Print Friendly and PDF

FÂTİH TÜRBEDÂRI AHMED AMİŞ EFENDİ ARMAĞAN KİTABI

 

 

FÂTÎH TÜRBEDÂRIAHMED AMİŞ EFENDİ ARMAĞAN KİTABI

Editör:

Adalet Çakır Çağlı

Kitap tasarım:

Abdüsselam Ferşatoğlu

Fotografika Güzel Sanatlar

Abdi Paşa sokağı 14A Kısıklı Üsküdar / İstanbul www.fotografika.com.tr

1. Baskı, İstanbul, Mart 2021

ISBN 978-605-69403-5-4

Yayıncı Sertifika No: 44496

Basla: özlenı Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd. Şti.

Litros yolu 2. Matbaacılar Sit. No: 1BA11 Zeytinburnu / İstanbul

Sertifika No: 45257

Cilt: Sağlam Mücellit

Halkalı Cd. 1320 Sk. No:9/A Sefaköy Küçükçekmece / İstanbul

Copyrigth © Her hakkı mahfuzdur.

Kocaeli Üniversitesi Vakfi Yayınları (KÜV YAYINLARI)

Çukurbağ Mah. İnönü Cad. No: 177/2 İzmit / Kocaeli

Telefon: 0546 885 14 41 | info@kouvakif.org.tr | www.kouvakif.org.tr


 

Amiş Efendi’nin Hikmetli Sözlerini Muhtevî Meçhul Bir Defter: Süheyl Ünver’in Amişnâme’si ve Çeviri Yazısı

O Fulya İbanaoğlu

Doktora Öğr., Marmara Üniv. Sosyal Bilimler Ens.

I.    Giriş:

Son dönem Osmanlı tasavvuf hayatının mühim sımalarından Ahmed Amiş Efen­di 118 yıl yaşamış, talebeleri, muhibleri olmuş ve buna mukabil hiç yazılı eser bırakmamıştır. Fakat kendilerinin hikmetli sözleri, ihvânı ve muhibleri ile yaşadık­ları bâzı haller, yine muhitlerinde bulunan bâzı zevât tarafından kaydedilmiştir. Bunların bir kısmı bize kadar ulaşmıştır. Bu makalede, bu şekilde teşekkül etmiş bir defterin çeviri yazısına yer vereceğiz.[1]

Öncelikle, Amiş Efendi’nin hatırâlarını ve sözlerini ihtivâ eden bu defteri “hikemiyât” türünün güzel bir misâli olarak kabul edebiliriz. Zirâ Islâm düşünce literatüründe hikmet sahibi kimselerin (hoca, hakim, ârif, mürşid v.b.) talebele­rine, muhiblerine bazı hakikatleri, kendi tecrübelerini, tavsiyelerini az kelimeyle çok mânâ ifâde edecek şekilde doğaçlama bir surette söylemelerine “hikmet”, bu hikmetlerin bulunduğu eserlere de “hikemiyât” metinleri denildiği biliniyor. Ni­tekim hikemiyât türü metinler (...) aforizmatik edebî gelenek formu olarak atasöz­leri, darb-ı meseller, vecizeler, kıssalar, masal unsurları, folklorik anlamlar, kafiyeler ve seciler barındıran şiirsel ifâdelerdir.[2] Bahis mevzu edeceğimiz Amişnâme de, çe­şidi vesilelerle Amiş Efendiden sâdır olan yüksek ahlâk ve tefekkür mahsûlü bu türden hikmetlerin divânının ağzından derlenmesinden ibârettir.

Amiş Efendi’nin sırlı sözleri ve hallerinin bize intikâli meselesine gelince[3], tespit edebildiğimiz kadarıyla bu konuda iki isim öne çıkmaktadır. Biri kendisine mülâki olmuş Ahmed Mecdî Efendi [Tolun] ile onun ihvan ve talebeleri vasıtasıyladır. Mecdî Efendi’nin tahkiye ettiği bazı hâtıraları, hikmetli sözleri, şiirleri ve husûsen Amiş Efendi’den kayıt ve hıfzettiklerini Osman Ergin tebyiz etmiş, bunları Mecmûa-i Tasavvuf ismini verdiği bir defterde muhâfaza etmiştir ki söz konusu defter Atatürk Kitaplığı Osman Ergin yazmalar bölümünde 1942 tarih­li ve 647 envanter numara ile kayıtlıdır. Bu defter bilâhare bazı kısaltmalar ve tasarruflarla yeni harflere çevrilmiş, Fâtih Sertürbedarı Ahmed Amiş Efendi (ks) Hazretlerinden ve Abdülazîz Mecdi Tolun Beyden Seçme Hatıralar ve Rivayetler adıyla yayınlanmıştır.[4] Biz de bu çalışmanın sonuna, Ek-3 adı alanda söz konusu defterdeki rivâyetleri dercedeğiz.

Amiş Efendi’nin sözlerini nakleden ikinci isim yine ihvânından Mehmet Ali Yi­tik, nâm-ı diğer Dayı Beydir. Çalışmamızda esas aldığımız ve Ek-l’de verdiğimiz, bâzı mukayeselerle notlandırdığımız 20 Aralık 1968 tarihli defter-Amişnâme, Mehmet Ali Bey’in kaydettiği nakillerden müteşekkildir. Bu defter Süheyl Bey tarafindan Amiş Efendi’nin torunu Lütfi Sabri Serinken için istinsâh edilmiştir. Yine bu çalışmaya dâhil ettiğimiz ve Ek-2’de yer alan 6 Mayıs 1968 tarihli ikinci defter-Amişnâme de, 11 varaklık bir defterin sadece sol tarafına yazılmak süreriyle Süheyl Bey tarafından Lütfi Sabri Serinken için hazırlanmış olup Aralık 1968 tarihli Amişnâme’nin muhtasarıdır.[5]

Biz bu defterlerden haberdâr oluncaya kadar literatürde, Süheyl Ünver’in Amiş Efendi’ye yetişmiş kimselerle görüşüp onlardan işittiklerini kaydettiği birine

Amişnâme diğerine Dayıbeynâme adını verdiği iki defterin mevcudiyeti bilinmek­teydi. Bunlardan biri, Süleymaniye Kütüphanesi’nde 960 demirbaş numarasıyla kayıtlı Hüseyin VassâPın Sefîne’sinden alıntıları hâvi biyografik bilgileri içeren beş sayfalık bir metindir. İkincisi Süheyl Ünver’in kerîmesi Gülbün Mesara arşivinde bulunan, Ünver’in Mehmet Ali Yitik’ten derlediklerini muhtevi Dayıbeynâmedir.[6]

Çalışmaya başladığımızda, yaptığımız küçük bir araştırma neticesinde hoş bir tesâdüf oldu: Süheyl Ünver’in Süleymaniye’deki defterleri arasında 1382 demir­baş no’lu Mehmedalinâme isimli bir deftere rastladık. Bunun aslında, çalışmamıza esas teşkil eden Aralık 1968 tarihli defterin diğer bir nüshası olduğu hemen anla­şıldı. Defterin baş tarafına Süheyl Bey tarafından “22.08.1961 Mehmed Ali Bey Efendi defterinden” notu düşülmüştür. Dolayısıyla bu defter, çalışmamızda esas aldığımız Amişnâme’den yaklaşık yedi sene önce yazılmıştır.

Böylece mesele vuzuha kavuşmuş, Mehmed Ali Yitik’ten Süheyl Bey’in istinsah ettiği -en azından şu anki bilgilerimiz muvacehesinde dört defterden Amişnâme adındaki ilâ tanesinin fotokopi nüshasının M. Vehbi Güloğlu ailesinde, birinin de Mehmedalinâme ismiyle Süleymaniye kütüphanesinde, Dayıbeynâme adındaki diğerinin de Gülbün Mesara arşivinde olduğu anlaşılmıştır. Kim bilir, daha başka nerede ya da kimlerde Azîz Sultanın hatıraları, sözleri mevcuttur?! Belki bu ça­lışma vesilesiyle bunlar da gün yüzüne çıkacaktır.

Metnin Hazırlanmasında Takip Edilen Usûller:

Amişnâme’nin çeviri yazısı yapılırken karşılaşılan bazı müşkilleri halledebilmek, metnin nispeten anlaşılırlığını temin için aşağıdaki usûllere başvurulmuştur:

Ek-l’de 20 Aralık 1968 tarihli defterin çeviri yazısı yer almaktadır. Yazı boyun­ca gerekli yerlerde bu metne atıfta bulunulduğunda Amişnâme denilmiştir. Bu defterde eksik olan sahifeler ve bazı ifâdeler ise 22 Ağustos 1961 tarihli Mehmedalinâme nüshasından tamamlanacaktır ki bu durum dipnotlarda belirtilmiştir.

20 Aralık 1968 tarihli Amişnâme ile diğer nüshalardaki farklılıklar, dipnotlarda gösterilmiştir.

20 Aralık 1968 tarihli Amişnâme ile Mecmua-i Tasavvufta müşterek olan ifâdeler dipnotta, sayfa numarasıyla işaret edilmiştir.

Ek-2’deki 6 Mayıs 1968 tarihli Amişnâme de, çalışmamıza esas aldığımız metin­den muhtasar olmasına rağmen, bu vesileyle literatüre dâhil edildi. Bu metin ile diğer metin arasında mukayeseye ve notlandırmaya ihtiyaç görülmedi.

Mecmua-i Tasavvufta mevcut, fakat 20 Aralık 1968 tarihli Amişnâme’de olmayan bazı rivâyetler Ek-3’te; bu eser içinde yer alan, Cemal Öztürk’ün kaleme aldığı Bir Dervişin Hatırlarında Ahmed Tâhir Efendi başlıklı makalede geçen hatırat ve sözler de esas metni tahkim etmek maksadıyla Ek-4 te verilmiştir.

Metinde yer almamakla birlikte, âyet ve hadislerin meâlleri, yerleri ve bazı Arapça ibâreler dipnotlarda gösterilmiştir.

Bazı Arapça ibâreler, âyetler ve hadislerde tesadüf edilen harf ya da kelime düşük­lüklerine köşeli parantez d içinde düzeltilerek işâret edilmiştir.

Metinde ismi geçen şahıslardan tespit edebildiklerimiz hakkında dipnotlarda kısa mâlûmat verilmiştir.

Metindeki bâzı meseleleri tavzih edeceği düşünülen, farklı kaynaklardaki mâlûmata da dipnotlarda yer verilmiştir.

Farklı nüshalardaki benzer cümleler ya da aynılarına dipnotlarda işaret edilmiştir. Meselâ Yaşar Nuri Öztürk’ün Son Devir Türk Tasavvufu ve Bosnalı Muhammed Tevfik Halveti isimli kitabında bulunup, diğer nüshalarda bulunmayan Hamdi Hızalan’dan nakillere dipnotta yer verilmiştir.

Metinde okunamayan kelimelerin yerine köşeli parantez içinde soru işareti [?] konulmuştur.

EK-1

[Amişnâme]

Asrımızın en mübârek insân-ı kâmili, üstâd-ı mükerrem Tırnovalı Hacı Ahmed Amiş Efendi hazretlerinin mübârek söz ve menkıbeleri, çıraklarından Mehmed Ali Bey tarafindan toplanan bir nüshasından bu çok aziz Efendimiz’in hafid-i kemâlâtı doktor Lütfi Sabri Serinken Beyefendi’ye tarafımızdan bir hâtıra olarak instinsâh olunmuş ve takdim edilmiştir.

20. 12. 1968
Dr. A. Süheyl Unver

İhvân-ı kiramdan Mehmed Ali Beyefendi defterinden:

Bismillâhirrahmânirrahîm

Nevres Bey[7] rivâyetiyle:

                             Bismillâh’ın mânâsı Allah’ın bendeki tâyiniyle hak, insân-ı kâmildir.[8]

                             Kelâm-ı nefs her lisândan sâdır olur; fakat lisân-ı Arab’a bürünmüştür.

                             Rüştü Beyle bir gün huzûr-ı saâdete gittik. “Ulan, bana boza getirdiniz mi?” buyurdular. Ben de, “Getireyim Efendim” dedim. “Boza der demez aldınız bozacı dükkanına gitmesin; mürşit ne demek istiyor, onu anla, sözünü anla. Onlar boş söylemezler.” Ben de "Evet efendim, وما ينطق عن الهوى؟ dedim[9]. Mübârek şehâdet parmaklarını ağızlarına götürerek, işaretle “Sus” buyurdular, “o yalnız Muhammed’e mahsûstur, mürşidler hakkında da öyledir. Biz ihvanımızdan böyle söz sudûrunu severiz. Lâkin herkesin yanında söylenmez.”

واعبد ربك حتى يأييك اليقين Sana yakın gelinceye kadar ibadet et. [10]Yakın gelince kendisi eder.

                  Hâtırâtı red ile uğraşma. Hâtırât, ilham, vahiy hepsi birdir.

                             Şeyhim bana dedi ki: “Allah’tan korkar mısın?” “Hayır.” dedim. “Benden korkar mısın?” “Senden korkarım.” dedim. Ben de “Efendim, ben ne sen­den, ne de Allah’tan korkarım. Çünkü sizden bana zarar gelmez ki!” dedim.

Nevres Bey, diğer ihvandan biri rivayetiyle:

        [2] Benim yanıma gelip li-vechillâh beş dakika oturan îmânını kurtarma­dan gitmez. (Nüsha, kurtarır.)

Nevres Bey’den:

                             Yetmiş bin kelime-i tevhîd îmânsız gitmiş adamın îmânını kurtarır. Mür­şidin vazifesi müridini küfr ü îmân ve havf ü recâ kaydından kurtarmaktır.

                             Mürşide mülâki olmayanlar şeriatın tarifi veçhile kızgın saçda kılarlar, mürşide mülâki olanlar rahat kılarlar.

                             Mürşid buna “Sigarayı iç!” der, o bırakamaz. Berikine “İçme!” der, o da içemez, buyurdular. Huzurda bulunan ihvândan Dikici Tâhir Efendi, “Evet Efendim, takdîr-i Hüdâ’dır, bozulamaz.” dedi. (Pek hoş zuhûr etmiş müteemmel")[11]

                             Merâtib-i hayvâniyyeden insana en yakın olan beygirdir.

                             Mahdum-ı âlîleri Ali Beye hitaben, “Ali bu benim babamdır, bu benim hocamdır, bu benim şeyhimdir, diye hizmet edeceksen hizmet etme.” buyurdular.

                             Rüyada öldüm. Akşam ile yatsı arası bir bahçenin arasından gidiyordum. Yolda bir hocaya rast geldim. Bana “Ne var?” diye sordu. Ben de, “Bil­mem, evden çıktım. Arkamdan ağlaşıyorlardı.” dedim, ayrıldık. Ben ken­di kendime, “Bu ne anlayacak, ben âlem-i letafette, bu âlem-i kesâfette?!” [3] dedim ve kabre girdim. Örtüldüm. Münker-nekir gelmedi. Rüyamı Efendi hazretlerine arz ettim, “Efendim münker-nekir gelmedi.” dedim. “Ulan kim kime, ne soracak?” buyurdular.

                             Bizi sevenleri sevenler imânım kurtarmadan âhirete gitmezler.

                             Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemin göründüğü rüyânın sâhibi, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemdir. Onu kimse tefsîr edemez.

                             Bir zâlimin karşısına çıktığınız zaman أعوذ بك متك، أعوذ بك منك، أعوذ بك منك" [Eûzu bike minke, eûzu bike minke, eûzu bike minke][12]deyiniz, buyurdular.

                             Kimseye “Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” diye sormak caiz değil­dir. Eğer sana birisi sorarsa “Şuradan geliyorum, buraya gidiyorum.” daha doğrusu “Minhu ileyh”[13] dersin.

                            Beni çok sevin, canınızı ben alayım; canınızı acıtmam.

                             İyi bir iş yaparsan vücûd giyer, o senin hadimin olur. O melâikedir. Fena . bir iş yaparsan o vücûd giyer. O senin zebânindir.

Necib Bey rivayetiyle:

                             Bir gün huzûr-ı saâdetlerine girdim, kalabalık idi. Ellerini öpüp ihvanı araladım, oturdum. Vakt-i saadette bir gün ashâbdan biri gelip huzûr-ı saadette oturan ashabı aralayıp oturdu. Bugün de aynıdır. Biz bir an zikir­den hâli değiliz. Bir sayha ile “Allah!” dediler. Bu da ولذكر الله آكبر  vele-zikrullâhi ekber”[14] buyurdular.

                             [4] Bir gün Kur’ân okuyorlardı. “Ben âlimim, siz de Kur’ân okursunuz, ama benim gibi değil. Ben okurum; mefhûmu gözümün önünden geçer.” buyurdular

Nevres Beyden:

                            Ezelde hilkat yoktur, zuhûr vardır.

                            Her şeyin ism-i hakîkîsini bil; babanın verdiği isimle çağır.

                            Zahiren kader yok, bâtınen cebir yok.

                            İnsan sûrette muhtâr, hakikatte mecbûrdur.

                             إن الله لطيف بالعباد [İnnallâhe latîfun bi’l-ibâd.][15] Allah kullarında latiftir; Allah kullarına latiftir, değil. Bu, isneyniyeti îcâd eder.

                             “Tuzun iki maddeden ibaret olduğu, her birisi ayrı ayrı alınırsa bir semm-i muhlik olduğu halde, ikisinin birlikte alınması mûcib-i fâidedir.” ifâdesine “Allah Celle Celâluhû ile Muhammed aleyhisselâm da öyledir.” buyurdular.

                             Allah’ın senin alnına yazdığı şeyin menine Muhammed aleyhisselâm bile kadir değildir, buyurdular.

                             Cemî-i mükevvenât Hakk’ın zuhûrudur. Şuûnât-ı ilâhiyye irâde-i zâtiyyedendir. Allah haddi zâtında ekberdir.

            من الآباد إلى الآزال، إلى ما يتناهي المستجمع بجميع الصفات، الله "

                             [Mine’l-âbâd ila’lâzâl, ilâ mâ yetenâhî’l-müstecmiu bi-cemîi’s-sıfât, Allah.][16]

                             Benim şeyhim derdi ki, “Ahmed! Birisi senin yanında benim aleyhimde bulunursa beni müdafâ etme.” buyurdu.

[5]               Nevres Beyden:

                            Ben, içimden “Bu naneyi yiyemem.” dedim. Derhal Efendi hazretleri, “Ben de şeyhime, efendim, ben bu naneyi yiyemem.” dedim. Şeyhim bana “Sen bu naneyi yiyemezsen, sen de benim dediğim gibi adam olamazsın.” buyurdular.

                            “Biz, bizim lafımız olduğu zaman sıkılıp kaçandan korkarız.” buyurdular. Ben de içimden, hakîkaten böyle bir hâli kendisinde gördüğüm bir arka­daşı düşünerek, “Eyvah bizim arkadaş helak oldu.” dedim. Derhâl Efen­di Hazretleri “Eh, eh! Korkma; ona da bir zât tecellîsi yapar kurtarırız.” buyurdu. Ellerini göğüslerine vurarak “Bu ismi zikretsinler de aleyhimde bulunsunlar.” buyurdular.

                            Bir gün sinn-i âlîlerini soran bir zâta cevâben “Şeyhim bana derdi ki, Ahmed senin tarihin meçhuldür.”

                           Ben namaz kılmasını sevmem, benden namazı kılanı severim.[17]

                            لا تقدموا بين يدي الله ورسوله  ٠ âyet-i çelilesi, “Allah ile Muhammed’i tefrik etme­yin.” mânâsınadır.

                           Dünyada eşini bulamazsan, işini bilemezsen rahat edemezsin.

Nazif Efendi rivâyetiyle:

                           Cenâb-ı Hâle şerr-i cüzîyi kullanır ki altından hayr-ı külli zuhûr eder.

[6]               Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

                           Taşta hayât-ı İlâhî olmasa idi Mûsâ’nın esvâbını alıp kaçar mıydı?

                            Birinci senede imâm, ikinci senede tamam, üçüncüde kalpaklı yuvan, dördüncüde bir kalbur saman olmayın.

«       Gör geç, bekle geç, durma geç! Hadîs:

 اذكروا الله عند كل حجر و شجر[18]

                           Tilâvetü’l-Kur’ân, müsâhabetul-ihvân, mülâkatü’r-Rahmân. Zaman, mekân, ihvân.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                           Ben, ben bâzen bensiz Allah derim.

        Fâtih İstanbul’un Medine’sidir.

        Nezâfet-i şer'iyyenin hâricindeki nezâfetten Allah’a sığınırım.

? Her alınan kitabın üç defâ okunmak hakkı vardır.

                  Bu niçin böyle oldu? Bu böyle olmalıydı, gibi sözler câiz değildir. Çünkü, bundan Allah’a akıl öğretmek çıkar.

        Biz Tebbet yedâ sûresini hatim tamam olsun diye okuruz.[19]

        Hazret-i Ali buyurur ki: “Dünyâda iki şeyden korkmam: Biri Allah’ın takdir ettiği, diğeri de etmediği şeyden.” Bir yerde okuduğum bu sözle­ri Efendi hazretlerine arzettim. Buyurdular ki: “Allah’ın takdir etmediği vukûa gelmez; takdir ettiğinden korkmak ise küfürdür.”

        Hasan, eğer.şerîatimiz müsâade edeydi sana kendimi şu [7] havlunun üzerinde gösterirdim.

        Kaldırım olmuş yere yatmış, onu çiğnersin. Lâkin ayağınla itmek olmaz.

        İrâde-i teklîfiyye irâde-i tekvîniyyenin zuhuru içindir. İrâde-i teklîfiyye irâde-i tekvîniyyenin aynı ise o âdem saiddir, değilse şakidir.

 ربنا ما خلقت هذا باطلا سبحانك فقنا عذاب النار [20]

         إياك نعبد وإياك تستعين [21]irâde-i cüz’iyyeyi silmiş süpürmüştür. [Mehmedalinâme, vr. 5 b]

        Hareket-i arz geçtikten sonra kendimi şu âyeti okur buldum:

 ما خلقت هذا باطلا سبحانك فقنا عذاب النار [22]

        [Mehmedalinâme, vr. 6a]

        [23] وعسى ان تكرهوا شيئاً وهو خير لكم وعسى ان تحبوا شيأً وهوشرلكم    [Asâ en tükrehû şey’en fe-hüve hayrun leküm.  Ve Asâ en tühibbû şey’en fehüve şerun leküm] de vâki' olur.” buyurdular. Hem hazzetmezsin, hem de hakkında şerdir.

        Ravza-yı Mutahhara’yı ziyâretle namaz kıldım, duâ ediyordum. Hazret-i Resûl Efendimizin sağ tarafımdan zuhûr ile şu âyet-i kerîmeyi okudukları­nı işittim فلا تسلن ما ليس لك به علم  [Ve [fe] lâ tes’elni mâ leyse leke bihi ilmim.][24]

Bir gün ashabdan Hazret-i Rebîa (radiya'llahü anh.) Hazret-i Fahr-i âlem Efendimiz’e, “Yâ Resûlallâh, Rebîa bendeniz recâ eder ki fakirhâneyi teşrifle cemâat­le namaz kılasınız.” Hazret-i Peygamber Efendimiz (salla'llâhu aleyhi ve sellem.), “Peki yâ Re­bîa, geliriz” buyururlar. Hazret-i Rebîa taam hazırlar. Hazret-i Resûlullâh Efendimiz sohbete buyururlarken ashâbdan bir zât: [8] “Keşke filân da bu­lunsaydı.” der. Orada bulunan ashâbdan biri

  لا، هذا المنافق  [Lâ, hâzâ’l-münâfik.]”[25] der. Onun üzerine Hazret-i Fahr-i âlem Efendimiz,

 لا تقولوا،  من قال لا اله إلا الله فدخل الجنة

                             [Lâ tekülü, men kale ‘lâ ilâheillallâh’ fe-dehale’l-cennete.][26] buyururlar. Üçüncü defâ yine aynı surette tekrâr eder muhâvere o zaman İllallah  لاتقولوا، من قال لا اله إلا الله حرم النارعلى جسده [Lâ tekülü, men kale ‘lâ ilâhe illallah’ hurrime en-nâr alâ cesedihî.][27] buyururlar.

                             Tebbet yedâ sûresini hatim tamam olsun diye okuruz. Eski peygamber­ler zamanında ümmetleri kendilerini unuttuğu için resimleri yapılıyordu. Fakat Hz. Muhammed salla'llâhu aleyhi ve sellem bunu menetti. Çünkü, ümmet-i Muhammed’den bir adam eğer çalışırsa her istediği zaman peygamber kendisine temessül eder, gözükür ve kendisi ile görüşür. O halde resme hâcet kalmaz. Siz çalışırsa­nız ben size gelirim. Çalışmazsanız yorulur, bana gelirsiniz.

                            Kadınlar ilaç, sağlık vermek üzere taraf-ı risâletten memûrlardır.

                             Sekerât-ı mevte düşenlerin yanında dilindeki kuvvete göre ya lâ ilâhe illallâh yâhut Allah deyiniz. Bir defâ lâ ilâhe illallâh veya Allah derse lafı kesin. Şayet bu adam bundan sonra dünyâ kelâmı ederse yine tekrar Allah, Allah deyiniz. Bir defâ yine, Allah deyince yine kesiniz, buyurdular.

                             Güneş yevm-i kıyâmette cehenneme gidecek. Çünkü güneşe tapanlar [9] Allahsız kalmasın diye.

