Print Friendly and PDF

Hallâc-ı Mansûr’un İdam Öncesi Sitemkâr Münacatı ve Son Savunması

 


 

Ey Allah’ım!

Beni idam edecekler. Hz. İsa gibi "Susadım", “Hele, hele, lamat zabak ta ni”     “Fenalaşıyorum, fenalaşıyorum, yüzümü karanlık istila ediyor” dediğimi yüzlerce defa duydun. Sevgili Peygamberimiz salla'llâhu aleyhi ve selleme ise “Mâ vedde ake rabbuke ve mâ kalâ…Rabbin seni terk etmedi”, dedin. Şu halimi senden iyi kim bilecek ki?

Tükenişimin, bu yakıcı sevdanın başlangıcı olduğunu görüyorum; alaycı olmayan kalbime yazıklar olsun. Ey hastanın yardımcısı, ey dertlilerin sığınağı! Beni şimdi bu zindan köşesinde, bu amansız dertle yapayalnız, baş başa mı bırakacaksın? Bak, ben Seni bildim, Senin o ulu sırrına aşina oldum; kalbimin en mahrem odalarında Seni ağırladım. Ancak bugün, benim idama gidişimi, haksız yere kanımın döküleceğini bildiğin halde neden engel olmuyorsun, neden sessiz kalıyorsun, Allah’ım? Günahlar denizinde ne kadar uzakta bir beşer olduğumu bilerek kapına geldim; kendini, seni gören ama senin O mutlak güçle özdeşleştirmeye kalkan bu aciz kulunu neden korumuyorsun? Zahirde adım insan tarlasında çoban ve dindar çıkmış, lakin her fiilim nefsini takip eden bir eylemden ibaretti, bunu benden iyi bilirsin Allah'ım. Kulun maruz kaldığı tüm musibetlerde, kaza ve kaderle akıp giderken, ey her şeyi gören göz, her durumda kulunun üzerindesin; beni ellerimi ve kollarımı bağlayarak bu dünya denizine bizzat Sen attın ve sonra karşıma geçip dedin ki: "Sakın ha sakın, suya batıp da ıslanmayasın, sudan kurtulmak ancak sana kalmış." Bu nasıl olacak diye de, tarif etmedin…Yok olan atlıların hayatı etrafımı sardığında ve umutsuzlukla o ye's nidasını haykırdığımda, sol elime teslimiyet kalkanını, sağ elime ise o kanlı gözyaşı kılıcını almamı Sen emretmiştin; bu nefis daima zulüm tuzağından kaçınmalı ve yolculuğun karanlığıyla karşılaştığında Safa'nın ezelî ışık meşalelerini yakmalıydı, ben de öyle yaptım. Şimdi bu taş duvarda Sana dönüp, "Benim mutsuzluğumu ve zilletimi görüyorsun, daha vuslat gerçekleşmeden, cellat kemendi boynuma geçmeden önce bana affını verdiğini söyle" diye yalvarıyorum; çünkü gerçek bir aşk bir kez yöneldi mi asla geriye doğru eğilmez; aşktan, ancak aşkın yerine geçecek o sahte dünya dilekleri hariçtir. Hangi diyarlar Senden boş ki Allah'ım, bu sığ insanlar ayağa kalkıp da Seni ötelerde, sadece gökyüzünde aramaya yelteniyorlar? Sana açıkça baktıklarını sanıyorlar lakin bizzat kendi körlükleri yüzünden Seni, bendeki Seni asla göremiyorlar!

Ey Allah’ım!

Kulun iradesi Senin rızanda eridiğinde, aşk bizzat aşığın aşığı olurmuş; işte bu yüzden Senin getirdiğin bu idam azabı şimdi bana tatlı geliyor. Sana olan bu ölümcül mesafeler aslında birer yakınlığa dönüştü; çünkü Sen ruhumun da ötesinde bir sevgilisin, göze göz ve kalbe kalpsin. Yazısız ve kitapsız bir şekilde doğrudan ruhuma kazıdığın o ezelî kader cevabında, ruhum ile Seni seven o gizli öz arasında artık ayrılık kelamı kalmamıştır; Senden gelen her hitap, yine bir cevaba ihtiyaç duymaksızın bizzat Sana dönecektir. İlim ve iman için bir düzenleme, benim gibi divaneler için çetin tecrübeler var ettin; oysa ilim sonradan kazanılan ve birinden birine öğretilen söz kalabalığı olmuştur, önümdeki şehadet denizleri ise bazen sakin bazen korkuludur. Zaman denilen şeyi, kınadığın ve övdüğün iki günden; insanları ise verenler ve çalanlar olarak iki kısımdan ibaret kıldın.

