıyı, geldiğin yolu sakın unutma ha, buyurdular. Yânı mürşid ile şerîat-ı
Ahmed’i.[30]
•
(11)
“Kıyamet yaklaştıkça cümle enbiyâ vârisleri bulunan evliyâ gittikçe makamları münhal kalır. Git gide yalnız vâris-i
Muhammedi
kalınca ve ona da biat eden bulunmayınca alâmet-i
kübrâ-yı
kıyamet yer yer başlar.” buyurmuş.
•
Şifâyı
ilaçtan değil, onda mütecellî olan Hak’tan beklemeli.
•
Kula
kul olmayınca adam adam olmazmış.
•
“Rabıta,
rabıta!” derler; Hak’tan gafil olmamak demektir.
•
“Şeyhinin
mertebesi Hak, Resûl Efendimiz in Hayy, Allah’ın mertebesi Hû’dur.” buyurmuş.
•
Sâlik
ne sofu ne sefih, ikisi ortası olmak gerekir.
•
Ulu’l-emirler
için, onlar Hakk’ın azametine mazhar olmakla, karşı durmak olmaz.
•
Şeyhim
evvelâ نصر nasara
[yardım etti]ينصر yensuru [yardım ediyor]’dan başlattı.
Sonra جلس celese
[oturdu]يجلس yeclisu [oturuyor]’ya geldim.
Daha sonra فتح feteha [açtı]يفتح yeftahu [açıyor] dedim. Maksût’un muattelât bahsinde çok zahmet çektim. İzhârı
koltuk hocasından okudum. Kâfiyede istihrâç geldi. Şu Avâmil'm
irâb bahsi var ya, onu hâlâ anlayamadım, buyurmuş.
•
Hâşâ,
bende hatâ
olmaz. Bir hatâ varsa o da Hacı Ahmet dediğimdir,
buyurmuş.
Nevres
Bey rivâyetiyle:
•
Bir
gün huzûr-ı saâdetlerinde yalnızdım. “Efendim âhirette de böyle birleşip
konuşacak mıyız?” dedim. “Ulan (oğlan yerinde) Allah Allah, birde birleşmek olur mu?” buyurdular. Yine bir gün huzurlarında iken kadem-i
saâdederini
tutarak “Ne ulan! [12] Kur’ân’daki32
والتفت الساق
بالساق [ve’l-teffetü’s-sâku
bi’s-sâk]’ı
biliyor musun? O burasıdır” diye topuğunu gösterdiler. Ben de hemen tutup öptüm.
Hafifçe bir tokat lütfettiler.
•
Şükrü
Bey’in rahatsızlığı esnâsında uğradığım korkudan dolayı huzûr-ı saâdetlerine
girdiğim zaman “Âmirin
emriyle hareket ettiğini bilsene.”
buyurdu
ve sol omzuma vurarak لاخوف عليهم
ولا هم
يحزنون [Lâ havfun aleyhim
ve lâ hüm
yahzenûn.]33 buyurdu.
•
Açlıktan ölmek tehlikesi olursa, köpek etini yiyip kurtulmak varsa
köpek etini yiyecek, yemez ölürse mesuldür. Domuz eti olursa, yemez
ölürse mesûl . değildir. Yer kurtulursa yine mesûl değildir.
Çünkü nass-ı kâtı' vardır.
•
Ayete
bakılırsa Allah “Ol!” demedi. Bir şeye “Ol!” demesini murâd ettiği anda olur.
•
El
ile menet, dil ile menet, kalp ile menet. El ile men zabıtanın, dil ile ulemânın,
kalp ile evliyâullâhın vazifesidir. Edafu îmân, yânî
en kuvvetlisi budur.
•
Hâtime Fâtiha’nın aynıdır. Saâdeteyn arasındaki şekâvete,
şekâveteyn arasındaki saâdete itibâr yoktur.
Hoca
Efendimiz rivayetiyle:
•
Mârifet
Hakk’tan râzı olmaktır.
Nevres
Bey’den: [131
•
Bir
gün Efendi hazretleri önde, biz de bir iki ihvân arkadan yürüyorduk, içimden, “Bana bir kudret ihsân et de Abdülhamid’in tahtını yıkayım.” dedim. Efendi hazretleri hemen
dönerek, “Hiss-i zulüm neye derler bilir misin?” buyurdular ve ilâveten “Zâlim bir pâdişâha karşı silâha
sarılmak da
zulümdür.” buyurdular.
•
Makbule
Hanım huzûr-ı saâdette iken yine huzûrda bulunan Süreyyâ Bey,[31]
“Efendim, yağan kara ‘dur’
diyorum duruyor. Şöyle ediyorum, böyle yapıyorum.” diye söyler. Efendimiz de,
“Ben de kimsesizlere merhamet ederim.” buyurdular.
•
Makbûle
Hanımefendi’ye gitmeleri için müsâade buyururlar. Hanım,
huzurdan
ayrılmamak, doyamadığı
sohbet-i mübârekede
devâm edebilmek üzere gecikirken Süreyyâ
Bey, “Efendim benim saçmalarımı dinlemek istediler.”
der. Efendimiz
de “Onun, senin saçmalarım dinlemeye ihtiyacı yok.” buyururlar.
•
Yine
bir gün hanımefendiye, “Seni ağlatmam.” buyurdular. Efendi hazretleri, Azız
sultânımızın teşriflerinde Nusret Hanım’a “Ben herkesi affettirdim yalnız sen
kaldın.” buyururlar.
•
Azız
Sultânımız Efendimiz türbede iken bir zât gelir. Efendimize müteveccihen
namaza dururlar.
Orada bulunan bir ihvâna “Bu zât işi doğru
yaptı, ammâ git
kıbleyi düzelt.” buyururlar.
•
Benim
şeyhim Bekir Efendi İstanbul ile Manisa’ya hükmederlerdi, [14] ben her yere
hükmederim, buyururlar.[32]
•
Dağı
dağ, taşı taş gördükçe bir şeyhe muhtaçsın.
•
Naîm
Beyefendi’ye “Şu şöyle olsun, şu şöyle’sinden kurtuluncaya kadar şeyhe
muhtaçsın.”
•
Efendi
hazretleri,
“Kendinle konuşuncaya kadar
şeyhe muhtaçsın.”
Nevres
Bey
rivayetiyle:
•
Tabiatında sekir vermek istidadı olan bir şeyi içmekten, içmemeyi tercih ederiz.
Yapmakla
yapmamakta muhayyer bırakıldığımız
bir şeyde yapmamayı
tercih ederiz.
Onlar muhavvilu’l-ahvâldir.
Haramı helale
tahvil ile içerler.
•
Gam
gam üstüne, gam gam üstüne veririz. Gelene sevinmeyinceye, gidene
yerinmeyinceye kadar.
Hoca
Efendimiz rivayetiyle:
•
İşi
kendi hâline bırak; Allah en iyisini yapar.
•
Kuşadalı
Efendimiz mürîdânından birisi adalardan birine kaymakam tâyin edilir. Oradan,
“Efendim, buranın ahâlîsi gavur, hayvanları da domuz.” diye yazar. “Ben de,
beni onlarda da görsün diye gönderdim.” buyururlar.
•
Şemseddîn
Paşa[33]
Bükreş’te iken, “Efendim iki karpuz bir koltuğa sığmıyor.” diye Aziz Sultân’a mürâcaat eder. Aziz Efendimiz de:
“İki karpuzu
bir [15] etsin.” buyururlar.
Makbûle
Hanım:
•
Kendi işini kendin gör.
•
Bütün hocalardan elif okudum, Nuru’l-Arabî’den bütün okudum.
•
Bir
yere giderken,
“Resûl Efendimiz Mekke’den
Medine’ye hicret
buyurdukları gibi ben de hicret ediyorum.” deyiniz.
•
Bir
hayvan keserken bıçağı elinize aldığınız zaman: “Dur, hayvan! Şimdi seni
makâm-ı insana getireceğim.” deyiniz ve bıçağı vurunuz.
•
Bir
yemeği ağzınıza koyarken: “Sabret, seni makâm-ı insana getireceğim.” deyiniz,
lokmayı ağzınıza koyunuz.
•
Her ne
yerseniz, sadaka
deyiniz, yiyiniz.
•
Asıl
hediye bizlere verilir.
•
' Birine
bir şey verirken hediye veya sadaka, deyiniz.
•
Kaya[34] gibi olmalı; kımıldatan olursa kımıldamak.
•
Sâirleri
halîfe-i Hakk’ur; Ali halîfe-i Resûl’dür.
•
Hazret-i
Resul Efendimiz tarafından Hazret-i Fâtıma’ya (sallallâhu teâlâ aleyhimi ve alâ aleyhâ) “Allah mükevvenâta nazar eyledi. İki kimseyi kendisine intihâb etti. Onun
birisi senin baban, birisi de senin zevcindir.”
[buyurdular.]
Hanımefendi
rivayetiyle:
•
Allah’ın
öyle nedimleri vardır ki Muhammed’den dahi gizlidir. Bütün kullar [16]
Allah’tan korkar, Allah da âlim kullarından korkar.
•
Yediğim
yemek Allah’ı zikretsin, ben de telezzüz ederek şükredeyim.
•
Evden
çıktığınız zaman hicrete niyet ediniz.
Naîm
Bey rivâyetiyle:
•
Ömerü’l-Halvetî hazretleri Sultân
Efendimize buyurmuşlar
ki, “Ahmed, Ahmed!
Rubûbiyetin ubudiyetine, ubudiyetin rubûbiyetine mâni olmasın.”
Hoca Efendimiz
hazretlerinden:
•
Bosnevî
Hacı Mehmed Efendimiz hazretlerine pîrdâşlarından birisi dil uzatmış. Müşârun
ileyh bir
gün “Azizimin ihsân
buyurduğu geri alınmaz; yalnız söylemesin.” buyururlar. O anda onun dili tutulur.
•
أخبرت الرسول تحول الحق بالصور [Ahberati’r-rusûl tahavvülu
1-hak bi s-suver.] Peygamberler haber verdi. Neyi de ben ilâve ettim. Allah suretle zâhir oldu.
•
Hazret-i
Âdem’e Allah hitap etmiş: “Yâ Âdem! Sen beni eskisi
gibi görmezsin. Görmek istediğin zaman fer'in olan Havva’ya bak.” Havvâ’ya hitap
etmiş: “Yâ Havvâ! Sen beni eskisi gibi görmezsin, görmek istediğin zaman aslın
olan Âdem’e bak.”
•
İhvânım
tekmîl-i merâtib etmeden âhirete gitmesin. Süflilere uğramasın; son derece
müzayakaya düşmesin.
•
Bursa’yı teşriflerinde tekmil ervâh-ı evliyâ kendilerini
ziyârete gelmiş, en sonunda Rûhul-beyân
sâhibi İsmail Hakkı hazretleri gelmişler.
[17|
Şemseddîn Paşa türbede Mehmed Efendimiz hazredetlerini görerek, “Efendim,
türbede bir zât var, kimdir?” diye sormuşlar. “O benim vekîlimdir, bedelimdir. Bedel
mübeddelün-minhin aynıdır” buyurmuşlar.
•
Nevres
Bey’e, “Sen imâm ol, Şemseddîn de sana cemâat olsun. Yabancın değil ya.”
•
Naîm Beyefendi rüyâlarmda Hazret-i
Azîz’i görmüşler. “Nevres benim kutbumdur.” buyurmuşlar.
Hoca Efendimizden:
•
شكر نعمة
رؤية المنعم. [Şükrü
n-ni‘met, rüyetu l-mün‘im.] Nimete şükür, nimeti vereni görmektir.
•
Kezâ: Remzi Efendi’yi huzura götürdük. İltifâttan sonra sonra
إنما يخشى
اللهَ من
عباده العلماء [Innemâ yahşallâhe nün ibadihi’l-ulemâ]38 âyetini
okuyup, “Ben kırâat
de bilirim, ‘înnemâ yahşallahu min ibâdihi’l-ulemâ انما يخشى
اللهُ من
عباده العلماء kıraati de vardır;[35] Allah âlim kullarından haşyet
eder. Haşyet eder de titrer mi? Yok, pâdişâhın vezirini himâyesi gibi sayar.”
buyurdular.
•
Benden sonra benim gibisini bulamazsınız. Nefsimi içeriye
alacağım, dışarıya
vermeyeceğim.
•
Biz
bir evi temelinden tepesine kadar değiştiririz. Kiremiti kımıldamaz.
Hanımefendi’den:
•
Bir
gün başlarım kaldırıp, “Ben yazı tahtası değilim.” [18] buyurmuşlar. “Benim verdiğim Ali Paşa
vergisi değildir.”
•
Bir
gün Mehmed Efendimize “Şu şeyi sana vereyim mi?” buyururlar. “Ver efendim.”
“Verdim. Bana kim karışır ulan.”
•
Mehmed Efendimiz
bir gün “Efendim
benim Allahu Ekber’e kanâatim yok.” [dedi]. “Öyle ise
hadsiz, hudutsuz, kenarsız, sınırsız Allah de.” buyururlar.
•
Beni
senin elinden yine sen kurtarırsın.
•
Mehmed
Efendimiz kalben keşfinin açılmasını istemişler. O zaman “Keşif meşif ne olacak. Sen bana bak,
ben sana baltayım.” buyururlar.
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
Ye Allah ile, iç
Allah ile,
otur Allah ile, gez Allah ile.[36]
Naîm
Beyefendi rivayetiyle:
•
Huzurda
teveccüh olmaz.
•
Halil
Efendi’ye, “Ulan karışma. Ben bu sazı bozuk düzende [de] çalarım.” Hoca
Efendimiz rivayetiyle:
•
O,
bu, hep O derler. O, bu, hep
bu için. Bunu anlayınca üç sene gökyüzüne bakamadım.
•
Bir gün huzûra
giren birisi
Aziz Efendimize bir takım tefewühât-ı nâ-lâyıkada bulunur. Hazret, “Oğlum beni sana yanlış anlatmışlar.” buyurdu. Bu kadarı bile çok gördü. [19] Akabinde “Bir zât gelip esnâ-yı kelâmda Kuşadalı Azîz’in huzûr-ı
saâdederine birisi gelip bir çok nâ-layık tefevvühâtta bulunur. Hazret hiç
îtirâz etmeyip ellerini göğsüne vurarak eyvallâh buyururlar, dedi.” buyururlar.
•
Şam,
Bağdat, Mısır. Biri sudan, biri saikadan, biri de hareket-i arzdan harap
olacak. Türk kavmi ebâbil kuşu ile helâk olacak. [37] Türk tanassur edecek.
•
Mahdûm-ı âlîleri
Ali Beyin
vefâtı üzerine kabirlerinin mahalleri tâyîn zamanında ihvân
arasında münâkaşa
olurken bâzılarının “Efendi hazretlerine
de yer ayıralım.” mütâlâası geçer. Huzûra giden Nevres Bey’e daha kapıyı açmadan “Onların kabri
teslîm-i ruh ettikleri mahaldir.” buyurdular.
Nevres
Beyefendi’den:
•
Âdem’e
ilk inen suhuf ne, hesap, 1’den 9’a kadar rakamlar, İkincisi hendese, üçüncüsü
mîmârîdir. Onun için hesap kıyamete kadar terakki edecektir.
•
Şeyhim bana suâl buyurdu: “Âdem’den evvel din var mıydı?” “Evet efendim vardı: Dîn-i
İslâm.”
•
“Hazret-i
Muhammed kaç
kişiyi irşâd buyurdu?” Ben de korktum, lisânen söyleyemedim. Şehâdet
parmağımla işaret ederek ‘bir’ dedim. “Evet, yalnız Hazret-i Ali’yi irşâd
buyurdular”.
•
Kapalı
kutuya mal konmaz; domuza inci takılmaz.
•
[20]
İşiniz varken bırakıp bana gelmeyin.
•
“Bizim tarikatımız
Nuh’un gemisi gibidir”. Ben de, “Binenler selâmeti bulmuştur” dedim. “Evet,
binenler selâmeti bulmuştur” buyurdular. “Diğer verese-i enbiyâ kendi mürîdlerini
dâire-i mezûniyetleri kadar terakki ettirirler. Vâris-i Muhammed’e hudûd
yoktur.”
•
Şeyhim
beni çingenelere dövdürdü. Çingeneden dayak yiyen pezevenkte kibir mi kalır?
•
Âdâb-ı
Muhammediyye’dendir,
bir yere girdiğiniz zaman
namaz kılmıyorsa, cemaatle namazı kılmış olsanız da oraya girip namaz
kılınız.
•
إني لأجد
نفس الرحمان من
قبل اليمن [İnnî le-ecidu nefesü’r-rahmân min kıbeli’l-yemen.][38]
Hazret-i
Muhammed’in kâ'bına halel getirmez.
Mehmed Efendimiz hazretlerinin nutk-ı âlîleri:
•
Asıl
râbıta şeyhin ulûhiyetini tasdiktir.
•
“Efendim,
emret!” deyip durmayın. Fem-i saâdetlerini gösterip “Buradan bir şey çıkar, yapmazsanız, mesûl olursunuz.”
•
Şeyhleri
kendilerine buyurmuşlar: “Ahmet, açlığın aklına gelirse bizden değilsin.”
•
Huzûr-ı
âlîlerine inâbe almak üzere gelen on dört, on beş yaşlarında bir kıza “Salât u
selâm getir, istiğfar getir, Kur’ân oku.[39] Sokak üzerindeki odada okuma dışarıdan
geçenler sesini duymasın.” [buyururlar].
•
Bakkal
veyâhût bir
diğerine borcunuz olursa
aylığınızı alır almaz [21] ödeyiniz.
Çünkü bu para
ile bir iki el
devreder ve kâr eder. Eğer parayı vermezseniz haramdır. Bir gece Asım Bey’e gidiyordum. Hemen yatsıya
yakın idi.
Hazret-i Azîz’e Hafız Paşa Caddesi’nde Kumrulu Mescid’te rast geldim.
Nereye gidiyorsun, diye sordular. Asım Bey’e gideceğimi söyledim. Selâm söyle, buyurdular. Sonra
anladım ki Efendi hazretleri Karagümrük’ten geliyor. Bir gün buyurdular ki,
Evkaf’tan maaşım geldi, geç vakitte
eve geldim,
kapıyı çaldım. Beni yemeğe
beklemeyin, dedim.
Karagümrüğe gittim. Bizim bakkalın evini
buldum ve borcumu verdim. Bakkal, “Aman efendim niçin yoruldunuz, niçin acele ettiniz.” dedi. Ben de “Bu parayı sana ödemezsem bana haramdır.”
dedim. Bakkal kilisede vaaz eden papaza, “Papaz efendi seninkiler lafta
kalıyor, müslümanlar yapıyor. Parayı evime kadar getirdi.” demiş.
•
Yanınızda
birisi yanlış da okusa tashih etmeyiniz; “Biz bunu böyle biliyorduk” deyiniz.
•
Azız
Sultânımız bir
gün birini sordular: “Efendim,
selâmları
vardır.” dedim.
“Böyle şey istemem; bana selâm
söylemeyenden bana selâm getirmeyiniz. Birisi
beni sorarsa selâmları vardır deyiniz.” buyurdu.
•
Yetmiş
bin kelime-i tevhîd, îmânın kurtarmadan gitmiş
ise îmânını kurtarır.
•
[22]
Nusret Hanım bir gün kerimesi Aişe Hanım ile birlikte huzûr-ı saâdete girerler. “Efendim, bülbülünüz
hastalandı.” der. Azîz
sultan, “Yâ öyle mi? Sen hasta
mısın?” buyurdular. Aişe Hanım da “Hayır efendim, ben hasta değilim.” der. Bunun
üzerine Azîz Sultan “Bak benim bülbülüm hastalığı
kirletmiyor.” buyurdular.
•
“Söyleyene bakma,
söyletene
bak.” derler. Doğrusu, söyletene bakma,
söyleyene bakar.
•
Kerîme-i muhteremeleri Aişe Hanımefendi buyuruyorlar: Bir gün Efendi babamın yanma girmiştim. “Şimdi zuhur etti;
سبحان الله
وبحمده استغفرالله العظيم
سبحان الله
العظيم وبحمده
أستغفرالله لا
حول ولا
قوة إلا
بالله العظيم[Sübhânallah ve bi-hamdihî estağfirullâh el-azîm.
Sübhânallah el-azîm ve bi-hamdihi
estağfurullah
lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-azîm.] Bu zikre devam eden
nüzulden mahfuzdur.”
Hoca
efendimiz
rivâyetiyle:
•
Muhabbetin
galeyânı halinde hüküm sâlikindir.
•
Helvaya şeker konulacak zamanı helvacı bilir.[40]
Nevres
Bey rivâyetiyle:
•
Huzura girdim, içimden “Efendim, ben bu müslüman düşmanlarına karşı çıkmıştım.
Şahsî menfaat
gözetmedim. Sen sâhib-i
zaman değil misin?
Nasıl
olur da senin bir bendeni bi-gayri hakkın bu herifler sürüyorlar da sen beni
kurtarmıyorsun?” [23] Aziz Sultân ihvana karşı sohbet ederken sözünü kesti ve
fakire bakarak: “Allah’ın senin alnına yazdığı şeyin men‘ine Muhammed bile
kadir değildir.” buyurdular. Ben buna kani' olmadım, kalben yine yüklendim, bu
sefer de yine bendelerine tevcîh-i hitâb buyurarak şu âyeti tilâvet
buyurdular: [41] إنما النجوى
من الشيطان [Inneme’n-necvâ
mine’ş-şeytani li-yahzünkellezine âmenu.] Ben yine kani olmadım, yine
yüklendim, bu defâ da “Gam sümme gam, ba‘de gam, kambur üzerine kambur verir”
buyurdular. Yine kâni‘ olmadım, bu defâ وليس بضارهم
شيأ إلا
باذن الله [Leyse
bi-dârrihim şey’en illâ bi-iznillâh] Buna da kâni' olmadım. Bu defâ gâyet
şiddede[42] إن ينصركم
الله فلا
غالب لكم [In
yensurkümullâhe fe-lâ-ğâlibe leküm.] Allah yardım ederse size kimse galebe
edemez. Allah sana yardım etmiyor, fazla lafa lüzum yoktur, gideceksin.”[43]
•
Allah
mükevvenâtı zulmette halketti. Zulmet vahdet demektir.
•
Ebû
Hureyre (radiya'llahü anh) bir gün sahâbe-i kirâma: [44] يتنزل الأمر
بينهن [Yetenezzelul-emru
mâ beynehünne.] bu âyeti Hz. Peygamberin bana teftir ettiği gibi size söylesem
bel-umumu kesersiniz, buyurur. Hazreti Aziz: “Burada emr, zât demektir.”
buyurdular.