                             Gıyâben bîat vermek âdetimiz değildir. Yüz kere istiğfar, yüz de salât u selâm okusun. Bir de," ذلك  الشئ  الشيء ذلك  نور نور الشيء  اثر اثر[Eserun eseru’ş-şey’ zâlikeş-şey’; nurun nûru’ş-şey’ zâlike’ş-şey’].[28] olduğunu bilsin, buyurdular.

                             Arifler için irâde-i cüz’iyyeyi tasdik küfürdür. Mahcûblar için de irâde-i cüz’iyyeyi adem-i tasdik küfürdür.

                            Kâfir yoktur, sen kâfir dediğin için kâfirdir.

Ahmed Tâhir Efendi Hazretleri rivâyetiyle:

        Sözün gelini, nikâh edebildiğindir.

        Bizim fabrikaya düşen, paslı demir bile olsa, yirmi dört ayar altın ederiz.

. Bazen bakırın üstüne bir altın cilâ vurur, altın ayarında kullanırız. Gelen domuz ise tuzlamız vardır, oraya atarız. Mürûr-ı eyyamla tuz olup her yemeğe çeşni veririz.

        Biz bir binayı tamir ederken kiremitlerini bile sallamayız.

        Biz nübüvvetin velayetinin sırrının neş’esine memûruz. Şimdi bu neş’e yalnız Halvetîlerde, bir parça da Kâdirîlerde kaldı, buyurmuş.

        Resûl Efendimizi rüyâda gören münkir ise müslim, fâsık ise sâlih, sâlih ise evliyaya terakki eder, mülhak olur.

        Her ne zaman elimi duâya kaldırsam bir de bakarım ki bütün [10] mükevvenât dileklerini fakire arz ediyorlar.

        Onların kabirleri teslîm-i rûh ettikleri mahaldir.

        Kuşadalı Efendimiz, “Hak ulûhiyetini hiç kimseye vermez. Fakat bazen fakirden tecellî eder.” buyurmuş.

        Nakıs iken irşada kıyâm edenlerin mütennebîlerle[29] haşrından korkulur.

        Altın sırr-ı velayete, gümüş sırr-ı nübüvvete işarettir. Mürşidin el ayası zâttır.

        Şeriatı tut, hakikati yut, selâmet ondadır. Mürşid sâlikin teşriini muhafaza içindir, buyurdular.

        Kâmillerin ba'de’l-irtihalde sâliklerine feyzi devâm eder. Sülûkta vefat edenin terakkiyâtı devâm ettiği gibi.

        Hep kullar Allah’tan, O da ulemâ kullarından haşyet eder.

        Yer taban, gök tavan içindeki kâffe-i mahlûkât ihvân olmadıkça tevhîd kokusu duyulmaz.

        Şeyhim dedi ki, “Ahmed, ayı ol ayı”. Ürktüm. Sonra döndü “Yâni ayıcı nasıl çalarsa ona ayağını uydur. Ayının otuz iki türküsü varmış. Onun da hepsi ahlat üzerine imiş. Tâlib de öyle olmalı.”

        Girdiğin kapıyı, geldiğin yolu sakın unutma ha, buyurdular. Yânı mürşid ile şerîat-ı Ahmed’i.[30]

                             (11) “Kıyamet yaklaştıkça cümle enbiyâ vârisleri bulunan evliyâ gittikçe makamları münhal kalır. Git gide yalnız vâris-i Muhammedi kalınca ve ona da biat eden bulunmayınca alâmet-i kübrâ-yı kıyamet yer yer başlar.” buyurmuş.

                             Şifâyı ilaçtan değil, onda mütecellî olan Hak’tan beklemeli.

                             Kula kul olmayınca adam adam olmazmış.

                             “Rabıta, rabıta!” derler; Hak’tan gafil olmamak demektir.

                             “Şeyhinin mertebesi Hak, Resûl Efendimiz in Hayy, Allah’ın mertebesi Hû’dur.” buyurmuş.

                             Sâlik ne sofu ne sefih, ikisi ortası olmak gerekir.

                             Ulu’l-emirler için, onlar Hakk’ın azametine mazhar olmakla, karşı dur­mak olmaz.

                             Şeyhim evvelâ نصر nasara [yardım etti]ينصر yensuru [yardım ediyor]’dan başlattı. Sonra جلس celese [oturdu]يجلس yeclisu [oturuyor]’ya geldim. Daha sonra فتح feteha [açtı]يفتح yeftahu [açıyor] dedim. Maksût’un muattelât bahsinde çok zahmet çektim. İzhârı koltuk hocasından okudum. Kâfiyede istihrâç geldi. Şu Avâmil'm irâb bahsi var ya, onu hâlâ anlayama­dım, buyurmuş.

                             Hâşâ, bende hatâ olmaz. Bir hatâ varsa o da Hacı Ahmet dediğimdir, buyurmuş.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                             Bir gün huzûr-ı saâdetlerinde yalnızdım. “Efendim âhirette de böyle birleşip konuşacak mıyız?” dedim. “Ulan (oğlan yerinde) Allah Allah, birde birleşmek olur mu?” buyurdular. Yine bir gün huzurlarında iken kadem-i saâdederini tutarak “Ne ulan! [12] Kur’ân’daki32 والتفت الساق بالساق [ve’l-teffetü’s-sâku bi’s-sâk]’ı biliyor musun? O burasıdır” diye topuğunu gösterdi­ler. Ben de hemen tutup öptüm. Hafifçe bir tokat lütfettiler.

                             Şükrü Bey’in rahatsızlığı esnâsında uğradığım korkudan dolayı huzûr-ı saâdetlerine girdiğim zaman “Âmirin emriyle hareket ettiğini bilsene.” bu­yurdu ve sol omzuma vurarak لاخوف عليهم ولا هم يحزنون [Lâ havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenûn.]33 buyurdu.

                             Açlıktan ölmek tehlikesi olursa, köpek etini yiyip kurtulmak varsa köpek etini yiyecek, yemez ölürse mesuldür. Domuz eti olursa, yemez ölürse mesûl . değildir. Yer kurtulursa yine mesûl değildir. Çünkü nass-ı kâtı' vardır.

                             Ayete bakılırsa Allah “Ol!” demedi. Bir şeye “Ol!” demesini murâd ettiği anda olur.

                             El ile menet, dil ile menet, kalp ile menet. El ile men zabıtanın, dil ile ulemânın, kalp ile evliyâullâhın vazifesidir. Edafu îmân, yânî en kuvvetlisi budur.

                             Hâtime Fâtiha’nın aynıdır. Saâdeteyn arasındaki şekâvete, şekâveteyn ara­sındaki saâdete itibâr yoktur.

Hoca Efendimiz rivayetiyle:

                             Mârifet Hakk’tan râzı olmaktır.

Nevres Bey’den: [131

                             Bir gün Efendi hazretleri önde, biz de bir iki ihvân arkadan yürüyorduk, içimden, “Bana bir kudret ihsân et de Abdülhamid’in tahtını yıkayım.” dedim. Efendi hazretleri hemen dönerek, “Hiss-i zulüm neye derler bilir misin?” buyurdular ve ilâveten “Zâlim bir pâdişâha karşı silâha sarılmak da zulümdür.” buyurdular.

                             Makbule Hanım huzûr-ı saâdette iken yine huzûrda bulunan Süreyyâ Bey,[31] “Efendim, yağan kara ‘dur’ diyorum duruyor. Şöyle ediyorum, böy­le yapıyorum.” diye söyler. Efendimiz de, “Ben de kimsesizlere merhamet ederim.” buyurdular.

                             Makbûle Hanımefendi’ye gitmeleri için müsâade buyururlar. Hanım, huzurdan ayrılmamak, doyamadığı sohbet-i mübârekede devâm edebil­mek üzere gecikirken Süreyyâ Bey, “Efendim benim saçmalarımı dinle­mek istediler.” der. Efendimiz de “Onun, senin saçmalarım dinlemeye ihtiyacı yok.” buyururlar.

                             Yine bir gün hanımefendiye, “Seni ağlatmam.” buyurdular. Efendi hazret­leri, Azız sultânımızın teşriflerinde Nusret Hanım’a “Ben herkesi affettir­dim yalnız sen kaldın.” buyururlar.

                             Azız Sultânımız Efendimiz türbede iken bir zât gelir. Efendimize müte­veccihen namaza dururlar. Orada bulunan bir ihvâna “Bu zât işi doğru yaptı, ammâ git kıbleyi düzelt.” buyururlar.

                             Benim şeyhim Bekir Efendi İstanbul ile Manisa’ya hükmederlerdi, [14] ben her yere hükmederim, buyururlar.[32]

                            Dağı dağ, taşı taş gördükçe bir şeyhe muhtaçsın.

                             Naîm Beyefendi’ye “Şu şöyle olsun, şu şöyle’sinden kurtuluncaya kadar şeyhe muhtaçsın.”

                            Efendi hazretleri, “Kendinle konuşuncaya kadar şeyhe muhtaçsın.”

Nevres Bey rivayetiyle:

                             Tabiatında sekir vermek istidadı olan bir şeyi içmekten, içmemeyi tercih ederiz. Yapmakla yapmamakta muhayyer bırakıldığımız bir şeyde yapma­mayı tercih ederiz. Onlar muhavvilu’l-ahvâldir. Haramı helale tahvil ile içerler.

                             Gam gam üstüne, gam gam üstüne veririz. Gelene sevinmeyinceye, gide­ne yerinmeyinceye kadar.

Hoca Efendimiz rivayetiyle:

                            İşi kendi hâline bırak; Allah en iyisini yapar.

                             Kuşadalı Efendimiz mürîdânından birisi adalardan birine kaymakam tâyin edilir. Oradan, “Efendim, buranın ahâlîsi gavur, hayvanları da domuz.” diye yazar. “Ben de, beni onlarda da görsün diye gönderdim.” buyururlar.

                             Şemseddîn Paşa[33] Bükreş’te iken, “Efendim iki karpuz bir koltuğa sığmı­yor.” diye Aziz Sultân’a mürâcaat eder. Aziz Efendimiz de: “İki karpuzu bir [15] etsin.” buyururlar.

Makbûle Hanım:

                            Kendi işini kendin gör.

                            Bütün hocalardan elif okudum, Nuru’l-Arabî’den bütün okudum.

                             Bir yere giderken, “Resûl Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret buyur­dukları gibi ben de hicret ediyorum.” deyiniz.

                             Bir hayvan keserken bıçağı elinize aldığınız zaman: “Dur, hayvan! Şimdi seni makâm-ı insana getireceğim.” deyiniz ve bıçağı vurunuz.

                             Bir yemeği ağzınıza koyarken: “Sabret, seni makâm-ı insana getireceğim.” deyiniz, lokmayı ağzınıza koyunuz.

               Her ne yerseniz, sadaka deyiniz, yiyiniz.

               Asıl hediye bizlere verilir.

               ' Birine bir şey verirken hediye veya sadaka, deyiniz.

               Kaya[34] gibi olmalı; kımıldatan olursa kımıldamak.

               Sâirleri halîfe-i Hakk’ur; Ali halîfe-i Resûl’dür.

                Hazret-i Resul Efendimiz tarafından Hazret-i Fâtıma’ya (sallallâhu teâlâ aleyhimi ve alâ aleyhâ) “Allah mükevvenâta nazar eyledi. İki kimseyi ken­disine intihâb etti. Onun birisi senin baban, birisi de senin zevcindir.” [buyurdular.]

Hanımefendi rivayetiyle:

                Allah’ın öyle nedimleri vardır ki Muhammed’den dahi gizlidir. Bütün kul­lar [16] Allah’tan korkar, Allah da âlim kullarından korkar.

               Yediğim yemek Allah’ı zikretsin, ben de telezzüz ederek şükredeyim.

               Evden çıktığınız zaman hicrete niyet ediniz.

Naîm Bey rivâyetiyle:

                Ömerü’l-Halvetî hazretleri Sultân Efendimize buyurmuşlar ki, “Ahmed, Ahmed! Rubûbiyetin ubudiyetine, ubudiyetin rubûbiyetine mâni olmasın.”

Hoca Efendimiz hazretlerinden:

                Bosnevî Hacı Mehmed Efendimiz hazretlerine pîrdâşlarından birisi dil uzatmış. Müşârun ileyh bir gün “Azizimin ihsân buyurduğu geri alınmaz; yalnız söylemesin.” buyururlar. O anda onun dili tutulur.

                أخبرت الرسول تحول الحق بالصور [Ahberati’r-rusûl tahavvülu 1-hak bi s-suver.] Pey­gamberler haber verdi. Neyi de ben ilâve ettim. Allah suretle zâhir oldu.

                Hazret-i Âdem’e Allah hitap etmiş: “Yâ Âdem! Sen beni eskisi gibi görmezsin. Görmek istediğin zaman fer'in olan Havva’ya bak.” Havvâ’ya hi­tap etmiş: “Yâ Havvâ! Sen beni eskisi gibi görmezsin, görmek istediğin zaman aslın olan Âdem’e bak.”

                İhvânım tekmîl-i merâtib etmeden âhirete gitmesin. Süflilere uğramasın; son derece müzayakaya düşmesin.

                Bursa’yı teşriflerinde tekmil ervâh-ı evliyâ kendilerini ziyârete gelmiş, en sonunda Rûhul-beyân sâhibi İsmail Hakkı hazretleri gelmişler.

[17| Şemseddîn Paşa türbede Mehmed Efendimiz hazredetlerini görerek, “Efendim, türbede bir zât var, kimdir?” diye sormuşlar. “O benim vekîlimdir, bedelimdir. Bedel mübeddelün-minhin aynıdır” buyurmuşlar.

                            Nevres Bey’e, “Sen imâm ol, Şemseddîn de sana cemâat olsun. Yabancın değil ya.”

                            Naîm Beyefendi rüyâlarmda Hazret-i Azîz’i görmüşler. “Nevres benim kutbumdur.” buyurmuşlar.

Hoca Efendimizden:

                            شكر نعمة رؤية المنعم. [Şükrü n-ni‘met, rüyetu l-mün‘im.] Nimete şükür, nimeti vereni görmektir.

                            Kezâ: Remzi Efendi’yi huzura götürdük. İltifâttan sonra sonra

 إنما يخشى اللهَ من عباده العلماء [Innemâ yahşallâhe nün ibadihi’l-ulemâ]38 âyetini okuyup, “Ben kırâat de bilirim, ‘înnemâ yahşallahu min ibâdihi’l-ulemâ انما يخشى اللهُ من عباده العلماء kıraati de var­dır;[35] Allah âlim kullarından haşyet eder. Haşyet eder de titrer mi? Yok, pâdişâhın vezirini himâyesi gibi sayar.” buyurdular.

                            Benden sonra benim gibisini bulamazsınız. Nefsimi içeriye alacağım, dı­şarıya vermeyeceğim.

                            Biz bir evi temelinden tepesine kadar değiştiririz. Kiremiti kımıldamaz.

Hanımefendi’den:

                            Bir gün başlarım kaldırıp, “Ben yazı tahtası değilim.” [18] buyurmuşlar. “Benim verdiğim Ali Paşa vergisi değildir.”

                            Bir gün Mehmed Efendimize “Şu şeyi sana vereyim mi?” buyururlar. “Ver efendim.” “Verdim. Bana kim karışır ulan.”

                            Mehmed Efendimiz bir gün “Efendim benim Allahu Ekber’e kanâatim yok.” [dedi]. “Öyle ise hadsiz, hudutsuz, kenarsız, sınırsız Allah de.” buyururlar.

                            Beni senin elinden yine sen kurtarırsın.

                            Mehmed Efendimiz kalben keşfinin açılmasını istemişler. O zaman “Keşif meşif ne olacak. Sen bana bak, ben sana baltayım.” buyururlar.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                            Ye Allah ile, Allah ile, otur Allah ile, gez Allah ile.[36]

Naîm Beyefendi rivayetiyle:

               Huzurda teveccüh olmaz.

                Halil Efendi’ye, “Ulan karışma. Ben bu sazı bozuk düzende [de] çalarım.” Hoca Efendimiz rivayetiyle:

                O, bu, hep O derler. O, bu, hep bu için. Bunu anlayınca üç sene gökyü­züne bakamadım.

                Bir gün huzûra giren birisi Aziz Efendimize bir takım tefewühât-ı nâ-lâyıkada bulunur. Hazret, “Oğlum beni sana yanlış anlatmışlar.” buyurdu. Bu kadarı bile çok gördü. [19] Akabinde “Bir zât gelip esnâ-yı kelâmda Kuşadalı Azîz’in huzûr-ı saâdederine birisi gelip bir çok nâ-layık tefevvühâtta bulunur. Hazret hiç îtirâz etmeyip ellerini göğsüne vurarak eyvallâh buyururlar, dedi.” buyururlar.

                Şam, Bağdat, Mısır. Biri sudan, biri saikadan, biri de hareket-i arzdan harap olacak. Türk kavmi ebâbil kuşu ile helâk olacak. [37] Türk tanassur edecek.

                Mahdûm-ı âlîleri Ali Beyin vefâtı üzerine kabirlerinin mahalleri tâyîn zamanında ihvân arasında münâkaşa olurken bâzılarının “Efendi hazretleri­ne de yer ayıralım.” mütâlâası geçer. Huzûra giden Nevres Bey’e daha ka­pıyı açmadan “Onların kabri teslîm-i ruh ettikleri mahaldir.” buyurdular.

Nevres Beyefendi’den:

                Âdem’e ilk inen suhuf ne, hesap, 1’den 9’a kadar rakamlar, İkincisi hendese, üçüncüsü mîmârîdir. Onun için hesap kıyamete kadar terakki edecektir.

                Şeyhim bana suâl buyurdu: “Âdem’den evvel din var mıydı?” “Evet efen­dim vardı: Dîn-i İslâm.”

                “Hazret-i Muhammed kaç kişiyi irşâd buyurdu?” Ben de korktum, lisânen söyleyemedim. Şehâdet parmağımla işaret ederek ‘bir’ dedim. “Evet, yal­nız Hazret-i Ali’yi irşâd buyurdular”.

                Kapalı kutuya mal konmaz; domuza inci takılmaz.

                [20] İşiniz varken bırakıp bana gelmeyin.

                “Bizim tarikatımız Nuh’un gemisi gibidir”. Ben de, “Binenler selâmeti bulmuştur” dedim. “Evet, binenler selâmeti bulmuştur” buyurdular. “Di­ğer verese-i enbiyâ kendi mürîdlerini dâire-i mezûniyetleri kadar terakki ettirirler. Vâris-i Muhammed’e hudûd yoktur.”

                             Şeyhim beni çingenelere dövdürdü. Çingeneden dayak yiyen pezevenkte kibir mi kalır?

                             Âdâb-ı Muhammediyye’dendir, bir yere girdiğiniz zaman namaz kılmıyor­sa, cemaatle namazı kılmış olsanız da oraya girip namaz kılınız.

                             إني لأجد نفس الرحمان من قبل اليمن   [İnnî le-ecidu nefesü’r-rahmân min kıbeli’l-yemen.][38] Hazret-i Muhammed’in kâ'bına halel getirmez.

Mehmed Efendimiz hazretlerinin nutk-ı âlîleri:

                             Asıl râbıta şeyhin ulûhiyetini tasdiktir.

                             “Efendim, emret!” deyip durmayın. Fem-i saâdetlerini gösterip “Buradan bir şey çıkar, yapmazsanız, mesûl olursunuz.”

                             Şeyhleri kendilerine buyurmuşlar: “Ahmet, açlığın aklına gelirse bizden değilsin.”

                             Huzûr-ı âlîlerine inâbe almak üzere gelen on dört, on beş yaşlarında bir kıza “Salât u selâm getir, istiğfar getir, Kur’ân  oku.[39] Sokak üzerindeki odada okuma dışarıdan geçenler sesini duymasın.” [buyururlar].

                             Bakkal veyâhût bir diğerine borcunuz olursa aylığınızı alır almaz [21] ödeyiniz. Çünkü bu para ile bir iki el devreder ve kâr eder. Eğer parayı vermezseniz haramdır. Bir gece Asım Bey’e gidiyordum. Hemen yatsıya yakın idi. Hazret-i Azîz’e Hafız Paşa Caddesi’nde Kumrulu Mescid’te rast geldim. Nereye gidiyorsun, diye sordular. Asım Bey’e gideceğimi söyle­dim. Selâm söyle, buyurdular. Sonra anladım ki Efendi hazretleri Karagümrük’ten geliyor. Bir gün buyurdular ki, Evkaf’tan maaşım geldi, geç vakitte eve geldim, kapıyı çaldım. Beni yemeğe beklemeyin, dedim. Karagümrüğe gittim. Bizim bakkalın evini buldum ve borcumu verdim. Bak­kal, “Aman efendim niçin yoruldunuz, niçin acele ettiniz.” dedi. Ben de “Bu parayı sana ödemezsem bana haramdır.” dedim. Bakkal kilisede vaaz eden papaza, “Papaz efendi seninkiler lafta kalıyor, müslümanlar yapıyor. Parayı evime kadar getirdi.” demiş.

                             Yanınızda birisi yanlış da okusa tashih etmeyiniz; “Biz bunu böyle biliyor­duk” deyiniz.

                             Azız Sultânımız bir gün birini sordular: “Efendim, selâmları vardır.” de­dim. “Böyle şey istemem; bana selâm söylemeyenden bana selâm getirmeyiniz. Birisi beni sorarsa selâmları vardır deyiniz.” buyurdu.

                             Yetmiş bin kelime-i tevhîd, îmânın kurtarmadan gitmiş ise îmânını kurtarır.

                             [22] Nusret Hanım bir gün kerimesi Aişe Hanım ile birlikte huzûr-ı saâdete girerler. “Efendim, bülbülünüz hastalandı.” der. Azîz sultan, “Yâ öyle mi? Sen hasta mısın?” buyurdular. Aişe Hanım da “Hayır efendim, ben hasta değilim.” der. Bunun üzerine Azîz Sultan “Bak benim bülbülüm hastalığı kirletmiyor.” buyurdular.

                             “Söyleyene bakma, söyletene bak.” derler. Doğrusu, söyletene bakma, söy­leyene bakar.

                             Kerîme-i muhteremeleri Aişe Hanımefendi buyuruyorlar: Bir gün Efendi babamın yanma girmiştim. “Şimdi zuhur etti;

 سبحان الله وبحمده استغفرالله العظيم

سبحان الله العظيم وبحمده أستغفرالله لا حول ولا قوة إلا بالله العظيم[Sübhânallah ve bi-hamdihî estağfirullâh el-azîm. Sübhânallah el-azîm ve bi-hamdihi estağfurullah lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-azîm.] Bu zikre devam eden nüzulden mahfuzdur.”

Hoca efendimiz rivâyetiyle:

                             Muhabbetin galeyânı halinde hüküm sâlikindir.

                             Helvaya şeker konulacak zamanı helvacı bilir.[40]

Nevres Bey rivâyetiyle:

                             Huzura girdim, içimden “Efendim, ben bu müslüman düşmanlarına karşı çıkmıştım. Şahsî menfaat gözetmedim. Sen sâhib-i zaman değil misin?

Nasıl olur da senin bir bendeni bi-gayri hakkın bu herifler sürüyorlar da sen beni kurtarmıyorsun?” [23] Aziz Sultân ihvana karşı sohbet ederken sözünü kesti ve fakire bakarak: “Allah’ın senin alnına yazdığı şeyin men‘ine Muhammed bile kadir değildir.” buyurdular. Ben buna kani' olmadım, kalben yine yüklendim, bu sefer de yine bendelerine tevcîh-i hitâb bu­yurarak şu âyeti tilâvet buyurdular: [41] إنما النجوى من الشيطان [Inneme’n-necvâ mine’ş-şeytani li-yahzünkellezine âmenu.] Ben yine kani olmadım, yine yüklendim, bu defâ da “Gam sümme gam, ba‘de gam, kambur üzerine kambur verir” buyurdular. Yine kâni‘ olmadım, bu defâ وليس بضارهم شيأ إلا باذن الله [Leyse bi-dârrihim şey’en illâ bi-iznillâh] Buna da kâni' olmadım. Bu defâ gâyet şiddede[42] إن ينصركم الله فلا غالب لكم [In yensurkümullâhe fe-lâ-ğâlibe leküm.] Allah yardım ederse size kimse galebe edemez. Allah sana yardım etmiyor, fazla lafa lüzum yoktur, gideceksin.”[43]

                      Allah mükevvenâtı zulmette halketti. Zulmet vahdet demektir.

                      Ebû Hureyre (radiya'llahü anh) bir gün sahâbe-i kirâma: [44] يتنزل الأمر بينهن [Yetenezzelul-emru mâ beynehünne.] bu âyeti Hz. Peygamberin bana teftir ettiği gibi size söylesem bel-umumu kesersiniz, buyurur. Hazreti Aziz: “Burada emr, zât demektir.” buyurdular.

                      Mahdûm-ı âlîleri Ali Beyefendi hazretlerinin nutk-ı âlîleri: Anayım ben kim doğurdu anamı/ Yine anamdan doğup ben doğurdum anamı.