Kalbime güvenle geleni idrak edip anlayışıma bürüneni kalbimle temyiz ettiğimde, ayaksız ve başsız bir vadide, darağacının gölgesinde yükseldiğimi görüyorum; zira o vadide başkaları için aşılmaz zorluklar ve korkular pusudadır. Bu kulun, ayaklarını çekerek içinden geçtiği deryada durmak istemez; ruhum o deryayla savaşırken kalbim celalinin dehşetiyle titrer, çünkü o şehadet denizinin her bir çakıl taşı, hiçbir beşer elinin ulaşamadığı lakin ancak bir marifet eliyle talan edilmiş ezelî birer cevherdir. Ağzım olmadan o gizemli tevhid suyundan kana kana içtim, oysa suyun zâhirî ağızlarla içildiği bilinir; ruhum eski günlerde, Elest bezminde zaten susamıştı ve bedenim henüz bu dünyaya, o çamur terkibe dokunmadan evvel bu susuzluk baki kalmıştı. Ben, dönmesi gereken ezelî bir babanın yetimi gibiyim Allah'ım; yaşadığım bu gurbet ve zindan yokluğu karşısında kalbim ebediyen kırık kalacaktır; görmek için kör oldum, anlamak için ise akıllı bir salak kıldım kendimi. Sevgilimsin, ve Sana her an seslenirken Senin uzakta veya gaipmiş gibi algılanman bana yegane keder olarak yeter; oysa bu kulun, o yakıcı dar ağacı arzusunun ortasında kalbini zühd içinde göremez, çünkü içimdeki istek her an tazedir, idama razıyım lakin sitemim baki! İnsanlar karanlık bir körlükte kaybolmuşken, sadece işaretleri bilerek zan ve vehim ile Tanrı'ya gitmeyi hayal ediyorlar; yüzlerini gökyüzüne çevirip semavat ile münacat ediyorlar, halbuki Rab olarak Sen onların her dönüşünde, her anında bizzat aralarındasın ve onların ruh hallerini durmaksızın değiştiriyorsun; bir an bile Senden ayrı olmadıklarını bilseler keşke, zira Sen bütün vakitlerde kullarından asla uzak değilsin. İnzivalarda ve bu taş hücrede ziyaret ettiğim Sevgilim, bakışlardan gaip ama kalbimde her an hazırsın; kulun Seni gizlice işitir ve şekilsiz, noktasız, seslerin o benzersiz namesinden ari kelimelerle, sanki zihninde kendi özüyle yüzleşiyormuş gibi gizemli bir hitaba mazhar oluyorum; Sen düpedüz kalbimin vicdanından ve düşüncesinden daha yakın, gözlerimin en gizli parıltısından daha örtülüsün.

Yakınlık ve uzaklığın tek bir hakikat olduğuna ikna olan bu halis ruhum için, göç etmek ve hicran bizzat yol arkadaşı haline geldi; ihlaslı bir kalp ile bu candan teslimiyeti başaran kulun, artık Senden gayrı hiçbir gücün, hiçbir saltanatın önünde secdeye varmayacaktır, bunu bilerek ölüme yürüyorum.

Ey Allah’ım!