•
Mahdûm-ı
âlîleri Ali Beyefendi hazretlerinin nutk-ı âlîleri: Anayım ben kim doğurdu
anamı/ Yine anamdan doğup ben doğurdum anamı.
•
Hastayım,
Resul Efendimiz yanımda oturuyorlardı. Ben “Âmân yâ Resûlallâh, âmân yâ
Resûlallâh!” diyordum. Yanımdakiler beni sayıklıyor [24] zannediyorlardı. Hasta
idim doktorlar geldiler, muâyene ettiler. Yavaş sesle: “Beş dakika kadar yaşar
yaşamaz” dediler. (Hastanın yanında en hafif lisânla bile konuşmayınız, çünkü
işitir.) Ben bunu işittim, kendi kendime: “Tüü sana çatal bacak Ahmed, herkes
senin öleceğini biliyor da senin haberin yok. O anda Resûl Efendimiz: “[?] sen
daha huzurda bulunacaksın.” buyurdu. Ben kalktım, oturdum. Bana pirzola
getirdiler, yedim. Doktorlar da kaçtılar.
•
Bir
bayram günü Beykozlu
Ali Bey[45]
ile birlikte
devlethanelerine gittik.
Ellerini öptük. Kendileri odadan aşağı
indiler. Bahçeden
iki çiçek koparmışlar,
getirdiler. Birini bana, birini de Ali Beye verdiler. “Tüh gördün mü bunu senin için, bunu da bunun için koparmıştım. Patlayıp durma, seninki sana gelir.” buyurdular.
Beykozlu Ali Bey buyuruyorlar:
•
Sen
Allah’a hizmet et! Allah tekmil
kullarını sana hizmet
ettirir.
•
Rus vapuruyla Hicaz’a gidiyordum. Vapurun davlumbazında namaz kılmak istedim. Yolcular “Sakın oraya çıkma, kaptan seni denize atar” dediler.
Ben kaptana mürâcaatla ve işaretle orada namaz kılmak istediğimi
anlattım. Kaptan müsâade etti. Ertesi sabah bir
de baktım ki bir Rus taifesi omuzunda
peşkir elinde ibrik yanıma geldi. Her
ne kadar ısrar
ettimse de kabul etmeyerek kendisi [25] dökerek abdest aldım. Vapurda su sıkıntısı vardı. Kaptan bana bir sürahi su gönderdi. Hemen bir fincan buldum. O suyu
herkese dağıttım.
•
Medine’de
ölün, Medine’de
oturmayın. Çünkü adileşir.
•
Osmanlı’dan sözünüzü, ariften gözünüzü, evliyâullahtan özünüzü saklayamazsınız.
•
Tuttuğunuz
hizmetçi namaz kılmasını bilmiyor, okuması yok ise, [Bismillâhîrrahmânirrahîm Elhamdülillahi rabbi’l-âlemîn]’i belleterek namazım kıldırınız. Ba'dehû آلرحمن
الرحيم [Errahmânirrahîm] sonra مالك يوم الدين [Mâliki yevmi’d-dîn][46]...
ilh. öğretirsiniz.
•
Tenezzül,
ayn-ı terakkidir.
•
Bir
gün Efendi hazretlerinin huzuruna gittim. “Efendim, açım.”
dedim.
Keselerini çıkarıp bana uzattılar. “Efendim,
öyle istemem.
Hem içim aç, hem gözüm aç.” dedim. “Ulan köftehor, ben seni öyle de doyururum, böyle de doyururum” buyurdular.
Büyükhanım rivâyetiyle:
•
Leylek
leylek löpürdek.
Hani bana çekirdek. Çekirdeğin içi yok. Sarı kızın saçı yok •
•
Derviş
derviş devrilmiş, Kâbe’ye gitmiş kıvrılmış.
•
Karnın doyuncaya kadar ye!
•
Ölünceye kadar ye!
•
[26] Rüzgâr uğultusu, kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep
Hak’tır. Kâmil bunlardan Hakk’ı semâ ider.
Nevres Bey:
•
Bir bayram günü bayram namazını ba'de’l-edâ Hazreti türbede
ziyâret ettim. Türbeden çıktılar. Ben de beraberdim. Câmi etrafında nöbet
geceleyen asker, nöbetlerini bitirmiş geliyorlardı.-Türbenin Akdeniz
cihetindeki zincirli kapıdan girdiler. O zaman Hazret-i Aziz şöyle buyurdular:
“Siz câmide iken bunların beklediği bir saat nöbet, senin yetmiş senelik ibadetinden
efdaldir.”
•
Dershânede senin karşına gelip oturan talebenin indellâh senden
büyük olduğunu unutma.
•
Ders hazırlayıp dershâneye girmeyin. Dershâneye giderken siz
kalben talebeye biat edin. Onlar kendilerine lâzım olan şeyi size söyletirler.
Nevres
Bey rivâyetiyle Mehmed Efendimizin Aziz Sultandan rivâyetiyle:
•
تعز [tüizzü] idim, تزل [tüzillu]ya geldim.
Nevres Bey rivâyetiyle Sâdık Beyden gelen, kâil kim olduğu
meçhul:
•
İrâde-i külliyenin efrâd-ı beşerde zuhuruna o ferdin irâde-i
cüz’iyyesi derler.
Bursada Şerbetçi Ahmed Efendi rivâyetiyle:
•
Bir gün huzurda iken Hazret-i Azîz tarafından: “Ahmed, tambura
çalar mısın?” buyurdular. (Aynı zamanda kendileri dımbır dımbır diye terennüm
buyurdular.) [27] “Düzeyim deme ha koparırsın. Nasıl, bulursan öyle çal.”
•
Yorgancı Tırnovalı Nuri Usta, Ömerü’l-Halvetî hazretlerinden
Hazret-i Azîz’le pîrdeşmişler. Bu zâtın irtihâlini haber vermek üzere huzura
giren yorgancı Hacı Efendi’ye daha bir şey söylemeden “Nûri Usta’nın vefâtını
haber vermeye geldin, o kendi kuşağını kendi sıktı, hayatını aldı. Azrâîl’e
canını vermedi.” buyururlar.
Yine muma ileyh Ahmed Efendiden:
•
İhvândan Firuzağalı Hasan Efendi anlatmışlar: Bir çok ehlullâha
hizmet ettim. Sonra “Yâ Rab beni öyle bir zâta ulaştır ki emirlerini söylemeden
ben yapayım.” dedim. Duâm kabul oldu. Hazret-i Aziz’e mülâki oldum. Hakîkaten
içimden su vereyim gelir, kalkar veririm. Buna mümâsil birçok arzu buyurdukları
hizmederine şifahen buyurmadıkları halde yapardım. Bir gün bir kaç arkadaş
hendeseden bahsettik. Kalktım huzûra geldim. Gelirken vapurumuz diğer bir
vapurla hemen müsademe edecekti. Ben korktum. Huzûra girer girmez “Ulan, ben
sana öl demedim mi?” buyurdular. Biraz sonra murakabe vaziyeti aldılar. Bize
de bir uyku hali geldi. Bir de baktım ki beş altı deniz gördüm. Hazret-i Aziz
elimden tutarak o denizleri birer birer, derken ikişer ikişer, üçer üçer ve en
nihayet hepsini birden adlattılar. [28] Kendime geldim. Bir de baktım Hazret
murâkebe vaziyetini terk buyurmuşlar. Fakire bakarak “Ulan Hasan, bu senin
görüştüğün hendeseye benziyor mu? Buna ehlullâh hendesesi derler.” buyurdular.
Yine
Firuzağalı Hasan Efendi rivayetiyle:
•
ihvandan Mustafa Efendi’nin haremi vefat eder. Arası biraz
geçtikten sonra nefsi galebe edip bir kadın getirip hem-bezm olmak ister. Kadın
yatağa yatar, Mustafa Efendi de kadına yaklaşmak isteyince bir de bakar ki
yatakta Hazret yarıyor. îki üç defâ tekerrür edince bu defa hemen parasını
verip çıkar. Bir buçuk ay kadar huzûra gidemez. Ondan sonra bir gün Hasan
Efendi diğer ihvanla huzûra girdiklerinde “Oh oh Mustafa, Mustafalar baba
çok olur. Benim ihvândan bir Mustafa vardı, çok haşarı idi, külhanda bir akşam
beni düzeyazdı.” buyurur. Sonra da diğer ihvana bakarak “Akrabanızdan biri
vefat etmiştir, gidip cenazesini kaldırınız.” buyururlar.
Nevres
Beyden:
•
Analar Allah’ın Rahim sıfatına, babalar da Rezzâk sıfatına
mazhardırlar.
•
Tûr-i Sina makâm-ı meşhûrdur. (Mesnevi şârihi Sarı Abdullah
Efendi, c.
IV,
s. 35.)
Süleyman
Bey rivayetiyle:
•
Nasîb olursa, nasibini yer altında bulur.
Nevres
Bey:
•
[29] Çok Kur’ân okuyan bunamaz.
Nevres
Bey:
لا يقيمون جسدهم في قبرهم إلا أربعين صباحا وكانوا حيث ما أمروا [Lâ yukîmûne cesedühüm fi kabrihim illâ erbain sabahen ve kânû
haysu mâ emirû.][47]
Hoca
Efendimiz rivâyetiyle:
•
Erce
mi konuşalım, oyuncakça mı? Erce: Akıllıca. Oyuncakça: Hakikatçe.
•
Nevres
Bey’le Beykozlu Ali Bey bir gün Aziz Sultanı ziyarete giderler ve giderken kıyamet ne ise bize tarif buyursun, diye konuşurlar. Huzûra girdiklerinde
“Kıyâmet[te] içler dış, dışlar iç olacak.”
buyurdular.
Hoca
Efendimiz’den:
•
Biz
köpek tabiatlıyız. Kuçu kuçu derler geliriz, hoşt derler gideriz.
•
Bir
gün Doktor Talat Bey ile birlikte müteessifâne rahatsızlıklarını haber
aldığımız Hazret-i Azizin devlethânelerine gittik.
Kapıyı Cici açtı, isimlerimizi söyledik, arz ettiler.
Gelsinler, buyurmuşlar. Huzûra girdik. Kendilerini kesb-i afiyet
etmiş bulduk,
mesrûr olduk. “Derecem
43’e çıkmış. Nafiz Paşayı getirmişler. Muayene ederek, Allah sizlere ömür
versin, hasta artık gitmek üzeredir’ dedi. Kendisini koğdum. Oradakilere ‘Böyle
söylenir mi?’ dedim. Derken Hazret-i Resûl Efendimiz,
Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman ile birlikte zuhûr
ederek şuraya oturdular. ‘Size bir kadın lahana turşusu
suyu
getirecektir, reddetmeyin için’ buyurdular. [30] Hakîkaten ertesi sabah bir hanım kapıyı
çalarak ‘Efendi hazretlerine ilaç getirdim, lahana turşusu suyu getirdim’ dedi.
Evden almamak istediklerini işittim. ‘Getir getir’ dedim, içtim. 43 derece hararet hemen 37’ye indi” buyurdular ve sonra da
tevcîh-i hitâbla “Doktor, sakın şeyhime iyi geldi diye her hastaya lahana turşusu
suyu tavsiye etme.” buyurdular.
Nevres
Bey:
•
Cennetlik
misin,
cehennemlik misin? Bilmek ister misin? Bulunduğun hale bak. Bulunduğun hal cennetlik ise
cennetliksin. Cehennemlikse cehennemliksin.
•
Asıl
derviş bayram namazını kılar kılmaz şeyhinin elini öpmeden yerinden kalkmaz.
•
Keza:
كل مصل إمام ولو كان منفردا [Külli musallin imâmün
ve lev kâne
münferiden.] “Her
namaz kılan, münferiden kılıyor olsa dahi, imamdır.” hadîstir, imam metbû'
demektir. Cemâat de kendi vücûdudur.
•
Keza:
Allah benden râzı olmasaydı beni dünyâya getirmezdi. Ben Allah’tan râzt olmalıyım.
•
Kezâ: Bir gün Hazret-i Azîz ile
birlikte
giderken yolda bir küçük çocuğa
rast geldik. Hazret dillerini çıkararak çocuğa “böh!” buyurdular. Çocuk da adım
dedi. O zaman “Hazret-i Resûl Efendimiz bâzen
çocuklara [31) dillerini çıkarırlardı. Böylelikle çocuğa râbıta verirlerdi.” [buyurdu].
•
Kezâ: Birisi yeni bir ev yaptırırsa, rütbe alırsa, yeni bir
elbise giyerse tebrik etmeyiniz.
•
Yeni bir gömlek bile
giyseniz iki rekât namaz kılınız.
Hoca Efendimiz:
•
Kir kiri yıkar, kör körü yeder. Kirkor’a deme Kirkor. Yol doğru
gider.[48]
•
Kezâ: Ben o pezevenge haber gönderdim, dedim ki memûriyetin ne
ise onu elinden geldiği kadar yap. Aklının ermediği yerde erenden sor. Başka
şeye parmağını sokma, dedim. O dinlemedi. Gitti karışa. Şimdi pezevenk
odasından odasına kadar korkusundan gidemiyor.
Nevres Bey:
•
Bir gün Ömerul-Halvetî hazretleri abdest alacaklardı. Su vermek
üzere ibriği almağa koştum. Benden evvel bir Bulgar Ayvaz koştu, ibriği kaptı.
Ben almak istedim. Bırak, buyurdular ve aynı zamanda Bulgar’a bir nazar
buyurdular. Gece oldu benim odamın kapısı çalındı. Baktım bir Bulgar. “Büyücü
müsünüz, nesiniz?! Bizim Ayvaz velî oldu.” dedi. Gittim baktım, “Allah, Allah!”
deyip zikrediyor.
Beykozlu Ali Bey:
•
Ben sağ iken kimseden korkmayın. Kimse size bir şey yapamaz.
[32] Ben öldükten sonra hepten korkmayın.
•
Kezâ: Mahşerde içlerimiz dış, dışlarımız iç olur.
•
Bir gün Makbule Hanım kerîmesi Nusret Hamm’la huzura girer.
Hazret-i Aziz rahatsızlarmış. Doktorlar zatürre demişler. Hanımlar müteessirmişler.
Büyük hanıma hitaben “Korkma, merak etme. Hastalık bu vücûdda hükmünü icrâ
etmez. Size merhameten duruyorum.” buyururlar.
Mehmed Efendimiz hazretlerinden:
•
Gitme gitme, diye ısrar etme. Bu gece Hacı Ahmed ikileşti,
buyurdular.
Nevres Bey:
•
Bir sıcak günde Hazret-i Bilâl “Ya Resûlallâh, ezan vakti geldi,
okuyayım mı?” buyurur. “Biraz sabret.” buyurdular. Bu üç defâ tekerrür etti.
Üçüncüsünde “Okuyunuz. Yalnız حي على الصلاة [Hayya ale’s-salâh] yerine قوموا في بيوتكم [Kümü fî buyûtiküm][49]
deyiniz.” buyurdular.
•
Keza:
Cemâatle namaz kılarken imâm cehren okursa dinleyiniz. Cehren okumuyorsa
kendi virdinizle meşgul olunuz.
Hoca
Efendimiz rivâyetiyle:
•
Ölümü anlamak
isterseniz
Abdülhamid’in hâline bakınız, hal‘inden sonraki.
•
Kezâ:
(33] Haydin haydin, kapıları kakalım. Yâri cânda kıstırıp ânda halvet olalım.
•
Kezâ: Görünen mertebedir, hakîkat-i
Hak’tın
•
Kezâ: Halil Efendiye buyurmuşlar ki, “Evvelâ sen beni gördüğün zaman cezbeleniyorsun. Dağı taşı
gördüğün zaman cezbeleniyor musun?” Halil Efendi, “Hayır” demiş. “Öyle ise
olmadı. Ne zaman neyi görürsen hakîkat-i İlâhîyi müşâhede ile cezbelenirsen o zaman.”
Hoca
Efendimiz rivâyetiyle:
•
Evliyâullâhtan
iki sınıf bahtiyârdır. Biri hayât-ı câvidânîye mazhar olan, diğeri sîne-i
Muhammediyyeyi saran adamlar. (Hayât-ı câvidânîye mazhar olanlar yânî hayât-ı zâtiyye
ile hay olanlar.)
Hoca
Efendimiz buyurdular:
•
Kadri[50]
[.?.] Nimet Hanım’ın dayısının kızı varmış, hastaymış. Akrabası arasında dargın
iki kişiyi öyle yap, böyle yap barıştırmış. Bu hanım rüyâda Hazret-i Resul Efendimiz’i (salla'llâhu
aleyhi ve sellem) görerek mübarek yed-i şeriflerini takbîl etmişler.
Resûl Efendimiz (salla'llâhu aleyhi ve sellem) de “Sen iki mümini
barıştırdın.
Senden de
hastalık gitsin, selâmette ol.” buyurmuşlar.
Filhakika hanım iyileşmiş ve “Yed-i şerifin mübârek kokusunu şimdi her yerde
(34] duyuyorum.” diyormuş.
•
Kezâ buyurdular: Evliyâullahtan
Azerî,
"Bizim yolumuzun esâsı Allah’tan gafil
olmamak, kimseyi incitmemek.” buyururlarmış.
Nevres
Bey rivâyetiyle:
•
Siz derse ders
hazırlayarak
girmeyiniz. Kalben talebeye bîat
ediniz. Onlar
lâzım olan şeyleri
size söyletirler.
Mehmed Efendimiz
rivâyetiyle:
•
Her şeyin muhabbeti fenâ bulur. Mürşid
muhabbeti fenâ bulmaz. Gittikçe artar, buyururlar. Kezâ: Kaddesallâlıu sırrahu ve
mettaanâ bi-feyzi’l-Muhammediyye.[51]
•
Bizler
illetten, kılletten, zilletten ârî olmayız. Lâkin yatacak derecede hastalık
vücûdumuzu istilâ edemez.
Hoca Efendimiz
rivâyetiyle:
•
Bir
gün mübârek parmaklarıyla enfiye alıp “A be ârif, te bu zerreden bile Hak semâ'
eder. Rüzgâr iniltisi, kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hak’tır.”
Nevres
Bey rivâyetiyle:
•
Bir
gün âbdest
almışlardı, kurulanmadılar. Hazret-i Muhammed bâzen böyle yapardı, buyurdular.
•
Kezâ:
[35] Türbede
bir gün sakal-ı
şerif ziyâret edilirken
salât u selâm esnasında
“Medine’ye gidip Muhammed’i toprağın altında aramayınız.” [buyurdular.]
Söğütlü
Halil Bey rivâyetiyle:
•
Bulmalı,
duymalı, doymalı, buyurdular.
•
Yedi
sene gökyüzüne bakmadım.
•
Tenezzül,
ayn-ı terakkidir.
Nevres Bey rivâyetiyle:
•
Kâne’nin
mânâsı “idi”, “oldu” mânâsına değil.
Hoca
Efendimiz rivâyetiyle:
•
Kastamonu’ya
giden divândan birisine, “Şâbân-ı Velî’yi ziyâret et, benden selâm söyle,
redd-i selâm oluncaya kadar ayrılma.” buyururlar. O zât da ziyâret eder ve selâm-ı âlîlerini tebliğ eder. Biraz bekledikten sonra Hazret-i
Şâbân-ı Velî
zuhur ederek “aleyhisselâm”
buyururlar.
Nevres
Bey rivâyetiyle Mehmed Efendimiz
hazretlerinden:
•
Bir gün
Efendi hazretleri “Abdülehad Nuri’ye git, benden selâm
söyle.” buyurdu. Ben de gittim. Türbeye yaklaştığımda türbedâr kapıyı açtı,
bana “Buyurunuz.” dedi. Kendisi girmedi. Ben girip, “Kutbul-vâsılîn
gavsül-vâsilîn birâderiniz Ahmed Amiş Efendi hazretlerinin selâmları var.”
dedim. Onlarda “Aleykümüsselâm ve aleyhisselâm” buyurdular.
Nevres Bey
rivâyetiyle:
•
[36] Bir gün Hazret-i
Ali Efendimiz “Yâ Resûlallâh namaz kılmak istemiyorum ama ezân okunduğu zaman
içim sızlıyor.” buyururlar. “Akibetinin hayr olduğuna alâmettir.” buyurmuşlar.
•
Kezâ:
“ilâh, şâğil mânâsınadır.” buyururlar.
Kütahyalı
Süleyman Bey rivayetiyle:
•
Benim
ihvânınu seven
bendendir.
•
Huzurda Hazret
Kur’ân okurken
iki üç
defa ziyâret
ettim. Kur’ân’ı bitirip kapadıktan sonra “Bu Kur’ân’ın sevâbını sana hediye ettim” buyurdular. Ben sükût ettim.
“Öyle olmaz, üç defa aldım kabûl
ettim, de.”
buyurdular. Ben de üç defâ tekrar ettim.[52]
Hoca Efendimiz hazretlerinin
nutk-ı
âlîleri:
•
Vazifeyi
yaparken “Yâ Rab
sana hizmet ediyorum.” demeli.
Göztepe müezzininin
rivâyetiyle:
•
Beni evlendirdiler.
Gerdeğe koydular. Seccâdede iki rekât namaz kıldım. Baktım cemaatim ayakta duruyor.
Bir mihrâbiyye okudum. Ândan sonra
iki ellerimi ileriye
uzatarak ba*dehû geri uyluklarıma doğru çekerek (Şâbânî tarîkınca kürek çekme zikri denirmiş) kelime-i tevhîd zikrine başladım. Cemaatim de bana uymasın mı?
Nevres Bey rivâyetiyle:
•
[37]
Namazda okunan Kur’ân’ın her harfi için (yahut her kelimesi) yüz
sevap.
Namaz hâricinde abdestli okunan Kur’ân’m her kelimesi için elli sevap, namaz haricinde abdestsiz
okunan Kur’ân’m her kelimesi için yirmi beş sevap verilir, buyurdular.
Hoca Efendimiz rivayetiyle:
•
Bir gün Hazret-i Azizimizi ziyârete gelen bir hanım, Efendimizi
Kur’ân ’ okurken gördüklerinde “Efendim ne zaman gelsem size Kur’ân okur buluyorum.”
demiş. Hazret-i Azizimiz de “Hanım ben başka kitapları da okudum, aradığımı
bunda buldum.” buyururlar.