                      Hastayım, Resul Efendimiz yanımda oturuyorlardı. Ben “Âmân yâ Resûlallâh, âmân yâ Resûlallâh!” diyordum. Yanımdakiler beni sayıklıyor [24] zannediyorlardı. Hasta idim doktorlar geldiler, muâyene ettiler. Yavaş ses­le: “Beş dakika kadar yaşar yaşamaz” dediler. (Hastanın yanında en hafif lisânla bile konuşmayınız, çünkü işitir.) Ben bunu işittim, kendi kendime: “Tüü sana çatal bacak Ahmed, herkes senin öleceğini biliyor da senin ha­berin yok. O anda Resûl Efendimiz: “[?] sen daha huzurda bulunacaksın.” buyurdu. Ben kalktım, oturdum. Bana pirzola getirdiler, yedim. Doktor­lar da kaçtılar.

               Bir bayram günü Beykozlu Ali Bey[45] ile birlikte devlethanelerine gittik. Ellerini öptük. Kendileri odadan aşağı indiler. Bahçeden iki çiçek kopar­mışlar, getirdiler. Birini bana, birini de Ali Beye verdiler. “Tüh gördün mü bunu senin için, bunu da bunun için koparmıştım. Patlayıp durma, seninki sana gelir.” buyurdular.

Beykozlu Ali Bey buyuruyorlar:

               Sen Allah’a hizmet et! Allah tekmil kullarını sana hizmet ettirir.

               Rus vapuruyla Hicaz’a gidiyordum. Vapurun davlumbazında namaz kıl­mak istedim. Yolcular “Sakın oraya çıkma, kaptan seni denize atar” de­diler. Ben kaptana mürâcaatla ve işaretle orada namaz kılmak istediğimi anlattım. Kaptan müsâade etti. Ertesi sabah bir de baktım ki bir Rus tai­fesi omuzunda peşkir elinde ibrik yanıma geldi. Her ne kadar ısrar ettimse de kabul etmeyerek kendisi [25] dökerek abdest aldım. Vapurda su sıkıntısı vardı. Kaptan bana bir sürahi su gönderdi. Hemen bir fincan buldum. O suyu herkese dağıttım.

               Medine’de ölün, Medine’de oturmayın. Çünkü adileşir.

               Osmanlı’dan sözünüzü, ariften gözünüzü, evliyâullahtan özünüzü saklayamazsınız.

               Tuttuğunuz hizmetçi namaz kılmasını bilmiyor, okuması yok ise, [Bismillâhîrrahmânirrahîm Elhamdülillahi rabbi’l-âlemîn]’i belleterek namazım kıldırınız. Ba'dehû آلرحمن الرحيم [Errahmânirrahîm] sonra مالك يوم الدين [Mâliki yevmi’d-dîn][46]... ilh. öğretirsiniz.

               Tenezzül, ayn-ı terakkidir.

               Bir gün Efendi hazretlerinin huzuruna gittim. “Efendim, açım.” dedim. Keselerini çıkarıp bana uzattılar. “Efendim, öyle istemem. Hem içim aç, hem gözüm aç.” dedim. “Ulan köftehor, ben seni öyle de doyururum, böyle de doyururum” buyurdular.

Büyükhanım rivâyetiyle:

               Leylek leylek löpürdek. Hani bana çekirdek. Çekirdeğin içi yok. Sarı kızın saçı yok

               Derviş derviş devrilmiş, Kâbe’ye gitmiş kıvrılmış.

               Karnın doyuncaya kadar ye!

                            Ölünceye kadar ye!

                            [26] Rüzgâr uğultusu, kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hak’tır. Kâmil bunlardan Hakk’ı semâ ider.

Nevres Bey:

                            Bir bayram günü bayram namazını ba'de’l-edâ Hazreti türbede ziyâret et­tim. Türbeden çıktılar. Ben de beraberdim. Câmi etrafında nöbet gecele­yen asker, nöbetlerini bitirmiş geliyorlardı.-Türbenin Akdeniz cihetindeki zincirli kapıdan girdiler. O zaman Hazret-i Aziz şöyle buyurdular: “Siz câmide iken bunların beklediği bir saat nöbet, senin yetmiş senelik ibadetinden efdaldir.”

                            Dershânede senin karşına gelip oturan talebenin indellâh senden büyük olduğunu unutma.

                            Ders hazırlayıp dershâneye girmeyin. Dershâneye giderken siz kalben ta­lebeye biat edin. Onlar kendilerine lâzım olan şeyi size söyletirler.

Nevres Bey rivâyetiyle Mehmed Efendimizin Aziz Sultandan rivâyetiyle:

                            تعز [tüizzü] idim, تزل [tüzillu]ya geldim.

Nevres Bey rivâyetiyle Sâdık Beyden gelen, kâil kim olduğu meçhul:

                            İrâde-i külliyenin efrâd-ı beşerde zuhuruna o ferdin irâde-i cüz’iyyesi derler.

Bursada Şerbetçi Ahmed Efendi rivâyetiyle:

                            Bir gün huzurda iken Hazret-i Azîz tarafından: “Ahmed, tambura çalar mısın?” buyurdular. (Aynı zamanda kendileri dımbır dımbır diye teren­nüm buyurdular.) [27] “Düzeyim deme ha koparırsın. Nasıl, bulursan öyle çal.”

                            Yorgancı Tırnovalı Nuri Usta, Ömerü’l-Halvetî hazretlerinden Hazret-i Azîz’le pîrdeşmişler. Bu zâtın irtihâlini haber vermek üzere huzura giren yorgancı Hacı Efendi’ye daha bir şey söylemeden “Nûri Usta’nın vefâtını haber vermeye geldin, o kendi kuşağını kendi sıktı, hayatını aldı. Azrâîl’e canını vermedi.” buyururlar.

Yine muma ileyh Ahmed Efendiden:

                            İhvândan Firuzağalı Hasan Efendi anlatmışlar: Bir çok ehlullâha hizmet ettim. Sonra “Yâ Rab beni öyle bir zâta ulaştır ki emirlerini söylemeden ben yapayım.” dedim. Duâm kabul oldu. Hazret-i Aziz’e mülâki oldum. Hakîkaten içimden su vereyim gelir, kalkar veririm. Buna mümâsil birçok arzu buyurdukları hizmederine şifahen buyurmadıkları halde yapardım. Bir gün bir kaç arkadaş hendeseden bahsettik. Kalktım huzûra gel­dim. Gelirken vapurumuz diğer bir vapurla hemen müsademe edecekti. Ben korktum. Huzûra girer girmez “Ulan, ben sana öl demedim mi?” bu­yurdular. Biraz sonra murakabe vaziyeti aldılar. Bize de bir uyku hali geldi. Bir de baktım ki beş altı deniz gördüm. Hazret-i Aziz elimden tutarak o denizleri birer birer, derken ikişer ikişer, üçer üçer ve en nihayet hepsini birden adlattılar. [28] Kendime geldim. Bir de baktım Hazret murâkebe va­ziyetini terk buyurmuşlar. Fakire bakarak “Ulan Hasan, bu senin görüştü­ğün hendeseye benziyor mu? Buna ehlullâh hendesesi derler.” buyurdular.

Yine Firuzağalı Hasan Efendi rivayetiyle:

                ihvandan Mustafa Efendi’nin haremi vefat eder. Arası biraz geçtikten sonra nefsi galebe edip bir kadın getirip hem-bezm olmak ister. Kadın yatağa yatar, Mustafa Efendi de kadına yaklaşmak isteyince bir de bakar ki yatak­ta Hazret yarıyor. îki üç defâ tekerrür edince bu defa hemen parasını verip çıkar. Bir buçuk ay kadar huzûra gidemez. Ondan sonra bir gün Hasan Efendi diğer ihvanla huzûra girdiklerinde “Oh oh Mustafa, Mustafalar baba çok olur. Benim ihvândan bir Mustafa vardı, çok haşarı idi, külhan­da bir akşam beni düzeyazdı.” buyurur. Sonra da diğer ihvana bakarak “Akrabanızdan biri vefat etmiştir, gidip cenazesini kaldırınız.” buyururlar.

Nevres Beyden:

               Analar Allah’ın Rahim sıfatına, babalar da Rezzâk sıfatına mazhardırlar.

               Tûr-i Sina makâm-ı meşhûrdur. (Mesnevi şârihi Sarı Abdullah Efendi, c.

IV, s. 35.)

Süleyman Bey rivayetiyle:

               Nasîb olursa, nasibini yer altında bulur.

Nevres Bey:

               [29] Çok Kur’ân okuyan bunamaz.

Nevres Bey:

لا يقيمون جسدهم في قبرهم إلا أربعين صباحا وكانوا حيث ما أمروا   [Lâ yukîmûne cesedühüm fi kabrihim illâ erbain sabahen ve kânû haysu mâ emirû.][47]

Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

                             Erce mi konuşalım, oyuncakça mı? Erce: Akıllıca. Oyuncakça: Hakikatçe.

                              Nevres Bey’le Beykozlu Ali Bey bir gün Aziz Sultanı ziyarete giderler ve giderken kıyamet ne ise bize tarif buyursun, diye konuşurlar. Huzûra girdiklerinde “Kıyâmet[te] içler dış, dışlar olacak.” buyurdular.

Hoca Efendimiz’den:

                              Biz köpek tabiatlıyız. Kuçu kuçu derler geliriz, hoşt derler gideriz.

                              Bir gün Doktor Talat Bey ile birlikte müteessifâne rahatsızlıklarını ha­ber aldığımız Hazret-i Azizin devlethânelerine gittik. Kapıyı Cici açtı, isimlerimizi söyledik, arz ettiler. Gelsinler, buyurmuşlar. Huzûra girdik. Kendilerini kesb-i afiyet etmiş bulduk, mesrûr olduk. “Derecem 43’e çık­mış. Nafiz Paşayı getirmişler. Muayene ederek, Allah sizlere ömür versin, hasta artık gitmek üzeredir’ dedi. Kendisini koğdum. Oradakilere ‘Böyle söylenir mi?’ dedim. Derken Hazret-i Resûl Efendimiz, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman ile birlikte zuhûr ederek şuraya oturdular. ‘Size bir kadın lahana turşusu suyu getirecektir, reddetmeyin için’ buyurdular. [30] Hakîkaten ertesi sabah bir hanım kapıyı çalarak ‘Efendi hazretlerine ilaç getirdim, lahana turşusu suyu getirdim’ dedi. Evden almamak istediklerini işittim. ‘Getir getir’ dedim, içtim. 43 derece hararet hemen 37’ye indi” buyurdular ve sonra da tevcîh-i hitâbla “Doktor, sakın şeyhime iyi geldi diye her hastaya lahana turşusu suyu tavsiye etme.” buyurdular.

Nevres Bey:

                              Cennetlik misin, cehennemlik misin? Bilmek ister misin? Bulunduğun hale bak. Bulunduğun hal cennetlik ise cennetliksin. Cehennemlikse cehennemliksin.

                              Asıl derviş bayram namazını kılar kılmaz şeyhinin elini öpmeden yerin­den kalkmaz.

                              Keza: كل مصل إمام ولو كان منفردا [Külli musallin imâmün ve lev kâne münferi­den.] “Her namaz kılan, münferiden kılıyor olsa dahi, imamdır.” hadîstir, imam metbû' demektir. Cemâat de kendi vücûdudur.

                              Keza: Allah benden râzı olmasaydı beni dünyâya getirmezdi. Ben Allah’tan râzt olmalıyım.

                              Kezâ: Bir gün Hazret-i Azîz ile birlikte giderken yolda bir küçük çocuğa rast geldik. Hazret dillerini çıkararak çocuğa “böh!” buyurdular. Çocuk da adım dedi. O zaman “Hazret-i Resûl Efendimiz bâzen çocuklara [31) dillerini çıkarırlardı. Böylelikle çocuğa râbıta verirlerdi.” [buyurdu].

                            Kezâ: Birisi yeni bir ev yaptırırsa, rütbe alırsa, yeni bir elbise giyerse tebrik etmeyiniz.

                   Yeni bir gömlek bile giyseniz iki rekât namaz kılınız.

Hoca Efendimiz:

                            Kir kiri yıkar, kör körü yeder. Kirkor’a deme Kirkor. Yol doğru gider.[48]

                            Kezâ: Ben o pezevenge haber gönderdim, dedim ki memûriyetin ne ise onu elinden geldiği kadar yap. Aklının ermediği yerde erenden sor. Başka şeye parmağını sokma, dedim. O dinlemedi. Gitti karışa. Şimdi pezevenk odasından odasına kadar korkusundan gidemiyor.

Nevres Bey:

                            Bir gün Ömerul-Halvetî hazretleri abdest alacaklardı. Su vermek üzere ibriği almağa koştum. Benden evvel bir Bulgar Ayvaz koştu, ibriği kaptı. Ben almak istedim. Bırak, buyurdular ve aynı zamanda Bulgar’a bir nazar buyurdular. Gece oldu benim odamın kapısı çalındı. Baktım bir Bulgar. “Büyücü müsünüz, nesiniz?! Bizim Ayvaz velî oldu.” dedi. Gittim baktım, “Allah, Allah!” deyip zikrediyor.

Beykozlu Ali Bey:

                            Ben sağ iken kimseden korkmayın. Kimse size bir şey yapamaz. [32] Ben öldükten sonra hepten korkmayın.

                            Kezâ: Mahşerde içlerimiz dış, dışlarımız iç olur.

                            Bir gün Makbule Hanım kerîmesi Nusret Hamm’la huzura girer. Hazret-i Aziz rahatsızlarmış. Doktorlar zatürre demişler. Hanımlar müteessirmiş­ler. Büyük hanıma hitaben “Korkma, merak etme. Hastalık bu vücûdda hükmünü icrâ etmez. Size merhameten duruyorum.” buyururlar.

Mehmed Efendimiz hazretlerinden:

                            Gitme gitme, diye ısrar etme. Bu gece Hacı Ahmed ikileşti, buyurdular.

Nevres Bey:

                            Bir sıcak günde Hazret-i Bilâl “Ya Resûlallâh, ezan vakti geldi, okuyayım mı?” buyurur. “Biraz sabret.” buyurdular. Bu üç defâ tekerrür etti. Üçüncüsünde “Okuyunuz. Yalnız حي على الصلاة [Hayya ale’s-salâh] yerine قوموا في بيوتكم [Kümü fî buyûtiküm][49] deyiniz.” buyurdular.

                            Keza: Cemâatle namaz kılarken imâm cehren okursa dinleyiniz. Cehren okumuyorsa kendi virdinizle meşgul olunuz.

Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

                            Ölümü anlamak isterseniz Abdülhamid’in hâline bakınız, hal‘inden sonraki.

                            Kezâ: (33] Haydin haydin, kapıları kakalım. Yâri cânda kıstırıp ânda halvet olalım.

                            Kezâ: Görünen mertebedir, hakîkat-i Hak’tın

                            Kezâ: Halil Efendiye buyurmuşlar ki, “Evvelâ sen beni gördüğün zaman cezbeleniyorsun. Dağı taşı gördüğün zaman cezbeleniyor musun?” Halil Efendi, “Hayır” demiş. “Öyle ise olmadı. Ne zaman neyi görürsen hakîkat-i İlâhîyi müşâhede ile cezbelenirsen o zaman.”

Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

                            Evliyâullâhtan iki sınıf bahtiyârdır. Biri hayât-ı câvidânîye mazhar olan, diğeri sîne-i Muhammediyyeyi saran adamlar. (Hayât-ı câvidânîye mazhar olanlar yânî hayât-ı zâtiyye ile hay olanlar.)

Hoca Efendimiz buyurdular:

                            Kadri[50] [.?.] Nimet Hanım’ın dayısının kızı varmış, hastaymış. Akrabası arasında dargın iki kişiyi öyle yap, böyle yap barıştırmış. Bu hanım rüyâda Hazret-i Resul Efendimiz’i (salla'llâhu aleyhi ve sellem) görerek mübarek yed-i şeriflerini takbîl etmişler. Resûl Efendimiz (salla'llâhu aleyhi ve sellem) de “Sen iki mümini barıştırdın. Senden de hastalık gitsin, selâmette ol.” buyurmuşlar. Filhakika hanım iyileşmiş ve “Yed-i şerifin mübârek kokusunu şimdi her yerde (34] duyuyorum.” diyormuş.

                            Kezâ buyurdular: Evliyâullahtan Azerî, "Bizim yolumuzun esâsı Allah’tan gafil olmamak, kimseyi incitmemek.” buyururlarmış.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                            Siz derse ders hazırlayarak girmeyiniz. Kalben talebeye bîat ediniz. Onlar lâzım olan şeyleri size söyletirler.

Mehmed Efendimiz rivâyetiyle:

                            Her şeyin muhabbeti fenâ bulur. Mürşid muhabbeti fenâ bulmaz. Gittikçe artar, buyururlar. Kezâ: Kaddesallâlıu sırrahu ve mettaanâ bi-feyzi’l-Muhammediyye.[51]

                            Bizler illetten, kılletten, zilletten ârî olmayız. Lâkin yatacak derecede has­talık vücûdumuzu istilâ edemez.

Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

                            Bir gün mübârek parmaklarıyla enfiye alıp “A be ârif, te bu zerreden bile Hak semâ' eder. Rüzgâr iniltisi, kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hak’tır.”

Nevres Bey rivâyetiyle:

                            Bir gün âbdest almışlardı, kurulanmadılar. Hazret-i Muhammed bâzen böyle yapardı, buyurdular.

                            Kezâ: [35] Türbede bir gün sakal-ı şerif ziyâret edilirken salât u selâm es­nasında “Medine’ye gidip Muhammed’i toprağın altında aramayınız.” [buyurdular.]

Söğütlü Halil Bey rivâyetiyle:

                            Bulmalı, duymalı, doymalı, buyurdular.

                            Yedi sene gökyüzüne bakmadım.

                            Tenezzül, ayn-ı terakkidir.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                            Kâne’nin mânâsı “idi”, “oldu” mânâsına değil.

Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

                            Kastamonu’ya giden divândan birisine, “Şâbân-ı Velî’yi ziyâret et, benden selâm söyle, redd-i selâm oluncaya kadar ayrılma.” buyururlar. O zât da ziyâret eder ve selâm-ı âlîlerini tebliğ eder. Biraz bekledikten sonra Hazret-i Şâbân-ı Velî zuhur ederek “aleyhisselâm” buyururlar.

Nevres Bey rivâyetiyle Mehmed Efendimiz hazretlerinden:

                            Bir gün Efendi hazretleri “Abdülehad Nuri’ye git, benden selâm söyle.” buyurdu. Ben de gittim. Türbeye yaklaştığımda türbedâr kapıyı açtı, bana “Buyurunuz.” dedi. Kendisi girmedi. Ben girip, “Kutbul-vâsılîn gavsül-vâsilîn birâderiniz Ahmed Amiş Efendi hazretlerinin selâmları var.” dedim. Onlarda “Aleykümüsselâm ve aleyhisselâm” buyurdular.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                            [36] Bir gün Hazret-i Ali Efendimiz “Yâ Resûlallâh namaz kılmak istemi­yorum ama ezân okunduğu zaman içim sızlıyor.” buyururlar. “Akibetinin hayr olduğuna alâmettir.” buyurmuşlar.

                            Kezâ: “ilâh, şâğil mânâsınadır.” buyururlar.

Kütahyalı Süleyman Bey rivayetiyle:

                             Benim ihvânınu seven bendendir.

                             Huzurda Hazret Kur’ân okurken iki üç defa ziyâret ettim. Kur’ân’ı bitirip kapadıktan sonra “Bu Kur’ân’ın sevâbını sana hediye ettim” buyurdular. Ben sükût ettim. “Öyle olmaz, üç defa aldım kabûl ettim, de.” buyurdu­lar. Ben de üç defâ tekrar ettim.[52]

Hoca Efendimiz hazretlerinin nutk-ı âlîleri:

                             Vazifeyi yaparken “Yâ Rab sana hizmet ediyorum.” demeli.

Göztepe müezzininin rivâyetiyle:

                             Beni evlendirdiler. Gerdeğe koydular. Seccâdede iki rekât namaz kıldım. Baktım cemaatim ayakta duruyor. Bir mihrâbiyye okudum. Ândan son­ra iki ellerimi ileriye uzatarak ba*dehû geri uyluklarıma doğru çekerek (Şâbânî tarîkınca kürek çekme zikri denirmiş) kelime-i tevhîd zikrine baş­ladım. Cemaatim de bana uymasın mı?

Nevres Bey rivâyetiyle:

                             [37] Namazda okunan Kur’ân’ın her harfi için (yahut her kelimesi) yüz

sevap. Namaz hâricinde abdestli okunan Kur’ân’m her kelimesi için elli sevap, namaz haricinde abdestsiz okunan Kur’ân’m her kelimesi için yirmi beş sevap verilir, buyurdular.

Hoca Efendimiz rivayetiyle:

                            Bir gün Hazret-i Azizimizi ziyârete gelen bir hanım, Efendimizi Kur’ân ’ okurken gördüklerinde “Efendim ne zaman gelsem size Kur’ân okur bu­luyorum.” demiş. Hazret-i Azizimiz de “Hanım ben başka kitapları da okudum, aradığımı bunda buldum.” buyururlar.

Hoca Efendimiz’in nutk-ı âlîleri:

                            Evliyâullâhtan bir zât Kur’ân tilâveti yüzünden mazhar-ı velâyet olmuş, sonra gözlerine âmâ târî olmuş. Ne vakit Kur’ân okurlarsa gözleri açılır, hitâmında yine kapanırmış.

                            Hacı Necîb Bey huzura ilk girişlerinde “Ne istiyorsun?” buyururlar. “Duâ istiyorum.,/dedim. “Camiye git yetmiş bin kişi duâ ediyor.” “Efendim, Bursa’dan Halîl Efendi’den selâm getirdim.” dedim. “Yâ!” buyurdular, ihvânı sordular. “Zikrediyor musunuz?” buyurdular. Ism-i zâtı telkîn bu­yurdular. “Allah, Allah diyorsunuz.” buyurdular. “Orada Hancı İsmail Ağa vardır. Benim sarhoşum. Ben onun hanında misafir kaldım. Tanıyor musun? “Evet efendim.” “Ona selâm götür. [38] Tuzcu Hasan Efendi’yi tanıyor musun? Pazar yerinde tuz satar. O bize durmadan İlâhî okurdu, güzel sesi vardır. Tanıyor musun? Ona da selâm götür. Ilıcalara giderken yolda kahve satar, iki kolları yok, İbrahim vardır. Onu da tanır mısın? Ona da selâm götür.” buyurdular.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                            Bir gün huzurda bulunuyordum. [Namık] Beyin Vatan [Yahud] Silistre’sinde askerlerin, Allah muinimiz olsun, sözlerine karşı Abdullah Ça­vuş’un, Allah’ın işine karışmayacağız, dediğini arz ettim. Ellerini [v] urarak “Tam söz budur.” buyurdular.

Şerbetçi Ahmet Efendi birâderimiz rivâyetiyle:

                            Bursa’dan araba ile dönerken arabacı uyumuş, araba da yolun kenarına gelmiş. Lâkin o uyumamış. Selâmede geldik, buyurdular.

                            Kezâ Bursa’da iki elleri bilekten kesik kahvecilik eden bir İbrahim Ağa namında bir zât varmış. “Ona gider misin?” buyurdu. “Bak biz Rumeli’de kahveye üç arkadaş oturup kahve ısmarladık. Diğer bir arkadaş geldiği zaman ben kahvemi o zâta verirdim. Öyle hoşlanırdı ki, gönlünü alırdım.” buyurdular.

Nevres Bey rivâyetiyle:

لكيلا تأسؤا على ما فاتكم ولا تفرحوا بما آتيكم  ٠ [Likeylâ te’sev alâ mâ fâteküm ve lâ tefrahû bimâ âtîkü] “Elinden [39] bir şey giderse yerinme. Bir şey gelirse sevinme.”[53] buyurdular. Ben de gayr-ı ihtiyârî “Efendim bu Allah mertebesidir.” de­dim. “Evet Allah mertebesidir.” buyurdular. “Bunun birini yaptım, birini yapamadım.” buyurdular. Lakın hangisini yapamadım, hangisini yaptım buyurduklarını hatırlamıyorum.

Hoca Efendimiz rivâyetiyle Halil Efendi merhumdan:

                            Azizimiz Sultânımıza bîattan birkaç gün sonra huzûrlarına girdiğimde “Nikâhsızsın, nikâhın yok.” buyurdular ve bunu bir kaç defâ gidişimde tekrâr buyurdular. (Biat edemedin.)

Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

                            İlân-ı Meşrûtiyette Mehmed Efendimiz hazretlerini bir takım kendini bilmezler rencide ettiklerinden huzura geldiklerinde Aziz Sultân “Cenâb-ı Hak yerden taşları alır, gökten yağdırır. Nitekim ümem-i sâlifede olmuş­tur. Ne yapalım Allah فجاسوا خلال الديار وكان ؤعدا مفعولا [ve[fe]câsû hilale’d-diyâri ve kâne va‘den mefûlâ] deyiverdi.[54] “Ne yapalım memleketine git, gel deyinceye kadar otur” buyurdular. Efendi hazretleri de köylerine giderler. Üç sene kalırlar. Bir gün o civârda bir tepede bulunurken Azizimiz zuhur eyler, “Gel” diye işaret buyururlar. Hem ân ben İstanbul’a gidiyorum diye vedâ ederken effâd-ı ailesi gitmemeleri husûsunda ısrar ederlerse de dinle­mezler, İstanbul’a gelirler. Huzûra girdiklerinde “Daha vakit de vardı, seni benim misâfir etmekliğim lâzım gelirse de evin müsâadesi olmadığından seni Hasan’a misafir edeyim.” buyururlar. [40] Orada nasıl geçindin diye sorarlar. “Efendim evvelâ bilezik, küpe gibi zînetleri sonra bakırları sattık.” deyince, “Desene Allah’ın keyfini getirdin.” buyurdular.