Kalbimin evinde yerleşen o ilahi sırlar hatırına bu hücre beni karşılasın, cellat kemendi beni tebrik etsin; varlığımda bildiğim sırlardan başka hiçbir yabancı gizem yoktur ve ben, ayrılık gecesi ister uzun ister kısa olsun, tüm hayallerim ve kelamımla bizzat katilimin, yani Senin seçtiğin yok oluş yoluna razı olarak bekliyorum. Benim için güneşe, aya ve güne dönüşen o mutlak gücün hem cennetim hem de ateşimdir; Senin katında günahtan kaçınmanın kendisi bir günah, utançtan korkmak ise utancın ta kendisidir, zira aşıklar aradaki utanma perdesini çoktan yırtmışlardır, benden zâhirî şeriatın uyarınca iffet ve suskunluk bekleme! Tanrı hakkının gerçeği, önemli haberleri duyuran apaçık bir çığlık gibi ortadadır lakin onu bulmak ve o makama erişmek insanların hamlığı için son derece çetindir. Benim bu haller arasındaki dalgalanmalarım ve renkten renge dönüşme süreçlerim telvin makamına işaret ederken; cem makamı benim kıdemde yok oluşum, fark makamı ise anda esersiz bulunuşumdur; bu ibareler, dünyaları iflas etmiş ve varlığı ifrat ile tefrit arasında kalmış o zâhir kadıları için sadece anlamsız bir fısıltıdan ibarettir. Halkın sefihçe kınamalarına, cehalet dolusu idam fetvalarına karşı duran bu aşığın, kadehte Sevgili'nin hayalini görmediği hiçbir anı yaşamadı ve "Benim dinim bana, insanların dini ise bizzat insanların kendisine" diyerek toplumsal kalıpları bir rest ile geride bıraktım. İlahi mevcudiyetin tenim ile kemiklerimin arasına yerleştiğinde, "Seni kaybedersem ben ne yaparım?" endişesiyle sarsılmıştım; ancak bu mutlak yakınlığın ortasında bile Senden gayrı hiçbir teselli bulamadım.

Hidayet yollarında yürüyen cahillere Senin katında durmak olmadığı ve her amelin sonuçta yine Sana döneceği ilan edildi. İnsan, kendi zâhirî beşeriyetiyle ilahi yaratışın toprağına girmiştir lakin eğer senin o lahuti doğanın mutlak desteği olmasaydı bu gerçeklikten bütünüyle sapardı; ilmin dili ifade ve rehberlik etse de, gaybın dili her türlü konuşmanın katbekat üstündedir, Sen bazen batıdaki kalplere doğarken bazen de doğudakilere kapıları kapatıp gözden uzak saklanırsın. Ruhların yöneldiği o eşsiz anlamın tek sahibi olarak kalbimin gözleri Sana çevrilmiştir ve her şeyin mutlak tasarrufu Senin Kudret elindedir. Dünyanın aldatıcı hileleri karşısında helalinden bile kaçınan bu kulun, mülkün bütünüyle dünyaya ait ve muhtaç olduğunu görerek tüm varlığı ona geri bağışladı; can sıkıntısından ve dünyanın bulaşıcı melalinden korkarak izzeti bizzat zühd ve tecerrüd içinde buldum. Ruhumun kendi iç parçaları, bazı uzuvlarım diğerlerine karşı ayaklanıp çatışsa da, asıl tesellim keşif ve tecelli lambasının yandığı o mutlak sükunettir.

Kulun, uzaklıktaki o gizli yakınlıkla teselli bularak Sana sığınır; tecelli elbiseleriyle tüm azalarım diğer işlerden alıkonuldu ve bütünüyle Seninle meşgul edildi. Maddi iskeletim birazdan toprağın bağrında çürüyüp yıpranırken, nur temizliğindeki ezelî ruhum bizzat kendi aslına ve Rabbine doğru uçacaktır. Dinlerin katı şubelerini ve isimlendirmelerini ciddiyetle inceleyen bir ârif olarak, hepsinin aslen tek bir ana daldan neşet ettiğini gördüm; bu yüzden kimseye belirli bir mezhebi veya ismi dayatmadım, çünkü muhkem vesika olan asıl ilke, bütün derecelerin ve anlamların o bir tek Hakikat'in, yani Senin içinde barınmasıdır. Kusur ve ayıplarla sarılı olan bu beşerî varlığım, güzellikte tek ve eşsiz olan o ilahi ihtişamın karşısında ancak "Peki ben neredeyim?" sualiyle hayrete düşmüştü.