Hoca Efendimiz’in nutk-ı âlîleri:
•
Evliyâullâhtan bir zât Kur’ân tilâveti yüzünden mazhar-ı velâyet
olmuş, sonra gözlerine âmâ târî olmuş. Ne vakit Kur’ân okurlarsa gözleri
açılır, hitâmında yine kapanırmış.
•
Hacı Necîb Bey huzura ilk girişlerinde “Ne istiyorsun?”
buyururlar. “Duâ istiyorum.,/dedim. “Camiye git yetmiş bin kişi duâ ediyor.”
“Efendim, Bursa’dan Halîl Efendi’den selâm getirdim.” dedim. “Yâ!” buyurdular,
ihvânı sordular. “Zikrediyor musunuz?” buyurdular. Ism-i zâtı telkîn buyurdular.
“Allah, Allah diyorsunuz.” buyurdular. “Orada Hancı İsmail Ağa vardır. Benim
sarhoşum. Ben onun hanında misafir kaldım. Tanıyor musun? “Evet efendim.” “Ona
selâm götür. [38] Tuzcu Hasan Efendi’yi tanıyor musun? Pazar yerinde tuz satar.
O bize durmadan İlâhî okurdu, güzel sesi vardır. Tanıyor musun? Ona da selâm
götür. Ilıcalara giderken yolda kahve satar, iki kolları yok, İbrahim vardır.
Onu da tanır mısın? Ona da selâm götür.” buyurdular.
Nevres Bey rivâyetiyle:
•
Bir gün huzurda bulunuyordum. [Namık] Beyin Vatan [Yahud] Silistre’sinde
askerlerin, Allah muinimiz olsun, sözlerine karşı Abdullah Çavuş’un, Allah’ın
işine karışmayacağız, dediğini arz ettim. Ellerini [v] urarak “Tam söz
budur.” buyurdular.
Şerbetçi Ahmet Efendi birâderimiz rivâyetiyle:
•
Bursa’dan araba ile dönerken arabacı uyumuş, araba da yolun
kenarına gelmiş. Lâkin o uyumamış. Selâmede geldik, buyurdular.
•
Kezâ Bursa’da iki elleri bilekten kesik kahvecilik eden bir
İbrahim Ağa namında bir zât varmış. “Ona gider misin?” buyurdu. “Bak biz
Rumeli’de kahveye üç arkadaş oturup kahve ısmarladık. Diğer bir arkadaş geldiği
zaman ben kahvemi o zâta verirdim. Öyle hoşlanırdı ki, gönlünü alırdım.”
buyurdular.
Nevres
Bey rivâyetiyle:
لكيلا
تأسؤا على ما فاتكم ولا تفرحوا بما آتيكم ٠ [Likeylâ
te’sev alâ mâ fâteküm ve lâ tefrahû bimâ âtîkü] “Elinden [39] bir şey giderse yerinme. Bir şey gelirse sevinme.”[53] buyurdular. Ben de gayr-ı ihtiyârî “Efendim
bu Allah mertebesidir.” dedim. “Evet Allah mertebesidir.” buyurdular. “Bunun birini yaptım, birini yapamadım.” buyurdular.
Lakın hangisini yapamadım, hangisini yaptım buyurduklarını hatırlamıyorum.
Hoca Efendimiz rivâyetiyle Halil Efendi merhumdan:
•
Azizimiz
Sultânımıza bîattan birkaç gün sonra huzûrlarına girdiğimde “Nikâhsızsın,
nikâhın yok.” buyurdular ve bunu bir kaç defâ gidişimde tekrâr buyurdular.
(Biat edemedin.)
Hoca
Efendimiz rivâyetiyle:
•
İlân-ı Meşrûtiyette Mehmed Efendimiz
hazretlerini bir takım kendini
bilmezler rencide ettiklerinden huzura geldiklerinde Aziz Sultân “Cenâb-ı Hak
yerden taşları alır, gökten yağdırır. Nitekim ümem-i sâlifede olmuştur. Ne yapalım Allah فجاسوا خلال الديار وكان ؤعدا مفعولا [ve[fe]câsû hilale’d-diyâri ve kâne va‘den mefûlâ] deyiverdi.[54] “Ne yapalım memleketine git, gel deyinceye
kadar otur” buyurdular. Efendi hazretleri de köylerine giderler. Üç sene kalırlar. Bir gün o
civârda bir tepede bulunurken Azizimiz zuhur eyler, “Gel” diye işaret buyururlar. Hem ân
ben İstanbul’a gidiyorum diye vedâ ederken effâd-ı ailesi gitmemeleri husûsunda
ısrar ederlerse de dinlemezler, İstanbul’a gelirler. Huzûra girdiklerinde “Daha vakit de
vardı, seni benim misâfir
etmekliğim lâzım gelirse de evin müsâadesi olmadığından seni Hasan’a misafir
edeyim.” buyururlar. [40] Orada nasıl geçindin diye sorarlar. “Efendim evvelâ bilezik, küpe gibi zînetleri
sonra bakırları sattık.” deyince,
“Desene Allah’ın keyfini getirdin.” buyurdular.
Yusuf
Bahri Bey
birâderimiz rivâyetiyle:
•
Ulan, karı
dediğin üç şeyle kullanılır: İdâre, müdârâ, dubâra.
Nevres
Bey rivâyetiyle:
•
Hastalandığınız zaman ağır gelmeyecek, yapabilecek bir nezir yapınız. Meselâ “Bu hastalıktan kurtulursam günde iki
rekât namaz kılayım.”
•
Kezâ:
Sizden birisinin hâlini sorarlarsa tek bir iyi hâlini biliyorsanız onu söyleyiniz.
•
Bir yere misâfir gittiğiniz zaman sigara verirlerse içiniz.
Menhiyyâttan bir şey [olursa] ona da bir bahane bulunuz. Haramdır diye
reddetmeyiniz. “Mideme dokunuyor, doktor menetti.” gibi.
•
Keza: Bir kahvede oturursanız yanınıza birisi gelirse kahve
ısmarlayınız. Meyhanede olursa rakı ısmarlayınız, Osmanlılık böyledir.
•
أعوذ بالله من خليل ماكر عينه يراني وقلبه يرعاني ٠ [Eûzü billahi min halîlin mâkirin
aynihî yerânî ve kalbihî yer anî.][55]
Hoca Efendimizden mesmûum olmuştur:
•
Azîz Sultân Ömerü’1-Halvetî hazretleri “Ahmed, bana çarşıdan iki
[41] horoz al gel.” buyurdular. Hazret-i Azîz de birisi iki, diğeri bir kuruşa
iki horoz alıp getirirler. Ömerii’1-Halvetî hazretleri horozların birini bir
eline, diğerini de diğer eline alarak, “Ahmed, bunların hangisi iyi?”
buyururlar. Efendi Hazretleri de “Efendim bunu iki kuruşa, diğerini de bir
kuruşa aldım.” derler. “Ben sana ne soruyorum, sen ne söylüyorsun” buyururlar.
Tekrar “Hangisi iyi, hangisi kötü?” derler. Üçüncüsünde yine Hazret-i Azizimiz
“Efendim ne bilirim, bunu iki kuruşa, bunu bir kuruşa aldım.” buyururlar. Onun
üzerine Hazret-i Ömeru 1-Halvetî kuddise sırruhû tebessüm buyururlar: “Ahmed,
buna kötü, şuna iyi diyeydin seni dergâhtan kovardım.” buyururlar.[56]
Nevres Bey rivâyetiyle:
•
Siz dershâneye girerken ders hazırlamayanız. Kalben talebeye
bîat ediniz, onlar kendilerine lâzım olanı size söyletirler.
•
Kezâ: Karşınızda ders okumak üzere gelenler indallâh sizden
büyüktür.
Hoca Efendimiz rivâyetiyle Mehmed Efendimiz hazretleri:
•
Muazzam meselelerin vücûdunda zuhurundan evvel sohbetini
buyurmazlardı. Bir gün bir mesele zuhur etti. Arz ettiğim zaman “Ha, daha
şöyle olacak, böyle olacak.” diye sohbetini buyurdular.
Nevres Bey rivâyetiyle:
•
[42] Kaç numara verelim diye sorduğun zaman ne derlerse onu
vermeyeceksen sorma, sözün nereden geldiğini bil!
•
Kezâ: Allah’tan gayri bir şey yoktur. Allah’ın aynı da yoktur.
Hoca
Efendimiz:
•
Bazen
huzûra gittiğimizde "Dış kapıyı kapat, iç kapıyı aralık bırak.”
'buyururlardı.
•
Görme
geç, belle geç, durma geç.
•
Keza:
Tırnova’da iken omuzlarında iki kova ile saâdethâneleri ne su getirirlermiş.
Ve Kâmile Hanım’ın bezlerini de bizzat çeşmede yıkarlarmış. Bir gün çeşme
civarında bulunan bir zâta selâm vermişler. O zât işitmemiş, redd-i selâm
etmemiş. “Çeşme taşının bana redd-i selâm ettiğini işittim.” buyurdular. Bunun
üzerine Mehmed Efendimiz “Efendim nasıl oluyor?” diye sorarlar. “Vakti gelince
anlarsın.” buyururlar.
•
Kezâ:
Güvercinler ile örümcekler Allah’ın rahmet askerleridir. Bir çok enbiyâya
hizmet etmişlerdir, buyurdular.
•
Kezâ:
Avni Beyin[57]
bir dayısı vardı. Hafifçe nüzül inmişti. Berây-ı tedâvi [43) İstanbul’a
gelmişti. Bizim de Hazret-i Azize mülâki olduğumuz ilk devredeydi. Kendisini
huzûra götürdük. Biz içeriye girmedik. Hazret, “Sen nerelisin?” buyurdular.
“Mucurluyum.” “Mucur nerededir?” “Efendim Anadolu’da Kırşehir’dedir.” “Buraya
seni kim getirdi? Yoksa kuşlar mı haber verdi? Yapraklarda benim ismimi mi
gördün? Sokaklarda levhada mı yazdı gördün?” buyurdular.
•
Kezâ:
Mehmed Efendimiz hazretleri “Niye niye?” buyurmuşlar ki “Ulan her gelen beni
senin gibi anlasa yakamı paçamı yutarlar.”
•
Kezâ:
Bir gün araba getir, buyurdular. Arabayı getirdim. Baktım aranıyorlar.
“Efendim ne arıyorsunuz?” “Ulan, Cici, araba parası koymamış.” İçimden “Efendim
hâlikıyet yok mu? Yarat!” diye yüklendim. O esnâda minderin altını kaldırıp iki
çâryek çıkardılar. “Hâ ulan, burada imiş.” buyurdular.
•
Kezâ:
Vekil, vekil. Dünyâ, âhirette senden ayrı değilim. Beni meydana sen çıkardın.
Hoca
Efendi hazretleri:
•
Çerkeşî
Mustafa Efendi azizimiz divânından bir zât Yozgat vâlisi imiş. Hasta olmuş,
İstanbul’dan doktor celbetmiş. Kendisini ba’de’l-muâyene [44] Çerkeş’te şeyhim
vardır. Onu da görüp tedâvi et, diye Çerkeş’e gönderir. Doktor
saâdethânelerine mürâcaat eder. Haremde, derler. Ertesi günü ziyâretlerine
gider. Valinin selâmını ve kendisine verdiği emri arzeder.
“Yâ doktor, bu akşam bizim hastalıkla hasbihâl ettik, bana dedi
ki ‘Biz seninle anlaştık, bu vücûda zararım yok, şimdi beni vücûddan atarlarsa
yeni gelecek zarar verir’ dedi. Mâmâfih görüştüğümüze memnun oldum.”
buyurdular.
•
Keza: İrşâd, neş’e-i
Muhammediyye
ile olur. O da şimdi Halvetîlerde vardır. Biraz da Kâdirîlerde vardır,
buyurdular.[58]
Nevres
Bey:
•
“Sadık’a[59]
mektup yaz. Yanma gelenlerin kimine cehren, kimine kalben benden selâm
söylesin. Kalben selâm verdiklerinde, ‘ve aleykümüsselâm’ diyene rast gelir.” buyurdular.
Nevres Bey:
Hazret-i
Peygamber
buyurmuşlar: “Bir gün Hazret-i Adem Mûsâ’ya temessül etmiş. Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Adem’e أنت
آدم الذي
أخرجتك من
الجنة [Ente Adem ellezî ehracetek hatîetek mine’l-cenneti][60]
buyurmuş. Hazret-i Âdem de Hazret-i Mûsâ’ya cevâben أنت موسى الذي اصطفك الله بالرسالة وبكلامه ثم بعد تلومني وجه آدم موسى وجه آدم موسى وجه آدم موسى [Ente Mûsâ ellezî ıstafâke
Allâhu bi’r-risâleti ve bi-kelâmihi sümme ba'de telûmunî vechi Âdem Mûsâ vechi
Âdem Mûsâ vechi Âdem Mûsâ.][61]
buyurmuş.
Nevres
Bey:
•
(45] Hayyâles-salâh müminleri salâta, hayyale’l-felâh
münkirleri felâha
dâvettir.
Nevres
Bey:
•
Bir gün ashâb-ı kirâm ile Resûl Efendimiz hazretleri sohbet
buyururlarken birisinin gelmekte olduğunu görerek “Dünyânın en şerîr adamı
geliyor.” buyururlar. Geldikten sonra ridâ-yı saâdetlerini adamın altına
yayıp oturturlar. Kalkıp gittikten sonra sahâbe-i kirâm “Yâ Resûlallâlı böyle
buyurdunuz, sonra da bu ikramı yaptınız?!” deyince Hazreti Resûl Efendimiz
sallallâhu teâla aleyhi ve sellem “O kavminin ulusudur. Ululuk Hak’tan
atâdır. Ânı istihfaf etmek hatâdır.” buyururlar.
Nevres
Bey:
•
Bir gün sahâbe-i kiram huzûr-ı
Hazret-i Resul
aleyhisselâmda iken ashâbdan
bir zât gelip Hazret-i Resûl sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz’e
sarılır. Huzurda bulunan ashâb
bunu terk-i edebe
hamlederler.
O
zât gittikten sonra Hazret-i Resûl Efendimiz الأدب ترك الأدب عند أهل الأدب [el-Edeb, terku’I-edeb inde ehli’l-edeb.][62]
buyururlar.
Nevres
Bey:
•
Bir
gün huzûrlarından çıkarken elimle mumu söndürüyordum. “Öyle yapma, ‘hû’ diye üfleyerek söndür.”
buyurdular.
Nevres
Bey:
•
[46] Bir gün
ashâbdan
birisi “Yâ Resûlallâh, ben falân zâtın yanında çalışıyorum. Yevmiye bana beş kuruş veriyor,
yetişmiyor.” derler. Hazret-i Resûl Efendimiz de, “Dört kuruşa çalış”
buyururlar. Bir
müddet devâm ettikten sonra
gelip, “Yâ
Resûlallâh yine yetişmiyor.”
der. Hazret-i
Resûl Efendimiz, “Üç
kuruşa çalış.” buyurur. Bu sefer para artmaya başlar. Sebebini istîzâhta Hazret-i Resûl
Efendimiz, “Paraya göre iş görmüyordun, fazlası helâl olmuyordu.”
buyururlar.
Hoca Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:
•
Mehmed
Efendimiz hazretleri, “Efendim, Sadık Bey’e mürâcat ile bir iş istemek
arzusundayım.” diye istîzâhta bulunurlar. Hazret-i Azizimiz kuddise sırruhû,
“Gücenmeyeceğine emîn isen müracaat et.” buyururlar.
Necib
Bey rivâyetiyle:
•
Bir
kaç zaman huzûrlarına girdiğimde “Niye geldin?” buyururlar. Ben de, “Cemâl-i bâ-kemâlinizi görmeye geldim.”
dedim. “Ha, sen onu göremezsin, lahm, sahm görürsün. ‘Efendim’e geldim’ de, sana yeter.” buyurdular.
•
Necib
Bey’in kardeşi Doktor Talat Bey’e, “Cemil Bey’e benden selâm söyle.” buyurmuşlar. Akabinde “Şeyhin mi selâm söyledi, şeyhim mi
selâm söyledi diyeceksin?” diye sormuşlar. Talat Bey de,
“Şeyhim!” cevâbım vermiş ve “Güzel etmiş.”
Hoca
Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:
•
[47]
Efendi hazretleri buyurdular ki: Bir gün Hazret-i Azizimizin huzûr-ı saâdederinde iken “Ulan, nasıl
iyi idâre, nasıl iyi idâre ediyor mu?” Ben de, “Evet Efendim.” “Mesûl müyüm?” “Hayır
Efendim.” “Mesûl olmadığımı nasıl anladın?”
“Efendim ilhâm-ı zâti ile hareket
ediyorsunuz.” “Ha, ilhâm-ı zâtiyede havâtır olmaz.” buyurdular. ,
Hoca Efendimiz hazretleri rivayetiyle:
•
Efendimiz hazretleri buyururlar ki: Bir gün huzura girdim,
baktım Efendi hazretleri gitmek arzu buyuruyorlar, içimden feryâd ettim, “Aman
Efendim, aman Efendim!” O zaman, “Ulan! Tecellî-i kemâldeyim, makâm-ı
müntehideyim. Bu akşam baktım Hacı Ahmed ikileşmiş. Birini yükün önünde gördüm.
Artık bana gitmek lâzım geldi. Elemlenme! Mahcûb değilsin, muhtâç değilsin,
hocan yok ne elemleniyorsun?” buyurdular.
•
Hazret-i Azizimiz âlem-i cemâle intikâlleri yaklaştığı
zamanlarda bir kaç defâ “Nefesimi içeri alacağım, dışarı vermeyeceğim.”
buyurmuşlar.
Hoca Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:
•
Azizimiz Efendimiz buyurdular: Bir gün huzûrda ihvanla birlikte
bulunuyorduk. îhvândan birine, “Sen benim hocamsın.” birine de “Sen benim
fakîrimsin.” Fakir hakkında da, “Bu benim kıtmîrimdir.” buyurdular. O zaman
hemen kalkıp sarıldım.
•
Bektâşî şeyhlerinden birisi dervişleriyle beraber Fırat
kenarında balık tutup [48] kızartıp yerlerken dervişin gönlüne “Efendim
teşrîf-i bekâ buyururlarsa yerine kim gelir?” diye bir hâtıra gelir. Hazret,
“Sana bu vak’ayı kim haber verdiyse ona yapış.” buyurur. Aradan seneler geçer.
Hammamî hazretleri ihvân ile Çamlıca taraflarında bir tenezzüh buyurarark
ba'de’ttaâm zikir ederek hitâmında o civârda bulunan mezkûr Bektâşî fakirini
yanlarına çağırarak, “Fırat kenarında filân zamanda yediğiniz balıkda yanınızda
bulunan fakir değil mi idi?” diye kulağına söyleyince derhal ayaklarına
kapanıp bende olmuştur.
Hoca Efendimiz hazretleri:
•
Suret, insanın anasını koşalar,[63]
buyururlardı.
•
Kezâ: Diğer sahâbe-i kirâm ta’lîm ve terbiye ile Hazret-i Resul
Efendimizi anladılar. Hazret-i Ali aynaya baktı, kendini gördü, buyurdular. Bir
hadîste Resul ullâh Efendimiz buyurdular ki: “Biz Hazret-i Ali ile bir
vücûdduk. Bu âleme geldik, baş ayrıldı.”
•
Kezâ: Hoca Hüsnü Efendi huzûra girdiğinde Azizimiz Efendimiz
“Adın ne?” buyururlar. Hoca Hüsnü Efendimiz de “Hangi adımı soruyorsun?” der.
“Senin kaç adın var?” buyurdular. Mumâ ileyh de, “Bir anamın, bir babamın
koyduğu ad var. Bir de hakikat adım var.” deyince, “Öyle ise
[İnehû min Süleyman70 ve innehû
bismillâhirrahmânirrahîm], âyetine bir mânâ ver.”[64] O da bir mânâ
verir. Efendimiz, “E sen buna mânâ veremedin. Öyle ise hakikat ismini de
bilemezsin.” buyururlar.[65]
Hacı
Necîb Bey rivâyetiyle:
•
Cihangirli
Hasan Efendi anlattılar: “Bir gün huzura girdim. Abdülkâdir Belhî Efendi
hazretleri de huzûrda idiler. Fakiri göstererek “Bu bizim ihvânımızdır. Bak
omuzu toz olmuş silkiverin.” Abdülkâdir hazretleri de silkeler. Sonra
Abdülkâdir hazretlerine “İsminiz nedir?” diye sordular. “Abdülkâdir” cevabını
alınca “A be benim ismim de Abdullah’tır.” buyurdular.
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
“Kuşadalı
Efendimiz ihvânla lâtifeyi severlerdi ve bana benzerlerdi.” buyurarak,
ellerini göğüslerine götürerek “Kuş baba, kuş baba!” buyururlardı.
•
[Kezâ]
[66] Kuşadalı Efendimiz Beypazarlı Ali Efendimiz
hazretlerine devâm ederken medresede ara sıra zikrederlermiş. Talebe bundan
müşteki olarak bir gün odada bulunmadıkları bir sırada eşyâlarını, kitaplarını
dışarı atmışlar. Kuşadalı Efendimiz avdetlerinde bu hâli görünce hiçbir şey
söylememişler. Doğruca Hazret’in huzûrlarına gitmişler. “Âh İbrahim ne olurdu
ağzım açıp iki lakırdı söyleye idin. Git gör eşyalarını atanların ikisi de
ölüyorlar.” buyurmuşlar.
•
Kezâ:
Bir kaç defâ tesâdüf ettim. Kuşadalı Efendimizden bahs buyururken “Kuş Baba
derler ve bensiz sayha ederlerdi.”
Nevres
Bey:
•
Namaz
kıldıktan sonra seccâdeyi kaldırmayınız. Gelecek namazı kılıncaya kadar
kılınmış gibi sevap yazarlar.
•
Kezâ:
Bir yere girdiğiniz zaman kapıyı nasıl bulursanız öyle bırakınız.
•
Kezâ:
La ilahe illallah’ Allah, şâğil mânâsınadır, buyurdular.
Göztepe
[li] müezzin Mehmed Efendi rivâyetiyle:
•
Bir
gün Sâmi Bey [67] ile birlikte huzûr-ı Hazret-i Azîz’de idik.
Buyurdular ki:
“Bir Bektaşî fakiri Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçmek üzere kayığa biner. Giderken
kayıkçıya ‘Şu karşıki saray kimin?’[68]
diye sorar. O da ‘Padişahın der. ‘Öteki?’ ‘O da onun.’ ‘Daha öteki?’ ‘O da
onun.’ ‘Ya en öteki?’ ‘O da onun’ deyince, o gün aldığı yeni çorapları çıkarıp
‘Bunları da ona ver’ diye denize atar.” buyurdular.