Yusuf Bahri Bey birâderimiz rivâyetiyle:

                            Ulan, karı dediğin üç şeyle kullanılır: İdâre, müdârâ, dubâra.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                            Hastalandığınız zaman ağır gelmeyecek, yapabilecek bir nezir yapınız. Meselâ “Bu hastalıktan kurtulursam günde iki rekât namaz kılayım.”

                            Kezâ: Sizden birisinin hâlini sorarlarsa tek bir iyi hâlini biliyorsanız onu söyleyiniz.

                            Bir yere misâfir gittiğiniz zaman sigara verirlerse içiniz. Menhiyyâttan bir şey [olursa] ona da bir bahane bulunuz. Haramdır diye reddetmeyiniz. “Mideme dokunuyor, doktor menetti.” gibi.

                            Keza: Bir kahvede oturursanız yanınıza birisi gelirse kahve ısmarlayınız. Meyhanede olursa rakı ısmarlayınız, Osmanlılık böyledir.

                            أعوذ بالله من خليل ماكر عينه يراني وقلبه يرعاني ٠ [Eûzü billahi min halîlin mâkirin aynihî yerânî ve kalbihî yer anî.][55]

Hoca Efendimizden mesmûum olmuştur:

                            Azîz Sultân Ömerü’1-Halvetî hazretleri “Ahmed, bana çarşıdan iki [41] ho­roz al gel.” buyurdular. Hazret-i Azîz de birisi iki, diğeri bir kuruşa iki horoz alıp getirirler. Ömerii’1-Halvetî hazretleri horozların birini bir eline, diğerini de diğer eline alarak, “Ahmed, bunların hangisi iyi?” buyururlar. Efendi Hazretleri de “Efendim bunu iki kuruşa, diğerini de bir kuruşa aldım.” derler. “Ben sana ne soruyorum, sen ne söylüyorsun” buyurur­lar. Tekrar “Hangisi iyi, hangisi kötü?” derler. Üçüncüsünde yine Hazret-i Azizimiz “Efendim ne bilirim, bunu iki kuruşa, bunu bir kuruşa aldım.” buyururlar. Onun üzerine Hazret-i Ömeru 1-Halvetî kuddise sırruhû te­bessüm buyururlar: “Ahmed, buna kötü, şuna iyi diyeydin seni dergâhtan kovardım.” buyururlar.[56]

Nevres Bey rivâyetiyle:

                            Siz dershâneye girerken ders hazırlamayanız. Kalben talebeye bîat ediniz, onlar kendilerine lâzım olanı size söyletirler.

                            Kezâ: Karşınızda ders okumak üzere gelenler indallâh sizden büyüktür.

Hoca Efendimiz rivâyetiyle Mehmed Efendimiz hazretleri:

                            Muazzam meselelerin vücûdunda zuhurundan evvel sohbetini buyurmaz­lardı. Bir gün bir mesele zuhur etti. Arz ettiğim zaman “Ha, daha şöyle olacak, böyle olacak.” diye sohbetini buyurdular.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                            [42] Kaç numara verelim diye sorduğun zaman ne derlerse onu vermeye­ceksen sorma, sözün nereden geldiğini bil!

                            Kezâ: Allah’tan gayri bir şey yoktur. Allah’ın aynı da yoktur.

Hoca Efendimiz:

                             Bazen huzûra gittiğimizde "Dış kapıyı kapat, iç kapıyı aralık bırak.” 'buyururlardı.

                             Görme geç, belle geç, durma geç.

                             Keza: Tırnova’da iken omuzlarında iki kova ile saâdethâneleri ne su getirir­lermiş. Ve Kâmile Hanım’ın bezlerini de bizzat çeşmede yıkarlarmış. Bir gün çeşme civarında bulunan bir zâta selâm vermişler. O zât işitmemiş, redd-i selâm etmemiş. “Çeşme taşının bana redd-i selâm ettiğini işittim.” buyurdular. Bunun üzerine Mehmed Efendimiz “Efendim nasıl oluyor?” diye sorarlar. “Vakti gelince anlarsın.” buyururlar.

                             Kezâ: Güvercinler ile örümcekler Allah’ın rahmet askerleridir. Bir çok en­biyâya hizmet etmişlerdir, buyurdular.

                             Kezâ: Avni Beyin[57] bir dayısı vardı. Hafifçe nüzül inmişti. Berây-ı tedâvi [43) İstanbul’a gelmişti. Bizim de Hazret-i Azize mülâki olduğumuz ilk devredeydi. Kendisini huzûra götürdük. Biz içeriye girmedik. Hazret, “Sen nerelisin?” buyurdular. “Mucurluyum.” “Mucur nerededir?” “Efen­dim Anadolu’da Kırşehir’dedir.” “Buraya seni kim getirdi? Yoksa kuşlar mı haber verdi? Yapraklarda benim ismimi mi gördün? Sokaklarda levhada mı yazdı gördün?” buyurdular.

                             Kezâ: Mehmed Efendimiz hazretleri “Niye niye?” buyurmuşlar ki “Ulan her gelen beni senin gibi anlasa yakamı paçamı yutarlar.”

                             Kezâ: Bir gün araba getir, buyurdular. Arabayı getirdim. Baktım aranı­yorlar. “Efendim ne arıyorsunuz?” “Ulan, Cici, araba parası koymamış.” İçimden “Efendim hâlikıyet yok mu? Yarat!” diye yüklendim. O esnâda minderin altını kaldırıp iki çâryek çıkardılar. “Hâ ulan, burada imiş.” buyurdular.

                             Kezâ: Vekil, vekil. Dünyâ, âhirette senden ayrı değilim. Beni meydana sen çıkardın.

Hoca Efendi hazretleri:

                             Çerkeşî Mustafa Efendi azizimiz divânından bir zât Yozgat vâlisi imiş. Hasta olmuş, İstanbul’dan doktor celbetmiş. Kendisini ba’de’l-muâyene [44] Çerkeş’te şeyhim vardır. Onu da görüp tedâvi et, diye Çerkeş’e gönde­rir. Doktor saâdethânelerine mürâcaat eder. Haremde, derler. Ertesi günü ziyâretlerine gider. Valinin selâmını ve kendisine verdiği emri arzeder.

“Yâ doktor, bu akşam bizim hastalıkla hasbihâl ettik, bana dedi ki ‘Biz seninle anlaştık, bu vücûda zararım yok, şimdi beni vücûddan atarlarsa yeni gelecek zarar verir’ dedi. Mâmâfih görüştüğümüze memnun oldum.” buyurdular.

               Keza: İrşâd, neş’e-i Muhammediyye ile olur. O da şimdi Halvetîlerde vardır. Biraz da Kâdirîlerde vardır, buyurdular.[58]

Nevres Bey:

               “Sadık’a[59] mektup yaz. Yanma gelenlerin kimine cehren, kimine kalben benden selâm söylesin. Kalben selâm verdiklerinde, ‘ve aleykümüsselâm’ diyene rast gelir.” buyurdular.

Nevres Bey: 

Hazret-i Peygamber buyurmuşlar: “Bir gün Hazret-i Adem Mûsâ’ya temessül etmiş. Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Adem’e أنت آدم الذي أخرجتك من الجنة [Ente Adem ellezî ehracetek hatîetek mine’l-cenneti][60] buyurmuş. Haz­ret-i Âdem de Hazret-i Mûsâ’ya cevâben أنت موسى الذي اصطفك الله بالرسالة وبكلامه ثم بعد تلومني وجه آدم موسى وجه آدم موسى وجه آدم موسى   [Ente Mûsâ ellezî ıstafâke Allâhu bi’r-risâleti ve bi-kelâmihi sümme ba'de telûmunî vechi Âdem Mûsâ vechi Âdem Mûsâ vechi Âdem Mûsâ.][61] buyurmuş.

Nevres Bey:

               (45] Hayyâles-salâh müminleri salâta, hayyale’l-felâh münkirleri felâha

dâvettir.

Nevres Bey:

               Bir gün ashâb-ı kirâm ile Resûl Efendimiz hazretleri sohbet buyururlarken birisinin gelmekte olduğunu görerek “Dünyânın en şerîr adamı geliyor.” buyururlar. Geldikten sonra ridâ-yı saâdetlerini adamın altına yayıp otur­turlar. Kalkıp gittikten sonra sahâbe-i kirâm “Yâ Resûlallâlı böyle buyur­dunuz, sonra da bu ikramı yaptınız?!” deyince Hazreti Resûl Efendimiz sallallâhu teâla aleyhi ve sellem “O kavminin ulusudur. Ululuk Hak’tan atâdır. Ânı istihfaf etmek hatâdır.” buyururlar.

Nevres Bey:

                              Bir gün sahâbe-i kiram huzûr-ı Hazret-i Resul aleyhisselâmda iken ashâbdan bir zât gelip Hazret-i Resûl sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz’e sarılır. Huzurda bulunan ashâb bunu terk-i edebe hamlederler.

O zât gittikten sonra Hazret-i Resûl Efendimiz الأدب ترك الأدب عند أهل الأدب  [el-Edeb, terku’I-edeb inde ehli’l-edeb.][62] buyururlar.

Nevres Bey:

                              Bir gün huzûrlarından çıkarken elimle mumu söndürüyordum. “Öyle yapma, ‘hû’ diye üfleyerek söndür.” buyurdular.

Nevres Bey:

                              [46] Bir gün ashâbdan birisi “Yâ Resûlallâh, ben falân zâtın yanında ça­lışıyorum. Yevmiye bana beş kuruş veriyor, yetişmiyor.” derler. Hazret-i Resûl Efendimiz de, “Dört kuruşa çalış” buyururlar. Bir müddet devâm ettikten sonra gelip, “Yâ Resûlallâh yine yetişmiyor.” der. Hazret-i Resûl Efendimiz, “Üç kuruşa çalış.” buyurur. Bu sefer para artmaya başlar. Se­bebini istîzâhta Hazret-i Resûl Efendimiz, “Paraya göre görmüyordun, fazlası helâl olmuyordu.” buyururlar.

Hoca Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:

                              Mehmed Efendimiz hazretleri, “Efendim, Sadık Bey’e mürâcat ile bir iş istemek arzusundayım.” diye istîzâhta bulunurlar. Hazret-i Azizimiz kuddise sırruhû, “Gücenmeyeceğine emîn isen müracaat et.” buyururlar.

Necib Bey rivâyetiyle:

                              Bir kaç zaman huzûrlarına girdiğimde “Niye geldin?” buyururlar. Ben de, “Cemâl-i bâ-kemâlinizi görmeye geldim.” dedim. “Ha, sen onu göremez­sin, lahm, sahm görürsün. ‘Efendim’e geldim’ de, sana yeter.” buyurdular.

                              Necib Bey’in kardeşi Doktor Talat Bey’e, “Cemil Bey’e benden selâm söy­le.” buyurmuşlar. Akabinde “Şeyhin mi selâm söyledi, şeyhim mi selâm söyledi diyeceksin?” diye sormuşlar. Talat Bey de, “Şeyhim!” cevâbım ver­miş ve “Güzel etmiş.”

Hoca Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:

                              [47] Efendi hazretleri buyurdular ki: Bir gün Hazret-i Azizimizin huzûr-ı saâdederinde iken “Ulan, nasıl iyi idâre, nasıl iyi idâre ediyor mu?” Ben de, “Evet Efendim.” “Mesûl müyüm?” “Hayır Efendim.” “Mesûl olmadı­ğımı nasıl anladın?” “Efendim ilhâm-ı zâti ile hareket ediyorsunuz.” “Ha, ilhâm-ı zâtiyede havâtır olmaz.” buyurdular.      ,

Hoca Efendimiz hazretleri rivayetiyle:

                             Efendimiz hazretleri buyururlar ki: Bir gün huzura girdim, baktım Efendi hazretleri gitmek arzu buyuruyorlar, içimden feryâd ettim, “Aman Efen­dim, aman Efendim!” O zaman, “Ulan! Tecellî-i kemâldeyim, makâm-ı müntehideyim. Bu akşam baktım Hacı Ahmed ikileşmiş. Birini yükün önünde gördüm. Artık bana gitmek lâzım geldi. Elemlenme! Mahcûb de­ğilsin, muhtâç değilsin, hocan yok ne elemleniyorsun?” buyurdular.

                             Hazret-i Azizimiz âlem-i cemâle intikâlleri yaklaştığı zamanlarda bir kaç defâ “Nefesimi içeri alacağım, dışarı vermeyeceğim.” buyurmuşlar.

Hoca Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:

                             Azizimiz Efendimiz buyurdular: Bir gün huzûrda ihvanla birlikte bulunu­yorduk. îhvândan birine, “Sen benim hocamsın.” birine de “Sen benim fakîrimsin.” Fakir hakkında da, “Bu benim kıtmîrimdir.” buyurdular. O zaman hemen kalkıp sarıldım.

                             Bektâşî şeyhlerinden birisi dervişleriyle beraber Fırat kenarında balık tu­tup [48] kızartıp yerlerken dervişin gönlüne “Efendim teşrîf-i bekâ buyururlarsa yerine kim gelir?” diye bir hâtıra gelir. Hazret, “Sana bu vak’ayı kim haber verdiyse ona yapış.” buyurur. Aradan seneler geçer. Hammamî hazretleri ihvân ile Çamlıca taraflarında bir tenezzüh buyurarark ba'de’ttaâm zikir ederek hitâmında o civârda bulunan mezkûr Bektâşî fakirini yanlarına çağırarak, “Fırat kenarında filân zamanda yediğiniz balıkda ya­nınızda bulunan fakir değil mi idi?” diye kulağına söyleyince derhal ayak­larına kapanıp bende olmuştur.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                             Suret, insanın anasını koşalar,[63] buyururlardı.

                             Kezâ: Diğer sahâbe-i kirâm ta’lîm ve terbiye ile Hazret-i Resul Efendimizi anladılar. Hazret-i Ali aynaya baktı, kendini gördü, buyurdular. Bir hadîs­te Resul ullâh Efendimiz buyurdular ki: “Biz Hazret-i Ali ile bir vücûdduk. Bu âleme geldik, baş ayrıldı.”

                             Kezâ: Hoca Hüsnü Efendi huzûra girdiğinde Azizimiz Efendimiz “Adın ne?” buyururlar. Hoca Hüsnü Efendimiz de “Hangi adımı soruyorsun?” der. “Senin kaç adın var?” buyurdular. Mumâ ileyh de, “Bir anamın, bir babamın koyduğu ad var. Bir de hakikat adım var.” deyince, “Öyle ise  [İnehû min Süleyman70 ve innehû bismillâhirrahmânirrahîm], âyetine bir mânâ ver.”[64] O da bir mânâ verir. Efendimiz, “E sen buna mânâ veremedin. Öyle ise hakikat ismini de bilemez­sin.” buyururlar.[65]

Hacı Necîb Bey rivâyetiyle:

                             Cihangirli Hasan Efendi anlattılar: “Bir gün huzura girdim. Abdülkâdir Belhî Efendi hazretleri de huzûrda idiler. Fakiri göstererek “Bu bizim ihvânımızdır. Bak omuzu toz olmuş silkiverin.” Abdülkâdir hazretleri de sil­keler. Sonra Abdülkâdir hazretlerine “İsminiz nedir?” diye sordular. “Ab­dülkâdir” cevabını alınca “A be benim ismim de Abdullah’tır.” buyurdular.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                             “Kuşadalı Efendimiz ihvânla lâtifeyi severlerdi ve bana benzerlerdi.” buyu­rarak, ellerini göğüslerine götürerek “Kuş baba, kuş baba!” buyururlardı.

                             [Kezâ] [66] Kuşadalı Efendimiz Beypazarlı Ali Efendimiz hazretlerine devâm ederken medresede ara sıra zikrederlermiş. Talebe bundan müşteki olarak bir gün odada bulunmadıkları bir sırada eşyâlarını, kitaplarını dışa­rı atmışlar. Kuşadalı Efendimiz avdetlerinde bu hâli görünce hiçbir şey söylememişler. Doğruca Hazret’in huzûrlarına gitmişler. “Âh İbrahim ne olurdu ağzım açıp iki lakırdı söyleye idin. Git gör eşyalarını atanların ikisi de ölüyorlar.” buyurmuşlar.

                             Kezâ: Bir kaç defâ tesâdüf ettim. Kuşadalı Efendimizden bahs buyurur­ken “Kuş Baba derler ve bensiz sayha ederlerdi.”

Nevres Bey:

                             Namaz kıldıktan sonra seccâdeyi kaldırmayınız. Gelecek namazı kılıncaya kadar kılınmış gibi sevap yazarlar.

                             Kezâ: Bir yere girdiğiniz zaman kapıyı nasıl bulursanız öyle bırakınız.

                             Kezâ: La ilahe illallah’ Allah, şâğil mânâsınadır, buyurdular.

Göztepe [li] müezzin Mehmed Efendi rivâyetiyle:

                             Bir gün Sâmi Bey [67] ile birlikte huzûr-ı Hazret-i Azîz’de idik. Buyurdular ki: “Bir Bektaşî fakiri Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçmek üzere kayığa biner. Giderken kayıkçıya ‘Şu karşıki saray kimin?’[68] diye sorar. O da ‘Padişahın der. ‘Öteki?’ ‘O da onun.’ ‘Daha öteki?’ ‘O da onun.’ ‘Ya en öteki?’ ‘O da onun’ deyince, o gün aldığı yeni çorapları çıkarıp ‘Bunları da ona ver’ diye denize atar.” buyurdular.

                             Keza: Ben size şimdi lâ ilâhe illallâhın Türkçesini söyleyeceğim. Yoktur, vardır, (51] yoktur vardır, yoktur vardır, yoktur vardır, öyle de anla be!

Hoca Efendimiz hazretleri:

                             Bir gün Mecdî Efendi huzurda iken Efendi hazretleri, “Ben Allahım, ben Allahım, ben Allahım.” buyurarak Mecdî Efendi’ye, “Ben Allahım, de­mekle insan Allah olur mu?” buyurmuş.

                             Müşarun ileyh hazretleri: Bir yerde gördüm. Varlıktan yokluğa düşmüş olanlardan birisine muavenet etmek isterseniz kût-ı yevmiyye muavene­tinde bulununuz.

                             Keza: Bir gün Mecdî Efendi’ye rast geldim. “Efendi hazretleri harb olacak mı?” dedim. “Sulh istiyorum, harb olmayacak, sen de duâ et.” dedi. Ben de “Biz murâd-ı Muhammedîye (salla'llâhu aleyhi ve sellem) tâbiiz. Harb ve sulhten hangisi saltanât-ı Muhammediyyenin zuhurunu mûcib ise ona tâbiiz.” dedim.

Keza: Efendi hazretleri buyurur ki:

                             Bir gün Hazrec-i Azîz, “Abdülhamid Medine’ye, ben de yavaş yavaş.” buyurdular.

                             Mehmed Efendi hazretleri Hoca Efendimiz’e buyurmuşlar: “Abdülhamid imâmeyn mertebesine çıkmıştır.”

                             Hazret-i Azîz bir gün buyurdular ki: “Allah tecellîsini tekrar etmez, o geç­ti.” (Mehmed Efendimiz Hazretleri kalben Abdülhamid’in tekrar saltana­ta gelmesi için [52] temenniyâtta bulundukları zaman buyurmuşlar.)

Hoca Efendimiz hazretleri:

                             Mehmed Efendi hazretleri bir gün buyurdular ki: Huzurdaydım. Diğer bir zât da vardı. Hazret-i Azîz o zâta bakarak ve fakiri göstererek “Ben dünyâyı bunun omuzlarına verdim. Veririm ya, bana kim karışır?” buyur­dular. Ben de “Kimse karışamaz.” dedim.

                             Efendi hazretleri, “Vekil, vekil, bir dünyâda, bir âhirette senden ayrı deği­lim. Beni meydana sen çıkardın.” buyurdular.

Hoca Efendi hazretleri:

                             Ömerü’l-Halvetî hazretleri bir gün, “Ahmed! Sen çok ricale mülâki olur’sun. Onlarda benim mesleğimi ara, meşrebimi arama.” buyurdular.

                             Keza: “Allah benimle kediyle oynadığı gibi oynar.” buyurdular.

                             Keza: Esmâ-i ilâhiyye, zât-ı ilâhiyyenin libâsıdır. Her an bir libâs ile zuhur eder. Onun hükmü bitince diğer bir isimle telebbüs eder.

                             Kezâ: Efendi hazretleri buyurdular ki: Bir gün huzurda idim. Hazret-i Aziz şöyle buyurdular: “Allah bu dünyâda esmâ ile tecellî buyurur. Han­gi esmâ ile zuhur ederse (53)[69] diğerleri ona tâbi' olur.” “Efendim şimdi Mani' ismi ile mi mütecellî?” dedim. “Evet” buyurdular. “Efendim, ya Rahmân, Rahîm isimleri var.” “Ha ulan, onlar esmâ-i Muhammediyyedendir. Onunla zuhur edince tadından yenmez.” buyurdular.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                             [70] ولسوف يعليك ربك فترضى  [Ve-lesevfe yu‘tike Rabbüke fe-terdâ]; taa râzı olun­caya kadar vereceğim.” iltifatında dedim ki, “Yâ Rab, bir vücûd bul da onu râzı et.” buyurdular.

                             Kezâ: Şeyhim beni demirci dükkânına götürdü. Kızgın demiri örse koy­duktan sonra beş altı çekici aynı noktaya düştüğünü göstererek “İşte Ah­med sülûkün böyle olacak.” buyurdular.

                             Hoca Efendimiz hazretleri bizzât, “Bâzı zevât Hazret-i Ali Efendimiz’den Hazret-i Resûlullâh Efendimiz’e sallallâhu aleyhi ve alâ âlihi şikâyet et­tiklerinde “Ondan bana şikâyette bulunmayınız,[71] innehû mahsûsun fi zâtillâhi Teâlâ”[72] buyurdular.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                             Hazret-i Azizimiz bir gün sağ ellerinin parmaklarının uçlarıyla mübarek vücûdlarına vurarak, “Bâzıları gelip buna saplanırlar.” buyurdular.

                             Kezâ: Medine’de minber ile mihrap arasında teveccüh buyurup Hazret-i Peygamber zuhûr buyururlar ve bâzı iltifadarda bulunurlar. Hazret-i Azi­zimiz de kendilerinden üç şey suâl buyururlar. Birisi ‘İsâmu’l[?] Karanî ile mülâkatlarıdır. Hakikatinden suâl buyurmuşlar, “O benim, velâyet-i âmmeye kadh getirmezler.” buyurdular.

                             Kezâ: Nazif Efendiye “Ben yalanda gideceğim, cenâzeme gelme. Sen tahammül edemezsin.” buyurmuşlar.

                             Kezâ: Avni Bey’in kardeşi Abdullah İstanbul’da askerlik ediyordu. Bir gün . Mehmed Efendi hazretleri havaların sıcak olması münasebetiyle ‘Abdullah bir kaç gün geceleri sen türbede yatar mısın?” buyurdular. Abdullah da “Yatarım.” buyurdu ve sonra fakire hitaben “Hoca yirmi gün burada terledi. Azrail’e can vermesin.” buyurdular. Ne lütuf! Lütuf ve keremleri cümlemizin üzerine dâimâ tecellî buyursun.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                             Bir gün huzurda bulunurken kendimi zabt edemeyerek sarıldım. Bir müd­det sonra kendime gelip kapıdan çıkarken, “Çapkın” der, “Senin[73] için bir enfiye çekeyim.” buyurarak parmaklarıyla enfiye alıp öyle bir nazar buyur­dular ki kendimi kaybedip huzurda bulunan ihvandan Feyzi Bey koluma girip beni Karakulak Hanı’na getirmiş.

                             Kezâ: Kuşadalı Efedimiz, Beypazârî Ali Efendimize hizmetleri esnasında bir gün kahve ocağında yemek yerken “İbrâhîm!” diye Ali Efendimiz ses­lenmiş. Hemen lokmalarını yutarak koşmuşlar. “İbrâhîm yemek mi yi­yordun, tevekkeli değil benim de ağzımdan[74] [55] iki lokma geçiyordu. İki vücûd bir oldu. Artık burada durma[n?] olmaz. Şimdi iskeleye inip nereye vapur gidiyorsa binip gideceksin.” buyurmuşlar. Müşârun ileyh de boyun eğerek Mısır’a hareket eden vapura binip Mısır’a gitmişler. Sonra Bey­pazârî Ali Efendimiz hazretlerinin teşrîf-i beka buyurdukları gün İstan­bul’a gelerek namazına yetişmişler. Cenâb-ı Hak sırlarından ben fakiri de müstefid buyurarak huzura lâyık bendeleri zümresine idhâl buyurmalarını Hazret-i Fahr-i âlem ve Hazret-i ve Aliyy-i [.?.] ekrem ve cümle ehl-i beyt ve enbiyâ ve pîrân-ı uzmânuz hazerâtı hürmetine tazarru' eylerim.