Kalbimin işaretleri ve ruhumun ince kavrayışları geride sadece yıpranmış binaların kalıntılarını bıraktığında, cehaleti takip eden sağır ve dilsiz insanlardan daha aşağıda kalmamak için, ben her güzel sözün içeriğini anlama gayretiyle Senin o ilahi lütfuna bütünüyle sığındım ve bu savunmayı bizzat Senin huzurunda kayda geçirdim.

Ey Allah’ım!

Aşk, ezelin de öncesinde, henüz zaman yaratılmamışken kadim olan tek hakikatti; başlangıçta her şey bizzat aşktan başladı ve O, bir sıfat olduğu için sonradan yaratılan bir hadis varlık değildir. Ben, "Lebbeyk! Ey sırrım, Emrindeyim, ey gizliliğimdeki nefesim, ey gayem ve içimdeki manam" diye feryat ettiğimde, seslenen ile seslenilen arasındaki ikilik tamamen ortadan kalkmıştı; çağıran ben miydim yoksa bizzat Sen miydin, benden çıkan bu feryat yoksa Senin kendi nidan mıydı?

Ey aslımın aslı, ey gayemdeki son nokta, ey her konuşmamda kelamım ve işaretim olanım; ey küll-i küll, ey kulağım, ey gözüm, ey bütünüm ve cüzlerim; bendeki manan bütünlüğünle örtülüdür ve ruhum Senin cezbenle perişan bir halde, sevdanın mutlak rehini olarak yaşamaktadır.

Geceleri Senin nurunla doğan o içsel güneşim bir kez aydınlattı mı artık onun için batış ve gurub söz konusu değildir; günün güneşi gece kararıp batsa da kalplerin güneşi asla gizlenmez ve Sana kavuşma özlemiyle mekansızlığa doğru uçulur. Fenanın en derin katmanlarında, ismim silinirken ve cismim çizilirken ben bizzat kendimde Seni, Sevgili'yi buldum; "Ben kimiyim?" diye uzandığımda "Senim" cevabını aldım. Kendimden telef olup bütünüyle Sende kaldım; her neredeysem bizzat Senin kendin oldum, çünkü gözümün gördüğü her şey artık bizzat Sensen, beni asacak olanlar kimi astıklarını sanıyorlar? Ruhum ile ilahi ruhun arasında hiçbir mesafe kalmadan gerçekleşen o muazzam karışmada, "Ben senim" diyerek yakınlığın ve arzunun mutlak birleşmesini ilan ettim. Nurlar, yaratılış nurlarının içindeki o saf ışığın nuru içindir; sır sahiplerinin kalbinde gizemler saklıdır ve akıl, kendi işitme ve görme duyularıyla bu tasviri izlerken bütünüyle durulur. Vahyin kalbimin en derinindeki can özünün kandil yuvasına asılmış duruşu ve İsrafil'in sura üfürmesi gibi, Rab olarak Sen konuşmak için o içsel dağda kendini gösterdiğinde, bu kulun gaybiyetinde ve vecdinde bizzat Musa'nın makamında durduğunu müşahede etti. Sarhoşluğun ve cezbenin kemalinde, Senden ayrı bir benlik taşıyarak dua etmeye veya namaza durmaya yeltenmek, aşıklar için düpedüz küfürden bir küfür sayılır, çünkü o esnada aşığın namazı bizzat kendi yokluğudur; ben bu yüzden "Ene'l Hakk" dedim, kendimi unuttuğum için değil, bütünüyle Sende kaybolduğum için!

Zikir, Seni görüşten saklayan bir nevi aracı ve kolye gibi bir vasıtadır; oysa zihnim ve fikrim bütünüyle ilahi zatın ile kazındığından beri geriye kalan sadece Sensin. İkimizin zikri tek bir zikir haline gelmiştir; iki zikredenin birliğinde artık bizzat Hak'tan, Senden başka hiçbir mevcudiyet barınamaz. Sen kulunu seçerek alçakgönüllülük ettin, onu onurlandırdım ve tümden tüme her şeyini aldıktan sonra bizzat kendini tanıttın; kalbimde ve iç organlarımda beşeriyete dair hiçbir yara veya iz bırakmadın, bu kulun Seni bu tam yoklukla tanır, Sen de beni artık mutlak bir marifetle bilirsin.