•
Keza: Ben size şimdi lâ ilâhe illallâhın Türkçesini
söyleyeceğim. Yoktur, vardır, (51] yoktur vardır, yoktur vardır, yoktur vardır,
öyle de anla be!
Hoca Efendimiz hazretleri:
•
Bir gün Mecdî Efendi huzurda iken Efendi hazretleri, “Ben
Allahım, ben Allahım, ben Allahım.” buyurarak Mecdî Efendi’ye, “Ben Allahım, demekle
insan Allah olur mu?” buyurmuş.
•
Müşarun ileyh hazretleri: Bir yerde gördüm. Varlıktan yokluğa
düşmüş olanlardan birisine muavenet etmek isterseniz kût-ı yevmiyye muavenetinde
bulununuz.
•
Keza: Bir gün Mecdî Efendi’ye rast geldim. “Efendi hazretleri
harb olacak mı?” dedim. “Sulh istiyorum, harb olmayacak, sen de duâ et.” dedi.
Ben de “Biz murâd-ı Muhammedîye (salla'llâhu aleyhi ve sellem) tâbiiz. Harb ve
sulhten hangisi saltanât-ı Muhammediyyenin zuhurunu mûcib ise ona tâbiiz.”
dedim.
Keza: Efendi hazretleri buyurur ki:
•
Bir gün Hazrec-i Azîz, “Abdülhamid Medine’ye, ben de yavaş
yavaş.” buyurdular.
•
Mehmed Efendi hazretleri Hoca Efendimiz’e buyurmuşlar: “Abdülhamid
imâmeyn mertebesine çıkmıştır.”
•
Hazret-i Azîz bir gün buyurdular ki: “Allah tecellîsini
tekrar etmez, o geçti.” (Mehmed Efendimiz Hazretleri kalben Abdülhamid’in
tekrar saltanata gelmesi için [52] temenniyâtta bulundukları zaman
buyurmuşlar.)
Hoca Efendimiz hazretleri:
•
Mehmed Efendi hazretleri bir gün buyurdular ki: Huzurdaydım.
Diğer bir zât da vardı. Hazret-i Azîz o zâta bakarak ve fakiri göstererek “Ben
dünyâyı bunun omuzlarına verdim. Veririm ya, bana kim karışır?” buyurdular.
Ben de “Kimse karışamaz.” dedim.
•
Efendi hazretleri, “Vekil, vekil, bir dünyâda, bir âhirette
senden ayrı değilim. Beni meydana sen çıkardın.” buyurdular.
Hoca
Efendi hazretleri:
•
Ömerü’l-Halvetî
hazretleri bir gün, “Ahmed! Sen çok ricale mülâki olur’sun. Onlarda benim
mesleğimi ara, meşrebimi arama.” buyurdular.
•
Keza:
“Allah benimle kediyle oynadığı gibi oynar.” buyurdular.
•
Keza:
Esmâ-i ilâhiyye, zât-ı ilâhiyyenin libâsıdır. Her an bir libâs ile zuhur eder.
Onun hükmü bitince diğer bir isimle telebbüs eder.
•
Kezâ:
Efendi hazretleri buyurdular ki: Bir gün huzurda idim. Hazret-i Aziz şöyle
buyurdular: “Allah bu dünyâda esmâ ile tecellî buyurur. Hangi esmâ ile zuhur
ederse (53)[69]
diğerleri ona tâbi' olur.” “Efendim şimdi Mani' ismi ile mi mütecellî?” dedim.
“Evet” buyurdular. “Efendim, ya Rahmân, Rahîm isimleri var.” “Ha ulan, onlar
esmâ-i Muhammediyyedendir. Onunla zuhur edince tadından yenmez.” buyurdular.
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
[70] ولسوف يعليك ربك فترضى [Ve-lesevfe
yu‘tike Rabbüke fe-terdâ]; taa râzı oluncaya kadar vereceğim.” iltifatında
dedim ki, “Yâ Rab, bir vücûd bul da onu râzı et.” buyurdular.
•
Kezâ:
Şeyhim beni demirci dükkânına götürdü. Kızgın demiri örse koyduktan sonra beş
altı çekici aynı noktaya düştüğünü göstererek “İşte Ahmed sülûkün böyle
olacak.” buyurdular.
•
Hoca
Efendimiz hazretleri bizzât, “Bâzı zevât Hazret-i Ali Efendimiz’den Hazret-i
Resûlullâh Efendimiz’e sallallâhu aleyhi ve alâ âlihi şikâyet ettiklerinde
“Ondan bana şikâyette bulunmayınız,[71]
innehû mahsûsun fi zâtillâhi Teâlâ”[72]
buyurdular.
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
Hazret-i
Azizimiz bir gün sağ ellerinin parmaklarının uçlarıyla mübarek vücûdlarına
vurarak, “Bâzıları gelip buna saplanırlar.” buyurdular.
•
Kezâ:
Medine’de minber ile mihrap arasında teveccüh buyurup Hazret-i Peygamber zuhûr
buyururlar ve bâzı iltifadarda bulunurlar. Hazret-i Azizimiz de kendilerinden
üç şey suâl buyururlar. Birisi ‘İsâmu’l[?] Karanî ile mülâkatlarıdır.
Hakikatinden suâl buyurmuşlar, “O benim, velâyet-i âmmeye kadh getirmezler.”
buyurdular.
•
Kezâ:
Nazif Efendiye “Ben yalanda gideceğim, cenâzeme gelme. Sen tahammül edemezsin.” buyurmuşlar.
•
Kezâ:
Avni Bey’in kardeşi
Abdullah İstanbul’da askerlik ediyordu. Bir gün . Mehmed Efendi hazretleri havaların
sıcak olması münasebetiyle ‘Abdullah bir kaç gün geceleri sen türbede yatar
mısın?” buyurdular. Abdullah da “Yatarım.” buyurdu ve sonra fakire hitaben
“Hoca yirmi gün burada terledi. Azrail’e can vermesin.” buyurdular. Ne lütuf!
Lütuf ve keremleri cümlemizin üzerine dâimâ tecellî
buyursun.
Hoca Efendimiz
hazretleri:
•
Bir gün huzurda bulunurken kendimi zabt
edemeyerek sarıldım. Bir müddet
sonra kendime
gelip kapıdan
çıkarken, “Çapkın” der, “Senin[73]
için bir
enfiye çekeyim.” buyurarak
parmaklarıyla enfiye alıp öyle bir nazar
buyurdular ki kendimi kaybedip huzurda bulunan ihvandan Feyzi Bey koluma girip
beni Karakulak Hanı’na getirmiş.
•
Kezâ:
Kuşadalı Efedimiz, Beypazârî Ali Efendimize hizmetleri esnasında bir gün kahve
ocağında yemek yerken “İbrâhîm!” diye Ali Efendimiz
seslenmiş.
Hemen lokmalarını yutarak koşmuşlar.
“İbrâhîm yemek mi yiyordun, tevekkeli değil benim de ağzımdan[74]
[55] iki lokma
geçiyordu. İki vücûd bir oldu. Artık burada durma[n?] olmaz. Şimdi iskeleye
inip nereye vapur
gidiyorsa binip gideceksin.” buyurmuşlar.
Müşârun ileyh
de boyun eğerek Mısır’a hareket eden vapura binip Mısır’a gitmişler. Sonra
Beypazârî Ali Efendimiz hazretlerinin teşrîf-i beka buyurdukları gün İstanbul’a
gelerek namazına yetişmişler. Cenâb-ı Hak sırlarından ben fakiri de müstefid
buyurarak huzura lâyık bendeleri zümresine idhâl buyurmalarını Hazret-i Fahr-i
âlem ve
Hazret-i ve Aliyy-i [.?.]
ekrem ve
cümle ehl-i beyt ve enbiyâ ve pîrân-ı uzmânuz hazerâtı hürmetine
tazarru' eylerim.
•
Kezâ: Bir gün bayram ziyâretine gittik. Yarım saat kadar sohbet buyurdular. Sonra
kalkıp mübârek
parmaklarıyla oynar gibi neşelendiler. “Ben neşeleneyim ki âlem de neşelensin.”
buyurdular.
Kezâ:
Mehmed Efendimiz buyurdular ki:
•
Köpekleri
topladıkları zaman Azîzimiz’e arz ettim. “Ulan, Allah yerden taşları alır,
insanların üzerine yağdırır. Allah insanlara gelecek belâyı bunlara yükletti,
sus!” buyurdular.
•
Osman Efendi
(Merhum
Erzincanlı Tevfik Bey’in arkadaşı) medresede okurken Hazret-i Azizimizi
ziyârete gider. Kendisine, “Sen medresede
okuyorsun. Tahsilini bitir, buraya öyle gel. Yalnız sana bir ders vereyim.
Kimseyi [56] incitme. Avcılıkla uçan kuşlara bile dokunma.” buyurmuşlar.
Nevres.Bey
rivayetiyle:
•
Lüzum
hâsıl olup da hareminizle ayrılırsanız diğer bir ere varıncaya kadar, ere
vardıktan sonra sizdeki rahatı bulamazsa onun kadar rahat ettirecek derecede
yardım etmeye mecbursunuz.
İhvandan
Eşref Efendi rivâyetiyle:
•
Bendendirler
halka ne karışırlar; halktandırlar, bana ne gelirler? Götürürler, getirirler;
götürürler, getirirler; götürürler, getirmezler.
Hoca Efendimiz
rivâyetiyle:
•
Sen
mi Salih Baba mı döğdü? Sen mi Salih Baba mı döğdü?
Hoca Efendimiz
rivâyetiyle:
•
Bu
neş’e-i Muhammediyye bir zamanlar Arabistan’da çalkandı. Nihayet meczûbluğa
müncer oldu. İran’a intikâl etti. Orada da ilhâda müncer oldu. Türkistan’a
intikâl etti. Orada da mütearrıza müncer olarak yine Arabistan’a intikâl
edecektir.
•
Benim
sükûtumdan anlamayan, kelâmımdan bir şey anlamaz.
•
Kezâ:
“Olmuş olmuştur, olacak da olmuştur. Olacak bir şey yoktur.” buyururlardı.
Hoca Efendimiz
hazretleri:
•
[57]
Mehmed Efendimiz buyurdular: Bir gün huzurda iken gönlümden, “Efendim fakirde
keşf u kerâmet olsa...” gibi gönlümden geçiriyorum. “Ulan! Keşf meşf ne
yapacaksın, sen bana bak, ben sana baltayım. Bu sana yetişmez mi?” buyurdular.
Nevres Bey
rivâyetiyle:
•
Birgün
huzurda bir kaç ihvânla, Ali, Asım bulunuyorduk. Hazret-i Aziz sohbet
buyuruyorlardı. Çocuk geldi. İleriye doğru giderek yüksek sesle Kur’ân okumaya
başladı. Hazret sohbeti kestiler. Çocuk Kur’ân’ı bitirdi. Giderken, “Gel,
şuraya oturup bana İlâhî oku.” buyurdular. Çocuk İlâhîyi okumaya başladı.
Hazret cezbelenip avuçlarının içini çocuğa öptürerek bir de tokat atar gibi
iltifat buyurarak, “Haydi git.” buyurdular.
Hoca Efendimiz
rivâyetiyle: Mehmed Efendimiz hazretleri buyurdular:
•
Birgün
huzûrda bulunuyorum. Bir çocuk Kur’ân okuyorlardı. Diğer birisi geldi,
câmekânın kapısını açık bırakarak türbeye girdi. Ba'de’z-ziyâre yine kapıyı açık bırakıp gitti. Çocuk kalkıp, o adamın hareketine kızar gibi yaparak kapıyı kapadı. Hazret-i Aziz, “Şu adamın istîdâtsızlığına ve
şu çocuğun istidadına bak!” buyurdular.
Nevres Bey
rivayetiyle:
•
[58]
Şemseddîn’i göndermezdim ama Muhammed aleyhissalâtü vesselam istedi, gönderdim.
Tunuslu
Hasan Efendi merhûm
rivâyetiyle:
•
“Nâsıruddîn
Şâh imânını kurtararak gitmiştir.
Çünkü Şemseddîn’i severdi. Bizi sevenleri seven
imânını kurtarmadan âhirete gitmez.” buyurdular. O zaman Tunuslu Hasan Efendi, “Ya seni seven?” deyince, yüzlerine elleriyle berây-ı iltifat
[v]urarak, “Sus, oraya laf yok!” buyurdular.
Beykozlu Ali Bey
rivâyetiyle:
•
Amcam
Miralay Hasan Beyi maiyetindeki kaymakam Sâlih Bey jurnal eder. Amcam da
teessüründen felce uğradı. Hazret-i Azizimize teşriflerini ricâ ederek
fakîrhâneye getirdim. Evde diğer bir odada Hasan
Bey’in kızı son nefesinde yatıyordu. Hasan Bey’in
odasına girdiler
ve secdeye kapanarak biraz durduktan sonra “Hastayı yukarı kaldırın.” buyurarak diğer hastanın odasını teşrif buyurdular. (Halbuki biz kendilerine ondan
hiç bahsetmemiştik.) Ve kızcağıza,
“Bana pelte yapacak mısın?” “Evet Efendim.” “Kendi elin ile getirecek misin?”
“Evet Efendim.” “Ben börek de isterim.” “Peki Efendim.” Efendi hazretleri
teşrif buyurdular. Komşumuzda bulunan bir kız çocuğu vefât etti. Bizim
kızcağız kurtuldu. Jurnal eden Sâlih Bey kapırun önünden geçerken orada bulunan
[59] Hasan Bey’in çavuşuna “Nasıl oldu?” diye sorar. Çavuş da “Elhamdülillâh
iyileşti.” der. “Bekle, onun
müddeti kırk gündür. Kırk gün sonra
ölür” der. Lâkin üç gün geçmeden kendisi öldü,
gitti.
Nevres Bey
rivâyetiyle:
•
“Yaptığınız
kabahati kimseye söylemeyin, hüküm giyer. Çünkü şâhit oluyor.” buyururlar.
Hoca Efendimiz
hazretleri imâm Ziyâ Efendi’den:
•
Bir
gün huzurda idim. “Saatin var mı?” buyurdular. Ben de, “Var efendim.” dedim.
“İşliyor mu?” buyurdular. “Evet efendim.” dedim. “Şimdi buraya bir bahriyeli geldi. Saati işlemiyormuş. Saatini işlettim. Ayaklarını
omzuna aldı, gitti.” buyurdular.
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
Efendi
Hazretleri buyurdu ki, “Tevekkül bâbında durmazlarsa biraz şey verip savarlar.”
Hoca
Efendimiz hazretleri bizzat:
•
Onların
kabûlü her şeyden âlâdır. Asıl bahtiyârlık odur.[75]
•
Kezâ:
Efendi Hazretleri bir gün Yakacık’a giderken birdenbire cezbelenip “Bizim ihvan
bahtiyârdır. O bahtiyârlığı zuhûrunda görürler.” buyurdular.
Göztepe
müezzini rivâyedyle:
•
[60]
Çan, kampana sesini işittiğiniz zaman “Rabbenâ la tüziğ kulûbiinâ ba’de iz
hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmetin inneke ente’l-vehhab”[76]
deyiniz.
•
Kezâ:
Karşınıza bir imam [adam] geldiği zaman yüzünü gördüğünüzde hakkı hatırlatıp
zikrettiriyorsa o mümindir.
Hoca
Efendimiz Hazretleri:
•
“
Bursalı İsmâîl Hakkı hazretleri Allah ile çok uğraşa. Nihayet قل كل من عند الله [Kul
küllün min indillah] dedi, işin içinden çıktı.”[77] buyurdular.
•
Kezâ:
İbrâhîm aleyhisselâm ile müşerref olduğumda uzun zaman yaşayacağımı tebşir
buyurdular.
•
Kezâ:
Bir gün Süreyyâ Bey ile Mehmed Efendimiz hazretleri huzurda bulunurken Efendi hazretleri,
Hazret-i Azizin sohbetinden cezbelenmişler. Süreyyâ Bey bir iki defâ Efendi hazretlerinin
yüzlerine mu'terizâne bakmış. Hazret-i Aziz, “Ne bakıp durursun? Onun
velayetinin nübüvveti zuhûr edecek, vücûd-ı mudak olacak, onu kimse
anlamayacak.” buyurmuşlar.
•
Kezâ:
Efendi hazretlerinin köylerinin civârında Balımcık Sultan nâmında bir zât
yatarmış. Bir harb vukuunda eli kılıçlı olarak görülürmüş ve türbesinde
bulunan ibrik akşamdan doldurulur, sabahleyin boş bulunurmuş. Hazret-i Azîz’e
arz etmiş. “Dur bakalım ulan!” buyurmuşlar. (61] İki mübârek parmaklarıyla iki
kaşlarının arasını tutarak bir lahza tevakkuftan sonra, “Ha ulan, büyük zât
mısın?” buyurdular.
Nevres
Bey rivâyedyle:
•
[Eğer
senin sırrında işret etmek yoksa kimse senin yanında işret edemez, buyurdular.][78]
Nevres Bey rivâyetiyle:
•
Yaptığınız
kabahati kimseye söylemeyin, vücûd giyer, mesul olursunuz.
•
Kezâ:
Ben gençliğimde mutaassıbtım. Lisân okuyanlara îtirâz ederdim. Şeyhim bir gün
buyurdu ki: “Ahmed, bir İngiliz, bir Fransız, bir Rus geldiler. Fâtiha-i
şerîfeyi kendi lisânlarında okursan müslüman olacaklar.” buyurdu. Ben de
durdum kaldım.
•
Kezâ:
Vazifeniz başında benden selâm getirip de bir şey
teklif edilirse yapmayınız.
Miralay Hilmi Bey
[79] rivâyetiyle:
•
Hazret-i
Azizi ilk ziyâretimde “Bu milletin hali ne olacak?” diye
sordum. “Gavurlar girer, yine çıkar. Allah dinini hıfz eder.” buyurdular.’5
Kezâ, üçüncü defâ ziyârederine gittiğimde kalbimden “Bir mürşid-i kâmil istiyorum
beni kabûl et.” diyordum. “Sen mürşid istiyorsun, ben de seni kabul [62) ettim.
Şimdi ayaklarını omuzlarına dür, git!” buyurdular.
Hoca Efendimiz
hazretleri:
•
Hazret-i Azizimiz Efendimiz su
içerken sudaki
tecellî-i hakkîye işâreten “Sana
çok şükür.” buyuruyorlardı.
•
Kezâ:
Bir gün [Mehmed][80]
Efendi hazretleri huzûr-ı Hazret-i Azîz’de cünbüşleşirken Cici Sultan içeri
girmiş, “A ayol! Ne oluyorsunuz?” demiş. Hazret-i Azizimiz de “Ha, biz vekil
ile görüşürken dünyâ ve âhireti unuturuz.” buyurmuşlar.
•
Kezâ:
Şeyhim bana buyurdular ki: “Ahmed, sen huzûrdasın, diz otur.” buyurdular.
Nusret Hanım rivâyetiyle:
•
Hazret-i Hatice (radiya'llahü
anh) vâlidemizin
vefâtı sırasında Hazret-i Resûlullâh Efendimiz, “Yâ Hatice! Ortağın olan Hazret-i
Meryem’e benden selâm söyle.” [buyurdular.]
Hoca
Efendimiz Hazretleri:
•
Dâmâd-ı
âlîleri Hasan Efendi hazretlerine: “Hasan [Ha sen]! Ha ben!” buyururlarmış. Bir
gün de “Mürşid değildir, mürşid muavinidir.” buyurdular.
•
Kezâ:
Dâmâdı Hasan Efendi hazretleri cem‘iyyete nâil olmuşlar, tenezzül etmemişler.
•
Kezâ:
[63] Bir gün Mehmed Efendi’ye “Bana satılsa idin daha iyi olurdu. Ama Halil’e
sarıldın. Benden Halil’e, Halil’den sana.” buyurmuşlar.
•
Kezâ:
Aziz Sultan, Efendi hazretlerine “Bana kavuştuğunla şükrediyor musun?”
buyurdular. “Ederim Efendim.” “Bana kavuşmasaydın senin hâlin ne olurdu?”
Nevres
Beyefendi:
•
Hazret-i
Ali aleyhisselâm Efendimiz Hazret-i Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem
Efendimize “Yâ Resûlallâh, namaz kılmak istemiyorum. Ama ezân okunduğu zaman
içim sızlıyor.” buyurur. Hazret-i Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz
de, “Akıbetin hayır olduğuna işarettir.” buyurdular.
Göztepe
[li] müezzin efendi rivâyetiyle:
•
Hareket-i
arzdan bir kaç gün sonra huzura gittiğimizde, “Ananız sizi beşiğinde salladı
mı?” buyurdular.
Nusret
Hanım rivâyetiyle:
•
Efendi
Hazretleri bir gün Hazret-i Azizimiz sultânımız efendimize: “Efendim, sizin
karşınıza günde bu kadar zevât gelir. Onların ne ahlâkta, ne halde olduğunu
nasıl anlarsınız?” Gülmüşler de “Onlar kendilerini sana anlatırlar.” buyurur.
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
Bir
gün cünüb olarak huzûr-ı Hazret-i Aziz’e giden divândan biri derûnî ızdırâbâtta
iken Hazret-i Azizimiz “Ulan, senin cenâbetliğini [64] bir kova su paklar.
Benim cenâbediğimi yedi deryâ paklamaz.” buyururlar.
•
Hoca
Efendimiz hazretleri bizzât, “Sen verdin, biz yedik. Vermesen ne yerdik?!”
Hoca
Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:
•
Bir
gün üç ihvân de şeyhimin huzurunda iken Emrullâlı Efendi’ye “O benim hocam.”
diğerine, “Bu benim fakirim.” buyururlar. Ben de, acaba bana ne buyuracaklar
diye muzdarib iken, “Bu da benim kıtmîrimdir.” buyurduklarında pek memnun
oldum.
•
“Vuslat-ı
hakîkiyye olmadan
evvel Azizimiz sultânımız dört defâ kendilerini envâr-ı Ahmedîleriyle bana
gösterdiler.”
Eşref Efendi
rivayetiyle:
•
Mustafa
Efendi bir
gün huzurda iken Hazret-i
Azîzimiz’e, “Efendim, vücûdca biraz hoşsunuz galiba?” demiş. Hazret-i Azizimiz
de “Mustafa sen Allah’ın işine karışma.” buyururlar.