                             Kezâ: Bir gün bayram ziyâretine gittik. Yarım saat kadar sohbet buyur­dular. Sonra kalkıp mübârek parmaklarıyla oynar gibi neşelendiler. “Ben neşeleneyim ki âlem de neşelensin.” buyurdular.

Kezâ: Mehmed Efendimiz buyurdular ki:

                             Köpekleri topladıkları zaman Azîzimiz’e arz ettim. “Ulan, Allah yerden taşları alır, insanların üzerine yağdırır. Allah insanlara gelecek belâyı bun­lara yükletti, sus!” buyurdular.

                             Osman Efendi (Merhum Erzincanlı Tevfik Bey’in arkadaşı) medresede okurken Hazret-i Azizimizi ziyârete gider. Kendisine, “Sen medresede okuyorsun. Tahsilini bitir, buraya öyle gel. Yalnız sana bir ders vereyim. Kimseyi [56] incitme. Avcılıkla uçan kuşlara bile dokunma.” buyurmuşlar.

Nevres.Bey rivayetiyle:

                             Lüzum hâsıl olup da hareminizle ayrılırsanız diğer bir ere varıncaya kadar, ere vardıktan sonra sizdeki rahatı bulamazsa onun kadar rahat ettirecek derecede yardım etmeye mecbursunuz.

İhvandan Eşref Efendi rivâyetiyle:           

                             Bendendirler halka ne karışırlar; halktandırlar, bana ne gelirler? Götürür­ler, getirirler; götürürler, getirirler; götürürler, getirmezler.

Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

                             Sen mi Salih Baba mı döğdü? Sen mi Salih Baba mı döğdü?

Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

                             Bu neş’e-i Muhammediyye bir zamanlar Arabistan’da çalkandı. Nihayet meczûbluğa müncer oldu. İran’a intikâl etti. Orada da ilhâda müncer oldu. Türkistan’a intikâl etti. Orada da mütearrıza müncer olarak yine Arabistan’a intikâl edecektir.

                             Benim sükûtumdan anlamayan, kelâmımdan bir şey anlamaz.

                             Kezâ: “Olmuş olmuştur, olacak da olmuştur. Olacak bir şey yoktur.” buyururlardı.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                             [57] Mehmed Efendimiz buyurdular: Bir gün huzurda iken gönlümden, “Efendim fakirde keşf u kerâmet olsa...” gibi gönlümden geçiriyorum. “Ulan! Keşf meşf ne yapacaksın, sen bana bak, ben sana baltayım. Bu sana yetişmez mi?” buyurdular.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                             Birgün huzurda bir kaç ihvânla, Ali, Asım bulunuyorduk. Hazret-i Aziz sohbet buyuruyorlardı. Çocuk geldi. İleriye doğru giderek yüksek sesle Kur’ân okumaya başladı. Hazret sohbeti kestiler. Çocuk Kur’ân’ı bitirdi. Giderken, “Gel, şuraya oturup bana İlâhî oku.” buyurdular. Çocuk İlâhîyi okumaya başladı. Hazret cezbelenip avuçlarının içini çocuğa öptürerek bir de tokat atar gibi iltifat buyurarak, “Haydi git.” buyurdular.

Hoca Efendimiz rivâyetiyle: Mehmed Efendimiz hazretleri buyurdular:

                             Birgün huzûrda bulunuyorum. Bir çocuk Kur’ân okuyorlardı. Diğer birisi geldi, câmekânın kapısını açık bırakarak türbeye girdi. Ba'de’z-ziyâre yine kapıyı açık bırakıp gitti. Çocuk kalkıp, o adamın hareketine kızar gibi yaparak kapıyı kapadı. Hazret-i Aziz, “Şu adamın istîdâtsızlığına ve şu çocuğun istidadına bak!” buyurdular.

Nevres Bey rivayetiyle:

               [58] Şemseddîn’i göndermezdim ama Muhammed aleyhissalâtü vesselam istedi, gönderdim.

Tunuslu Hasan Efendi merhûm rivâyetiyle:

                “Nâsıruddîn Şâh imânını kurtararak gitmiştir. Çünkü Şemseddîn’i sever­di. Bizi sevenleri seven imânını kurtarmadan âhirete gitmez.” buyurdular. O zaman Tunuslu Hasan Efendi, “Ya seni seven?” deyince, yüzlerine elle­riyle berây-ı iltifat [v]urarak, “Sus, oraya laf yok!” buyurdular.

Beykozlu Ali Bey rivâyetiyle:

                Amcam Miralay Hasan Beyi maiyetindeki kaymakam Sâlih Bey jurnal eder. Amcam da teessüründen felce uğradı. Hazret-i Azizimize teşriflerini ricâ ederek fakîrhâneye getirdim. Evde diğer bir odada Hasan Bey’in kızı son nefesinde yatıyordu. Hasan Bey’in odasına girdiler ve secdeye kapa­narak biraz durduktan sonra “Hastayı yukarı kaldırın.” buyurarak diğer hastanın odasını teşrif buyurdular. (Halbuki biz kendilerine ondan hiç bahsetmemiştik.) Ve kızcağıza, “Bana pelte yapacak mısın?” “Evet Efen­dim.” “Kendi elin ile getirecek misin?” “Evet Efendim.” “Ben börek de isterim.” “Peki Efendim.” Efendi hazretleri teşrif buyurdular. Komşumuz­da bulunan bir kız çocuğu vefât etti. Bizim kızcağız kurtuldu. Jurnal eden Sâlih Bey kapırun önünden geçerken orada bulunan [59] Hasan Bey’in çavuşuna “Nasıl oldu?” diye sorar. Çavuş da “Elhamdülillâh iyileşti.” der. “Bekle, onun müddeti kırk gündür. Kırk gün sonra ölür” der. Lâkin üç gün geçmeden kendisi öldü, gitti.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                “Yaptığınız kabahati kimseye söylemeyin, hüküm giyer. Çünkü şâhit oluyor.” buyururlar.

Hoca Efendimiz hazretleri imâm Ziyâ Efendi’den:

                Bir gün huzurda idim. “Saatin var mı?” buyurdular. Ben de, “Var efen­dim.” dedim. “İşliyor mu?” buyurdular. “Evet efendim.” dedim. “Şimdi buraya bir bahriyeli geldi. Saati işlemiyormuş. Saatini işlettim. Ayaklarını omzuna aldı, gitti.” buyurdular.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                Efendi Hazretleri buyurdu ki, “Tevekkül bâbında durmazlarsa biraz şey verip savarlar.”

Hoca Efendimiz hazretleri bizzat:

                            Onların kabûlü her şeyden âlâdır. Asıl bahtiyârlık odur.[75]

                             Kezâ: Efendi Hazretleri bir gün Yakacık’a giderken birdenbire cezbelenip “Bizim ihvan bahtiyârdır. O bahtiyârlığı zuhûrunda görürler.” buyurdular.

Göztepe müezzini rivâyedyle:

                            [60] Çan, kampana sesini işittiğiniz zaman “Rabbenâ la tüziğ kulûbiinâ ba’de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmetin inneke ente’l-vehhab”[76] deyiniz.

                             Kezâ: Karşınıza bir imam [adam] geldiği zaman yüzünü gördüğünüzde hakkı hatırlatıp zikrettiriyorsa o mümindir.

Hoca Efendimiz Hazretleri:

                             “ Bursalı İsmâîl Hakkı hazretleri Allah ile çok uğraşa. Nihayet قل كل من عند الله [Kul küllün min indillah] dedi, işin içinden çıktı.”[77] buyurdular.

                             Kezâ: İbrâhîm aleyhisselâm ile müşerref olduğumda uzun zaman yaşaya­cağımı tebşir buyurdular.

                             Kezâ: Bir gün Süreyyâ Bey ile Mehmed Efendimiz hazretleri huzurda bu­lunurken Efendi hazretleri, Hazret-i Azizin sohbetinden cezbelenmişler. Süreyyâ Bey bir iki defâ Efendi hazretlerinin yüzlerine mu'terizâne bakmış. Hazret-i Aziz, “Ne bakıp durursun? Onun velayetinin nübüvveti zuhûr edecek, vücûd-ı mudak olacak, onu kimse anlamayacak.” buyurmuşlar.

                             Kezâ: Efendi hazretlerinin köylerinin civârında Balımcık Sultan nâmında bir zât yatarmış. Bir harb vukuunda eli kılıçlı olarak görülürmüş ve tür­besinde bulunan ibrik akşamdan doldurulur, sabahleyin boş bulunurmuş. Hazret-i Azîz’e arz etmiş. “Dur bakalım ulan!” buyurmuşlar. (61] İki mübârek parmaklarıyla iki kaşlarının arasını tutarak bir lahza tevakkuftan sonra, “Ha ulan, büyük zât mısın?” buyurdular.

Nevres Bey rivâyedyle:

                             [Eğer senin sırrında işret etmek yoksa kimse senin yanında işret edemez, buyurdular.][78]

Nevres Bey rivâyetiyle:

                             Yaptığınız kabahati kimseye söylemeyin, vücûd giyer, mesul olursunuz.

                             Kezâ: Ben gençliğimde mutaassıbtım. Lisân okuyanlara îtirâz ederdim. Şeyhim bir gün buyurdu ki: “Ahmed, bir İngiliz, bir Fransız, bir Rus gel­diler. Fâtiha-i şerîfeyi kendi lisânlarında okursan müslüman olacaklar.” buyurdu. Ben de durdum kaldım.

                             Kezâ: Vazifeniz başında benden selâm getirip de bir şey teklif edilirse yapmayınız.

Miralay Hilmi Bey [79] rivâyetiyle:

                             Hazret-i Azizi ilk ziyâretimde “Bu milletin hali ne olacak?” diye sordum. “Gavurlar girer, yine çıkar. Allah dinini hıfz eder.” buyurdular.’5 Kezâ, üçüncü defâ ziyârederine gittiğimde kalbimden “Bir mürşid-i kâmil is­tiyorum beni kabûl et.” diyordum. “Sen mürşid istiyorsun, ben de seni kabul [62) ettim. Şimdi ayaklarını omuzlarına dür, git!” buyurdular.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                             Hazret-i Azizimiz Efendimiz su içerken sudaki tecellî-i hakkîye işâreten “Sana çok şükür.” buyuruyorlardı.

                             Kezâ: Bir gün [Mehmed][80] Efendi hazretleri huzûr-ı Hazret-i Azîz’de cünbüşleşirken Cici Sultan içeri girmiş, “A ayol! Ne oluyorsunuz?” demiş. Hazret-i Azizimiz de “Ha, biz vekil ile görüşürken dünyâ ve âhireti unu­turuz.” buyurmuşlar.

                             Kezâ: Şeyhim bana buyurdular ki: “Ahmed, sen huzûrdasın, diz otur.” buyurdular.

Nusret Hanım rivâyetiyle:

                             Hazret-i Hatice (radiya'llahü anh) vâlidemizin vefâtı sırasında Hazret-i Resûlullâh Efendimiz, “Yâ Hatice! Ortağın olan Hazret-i Meryem’e benden selâm söyle.” [buyurdular.]

Hoca Efendimiz Hazretleri:

                            Dâmâd-ı âlîleri Hasan Efendi hazretlerine: “Hasan [Ha sen]! Ha ben!” buyururlarmış. Bir gün de “Mürşid değildir, mürşid muavinidir.” buyurdular.

                            Kezâ: Dâmâdı Hasan Efendi hazretleri cem‘iyyete nâil olmuşlar, tenezzül etmemişler.

                            Kezâ: [63] Bir gün Mehmed Efendi’ye “Bana satılsa idin daha iyi olurdu. Ama Halil’e sarıldın. Benden Halil’e, Halil’den sana.” buyurmuşlar.

                            Kezâ: Aziz Sultan, Efendi hazretlerine “Bana kavuştuğunla şükrediyor musun?” buyurdular. “Ederim Efendim.” “Bana kavuşmasaydın senin hâ­lin ne olurdu?”

Nevres Beyefendi:

                            Hazret-i Ali aleyhisselâm Efendimiz Hazret-i Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimize “Yâ Resûlallâh, namaz kılmak istemiyorum. Ama ezân okunduğu zaman içim sızlıyor.” buyurur. Hazret-i Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz de, “Akıbetin hayır olduğuna işarettir.” buyurdular.

Göztepe [li] müezzin efendi rivâyetiyle:

                            Hareket-i arzdan bir kaç gün sonra huzura gittiğimizde, “Ananız sizi beşi­ğinde salladı mı?” buyurdular.

Nusret Hanım rivâyetiyle:

                            Efendi Hazretleri bir gün Hazret-i Azizimiz sultânımız efendimize: “Efen­dim, sizin karşınıza günde bu kadar zevât gelir. Onların ne ahlâkta, ne halde olduğunu nasıl anlarsınız?” Gülmüşler de “Onlar kendilerini sana anlatırlar.” buyurur.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                            Bir gün cünüb olarak huzûr-ı Hazret-i Aziz’e giden divândan biri derûnî ızdırâbâtta iken Hazret-i Azizimiz “Ulan, senin cenâbetliğini [64] bir kova su paklar. Benim cenâbediğimi yedi deryâ paklamaz.” buyururlar.

                            Hoca Efendimiz hazretleri bizzât, “Sen verdin, biz yedik. Vermesen ne yerdik?!”

Hoca Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:

                            Bir gün üç ihvân de şeyhimin huzurunda iken Emrullâlı Efendi’ye “O benim hocam.” diğerine, “Bu benim fakirim.” buyururlar. Ben de, acaba bana ne buyuracaklar diye muzdarib iken, “Bu da benim kıtmîrimdir.” buyurduklarında pek memnun oldum.

               “Vuslat-ı hakîkiyye olmadan evvel Azizimiz sultânımız dört defâ kendilerini envâr-ı Ahmedîleriyle bana gösterdiler.”

Eşref Efendi rivayetiyle:

               Mustafa Efendi bir gün huzurda iken Hazret-i Azîzimiz’e, “Efendim, vücûdca biraz hoşsunuz galiba?” demiş. Hazret-i Azizimiz de “Mustafa sen Allah’ın işine karışma.” buyururlar.

               Kezâ: Bir gün Firuzağah Hasan Efendi ile huzurda iken Hazret-i Aziz, “Hasan Efendi ne semtte oturuyorsunuz, cami yakın mı?” buyururlar. Hasan Efendi, “Efendim, her yer câmi değil mi?” dedi. Hazret, bendeleri­ne bakarak, “Çocuklar lafını öğrendi.” buyururlar.

               Kezâ: [65] Bir gün Firuzağalı Hasan Efendi diğer iki ihvânla huzûrda iken kapı açılır. İçeri bir hamal girip, “Baş türbedâr burada mıdır?” der. Hazret de, “Baş yok, kıç buradadır.” buyururlar. “Ne istiyorsun?” “Efendim su getirdim, nereye koyayım?” Onun üzerine Hasan Efendi’ye “Hasan bunu eve götürüver.” Hasan Efendi fıçıyı kendi götürmek ister. Hamal vermez. Eve gelip de fıçıyı indirince Hasan Efendi hemen arkalığı kapıp “Benim de hizmetim olsun.” der, fıçıyı arkasında taşır. Dönüşte hamal, “Bu zât sizin nenizdir?” Hasan Efendi de, “Bizim Efendimiz, huzurlarında mütena'im oluruz.” der. “Acaba ben de gelsem, kabûl eder mi? der. “Evet.” der. Hamal türbeye gelince, “Ben bir abdest alayım.” der. Hasan Efendi huzûra girer. “Hasan, hamaldan hoşlandın mı? Ayartalım mı?” buyurur. Hamal gelip de mübârek ellerini öpünce elinden tutup huzurlarında otur­turlar. “Ben ne dersem sen de onu söyle.” buyururlar.         [Nasara/yardım etti]” buyurur. Hamal da “Nasara”; “[Celese/oturdu]” “Celese”; “[Feteha/açtı]” “Feteha”, buyurduktan sonra bir nazar buyururlar. Hamal, “Allah” deyip mağşî aleyh olur. Biraz sonra hamal sahve gelince “Ben seni severim, sen de beni sever misin?” buyururlar. Hamal da, “Severim efen­dim.” der. “Sen ara sıra [66] buraya gel.” buyururlar. Ala ay sonra da işini ikmâl ile memûren memleketine gönderirler. Hamalın ismi Şirolu Osman imiş. •

               Firuzağalı Hasan Efendi, Hazret-i Nûru’l-Arab’ın mahdumu Hacı Şerif Efendi’yle Kerîm Efendi Dergâhı’nda iken inkişâf hâsıl olmuş. Bâzı uy­gunsuz hâl görmüşler. Şerif Efendi, “Kalk Hasan, bir daha bu dergâha girmek olmaz” demişler, Hazret-i Azîz’e gelmişler. Hoca Efendimiz hazretleri, “İlim, irfan demektir. İrfân hakkı bilmektir. Eğer hakkı bilmezsen, ha bir kuru emektir.”

                       Hoca Efendimiz hazretleri bizzat, “Allah’ın öyle kullan vardır ki Allah’ın üzerine yemin verseler behemehal Allah onların yeminini icra buyurur.”[81]

                       Hoca Efendimiz hazretleri rivâyetiyle: “Tevhîd lastik gibidir. Uzatırsan kâinatı içine alır. Daraltırsan bir çok şey almaz.”

Hoca Efendimiz hazretleri:

                       İsmail Hakkı hazretlerinin şeyhi Atpazarî, rıhletleri zamanında İsmail Hakkı hazretlerini yanlarına çağırarak “Kalbimi yokladım, senin [67] kal­bin gibi kalbimi dolduranı bulamadım. Nefesimi sana veriyorum.” buyu­rarak dillerini çıkarmışlar. İsmail Hakkı hazretleri öpmüşler, göçmüşler.

Yusuf Bahri Bey[82] rivâyetiyle:

                       Balkan Harbi’nde beni tâyin ettiler. Huzûra gittim. “Efendim harbe gidiyorum.” dedim. “Yo, öyle deme, harbe gidiyorum denmez, harb bir emr-i azimdir. Bilâ-taleb tâyin edilirse, tâyin edildim, denir.”

                       Kezâ: Rical, önünde kantarcı sırığı bulunan değildir.

                        رجال لا تلهيم تجارة ولا بین [83][Ricâlün lâ tülhihim ticaretim velâ bey'in] âyeti ile târîf olunandır. Erkek­ten olduğu gibi kadından da olur.

Nusret Hanım rivâyetiyle:

                       Efendi hazretleri buyururlardı ki, “Bu âlemden giderken insanı yakıp ku­ruturlar yâhûd limon gibi sarartırlar.”

Hoca Efendimiz hazretleri bizzât:

                       Hakîkat-i salât, insan-ı kâmile bir secdeden ibârettir. Elestü bi-rabbikümde. ruhun bela’sını burada izhârdan ibârettir.

Nusret Hanım rivâyetiyle:

                      Yüzmeyi öğrenmeden denize girerseniz boğulursunuz.

Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

                      [68] Sıfat, kısalt. Celâl, cemâl ikisini birleştir: Kemâl.

Eşref Efendi birâderimiz rivâyetiyle:

                       Eve girersen halvet, çıkarsan celvet.

, Eşref Efendi biraderimiz, rivâyetiyle:

                       Taşı nûr, toprağı nûr. Kâmil ölmez, kapdan kaba taşınır.

                       Hamamı Tevfik Efendimiz hazretleri bir gün ihvânı ile birlikte Kâğıthâne’de teferrüce çıkarlar. Beş on gün kalır. O zaman Karyağdı Tekkesi’nde Bektâşî cânlarından bir zât varmış. Orada tepeye çıkar demlenirmiş. Ve bu zevâta da ‘hay hûcu’lar, dermiş. Bir gün Hazret abdest alıp o canın bulunduğu tarafa doğru gider ve onun kulağına bir şeyler söyler. O cân hemen Hazret’in ayaklarına kapanarak, “Vallâh budur, billâh budur. Bun­dan başka yoktur.” diyerek biat eder ve dergâhı terk ederek Hazret’e kul olur. Sordukları zaman “Kırk beş sene evvel şeyhim âlem-i cemâle teşrif buyururken senin kulağına kim yukarıdaki sözü söylerse senin sülûkun onun elinde biter, buyurdu. Kırk beş senedir buna muntazırım.” der.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                       Süt içerken ağzınızda iyice dolaştırın. Lu'ab ile karışsın.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                       Zât görünür, bilinmez; sıfât bilinir, görünmez.

                       [69] Kezâ: Şeyhim bana buyurdu ki: “Kaya gibi ol. Kımıldatan olursa kımıldamalı.”

Kezâ, rivâyetiyle Mehmed Efendi hazretleri:

                       “Bana kavuştuğuna şükreder misin? Bana kavuşmasaydın senin hâlin ne olurdu?”

                       Kezâ: “Şeyhime, ‘Ya ondur,[84] ya öldür, ya seyâhat ver!’ diye ricâda bulun­dum. İki sene Trabzon havâlisine seyâhat çıka. Kendilerinden kaçardım, yolumu değiştirirdim. Bir gün hap hap karşı geldi. “Ben ciğerine kancayı taktım, nereye gidersen git, delik Allah’ındır.” buyurdu.

Kütahyalı Süleymân Bey ihvânımız rivâyetiyle:

                       Kur’ân’ı kapatırken “Yâ Râb cümle ümmet-i Muhammed’le beraber ilmiyle âmil eyle.”

                       Mehmed Efendimiz, Sultânımıza buyurmuşlar ki “Kur’ân-ı Kerîmde bâzı kelimât vardır ki takdim te’hir olunursa mânâ-yı hakîkisi zuhûr eder. zen harfin takdim ve te’hiri îcâb eder. Bunu ârif bilir.”

Hoca Efendimiz hazretleri:

                                   Kâmilin kabûlü, şefaât-i hâssaya nâiliyettir.

                                   ’Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.

                                    Abdülmecid Sivâsî hazretleri: “Kâdir’i anlamayınca kader [70] anlaşılmaz. Kadir anlaşılınca da kader mestûr kalmaz.”

                                    Bir gün Makbûle Hanım’la kızı Nusret Hanım birlikte huzura giderler. Giderken de iki hevenk üzüm götürürler, huzûra bırakırlar. Bana haber gönderirler. “Efendim sen ihtiyarladın, yerinize bir vekil tayin ediniz. İstemezseniz biz tayin edeceğiz.” Düşündüm onların tayin ettikleri benim işime gelmez. Ben kendime vekil tayin ettim, “el-vekîl ke’l-asîl’. Vekil as­lın aynıdır. Türkler bunu bilmez.” buyurunca Makbûle Hanım, “Efendim sana kimse vekil olmaz.” demiş. Sonra Hazret-i Azîz, Nusret Hanım’a “Git türbede benim vekilim vardır. Çağır! Lâkin vekil efendi de ha!” buyurmuş­lar. Nusret Hanım türbeye gidip Mehmed Efendimize, “Efendim çağırı­yor” der. “Kız, senin efendin kimdir?” buyurur. Nusret Hanım: “Efendim, işte türbe-i müşarun ileyhte.” Hemen koşar, huzûra gider. “Al bunları eve götür.” buyurur. Müşarun ileyh de hevenklerin birini eline, diğerini de diğer eline alır. Bu sırada Hazret-i Azizimiz sultânımız, mübarek ellerinin ayalarım yere tevcih buyurarak sağa sola meylederek müşârun ileyhe nazar buyurunca Mehmed Efendimiz de neşelenerek iki tarafa raks ederek epey müddet meclis bu neşe ile meclis-i pür-zevk ve neşe olur. “Vekil, vekil! Beni sen meydana çıkardın. Dünyâda, âhirette [71] senden ayrı değilim.” buyururlar.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                                    Melâikenin avamı ve havası, insanın havâsına hâdimdir. Melâikenin avâmı, havâssı, hâssu’l-hâsları insanların hâssu’l-hâslarına hâdimdir. İnsanların hâsları evliyâullah ve hâssu’l-hâsları enbiyâullahur. Melâikenin hâssu’l-hâsları enbiyâullahtır. Melâikenin hâssu’l-hâsları İsrâfîl, Azrâil, Cebrâîl, Mîkâîl aleyhimüsselâmdır.

                                    Fakire bakarak, “İyi bir iş yaparsan bir vücûd gibidir, senin hâdimin olur. Fenâ bir iş yaparsan o da bir vücûd gibidir, zebânin olur. Allah senin için âhirette odun kömür yakmaz.”

Hoca Efendimiz hazretleri:

                                    Efendi hazretleri buyururlardı ki, “Vuslat-ı hakîkiyye olmadan evvel Azîz sultanımız hazretleri dört defâ kendilerini nûr-ı Ahmedîleriyle bana gösterdiler.”

Müezzin Efendi rivâyetiyle:

                                    Zülüflü İsmail Paşanın haremi, Küçük Hüseyin Efendi hazretlerinin dervîşi imiş. Bir gün Hazret-i Azîz’in dervişlerinden bâzı hanımlar bu hanı­ma: “Gel türbeye gidelim, bizim şeyhimizi de gör” demişler. Hanımlar yed-i mübârek-i Hazret-i Azîz’i öpmüşler. Bu hanım durmuş; Hazret, “Sen de gel hanım.” buyurarak davet etmişler ve “Sen derviş misin?” diye sormuşlar. "Evet efendim.” (72] “Kimin?” “Küçük Hüseyin Efendi’nin.” “Benim de dervişim ol.” “Efendim iki zâta derviş olunur mu?” “Olur. Sen çok Kur’ân okuyorsun, onu biraz azalt. Kalbini dâimâ Hak’la bulundur. O vakit her şey Kur’ân olur! İçin dışın Kur’ân olur.” buyurmuşlar.