Ben her zaman Seni söyledim…

"Onun varlığı benimle, benim varlığım ise O'nunladır; O'nun özellikleri bizzat O'na aittir; şayet O olmasaydı doğruyu ve olması gerekeni asla bilemezdik, bu yüzden her anlamın O'nun katında ayrı bir manası vardır ve bana muhalefet edenlerin itirazı aslında Rahman'dan, Senden başkasına değildir."

İnsanın ruhu, saf misk içinde eriyen kehribar gibi ilahi ruhunla yoğrulur; "Sana çarpan şey beni de vurur, demek ki sen bensin ve biz asla ayrılmayacağız." Beni mutlak bir gerçeklikle değiştirip sözleşme ve vesika ile teminat altına aldın; gizlilik kalmaksızın sırra şahit olundu ve bu yol, bizzat Senin yolundur. "Ene'l Hakk" sözü, kul olanın üzerinde beliren ilahi zatının mutlak gerçeğidir;

Sen, şanından ötürü yarattığın mahlukun bedenini bir elbise gibi örttüğünden aradaki tüm farklar silinmiştir; ışık kendi ışıltısını şimşekler çaktırarak gösterdiğinde kul ile Hak arasında hiçbir ikilik kalmaz. Sevgili sevgilisiyle tek vücut olmuş, muhib mahbubun içinde erimiş ve bu iki benzer durum fani dünyada bütünüyle tek bir hakikate inkılap etmiştir. Ruhun berrak su ile şarabın karışması gibi Seninle karışması, her iyi ve kötü durumda, her halükarda "Sen sonuçta benimsin" bilincini doğurur. Yardımın nimetleri ve nezaketin inceliği birer semboldür; üst taraftan, bulutların arasından gelen anlık bir parıltı gibi her yeri aydınlatır, Sen dilersen menşei ve perdeleri bütünüyle azaltırsın; her şey gümrahça şahittir ki, var olan her ne varsa bizzat Sensen ve ben bizzat kendi şahsiyetimle değil, mutlak hakikat ile buna tanığım. Sırrın ve kalbin sıkılaştırıldığı o yüce makamda, ezel kaleminin ve levh-i mahfuzun dahi bilmediği bir aşkı bana yaşattın; kalbimde Senin isimlerinden başka ne ışık ne de karanlık kalmıştır, yüzünün nuru bir sırdır ve bu durum cömertliğinin ta kendisidir. Yakınlığın getirdiği o muazzam tecelli ile sezgilerim ve şuhudum büsbütün gaip oldu, o kadar yakınlaştım ki en sonunda kendi adımı dahi unutup gittim, cellatlar yarın hangi adı haykırarak beni meydana çıkaracaklar Allah'ım? Tevhid, bir oyun veya unutulacak bir nesne değildir; kul bizzat "O" ve "kendisi" iken unutmak ya da oynamak nasıl mümkün olabilir? Sırrın en ince sırrı, her canlının hayalinden bile gizlidir; ister batında ister zahirde olsun, Sen her şeyde apaçık tecelli edensin ve benim Sana giden yolda bütünüyle fena bulmamla aradaki o kısıtlayıcı benlik (eniyyet) engeli ilahi lütfun ile ortadan kaldırılmıştır.

Sevgilinin hayali gözümde, zikri ise dudağımda iken yerleştiği yegane sığınak kalptir; Senin kalbimden başka kaybolacak, gizlenecek hiçbir yerin yoktur, bunu beni asacak olanlar da anlasın artık! Hakkın mutlak mevcudiyeti belirdiğinde vecdin kendisi bile yokluğa karışırmış; aşığın kendinden geçmesi mutlak bir rahatlık ve esenliktir; ehl-i hakkın coşkun halleri tasdik edildi ve sır ehlinin tüm gizemleri bu kulunun kalbine apaçık açıldı, madem her şeyi açtın, neden bu idama müsaade ediyorsun?

Ey Allah’ım!

"Beni öldürün ey güvenilir yoldaşlarım, doğrusu benim katlimde ebedî bir hayat gizlidir; benim ölümüm hayatımda, hayatım ise bizzat ölümümdedir" diye haykırıyorum zindan pencerelerinden. Benim katımda en yüce keramet, kendi zatımı Sende mahvetmektir; oysa bekanın zâhirî sıfatlarda kalması günahların en çirkinidir. Ruhum, basmakalıp resimlerin ve bu harabelerin içinde yaşamaktan büsbütün bıktı artık; öyleyse öldürsünler beni, yaksınlar beni, kemiklerim kül olana kadar hararetimi yükseltsinler; kalıntı küllerimin üzerinde yürüsünler, çünkü o kabirlerde kalanlar bizzat benim Senin aşkınla yazdıklarımdır ve insanlar benim sevgili sırrımı ancak o kalanlarımın arasında bulacaklardır. Doğrusu ben en üst sıralarda yer alan büyük bir şeyh iken, sonra kucakta süt emen bir çocuk oldum, ardından mezar taşının altındaki tuz bataklıklarına yerleştim; annemin babasını doğurması gibi acayip kelamlar dökülür dilimden ve bu durum ne zamanın ne de zina edenlerin bir eylemidir, bu bizzat Senin yaratılış mucizendir. Ruhun o rumuzlu parçaları ateş, hava ve Fırat'ın kardeşlik suyundan bir araya getirildi; her bir cüzüm yarın ölü bir toprağa ekilecek ve yedi gün boyunca döner bardaklardan, cömert saki komşuların ellerinden su çarklarıyla sulanacağına dair ahitleşildi; o yedi gün tamamlandığında toprak en muazzam bitkileri ve hakikatleri ortaya çıkaracaktır, benim küllerimden yine Tevhid doğacaktır! Vallahi, beni seven aşıklar yarın ölümüm için yemin etseler asla günaha girmiş olmazlar, çünkü onlar ya aşktan ölürler ya da şaşkınlıkları yüzünden bizzat halk tarafından maktul edilirler; bu duruma gelen bir kavim zahirden tamamen tecerrüd etmeli ve mağaralarında ne kadar uyuduklarını bilmeyen Ashâb-ı Kehf gibi ebedî bir dirilişi beklemelidir. Böylece insanların uydurduğu o sahte ilahların dinini inkar ettim ve bu küfür bana farz oldu, oysa Müslümanların katında bu son derece çirkin bir şeydir, varsın çirkin görsünler! Başlangıçta yola koyulmak ve bu emri omuzlamak gerçekten çetin bir başlangıçtı lakin vaadinde sadık olan Rab olarak Sen, hak vaatlerini mutlaka yerine getireceksin; kim bu konuşmayı ve bu zindanda yazılanı okursa, bu kulunun gerçek ve sarsılmaz bir şehid olduğunu bilsin. Gardiyanlar ve yardımcılar toplantıyı gerçekleştirip benim adımı ölüme yazdıktan sonra, ben bizzat o saklı aşkın hatırına kendimi her şeyden uzaklaştırmak istedim; gözlerimden ve kulaklarımdan beraat etmişsem bu hakiki belaya seve seve razıyım, cellada sitemim yok, sitemim bizzat Sanadır! Kalbimi heyecanlandıran o dört harf … Elif, Lam, Lam, He… zihnimi ve düşüncelerini paramparça etmiştir; "Elif" mahlukatı saf saf dizmiş, "Lam" melameti üzerime çekmiş, diğer "Lam" anlamları artırmış ve "He" ise bu gizemli mana potasında beni bütünüyle sergerdan kılmıştır. Bu kulun, kalbinde ebedî bir rahatlığı asla bulamadı zira ben bizzat bu çetin meşakkate, bu darağacı sıkıntısına göre hazırlanmıştım; bu tehlikeli yolda hayatta kalmayı ve necat bulmayı umanların aksine, dalgalara yakalanmış bir gemi gibi aşağı yukarı takla atıyorum; hüzün sevincimde, ateş ise ciğerimdedir ve akan gözyaşlarım bu muazzam sabrıma şahitlik etmektedir; aşk lütfu içinde cahillik ettiğimi bilerek bu nankörlüğün ve savurganlığın cezasını, yani ölümü seve seve tatmak istiyorum. Dostluğun ve vefakârlığın o sarsılmaz dokunulmazlığı, sonsuza dek bozulmayı hedeflemeyen bir antlaşmadır; musibette saldırıya uğradığım bu dehşet anında asla korkmuyorum ve gelebilecek zararlardan hırpalanmıyorum, çünkü biliyorum ki bedenden hiçbir uzuv veya eklem koparılmamalıdır ki, her bir azada Sevgili'ye, Sana ait bir zikir baki kalabilsin; vursunlar kılıçlarını, her parçam "Ene'l Hakk" diyecektir! Nankörlük gibi görünen bu sitemli sözlerim aslında Sana olan mutlak bir kutsanmış hürmettir; aşkın rehberi kanıtını gösterdiğinde ve yakınlık