•
Kezâ: Bir gün Firuzağah Hasan Efendi ile huzurda iken Hazret-i
Aziz, “Hasan Efendi ne semtte oturuyorsunuz, cami yakın mı?” buyururlar. Hasan Efendi, “Efendim, her yer câmi değil mi?” dedi. Hazret, bendelerine bakarak, “Çocuklar
lafını öğrendi.” buyururlar.
•
Kezâ:
[65] Bir gün Firuzağalı Hasan Efendi diğer iki ihvânla huzûrda iken kapı
açılır. İçeri bir
hamal girip, “Baş türbedâr
burada mıdır?” der. Hazret de, “Baş yok, kıç buradadır.” buyururlar. “Ne
istiyorsun?” “Efendim su getirdim, nereye koyayım?” Onun üzerine Hasan
Efendi’ye “Hasan bunu eve götürüver.”
Hasan Efendi
fıçıyı kendi götürmek ister. Hamal vermez. Eve gelip de fıçıyı indirince Hasan
Efendi hemen arkalığı kapıp “Benim de
hizmetim olsun.” der, fıçıyı arkasında
taşır. Dönüşte
hamal, “Bu zât sizin
nenizdir?” Hasan Efendi de, “Bizim Efendimiz, huzurlarında mütena'im oluruz.”
der. “Acaba ben de gelsem, kabûl eder mi? der. “Evet.” der. Hamal türbeye
gelince, “Ben bir abdest alayım.” der. Hasan Efendi huzûra girer. “Hasan,
hamaldan hoşlandın mı? Ayartalım mı?” buyurur. Hamal gelip de mübârek ellerini öpünce elinden
tutup huzurlarında oturturlar. “Ben ne dersem sen de onu söyle.” buyururlar. [Nasara/yardım etti]” buyurur. Hamal da “Nasara”;
“[Celese/oturdu]” “Celese”; “[Feteha/açtı]” “Feteha”, buyurduktan sonra bir nazar buyururlar. Hamal,
“Allah” deyip mağşî aleyh olur. Biraz
sonra hamal sahve gelince “Ben
seni severim, sen de beni sever misin?”
buyururlar. Hamal da, “Severim
efendim.” der. “Sen ara
sıra [66] buraya gel.” buyururlar. Ala ay sonra da işini ikmâl ile memûren
memleketine gönderirler. Hamalın ismi Şirolu Osman imiş. •
•
Firuzağalı
Hasan Efendi, Hazret-i Nûru’l-Arab’ın mahdumu Hacı Şerif Efendi’yle Kerîm Efendi Dergâhı’nda iken inkişâf hâsıl olmuş.
Bâzı uygunsuz
hâl görmüşler. Şerif Efendi, “Kalk Hasan, bir daha bu dergâha girmek olmaz” demişler, Hazret-i Azîz’e gelmişler. Hoca Efendimiz hazretleri, “İlim, irfan demektir. İrfân hakkı bilmektir. Eğer hakkı bilmezsen, ha bir kuru emektir.”
•
Hoca
Efendimiz hazretleri bizzat, “Allah’ın öyle kullan vardır ki Allah’ın üzerine
yemin verseler behemehal Allah onların yeminini icra buyurur.”[81]
•
Hoca
Efendimiz hazretleri rivâyetiyle: “Tevhîd lastik gibidir. Uzatırsan kâinatı
içine alır. Daraltırsan bir çok şey
almaz.”
Hoca Efendimiz
hazretleri:
•
İsmail
Hakkı hazretlerinin
şeyhi Atpazarî, rıhletleri zamanında İsmail
Hakkı hazretlerini yanlarına çağırarak “Kalbimi yokladım, senin [67] kalbin
gibi kalbimi dolduranı bulamadım. Nefesimi sana
veriyorum.” buyurarak dillerini çıkarmışlar. İsmail
Hakkı
hazretleri öpmüşler, göçmüşler.
Yusuf
Bahri Bey[82]
rivâyetiyle:
•
Balkan
Harbi’nde
beni tâyin ettiler. Huzûra
gittim. “Efendim harbe gidiyorum.” dedim. “Yo, öyle deme, harbe gidiyorum
denmez, harb bir
emr-i azimdir.
Bilâ-taleb tâyin edilirse, tâyin edildim, denir.”
•
Kezâ:
Rical, önünde kantarcı sırığı bulunan değildir.
•
رجال لا تلهيم تجارة ولا بین [83][Ricâlün lâ tülhihim ticaretim velâ bey'in]
âyeti ile târîf olunandır. Erkekten olduğu gibi kadından da olur.
Nusret Hanım
rivâyetiyle:
•
Efendi
hazretleri buyururlardı ki, “Bu âlemden giderken insanı yakıp kuruturlar yâhûd
limon gibi sarartırlar.”
Hoca Efendimiz
hazretleri bizzât:
•
Hakîkat-i
salât, insan-ı
kâmile bir secdeden
ibârettir. Elestü bi-rabbikümde. ruhun bela’sını burada izhârdan ibârettir.
Nusret
Hanım rivâyetiyle:
•
Yüzmeyi öğrenmeden denize girerseniz boğulursunuz.
Hoca Efendimiz rivâyetiyle:
•
[68] Sıfat, kısalt. Celâl, cemâl ikisini birleştir: Kemâl.
Eşref
Efendi birâderimiz rivâyetiyle:
•
Eve
girersen halvet, çıkarsan celvet.
, Eşref Efendi biraderimiz, rivâyetiyle:
•
Taşı
nûr, toprağı nûr. Kâmil ölmez, kapdan kaba taşınır.
•
Hamamı
Tevfik Efendimiz hazretleri bir gün ihvânı ile birlikte Kâğıthâne’de teferrüce
çıkarlar. Beş
on gün kalır. O
zaman Karyağdı Tekkesi’nde Bektâşî cânlarından bir zât varmış. Orada tepeye çıkar demlenirmiş. Ve bu zevâta da ‘hay hûcu’lar,
dermiş. Bir gün Hazret abdest alıp o canın bulunduğu tarafa doğru gider ve onun kulağına bir şeyler söyler. O cân hemen Hazret’in ayaklarına kapanarak, “Vallâh budur, billâh budur. Bundan başka yoktur.” diyerek
biat eder ve dergâhı terk ederek Hazret’e kul olur. Sordukları zaman “Kırk beş
sene evvel şeyhim âlem-i cemâle teşrif buyururken senin kulağına kim yukarıdaki
sözü söylerse senin sülûkun onun elinde biter, buyurdu. Kırk beş senedir buna
muntazırım.” der.
Nevres
Bey rivâyetiyle:
•
Süt
içerken ağzınızda iyice dolaştırın. Lu'ab ile karışsın.
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
Zât
görünür, bilinmez; sıfât bilinir, görünmez.
•
[69] Kezâ:
Şeyhim bana buyurdu ki: “Kaya gibi ol. Kımıldatan olursa kımıldamalı.”
Kezâ,
rivâyetiyle Mehmed Efendi hazretleri:
•
“Bana
kavuştuğuna şükreder
misin? Bana kavuşmasaydın
senin hâlin ne olurdu?”
•
Kezâ: “Şeyhime,
‘Ya ondur,[84]
ya öldür, ya seyâhat ver!’ diye ricâda bulundum.
İki sene Trabzon havâlisine seyâhat
çıka. Kendilerinden
kaçardım, yolumu
değiştirirdim. Bir
gün hap hap karşı geldi.
“Ben ciğerine kancayı taktım, nereye gidersen git, delik Allah’ındır.” buyurdu.
Kütahyalı
Süleymân Bey ihvânımız rivâyetiyle:
•
Kur’ân’ı
kapatırken “Yâ Râb cümle ümmet-i Muhammed’le beraber ilmiyle âmil eyle.”
•
Mehmed Efendimiz, Sultânımıza buyurmuşlar ki “Kur’ân-ı Kerîmde
bâzı kelimât vardır ki takdim te’hir olunursa mânâ-yı hakîkisi zuhûr eder. Bâzen
harfin takdim
ve te’hiri îcâb eder. Bunu ârif bilir.”
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
Kâmilin
kabûlü, şefaât-i hâssaya nâiliyettir.
•
’Gökten
düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.
•
Abdülmecid
Sivâsî hazretleri: “Kâdir’i anlamayınca kader [70] anlaşılmaz. Kadir
anlaşılınca da
kader mestûr kalmaz.”
•
Bir
gün Makbûle
Hanım’la kızı Nusret Hanım
birlikte huzura
giderler. Giderken de iki hevenk üzüm götürürler, huzûra bırakırlar. Bana haber gönderirler. “Efendim sen ihtiyarladın, yerinize bir vekil tayin ediniz. İstemezseniz biz tayin edeceğiz.” Düşündüm onların tayin ettikleri benim işime gelmez. Ben kendime
vekil tayin ettim, “el-vekîl ke’l-asîl’. Vekil aslın aynıdır. Türkler bunu bilmez.” buyurunca Makbûle Hanım,
“Efendim sana kimse vekil olmaz.” demiş.
Sonra Hazret-i Azîz, Nusret Hanım’a “Git türbede benim vekilim vardır. Çağır!
Lâkin vekil efendi de ha!” buyurmuşlar. Nusret Hanım türbeye gidip Mehmed
Efendimize, “Efendim çağırıyor” der. “Kız, senin efendin kimdir?” buyurur.
Nusret Hanım: “Efendim, işte türbe-i müşarun ileyhte.” Hemen koşar, huzûra
gider. “Al bunları eve götür.” buyurur. Müşarun ileyh de hevenklerin birini eline,
diğerini de diğer eline alır. Bu sırada Hazret-i Azizimiz sultânımız, mübarek
ellerinin ayalarım yere tevcih buyurarak sağa sola meylederek müşârun ileyhe
nazar buyurunca Mehmed Efendimiz de neşelenerek iki tarafa raks ederek epey
müddet meclis bu neşe ile meclis-i pür-zevk ve neşe olur. “Vekil, vekil! Beni sen meydana çıkardın. Dünyâda, âhirette [71] senden ayrı değilim.” buyururlar.
Nevres
Bey
rivâyetiyle:
•
Melâikenin avamı ve havası, insanın havâsına hâdimdir. Melâikenin avâmı, havâssı, hâssu’l-hâsları insanların hâssu’l-hâslarına hâdimdir. İnsanların hâsları evliyâullah
ve hâssu’l-hâsları enbiyâullahur. Melâikenin hâssu’l-hâsları
enbiyâullahtır. Melâikenin hâssu’l-hâsları İsrâfîl, Azrâil, Cebrâîl, Mîkâîl aleyhimüsselâmdır.
•
Fakire
bakarak, “İyi bir iş yaparsan bir vücûd gibidir, senin hâdimin olur. Fenâ bir
iş yaparsan o da bir vücûd gibidir, zebânin olur. Allah senin için âhirette
odun kömür yakmaz.”
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
Efendi
hazretleri buyururlardı ki, “Vuslat-ı hakîkiyye olmadan evvel Azîz sultanımız hazretleri
dört defâ kendilerini nûr-ı Ahmedîleriyle bana gösterdiler.”
Müezzin Efendi rivâyetiyle:
•
Zülüflü
İsmail Paşanın haremi,
Küçük Hüseyin Efendi
hazretlerinin dervîşi imiş. Bir gün Hazret-i Azîz’in dervişlerinden bâzı
hanımlar bu hanıma: “Gel türbeye
gidelim, bizim şeyhimizi de gör” demişler. Hanımlar yed-i mübârek-i Hazret-i
Azîz’i öpmüşler. Bu hanım durmuş; Hazret, “Sen de gel hanım.” buyurarak davet
etmişler ve “Sen derviş misin?” diye sormuşlar. "Evet efendim.” (72] “Kimin?” “Küçük Hüseyin Efendi’nin.”
“Benim de dervişim ol.” “Efendim iki zâta derviş olunur mu?” “Olur. Sen çok Kur’ân okuyorsun, onu biraz
azalt. Kalbini dâimâ Hak’la bulundur. O vakit her şey Kur’ân olur! İçin dışın
Kur’ân olur.”
buyurmuşlar.
•
Tenezzül
ayn-ı terakkidir.
•
Ne
tâlib-i dûnyâyız/Ne râğıb-ı ukbâyız/Biz âşık-ı şeydâyjz*1 /Hû hû yâ
men hû/Leyse‘l-hâdî illâ hû.
[85]Hazret-i Azizimiz Efendimiz Makbule ve Nusret
hanımlarla birlikte söylerlermiş. Bâzen Makbule Hanım’a “Sen bana bir İlâhî
okuyuver.” buyururmuş. Hanım da, “Talibin madûbudur âşıkın seyrânı hû” İlâhîsini okurlarmış.
Hoca Efendimiz rivâyetiyle:
•
Şeyh
Bekir Efendimiz hazretleri Hazret-i
Azizimiz sultânımıza
buyurmuşlar, “Beni put yap,
tap! Ya sen bana bir tekme atarsın, sen kalırsın. Ya
ben sana bir tekme atarım, ben kalırım.” Şeyh Bekir Efendimizin türbeyi
Azizimiz sultânımıza devr muâmelesi ikmâl olunup muâmelenin hitâmını Azizimiz
kendilerine arz edince, “Sen şöyle bir dolaşıver de gel.” buyurmuşlar. Aziz hazretleri
câmiye gidip biraz sonra hasta bulunan Hazret-i Azizimizin huzurlarına girdikte hazreti teslîm-i ruh etmiş bulmuşlar. “Bir de baktım
ki ben ölmüşüm, o kalmış.” buyurmuşlar.[86]
[73]
Hoca [Mehmed][87]
Efendimiz hazretleri bizzât:
•
Insan-ı
kâmil sâhibinin
bir sözü var, pek
hoşa gider. Buyururlar ki, “Havf u recâ kaydından kurtulmadıkça insan kâmil
olamaz”. Meselâ yüz evliyullâhı
idam etseler, kılı kıpırdarsa, yâhûd kendisine kutbiyyet, gavsiyyet zuhûru
arzusu gelirse fakr-ı tâm sâlıibi olamaz.
•
Kezâ:
Bütün ârifler Allah’ta fenâ bulur. Allah da kâmilde fenâ olur.
•
Çerkeşî
Azîz’e bir derviş
gelmiş. Biraz oturup giderlerken, “Efendim, dergâhın masrafına yardım olmak
üzere hediyem olsun size biraz altın yapayım.”
der. Bu esnada Hazrec-i Azîz’in müridânından biri içeri girer ve türbe için
koca bir kütle halinde bir şey getirir. “Efendim, râbıta-i şerîfeye ,mülâzemede
çift sürerken sapana bu takıldı. Fakir de efendime getirdim.” der. Bir de torbayı açar
bakarlar ki yekpare bir altın kütlesi. Derviş, “Bakınız, hakîki altındır.” der. “Bir de ben bakayım.” buyururlar. Mübârek ellerini
sürerek, “A bu kum imiş!” buyururlar. Bir de derviş bakar ki kum. O zaman
Azizimiz, “Bizim dervişlerimiz nefeslerini kimyâ ederler. Siz de böyle yapınız.” buyururlar. “
•
Hammamî
Tevfik Efendi Azizimizin müridânından birine rabıta
hâlinde gider iken semavât münkeşif olmuş. Rabıtadan
gaflet etmiş. Huzura girdiğinde “Siz râbıta-i şerîfeyi bir temaşaya fedâ
ettiniz.” buyurmuşlar.
[74]
Evrenoszâde
Sami Bey
rivâyetiyle:
•
Kuşadalı
hazretleri sâhib-i zuhurdur. İki üç yüz
senede bir zuhûr
eder. Karabâş-ı Velî
hazretlerinden sonra sâhib-i zuhûr Kuşadalı’dır, buyurdular.
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
Efendimiz hazretlerine Hazret-i Azizimiz sultânımız efendimiz,
“Türbeye gelen kadınlara dikkat ediyor musun? Onların
içinde erkekleri vardır. Onlara
dikkat!” buyurdular.
•
Hazret-i
Azizimiz sultânımız bir gün Ömer ul-Halvetî
hazretlerinin huzûrunda bulunurken Kuşadalı Efendimiz hazretlerinin sohbetlerinden
bahs buyurulmuş.
Hazret-i Azizimiz de bir
şevk-i derûnî hâsıl olmuş ve böylece zevk ve tefekkürde iken Kuşadalı Efendimiz
zuhûr buyurmuşlar. Vücûd-ı mübareklerinin sadr-ı âlîlerinden yemîn ve yesâr ve
tahtlarından birer şems zuhûr ederek
hepsinin eşiası Hazret-i Azizimizin üzerinde
toplanmış.
Ömerü’l-Halvetî hazretlerine arz
ettikte müşarun ileyhin gözleri
yaşarıp “Ahmed!
Bu hâli nice ehlullâh arzu
ederler, muvaffak olamazlar. Cenâb-ı Hak sana nasip buyurdu. Kuşadalı’nın
ayniyeti kemâliyle sizde zuhûr edecek.” buyurur. (Hak cümlesinin fazl u keremlerini üzerimizden eksik buyurmasın, bi-hürmeti câh-ı Nebi ve Ehl-i beytihî ve âlihi ilâ yevmi’l-kıyâme)
•
Kuşadalı
hazretlerinin Şam’da bulundukları sırada Hazret-i Hâlid-i Bağdadî’nin
halîfelerinden münzevî bir zât varmış. Bu zâtı gören hemen vücûdunun
zikrettiğini görürlermiş. O esnâda kaymakamlıktan ma’zûl bir zât pek elîm bir vaziyette kalmış. Birisi kendisine
“Burada bir şeyh-i Rumî vardır;
(Kuşadalı Efendimizi [75] murâd ederek) kendisine mürâcaat edersen işin olur.”
der. O zât da Hazret’i ziyârete gidip arz-ı hâl eder. Müşarun ileyh hazretleri
bu zâta “Falan zâta (Hâlid-i Bağdadî’nin halifesine) gidiniz.” buyurur. “Efendim oraya
giremem ki!” der. “Siz gidiniz, girersiniz.
Bizden de
selâm
söyleyiniz.” buyurur. Bu zât
gider,
hakîkaten bir mâniye müsâdif
olmadan zâtın yanına girer.
Selâmı tebliğ
eder. “Biz pek ihtiyârız,
taşra çıkamıyoruz; lütfen teşrif buyururlarsa görüşürüz.” derler. Bu zât da
gelip Kuşadalı Efendimiz’e söyler. “Pekâlâ gidelim.” buyururlar. Bu zâtla
birlikte giderler. Yanlarına girdikleri zaman o zât istikbâl eder, otururlar.
Biraz sonra ma’zûl zâta bir manzara açılır. Bakar ki Kuşadalı Efendimiz yüksek
bir kürsüde oturuyorlar. Münzevî zât yerde bulunuyor. Kuşadalı Efendimiz
ellerini uzatıp o zâtın elinden tutmak isterler. Üçüncüsünde
ellerinden
tutup kendilerini yukarı
çıkarır, manzara
kapanır. Biraz daha görüştükten sonra ayrılırlar. Müşârun ileyh hazretleri ma’zûl kaymakama “Bu zâtın irşâdı bize emr oldu. Lehu’l-hamd bu da oldu.” buyururlar.
•
Kuşadalı
Efendimiz hazretlerini bir zât dâvet eder. Namaz kılınacağı zaman ev sâhibi
seccadeyi serer. Kuşadalı Efendimiz kıbleye tam müteveccih olmak üzere
seccâdeyi biraz çevirmesini emir buyurur. O zât
“Efendim kıble bu taraftadır.” der. Seccâdeyi yine aynı cihete serer. Müşarun
ileyh tekrar ihtâr buyururlar. O zât yine
ısrâr edince tekmil
[76] oradakilerin
keşiflerini açar. Kâbe-i Muazzama’yı
görürler ve müşârun
ileyhin tashih buyurdukları mahallin hizâsında
olduğunu müşahede ederler. Hazret,
“Cümlenize hac farz oldu.” buyururlar.
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
Aziz
Sultânımız Efendimiz, [Mehmed] Efendi hazretlerine, “Bir velî, Hazret-i İsâ
kademine varınca kendisine mâide-i İsâ iner. Bana da falan mahalde indi. Lâkin
inen mâideyi sana söylemem. Yalnız senin mâiden çift olsun.” buyururlar.
•
Kezâ:
“Bir gün çeşmeye geldim. Orada
bulunanlara
selâm verdim. Hiç birisi iâde-i selâm etmedi. O anda celî
olarak çeşme taşından aleyküm selâmı işittim.” buyururlar.
Yusuf Bahri
Bey rivâyetiyle:
•
Olmuş
olmuştur, olacak da olmuştur.
•
Kezâ:
Bir gün muhabbet hakkında kalbimde hâsıl olan ukdeyi taşıyarak huzura
girdiğimde “Muhabbet ziyâde, noksan kabul etmez. İlle’l-mevedde fî’l-kurbâ.”
buyururlar.
•
Hoca Efendimiz hazretleri hâkim iken, Azizimiz Sultânımız Efendimiz hazretlerine hâk-i pâylerine yüz sürüp biraz hediye takdim ederler. Mehmed Efendimiz hazretlerine “Bunu
kim gönderdi?” buyururlar. O da,
“Efendim ihvândan hâkim Ahmed kulunuz.” der. “Sen onlara selâm yaz. Dikkat et onlar Kuş [77] adalı’nın
gülleridir.” buyurur.
Hafız
Eşref Efendi rivayetiyle:
•
Bir
gün Bahara Mustafa Efendi ile birlikte huzura girdik. Hazret-i Aziz .biraz
vücutca rahatsız görünüyorlardı. Mustafa Efendi, “Efendim vücutca biraz
rahatsızlık var galiba.” dedi. Hazret-i Aziz üç defa "Mustafa sen Allah’ın
işine karışma.” buyurdular.
•
Kuşadalı
Efendimiz, Mehmed Can Efendi’ye Hicâz’da taş atarken “Taşlayan ile
taşlananın kim olduğunu gördün mü?” buyururlar. Mehmed Can Efendi’ye
gönderdikleri zât Sultan Selim imâmı imiş. Mehmed Can Efendi’ye “Sizi bana
gönderdiler ki kendilerini anlatsınlar.”
•
Abdülganî
Nablûsî hazretlerinin huzurunda bir hâfız Kur’ân-ı Kerîm okur. “Gel öbür tarafa
geçelim ben de okuyayım.” buyururlar. Kırâata başlayınca akmakta olan [su?]
durup yükselmeye başlar.