                                    Tenezzül ayn-ı terakkidir.

                                    Ne tâlib-i dûnyâyız/Ne râğıb-ı ukbâyız/Biz âşık-ı şeydâyjz*1 /Hû hû yâ men hû/Leyse‘l-hâdî illâ hû. [85]Hazret-i Azizimiz Efendimiz Makbule ve Nusret hanımlarla birlikte söylerlermiş. Bâzen Makbule Hanım’a “Sen bana bir İlâhî okuyuver.” buyururmuş. Hanım da, “Talibin madûbudur âşıkın sey­rânı hû” İlâhîsini okurlarmış.

Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

                                    Şeyh Bekir Efendimiz hazretleri Hazret-i Azizimiz sultânımıza buyurmuş­lar, “Beni put yap, tap! Ya sen bana bir tekme atarsın, sen kalırsın. Ya ben sana bir tekme atarım, ben kalırım.” Şeyh Bekir Efendimizin türbeyi Azizimiz sultânımıza devr muâmelesi ikmâl olunup muâmelenin hitâmını Azizimiz kendilerine arz edince, “Sen şöyle bir dolaşıver de gel.” buyur­muşlar. Aziz hazretleri câmiye gidip biraz sonra hasta bulunan Hazret-i Azizimizin huzurlarına girdikte hazreti teslîm-i ruh etmiş bulmuşlar. “Bir de baktım ki ben ölmüşüm, o kalmış.” buyurmuşlar.[86]

[73]                      Hoca [Mehmed][87] Efendimiz hazretleri bizzât:

                                    Insan-ı kâmil sâhibinin bir sözü var, pek hoşa gider. Buyururlar ki, “Havf u recâ kaydından kurtulmadıkça insan kâmil olamaz”. Meselâ yüz evliyullâhı idam etseler, kılı kıpırdarsa, yâhûd kendisine kutbiyyet, gavsiyyet zuhûru arzusu gelirse fakr-ı tâm sâlıibi olamaz.

                                    Kezâ: Bütün ârifler Allah’ta fenâ bulur. Allah da kâmilde fenâ olur.

                                    Çerkeşî Azîz’e bir derviş gelmiş. Biraz oturup giderlerken, “Efendim, der­gâhın masrafına yardım olmak üzere hediyem olsun size biraz altın yapayım.” der. Bu esnada Hazrec-i Azîz’in müridânından biri içeri girer ve türbe için koca bir kütle halinde bir şey getirir. “Efendim, râbıta-i şerîfeye ,mülâzemede çift sürerken sapana bu takıldı. Fakir de efendime getirdim.” der. Bir de torbayı açar bakarlar ki yekpare bir altın kütlesi. Derviş, “Ba­kınız, hakîki altındır.” der. “Bir de ben bakayım.” buyururlar. Mübârek ellerini sürerek, “A bu kum imiş!” buyururlar. Bir de derviş bakar ki kum. O zaman Azizimiz, “Bizim dervişlerimiz nefeslerini kimyâ ederler. Siz de böyle yapınız.” buyururlar. 

                                    Hammamî Tevfik Efendi Azizimizin müridânından birine rabıta hâlinde gider iken semavât münkeşif olmuş. Rabıtadan gaflet etmiş. Huzura gir­diğinde “Siz râbıta-i şerîfeyi bir temaşaya fedâ ettiniz.” buyurmuşlar.

[74]                       Evrenoszâde Sami Bey rivâyetiyle:

                                    Kuşadalı hazretleri sâhib-i zuhurdur. İki üç yüz senede bir zuhûr eder. Karabâş-ı Velî hazretlerinden sonra sâhib-i zuhûr Kuşadalı’dır, buyurdular.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                                    Efendimiz hazretlerine Hazret-i Azizimiz sultânımız efendimiz, “Türbeye gelen kadınlara dikkat ediyor musun? Onların içinde erkekleri vardır. On­lara dikkat!” buyurdular.

                                    Hazret-i Azizimiz sultânımız bir gün Ömer ul-Halvetî hazretlerinin huzûrunda bulunurken Kuşadalı Efendimiz hazretlerinin sohbetlerinden bahs buyurulmuş. Hazret-i Azizimiz de bir şevk-i derûnî hâsıl olmuş ve böylece zevk ve tefekkürde iken Kuşadalı Efendimiz zuhûr buyurmuşlar. Vücûd-ı mübareklerinin sadr-ı âlîlerinden yemîn ve yesâr ve tahtlarından birer şems zuhûr ederek hepsinin eşiası Hazret-i Azizimizin üzerinde toplanmış. Ömerü’l-Halvetî hazretlerine arz ettikte müşarun ileyhin gözleri yaşarıp “Ahmed! Bu hâli nice ehlullâh arzu ederler, muvaffak olamazlar. Cenâb-ı Hak sana nasip buyurdu. Kuşadalı’nın ayniyeti kemâliyle sizde zuhûr edecek.” buyurur. (Hak cümlesinin fazl u keremlerini üzerimizden eksik buyurmasın, bi-hürmeti câh-ı Nebi ve Ehl-i beytihî ve âlihi ilâ yevmi’l-kıyâme)

                                    Kuşadalı hazretlerinin Şam’da bulundukları sırada Hazret-i Hâlid-i Bağdadî’nin halîfelerinden münzevî bir zât varmış. Bu zâtı gören hemen vücûdunun zikrettiğini görürlermiş. O esnâda kaymakamlıktan ma’zûl bir zât pek elîm bir vaziyette kalmış. Birisi kendisine “Burada bir şeyh-i Rumî vardır; (Kuşadalı Efendimizi [75] murâd ederek) kendisine mürâcaat eder­sen işin olur.” der. O zât da Hazret’i ziyârete gidip arz-ı hâl eder. Müşarun ileyh hazretleri bu zâta “Falan zâta (Hâlid-i Bağdadî’nin halifesine) gidi­niz.” buyurur. “Efendim oraya giremem ki!” der. “Siz gidiniz, girersiniz.

Bizden de selâm söyleyiniz.” buyurur. Bu zât gider, hakîkaten bir mâniye müsâdif olmadan zâtın yanına girer. Selâmı tebliğ eder. “Biz pek ihtiyârız, taşra çıkamıyoruz; lütfen teşrif buyururlarsa görüşürüz.” derler. Bu zât da gelip Kuşadalı Efendimiz’e söyler. “Pekâlâ gidelim.” buyururlar. Bu zâtla birlikte giderler. Yanlarına girdikleri zaman o zât istikbâl eder, otururlar. Biraz sonra ma’zûl zâta bir manzara açılır. Bakar ki Kuşadalı Efendimiz yüksek bir kürsüde oturuyorlar. Münzevî zât yerde bulunuyor. Kuşadalı Efendimiz ellerini uzatıp o zâtın elinden tutmak isterler. Üçüncüsünde ellerinden tutup kendilerini yukarı çıkarır, manzara kapanır. Biraz daha görüştükten sonra ayrılırlar. Müşârun ileyh hazretleri ma’zûl kaymakama “Bu zâtın irşâdı bize emr oldu. Lehu’l-hamd bu da oldu.” buyururlar.

                                    Kuşadalı Efendimiz hazretlerini bir zât dâvet eder. Namaz kılınacağı za­man ev sâhibi seccadeyi serer. Kuşadalı Efendimiz kıbleye tam müteveccih olmak üzere seccâdeyi biraz çevirmesini emir buyurur. O zât “Efendim kıble bu taraftadır.” der. Seccâdeyi yine aynı cihete serer. Müşarun ileyh tekrar ihtâr buyururlar. O zât yine ısrâr edince tekmil [76] oradakilerin keşiflerini açar. Kâbe-i Muazzama’yı görürler ve müşârun ileyhin tashih buyurdukları mahallin hizâsında olduğunu müşahede ederler. Hazret, “Cümlenize hac farz oldu.” buyururlar.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                                    Aziz Sultânımız Efendimiz, [Mehmed] Efendi hazretlerine, “Bir velî, Haz­ret-i İsâ kademine varınca kendisine mâide-i İsâ iner. Bana da falan mahalde indi. Lâkin inen mâideyi sana söylemem. Yalnız senin mâiden çift olsun.” buyururlar.

                                    Kezâ: “Bir gün çeşmeye geldim. Orada bulunanlara selâm verdim. Hiç bi­risi iâde-i selâm etmedi. O anda celî olarak çeşme taşından aleyküm selâmı işittim.” buyururlar.

Yusuf Bahri Bey rivâyetiyle:

                                    Olmuş olmuştur, olacak da olmuştur.

                                    Kezâ: Bir gün muhabbet hakkında kalbimde hâsıl olan ukdeyi taşıyarak huzura girdiğimde “Muhabbet ziyâde, noksan kabul etmez. İlle’l-mevedde fî’l-kurbâ.” buyururlar.

                                    Hoca Efendimiz hazretleri hâkim iken, Azizimiz Sultânımız Efendimiz hazretlerine hâk-i pâylerine yüz sürüp biraz hediye takdim ederler. Meh­med Efendimiz hazretlerine “Bunu kim gönderdi?” buyururlar. O da, “Efendim ihvândan hâkim Ahmed kulunuz.” der. “Sen onlara selâm yaz. Dikkat et onlar Kuş [77] adalı’nın gülleridir.” buyurur.

Hafız Eşref Efendi rivayetiyle:

                            Bir gün Bahara Mustafa Efendi ile birlikte huzura girdik. Hazret-i Aziz .biraz vücutca rahatsız görünüyorlardı. Mustafa Efendi, “Efendim vücutca biraz rahatsızlık var galiba.” dedi. Hazret-i Aziz üç defa "Mustafa sen Al­lah’ın işine karışma.” buyurdular.

                            Kuşadalı Efendimiz, Mehmed Can Efendi’ye Hicâz’da taş atarken “Taşla­yan ile taşlananın kim olduğunu gördün mü?” buyururlar. Mehmed Can Efendi’ye gönderdikleri zât Sultan Selim imâmı imiş. Mehmed Can Efen­di’ye “Sizi bana gönderdiler ki kendilerini anlatsınlar.”

                            Abdülganî Nablûsî hazretlerinin huzurunda bir hâfız Kur’ân-ı Kerîm okur. “Gel öbür tarafa geçelim ben de okuyayım.” buyururlar. Kırâata başlayınca akmakta olan [su?] durup yükselmeye başlar.

Hoca Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:

                            Hazret-i Azizimiz sultânımız “Yâ dünyâ ihdemî men hidemenî”[88] kelâm-ı kudsîsini bâzen “Ahdümü men hidemenî” [89] diye buyururlarmış.

Süleymân Bey (merhum Avni Beyin birâderi) rivâyetiyle:

                            Vâhidül-ehadin arzu ve irâdesine muhâlif hiçbir şey istemem ve kabul etmem.

Hoca Efendimiz hazretleri:

                            Hammâmî hazretleri için Hazret-i Azizimiz [90] “Yerlerde, göklerde, dünyâ­da (78) ve âhirette zamanlarında ondan büyük kimse yok.” buyururlardı.

                            Kezâ: Yokuşu severim, inişi sevmem.” buyururlardı.

Nevres Bey rivâyetiyle:

                            Bir gün üzüm alıyorduk. Üzümcü dâneleri koyuyordu. Ben itirâz edip “Koyma” dedim. “Bırak, dâneleri kime verecek.” buyurdular.

                            Kezâ: “Kur’ân okurken veya salâvât-ı şerife getirirken nefesiniz kesildiği zaman içeriye yutkunduktan sonra nefes alınız.”

Hoca Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:

                            “Sâlihler yollarını doğrultmuşlardır. Bize küp dibindekiler lazımdır.”

                            Kezâ: Mehmed Efendimiz hazretlerine Meşrûtiyet’i müteâkib bir kaç kere kova ile su getirtip leğene döktürtüp ba'dehû ellerini ayaklarım suyun içinde biraz zaman durdurduktan sonra “Al bunu el ayak değmez bir yere döküver.” buyurmuşlar.

Nevres Bey rivâyetiyle:

               Hastayı sık sık ziyâret ediniz. Yanında çok durmayınız. Kendisine hissettirmeden okuyup alnını okşayarak çıkınız.

Hoca Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:

               Fâtih için “Kırk sene rûhuyla güleştim. En nihayet bana [791 muti' oldu.” buyurdular.

               Alışveriş ederseniz ilk önce parayı veriniz, sonra malı alınız, buyurdular.

Hoca Efendimiz hazretleri rivâyetiyle:

               Mehmed Efendi hazretlerine “Mehmed nasıl iyi idâre edebilir miyim?" “Evet Efendim.” “Ne bildin?” “Efendim ilhâm-ı zâti ile idâre buyurursu­nuz.” “Ha işte böyle olacak.” buyururlar.

               Kezâ: Bir zâta “Sen saz çalmasını bilir misin?” “Evet Efendim.” “Nasıl çalarsın? Bildiğin gibi mi, bulduğun gibi mi?” “Bildiğim gibi.” “Yok olmadı. Ben kırk senedir çalarım. Lâkin bulduğum gibi çalarım.” buyururlar.

Hoca Efendimiz rivâyetiyle:

               Şeyhim bana buyurdu ki “Ahmed sen çok ricâle mülâki olursun, onlarda benim mesleğimi ara, meşrebimi arama.”

               Kezâ: Bir gün Hüseyin Avni Bey huzura girer. “Ben üç şeyhe hizmet ettim. Bilirim şeyhe hizmet etmek çok güçtür.” buyururlar.

Hocamız rivâyetiyle:

               “Hicaz’a gidip gelen bir zât Hazret-i Azizimiz sultânımıza [80] bir teşbih hediye eder. Hazret de Efendi hazretlerine “Mehmed, ben yâr ile cümbüş­te iken teşbihi kopardım. Sen al da bak. Sen de koparırsan birine ver de çeksin.” buyururlar.

Hâfız Eşref Efendi[91] rivâyetiyle:

               “Hazret-i Resul aleyhisselâmdan bana gelinceye kadar bu tecellîye kimse mazhar düşmedi. Ben Rahmânü’r-Rahim tecellîsine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”

               Ağlayamıyorum. Eğer gözyaşı dökseler benim de gözlerim yaşarır. Küçüklerin gözyaşları büyüklere gelir. Onları müteessir eder. Onlar da ilticâ ederler. Allah da kabul buyurur.

(Hitamûhû misk, 19.12.1969) [92]

EK-2

Amişnâme

Asrımızın manevî en büyük şahsiyeti, hâmil-i emânât-ı sübhâniyye Tırnovalı Ah­med Amiş Efendi hazretlerinin güzide hafidi, faziletin, uluvv-i cenâbın mütevâzi timsâli, örnek insan Doktor Lütfi Sabri Serinken Beyefendi dostuma, muhterem dedelerinin, rahmedi Mehmed Ali Yitik Bey tarafindan toplanan menkıbelerin­den çıkarılan mübarek sözlerinden mühim bir kısmını siz hakîkî sâhibine tevdi' etmekle duyduğum bahtiyarlık sonsuzdur.

6 Mayıs 1968
Süheyl

                            Sıfat, kısalt: Celâl cemâl. İkisini birleştir kemâl.

                            Eve girersen halvet, çıkarsan celvet.

                            Taşı nur, toprağı nur. Kâmil ölmez, kabtan kaba boşalır.

                            Süt içerken ağzınızda iyice dolaştırın luab ile karışsın.

                            Zât görünür bilinmez. Sıfât bilinir görünmez.

                            Şeyhim bana buyurdu ki: Kaya gibi ol! Kımıldatan olursa kımıldamak.

                            Kur’ân-ı Kerîm’de bâzı kelimât vardır ki takdim te’hir olunursa mânâyı hakîkîsi zuhûr eder. Bâzen harfin takdim ve te’hîri icâb eder. Bunu ârif bilir.

                            Kâmilin kabulü şefâat-i hassaya nâiliyettir.

                            Gökten düşenin parçası bulunur. Gönülden düşenin parçası bulunmaz.

                            Melâikenin avâmı ve havâsı insanların havâssına hâdimdir.

                            Melâikenin avâmı, havâsı, hâssu’l-hâsları, insanların hâssu’l-hâslarına hâdimdir.

                            İnsanların hâsları evliyâullah ve hâssu’l-hâsları enbiyâullahtır.

                            Melâikenin hâssu’I-hâssları Isrâfîl, Azrâîl, Cebrâîl, Mîkâîl aleyhimüsselâmdır.

                            Allah senin için âhirerte odun kömür yakmaz.

                            Kalbini dâimâ Hak’la bulundur. O vakit her şey Kur’ân olur, için dışını Kur’ân olur.

                            Beni put yap tap. Ya sen bana bir tekme atarsın sen kalırsın. Ya ben sana bir tekme atarım ben kalırım.

                            Bütün ârifler Allah’ta fenâ bulur. Allah da kâmil de fenâ bulur.

       [3] Kadınlara dikkat ediyor musun? Onların içinde erkekleri vardır. Onlara iyi dikkat et.

       Olmuş olmuştur. Olacak da olmuştur.

       Sen Allah’ın işine karışma.

       Vâhidu’l-vâhidin arzu ve irâdesine mııhâlifen hiç bir şey istemem ve kabûl etmem.

       Yokuş severim, inişi sevmem.

° Kur’ân okurken veya salâvat-ı şerife getirirken nefesiniz kesildiği zaman içeriye yutkunduktan sonra nefes alınız.

       Sâlihler yollarını doğrultmuşlardır. Bize küp dibindekiler lazımdır.

       Hastayı sık ziyaret ediniz. Yanında çok durmayınız. Kendisine hissettir­meden okuyup alnını okşayarak çıkınız.

       Ben kırk senedir çalarım lâkin bulduğum gibi çalarım.

       Ben Rahmânur-Rahîm tecellîsine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.

       Ağlayamıyorum. Eğer göz yaşı dökseler benim de gözlerim yaşatırdı. Küçüklerin gözyaşları büyüklere gelir. Onları teessür eder. Onlar da ilticâ ederler. Allah da kabûl buyurur.

       [4] Bakayım, bu sana yetmez mi?

       Bizi sevenleri sevenler imânını kurtarmadan âhirete gitmezler.

       Yaptığınız kabahati kimseye söylemeyin, hüküm giyer. Çünkü şâhid oluyor.

       Tevekkül bâbında durmazlarsa, biraz şey verip savarlar.

       Bizim ihvân bahtiyârdır. O bahtiyârlığı zuhurunda görürler.

       Karşınıza bir adam geldiği zaman yüzünü gördüğünüzde Hakk’ı hatırlatıp zikrettiriyorsa o mümindir.

       Vazifeniz başında benden size selâm getirip de bir şey teklif ederlerse yapmayınız.

       Sen verdin, biz yedik. Vermesen ne yerdik?

       Sen Allah’ın işine karışma.

       İlim, irfan demektir. İrfan Hakk’ı bilmektir. Eğer Hakk’ı bilmezsen ha kuru bir emek, demektir.

       Allah’ın öyle kulları vardır ki Allah’ın üzerine yemin verirlerse derhal Allah onların yeminini icrâ buyurur.

       Tevhîd lastik gbidir. Uzatırsan kâinatı içerisine alır. Daraltırsan bir çok şey almaz.

                          Harbe gidiyorum, denmez. Harb bir emr-i azimdir. Bilâ-taleb tayin edilir­se tâyin edildim dersin.[93]

                          Hakîkat-i salât insan-ı kâmile tek bir secdeden ibârettir. O secde ruhun ruh-ı azîme inkıyâdından ibârettir. Elestü bi-rabbiküm'de ruhun bilâ-şey burada izhardan ibârettir.

                         Yüzmeyi öğrenmeden denize girerseniz boğulursunuz.

                         [5] Kaç numara verelim diye sorduğun zaman ne derlerse onu veremeye­ceksen sorma, sözün nereden geldiğini bil.

                         Dış kapıyı kapa, iç kapıyı aralık bırak.

                          Güvercinler ile örümcekler Allah’ın rahmet askerleridir. Bir çok enbiyâya hizmet etmişlerdir.

                         Hayyâles-salâh müminleri salâta, hayyâle’l-felâh münkirleri felaha dâvettir.

                         Ululuk Hak’tan atâdır. Onu istihfaf etmek hatadır.

                         Bir yere girdiğiniz zaman kapıyı nasıl bulursanız öyle bırakınız.

                          Varlıktan yokluğa düşmüş olanlardan birisine muâvenet etmek isterseniz kût-i yevmiyye ile muaâvenette bulununuz.

                         Allah tecellîsini tekrâr etmez.

                          Esmâ-i İlâhî zât-ı ilâhiyyenin libâsıdır. Her an bir libâs ile zuhur eder. Onun hükmü bitince diğer bir isimle telebbüs eder.

                          Allah bu dünyâda esmâ ile tecellî buyurur. Hangi esmâ ile zuhur ederse di­ğerleri ona tâbi olur. Rahmân, Rahîm isimleri esmâ-i Muhammediye’dendir. Onunla zuhûr edince tadından yenmez.

                         Ben neşeleneyim ki âlem de neşelensin.

                         Kimseyi incitme! Avcılıkla uçan kuşlara bile dokunma.

                         Bendendir halka ne karışırlar. Halktandırlar bana ne gelirler.

                         Benim sükûtumdan anlamayan kelâmımdan bir şey anlamaz.

                         Olmuş olmuştur. Olacak da olmuştur. Olacak bir şey yoktur.

                         Keşfen meşfen ne yapacaksın, sen bana bak ben sana.

                         [6] Birisi yeni bir ev yaptırırsa, rütbe alırsa, yeni bir elbise giyerse tebrik etmeyin.

                         Haydi, haydi kapıları kakalım. Yârı cânda İtiştirip onda halvet edelim.

                         Görünen mertebedir, hakikati Hak’tır.

                         Bizim yolumuzun esâsı Allah’tan gafil olmamak, kimseyi incitmemek.

                          Siz derse ders hazırlayarak girmeyiniz. Kalben talebeye biat ediniz. Onlar lâzım olan şeyi size söyletirler.

                          Her şeyin muhabbeti fenâ bulur. Mürşid muhabbeti fenâ bulmaz. Gittik­çe artar.

                          Biz illetten, kılletten, zilletten âri olmayız. Yalnız yatacak derecede hastalık vücûdumuzu istilâ edemez.

                  Rüzgâr iniltisi, kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hak’tır.

                  Medine’ye gidip Muhammed’i toprağın altında aramayınız.

                  Bulmalı, duymalı, doymalı.

                  Tenezzül ayn-ı terakkidir.

                  Vazifeyi yaparken “Yâ Rabbi! Sana hizmet ediyorum” demeli.

                  Elinizden bir şey giderse yerinme, bir şey gelirse sevinme. Hastalandığınız zaman ağır gelmeyecek, yapılacak bir nezir yapınız.

                  Sizden birisinin hâlini sorarlarsa tek bir iyi hâlini biliyorsanız onu söyleyiniz.

                  Bir kahvede oturursanız yanınıza birisi gelirse kahve ısmarlayınız. Osman­lılık budur.

                  Karşınızda ders okumak üzere gelenler indallâh sizden büyüktür.

                  Bir yere gittiğiniz zaman menhiyyâttan bir şey verirlerse bir bahâne bulunuz, haramdır diye reddetmeyiniz. Mideme dokunuyor, doktor menetti, gibi.

                    Muhabbetin galeyânı hâlinde hüküm sâlikindir.

                  Helvaya konulacak zamanı helvacı bilir.

                  Allah’ın senin alnına yazdığı şeyin men'ine Muhammed bile kâdir değildir. Allah mükevvenâtı zulmette halk etti. Zulmet, vahdet demektir.

                  Hastanın yanında en hafif lisanla bile konuşmayınız, çünkü işitir. Sen Allah’a hizmet et, Allah tekmil kullarını sana hizmet ettirir. Medine’de ölün, Medine’de oturmayın. Çünkü adileşiyor.

                  Osmanlı’dan sözünü, âriften gözünü, evliyâullahtan özünü saklayamazsın. Düzeyim deme ha, koparırsın. Nasıl bulursan öyle çal.

                  Analar Allah’ın Rahim sıfatına, babalar da Rezzâk sıfatına mazhardırlar.

                  Tûr-ı Sina makâm-ı meşhurdur.

                  Nasip olursa olursa nasibini yer altında bulur.

                  Çok Kur’ân okuyan bunamaz.

                  Erce mi konuşalım, oyuncakça mı? Erce akılca, oyuncakça hakikatçe.

                  Kıyamette (mahşerde) içler dış, dışlar iç olacak

                  Cennedik misin, cehennemlik misin bilmek istersen, bulunduğun hâle bak. Bulunduğun hâlin cennetlikse cennetliksin, cehennemlikse cehennemliksin.

                            İmâm metbu' demektir. Cemâat da kendi vücûdudur. Küllü musallîn imâmün velev kâne münferiden hadîsinin mânâsında böyle buyurmuşlar.

                            Allah bizden râzı olmasaydı bizi dünyâya getirmezdi. Ben Allah’tan râzı olmahyım.

                            (8] Kaya gibi olmalı, kımıldatan olursa kımıldamalı.

                            Allah’ın öyle nedimleri vardır ki Muhammed’den dahi gizlidir.

                            Bütün kullar Allah’tan korkar. Allah da âlim kullarından korkar.