elbisesi giyildiğinde, meydanda Senden başka hiçbir gücün olmadığı anlaşılır; peki öyleyse, bizi ayırmak için bu senaryoyu kuran, bu birliğin tam ortasındaki varlık kimdir Allah'ım? Hayat hapishanesinde  her türlü zâhirî ünsiyetten mahrum bırakılan ruhum, "Beni bu hapisten bizzat kendi Kudret elinle, celladın eliyle kabzederek kurtar" feryadıyla Sana sitem ediyor. Kim bir sırra mahrem edildiyse o sırrı saklamalı ve onunla büyümeliydi; oysa sırlar ifşa edildiğinde ben insanlar arasında hafifmeşrep ve mülhid sayıldım; sırlar için yaratılmış olan o sır insanları, ahlaksızlığa ve hakaretlere asla tahammül göstermezler, meclislerine muhbirleri asla kabul etmezler; bu yüzden her belada bizzat onların vekili olarak bugünden yarına kalan o zayıf ve kırılgan hakikati kanımla koruyorum. Sahili olmayan o hırçın arzu denizinde dalgalarla bir aşağı bir yukarı kaldırılıp suya batırılırken, adını feda etmeden hep Seni arayan kulun, benliğini ve hükmeden o nefsin kötülüklerinden korumuştur, lakin "Aramızdaki şart ve antlaşma, kesinlikle beni böyle ortada bırakman değildi" feryadıyla sitemimi bizzat Zatına ulaştırıyorum. Sevgilinin aşkı kalbimin tam ortasına yerleştiğinde, Sen istersen yanağıma basıp yürüyebilirsin, çünkü Senin ruhun benim ruhumdur; ben bizzat kendi canıma kıymak için can atıyorum ve keder gözyaşlarım kalpte saklanan o ilahi sırrı konuşarak apaçık ortaya seriyor. Bize itiraz etmesinler zira burası parmakla gösterilecek o muazzam şehadet yurdudur ve biz bu parmakları birazdan bizzat kendi kanımızla ıslatıp kınalayacağız. İnsanlar için Kabe'de zâhirî bir hac kapısı varsa, ben de kendi evimi ve gönlümü bizzat Sana bir hac mekanı eylemiştim; onlar koyun kurban ederken, bu aşığın bizzat kendi kanını ve canını bu yolda kurban adıyor; bir kavim mekan değiştirmeden Allah adına tavaf ettiğinde, Harem ve zahiri kutsal alan onlar için büsbütün gereksiz kalır, ben bizzat senin tavafındayım. Aşk beni yakaladığında artık uyku bütünüyle tadılmaz olmuştu; geceyi sıkıntı ve sefalet içinde bitirirken gözüme dönüp, "Gözyaşlarına karşı cömert ol ve gerçekten ağla, aksi takdirde bizzat kendi kanında boğulacaksın" demiştim; zira aşkın en birinci şartı, aşığın Sevgili'den, Senden gelen o kutlu belayı daimi olarak diğer tüm zâhirî nimetlerden katbekat tatlı bulmasıdır, darağacı Senin elindense başım üstünedir. Sevdiklerime geminin kırıldığını ve bu deryada boğulduğumu söylemeyecek miyim? Benim ölümüm aşk uğruna dar ağacında olsun; ne Medine'yi ne de Mekke'nin civarını arıyorum, insanların kendi dinlerine olan bağnazca nefretleriyle beni katletmelerine seve seve izin veriyorum, çünkü biliyorum ki bu idam bizzat Sana kavuşma kapımdır. Ödül veya sevap için değil, sırf o lezzetli ilahi azaba talip olmak için Seni istedim; tüm hayaller gerçekleştirilmiştir lakin sığınacağım o muazzam azabın getirdiği şevk hepsinden üstündür. Göğsümde ve iç organlarımda yanan o iki ateş, kalbimdeki kardan bile daha soğuk kalıyor şimdi; celladın kılıcı ise Senden, benim Mevlamdan uzak düşme fikrinin getirdiği o dehşetengiz hicran acısının yanında son derece yumuşak ve hafif kalacaktır. Sırrı satın almak ve onu faş etmek bizzat kanı mubah kılan yegane nedendir; bedbahtların ve sırrı taşıyamayanların kanını akıtmak da bu minval üzere mubahtır, benim kanım da Sana feda olsun. Şam yurduna inen o yalnız kuşun endişeli ötüşü, gizlice ehil kuşların sesini kesmişti; o kuş sabaha kadar bazı insanları mutlu etmek için günah işlediğini haykırır ve seher vakti ölürken ağlayan bir sesle cesurca konuşarak bizzat kendi yanışı konusunda insanlığı uyarır; ben de tıpkı o kuş gibi, yapılan o muazzam hatayı, insanların bu cehaletini alacakaranlıkta dile getirerek şehadet şerbetini bizzat Senin elinden yudumluyorum Allah'ım! İdama razıyım, sırrına aşığım, lakin bu sessizliğine sitemkârım...

Her şeyin en iyisini bilen Allah’ım, bu başıma gelenler sırrı ifşa ettiğim için olmadığını biliyorum. Sebep olarak, Senin bana ilham ettiğin günden beri huzurum kaçtı ve olacakları bekledim. Bir gün kalbimden peygamberimiz hakkında şöyle bir hâtıra geçmişti. Efendimiz mi’râc esnasında “niçin yalnız mü’minlerin affını diledi de bütün insanların affını dilemedi?”

O anda rûh-ı Nebî  zahiren bedene bürünmüş  olarak kapıdan içeri girdi ve

“Bizim kalplerimiz Allah Teâlâ’nın ilham mahallidir, oraya her ne ilham edilirse öyle hareket ederiz. Eğer bütün insânların afvını dilemem ilham edilmiş olsaydı öyle istirham ederdim” buyurdu. Bunun üzerine özür diledim, ama edebi aşmak, beni perişan etti.

Efendimiz, bana başımı işaret etti. Benim Sana olan yakınlığımı bildiğinden haddi aşmamın bedelini tarif etti. Başımı vereceğim ama Efendimiz salla'llâhu aleyhi ve sellemin bana kırgın olduğunu düşünüyorum. Çünkü benim bu halim onun getirdiği dinin şeriatına aykırı oldu. Sonum İblis’e benzemesin. O Seni sever, sende biliyorsun. Efendimden, Sana feda ettiğim başım için özür dilemeni, istiyorum. Sen Onu sonsuz seversin, bende seni çok seviyorum. Efendimiz salla'llâhu aleyhi ve sellem, Senin isteğine razı olur. Ruhumu ayrılık perdeleri arkasına düşürme, sonuçta sende benim için üzülürsün. Aramızda aracı ol. Seni sen olarak sevdim. Sen varken kimseye söz düşmez.

Hamdolsun Kâinatın Rabbi Allah’a...

Âmin, Âmin, Âmin, Âmin...

Ya Rabbi, Ya Rabbi, Ya Rabbi, Ya Rabbi, Ya Rabbi

Ya Erhamer râhimîn

Allahümme salli ve sellim ala Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi

 Âmin, Âmin, Âmin, Âmin

 

 

🍃 3185992645200644529

Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Benzer Yazılar

Yorumlar

Çok Eski Yazılarımızdan

Arşivden yazılar getiriliyor...