Hoca
Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:
•
Hazret-i
Azizimiz sultânımız “Yâ dünyâ ihdemî men hidemenî”[88] kelâm-ı kudsîsini bâzen “Ahdümü men
hidemenî” [89] diye buyururlarmış.
Süleymân
Bey (merhum Avni Beyin birâderi) rivâyetiyle:
•
Vâhidül-ehadin
arzu ve irâdesine muhâlif hiçbir şey istemem ve kabul etmem.
Hoca
Efendimiz hazretleri:
•
Hammâmî
hazretleri için Hazret-i Azizimiz [90] “Yerlerde, göklerde, dünyâda (78) ve
âhirette zamanlarında ondan büyük kimse yok.” buyururlardı.
•
Kezâ:
Yokuşu severim, inişi sevmem.” buyururlardı.
Nevres
Bey rivâyetiyle:
•
Bir
gün üzüm alıyorduk. Üzümcü dâneleri koyuyordu. Ben itirâz edip “Koyma” dedim.
“Bırak, dâneleri kime verecek.” buyurdular.
•
Kezâ:
“Kur’ân okurken veya salâvât-ı şerife getirirken nefesiniz kesildiği zaman
içeriye yutkunduktan sonra nefes alınız.”
Hoca
Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:
•
“Sâlihler
yollarını doğrultmuşlardır. Bize küp dibindekiler lazımdır.”
•
Kezâ:
Mehmed Efendimiz hazretlerine Meşrûtiyet’i müteâkib bir kaç kere kova ile su
getirtip leğene döktürtüp ba'dehû ellerini ayaklarım suyun içinde biraz zaman
durdurduktan sonra “Al bunu el ayak değmez bir yere döküver.” buyurmuşlar.
Nevres
Bey rivâyetiyle:
•
Hastayı
sık sık ziyâret ediniz. Yanında çok
durmayınız.
Kendisine hissettirmeden
okuyup alnını okşayarak çıkınız.
Hoca Efendimiz
hazretleri rivâyetiyle:
•
Fâtih
için “Kırk sene rûhuyla güleştim. En nihayet bana [791 muti' oldu.” buyurdular.
•
Alışveriş
ederseniz ilk önce parayı veriniz, sonra malı alınız,
buyurdular.
Hoca
Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:
•
Mehmed
Efendi hazretlerine
“Mehmed nasıl iyi idâre edebilir miyim?"
“Evet Efendim.” “Ne bildin?” “Efendim ilhâm-ı zâti ile idâre buyurursunuz.” “Ha işte böyle olacak.”
buyururlar.
•
Kezâ:
Bir zâta “Sen saz çalmasını bilir misin?” “Evet Efendim.” “Nasıl çalarsın?
Bildiğin gibi mi, bulduğun gibi mi?” “Bildiğim gibi.” “Yok olmadı. Ben kırk
senedir çalarım. Lâkin bulduğum
gibi çalarım.” buyururlar.
Hoca
Efendimiz rivâyetiyle:
•
Şeyhim bana buyurdu ki “Ahmed sen çok ricâle mülâki olursun, onlarda benim mesleğimi ara, meşrebimi arama.”
•
Kezâ:
Bir gün Hüseyin Avni Bey
huzura girer. “Ben üç şeyhe hizmet ettim. Bilirim şeyhe hizmet etmek çok
güçtür.” buyururlar.
Hocamız
rivâyetiyle:
•
“Hicaz’a
gidip gelen bir zât Hazret-i Azizimiz sultânımıza [80] bir teşbih hediye eder. Hazret de Efendi hazretlerine “Mehmed, ben yâr ile cümbüşte iken teşbihi kopardım. Sen al da
bak. Sen de
koparırsan birine ver de çeksin.” buyururlar.
Hâfız
Eşref Efendi[91]
rivâyetiyle:
•
“Hazret-i
Resul aleyhisselâmdan bana gelinceye kadar bu tecellîye kimse mazhar düşmedi.
Ben Rahmânü’r-Rahim tecellîsine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”
•
Ağlayamıyorum.
Eğer gözyaşı dökseler benim de gözlerim yaşarır. Küçüklerin gözyaşları
büyüklere gelir. Onları müteessir eder. Onlar
da ilticâ ederler.
Allah da kabul buyurur.
(Hitamûhû
misk, 19.12.1969) [92]
EK-2
Amişnâme
Asrımızın
manevî en büyük şahsiyeti, hâmil-i emânât-ı sübhâniyye Tırnovalı Ahmed Amiş
Efendi hazretlerinin güzide hafidi, faziletin, uluvv-i cenâbın mütevâzi
timsâli, örnek insan Doktor Lütfi
Sabri Serinken Beyefendi dostuma, muhterem dedelerinin, rahmedi Mehmed Ali Yitik Bey tarafindan toplanan
menkıbelerinden çıkarılan mübarek sözlerinden mühim bir kısmını siz hakîkî
sâhibine tevdi' etmekle duyduğum bahtiyarlık sonsuzdur.
6
Mayıs 1968
Süheyl
•
Sıfat,
kısalt: Celâl cemâl. İkisini birleştir kemâl.
•
Eve
girersen halvet, çıkarsan celvet.
•
Taşı
nur, toprağı
nur. Kâmil ölmez, kabtan kaba boşalır.
•
Süt içerken ağzınızda iyice dolaştırın luab ile karışsın.
•
Zât
görünür
bilinmez. Sıfât bilinir görünmez.
•
Şeyhim
bana buyurdu ki: Kaya gibi ol! Kımıldatan olursa
kımıldamak.
•
Kur’ân-ı
Kerîm’de bâzı kelimât vardır ki takdim te’hir olunursa mânâyı hakîkîsi zuhûr
eder. Bâzen harfin takdim ve te’hîri icâb eder. Bunu ârif bilir.
•
Kâmilin
kabulü şefâat-i hassaya nâiliyettir.
•
Gökten
düşenin
parçası bulunur. Gönülden düşenin parçası bulunmaz.
•
Melâikenin avâmı ve havâsı insanların havâssına hâdimdir.
•
Melâikenin
avâmı, havâsı, hâssu’l-hâsları, insanların hâssu’l-hâslarına hâdimdir.
•
İnsanların
hâsları evliyâullah ve hâssu’l-hâsları enbiyâullahtır.
•
Melâikenin
hâssu’I-hâssları Isrâfîl, Azrâîl, Cebrâîl, Mîkâîl aleyhimüsselâmdır.
•
Allah senin için
âhirerte odun kömür yakmaz.
•
Kalbini dâimâ Hak’la bulundur. O vakit her şey Kur’ân olur, için dışını Kur’ân olur.
•
Beni
put yap tap. Ya
sen bana bir tekme atarsın sen kalırsın. Ya ben sana bir tekme atarım
ben kalırım.
•
Bütün
ârifler Allah’ta fenâ bulur. Allah da kâmil de fenâ bulur.
•
[3] Kadınlara dikkat ediyor musun? Onların içinde erkekleri
vardır. Onlara iyi dikkat et.
•
Olmuş olmuştur. Olacak da olmuştur.
•
Sen Allah’ın işine karışma.
•
Vâhidu’l-vâhidin arzu ve irâdesine mııhâlifen hiç bir şey
istemem ve kabûl etmem.
•
Yokuş severim, inişi sevmem.
° Kur’ân okurken veya salâvat-ı şerife getirirken nefesiniz
kesildiği zaman içeriye yutkunduktan sonra nefes alınız.
•
Sâlihler yollarını
doğrultmuşlardır. Bize küp dibindekiler lazımdır.
•
Hastayı sık ziyaret ediniz. Yanında çok durmayınız. Kendisine
hissettirmeden okuyup alnını okşayarak çıkınız.
•
Ben kırk senedir çalarım lâkin bulduğum gibi çalarım.
•
Ben Rahmânur-Rahîm tecellîsine mazharım. Benden şer
beklemeyiniz.
•
Ağlayamıyorum. Eğer göz yaşı dökseler benim de gözlerim
yaşatırdı. Küçüklerin gözyaşları büyüklere gelir. Onları teessür eder. Onlar da
ilticâ ederler. Allah da kabûl buyurur.
•
[4] Bakayım, bu sana yetmez mi?
•
Bizi sevenleri sevenler imânını kurtarmadan âhirete gitmezler.
•
Yaptığınız kabahati kimseye söylemeyin, hüküm giyer. Çünkü şâhid
oluyor.
•
Tevekkül bâbında durmazlarsa, biraz şey verip savarlar.
•
Bizim ihvân bahtiyârdır. O bahtiyârlığı zuhurunda görürler.
•
Karşınıza bir adam geldiği zaman yüzünü gördüğünüzde Hakk’ı
hatırlatıp zikrettiriyorsa o mümindir.
•
Vazifeniz başında benden size selâm getirip de bir şey teklif
ederlerse yapmayınız.
•
Sen verdin, biz yedik. Vermesen ne yerdik?
•
Sen Allah’ın işine karışma.
•
İlim, irfan demektir. İrfan Hakk’ı bilmektir. Eğer Hakk’ı
bilmezsen ha kuru bir emek, demektir.
•
Allah’ın öyle kulları vardır ki Allah’ın üzerine yemin
verirlerse derhal Allah onların yeminini icrâ buyurur.
•
Tevhîd lastik gbidir. Uzatırsan kâinatı içerisine alır.
Daraltırsan bir çok şey almaz.
•
Harbe
gidiyorum, denmez.
Harb bir emr-i azimdir.
Bilâ-taleb tayin
edilirse tâyin edildim
dersin.[93]
•
Hakîkat-i
salât insan-ı kâmile tek bir secdeden ibârettir. O secde ruhun ruh-ı azîme
inkıyâdından ibârettir. Elestü bi-rabbiküm'de ruhun bilâ-şey burada
izhardan ibârettir.
•
Yüzmeyi
öğrenmeden denize girerseniz boğulursunuz.
•
[5]
Kaç numara
verelim diye sorduğun zaman ne derlerse onu veremeyeceksen sorma, sözün nereden
geldiğini bil.
•
Dış kapıyı kapa, iç kapıyı aralık bırak.
•
Güvercinler
ile örümcekler Allah’ın rahmet askerleridir. Bir çok enbiyâya hizmet
etmişlerdir.
•
Hayyâles-salâh müminleri salâta, hayyâle’l-felâh
münkirleri felaha dâvettir.
•
Ululuk
Hak’tan atâdır. Onu istihfaf etmek hatadır.
•
Bir
yere girdiğiniz zaman kapıyı nasıl bulursanız öyle bırakınız.
•
Varlıktan
yokluğa düşmüş
olanlardan birisine muâvenet
etmek isterseniz kût-i yevmiyye ile muaâvenette bulununuz.
•
Allah
tecellîsini tekrâr
etmez.
•
Esmâ-i
İlâhî zât-ı ilâhiyyenin libâsıdır. Her an bir libâs ile zuhur eder. Onun hükmü
bitince diğer bir isimle telebbüs eder.
•
Allah
bu dünyâda esmâ ile tecellî buyurur. Hangi esmâ ile zuhur ederse diğerleri ona
tâbi olur. Rahmân, Rahîm isimleri esmâ-i Muhammediye’dendir. Onunla zuhûr
edince tadından yenmez.
•
Ben neşeleneyim ki âlem
de neşelensin.
•
Kimseyi incitme! Avcılıkla uçan
kuşlara bile
dokunma.
•
Bendendir
halka ne karışırlar. Halktandırlar bana ne gelirler.
•
Benim
sükûtumdan anlamayan kelâmımdan bir şey
anlamaz.
•
Olmuş
olmuştur. Olacak da olmuştur. Olacak bir şey yoktur.
•
Keşfen
meşfen ne yapacaksın, sen bana bak ben sana.
•
[6]
Birisi yeni bir ev yaptırırsa, rütbe alırsa, yeni bir elbise giyerse tebrik etmeyin.
•
Haydi, haydi kapıları kakalım. Yârı cânda İtiştirip onda halvet edelim.
•
Görünen
mertebedir,
hakikati Hak’tır.
•
Bizim
yolumuzun esâsı Allah’tan gafil olmamak, kimseyi incitmemek.
•
Siz derse ders hazırlayarak girmeyiniz.
Kalben talebeye biat ediniz. Onlar lâzım olan şeyi size söyletirler.
•
Her şeyin muhabbeti fenâ bulur.
Mürşid muhabbeti fenâ bulmaz. Gittikçe artar.
•
Biz illetten, kılletten, zilletten âri olmayız. Yalnız yatacak
derecede hastalık vücûdumuzu istilâ edemez.
•
Rüzgâr iniltisi, kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hak’tır.
•
Medine’ye gidip Muhammed’i toprağın altında aramayınız.
•
Bulmalı, duymalı, doymalı.
•
Tenezzül ayn-ı terakkidir.
•
Vazifeyi yaparken “Yâ Rabbi! Sana hizmet ediyorum” demeli.
•
Elinizden bir şey giderse yerinme, bir şey gelirse sevinme.
Hastalandığınız zaman ağır gelmeyecek, yapılacak bir nezir yapınız.
•
Sizden birisinin hâlini sorarlarsa tek bir iyi hâlini
biliyorsanız onu söyleyiniz.
•
Bir kahvede oturursanız yanınıza birisi gelirse kahve
ısmarlayınız. Osmanlılık budur.
•
Karşınızda ders okumak üzere gelenler indallâh sizden büyüktür.
•
Bir yere gittiğiniz zaman menhiyyâttan bir şey verirlerse bir
bahâne bulunuz, haramdır diye reddetmeyiniz. Mideme dokunuyor, doktor menetti,
gibi.
•
Muhabbetin galeyânı hâlinde hüküm sâlikindir.
•
Helvaya konulacak zamanı helvacı bilir.
•
Allah’ın senin alnına yazdığı şeyin men'ine Muhammed bile kâdir
değildir. Allah mükevvenâtı zulmette halk etti. Zulmet, vahdet demektir.
•
Hastanın yanında en hafif lisanla bile konuşmayınız, çünkü
işitir. Sen Allah’a hizmet et, Allah tekmil kullarını sana hizmet ettirir.
Medine’de ölün, Medine’de oturmayın. Çünkü adileşiyor.
•
Osmanlı’dan sözünü, âriften gözünü, evliyâullahtan özünü
saklayamazsın. Düzeyim deme ha, koparırsın. Nasıl bulursan öyle çal.
•
Analar Allah’ın Rahim sıfatına, babalar da Rezzâk sıfatına
mazhardırlar.
•
Tûr-ı Sina makâm-ı meşhurdur.
•
Nasip olursa olursa nasibini yer altında bulur.
•
Çok Kur’ân okuyan bunamaz.
•
Erce mi konuşalım, oyuncakça
mı? Erce akılca, oyuncakça hakikatçe.
•
Kıyamette (mahşerde) içler dış, dışlar iç
olacak
•
Cennedik
misin, cehennemlik misin bilmek istersen, bulunduğun hâle bak. Bulunduğun hâlin
cennetlikse cennetliksin, cehennemlikse cehennemliksin.
•
İmâm
metbu' demektir. Cemâat da kendi vücûdudur. Küllü musallîn imâmün velev kâne
münferiden hadîsinin mânâsında böyle buyurmuşlar.
•
Allah
bizden râzı olmasaydı bizi dünyâya getirmezdi. Ben Allah’tan râzı olmahyım.
•
(8]
Kaya gibi olmalı, kımıldatan olursa kımıldamalı.
•
Allah’ın
öyle nedimleri vardır ki Muhammed’den dahi gizlidir.
•
Bütün
kullar Allah’tan korkar. Allah da âlim kullarından korkar.
•
Evden
çıktığınız zaman hicrete niyet ediniz.
•
Allah
suretimle zâhir oldu.
•
Hazret-i
Adem’e Allah hitâp etmiş “Yâ Adem! Sen beni eskisi gibi göremezsin. Görmek
istediğin zaman fer'in olan Havvâ’ya bak. Havvâ’ya hitâb etmiş, “Yâ Havvâ! Sen
beni eskisi gibi göremezsin. Görmek istediğin zaman ehlin olan Âdem’e bak.”
•
Bedel,
mübeddel-i minhin
aynıdır.
•
“İnnemâ
yahşellahe min ibadihi’l-ulemâ.” Allah âlim kullarından haşyet eder. Haşyet
eder de titrer mi? Yok. Pâdişâhın vezirini sayması gibi sayar.
•
Keşif
meşif ne olacak? Sen bana bak ben sana bakayım.
•
Âdem’e
ilk inen suhuf hesab, birden dokuza kadar rakamlar, İkincisi hendese, üçüncüsü
mîmârîdir. Onun için hesap kıyâmete kadar terakki edecektir.
•
Kapalı
kutuya mal konmaz.
•
İşiniz
varken bırakıp
bana gelmeyin.
•
“Efendim
emrediniz!” deyip durmayın. Fem-i saâdetini göstererek: “Buradan bir şey
çıkar, yapamazsınız, mesul olursunuz.”
•
Yanınızda
birisi Kur’ân’ı yanlış da okusa tashih etmeyiniz. “Biz bunu böyle biliyorduk.”
deyiniz.
•
Selâm
götürmeyenden bana selâm getirmeyiniz. Birisi beni sorarsa, selâmı vardır, deyiniz.
•
“Söyleyene
bakma, söyletene bak!” derler. Doğrusu “Söylete[ne] bakma, söyleyene bak!”dır.
•
[9]
Kıyamet yaklaştıkça cümle enbiyâ varisleri bulunan evliyâ gittikçe makâmları münhal kalır. Git
gide yalnız vâris-i Muhammedi kalınca ve ona da bîat eden bulunmayınca alâmet-i
kübrâ-yı kıyamet yer yer başlar.
•
Şifâyı ilaçtan değil, onda
mütecellî olan Hak’tan beklemeli.
•
Kul kul olmayınca, adam adam
olmaz.
•
Rabıta râbıta derler, Hak’tan
gafil olmamak demektir.
•
İnsanın ne sofu ne sefih, ikisi
ortası olmak güzel.
•
Açlıktan ölmek tehlikesi olursa
köpek etini yiyip kurtulmak varsa köpek etini yiyecek. Yemez ölürse mesuldür.
•
Ayete bakılırsa Allah “Kün!” demedi. Bir şeye ol demesini murâd
ettiği anda olur.
•
Marifet Hak’tan razı olmaktır.
•
Tabiatında sekr vermek istidadı olan bir şeyi içmekten içmemeyi
tercih ederiz.
•
Yapmakla yapmamakta muhayyer bırakıldığımız bir şeyde yapmamayı
tercih ederiz.
•
Gam gam üstüne, gam gam üstüne deriz. Gelene sevinmeyiz, gidene
yerinmeyinceye kadar.
•
İşi kendi hâline bırak, Allah en iyisini yapar.
•
Kendi işini kendin gör.
•
Bir yere giderken “Resul Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret
buyurdukları gibi, ben de hicret ediyorum.” deyiniz.
•
Her ne yeseniz sadaka diyerek yeyiniz.
•
Birine bir şey verirken hediye veya sadaka deyiniz.
•
[10] “Bu niçin böyle oldu?” Bu, böyle olmalıydı” gibi sözler
câiz değildir.
Çünkü
bundan Allah’a akıl öğretmek çıkar.
•
Allah’ın takdir etmediği vukûa gelmez. Takdir ettiğinden de
korkmak küfürdür.
•
Kaldırım olmuş yere yatmış, onu çiğnersin, lâkin ayağınla itmek
olmaz.
•
İrâde-i teklîfîyye, irâde-i tekvîniyyenin zuhuru içindir.
îrâde-i teklîfîyye irâde-i tekvîniyyenin aynı ise o adam saîddir, değilse
şakidir.
•
lyyâke na'budü ve iyyâke nesteîn, irâde-i cüziyyeyi silmiş
süpürmüştür.
•
Siz çalışırsanız ben size gelirim. Çalışmazsanız yorulur, bana
gelirsiniz.
•
Kadınlar ilaç sağlık vermek üzere taraf-ı risâletten
memurlardır.
•
Güneş yevm-i kıyâmette cehenneme gidecek. Çünkü güneşe tapanlar
Allahsız kalmasın.
•
Kâfir
yoktur. Senin kâfir dediğin için kâfirdir.
•
Sözün
gelini nikâh
edebildiğindir.
•
Biz
bir binâyı tâmîr ederken
kiremitlerini
bile sallamayız.
•
Şeriatı
tut, hakikati yut, selâmet ondadır.
•
Yer
taban, gök tavan içindeki kâffe-i mahlûkât ihvan olmadıkça tevhîd kokusu duyulmaz.
•
Zurnacı
nasıl çalarsa ona ayağını uydur. "
•
Ayının
otuz iki
türküsü varmış. Onun da hepsi ahlat üzerine imiş. Tâlib de böyle
olmalı.
•
Girdiğin kapıyı, geldiğin yolu sakın unutma ha!
•
[11]
Kimseye “Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” diye sormak câiz değildir.
Eğer sana birisi sorarsa “Şuradan geliyorum, buraya gidiyorum.” daha doğrusu “Minhu ileyhi.” dersin.
•
İyi
bir iş yaparsan vücûd gibidir, o senin hâdimin olur. O melâikedir. Fenâ bir iş yaparsan o vücûd gibidir onun [o?] zebânindir.
•
Her
şeyin ism-i âlîsini bil, babanın
verdiği isimle çağır.
•
Zâhiren
kaderiyyûn, bâtınen cebriyyûn ol.
•
İnsan sûrette muhtâr, hakikatte mecburdur.
•
Allah’m
senin alnına yazdığı şeyin men'ine Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm bile kadir
değildir.
•
Dünyâda eşini
bulamazsan, işini bilemezsen rahat edemezsin.
•
Cenâb-ı
Hak şerr-i cüz’îyi kullanırken altından hayr-ı külli zuhûr eder. Cenab-ı Hâk hayr-ı cüz’îyi
kullanmaz ki altından şerr-i küllî zuhûr
eder, diye.
•
Birinci
senede imâm, İkincide tamam, üçüncüde kalpaklı yuvan, dördüncüde bir kalbur saman olmayın.
•
Gör
geç, belle geç, durma geç!
•
Fâtih,
İstanbul’un Medine’sidir.
•
Nezâfet-i şer‘iyyenin hâricindeki nezâfetten Allah’a sığınırım.
•
Her
alınan kitabın üç defa okunmak hakkı vardır.
EK-3
Mecmua-i Tasavvuf’tan
•
Allâhümme
sallı alâ Muhammed denildiği
zaman müminler ellerini göğüslerine getirerek biraz da inhina yaparlar.