                            Evden çıktığınız zaman hicrete niyet ediniz.

                            Allah suretimle zâhir oldu.

                            Hazret-i Adem’e Allah hitâp etmiş “Yâ Adem! Sen beni eskisi gibi göremezsin. Görmek istediğin zaman fer'in olan Havvâ’ya bak. Havvâ’ya hitâb etmiş, “Yâ Havvâ! Sen beni eskisi gibi göremezsin. Görmek istediğin zaman ehlin olan Âdem’e bak.”

                            Bedel, mübeddel-i minhin aynıdır.

                            “İnnemâ yahşellahe min ibadihi’l-ulemâ.” Allah âlim kullarından haşyet eder. Haşyet eder de titrer mi? Yok. Pâdişâhın vezirini sayması gibi sayar.

                            Keşif meşif ne olacak? Sen bana bak ben sana bakayım.

                            Âdem’e ilk inen suhuf hesab, birden dokuza kadar rakamlar, İkincisi hendese, üçüncüsü mîmârîdir. Onun için hesap kıyâmete kadar terakki edecektir.

                            Kapalı kutuya mal konmaz.

                            İşiniz varken bırakıp bana gelmeyin.

                            “Efendim emrediniz!” deyip durmayın. Fem-i saâdetini göstererek: “Bura­dan bir şey çıkar, yapamazsınız, mesul olursunuz.”

                            Yanınızda birisi Kur’ân’ı yanlış da okusa tashih etmeyiniz. “Biz bunu böy­le biliyorduk.” deyiniz.

                            Selâm götürmeyenden bana selâm getirmeyiniz. Birisi beni sorarsa, selâmı vardır, deyiniz.

                            “Söyleyene bakma, söyletene bak!” derler. Doğrusu “Söylete[ne] bakma, söyleyene bak!”dır.

                            [9] Kıyamet yaklaştıkça cümle enbiyâ varisleri bulunan evliyâ gittikçe makâmları münhal kalır. Git gide yalnız vâris-i Muhammedi kalınca ve ona da bîat eden bulunmayınca alâmet-i kübrâ-yı kıyamet yer yer başlar.

                            Şifâyı ilaçtan değil, onda mütecellî olan Hak’tan beklemeli.

                            Kul kul olmayınca, adam adam olmaz.

                            Rabıta râbıta derler, Hak’tan gafil olmamak demektir.

                            İnsanın ne sofu ne sefih, ikisi ortası olmak güzel.

                            Açlıktan ölmek tehlikesi olursa köpek etini yiyip kurtulmak varsa köpek etini yiyecek. Yemez ölürse mesuldür.

                            Ayete bakılırsa Allah “Kün!” demedi. Bir şeye ol demesini murâd ettiği anda olur.

        Marifet Hak’tan razı olmaktır.

        Tabiatında sekr vermek istidadı olan bir şeyi içmekten içmemeyi tercih ederiz.

        Yapmakla yapmamakta muhayyer bırakıldığımız bir şeyde yapmamayı tercih ederiz.

        Gam gam üstüne, gam gam üstüne deriz. Gelene sevinmeyiz, gidene yerinmeyinceye kadar.

        İşi kendi hâline bırak, Allah en iyisini yapar.

        Kendi işini kendin gör.

        Bir yere giderken “Resul Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret buyur­dukları gibi, ben de hicret ediyorum.” deyiniz.

        Her ne yeseniz sadaka diyerek yeyiniz.

        Birine bir şey verirken hediye veya sadaka deyiniz.

        [10] “Bu niçin böyle oldu?” Bu, böyle olmalıydı” gibi sözler câiz değildir.

Çünkü bundan Allah’a akıl öğretmek çıkar.

        Allah’ın takdir etmediği vukûa gelmez. Takdir ettiğinden de korkmak küfürdür.

        Kaldırım olmuş yere yatmış, onu çiğnersin, lâkin ayağınla itmek olmaz.

        İrâde-i teklîfîyye, irâde-i tekvîniyyenin zuhuru içindir. îrâde-i teklîfîyye irâde-i tekvîniyyenin aynı ise o adam saîddir, değilse şakidir.

        lyyâke na'budü ve iyyâke nesteîn, irâde-i cüziyyeyi silmiş süpürmüştür.

        Siz çalışırsanız ben size gelirim. Çalışmazsanız yorulur, bana gelirsiniz.

        Kadınlar ilaç sağlık vermek üzere taraf-ı risâletten memurlardır.

        Güneş yevm-i kıyâmette cehenneme gidecek. Çünkü güneşe tapanlar Allahsız kalmasın.

                           Kâfir yoktur. Senin kâfir dediğin için kâfirdir.

                           Sözün gelini nikâh edebildiğindir.

                           Biz bir binâyı tâmîr ederken kiremitlerini bile sallamayız.

                           Şeriatı tut, hakikati yut, selâmet ondadır.

                           Yer taban, gök tavan içindeki kâffe-i mahlûkât ihvan olmadıkça tevhîd kokusu duyulmaz.

                           Zurnacı nasıl çalarsa ona ayağını uydur. "

                           Ayının otuz iki türküsü varmış. Onun da hepsi ahlat üzerine imiş. Tâlib de böyle olmalı.

                           Girdiğin kapıyı, geldiğin yolu sakın unutma ha!

                           [11] Kimseye “Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” diye sormak câiz değildir. Eğer sana birisi sorarsa “Şuradan geliyorum, buraya gidiyorum.” daha doğrusu “Minhu ileyhi.” dersin.

                           İyi bir iş yaparsan vücûd gibidir, o senin hâdimin olur. O melâikedir. Fenâ bir iş yaparsan o vücûd gibidir onun [o?] zebânindir.

                           Her şeyin ism-i âlîsini bil, babanın verdiği isimle çağır.

                           Zâhiren kaderiyyûn, bâtınen cebriyyûn ol.

                           İnsan sûrette muhtâr, hakikatte mecburdur.

                           Allah’m senin alnına yazdığı şeyin men'ine Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm bile kadir değildir.

                           Dünyâda eşini bulamazsan, işini bilemezsen rahat edemezsin.

                           Cenâb-ı Hak şerr-i cüz’îyi kullanırken altından hayr-ı külli zuhûr eder. Cenab-ı Hâk hayr-ı cüz’îyi kullanmaz ki altından şerr-i küllî zuhûr eder, diye.

                           Birinci senede imâm, İkincide tamam, üçüncüde kalpaklı yuvan, dördün­cüde bir kalbur saman olmayın.

                           Gör geç, belle geç, durma geç!

                           Fâtih, İstanbul’un Medine’sidir.

                           Nezâfet-i şer‘iyyenin hâricindeki nezâfetten Allah’a sığınırım.

                           Her alınan kitabın üç defa okunmak hakkı vardır.

EK-3

Mecmua-i Tasavvuf’tan

                Allâhümme sallı alâ Muhammed denildiği zaman müminler ellerini göğüs­lerine getirerek biraz da inhina yaparlar. Hazret-i Muhammed’i bu sûrede tazimde bulunurlar. Ahmed Amiş Efendi dermiş ki: “Dikkat etmez misiniz? Muhammed’i tazim ediyorum diyenler elleriyle kendilerini işaret ediyorlar ve kendilerinde tecellî eden Muhammediyeti tâzîm etmiş olurlar. Böyle ol­makla berâber hakikatte Muhammediyet mertebesine gelmemiş olanların böyle telakki etmesi de doğru değildir.” (Abdülaziz Mecdî Tolun)[94]

                Balıkesirli Halîl Efendi, seyr ü sülük esnasında bâzı kerâmeder gösterirmiş. Bunu’şeyhi Amiş Efendi duymuş. Halbuki geçmiş evliya kerâmet göstermeye tenezzül etmezler. Bir gün Halîl Efendi yanma geldiği zaman: “Halîl, şu dolabı aç, orada bir çuval kerâmet dolu, al götür.” diye kendisini îkaz etmek istemişdr. (A. M)[95]

                “Mürîdler ne kadar terakki ederlerse etsinler, mürşidlerinin dûnundadırlar ve onlar hayadarında iken teeddüben tasarrufâtta bulunmazlar. Balıke­sirli Halil Efendi, Ahmed Amiş Efendi hayatta iken tasarrufâta kalkmak istemiş. Kızgın olduğu Ittihatçılar[dan] yedi sekiz kişinin yok olmasını istemiş. Buna muttali olan şeyhi: “Halîl! Karışma böyle şeylere. Ben bu ferîk-i cura ile de bu âhengi idâre ederim.” demiş. Buna rağmen Halîl Efendi yine bu hâlinde devâm eder ve “Artık şeyhimiz gitse de bu işleri biraz da biz yapsak.” dermiş. Bundan dolayı son zamanlarda şeyhi onunla alâkayı ve bittabî feyzini kesmiştir. Hattâ vefatından evvel müderris Ah­med Naîm -ki Ahmed Amiş Efendi’nin dâmâdı idi-bir gün birlikte evine giderler. Halîl Efendi başka bir odada bekler. Yanına girmeye cesâret ede­mez. Bunu anlayan Amiş Efendi:

-                         Öteki [odada] kim var?

-                         Halîl Efendi.

-                        Benden selâm söyleme, der ve bu suretle kızgınlığını o saatte bile izhâr eder.[96]

                Bu Halîl Efendi mâneviyâtında o kadar yükselmiş ki, meselâ, kendisi Beyâzıd’da sorulan bir suâle ne cevâb verirse, aynı mesele Fâtih’e gidi­lip şeyhine sorarlarsa ondan da aynı cevâbı alırmış. Ve yine bunun gibi Fâtih’de Amiş Efendi’ye sorulan bir suâlden alınan cevâb, Bayezid’de Halil Efendi’ye de sorulsa yine aynı tarzda zuhur edermiş. Bu hâl seyr ü sülukde bir mertebedir.[97]

                            Balıkesirli Halil Efendi’ye bir gün Ahmed Amiş Efendi uzaktaki hâdisele­ri görmek kudretini, yâni kendisindeki kerâmetlerden birisini vermiş. O sırada Rus Japon harbi aksâ yı şarkda bütün şiddetiyle devâm ediyormuş. Halil Efendi [.?.] harb sahnesi görüyor ve gördüklerini kahvelerde, şura­da, burada herkese anlatıyormuş. Bu hâline vâkıf olan şeyhi “Halil, biz sana bu konuyu kahvelerde şuna buna gösteriş yap, kerâmethân diye mi verdik?” demiş. Ve geri alır. Ahmed Amiş Efendi bunu anlatırmış, iki elle­rinin parmaklarını toplayarak birini diğerinin üstüne koyup “işte böylece kapandın, kapandın, kapandın.” dermiş. Filhakika o târihten sonra Halil Efendi’den bu kudret ve bu kuvvet zâil olmuşdur.,

                            Ahmed Amiş Efendi ölümünden üç gün evvel müridlerinden Abdülazîz Mecdî Efendi ile [.?.] İsmail Bey’i huzurlarına kabul ederek Abdülazîz Mecdî Efendi’ye “Allah size zâtıyla tecellî etsin.” ve Ismâîl Bey’e “Allah size gınasıyla tecellî etsin.” diye duâ buyurmuşlardır. İsmail Bey servet ve gınâ içindedirler. Mecdî Efendi hazretlerinin de sırr-ı zâta ermiş oldukları kuvvede tahmin edilebilir.[98]

                            Eminönü [.?.] Belediye reis kâtibi Hâsib Bey, Ahmed Amiş Efendi’ye müntesibdir. Vakit vakit ziyaret edermiş. Bir gün yanında bulunurken, “Ne geliyorsun sık sık böyle. Bir daha çağırmadan gelme” demiş. Bunun üzerine Hâsib Bey bir iki ay çağıracak da gidecek, ziyâret edecek diye bek­lemiş. Fakat bir türlü çağırmamış. Günün birinde kalkmış ziyâretine git­miş, görür görmez:

-                                     “Nerede idin? Hiç gelmiyor, görünmüyorsun?” demiş. Bunun üzerine Hâsib Bey iki evvelki sözlerini hatırlatmış. Buyurmuşlar ki:

-                                     Gel desem de gelme desem de, kovsam da sevsem de hiç aldırmayacak­sın, geleceksin. Demek ki ehlullâhın ahlâk-ı seniyyeleri böyledir.[99]

-                            Ahmed Amiş Efendi dermiş ki: "Ağzımdan çıkan sözleri yâni vâridâtlarımı unuturum. Fakat mâdem ki söylenmiştir. Hâdisat söylediğim gibi çıkar.” (Abdülazîz Mecdî Bey)[100]

            Ahmed Amiş Efendi Mecdî Efendi’ye, “Mecdî sakın sırrı fâş etme” der. Mecdî Efendi acaba bir şey mi yaptım, diye tir tir düşünmüş. “Edemez­sin, edilemez ki, rûhunu ortaya at, fâş et anlat bakalım. Edemezsin, O da öyledir.”[101]

            Ahmed Amiş Efendi: Tevâcüd, vecd, vücûd der ve sonra elini diline götürerek ve parmaklarıyla dilini tutarak lisân-ı hâl ile “Bundan ötesi söylenmez ki!” dermiş. “Peygamberlere vahiy, velîlere ilhâm vâkî olacağı zaman bir ter­leme bir sallanma bir titreme ârız olur. Bu hâdise Allah denilen o küllî kud­retin o anda bir nebî veya velîde tecellîsinden ileri gelir. Tam tecellî hâline vecd, tecellîden sonraki hâle vücûd yâni varlık denir. Ve işte târîf edilemeyen hâlde budur. Târîf edilemez demek, o hâl kendisinde tahakkuk edemeyenle­re hakkıyla'anlatılamaz, demektir. Tevâcüd ise tecellî vâki olmadan titreme ve sallanmadır ki bu biraz sunîdir.” (Abdülazîz Mecdî)[102]

            Ahmed Amiş Efendi’ye şeyhi Ömer el-Halvetî: “Ahmed! Senin tevellüdün belli değildir.” dermiş. Bununla hakikat bir vecih itibârıyla ne zaman doğ­duğun yâni mevcûd olduğun belli değildir, demek istemiştir. (Abdülazîz Mecdî Bey)[103]

° Ahmed Amiş Efendi çok kere إن الله عين كل شئ في ظهوره لا هو عين الأشياء في ذاتها بل هو [innallâhe aynu külli şeyin fi zuhûrihî lâ hüve aynu’l-eşyâ fi zevâtihâ bel hüve hüve] cümlesini okur[104] ve sâlikleri zuhûr ve sıfât itibârıyla irşâd et­mek isterlermiş. Bunun mânâsı: Allah zuhûrda eşyânın aynıdır, fakat eşyânın zâtlarında aynı değildir. Belki “Hû Hû” yâni ayn-ı eşyâdır demektir.[105]

            Türbedâr Ahmed Amiş Efendi’nin mürîdlerinden birisi keşfinin açılması, bâzı hakikatlere erdirilmesi [için] huzûrlarında kendisini sıkıştırır hattâ iz’âc edermiş. Bir gün yine böyle yapınca: “Helvacı karıştırmakta olduğu helvaya ne zaman şeker konulacağını bilir,” demiş. Bu sûrede bu işin za­manla ve ancak Allah’ın irâdesiyle olacağını anlatmak istemiştir.[106]

            Ahmed Amiş Efendi dermiş ki: “Allah olmak kolaydır. Fakat Muhammed olmak güçtür.” Bunun mânâsı: Allah’da cemâl ve celâl tecellîsi vardır. Küf­rü de îmânı da halkeden O’dur. Fakat küfre râzı değildir. Muhammediyet mertebesi yalnız cemâl tecellîsidir. Muhammed ancak küfür olmayan şey­leri yapmakla mükellefdir. Bu ise zordur. (Abdülazîz Mecdî)[107]

                             Bâzı mürîdler Türbedâr Ahmed Amiş Efendi hazretlerine derlermiş ki: “Sizin şeyhiniz, miirîdlerine seyahat dedikleri zaman nihâyet-i Manisa’ya  kadar gönderirlermiş. Siz ise tâ uzaklara, Trabzonlara, Erzurumlara ka­dar gönderiyorsunuz. “Onun hükmü Manisa’ya kadardır. Benimki daha uzaklara kadardır.” dermiş.[108]

                             Abdülazîz Mecdî Efendi Sivaslı Ali Efendi’yi alır, Ahmed Amiş Efendiye götürür. Efendim, Konya mebûsu Sivaslı Ali Efendi, diye takdim eder. Ahmed Amiş Efendi yüzüne dikkatle baktıktan sonra: Rahmetullâhi aley­hi rahmeten vâsiaten der ve başka hiçbir şey söylememiş. Huzurlarından çıkarken Sivaslı Ali Efendi bir şey söylerse de ona cevap vermez. Hâdiseyi nakleden Abdülazîz Mecdî Efendi der ki: “Ahmed Amiş Efendi, levh-i mahfuzda, Sivaslı Ali Efendi’nin şehâdet mertebesine ereceğini tâ o zaman görmüş ve bu âyeti okumuştur. Filhakika bu zât Millî Mücâdele esnâsında Konyalılar tarafindan şehîd edilmiştir.

Yine bu hâdiseyi nakleden Mecdî Efendi der ki:

“Konya, Mevlânâ’dan sonra altı yüz senede ancak bir adam yetiştirdi, onu da Konyalılar şehîd ettiler.”"[109]

                             Ahmed Amiş Efendi’nin mürşidi Bekir Efendi, ömrünü kuru ekmekle geçirmiştir. Fakat kutbiyeti ve mânevî derecesi itibârıyla ne dese ne iste­se olurmuş. Meselâ bir sözüyle fakîr, zengin; yoksul bây olurmuş."[110] Bu vaziyet karşısında kendi, kendi malını, maişet darlığım hatırlayarak: “Yâ Rabbi! Ben senin üvey evlâdın mıyım?” dermiş. (Abdülaziz Mecdî Bey)[111]

                             Ahmed Amiş Efendi’yi titreyerek, sürünerek süklüm büklüm yürüyen birisi ziyâret eder. Ziyâretten sonra huzûrundan çıkıp giderken: “Doğru yürü sendeleme.” diye hiddetle ve şiddetle bağırır. Senelerden beri yürü­yemeyen adamcağız bu söz üzerine dipdiri, sağsağlam yürümeye başlar."[112]

                             Ahmed Amiş Efendi sâillere, “Niçin çalışmıyorsun? Çalışman lâzım, çalış da geçin.” gibi sözler söylenmemesini yalnız “Allah versin.” demekle iktifâ edilmesini tavsiye ederlermiş.[113]

            Bir gün Türbedir Ahmed Amiş Efendi, Niğdeli Efendi ziyaretine giderken yolda sıtmadan son derece susamış bir köpek görür, acır, su getirip içirir. Bekir Efendi’nin huzûruna girer girmez: “Aferin Ahmed Efendi, susuzlu­ğumu giderdin” demiştir. Şu halde köpek susuzmuş. Bekir Efendimiz’de tecellî etmiştir. Vahdetin sırrı budur.[114]

            Evrenoszâdelerden Sami Bey kendi vakıflarına âit işleri takip etmek üzere Yunanistan’a gider. Orada uzun müddet bulunur, uğraşır. İşini bitiremez. Elinde avucunda bulunan para da biter. Orada fakirliğe düşer. Bu gur­bet elinde ne yapacağım, nasıl yaşayacağım diye düşünmeye başlar. Bu sırada mürşidi Ahmed Amiş Efendiyi rüyâda görür. Ahmed Amiş Efendi elinde küçücük bir kâse, bir de küçük kaşık olduğu halde ona görünür. Ve kâsedeş bir kaşık yiyecek alarak onu yemesini Sami Bey’e teklif eder ve der ki,  ’Sana rızık getirdim, ye. Sana bir sanat öğreteceğiz. Reddetme, kabul et ve öğren. Bu sayede geçinirsin.” Sami Bey uyandığı zaman uyku ile uyanıklık arasında gördüğü, kaşıkla verilen yiyeceğin tadı ağzında ve mürşidi de odadan dışarı çıkıyor. Fakat aradan dört ay geçtiği halde bir zuhurat olmamış. Nihayet yine bir gece rüyâda uzun boylu, üzerinde bir ihrâm bulunan ve ihrâmın bir ucunu omuzundan aşağı sarkıtmış, çenesi­ne isâbet eden yeri beyaz uzun sakallı bir adam görünür. Bir elinde ressâm paleti ve üzerinde renkli renkli boyalar. Bir elinde de birçok fırçalar var. Bu zât Sâmi Bey’e yaklaşarak, memûren geldiğini, kendisine resim sanatını öğreteceğini söyler. Sâmi Bey, kendisini tanımadığını ve kim olduğunu sorar. O zât, “Sen beni tanırsın. İskenderiye’de sen bana geldin.” der. Sâmi Bey, bu zâtın İskenderiye’de medfun bulunan ehlullâhtan birisi olduğunu zannederek ehlullâhdan birçoğunun adını sayar. Fakat onlardan birisi ol­madığını anlar. Nihâyet bu zât, Danyal olduğunu söyler.

Evet, Sâmi Bey İskenderiye’de bulunduğu zaman Abdülazîz Mecdî Efendi ile birlikte Danyal aleyhisselâmın türbesini de ziyâret etmiş. İşte, “Sen bana geldin, beni tanırsın.” demek bu demekmiş. Danyal aleyhisselâm pa­letten biraz boya alır. Bir insan çehresinin ancak sol veya sağ taraflarından birisini yapar. Yapılışını da Sâmi Bey’e öğretir ve böyle devâm et, der. Sâmi Bey uyanır, sevinir. Fakat resimle hiç alâkası [.?.] yok. Genç iken biraz re­sim yapmış, işte o kadar. Fakat bu şehirde ve irşâd üzerine resimle iştigâle başlar. Az zaman içinde sanatı elde eder. Yunanistan’da bulunduğu sekiz on sene içinde Benaki müzesinin ressâmı olacak, binlerce lira kazanacak kadar meşhur ve mütehassıs bir ressâm olur. Bu rüyâyı bizzât kendilerin­den dinledim.[115]

EK-4[116]

                            Ahmed Amiş Efendi hazretleri dâima, “Kuşadalı elleri kelepçelendikten sonra Kuşadalı olmuştur.” buyururlarmış.

                            Aziz Sultân: “Kuşadalı Aziz, halveti ve riyâzâtı kaldırdılar. Ben de bunda seyahati kaldırdım.” buyurmuşlar.[117]

                            Aziz Sultân, “Körden mürşid olur, sağırdan olmaz.” buyurmuşlar.

                            Bir gün Hasan Nevres Bey kahvede otururken yanındakiler Yezîd’den bahs açmışlar. Hasan Nevres Bey de söze karışmış, biraz atıp tutmuşlar. Nevres Bey, oradan kalkınca, Aziz Sultân’ın huzûrlarına gitmişler. Aziz Sultân, Nevres Bey’e: “Sen, Yezîd’le ne alıp veremiyorsun? Sünen-i Ahmediyye’den birini terk edersen, sen de yezîd olursun. Sen kendi yezidine la’net et.” buyurmuşlar.

                            Aziz Sultân buyurmuşlar: “Hazret-i Muhammed [sallâllâhu aleyhi ve sellem] bâzan mağlûb gibi görünür, fakat hakikatte o dâimâ galiptir.”

                            Aziz Sultân, yemekten tamâmen doymadan daha yiyecek iştâhı varken kalkmalı, bir uzak yere giderken seyâhate niyet etmeli, bunlar riyâzat ve seyahat yerine geçer, buyurmuşlar

                            Aziz Sultân tevhidi şöyle tarif buyurmuşlar: “Cemî-i mevcûdât Hakk’ın zuhurudur. Şuûnât-ı ilâhiyye, irâde-i zâtiyyedendir. Allah, hadd-i zâtında ekberdir. Ezelde hilkat yoktur, zuhur vardır.”

                            Aziz Sultân’ın kelâm-ı âlîleri: “İleri gitme, geri kalma, âdet etme, âdeti bozma.”

KAYNAKÇA

Altaş, Eşref; “Hikemiyât Literatürü ve Ahlâk”, İslâm Ahlâk Literatürü: Ekoller ve Problemler içinde, Ankara: Nobel Yayın, 2016.

Azamat, Nihat; “Maraşlı Ahmed Tahir Efendi”, DİA, XXVIII, Ankara 2003, 38-39.

Ergin, Osman Nuri; Mecmua-i Tasavvuf, İBB Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin Yazmalar, nr. 647.

Özdamar, Mustafa; AhmedAmiş Efendi, İstanbul: Kırk Kandil Yay., 2016

Öztürk, Yaşar Nuri; Büyük Türk Mutasavvıf Mııhammed Tevfik Bosnevi, İstanbul: Fâtih Yaymevi, 1981.

; Kuşadalı İbrâhim Halveti/ Hayatı, Düşünceleri, Mektupları, İstanbul: Fâtih Yayınevi Matbaası, 1982.

; Son Devir Türk Tasavvufiı ve Bosnalı Mııhammed Tevfk Halveti, 2. bs., İstanbul: Yeni Boyut, 1991.

Sayar, Ahmed Güner; A. Süheyl Ünver, Hayatı Şahsiyeti ve Eserleri, 1898-1986, İstanbul: Eren Yayınevi, 1994., Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul: Ötüken, 2013.

Sohbetnâme: Fâtih Tûrbedârı Ahmed Ammiş Efendinin Sohbetleri, derleyen: Manastırlı Kâzım Birön, Bilecik, 1953.

Ünver, A. Süheyl, Mehmedalinâme, Süleymaniye Ktp, Süheyl Ünver Defter Koleksiyonu, nr: 1382.


 



[1] Bu vesileyle, lütfedip bizi bu defterden haberdâr eden, defteri yayına hazırlamamızı teklif edip böyle müstesna bir çalışmanın içinde yer almamıza vesile olan, hazırlık sürecinde her hususta yardımlarım ve rehberliğini gördüğümüz kıymetli hocamız Adalet Çakır Hanımefendi’ye teşekkürü bir zevk biliriz.

[2]       Eşref Altaş, “Hikemiyât Literatürü ve Ahlâk", İslâm Ahlâk Literatürü: Ekoller ve Problem­ler içinde, Ankara: Nobel Yayın, 2016, s. 104-106.

[3] Mevcut literatürde aşağıda çeviri yazısını vereceğimiz metinler hâricinde Amiş Efendi’yi mevzu edinen başlıca eserler şunlardır: Osman Ergin, Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Hayan ve Şahsiyeti, İstanbul: Kenan Basımevi, 1942; Sohbetnâme: Fâtih Türbedarı Ahmed Ammiş Efendi’nin Sohbetleri, derleyen: Manastırlı Kâzım Birön, Bilecik, 1953. (Çalışma­mızda bu esere atıf yaparken Sohbetnâme şeklinde bir kısaltma yaptık.  Bunların dışında yalan tarihlerde hazırlanan diğer eserler literatürdeki Amiş Efendi sözlerini nispeten bir araya getirmek gayretine girmişlerdir. Bu eserler: Mustafâ Özdamar, Ahmed Amiş Efendi, İstanbul: Kırkkandil Yay., 1997; Târih Sertürbedarı Tırnovalı Ahmed Amiş Efendi, haz. Hü­seyin Salahi Çiloğlu, İstanbul, 2011; Kutbul-Ârifin Gavsu'l-Vâsılin Mürşid-i Kâmil el-Hâc Ahmed Amiş Efendi, haz. İsmail Hakkı Altuntaş, İstanbul: Gözde Matbaacılık, 2012.

[4]             Fâtih Sertürbedarı Ahmed Amiş Efendi (ks) Hazretlerinden ve Abdülaziz Mecdi Tolun Beyden Seçme Hanralar ve Rivâyetler, yay. haz. Erdem Memişoğlu, Ankara: İmaj Yayınevi, 2004.

[5] Bu iki defterin fotokopi nüshası büyük bir lütuf ve bereket eseri olarak Adalet Çakır Hanımefendi’ye merhum M. Vehbi Güloğlu’nun oğlu Prof. Dr. İsmail Şuayb Güloğlu Beye­fendi tarafından verilmiş böylece bu çalışmanın ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır. Vehbi Bey'i ve kendilerine pederlerinden intikal eden bu defteri bizimle paylaşan mahdumu İsmail Bey’i burada bir kez daha şükranla yâd etmeyi vazife bilirim.

[6] Ahmed Güner Güner, A Süheyl Ünver, Hayatı Şahsiyeti ve Eserleri, 1898-1986, İstanbul: Eren Yayınevi, 1994, s. 501, dpn. 2'de verdiği bu malûmatın dışında Süheyl Bey’in Eşref Ede’den Amiş Efendi'ye ait hatıran derlediğinden bahsetmekte; ayrıca Gülbün Mesara arşi­vinde tasnif edilmemiş muhtelif notlarda da başka malumatın olacağına işaret etmektedir. Biz bahsi geçen Dayıbeynâme'yi göremedik. Yine Sayar, dedesinin arşivini tetkik ederken Amiş Efendi’nin sözlerini içeren notlar çıktığından bahseder, ancak bunlarla alâkalı detaylı bilgi vermez. (Bk. Ahmed Güner Sayar, Abdülbâki Gölpınarlı, İstanbul: Ötüken, 2013, s. 23.) Gölpınarlı’nın da Amiş Efendi’nin sözlerinin peşine düşüp bunları bir defterde derle­diğini aktaran Sayar, bu defterden de herhangi bir nakilde bulunmaz. Lâkin Ahmed Avni Konuk’un Amiş Efendi ile gerçekleşen beş meclislik sohbetlerine ulaştığını, bunları kaydetti­ğini zikreder. (Bk. Sayar, Abdiilbâki Gölpınarlı, s. 35-36) Nitekim Osman Ergin koleksiyonu içinde yazma halde mevcut olan bu konuşmalar Savaş Barkçin tarafından da neşredilmiştir. Bk. Savaş Ş. Barkçin, Ahmed Avni Konuk, İstanbul: Klasik Yay., 2009.

[7] Bursa Erkek Lisesi Fransızca muallimliğinden emekli Haşan Nevres Onbaşı. Onbaşı ismini Amiş Efendi künye olarak vermiş ona: “Seni onbaşı yaptım!” demiş. Soyadı kanunundan sonra da bunu soyadı olarak almıştır.

[8] “Bismillâh’ın manası: Allah’ın bendeki taayyünü ile, ‘Bu fiil zâtullah, sıfatullah ve halkullah ile zuhura geldi’ söylemektir. Ve mûcid olduğunu beyân etmektir.’’ Bk. Sohbemâme, s. 11.

[9] “O kendi hevâsından konuşmuyor. ” Necm, 53/3.

[10] “Hicr, 15/99. Âyet umumiyetle “Sana yakın (ölüm) gelinceye kadar Rabbi’ne kulluk et.” şeklinde tercüme edilmiştir.

[11] Kelime yazma nüshada husûsen “müteemmel” şeklinde harekelenmiştir.

[12] Senden sana sığınırım, senden sana sığınırım, senden sana sığınırım.

[13] “O’ndan O’na.”

[14] Ankebût, 29/45. Âyette geçen bu ifade “Allah'ı anmak” demektir. Âyetin tam meali ise şöyledir: “Kitaptan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder. Allah’ı anmak her şeyden önemlidir. Allah yaptıklarınızı bilir.”

[15] Gramatik olarak bu ifade “Muhakkak ki Allah kullarına karşı latiftir” mânâsına gelmektedir.

[16] Ebedîlikten ezele, sonsuz olan bütün şifadan toplayan, Allah’tır.

[17] Bu söz Sohbetnâme’de Hz. Peygamberin amcası Ebû Tâlib’e nispetle kaydedilmiştin “Ebû Tâlib radıyallâhu anhu den Ben namaz kılmasını sevmem, bende namaz kılanı severim". Bk. Sohbetname, s. 12. Ahmed Güner Sayar, Gölpınarlı'dan Amiş Efendi’nin bâzı sözlerini işitip kaydettiğini ve bir keresinde “Ebû Tâlib aleyhisselâm'dır” yazdırdığını nakleder. Bunu Süheyl Ünver “Ebû Tâlib radıyallâhu anh’dir” şeklinde yazdırmıştır. Sayar bu farklılığı Ünver'e sorduğunda, “Doğrusu radıyallâhu anhdır” demiştir. Bk. Sayar, Gölpınarlı, s. 86-87.

[18] Her ağacın ve taşın yanında Allah'ı zikredin.

[19] Tebbet sûresinde, Hz. Peygamberin (salla'llâhu aleyhi ve sellem.) amcası Ebû Leheb’in, yeğenine yaptığı zııliimün karşılığı olarak “elleri kurusun” şeklinde anılmaktadır. Hz. Peygambere duyulan ziyâde muhabbetin ştimûlü gereği, sûreyi hatim dışında pek okumadıklarına telmih vardır.

[20] “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru." Âl-i Imrân, 3/191.

[21] “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.” Fatiha, 1/4.

[22] “Sen bunu boş yere yaratmadın. Seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru.” Âl-i İmrân, 3/191.

[23] Belki sevmediğin şey senin için hayırlıdır. Belki sevdiğin şeyde senin için şer vardır. Ve belki, sevmediğin şeyde senin için şer vardır.

[24] “O halde halikında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme.” Hud, 11/46.

[25] Hayır, o münafıktır.

[26] Öyle demeyin, kim lâ ilâhe illallah, derse o cennete girer.

[27] öyle demeyin, kim lâ ilâhe illallah derse cehennem ateşi onun bedenine haram olur.

[28] Bir şeyin eseri eserin kendisidir, ki bu o şeydir. Bir şeyin nûru nurun kendisidir, ki bu o şeydir.

[29] Mütennebi: Yalancı peygamber, peygamberlik iddiasında bulunan.

[30] “Girilen kapıyı ve gelinen yolu unutmama” tavsiyesi, Kuşadalı İbrahim hazretlerinin de tavsiyelerindendir. Sâlikin şeriat esasları ve tarikat erkânını birbirinden ayrı görmemesi anlamına gelmektedir. Kuşadalı girilen kapıyı mürşit, gelinen yolu şeriat olarak açıklar. Bunların ikisinden veya birinden gaflet içinde olmak müridin seyr ü sülûkünü kesintiye uğratır. Bosnevî de aynı mânâyı “Husûsiyle girdiğin kapıyı unutma, istiğrak ve laubalilik zuhûr etmesin; gittiğin yolu önünden bırakma, tenezzül vâki olmasın. Zira tenezzülât mezmûmedir.” cümleleriyle anlatır. Bk. Yaşar Nuri Özrürk, Kuşadalı İbrahim Halveti/ Hayatı, Düşünceleri, Mektupları, İstanbul: Fatih Yayınevi Matbaası, 1982. s. 145-46, 159, 255; agm, Son Devir Türk Tasavvufa ve Bosnalı Muhammet! Tevfik Halveti, 2. bs., İstanbul: Yeni Boyut, 1991, s. 163.      -

32 “Ve bacaklar birbirine dolaştığında.” Kıyamet, 75/29.

33 “[Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir] onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” Yûnus, 10/62.

[31] Sultan Abdülaziz’in baş mabeyncisi Emin Beyin oğlu ve Fuat Süreyya Paşanın babasıdır. Kadiri tarikatine intisap etmiş, Amiş Efendi’ye de bende olmuştur. 1920’de vefat etmiş, Yahya Efendi Dergâhı haziresinde medfundur.

[32] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 104b.                                -

[33] Ahmed Amiş Efendi’nin “sıfat halifesi" olduğu söylenen Bükreş sefiri Mehmed Şemseddîn Paşa. Amiş Efendi kendilerine çok iltifat eder, konaklarında çok zaman geçirirmiş. Bk. Sayar, Gölpınarlı, s. 37-

[34] Sohbetnâme'de bu söz hem yukarıdaki gibi hem de “Kubbe gibi olmalı” ifadesiye geçmektedir. Bk. Sohbetnâme, s. 17, 35.

[35]  Fatır, 35/28. Yukarıdaki kıraata göre âyetin meali şöyledir: “Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar.” Ancak Amiş Efendi farklı bir kıraate istinâden Allah’ın âlim kullarından haşyet duyduğu mânâsını vermiştir, [ed.n.]

[36]  Mehmedalinâme, s. 11.'de, bu sözden sonra, “Naîm Bey rivâyetiyle Kuşadalı Efendimiz’den: Ahirete intikâl etmiş mürşide rabıta olmaz. Eğer olsaydı Resul Efendimiz'den başkasına olmazdı.” ifadesi yer almaktadır.

 

[37]   Sayar, Amiş Efendi’nin “Türk devleti kıyamete kadar bakîdir" sözünü Süheyl Ünver’den nakleder. Bk. Sayar, Süheyl Ünver, s. 534.

[38] “Rahmanın nefesinin [rahmetinin] Yemenden geldiğini hissediyorum.” Müsned, II, 541.

[39] Amiş Efendi saliklerine sık sık "İstiğfar edin, salavat okuyun, Kur'an tilavet edin; her şeyi

Kur'an'da bulursunuz  demıiş. Bk. Öztürk, Bosnalı Muhammed Tevfik Halveti s. 20.

[40] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 96b-97a. Ayrıca Sohbemâme, s. 45’de bu sözün söylenilmesine vesile olan hâdise Kâzım Birön’den şöyle nakledilmiştir: “Zabit olduktan sonra arz-t vedâ için Hazret’e gitmiş idim elini öptükten sonra bu müfarakâtın acılıklarını hissederek huzurunda gayri ihtiyarî ağlıyordum. Bir hafta kadar bu buk’a-yı hazin devam etti, kendil­eri hiçbir şey söylemez ve yine yaşlı gözlerimle kalkar giderdim. Nihayet bir gün sordu: “Ne ağlıyorsun be çocuk” dedi. Bu iltifat-ı celîleleye karşı gözlerim bir seyl-i huruşân gibi coşarak “Efendim ben ağlamayayım da kim ağlasın?” diyebildim. Mânevi rüyamı hatırlayarak gözlerimin kapanıklığı henüz tamamen zâil olmamış iken “Pür-taksir sizden ve huzurunuzdan ayrılıyorum, teessüfüm bu yüzdendir” dedim. Hazret cevaben “Helvacı helvasına şeker katacak zamanını bilir, ne sıkılıyorsun be. O senin isteğinle olmaz O’nun isteğiyledir. Her şeyin zamanı vardır kederlenme" buyurdular. Ve nereye tayin edildiğimi sordular. Cevâben Üsküp’e dedim. “Oh desene Mekke’ye gidiyorsun oralar Nurul Arab’ın ayak bastığı mübarek yerlerdir. Ne güzel, güle güle git ferahlanırsın” ve ilâve ederek “Biz sizden asla münfek değiliz ki?” diyerek izhar-ı teselli ve beşâret buyurdular.”

[41] “Gizli konuşmalar, insanları üzmek için şeytandandır. Halbuki, Allah’ın izni olmadan hiçbir zarar veremez. Müminler, yalnız Allah’a güvensinler." Mücâdele, 58/19.

[42] “Allah’ın izni olmadan hiçbir şey onlara zarar veremez." Mücadele, 58/10.

[43] Harbiye hocalarından Nevres Bey’le alakalı bu muhaverenin arkaplanı şöyledir: “Muhte­melen, 1908 yılı ertesinde Nevres Bey, hiç ummadığı bir haksızlığa uğrar ve yeni görev yeri Trabzon’a tayin edilir. Bu tayin işini kabullenmeyen Nevres Bey, sıkıntılı bir ruh hâli ile Ahmed Amiş Efendi’nin ziyaretine gider (...)” Bk. Sayar, Gölpınarlı, s. 34-35.

[44] “Allah’ın emri/buyruğu bunlar arasında sürekli gelip gerçekleşir.” Talâk, 65/12.

[45] Harbiye’de kitabet hocası.

[46] “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır. O din günün sahibidir." Fatiha, 1/1-4.

[47]   “Onların [nebilerin] cesetleri kabirlerinde kırk sabah kalır ve sonra [ruhları] kendilerine emredilen yere dönerler.” Bu ibare, Taberânî’nin Müsnedüş-Şâmiyyin (2/420) ve İbnü’l-Cevzî’nin el-Mevzuât'ında (2/39) mevzû olarak kaydedilen bir hadîsin farklı kelimelerle naklidir.

[48] Kuşadalı İbrahim Efendi’nin mektuplarında bu ibare, “Kir kiri yıkar, kör körü yider. Kire, köre bakma yol doğru gider.” Bk. Özrürk, Kuşadalı İbrahim Halveti, s. 242, 244. [ed.n.]

[49] Evlerinizde kılınız.

[50] Mehmedalinâme, vr. 19a.

[51] Allah sırrını takdis eylesin ve bizi Muhammedi feyizle nimetlendirsin.

[52] Süheyl Ünver ve Abdülbaki Göipınarlı’nın naklettikleri şu hadise de bu sözü anlama­ya yardım edecektir: “Senesini tam hatırlamıyorum, 1909 ya da 1910 olmak. İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi’nde okuyan üç talebe, Maraşlı Ahmed Tahir, Kırşehirli Hüseyin Avni ve Yozgatlı Yusuf Bahri efendiler, birlikte bir şeyhe intisaba karar verirler. Ancak, intisabın bir şartı vardır: Şeyhin keramet göstermesi. O vakitler tekkeler açık. O tekke senin, bu tekke benim, kafa dengi bu üç arkadaşın İstanbul’da gitmedikleri tekke, görmedikleri şeyh kalmıyor. Gönülleri yatmadığından intisap edecek bir şeyh bulamıyor­lar. Gitmedikleri bir tekke kalmıştır. Eyüp Nişancası’nda başında Seyyid Abdülkadir Belhi Efendi’nin bulunduğu Şeyh Murat Buharı Dergâhı. Oraya gidiyorlar. Hazret onlara diyor ki, 'Siz Fâtih'in türbesine gidin. Orada türbeyi bekleyen Ahmed Amiş Efendi var. O, sîzleri kabûl eder’ diyor. Ertesi gün bu üç arkadaştan Hüseyin Avni ile Yusuf Bahri Efendi, bir­likte Fâtih'in türbesine gidiyorlar. Neden Ahmed Tahir Efendi o gün onlarla beraber değil, bunu bilmiyorum. Türbeye giriyorlar, yüz yaşını aşmış bir pîr-i fani, Turbedâr Ahmed Amiş Efendi’yi Kur’ân okurken görüyorlar. Kemâl-i edeple okunan Kur’ân’ı dinliyorlar. Okumasını tamamlayan Amiş Efendi buyuruyor ki, ‘Bu okumamdan hâsıl olan ecr-i sevap ikinizindir. Aldım, kabûl ettim.’ Böylelikle törensiz bir şekilde intisapları gerçekleşiyor. Durumdan Ahmed Tahir Efendi de haberdar ediliyor. Bir gün sonra türbeye giden Ahmed Tahir Efendi de Amiş Efendi’yi Kur’ân okurken görüyor. Hazret okumasını tamamladık­tan sonra buyuruyor ki, ‘Bu okumamdan hâsıl olan ecr-i sevap senindir. Seni de aldım kabûl ettim’. Böylelikle, onun da intisabı gerçekleşiyor.” Bk. Sayar, Gölpınarlı, s. 39; Nihat Azamat, “Maraşlı Ahmed Tahir Efendi", DİA, XXVIII, Ankara 2003, s. 38.

[53] "Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.)” Hadîd, 57/23.

[54]   “Bunlar evlerin arasında dolaşıp köşe bucak her tarafi aradılar. Bu yerine getirilmiş bir vaad idi.” İsrâ, 17/5.

[55] Kurnaz dostun beni gören gözünden, gözeten kalbinden Allah’a sığınırım.

[56] Bâzı kaynaklarda bu hâdisenin Amiş Efendi ile Kayserili Mehmed Tevfik Efendi arasında geçtiği kaydedilmiştir. Bk. Yaşar Nuri Öztürk, Büyük Türk Mutasavvıfı Muhammet Tevfik Bosnevî, İstanbul: Fâtih Yayınevi, 1981, s. 27: Özdamar, AhmedAmiş Efendi, s. 42.

[57] Avni Konukman olmalı.

[58] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 103b.

[59] Harbiye’de meç hocası. Ittihad ve Terakkî’nın kurucularından.

[60] Sen, hatan sebebiyle cennetten çıkarılan Ademsin.

[61] Sen, Allah’ın risâleti ve kelâmıyla seçtiği Mûsâ’sın. Sonra Adem’in yüzü Mûsâ, Âdem’in yüzü Mûsâ, Âdem’in yüzü Mûsâ.

[62] Edeb, edeb ehlinin yanında edebin terkidir.

[63] Koşalamak: Hırpalamak, kovalamak.

[64] “[Mektup] Süleyman'dan gelmekte, rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla başlamaktadır.” Neml, 27/30.

[65] 49-50 sahifeleri 1968 tarihli nüshada eksiktir. Buradan itibaren Mehmedalinâme'den tamamlanmıştır.

[66] Mehmedalinâme, vr. 26b.

[67]   Rumeli fatihlerinden Gazi Evrenos’un torunlarından Evrenoszâde Sâmi Efendi olabilir olmak üzere kalıcı eser nen değyâsını vermiştir. [ yannımiylestek veren, nesillere bir yâdigâ.

[68] Mehmedalinâme, vr. 27b.

[69] 53-54. sayfalar 1968 tarihli nüshada eksik olduğundan Mehmedalinâme’den tamamlandı.

[70] “Rabbin sana mutlaka lütuflarda bulunacak, sen de memnun olacaksın." Duhâ, 93/5.

[71] Mehmedalinâme vr. 28b.

[72] O Allah’ın zâtına tahsis edilmiştir.

[73] Mehmedalinâme, vr. 29a.

[74] Mehmedalinâme, vr. 29b.

[75] Mehmedalinâmede Sühyel Bey bu sözün duna şöyle bir not düşmüş: Miralay Mehmed Hilmi Şanlıtop. Buve’yi [Bouvet] Çanakkale’de batıran, Amiş Efendi ihvanından. Bk. Me­hmedalinâme, s. 31b.

[76] “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfü en bol olan sensin.” Âli İmrân, 3/8.

[77] “De ki: Her şey Allah’tandır." Nisa, 4/78.

[78] Bu ifade Mehmedalinâme nüshasında var. Bk. Mehmedalinâme, vr. 32b.

[79] Yukarıda da zikri geçen, Manastırlı Mehmed Hilmi Şanlıtop (v. 1365/22 Nisan 1946). Çanakkale Savaşı’nda Fransızların Bouvet deniz zırhlısını batıran, Mecidiye bataryasının komutanıdır. Kabri Emin Baba Dergâhı yakınındadır.

85 Mehmed Hilmi Bey Çanakkale Savaşları sürerken bir ara izin ahr İstanbul'a gelir, Amiş Efendiyi ziyâret eder. “Bu memleketin hali ne olacak" diye Efendi hazretlerine sorar. Bunun üzerine de Amiş Efendi bu sözü söyler. O vakit 1915 yılı Mart ayından sonraki bir tarihtir. Nitekim düşman 12 Kasım 1918’de girmiş, 6 Ekim 1923 te çıkmışur. bk. Sayar, Gölpınarlı, s. 173-174.

 

[80] Bk. Sohbetname, s. 33

[81] “Nice saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış, paçavra gibi iki parça eski/yırtık elbiseliler vardır ki, kendilerine iltifat edilmez, kimse onları adam yerine koymaz. Fakat eğer bunlar Allah’a yemin etseler, Allah onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz. Berâ b. Mâlik de onlardandır.” (Tirmizi, Menakıb, 55; İbn Mâce, Zühd, 4)

[82] Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar’ın dedesi Yusuf Bahri Nefesli.

[83] “Hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan alıkoymadığı bir takım adamlar ..." Nûr, 24/37.

[84] Ondurmak: İyileştirmek, şifâ vermek.

[85] Bu dize Mehmedalinâme'de var. Bk. Mehmedalinâme, vr. 38b.

[86] Bk. Mecmua-i Tasavvuf, s. 104a.

[87] Bk. Sohbetname, s. 36.

[88] Ey dünyâ, bana hizmet edene sen de hizmet et!

 

[89] Bana hizmet edene ben de hizmet ederim.

[90] Mehmedaliname, vr. 41b.

[91] Eşref Ede.

[92] Mehmedalinâme nın bitiş tarihi 4.10.1961 ’dir.

[93] Bu söz Hamdi Hizalan Bey’in beyânına göre Nevres Bey’den de nakledilmiştir. Bk. Oztürk, Muhammed Teyfik Bosnevî, s. 26.

[94] Mecmûa-i Tasavvuf, vt. 14a-b.

[95] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 17

[96] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 26b-28a.

[97] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 28a-28b.

[98] Mecmûa-i Tasavvuf vr. 40b. Bu yorum büyük ihtimalle O. Ergin’e ait.

[99] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 28b-29a. Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 44a-45a.

[100] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 51a.

[101] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 67a

[102] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 71 b-72a.

[103] Mecmûa-i Tasavvuf, vr.75i .

[104] Bu cümle Fütuhat'ın 75. babında geçmektedir.

[105] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 75a-75b.

[106] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 96b-97a.

[107] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 101b-102a.

[108] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 104b.

[109] Mecmûa-i Tasavvuf vr. 112b113a.

[110] Amiş Efendi, İstanbul'da Bosnevî’nin halifelerinden Bekir Niğdevî’den Fâtih türbedar­lığım alır. Bu zât için Amiş Efendi şöyle dermiş: “Bir bakışı ile zengini fakir, fakiri zengin ederdi ama, kendisi hep kuru ekmekle yaşadı." Bir başka sözünde Amiş Efendi Niğdevî hakkında şöyle buyurur: “Ümmî idi, fakat Kur’ânın mânâsındaki incelikleri ondan öğren­dim.” Bk. Öztürk, Muhammed Tevfik Bosnevi, s. 19.

[111] Mecmûa-i Tasavvuf vr. 116b117a.

[112] Mecmûa-i Tasavvuf vr. 124b.

[113] Mecmûa-i Tasavvuf vr. 125b.

[114] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 134a.

[115] Mecmûa-i Tasavvuf, vr. 170a-173a.

[116] Cemal Öztürk, “Bir Dervişin Hatıralarında Ahmed Tâhir Efendi”, Gönül Sultanları Sempozyumu-H: Fâtih Türbedârı Amiş Efendi-2018.

[117] Bu söz, “Mücahedâtın bir kısmını Kuşadalı kaldırmıştı; mütebakisini de ben kaldırdım." şeklinde de rivayet edilmiştir. Bk. Vassâf, Sefîne-i Evliya, IV, 155.

Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Benzer Yazılar

Yorumlar