Hazret-i Muhammed’i bu sûrede tazimde bulunurlar. Ahmed Amiş Efendi dermiş ki:
“Dikkat etmez misiniz? Muhammed’i tazim ediyorum diyenler elleriyle kendilerini işaret ediyorlar ve kendilerinde tecellî eden
Muhammediyeti tâzîm etmiş olurlar. Böyle olmakla berâber hakikatte Muhammediyet mertebesine gelmemiş
olanların böyle
telakki etmesi
de doğru değildir.” (Abdülaziz Mecdî Tolun)[94]
•
Balıkesirli
Halîl Efendi, seyr ü sülük esnasında bâzı kerâmeder
gösterirmiş. Bunu’şeyhi Amiş Efendi duymuş. Halbuki geçmiş evliya kerâmet
göstermeye tenezzül etmezler. Bir gün Halîl Efendi yanma geldiği zaman: “Halîl,
şu dolabı aç, orada bir çuval kerâmet dolu, al götür.” diye kendisini îkaz
etmek istemişdr. (A. M)[95]
•
“Mürîdler ne
kadar terakki
ederlerse etsinler, mürşidlerinin dûnundadırlar ve onlar hayadarında iken
teeddüben tasarrufâtta bulunmazlar. Balıkesirli
Halil
Efendi, Ahmed Amiş Efendi hayatta iken tasarrufâta kalkmak istemiş. Kızgın olduğu Ittihatçılar[dan]
yedi sekiz
kişinin yok olmasını
istemiş. Buna muttali olan şeyhi: “Halîl! Karışma böyle şeylere. Ben bu ferîk-i
cura ile de bu
âhengi idâre ederim.” demiş.
Buna rağmen Halîl Efendi yine bu hâlinde devâm eder ve “Artık şeyhimiz gitse de
bu işleri biraz da biz yapsak.” dermiş. Bundan dolayı son zamanlarda şeyhi
onunla alâkayı ve bittabî feyzini kesmiştir. Hattâ vefatından evvel müderris Ahmed Naîm -ki Ahmed Amiş Efendi’nin
dâmâdı idi-bir
gün birlikte evine giderler. Halîl Efendi başka
bir odada bekler. Yanına girmeye cesâret edemez. Bunu anlayan Amiş Efendi:
-
Öteki
[odada] kim var?
-
Halîl
Efendi.
-
Benden
selâm söyleme, der ve bu suretle kızgınlığını o saatte bile izhâr eder.[96]
•
Bu
Halîl Efendi mâneviyâtında o kadar yükselmiş ki, meselâ,
kendisi Beyâzıd’da
sorulan bir suâle ne cevâb
verirse, aynı
mesele Fâtih’e gidilip şeyhine sorarlarsa ondan da
aynı cevâbı alırmış. Ve yine bunun gibi
Fâtih’de Amiş Efendi’ye sorulan bir suâlden alınan cevâb, Bayezid’de Halil Efendi’ye de sorulsa yine aynı
tarzda zuhur edermiş. Bu hâl seyr ü sülukde
bir mertebedir.[97]
•
Balıkesirli
Halil
Efendi’ye bir gün Ahmed Amiş Efendi uzaktaki hâdiseleri görmek kudretini, yâni kendisindeki
kerâmetlerden birisini vermiş. O sırada Rus Japon harbi aksâ yı şarkda bütün
şiddetiyle devâm ediyormuş. Halil Efendi [.?.] harb sahnesi görüyor
ve gördüklerini
kahvelerde, şurada,
burada herkese anlatıyormuş. Bu hâline vâkıf olan şeyhi “Halil, biz sana bu konuyu kahvelerde şuna
buna gösteriş
yap, kerâmethân diye mi
verdik?” demiş. Ve geri alır. Ahmed Amiş Efendi bunu anlatırmış, iki ellerinin parmaklarını toplayarak birini
diğerinin üstüne koyup “işte böylece kapandın, kapandın,
kapandın.” dermiş. Filhakika o târihten sonra Halil
Efendi’den bu kudret ve bu kuvvet zâil olmuşdur.,
•
Ahmed Amiş Efendi
ölümünden üç
gün evvel müridlerinden Abdülazîz Mecdî
Efendi ile [.?.]
İsmail Bey’i huzurlarına
kabul ederek Abdülazîz Mecdî Efendi’ye “Allah size zâtıyla tecellî etsin.” ve Ismâîl Bey’e
“Allah size
gınasıyla tecellî etsin.” diye duâ buyurmuşlardır. İsmail Bey servet ve gınâ içindedirler. Mecdî Efendi hazretlerinin
de sırr-ı zâta ermiş oldukları kuvvede tahmin edilebilir.[98]
•
Eminönü
[.?.] Belediye reis kâtibi Hâsib Bey, Ahmed Amiş
Efendi’ye müntesibdir. Vakit vakit ziyaret edermiş. Bir gün yanında bulunurken,
“Ne geliyorsun sık sık böyle.
Bir daha çağırmadan gelme” demiş. Bunun üzerine Hâsib Bey bir iki ay çağıracak
da gidecek, ziyâret edecek diye beklemiş. Fakat bir türlü çağırmamış. Günün birinde kalkmış
ziyâretine gitmiş, görür görmez:
-
“Nerede idin?
Hiç gelmiyor, görünmüyorsun?” demiş. Bunun üzerine Hâsib
Bey iki evvelki sözlerini hatırlatmış. Buyurmuşlar ki:
-
Gel
desem de gelme desem
de, kovsam da sevsem de hiç
aldırmayacaksın, geleceksin. Demek ki ehlullâhın ahlâk-ı seniyyeleri böyledir.[99]
-
Ahmed
Amiş Efendi dermiş ki: "Ağzımdan çıkan sözleri yâni
vâridâtlarımı unuturum. Fakat mâdem ki söylenmiştir.
Hâdisat söylediğim
gibi çıkar.” (Abdülazîz
Mecdî Bey)[100]
•
Ahmed Amiş Efendi Mecdî Efendi’ye, “Mecdî sakın sırrı fâş etme”
der. Mecdî Efendi acaba bir şey mi yaptım, diye tir tir düşünmüş. “Edemezsin,
edilemez ki, rûhunu ortaya at, fâş et anlat bakalım. Edemezsin, O da öyledir.”[101]
•
Ahmed Amiş Efendi: Tevâcüd, vecd, vücûd der ve sonra elini
diline götürerek ve parmaklarıyla dilini tutarak lisân-ı hâl ile “Bundan ötesi
söylenmez ki!” dermiş. “Peygamberlere vahiy, velîlere ilhâm vâkî olacağı zaman
bir terleme bir sallanma bir titreme ârız olur. Bu hâdise Allah denilen o
küllî kudretin o anda bir nebî veya velîde tecellîsinden ileri gelir. Tam
tecellî hâline vecd, tecellîden sonraki hâle vücûd yâni varlık denir. Ve işte
târîf edilemeyen hâlde budur. Târîf edilemez demek, o hâl kendisinde tahakkuk
edemeyenlere hakkıyla'anlatılamaz, demektir. Tevâcüd ise tecellî vâki olmadan
titreme ve sallanmadır ki bu biraz sunîdir.” (Abdülazîz Mecdî)[102]
•
Ahmed Amiş Efendi’ye şeyhi Ömer el-Halvetî: “Ahmed! Senin
tevellüdün belli değildir.” dermiş. Bununla hakikat bir vecih itibârıyla ne
zaman doğduğun yâni mevcûd olduğun belli değildir, demek istemiştir.
(Abdülazîz Mecdî Bey)[103]
° Ahmed Amiş Efendi çok kere إن الله عين كل شئ في ظهوره لا هو عين الأشياء في ذاتها بل هو [innallâhe aynu külli şeyin fi zuhûrihî lâ hüve aynu’l-eşyâ fi
zevâtihâ bel hüve hüve] cümlesini okur[104]
ve sâlikleri zuhûr ve sıfât itibârıyla irşâd etmek isterlermiş. Bunun mânâsı:
Allah zuhûrda eşyânın aynıdır, fakat eşyânın zâtlarında
aynı değildir. Belki “Hû Hû” yâni ayn-ı eşyâdır demektir.[105]
•
Türbedâr Ahmed Amiş Efendi’nin mürîdlerinden birisi keşfinin
açılması, bâzı hakikatlere erdirilmesi [için] huzûrlarında kendisini sıkıştırır
hattâ iz’âc edermiş. Bir gün yine böyle yapınca: “Helvacı karıştırmakta olduğu
helvaya ne zaman şeker konulacağını bilir,” demiş. Bu sûrede bu işin zamanla
ve ancak Allah’ın irâdesiyle olacağını anlatmak istemiştir.[106]
•
Ahmed Amiş Efendi dermiş ki: “Allah olmak kolaydır. Fakat
Muhammed olmak güçtür.” Bunun mânâsı: Allah’da cemâl ve celâl tecellîsi
vardır. Küfrü de îmânı da halkeden O’dur. Fakat küfre râzı değildir.
Muhammediyet mertebesi yalnız cemâl tecellîsidir. Muhammed ancak küfür olmayan
şeyleri yapmakla mükellefdir. Bu ise zordur. (Abdülazîz Mecdî)[107]
•
Bâzı
mürîdler Türbedâr Ahmed Amiş Efendi hazretlerine derlermiş ki: “Sizin şeyhiniz,
miirîdlerine seyahat dedikleri zaman nihâyet-i Manisa’ya kadar gönderirlermiş. Siz ise tâ uzaklara,
Trabzonlara, Erzurumlara kadar gönderiyorsunuz. “Onun hükmü Manisa’ya
kadardır. Benimki daha uzaklara kadardır.” dermiş.[108]
•
Abdülazîz
Mecdî Efendi Sivaslı Ali Efendi’yi alır, Ahmed Amiş Efendiye götürür. Efendim,
Konya mebûsu Sivaslı Ali Efendi, diye takdim eder. Ahmed Amiş Efendi yüzüne
dikkatle baktıktan sonra: Rahmetullâhi aleyhi rahmeten vâsiaten der ve
başka hiçbir şey söylememiş. Huzurlarından çıkarken Sivaslı Ali Efendi bir şey
söylerse de ona cevap vermez. Hâdiseyi nakleden Abdülazîz Mecdî Efendi der ki:
“Ahmed Amiş Efendi, levh-i mahfuzda, Sivaslı Ali Efendi’nin şehâdet mertebesine
ereceğini tâ o zaman görmüş ve bu âyeti okumuştur. Filhakika bu zât Millî
Mücâdele esnâsında Konyalılar tarafindan şehîd edilmiştir.
Yine
bu hâdiseyi nakleden Mecdî Efendi der ki:
“Konya,
Mevlânâ’dan sonra altı yüz senede ancak bir adam yetiştirdi, onu da Konyalılar
şehîd ettiler.”"[109]
•
Ahmed
Amiş Efendi’nin mürşidi Bekir Efendi, ömrünü kuru ekmekle geçirmiştir. Fakat
kutbiyeti ve mânevî derecesi itibârıyla ne dese ne istese olurmuş. Meselâ bir
sözüyle fakîr, zengin; yoksul bây olurmuş."[110]
Bu vaziyet karşısında kendi, kendi malını, maişet darlığım hatırlayarak: “Yâ
Rabbi! Ben senin üvey evlâdın mıyım?” dermiş. (Abdülaziz Mecdî Bey)[111]
•
Ahmed
Amiş Efendi’yi titreyerek, sürünerek süklüm büklüm yürüyen birisi ziyâret eder.
Ziyâretten sonra huzûrundan çıkıp giderken: “Doğru yürü sendeleme.” diye
hiddetle ve şiddetle bağırır. Senelerden beri yürüyemeyen adamcağız bu söz
üzerine dipdiri, sağsağlam yürümeye başlar."[112]
•
Ahmed
Amiş Efendi sâillere, “Niçin çalışmıyorsun? Çalışman lâzım, çalış da geçin.”
gibi sözler söylenmemesini yalnız “Allah versin.” demekle iktifâ edilmesini
tavsiye ederlermiş.[113]
•
Bir gün Türbedir Ahmed Amiş Efendi, Niğdeli Efendi ziyaretine
giderken yolda sıtmadan son derece susamış bir köpek görür, acır, su getirip
içirir. Bekir Efendi’nin huzûruna girer girmez: “Aferin Ahmed Efendi, susuzluğumu
giderdin” demiştir. Şu halde köpek susuzmuş. Bekir Efendimiz’de tecellî
etmiştir. Vahdetin sırrı budur.[114]
•
Evrenoszâdelerden Sami Bey kendi vakıflarına âit işleri takip
etmek üzere Yunanistan’a gider. Orada uzun müddet bulunur, uğraşır. İşini
bitiremez. Elinde avucunda bulunan para da biter. Orada fakirliğe düşer. Bu gurbet
elinde ne yapacağım, nasıl yaşayacağım diye düşünmeye başlar. Bu sırada mürşidi
Ahmed Amiş Efendiyi rüyâda görür. Ahmed Amiş Efendi elinde küçücük bir kâse,
bir de küçük kaşık olduğu halde ona görünür. Ve kâsedeş bir kaşık yiyecek
alarak onu yemesini Sami Bey’e teklif eder ve der ki, ’Sana rızık getirdim, ye. Sana bir sanat
öğreteceğiz. Reddetme, kabul et ve öğren. Bu sayede geçinirsin.” Sami Bey
uyandığı zaman uyku ile uyanıklık arasında gördüğü, kaşıkla verilen yiyeceğin
tadı ağzında ve mürşidi de odadan dışarı çıkıyor. Fakat aradan dört ay geçtiği
halde bir zuhurat olmamış. Nihayet yine bir gece rüyâda uzun boylu, üzerinde
bir ihrâm bulunan ve ihrâmın bir ucunu omuzundan aşağı sarkıtmış, çenesine
isâbet eden yeri beyaz uzun sakallı bir adam görünür. Bir elinde ressâm paleti
ve üzerinde renkli renkli boyalar. Bir elinde de birçok fırçalar var. Bu zât
Sâmi Bey’e yaklaşarak, memûren geldiğini, kendisine resim sanatını öğreteceğini
söyler. Sâmi Bey, kendisini tanımadığını ve kim olduğunu sorar. O zât, “Sen
beni tanırsın. İskenderiye’de sen bana geldin.” der. Sâmi Bey, bu zâtın
İskenderiye’de medfun bulunan ehlullâhtan birisi olduğunu zannederek
ehlullâhdan birçoğunun adını sayar. Fakat onlardan birisi olmadığını anlar.
Nihâyet bu zât, Danyal olduğunu söyler.
Evet, Sâmi Bey İskenderiye’de bulunduğu zaman Abdülazîz Mecdî
Efendi ile birlikte Danyal aleyhisselâmın türbesini de ziyâret etmiş. İşte,
“Sen bana geldin, beni tanırsın.” demek bu demekmiş. Danyal aleyhisselâm paletten
biraz boya alır. Bir insan çehresinin ancak sol veya sağ taraflarından birisini
yapar. Yapılışını da Sâmi Bey’e öğretir ve böyle devâm et, der. Sâmi Bey
uyanır, sevinir. Fakat resimle hiç alâkası [.?.] yok. Genç iken biraz resim
yapmış, işte o kadar. Fakat bu şehirde ve irşâd üzerine resimle iştigâle
başlar. Az zaman içinde sanatı elde eder. Yunanistan’da bulunduğu sekiz on sene
içinde Benaki müzesinin ressâmı olacak, binlerce lira kazanacak kadar meşhur ve
mütehassıs bir ressâm olur. Bu rüyâyı bizzât kendilerinden dinledim.[115]
EK-4[116]
•
Ahmed
Amiş Efendi hazretleri dâima, “Kuşadalı elleri kelepçelendikten sonra Kuşadalı
olmuştur.” buyururlarmış.
•
Aziz
Sultân: “Kuşadalı Aziz, halveti ve riyâzâtı kaldırdılar. Ben de bunda seyahati
kaldırdım.” buyurmuşlar.[117]
•
Aziz
Sultân, “Körden mürşid olur, sağırdan olmaz.” buyurmuşlar.
•
Bir
gün Hasan Nevres Bey kahvede otururken yanındakiler Yezîd’den bahs açmışlar. Hasan
Nevres Bey de söze karışmış, biraz atıp tutmuşlar. Nevres Bey, oradan kalkınca,
Aziz Sultân’ın huzûrlarına gitmişler. Aziz Sultân, Nevres Bey’e: “Sen,
Yezîd’le ne alıp veremiyorsun? Sünen-i Ahmediyye’den birini terk edersen, sen
de yezîd olursun. Sen kendi yezidine la’net et.” buyurmuşlar.
•
Aziz
Sultân buyurmuşlar: “Hazret-i Muhammed [sallâllâhu aleyhi ve sellem] bâzan
mağlûb gibi görünür, fakat hakikatte o dâimâ galiptir.”
•
Aziz
Sultân, yemekten tamâmen doymadan daha yiyecek iştâhı varken kalkmalı, bir uzak
yere giderken seyâhate niyet etmeli, bunlar riyâzat ve seyahat yerine geçer,
buyurmuşlar
•
Aziz
Sultân tevhidi şöyle tarif buyurmuşlar: “Cemî-i mevcûdât Hakk’ın zuhurudur.
Şuûnât-ı ilâhiyye, irâde-i zâtiyyedendir. Allah, hadd-i zâtında ekberdir.
Ezelde hilkat yoktur, zuhur vardır.”
•
Aziz
Sultân’ın kelâm-ı âlîleri: “İleri gitme, geri kalma, âdet etme, âdeti bozma.”
KAYNAKÇA
Altaş, Eşref; “Hikemiyât Literatürü ve Ahlâk”, İslâm Ahlâk
Literatürü: Ekoller ve Problemler içinde, Ankara: Nobel Yayın, 2016.
Azamat, Nihat; “Maraşlı Ahmed Tahir Efendi”, DİA, XXVIII,
Ankara 2003, 38-39.
Ergin, Osman Nuri; Mecmua-i Tasavvuf, İBB Atatürk
Kitaplığı, Osman Ergin Yazmalar, nr. 647.
Özdamar, Mustafa; AhmedAmiş Efendi, İstanbul: Kırk Kandil
Yay., 2016
Öztürk, Yaşar Nuri; Büyük Türk Mutasavvıf Mııhammed Tevfik
Bosnevi, İstanbul: Fâtih Yaymevi, 1981.
; Kuşadalı İbrâhim Halveti/ Hayatı, Düşünceleri, Mektupları, İstanbul: Fâtih Yayınevi
Matbaası, 1982.
; Son Devir Türk Tasavvufiı ve Bosnalı Mııhammed Tevfk Halveti, 2. bs., İstanbul: Yeni Boyut,
1991.
Sayar, Ahmed Güner; A. Süheyl Ünver, Hayatı Şahsiyeti ve
Eserleri, 1898-1986, İstanbul: Eren Yayınevi, 1994., Abdülbâki
Gölpınarlı, İstanbul: Ötüken, 2013.
Sohbetnâme: Fâtih Tûrbedârı Ahmed Ammiş Efendinin Sohbetleri, derleyen: Manastırlı Kâzım
Birön, Bilecik, 1953.
Ünver, A. Süheyl, Mehmedalinâme, Süleymaniye Ktp, Süheyl
Ünver Defter Koleksiyonu, nr: 1382.
[1] Bu vesileyle, lütfedip bizi bu defterden haberdâr eden, defteri
yayına hazırlamamızı teklif edip böyle müstesna bir çalışmanın içinde yer
almamıza vesile olan, hazırlık sürecinde her hususta yardımlarım ve
rehberliğini gördüğümüz kıymetli hocamız Adalet Çakır Hanımefendi’ye teşekkürü
bir zevk biliriz.
[2] Eşref Altaş,
“Hikemiyât Literatürü ve Ahlâk", İslâm Ahlâk Literatürü: Ekoller ve
Problemler içinde, Ankara: Nobel Yayın, 2016, s. 104-106.
[3] Mevcut literatürde aşağıda çeviri yazısını vereceğimiz metinler
hâricinde Amiş Efendi’yi mevzu edinen başlıca eserler şunlardır: Osman Ergin, Balıkesirli
Abdülaziz Mecdi Tolun Hayan ve Şahsiyeti, İstanbul: Kenan Basımevi, 1942; Sohbetnâme:
Fâtih Türbedarı Ahmed Ammiş Efendi’nin Sohbetleri, derleyen: Manastırlı
Kâzım Birön, Bilecik, 1953. (Çalışmamızda bu esere atıf yaparken Sohbetnâme
şeklinde bir kısaltma yaptık. Bunların
dışında yalan tarihlerde hazırlanan diğer eserler literatürdeki Amiş Efendi
sözlerini nispeten bir araya getirmek gayretine girmişlerdir. Bu eserler:
Mustafâ Özdamar, Ahmed Amiş Efendi, İstanbul: Kırkkandil Yay., 1997; Târih
Sertürbedarı Tırnovalı Ahmed Amiş Efendi, haz. Hüseyin Salahi Çiloğlu,
İstanbul, 2011; Kutbul-Ârifin Gavsu'l-Vâsılin Mürşid-i Kâmil el-Hâc Ahmed
Amiş Efendi, haz. İsmail Hakkı Altuntaş, İstanbul: Gözde Matbaacılık, 2012.
[4] Fâtih Sertürbedarı
Ahmed Amiş Efendi (ks) Hazretlerinden ve Abdülaziz Mecdi Tolun Beyden Seçme
Hanralar ve Rivâyetler, yay. haz. Erdem Memişoğlu, Ankara: İmaj Yayınevi,
2004.
[5] Bu iki defterin fotokopi nüshası büyük bir lütuf ve bereket
eseri olarak Adalet Çakır Hanımefendi’ye merhum M. Vehbi Güloğlu’nun oğlu Prof.
Dr. İsmail Şuayb Güloğlu Beyefendi tarafından verilmiş böylece bu çalışmanın
ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır. Vehbi Bey'i ve kendilerine pederlerinden
intikal eden bu defteri bizimle paylaşan mahdumu İsmail Bey’i burada bir kez
daha şükranla yâd etmeyi vazife bilirim.
[6] Ahmed Güner Güner, A Süheyl Ünver, Hayatı Şahsiyeti ve
Eserleri, 1898-1986, İstanbul: Eren Yayınevi, 1994, s. 501, dpn. 2'de
verdiği bu malûmatın dışında Süheyl Bey’in Eşref Ede’den Amiş Efendi'ye ait
hatıran derlediğinden bahsetmekte; ayrıca Gülbün Mesara arşivinde tasnif
edilmemiş muhtelif notlarda da başka malumatın olacağına işaret etmektedir. Biz
bahsi geçen Dayıbeynâme'yi göremedik. Yine Sayar, dedesinin arşivini
tetkik ederken Amiş Efendi’nin sözlerini içeren notlar çıktığından bahseder,
ancak bunlarla alâkalı detaylı bilgi vermez. (Bk. Ahmed Güner Sayar, Abdülbâki
Gölpınarlı, İstanbul: Ötüken, 2013, s. 23.) Gölpınarlı’nın da Amiş
Efendi’nin sözlerinin peşine düşüp bunları bir defterde derlediğini aktaran
Sayar, bu defterden de herhangi bir nakilde bulunmaz. Lâkin Ahmed Avni Konuk’un
Amiş Efendi ile gerçekleşen beş meclislik sohbetlerine ulaştığını, bunları
kaydettiğini zikreder. (Bk. Sayar, Abdiilbâki Gölpınarlı, s. 35-36)
Nitekim Osman Ergin koleksiyonu içinde yazma halde mevcut olan bu konuşmalar
Savaş Barkçin tarafından da neşredilmiştir. Bk. Savaş Ş. Barkçin, Ahmed Avni
Konuk, İstanbul: Klasik Yay., 2009.
[7] Bursa Erkek Lisesi Fransızca muallimliğinden emekli Haşan
Nevres Onbaşı. Onbaşı ismini Amiş Efendi künye olarak vermiş ona: “Seni onbaşı
yaptım!” demiş. Soyadı kanunundan sonra da bunu soyadı olarak almıştır.
[8] “Bismillâh’ın manası: Allah’ın bendeki taayyünü ile, ‘Bu fiil
zâtullah, sıfatullah ve halkullah ile zuhura geldi’ söylemektir. Ve mûcid
olduğunu beyân etmektir.’’ Bk. Sohbemâme, s. 11.
[9] “O kendi hevâsından konuşmuyor. ” Necm, 53/3.
[10] “Hicr, 15/99. Âyet umumiyetle “Sana yakın (ölüm) gelinceye
kadar Rabbi’ne kulluk et.” şeklinde tercüme edilmiştir.
[11] Kelime yazma nüshada husûsen “müteemmel” şeklinde
harekelenmiştir.
[12] Senden sana sığınırım, senden sana sığınırım, senden sana
sığınırım.
[13] “O’ndan O’na.”
[14] Ankebût, 29/45. Âyette geçen bu ifade “Allah'ı anmak” demektir.
Âyetin tam meali ise şöyledir: “Kitaptan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle
kıl. Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder. Allah’ı anmak her
şeyden önemlidir. Allah yaptıklarınızı bilir.”
[15] Gramatik olarak bu ifade “Muhakkak ki Allah kullarına karşı
latiftir” mânâsına gelmektedir.
[16] Ebedîlikten ezele, sonsuz olan bütün şifadan toplayan,
Allah’tır.
[17] Bu söz Sohbetnâme’de Hz. Peygamberin amcası Ebû Tâlib’e
nispetle kaydedilmiştin “Ebû Tâlib radıyallâhu anhu den Ben namaz kılmasını
sevmem, bende namaz kılanı severim". Bk. Sohbetname, s. 12. Ahmed
Güner Sayar, Gölpınarlı'dan Amiş Efendi’nin bâzı sözlerini işitip kaydettiğini
ve bir keresinde “Ebû Tâlib aleyhisselâm'dır” yazdırdığını nakleder. Bunu
Süheyl Ünver “Ebû Tâlib radıyallâhu anh’dir” şeklinde yazdırmıştır. Sayar
bu farklılığı Ünver'e sorduğunda, “Doğrusu radıyallâhu anhdır” demiştir. Bk.
Sayar, Gölpınarlı, s. 86-87.
[18] Her ağacın ve taşın yanında Allah'ı zikredin.
[19] Tebbet sûresinde, Hz. Peygamberin (salla'llâhu aleyhi ve sellem.)
amcası Ebû Leheb’in, yeğenine yaptığı zııliimün karşılığı olarak “elleri
kurusun” şeklinde anılmaktadır. Hz. Peygambere duyulan ziyâde muhabbetin
ştimûlü gereği, sûreyi hatim dışında pek okumadıklarına telmih vardır.
[20] “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Seni tenzih ve takdis
ederiz. Bizi cehennem azabından koru." Âl-i Imrân, 3/191.
[21] “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.”
Fatiha, 1/4.
[22] “Sen bunu boş yere yaratmadın. Seni tenzih ve takdis ederiz.
Bizi cehennem azabından koru.” Âl-i İmrân, 3/191.
[23] Belki sevmediğin şey senin için hayırlıdır. Belki sevdiğin
şeyde senin için şer vardır. Ve belki, sevmediğin şeyde senin için şer vardır.
[24] “O halde halikında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme.”
Hud, 11/46.
[25] Hayır, o münafıktır.
[26] Öyle demeyin, kim lâ ilâhe illallah, derse o cennete girer.
[27] öyle demeyin, kim lâ ilâhe illallah derse cehennem ateşi onun
bedenine haram olur.
[28] Bir şeyin eseri eserin kendisidir, ki bu o şeydir. Bir şeyin
nûru nurun kendisidir, ki bu o şeydir.
[29] Mütennebi: Yalancı peygamber, peygamberlik iddiasında bulunan.
[30] “Girilen kapıyı ve gelinen yolu unutmama” tavsiyesi, Kuşadalı
İbrahim hazretlerinin de tavsiyelerindendir. Sâlikin şeriat esasları ve tarikat
erkânını birbirinden ayrı görmemesi anlamına gelmektedir. Kuşadalı girilen
kapıyı mürşit, gelinen yolu şeriat olarak açıklar. Bunların ikisinden veya
birinden gaflet içinde olmak müridin seyr ü sülûkünü kesintiye uğratır. Bosnevî
de aynı mânâyı “Husûsiyle girdiğin kapıyı unutma, istiğrak ve laubalilik zuhûr
etmesin; gittiğin yolu önünden bırakma, tenezzül vâki olmasın. Zira tenezzülât mezmûmedir.” cümleleriyle anlatır. Bk. Yaşar Nuri Özrürk, Kuşadalı
İbrahim Halveti/ Hayatı, Düşünceleri, Mektupları, İstanbul: Fatih Yayınevi
Matbaası, 1982. s. 145-46, 159, 255; agm, Son Devir Türk Tasavvufa ve Bosnalı
Muhammet! Tevfik Halveti, 2. bs., İstanbul: Yeni Boyut, 1991, s. 163. -
32
“Ve bacaklar birbirine dolaştığında.” Kıyamet, 75/29.
33 “[Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir] onlara korku
yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” Yûnus, 10/62.
[31] Sultan Abdülaziz’in baş mabeyncisi Emin Beyin oğlu ve Fuat
Süreyya Paşanın babasıdır. Kadiri tarikatine intisap etmiş, Amiş Efendi’ye de
bende olmuştur. 1920’de vefat etmiş, Yahya Efendi Dergâhı haziresinde
medfundur.
[32] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 104b. -
[33] Ahmed Amiş Efendi’nin “sıfat halifesi" olduğu söylenen
Bükreş sefiri Mehmed Şemseddîn Paşa. Amiş Efendi kendilerine çok iltifat eder,
konaklarında çok zaman geçirirmiş. Bk. Sayar, Gölpınarlı, s. 37-
[34] Sohbetnâme'de bu söz hem yukarıdaki gibi hem de “Kubbe gibi
olmalı” ifadesiye geçmektedir. Bk. Sohbetnâme, s. 17, 35.
[35] Fatır, 35/28. Yukarıdaki
kıraata göre âyetin meali şöyledir: “Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim
olanlar derin saygı duyarlar.” Ancak Amiş Efendi farklı bir kıraate istinâden
Allah’ın âlim kullarından haşyet duyduğu mânâsını vermiştir, [ed.n.]
[36] Mehmedalinâme, s.
11.'de, bu sözden sonra, “Naîm Bey rivâyetiyle Kuşadalı Efendimiz’den: Ahirete
intikâl etmiş mürşide rabıta olmaz. Eğer olsaydı Resul Efendimiz'den başkasına
olmazdı.” ifadesi yer almaktadır.
[37] Sayar, Amiş Efendi’nin “Türk devleti kıyamete
kadar bakîdir" sözünü Süheyl Ünver’den nakleder. Bk. Sayar, Süheyl Ünver,
s. 534.
[38] “Rahmanın nefesinin [rahmetinin] Yemenden geldiğini
hissediyorum.” Müsned, II, 541.
[39] Amiş Efendi saliklerine sık sık "İstiğfar edin, salavat
okuyun, Kur'an tilavet edin; her şeyi
Kur'an'da
bulursunuz demıiş. Bk. Öztürk, Bosnalı
Muhammed Tevfik Halveti s. 20.
[40] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 96b-97a. Ayrıca Sohbemâme,
s. 45’de bu sözün söylenilmesine vesile olan hâdise Kâzım Birön’den şöyle
nakledilmiştir: “Zabit olduktan sonra arz-t vedâ için Hazret’e gitmiş idim
elini öptükten sonra bu müfarakâtın acılıklarını hissederek huzurunda gayri
ihtiyarî ağlıyordum. Bir hafta kadar bu buk’a-yı hazin devam etti, kendileri hiçbir
şey söylemez ve yine yaşlı gözlerimle kalkar giderdim. Nihayet bir gün sordu:
“Ne ağlıyorsun be çocuk” dedi. Bu iltifat-ı celîleleye karşı gözlerim bir
seyl-i huruşân gibi coşarak “Efendim ben ağlamayayım da kim ağlasın?”
diyebildim. Mânevi rüyamı hatırlayarak gözlerimin kapanıklığı henüz tamamen
zâil olmamış iken “Pür-taksir sizden ve huzurunuzdan ayrılıyorum, teessüfüm bu
yüzdendir” dedim. Hazret cevaben “Helvacı helvasına şeker katacak zamanını
bilir, ne sıkılıyorsun be. O senin isteğinle olmaz O’nun isteğiyledir. Her
şeyin zamanı vardır kederlenme" buyurdular. Ve nereye tayin edildiğimi
sordular. Cevâben Üsküp’e dedim. “Oh desene Mekke’ye gidiyorsun oralar Nurul
Arab’ın ayak bastığı mübarek yerlerdir. Ne güzel, güle güle git ferahlanırsın”
ve ilâve ederek “Biz sizden asla münfek değiliz ki?” diyerek izhar-ı teselli ve
beşâret buyurdular.”
[41] “Gizli konuşmalar, insanları üzmek için şeytandandır. Halbuki,
Allah’ın izni olmadan hiçbir zarar veremez. Müminler, yalnız Allah’a
güvensinler." Mücâdele, 58/19.
[42] “Allah’ın izni olmadan hiçbir şey onlara zarar veremez."
Mücadele, 58/10.
[43] Harbiye hocalarından Nevres Bey’le alakalı bu muhaverenin
arkaplanı şöyledir: “Muhtemelen, 1908 yılı ertesinde Nevres Bey, hiç ummadığı
bir haksızlığa uğrar ve yeni görev yeri Trabzon’a tayin edilir. Bu tayin işini
kabullenmeyen Nevres Bey, sıkıntılı bir ruh hâli ile Ahmed Amiş Efendi’nin
ziyaretine gider (...)” Bk. Sayar, Gölpınarlı, s. 34-35.
[44] “Allah’ın emri/buyruğu bunlar arasında sürekli gelip
gerçekleşir.” Talâk, 65/12.
[45] Harbiye’de kitabet hocası.
[46] “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi
Allah’adır. O din günün sahibidir." Fatiha, 1/1-4.
[47] “Onların [nebilerin] cesetleri kabirlerinde
kırk sabah kalır ve sonra [ruhları] kendilerine emredilen yere dönerler.” Bu
ibare, Taberânî’nin Müsnedüş-Şâmiyyin (2/420) ve İbnü’l-Cevzî’nin el-Mevzuât'ında
(2/39) mevzû olarak kaydedilen bir hadîsin farklı kelimelerle naklidir.
[48] Kuşadalı İbrahim Efendi’nin mektuplarında bu ibare, “Kir kiri
yıkar, kör körü yider. Kire, köre bakma yol doğru gider.” Bk. Özrürk, Kuşadalı
İbrahim Halveti, s. 242, 244. [ed.n.]
[49] Evlerinizde kılınız.
[50] Mehmedalinâme, vr. 19a.
[51] Allah sırrını takdis eylesin ve bizi Muhammedi feyizle
nimetlendirsin.
[52] Süheyl Ünver ve Abdülbaki Göipınarlı’nın naklettikleri şu
hadise de bu sözü anlamaya yardım edecektir: “Senesini tam hatırlamıyorum,
1909 ya da 1910 olmak. İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi’nde okuyan üç
talebe, Maraşlı Ahmed Tahir, Kırşehirli Hüseyin Avni ve Yozgatlı Yusuf Bahri
efendiler, birlikte bir şeyhe intisaba karar verirler. Ancak, intisabın bir
şartı vardır: Şeyhin keramet göstermesi. O vakitler tekkeler açık. O tekke
senin, bu tekke benim, kafa dengi bu üç arkadaşın İstanbul’da gitmedikleri tekke,
görmedikleri şeyh kalmıyor. Gönülleri yatmadığından intisap edecek bir şeyh
bulamıyorlar. Gitmedikleri bir tekke kalmıştır. Eyüp Nişancası’nda başında
Seyyid Abdülkadir Belhi Efendi’nin bulunduğu Şeyh Murat Buharı Dergâhı. Oraya
gidiyorlar. Hazret onlara diyor ki, 'Siz Fâtih'in türbesine gidin. Orada
türbeyi bekleyen Ahmed Amiş Efendi var. O, sîzleri kabûl eder’ diyor.
Ertesi gün bu üç arkadaştan Hüseyin Avni ile Yusuf Bahri Efendi, birlikte
Fâtih'in türbesine gidiyorlar. Neden Ahmed Tahir Efendi o gün onlarla beraber
değil, bunu bilmiyorum. Türbeye giriyorlar, yüz yaşını aşmış bir pîr-i fani,
Turbedâr Ahmed Amiş Efendi’yi Kur’ân okurken görüyorlar. Kemâl-i edeple okunan
Kur’ân’ı dinliyorlar. Okumasını tamamlayan Amiş Efendi buyuruyor ki, ‘Bu
okumamdan hâsıl olan ecr-i sevap ikinizindir. Aldım, kabûl ettim.’ Böylelikle
törensiz bir şekilde intisapları gerçekleşiyor. Durumdan Ahmed Tahir Efendi de
haberdar ediliyor. Bir gün sonra türbeye giden Ahmed Tahir Efendi de Amiş
Efendi’yi Kur’ân okurken görüyor. Hazret okumasını tamamladıktan sonra
buyuruyor ki, ‘Bu okumamdan hâsıl olan ecr-i sevap senindir. Seni de aldım
kabûl ettim’. Böylelikle, onun da intisabı gerçekleşiyor.” Bk. Sayar, Gölpınarlı,
s. 39; Nihat Azamat, “Maraşlı Ahmed Tahir Efendi", DİA, XXVIII,
Ankara 2003, s. 38.
[53] "Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği
nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.)” Hadîd, 57/23.
[54] “Bunlar evlerin arasında dolaşıp köşe bucak
her tarafi aradılar. Bu yerine getirilmiş bir vaad idi.” İsrâ, 17/5.
[55] Kurnaz dostun beni gören gözünden, gözeten kalbinden Allah’a
sığınırım.
[56] Bâzı kaynaklarda bu hâdisenin Amiş Efendi ile Kayserili Mehmed
Tevfik Efendi arasında geçtiği kaydedilmiştir. Bk. Yaşar Nuri Öztürk, Büyük
Türk Mutasavvıfı Muhammet Tevfik Bosnevî, İstanbul: Fâtih Yayınevi, 1981,
s. 27: Özdamar, AhmedAmiş Efendi, s. 42.
[57] Avni Konukman olmalı.
[58] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 103b.
[59] Harbiye’de meç hocası. Ittihad ve Terakkî’nın kurucularından.
[60] Sen, hatan sebebiyle cennetten çıkarılan Ademsin.
[61] Sen, Allah’ın risâleti ve kelâmıyla seçtiği Mûsâ’sın. Sonra
Adem’in yüzü Mûsâ, Âdem’in yüzü Mûsâ, Âdem’in yüzü Mûsâ.
[62] Edeb, edeb ehlinin yanında edebin terkidir.
[63] Koşalamak: Hırpalamak, kovalamak.
[64] “[Mektup] Süleyman'dan gelmekte, rahman ve rahim olan Allah'ın
adıyla başlamaktadır.” Neml, 27/30.
[65] 49-50 sahifeleri 1968 tarihli nüshada eksiktir. Buradan
itibaren Mehmedalinâme'den tamamlanmıştır.
[66] Mehmedalinâme, vr. 26b.
[67] Rumeli fatihlerinden Gazi Evrenos’un
torunlarından Evrenoszâde Sâmi Efendi olabilir olmak üzere kalıcı eser nen
değyâsını vermiştir. [ yannımiylestek veren, nesillere bir yâdigâ.
[68] Mehmedalinâme, vr. 27b.
[69] 53-54. sayfalar 1968 tarihli nüshada eksik olduğundan Mehmedalinâme’den
tamamlandı.
[70] “Rabbin sana mutlaka lütuflarda bulunacak, sen de memnun
olacaksın." Duhâ, 93/5.
[71] Mehmedalinâme vr. 28b.
[72] O Allah’ın zâtına tahsis edilmiştir.
[73] Mehmedalinâme, vr. 29a.
[74] Mehmedalinâme, vr. 29b.
[75] Mehmedalinâmede Sühyel Bey bu sözün duna şöyle bir not
düşmüş: Miralay Mehmed Hilmi Şanlıtop. Buve’yi [Bouvet] Çanakkale’de batıran,
Amiş Efendi ihvanından. Bk. Mehmedalinâme, s. 31b.
[76] “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi
eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfü en bol olan sensin.” Âli İmrân,
3/8.
[77] “De ki: Her şey Allah’tandır." Nisa, 4/78.
[78] Bu ifade Mehmedalinâme nüshasında var. Bk. Mehmedalinâme,
vr. 32b.
[79] Yukarıda da zikri geçen, Manastırlı Mehmed Hilmi
Şanlıtop (v. 1365/22 Nisan 1946). Çanakkale Savaşı’nda Fransızların Bouvet
deniz zırhlısını batıran, Mecidiye bataryasının komutanıdır. Kabri Emin Baba
Dergâhı yakınındadır.
85 Mehmed Hilmi Bey Çanakkale Savaşları sürerken
bir ara izin ahr İstanbul'a gelir, Amiş Efendiyi ziyâret eder. “Bu memleketin
hali ne olacak" diye Efendi hazretlerine sorar. Bunun üzerine de Amiş
Efendi bu sözü söyler. O vakit 1915 yılı Mart ayından sonraki bir tarihtir.
Nitekim düşman 12 Kasım 1918’de girmiş, 6 Ekim 1923 te çıkmışur. bk. Sayar,
Gölpınarlı, s. 173-174.
[80] Bk. Sohbetname, s. 33
[81] “Nice saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış, paçavra gibi
iki parça eski/yırtık elbiseliler vardır ki, kendilerine iltifat edilmez, kimse
onları adam yerine koymaz. Fakat eğer bunlar Allah’a yemin etseler, Allah
onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz. Berâ b. Mâlik de onlardandır.” (Tirmizi, Menakıb,
55; İbn Mâce, Zühd, 4)
[82] Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar’ın dedesi Yusuf Bahri Nefesli.
[83] “Hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı
anmaktan alıkoymadığı bir takım adamlar ..." Nûr, 24/37.
[84] Ondurmak: İyileştirmek, şifâ vermek.
[85] Bu dize Mehmedalinâme'de var. Bk. Mehmedalinâme, vr. 38b.
[86] Bk. Mecmua-i Tasavvuf, s. 104a.
[87] Bk. Sohbetname, s. 36.
[88] Ey dünyâ, bana hizmet edene sen de hizmet et!
[89] Bana hizmet edene ben de hizmet ederim.
[90] Mehmedaliname, vr. 41b.
[91] Eşref Ede.
[92] Mehmedalinâme nın bitiş tarihi 4.10.1961 ’dir.
[93] Bu söz Hamdi Hizalan Bey’in beyânına göre Nevres Bey’den de
nakledilmiştir. Bk. Oztürk, Muhammed Teyfik Bosnevî, s. 26.
[94] Mecmûa-i Tasavvuf, vt. 14a-b.
[95] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 17
[96] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 26b-28a.
[97] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 28a-28b.
[98] Mecmûa-i Tasavvuf vr. 40b. Bu yorum büyük ihtimalle O.
Ergin’e ait.
[99] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 28b-29a. Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 44a-45a.
[100] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 51a.
[101] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 67a
[102] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 71 b-72a.
[103] Mecmûa-i Tasavvuf, vr.75i .
[104] Bu cümle Fütuhat'ın 75. babında geçmektedir.
[105] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 75a-75b.
[106] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 96b-97a.
[107] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 101b-102a.
[108] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 104b.
[109] Mecmûa-i Tasavvuf vr. 112b113a.
[110] Amiş Efendi, İstanbul'da Bosnevî’nin halifelerinden Bekir
Niğdevî’den Fâtih türbedarlığım alır. Bu zât için Amiş Efendi şöyle dermiş:
“Bir bakışı ile zengini fakir, fakiri zengin ederdi ama, kendisi hep kuru
ekmekle yaşadı." Bir başka sözünde Amiş Efendi Niğdevî hakkında şöyle
buyurur: “Ümmî idi, fakat Kur’ânın mânâsındaki incelikleri ondan öğrendim.”
Bk. Öztürk, Muhammed Tevfik Bosnevi, s. 19.
[111] Mecmûa-i Tasavvuf vr. 116b117a.
[112] Mecmûa-i Tasavvuf vr. 124b.
[113] Mecmûa-i Tasavvuf vr. 125b.
[114] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 134a.
[115] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 170a-173a.
[116] Cemal Öztürk, “Bir Dervişin Hatıralarında Ahmed Tâhir Efendi”, Gönül
Sultanları Sempozyumu-H: Fâtih Türbedârı Amiş Efendi-2018.
[117] Bu söz, “Mücahedâtın bir kısmını Kuşadalı kaldırmıştı;
mütebakisini de ben kaldırdım." şeklinde de rivayet edilmiştir. Bk.
Vassâf, Sefîne-i Evliya, IV, 155.
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder