UMUR-U GAYBiYEYE DAİR İHBARLAR
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
A.
UMUR-U GAYBİYEYE DAİR İHBARLARIN NEV’İ
Umur-u gaybiye mazi ve
müstakbeli cami’dir. Yani geçmişte yaşanmış pek çok hadise tarihin sayfalarında
saklı olup çoğu gayb hükmünde ve bir kısmında tezat rivayetler de mevcuttur.
Ancak vahiyler ile teyid edilenler müstesna denilebilir. Mesela Kur’an-ı Hakîm;
Ashab-ı Kehf, Hz.Meryem’in, Hz.Yusuf (A.S.) gibi kıssaları anlatırken
tartışmalı bu tür rivayetleri de tashih etmiştir, yalnızca insanoğlunun yaşamı
ile değil kainattaki tüm kevnî hadiselere dair de doğru bilgileri cami’dir. Bu
haberler kâinatın yaratılışından haşir ve sonrasına kadar gitmektedir. Tüm bu
tür mazi ve müstakbele dair veya hali hazırda olup insanoğlunun hissen test
edemediği bilgi ve işleri umur-u gaybiye olarak tanımlayabiliriz.
“Kıyametin ilmi Allah
katındadır. Yağmuru o indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne
kazanacağını bilmez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz Allah
Alîm’dir, Habîr’dir.” (Lokman 34)
A-1.
Vahiy ile bildirilen haberler
Enbiyanın gönderilmesi ile umur-u uhreviyeye dair pek çok hakikatlar
Ademoğullarının kabulüne sunulmuş, salihler tasdik, fasıklar ise
reddedegelmiştir. Nebilerin getirmiş oldukları bu semavi fermanlardaki haberlerin
bir kısmı suhuf ve kitap şeklinde olup yazıya geçirilmiştir. Furkan-ı Hakîm
nazil oluncaya kadar gelmiş olan bu semavi fermanlar her ne kadar nesh olunsa
ve beşeri müdahaleler ile tahrif edilse de bütünü ile tahrif olmadığından
içinde müstakbele dair doğru haberler görebilmek mümkündür. Bu gaybi haberlerin
bir kısmı nübüvvet ve haşre veya kevn’e dair olup zaten nüzul-u Kur’an ile
teyid edilmiştir. Diğer bir kısmı ise ahirzamana ve nübüvvet-i Ahmediye’ye dair
olup ilgili misaller ileride verilecektir.
Ulûm-u evvelîn ve âhirîni câmi’ hem kabil-i nesh olmayan Kur’anı
Mübin’nin nüzulü ile umur-u gaybiyeye dair pek çok hakikatlar gizli veya aşikar
bildirilmiştir.
A-2.
Evliyaya ilham ile gelen haberler
Enbiya gibi asfiya ve evliyalar
da gaybi haberleri insanlığa duyurmuştur. Bunların bir kısmı halk arasında
dolaşagelmekle birlikte az bir kısmı yazıya da aktarılmıştır.
A-3.
Hesab-ı Cifrî ile şifreli olarak gizlenen ihbarlar.
Cifir ilmi bazı ulema nezdinde
kabul görmese de Kütüb-ü Mukaddese ve Kur’an-ı Hakim’de kapsamlı şekilde
istimal edildiği görülmektedir. Bunun ile ilgili misaller verilecek olup
ashabdan İmam-ı Ali (R.A) ile Muhyiddîn-i Arabî ve Necmeddin-i Kübrâ gibi bir
kısım evliya (K.S.) da yazılarında ebced hesabı ile geleceğe dair haberleri
vermişlerdir.
A-4.
Kahinlerin verdiği gaybi haberler.
Nübüvveti Ahmediye’den evvel
kahinlik yaygın bir meslek olup, yalanla karışık bilgiler verse de doğru ve
isabetli haberler verenleri de görmekteyiz. Bu bilgileri nasıl aldıkları hususu
ayrı bir ders konusu olduğundan o konuya değinmeyeceğiz. Ancak Cenab-ı Hakk’ın
izin vermesi ile semavattan bilgi çalan cinnîler olduğunu ifade etmek yeterli
olacaktır. Kahinlerin vermiş olduğu haberler de daha çok geleceğe dair
hadiselerdir.
·
UMUR-U GAYBİYEDEN VERİLECEK HABERLER İÇİN KONULAN
YASAĞIN VE GİZLİ TUTULMASININ HİKMETİ
B-1.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
فَقَدْ جَاءَ اَشْرَاطُهَا âyetinin bir nüktesi, bu zamanda akide-i
avam-ı mü’minîni vikaye ve şübehattan muhafaza için yazılmış. Âhirzamanda vukua
gelecek hâdisata dair hadîslerin bir kısmı müteşabihat-ı Kur’aniye gibi derin
manaları var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir
yerinde tevil ederler. وَمَا يَعْلَمُ تَاْوِيلَهُ
اِلاَّ اللّٰهُ وَ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ sırrıyla, vukuundan
sonra tevilleri anlaşılır ve murad ne olduğu bilinir ki, ilimde râsih olanlar آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا deyip o gizli
hakikatları izhar ederler.
Bu Beşinci Şua’ın
bir mukaddimesi ve yirmiüç mes’elesi vardır. Mukaddime beş noktadır. Birinci
Nokta: İman ve teklif ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka
olduğundan, perdeli ve derin ve tedkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî
mes’eleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek
derecede zarurî olmaz. Tâ ki Ebu Bekirler a’lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu
Cehiller esfel-i safilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır
ve hikmet içindir ki, mu’cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte
gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrat-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı
Kur’aniye gibi kapalı ve tevilli oluyor. Yalnız, Güneş’in mağribden çıkması
bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tövbe kapısı kapanır;
daha tövbe ve iman makbul olmaz. Çünki Ebu Bekirler, Ebu Cehiller ile tasdikte
beraber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın nüzulü dahi ve kendisi İsa
Aleyhisselâm olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal
ve Süfyan gibi eşhas-ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.
İkinci
Nokta: Peygambere bildirilen umûr-u gaybiye, bir kısmı tafsil ile
bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur’anın ve hadîs-i
kudsînin muhkematı gibi. Ve diğer bir kısmı icmal ile bildirilir, tafsilât ve
tasviratı onun içtihadına havale edilir. İmana girmeyen hâdisat-ı kevniyeye ve
vukuat-ı istikbaliyeye dair hadîsler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz
(Aleyhissalâtü Vesselâm) belâgatıyla -temsiller suretinde- sırr-ı teklif
hikmetine muvafık tafsil ve tasvir eder. Meselâ: Bir sohbette derin bir gürültü
işitildi. Ferman etti ki: “Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına
yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennem’in dibine yetişip düşmesinin
gürültüsüdür.” Bu garib haberden beş-altı dakika sonra birisi geldi dedi: “Ya
Resulallah! Yetmiş yaşında bulunan filan münafık vefat etti, Cehennem’e gitti.”
Peygamber’in yüksek beligane kelâmının tevilini gösterdi.
İhtar: Hakaik-i
imaniyeye girmeyen cüz’î hâdisat-ı istikbaliye, nazar-ı nübüvvette
ehemmiyetsizdir.
Üçüncü
Nokta: İki Nükte’dir.
Birincisi:
Teşbihler ve temsiller suretinde rivayet edilen bir kısım hadîsler, mürur-u
zamanla avamın nazarında hakikat telakki edildiğinden vakıa mutabık çıkmıyor.
Ayn-ı hakikat olduğu halde vakıa mutabakatı görünmüyor. Meselâ: Hamele-i Arş
gibi arzın hamelesinden olan Sevr ve Hut namında ve misalinde iki melaike, koca
bir öküz ve pek büyük bir balık tasavvur edilmiş.
İkincisi:
Bir kısım hadîsler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet-i İslâmiyenin
veya merkez-i hilafetin nokta-i nazarında vürûd ettiği halde, umum ehl-i
dünyaya şamil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu halde, küllî ve âmm
telakki edilmiş. Meselâ, rivayette vardır ki: “Bir zaman gelecek, Allah Allah
diyen kalmayacak.” Yani, zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kamet
okunacak demektir.
Dördüncü
Nokta: Ecel ve mevt gibi umûr-u gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle
gizli kaldığı misillü, dünyanın sekeratı ve mevti ve nev’-i beşerin ve cins-i
hayvanın eceli ve vefatı olan kıyamet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş.
Evet, eğer ecel vakti muayyen olsaydı, -yarı ömür gaflet-i mutlaka içinde ve
yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına
atılmakla dehşet-i mutlaka içinde- havf u recanın müvazene-i maslahatkârane ve
hakîmanesi bozulduğu gibi, aynen öyle de: Dünyanın eceli ve sekeratı olan
kıyamet vakti muayyen olsaydı, kurûn-u ûlâ ve vustâ fikr-i âhiretten pek az
müteessir olacaktı. Ve kurûn-u uhrâ, dehşet-i mutlaka içinde bulunup ne hayat-ı
dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalır ve ne de havf u reca içinde ihtiyar ile
itaatkârane olan ubudiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem eğer muayyen
olsa, bir kısım hakaik-i imaniye bedahet derecesine girer, herkes ister istemez
tasdik eder. İhtiyar ve irade ile bağlı olan sırr-ı teklif ve hikmet-i iman
bozulur. İşte bunun gibi çok maslahatlar için umûr-u gaybiye gizli kaldığından
herkes her dakikada hem ecelini, hem bekasını düşündüğü için hem dünyaya, hem
âhiretine çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyamet kopacağını, hem
dünyanın devamını düşünebildiği için; hem dünyanın fâniliğinde hayat-ı
bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imaret-i dünyaya çalışabilir.
Hem de
musibetlerin vakti muayyen olsaydı, musibet başına gelen adam, musibetin
intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade manevî bir musibet -o
intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlahiye tarafından gizli,
perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisat-ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri
bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ düsturuna karşı
hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i
imaniyeden başka olan umûr-u gaybiyeden izn-i Rabbanî ile haber verenler dahi,
yalnız işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat ve İncil
ve Zebur’da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece
perdeli ve kapalı gelmiş ki; o kitabların bir kısım tâbileri tevil edip iman
etmediler. Fakat itikadat-ı imaniyeye giren mes’eleleri tasrih ile ve tekrar
ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası
olduğundan, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan ve Tercüman-ı Zîşan’ı (A.S.M.) umûr-u
uhreviyeden tafsilen ve hâdisat-ı istikbaliye-i dünyeviyeden icmalen haber
vermişler.
Şualar (579- 580 – 581)
B-2.
İki mühim suale karşı iki mühim
cevab
Birincisi:
Eğer desen: “Madem Kur’an, beşer için nâzil olmuştur. Neden beşerin nazarında
en mühim olan medeniyet hârikalarını tasrih etmiyor? Yalnız gizli bir remz ile,
hafî bir îma ile, hafif bir işaretle, zaîf bir ihtar ile iktifa ediyor?”
Elcevab:
Çünki medeniyet-i beşeriye hârikalarının hakları, bahs-i Kur’anîde o kadar
olabilir. Zira Kur’anın vazife-i asliyesi: Daire-i rububiyetin kemalât ve
şuunatını ve daire-i ubudiyetin vezaif ve ahvalini talim etmektir. Öyle ise şu
havarik-ı beşeriyenin o iki dairede hakları; yalnız bir zaîf remz, bir hafif
işaret, ancak düşer. Çünki onlar, daire-i rububiyetten haklarını isteseler, o
vakit pek az hak alabilirler.
Meselâ; tayyare-i beşer
{(Haşiye-2): Şu ciddî mes’eleyi yazarken ihtiyarsız olarak, kalemim üslûbunu,
şu latif latifeye çevirdi. Ben de kalemimi serbest bıraktım. Ümid ederim ki,
üslûbun latifeliği, mes’elenin ciddiyetine halel vermesin.} Kur’ana dese: “Bana
bir hakk-ı kelâm ver, âyâtında bir mevki ver.” Elbette o daire-i rububiyetin
tayyareleri olan Seyyarat, Arz, Kamer; Kur’an namına diyecekler: “Burada cirmin
kadar bir mevki alabilirsin.” Eğer beşerin taht-el bahrleri, âyât-ı
Kur’aniyeden mevki isteseler; o dairenin taht-el bahrleri (yani, bahr-i muhit-i
havaîde ve esîr denizinde yüzen) zemin ve yıldızlar ona diyecekler: “Yanımızda
senin yerin, görünmeyecek derecede azdır.” Eğer elektriğin parlak, yıldız-misal
lâmbaları, hakk-ı kelâm isteyerek, âyetlere girmek isteseler; o dairenin
elektrik lâmbaları olan şimşekler, şahablar ve gökyüzünü zînetlendiren
yıldızlar ve misbahlar diyecekler: “Işığın nisbetinde bahis ve beyana
girebilirsin.” Eğer havarik-ı medeniyet, dekaik-ı san’at cihetinde haklarını
isterlerse ve âyetlerden makam taleb ederlerse; o vakit, birtek sinek onlara
“Susunuz” diyecek. “Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki,
beşerin cüz’-i ihtiyarıyla kesbedilen bütün ince san’atlar ve bütün nazik
cihazlar toplansa, benim küçücük vücudumdaki ince san’at ve nazenin cihazlar
kadar acib olamaz. اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ
دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ
ilâ âhir.. âyeti sizi susturur.”
Eğer o hârikalar,
daire-i ubudiyete gidip, o daireden haklarını isterlerse; o zaman o daireden
şöyle bir cevab alırlar ki: “Sizin münasebetiniz bizimle pek azdır ve dairemize
kolay giremezsiniz. Çünki proğramımız budur ki: Dünya bir misafirhanedir. İnsan
ise onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde
hayat-ı ebediyeye lâzım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir. En ehemm
ve en elzem işler, takdim edilecektir. Halbuki siz ekseriyet itibariyle şu fâni
dünyayı bir makarr-ı ebedî nokta-i nazarında ve gaflet perdesi altında,
dünyaperestlik hissiyle işlenmiş bir suret sizde görülüyor. Öyle ise,
hakperestlik ve âhireti düşünmeklik esasları üzerine müesses olan ubudiyetten
hisseniz pek azdır. Lâkin eğer kıymettar bir ibadet olan sırf menfaat-ı
ibadullah için ve menafi’-i umumiye ve istirahat-ı âmmeye ve hayat-ı
içtimaiyenin kemaline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem
san’atkârlar ve mülhem keşşaflar, arkanızda ve içinizde varsa; o hassas zâtlara
şu remz ve işarat-ı Kur’aniye -sa’ye teşvik ve san’atlarını takdir etmek için-
elhak kâfi ve vâfidir.”
İkinci
suale cevab: Eğer desen: “Şimdi şu tahkikattan sonra şübhem kalmadı ve
tasdik ettim ki; Kur’anda sair hakaikla beraber, medeniyet-i hazıranın
hârikalarına ve belki daha ilerisine işaret ve remz vardır. Dünyevî ve uhrevî
saadet-i beşere lâzım olan herşey, değeri nisbetinde içinde bulunur. Fakat
niçin Kur’an, onları sarahatla zikretmiyor? Tâ, muannid kâfirler dahi tasdike
mecbur olsunlar, kalbimiz de rahat olsun?
Elcevab:
Din bir imtihandır. Teklif-i İlahî bir tecrübedir. Tâ, ervah-ı âliye ile
ervah-ı safile, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın. Nasılki bir madene
ateş veriliyor; tâ elmasla kömür, altunla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de
bu dâr-ı imtihanda olan teklifat-ı İlahiye bir ibtilâdır ve bir müsabakaya
sevktir ki; istidad-ı beşer madeninde olan cevahir-i âliye ile mevadd-ı
süfliye, birbirinden tefrik edilsin… Madem Kur’an, bu dâr-ı imtihanda bir
tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında beşerin tekemmülü için nâzil
olmuştur. Elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umûr-u gaybiye-i
istikbaliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini isbat edecek derecede akla kapı
açacak. Eğer sarahaten zikretse, sırr-ı teklif bozulur. Âdeta gökyüzündeki
yıldızlarla vazıhan “Lâ ilahe illallah” yazmak misillü bir bedahete girecek. O
zaman herkes ister istemez tasdik edecek. Müsabaka olmaz, imtihan fevt olur.
Kömür gibi bir ruh ile elmas gibi bir ruh {(Haşiye): Ebu Cehil-i Laîn ile Ebu
Bekir-i Sıddık müsavi görünecek. Sırr-ı teklif zayi’ olacak.} beraber
kalacaklar…
Elhasıl:
Kur’an-ı Hakîm, hakîmdir. Herşeye, kıymeti nisbetinde bir makam verir. İşte
Kur’an, binüçyüz sene evvel, istikbalin zulümatında müstetir ve gaybî olan
semerat ve terakkiyat-ı insaniyeyi görüyor ve gördüğümüzden ve göreceğimizden
daha güzel bir surette gösterir. Demek Kur’an, öyle bir zâtın kelâmıdır ki;
bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir anda görüyor.
İşte mu’cizat-ı
Enbiya yüzünde parlayan bir lem’a-i i’caz-ı Kur’an…
اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْآنِ وَ وَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهِ فِى
كُلِّ آنٍ وَ زَمَانٍ
Sözler ( 265 – 266 – 267)
·
GAYBİ HABERLERİN TABİR VE TE’VİLİ NASIL OLMALIDIR
C-1.
Beşinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ
sırrınca kendi kendine gaybı bilmezdi; belki Cenab-ı Hak ona bildirirdi, o da
bildirirdi. Cenab-ı Hak hem Hakîm’dir, hem Rahîm’dir. Hikmet ve rahmeti ise,
umûr-u gaybiyeden çoğunun setrini iktiza ediyor, mübhem kalmasını istiyor.
Çünki şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur. Vukuundan evvel
onları bilmek elîmdir.
İşte bu sır
içindir ki: Ölüm ve ecel mübhem bırakılmış ve insanın başına gelecek musibetler
dahi, perde-i gaybda kalmış. İşte hikmet-i Rabbaniye ve rahmet-i İlahiye böyle
iktiza ettiği için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı
ziyade hassas merhametini ziyade rencide etmemek ve âl ü ashabına karşı şedid
şefkatini fazla incitmemek için, vefat-ı Nebevî’den sonra, âl ü ashabının ve
ümmetinin başlarına gelen müdhiş hâdisatı, umumiyetle ve tafsilatıyla
göstermemek {(Haşiye): Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a Âişe-i
Sıddıka’ya karşı ziyade muhabbet ve şefkatini rencide etmemek için, Vak’a-i
Cemel hâdisesinde o bulunacağı kat’î gösterilmediğine delil ise, Ezvac-ı
Tahirata ferman etmiş ki: “Keşki bilseydim hanginiz o vak’ada bulunacak?” Fakat
sonra, hafif bir surette bildirilmiş ki, Hazret-i Ali’ye (R.A.) ferman etmiş:
“Senin ile Âişe beyninde bir hâdise olsa, فَارْفَقْ وَ
بَلِّغْهَا مَاْمَنَهَا” mukteza-yı hikmet ve rahmettir. Fakat
yine bazı hikmetler için mühim hâdisatı, -fakat dehşetli bir surette değil- ona
talim etmiş. O da ihbar etmiş. Hem güzel hâdiseleri kısmen mücmel, kısmen
tafsil ile bildirmiş. O da haber vermiş. Onun haberlerini de en yüksek bir
derece-i takvada ve adlde ve sıdkta çalışan ve وَمَنْ
كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّاْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ
hadîsindeki tehdidden şiddetle korkan ve فَمَنْ
اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ âyetindeki şiddetli tehdidden şiddetle
kaçan muhaddisîn-i kâmilîn, bize sahih bir surette o haberleri nakletmişler.
Mektubat ( 96 )
C-2.
Sual: Gavs-ı A’zam gibi büyük
veliler, bazı evkatta, mazi ve müstakbeli hazır gibi müşahede ederler. Neden
maziye ait cihette sarahat suretinde haber veriyorlar da, istikbalden hafî
remizlerle, gizli işaretlerle bahsediyorlar?
Elcevab: لاَ
يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ âyetiyle عَالِمُ
الْغَيْبِ فَلاَ يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ اَحَدًا اِلاَّ مَنِ ارْتَضَى مِنْ
رَسُولٍ âyeti ifade ettikleri kudsî yasağa karşı ubudiyetkârane bir
hüsn-ü edeb takınmak için tasrihten işaret mesleğine girmişler. Tâ ki işaretler
ile, remz ile anlaşılsın ki, ihtiyarsız niyetsiz bir surette talim-i İlahî ile
olmuştur. Çünki istikbalî olan gaybiyat, niyet ve ihtiyar ile verilmediği gibi
niyet ile de müdahale etmek, o yasağa karşı adem-i itaatı işmam ediyor.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 162 )
C-3.
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
Aziz, fedakâr,
sıddık, vefadar kardeşlerim Hoca Sabri (R.H.) ve Hâfız Ali (R.H.)!
“Mugayyebat-ı
Hamse”ye dair Sure-i Lokman’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim sualinize gayet
mühim bir cevab isterken, maatteessüf şimdiki halet-i ruhiyem ve ahval-i
maddiyem o cevaba müsaid değildir. Yalnız sualinizin temas ettiği bir iki noktaya
gayet mücmel işaret edeceğiz. Şu sualinizin meali gösteriyor ki, ehl-i ilhad
tarafından tenkid suretinde mugayyebat-ı hamseden yağmurun gelmek vaktine ve
rahm-ı maderdeki ceninin keyfiyetine itiraz edilmiş. Demişler ki:
“Rasadhanelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzulü keşfediliyor. Onu da,
Allah’tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuaıyla rahm-ı maderdeki ceninin
müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek mugayyebat-ı hamseye ıttıla
kabildir?”
Elcevab:
Yağmurun vakt-i nüzulü bir kaideye merbut olmadığı için, doğrudan doğruya
meşiet-i hâssa-i İlahiye ile bağlı ve hazine-i rahmetten hususî iradeye tâbi’
olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki: Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymetdar
mahiyet; nur, vücud ve hayat ve rahmettir ki, bu dört şey perdesiz, vasıtasız,
doğrudan doğruya kudret-i İlahiye ve meşiet-i hâssa-i İlahiyeye bakar. Sair
masnuatta zahirî esbab, kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid
kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete hicab oluyor. Fakat vücud,
hayat ve nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünki perdelerin sırr-ı hikmeti
o işde cereyan etmiyor. Madem vücudda en mühim hakikat, rahmet ve hayattır;
yağmur, hayata menşe ve medar-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesait
perde olmayacak. Kaide ve yeknesaklık dahi, meşiet-i hâssa-i İlahiyeyi
setretmeyecek; tâ ki her vakit, herkes, herşeyde şükür ve ubudiyete ve sual ve
duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsaydı, o kaideye güvenip şükür
ve rica kapısı kapanırdı. Güneş’in tulûunda ne kadar menfaatler olduğu
malûmdur. Halbuki muttarid bir kaideye tâbi’ olduğundan, Güneş’in çıkması için
dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî o kaidenin
yoluyla yarın Güneş’in çıkacağını bildiği için, gaibden sayılmıyor. Fakat
yağmurun cüz’iyatı bir kaideye tâbi’ olmadığı için, her vakit insanlar rica ve
dua ile dergâh-ı İlahiyeye ilticaya mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî, vakt-i
nüzulünü tayin edemediği için, sırf hazine-i rahmetten bir nimet-i hâssa
telakki edip hakikî şükrediyorlar.
İşte bu âyet, bu
nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzulünü, mugayyebat-ı hamseye idhal ediyor.
Rasadhanelerdeki âletle, bir yağmurun mukaddematını hissedip vaktini tayin
etmek, gaibi bilmek değil, belki gaibden çıkıp âlem-i şehadete takarrübü
vaktinde bazı mukaddematına ıttıla suretinde bilmektir. Nasıl, en hafî umûr-u
gaybiye vukua geldikte veyahud vukua yakın olduktan sonra hiss-i kabl-el
vuku’un bir nev’iyle bilinir. O, gaybı bilmek değil; belki o, mevcudu veya
mukarreb-ül vücudu bilmektir. Hattâ ben kendi a’sabımda bir hassasiyet
cihetiyle yirmidört saat evvel, gelecek yağmuru bazan hissediyorum. Demek
yağmurun mukaddematı, mebadileri var. O mebadiler, rutubet nev’inden kendini
gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hal, aynen kaide gibi,
ilm-i beşerin gaibden çıkıp daha şehadete girmeyen umûra vusule bir vesile
olur. Fakat daha âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hâssa ile rahmet-i
hâssadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzulünü bilmek, ilm-i Allâm-ül Guyub’a
mahsustur.
Kaldı ikinci
mes’ele: Röntgen şuaıyla rahm-ı maderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmek ile وَ يَعْلَمُ مَا فِى اْلاَرْحَامِ âyetinin meal-i
gaybîsine münafî olamaz. Çünki âyet yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil,
belki o çocuğun acib istidad-ı hususîsi ve istikbalde kesbedeceği vaziyetine
medar olan mukadderat-ı hayatiyesinin mebadileri, hattâ sîmasındaki gayet acib
olan sikke-i Samediyet muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâm-ül
Guyub’a mahsustur. Yüzbin röntgen-misal fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun
umum efrad-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i farikası bulunan yalnız hakikî
sîma-yı vechiyesini keşfedemez. Nerede kaldı ki sîma-yı vechî sikkesinden
yüz defa daha hârika olan istidadındaki sîma-yı manevîyi keşfedebilsin.
Başta dedik ki:
Vücud ve hayat ve rahmet, bu kâinatta en mühim hakikatlardır ve en mühim makam
onlarındır. İşte onun için o câmi’ hakikat-ı hayatiye, bütün incelikleriyle ve
dekaikiyle irade-i hâssaya ve rahmet-i hâssaya ve meşiet-i hâssaya bakmalarının
bir sırrı şudur ki: Hayat, bütün cihazatıyla ve cihatıyla şükür ve ubudiyet ve
tesbihin menşe ve medarı olduğundandır ki, irade-i hâssaya hicab olan
yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hâssaya perde olan vesait-i zahiriye
konulmamıştır.
Cenab-ı Hakk’ın
rahm-ı maderdeki çocukların sîma-yı maddî ve manevîlerinde iki cilvesi var:
Birisi:
Vahdetini ve Ehadiyetini ve Samediyetini gösterir ki, o çocuk âza-yı esasîde ve
cihazat-ı insaniyenin enva’ında sair insanlarla muvafık ve mutabık olduğu
cihetle, Hâlık ve Sâni’inin vahdetine şehadet ediyor. O cenin bu lisan ile
bağırıyor ki: “Bana bu sîma ve âzayı veren kim ise, bütün esasat-ı âzada bana
benzeyen bütün insanların sâni’i dahi O’dur. Ve hem bütün zîhayatın sâni’i
O’dur.”
İşte rahm-ı
maderdeki ceninin bu lisanı, gaybî değil, kaideye ve ıttırada ve nev’ine tâbi’
olduğu için malûmdur, bilinebilir. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba girmiş bir
daldır ve bir dildir.
İkinci
cihet: Sîma-yı istidadiye-i hususiyesi ve sîma-yı vechiye-i şahsiyesi lisanıyla
Sâni’inin ihtiyarını, iradesini ve meşietini ve rahmet-i hâssasını ve hiçbir
kayd altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisan, gayb-ül gaybdan
geliyor. İlm-i ezelîden başkası, kabl-el vücud bunu göremiyor ve ihata
edemiyor. Rahm-ı maderde iken bu sîmanın binde bir cihazatı görünmekle,
bilinmiyor!
Elhasıl: Ceninin
sîma-yı istidadîsinde ve sîma-yı vechiyesinde hem delil-i vahdaniyet var, hem
ihtiyar ve irade-i İlahiyenin hücceti vardır. Eğer Cenab-ı Hak muvaffak etse,
mugayyebat-ı hamseye dair bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla
vaktim ve halim müsaade etmedi, hâtime veriyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Lem’alar ( 110 – 112)
·
GAYBİ HABERLERE DAİR MİSALLER.
D-1.
Kur’andan Gaybi ihbarlara dair misaller
D-1.1.
Sure-i Feth’in Ahirindeki İhbarlar
Sure-i Feth’in âhirindeki
âyetin yedi nevi ihbar-ı gaybîsine dairdir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ
الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَاءَ اللّٰهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَ
مُقَصِّرِينَ لاَ تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ
ذلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا ٭ هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ
الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَ كَفَى بِاللّٰهِ شَهِيدًا ٭
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ اَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ
رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ
اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذلِكَ
مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ وَ مَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ
شَطْاَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ
لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَ عَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَ اَجْرًا عَظِيمًا
Sure-i Feth’in bu
üç âyetinin çok vücuh-u i’cazı vardır. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın on vücuh-u
külliye-i i’caziyesinden ihbar-ı bilgayb vechi, şu üç âyette yedi-sekiz vecihle
görünüyor.
BİRİNCİSİ:لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا ilâ âhir.. Feth-i
Mekke’yi vukuundan evvel kat’iyyetle haber veriyor. İki sene sonra haber
verdiği tarzda vukubulmuştur.
İKİNCİSİ:فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا
ifade ediyor ki: Sulh-u Hudeybiye, çendan zahiri İslâm aleyhinde görülmüş ve
Kureyşîler bir derece galib görünmüş olduğu halde manen Sulh-u Hudeybiye,
manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sair fütuhatın da anahtarı olacak
diye ihbar ediyor. Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile çendan maddî kılınç,
kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur’an-ı Hakîm’in bârika-âsâ elmas kılıncı
çıktı; kalbleri, akılları fethetti. Musalaha münasebetiyle birbiriyle ihtilat
ettiler. Mehasin-i İslâmiyet, envâr-ı Kur’aniye, inad ve taassubat-ı kavmiye
perdelerini yırtarak, hükmünü icra ettiler. Meselâ: Bir dâhiye-i harb olan
Hâlid Bin Velid ve bir dâhiye-i siyaset olan Amr İbn-ül Âs gibi, mağlubiyeti
kabul etmeyen zâtlar, Sulh-u Hudeybiye ile cilvesini gösteren seyf-i Kur’anî
onları mağlub edip, Medine-i Münevvere’ye kemal-i inkıyad ile İslâmiyete
gerdendâde-i teslim olduktan sonra Hazret-i Hâlid, bir “Seyfullah” şekline
girdi ve fütuhat-ı İslâmiyenin bir kılıncı oldu.
MÜHİM BİR
SUAL: Fahr-ül Âlemîn ve Habib-i Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sahabelerinin, müşrikîne karşı Uhud’un nihayetinde ve
Huneyn’in bidayetinde mağlubiyetinin hikmeti nedir?
ELCEVAB:
Müşrikler içinde, o zamanda saff-ı Sahabede bulunan ekâbir-i Sahabeye
istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Hâlid gibi çok zâtlar bulunduğundan, şanlı
ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak
için, hikmet-i İlahiye, hasenat-ı istikbaliyelerinin bir mükâfat-ı muaccelesi
olarak mazide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mazideki
Sahabeler, müstakbeldeki Sahabelere karşı mağlub olmuşlar. Tâ o müstakbel
Sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat şevkiyle
İslâmiyete girsin ve o şehamet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin.
ÜÇÜNCÜSÜ:لاَ تَخَافُونَ kaydıyla ihbar ediyor ki: “Sizler
emniyet-i mutlaka içinde Kâ’beyi tavaf edeceksiniz.” Halbuki Ceziret-ül
Arab’daki bedevi akvam, çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş
kabîlesi kısm-ı a’zamı düşman iken, yakın bir zamanda hiç havf hissedilmezken
Kâ’beyi tavaf edeceksiniz ihbarıyla Ceziret-ül Arab’ı itaat altına ve bütün
Kureyş’i İslâmiyet içine ve emniyet-i tâmme vaz’edilmesine, delalet ve ihbar
eder. Aynen haber verdiği gibi vukua gelmiştir.
DÖRDÜNCÜSÜ:هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَ دِينِ الْحَقِّ
لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ Kemal-i kat’iyyetle ihbar ediyor ki:
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere galebe
çalacak.” Halbuki o zamanda yüzer milyon tebaası bulunan Nasara ve Yahudi ve
Mecusi dinleri ve Roma, Çin ve İran hükûmeti gibi yüzer milyon tebaası bulunan
cihangir devletlerin edyan-ı resmîleri iken, kendi küçük kabîlesine karşı tam
galebe edemeyen bir vaziyette bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü
Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere galib ve umum devletlere muzaffer
olacağını ihbar ediyor. Hem gayet vuzuh ve kat’iyyetle ihbar ediyor. İstikbal,
o haber-i gaybîyi, Bahr-i Muhit-i Şarkî’den Bahr-i Muhit-i Garbî’ye kadar İslâm
kılıncının uzamasıyla tasdik etmiştir.
BEŞİNCİSİ:مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ اَشِدَّاءُ
عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا
ilâ âhir… Şu âyetin başı, Sahabelerin Enbiyadan sonra nev’-i beşer içinde en
mümtaz olduklarına sebeb olan secaya-yı âliye ve mezaya-yı galiyeyi haber
vermekle, mana-yı sarihiyle; tabakat-ı Sahabenin istikbalde muttasıf oldukları
ayrı ayrı mümtaz has sıfatlarını ifade etmekle beraber, mana-yı işarîsiyle;
ehl-i tahkikçe vefat-ı Nebevîden sonra makamına geçecek Hulefa-yı Raşidîn’e
hilafet tertibi ile işaret edip her birisinin en meşhur medar-ı imtiyazları
olan sıfât-ı hâssayı dahi haber veriyor. Şöyle ki:
وَالَّذِينَ مَعَهُ maiyet-i mahsusa ve sohbet-i hâssa ile ve
en evvel vefat ederek yine maiyetine girmekle meşhur ve mümtaz olan Hazret-i
Sıddık’ı gösterdiği gibi, اَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ
ile istikbalde Küre-i Arz’ın devletlerini fütuhatıyla titretecek ve adaletiyle
zalimlere sâıka gibi şiddet gösterecek olan Hazret-i Ömer’i gösterir. Ve رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ ile istikbalde en
mühim bir fitnenin vukuu hazırlanırken kemal-i merhamet ve şefkatinden İslâmlar
içinde kan dökülmemek için ruhunu feda edip teslim-i nefs ederek Kur’an okurken
mazlumen şehid olmasını tercih eden Hazret-i Osman’ı da haber verdiği gibi, تَرَيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ
وَ رِضْوَانًا saltanat ve hilafete kemal-i liyakat ve kahramanlıkla girdiği
halde ve kemal-i zühd ve ibadet ve fakr ve iktisadı ihtiyar eden ve rükû ve
sücudda devamı ve kesreti herkesçe musaddak olan Hazret-i Ali’nin (R.A.)
istikbaldeki vaziyetini ve o fitneler içindeki harbleriyle mes’ul olmadığını ve
niyeti ve matlubu fazl-ı İlahî olduğunu haber veriyor.
ALTINCISI:ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ fıkrası, iki cihet
ile ihbar-ı gaybîdir.
Birincisi:
Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gibi ümmi bir zâta nisbeten gayb
hükmünde olan Tevrat’taki evsaf-ı Sahabeyi haber veriyor. Evet Tevrat’ta
-Ondokuzuncu Mektub’da beyan edildiği gibi- âhirzamanda gelecek Peygamber’in
Sahabeleri hakkında Tevrat’ta bu fıkra var: “Kudsîlerin bayrakları
beraberlerindedir.” Yani Onun Sahabeleri ehl-i taat ve ibadet ve ehl-i salahat
ve velayettirler ki, o vasıfları “kudsîler” yani “mukaddes” tabiriyle ifade
etmiştir. Tevrat’ın pek çok ayrı ayrı lisanlara tercüme edilmesi vasıtasıyla o
kadar tahrifat olduğu halde, şu Sure-i Feth’in مَثَلُهُمْ
فِى التَّوْرَيةِ hükmünü müteaddid âyâtıyla tasdik ediyor.
İkinci cihet
ihbar-ı gaybî şudur ki:مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ
fıkrasıyla ihbar ediyor ki: “Sahabeler ve Tâbiînler, ibadette öyle bir dereceye
gelecekler ki, ruhlarındaki nuraniyet, yüzlerinde parlayacak ve cebhelerinde
kesret-i sücuddan hasıl olan bir hâtem-i velayet nev’inde alınlarında sikkeler
görünecek.” Evet istikbal bunu vuzuh ile ve kat’iyyet ile ve parlak bir surette
isbat etmiştir. Evet o kadar acib fitneler ve dağdağa-i siyaset içinde, gece ve
gündüzde Zeynelâbidîn gibi bin rek’at namaz kılan ve Taus-u Yemenî gibi, kırk
sene yatsı abdestiyle sabah namazını eda eden çok mühim pek çok zâtlar, مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرَيةِ sırrını
göstermişlerdir.
vasıtasıyla mühim kusurlar
olacak. Çünki mağfiret, kusurun vukuuna delalet eder. Ve o zamanda Sahabeler
nazarında en mühim matlub ve en yüksek ihsan, “mağfiret” olacak ve en büyük
mükâfat ise; afv ile, mücazat etmemektir. مَغْفِرَةً
kelimesi, nasıl bu latif imayı gösteriyor. Öyle de Surenin başındaki لِيَغْفِرَلَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا
تَاَخَّرَ cümlesiyle münasebetdardır. Surenin başı, hakikî günahlardan
mağfiret değil; çünki ismet var, günah yok. Belki makam-ı nübüvvete lâyık bir
mana ile Peygamber’e müjde-i mağfiret ve âhirinde Sahabelere mağfiret ile müjde
etmekle, o îmaya bir letafet daha katar.
İşte âhir-i
Feth’in mezkûr üç âyeti, on vücuh-u i’cazından yalnız ihbar-ı gaybî vechinin
çok vücuhundan yalnız yedi vechini bahsettik. Cüz’-i ihtiyarî ve kadere dair
Yirmialtıncı Söz’ün âhirinde, şu âhirki âyetin hurufatının vaziyetindeki mühim
bir lem’a-i i’caza işaret edilmiştir. Bu âhirki âyet, cümleleriyle Sahabeye
baktığı gibi, kayıdlarıyla dahi yine Sahabenin ahvaline bakıyor. Ve elfazıyla,
Sahabenin evsafını ifade ettikleri gibi, hurufatıyla ve o âyetteki hurufatın
tekerrür-ü adediyle yine Ashab-ı Bedir, Uhud, Huneyn, Suffe, Rıdvan gibi
tabakat-ı meşhure-i Sahabede bulunan zâtlara işaret ettikleri gibi, ilm-i
cifrin bir nev’i ve bir anahtarı olan tevafuk cihetiyle ve ebced hesabıyla daha
çok esrarı ifade ediyor.
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Lem’alar ( 28 – 33)
D-2.
Sair Suhuf-u Semaviye ve Kütüb-ü Mukaddesedeki İhbarlara Misaller.
D-2.1.
Birinci Hüccet: Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm Kur’anın lisanıyla onlara der ki: “Kitablarınızda, benim
tasdikim ve evsafım vardır. Benim beyan ettiğim şeylerde, kitablarınız beni
tasdik ediyor.” قُلْ فَاْتُوا بِالتَّوْرَيةِ
فَاتْلُوهَا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ ٭ قُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَاءَنَا
وَاَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ
نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَةَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ gibi âyetlerle,
onlara meydan okuyor. “Tevratınızı getiriniz, okuyunuz ve geliniz; biz çoluk ve
çocuğumuzu alıp Cenab-ı Hakk’ın dergâhına el açıp, yalancılar aleyhinde lanetle
dua edeceğiz!” diye mütemadiyen onların başına vurduğu halde, hiç Yahudi bir âlim
veya Nasrani bir kıssîs, onun bir yanlışını gösteremedi. Eğer gösterseydi, pek
çok kesrette bulunan ve pek çok inadlı ve hasedli olan kâfirler ve münafık
Yahudiler ve bütün âlem-i küfür, her tarafta ilân edeceklerdi. Hem demiş: “Ya
yanlışımı bulunuz veyahut sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim!” Halbuki
bunlar, harbi ve perişaniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek yanlışını
bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı, onlar kurtulurlardı. İkinci Hüccet: Tevrat,
İncil ve Zebur’un ibareleri; Kur’an gibi i’cazları olmadığından, hem
mütemadiyen tercüme tercüme üstüne olduğundan, pek çok yabanî kelimeler
içlerine karıştı. Hem müfessirlerin sözleri ve yanlış tevilleri, onların
âyetleriyle iltibas edildi; hem bazı nâdanların ve bazı ehl-i garazın tahrifatı
da ilâve edildi. Şu surette o kitablarda tahrifat, tağyirat çoğaldı. Hattâ Şeyh
Rahmetullah-i Hindî (allâme-i meşhur) kütüb-ü sâbıkanın binler yerde
tahrifatını, keşişlerine ve Yahudi ve Nasara ulemasına isbat ederek, iskât
etmiş. İşte bu kadar tahrifatla beraber, şu zamanda dahi meşhur Hüseyin-i Cisrî
(Rahmetullahi Aleyh) o kitablardan yüz ondört delil nübüvvet-i Ahmediyeye dair
çıkarmıştır. “Risale-i Hamîdiye”de yazmış. O risaleyi de, Manastırlı Merhum
İsmail Hakkı tercüme etmiş. Kim arzu ederse, ona müracaat eder, görür.
Hem pek çok Yahudi
uleması ve Nasara uleması, ikrar ve itiraf etmişler ki: “Kitablarımızda
Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın evsafı yazılıdır.” Evet gayr-ı
müslim olarak başta meşhur Rum Meliklerinden Hirakl itiraf etmiş, demiş ki: “Evet
İsa Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan haber veriyor.”
Hem Rum Meliki
Mukavkis namında Mısır hâkimi ve ulema-i Yehud’un en meşhurlarından İbn-i
Suriya ve İbn-i Ahtab ve onun kardeşi Kâ’b Bin Esed ve Zübeyr Bin Bâtıya gibi
meşhur ulema ve reisler, gayr-ı müslim kaldıkları halde ikrar etmişler ki:
“Evet kitablarımızda onun evsafı vardır, ondan bahsediyorlar.”
Hem Yehud’un
meşhur ulemasından ve Nasara’nın meşhur kıssîslerinden, kütüb-ü sâbıkada
evsaf-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) gördükten sonra inadı terkedip imana gelenler,
evsafını Tevrat ve İncil’de göstermişler ve sair Yahudi ve Nasrani ulemasını onunla
ilzam etmişler. Ezcümle, meşhur Abdullah İbn-i Selâm ve Vehb İbn-i Münebbih ve
Ebî Yâsir ve Şâmul (ki bu zât, Melik-i Yemen Tübba’ zamanında idi. Tübba’ nasıl
gıyaben ve bi’setten evvel iman getirmiş, Şâmul de öyle.) ve
Mektubat ( 163 – 164 )
D-2.2.
Üçüncü
Hüccet: İşte bir nümune olarak Tevrat, İncil, Zebur’un Peygamberimiz
Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait âyetlerinin birkaç nümunesini göstereceğiz:
Birincisi:
Zebur’da şöyle bir âyet var: اَللّٰهُمَّ ابْعَثْ
لَنَا مُقِيمَ السُّنَّةِ بَعْدَ الْفَتْرَةِ “Mukîm-üs Sünne” ise,
ism-i Ahmedîdir.
İncil’in
âyeti:قَالَ الْمَسِيحُ اِنِّى ذَاهِبٌ اِلَى اَبِى
وَ اَبِيكُمْ لِيَبْعَثَ لَكُمُ الْفَارَقْلِيطَا Yani: “Ben gidiyorum,
tâ size Faraklit gelsin!” Yani, Ahmed gelsin.
İncil’in
ikinci bir âyeti:اِنِّى اَطْلُبُ مِنْ رَبِّى
فَارَقْلِيطًا يَكُونُ مَعَكُمْ اِلَى اْلاَبَدِ Yani: “Ben Rabbimden;
hakkı bâtıldan farkeden bir peygamberi istiyorum ki, ebede kadar beraberinizde
bulunsun.” Faraklit, اَلْفَارِقُ بَيْنَ الْحَقِّ وَ
الْبَاطِلِ manasında Peygamber’in o kitablarda ismidir.
Tevrat’ın
âyeti:
اِنَّ اللّهَ قَالَ ِلاِبْرَاهِيمَ اِنَّ هَاجَرَ تَلِدُ وَيَكُونُ مِنْ
وَلَدِهَا مَنْ يَدُهُ فَوْقَ الْجَمِيعِ وَيَدُ الْجَمِيعِ مَبْسُوطَةٌ اِلَيْهِ
بِالْخُشُوعِ
Yani: “Hazret-i İsmail’in
vâlidesi olan Hacer, evlâd sahibesi olacak ve onun evlâdından öyle birisi
çıkacak ki, o veledin eli, umumun fevkinde olacak ve umumun eli huşu’ ve
itaatle ona açılacak.”
Tevrat’ın
ikinci bir âyeti:
وَقَالَ يَا مُوسَى اِنِّى مُقِيمٌ لَهُمْ نَبِيًّا مِنْ بَنِى اِخْوَتِهِمْ
مِثْلَكَ وَاُجْرِى قَوْلِى فِى فَمِهِ وَالرَّجُلُ الَّذِى لاَيَقْبَلُ قَوْلَ
النَّبِىِّ الَّذِى يَتَكَلَّمُ بِاِسْمِى فَاَنَا اَنْتَقِمُ مِنْهُ
Yani: “Benî İsrail’in
kardeşleri olan Benî İsmail’den senin gibi birini göndereceğim. Ben sözümü onun
ağzına koyacağım, benim vahyimle konuşacak. Onu kabul etmeyene azab vereceğim.”
Tevrat’ın
üçüncü bir âyeti:
قَالَ مُوسَى رَبِّ اِنِّى اَجِدُ فِى التَّوْرَيةِ اُمَّةً هُمْ خَيْرُ
اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ يَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ
الْمُنْكَرِ وَيُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ فَاجْعَلْهُمْ اُمَّتِى قَالَ تِلْكَ اُمَّةُ
مُحَمَّدٍ
İhtar:
Muhammed ismi, o kitablarda “Müşeffah” ve “El-Münhamenna” ve “Hımyata” gibi
Süryanî isimler suretinde, “Muhammed” manasındaki İbranî isimleriyle gelmiş.
Yoksa sarih Muhammed ismi az vardı. Sarih miktarını dahi, hasûd Yahudiler tahrif
etmişler.
Mektubat ( 166 )
D-2.3.
İncil’de, İsa’dan
sonra gelen ve İncil’in birkaç âyetinde “Âlem Reisi” ünvanıyla müjde verdiği
Nebinin tarifine dair: مَعَهُ قَضِيبٌ مِنْ حَدِيدٍ
يُقَاتِلُ بِهِ وَاُمَّتُهُ كَذلِكَ İşte şu âyet gösteriyor ki: “Sahib-üs seyf
ve cihada memur bir peygamber gelecektir.” Kadîb-i Hadîd, kılınç demektir. Hem
ümmeti de onun gibi sahib-üs seyf, yani cihada memur olacağını, Sure-i Feth’in
âhirinde وَ مَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ كَزَرْعٍ
اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ
الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ âyeti, İncil’in şu
âyeti gibi, başka âyetlerine işaret edip, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm
sahib-üs seyf ve cihada memur olduğunu İncil ile beraber ilân ediyor.
Tevrat’ın Beşinci
Kitabının Otuzüçüncü Babında şu âyet var: “Hak Teâlâ, Tur-i Sina’dan ikbal edip
bize Sâîr’den tulû’ etti ve Fâran Dağlarında zahir oldu.”
İşte şu âyet nasılki “Tur-i
Sina’da ikbal-i Hak” fıkrasıyla nübüvvet-i Museviyeyi ve Şam Dağları’ndan
ibaret olan “Sâîr’den tulû-u Hak” fıkrasıyla, nübüvvet-i İseviyeyi ihbar eder.
Öyle de bil’ittifak Hicaz Dağları’ndan ibaret olan Fâran Dağları’ndan zuhur-u
Hak fıkrasıyla, bizzarure risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) haber veriyor. Hem
Sure-i Feth’in âhirinde ذلِكَ مَثَلُهُمْ فِى
التَّوْرَيةِ hükmünü tasdikan, Tevrat’ta Fâran Dağları’ndan zuhur eden
peygamberin sahabeleri hakkında şu âyet var: “Kudsîlerin bayrakları
beraberindedir ve onun sağındadır.” “Kudsîler” namıyla tavsif eder. Yani: “Onun
sahabeleri kudsî, sâlih evliyalardır.”
Eş’iya
Peygamber’in kitabında, Kırkikinci Babında şu âyet vardır: “Hak Sübhanehu âhir
zamanda, kendinin ıstıfagerde ve bergüzidesi kulunu ba’s edecek ve ona Ruh-ul
Emîn Hazret-i Cibril’i yollayıp, din-i İlahîsini ona talim ettirecek. Ve o dahi,
Ruh-ül Emîn’in talimi vechile nâsa talim eyliyecek ve beyn-en nâs hak ile
hükmedecektir. O bir nurdur, halkı zulümattan çıkaracaktır. Rabbin bana kabl-el
vuku’ bildirdiği şeyi, ben de size bildiriyorum.”
İşte şu âyet gayet
sarih bir surette, Âhirzaman Peygamberi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın
evsafını beyan ediyor.
Mişail namıyla
müsemma Mihail Peygamber’in kitabının Dördüncü Babında şu âyet var:
“Âhirzamanda bir ümmet-i merhume kaim olup, orada Hakk’a ibadet etmek üzere,
mübarek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp,
Rabb-ı Vâhid’e ibadet ederler. Ona şirk etmezler.”
Mektubat ( 167 – 168 )
D-3.
Hadislerdeki Gaybi İhbarlara Dair Misaller.
D-3.1.
DÖRDÜNCÜ NÜKTELİ İŞARET:Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm’ın, Allâm-ül Guyub’un talimiyle haber verdiği umûr-u gaybiye, hadd ü
hesaba gelmez. İ’caz-ı Kur’ana dair olan Yirmibeşinci Söz’de enva’ına işaret ve
bir derece izah ve isbat ettiğimizden, geçmiş zamana dair ve enbiya-yı sâbıkaya
dair ve hakaik-i İlahiyeye ve hakaik-i kevniyeye ve hakaik-i uhreviyeye dair
ihbarat-ı gaybiyelerini Yirmibeşinci Söz’e havale edip, şimdilik
bahsetmeyeceğiz. Yalnız, kendinden sonra Sahabe ve Âl-i Beyt’in başına gelen ve
ümmetin ileride mazhar olacağı hâdisata dair pek çok ihbarat-ı sadıka-i
gaybiyesi kısmından cüz’î birkaç misaline işaret edeceğiz. Ve şu hakikat
tamamıyla anlaşılmak için, altı esas mukaddime olarak beyan edeceğiz:
Birinci
Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın çendan her hali ve her tavrı,
sıdkına ve nübüvvetine şahid olabilir; fakat her hali, her tavrı hârikulâde
olmak lâzım değildir. Çünki Cenab-ı Hak onu beşer suretinde göndermiş, tâ insanın
ahval-i içtimaiyelerinde ve dünyevî, uhrevî saadetlerini kazandıracak a’mal ve
harekâtlarında rehber olsun ve imam olsun ve herbiri birer mu’cizat-ı kudret-i
İlahiye olan âdiyat içindeki hârikulâde olan san’at-ı Rabbaniyeyi ve tasarruf-u
kudret-i İlahiyeyi göstersin. Eğer ef’alinde beşeriyetten çıkıp hârikulâde
olsaydı, bizzât imam olamazdı; ef’aliyle, ahvaliyle, etvarıyla ders veremezdi.
Fakat yalnız nübüvvetini muannidlere karşı isbat etmek için hârikulâde işlere
mazhar olur ve indelhace arasıra mu’cizatı gösterirdi. Fakat sırr-ı teklif olan
imtihan ve tecrübe muktezasıyla, elbette
bedahet derecesinde ve ister
istemez tasdike mecbur kalacak derecede mu’cize olmazdı. Çünki sırr-ı imtihan
ve hikmet-i teklif iktiza eder ki, akla kapı açılsın ve aklın ihtiyarı elinden
alınmasın. Eğer gayet bedihî bir surette olsa, o vakit aklın ihtiyarı kalmaz.
Ebu Cehil de, Ebu Bekir gibi tasdik eder. İmtihan ve teklifin faidesi kalmaz.
Kömür ile elmas bir seviyede kalırdı.
Cây-ı hayrettir
ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübalağasız binler vecihte binler
çeşit insan, herbiri birtek mu’cizesiyle veya bir delil-i nübüvvet ile veya bir
kelâmı ile veya yüzünü görmesiyle ve hâkeza birer alâmetiyle iman getirdikleri
halde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik mütefekkirleri imana
getiren bütün o binler delail-i nübüvveti, nakl-i sahih ile ve âsâr-ı kat’iyye
ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfi gelmiyor gibi, dalalete
sapıyorlar.
İkinci Esas:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hem beşerdir, beşeriyet itibariyle beşer
gibi muamele eder; hem Resuldür, risalet itibariyle Cenab-ı Hakk’ın
tercümanıdır, elçisidir. Risaleti, vahye istinad eder. Vahiy iki kısımdır:
Biri:
“Vahy-i sarihî”dir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir
tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur. Kur’an ve bazı ehadîs-i kudsiye
gibi…
İkinci
Kısım: “Vahy-i zımnî”dir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad
eder; fakat tafsilâtı ve tasviratı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a
aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvirde, Zât-ı Ahmediye
Aleyhissalâtü Vesselâm bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder
veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. Ve kendi içtihadıyla yaptığı tafsilât ve
tasviratı, ya vazife-i risalet noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyan eder
veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında
beyan eder.
İşte her hadîste
bütün tafsilâtına, vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan
efkâr ve muamelâtında, risaletin ulvî âsârı aranılmaz. Madem bazı hâdiseler
mücmel olarak mutlak bir surette ona vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve
tearüf-ü umumî cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihata ve müşkilâta
bazan tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünki bazı hakikatlar
var ki, temsil ile fehme takrib edilir. Nasılki bir vakit huzur-u Nebevîde
derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: “Şu gürültü, yetmiş senedir
yuvarlanıp, şimdi Cehennem’in dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür.” Bir saat
sonra cevab geldi ki: “Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık ölüp, Cehennem’e
gitti.” Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın belig bir temsil ile beyan
ettiği hâdisenin tevilini gösterdi.
Mektubat ( 93 – 94 )
D-3.2.
BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Umûr-u
gaybiyeye dair hadîslerin birkaç misalini zikrederiz:
Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl-i sahih ile ve mütevatir bir derecede bize vâsıl
olmuş ki; minber üstünde, cemaat-ı Sahabe içinde ferman etmiş ki: اِبْنِى حَسَنٌ هذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهِ بَيْنَ
فِئَتَيْنِ عَظِيمَتَيْنِ
İşte kırk sene
sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan
Radıyallahü Anh, Hazret-i Muaviye (R.A.) ile musalaha edip, cedd-i emcedinin
mu’cize-i gaybiyesini tasdik etmiştir.
İkincisi:
Nakl-i sahih ile Hazret-i Ali’ye demiş: سَتُقَاتِلُ
النَّاكِثِينَ وَالْقَاسِطِينَ وَالْمَارِقِينَ
Hem Vak’a-i Cemel,
hem Vak’a-i Sıffîn, hem Vak’a-i Havariç hâdiselerini haber vermiş.
Hem Hazret-i Ali
(R.A.) Hazret-i Zübeyr ile seviştiği bir zaman dedi: “Bu sana karşı muharebe
edecek, fakat haksızdır.”
Hem Ezvac-ı
Tahiratına demiş: “İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve
etrafında çoklar katledilecek.” وَتَنْبَحُ عَلَيْهَا
كِلاَبُ الْحَوْئَبِ
İşte şu sahih,
kat’î hadîsler; otuz sene sonra Hazret-i Ali’nin Hazret-i Âişe ve Zübeyr ve
Talha’ya karşı Vak’a-i Cemel’de.. ve Muaviye’ye karşı Sıffîn’de.. ve Havaric’e
karşı Harevra’da ve Nehrüvan’da muharebesi, o ihbar-ı gaybiyenin bir tasdik-i
fiilîsidir.
Hem Hazret-i
Ali’ye: “Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı” ihbar
etmiş. Hazret-i Ali o adamı tanırmış; o da Abdurrahman İbn-i Mülcem-ül
Haricî’dir.
Mektubat ( 98 – 99 )
D-3.3.
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmın, umûr-u gaybiyeden haber verdiği gibi doğru vukua gelen işler
binlerdir, pek çoktur. Biz yalnız cüz’î birkaç misaline işaret edeceğiz:
İşte başta Buharî
ve Müslim, sıhhatle meşhur Kütüb-ü Sitte-i Hadîsiye sahibleri, beyan edeceğimiz
haberlerin çoğunda müttefik ve o haberlerin çoğu manen mütevatir ve bir kısmı
dahi, ehl-i tahkik onların sıhhatine ittifak etmesiyle, mütevatir gibi kat’î
denilebilir.
İşte -nakl-i
sahih-i kat’î ile- ashabına haber vermiş ki: “Siz umum düşmanlarınıza galebe
edeceksiniz; hem Feth-i Mekke, hem Feth-i Hayber, hem Feth-i Şam, hem Feth-i
Irak, hem Feth-i İran, hem Feth-i Beyt-ül Makdis’e muvaffak olacaksınız. Hem o
zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini
beyninizde taksim edeceksiniz!..” Haber vermiş, hem “Tahminim böyle veya
zannederim” dememiş. Belki görür gibi kat’î ihbar etmiş, haber verdiği gibi
çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş. Sahabeleri az,
Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.
Hem -nakl-i
sahih-i kat’î ile- çok defa ferman etmiş: عَلَيْكُمْ
بِسِيرَةِ الَّذَيْنِ مِنْ بَعْدِى اَبِى بَكْرٍ وَ عُمَرَ deyip, Ebu Bekir ve
Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir
surette ve rıza-i İlahî ve marzî-i Nebevî dairesinde hareket edecekler. Hem Ebu
Bekir az kalacak, Ömer çok kalacak ve pek çok fütuhat yapacak.
Mektubat ( 101 – 102 )
D-3.4.
Hem ferman etmiş ki: زُوِيَتْ لِىَ اْلاَرْضُ فَاُرِيتُ مَشَارِقَهَا
وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّتِى مَا زُوِىَ لِى مِنْهَا
deyip: “Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiç bir ümmet, o
kadar mülk zabtetmemiş.” Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i
sahih-i kat’î ile- Gazâ-i Bedir’den evvel ferman etmiş:
هذَا مَصْرَعُ اَبِى جَهْلٍ، هذَا مَصْرَعُ عُتْبَةَ، هذَا مَصْرَعُ
اُمَيَّةَ، هذَا مَصْرَعُ فُلاَنٍ وَ فُلاَنٍ deyip, müşrik Kureyş reislerinin herbiri nerede katledileceğini
göstermiş ve demiş: “Ben kendi elimle Übeyy İbn-i Halef’i öldüreceğim.” Haber
verdiği gibi çıkmış.
Hem -nakl-i
sahih-i kat’î ile- bir ay uzak mesafede Şam etrafında, Mûte nam mevkideki
gazve-i meşhurede muharebe eden sahabelerini görür gibi ferman etmiş:
اَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا اِبْنُ رَوَاحَةَ
فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا جَعْفَرُ فَاُصِيبَ، ثُمَّ اَخَذَهَا سَيْفٌ مِنْ
سُيُوفِ اللّٰهِ
deyip, birer birer hâdisatı
ashabına haber vermiş. İki-üç hafta sonra Ya’lâ İbn-i Münebbih meydan-ı harbden
geldi; daha söylemeden Muhbir-i Sadık (A.S.M.) harbin tafsilâtını beyan etti.
Ya’lâ kasem etti: “Dediğin gibi aynen öyle oldu.”
Hem -nakl-i
sahih-i kat’î ile- ferman etmiş:
اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلاَثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا
وَاِنَّ هذَا اْلاَمْرَ بَدَاَ نُبُوَّةً وَرَحْمَةً
ثُمَّ يَكُونُ رَحْمَةً وَخِلاَفَةً ثُمَّ يَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا ثُمَّ
يَكُونُ عُتُوًّا وَ جَبَرُوتًا
deyip, Hazret-i Hasan’ın altı
ay hilafetiyle; Cihar-ı Yâr-ı Güzin’in (Hulefa-yı Raşidîn’in) zaman-ı
hilafetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan
ceberut ve fesad-ı ümmet olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Mektubat ( 102 – 103 )
D-3.5.
ALTINCI NÜKTELİ İŞARET: -Nakl-i
sahih-i kat’î ile- Hazret-i Fatıma’ya (R.A.) ferman etmiş ki: اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْتِى لُحُوقًا بِى deyip, “Âl-i
Beytimden herkesten evvel vefat edip, bana iltihak edeceksin.” diye söylemiş.
Altı ay sonra, haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş.
Hem Eba Zer’e
ferman etmiş: سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتَعِيشُ وَحْدَكَ
وَتَمُوتُ وَحْدَكَ deyip, Medine’den nefyedilip, yalnız hayat
geçirip, yalnız bir sahrada vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra
haber verdiği gibi çıkmış.
Hem Enes İbn-i
Mâlik’in halası olan Ümm-ü Haram’ın hanesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip
ferman etmiş: رَاَيْتُ اُمَّتِى يَغْزُونَ فِى
الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى اْلاَسِرَّةِ Ümm-ü Haram niyaz
etmiş: “Dua ediniz, ben de onlarla beraber olayım.” Ferman etmiş: “Beraber
olacaksın.” Kırk sene sonra, zevci olan Ubade İbn-i Sâmit refakatıyla Kıbrıs’ın
fethine gitmiş; Kıbrıs’ta vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği
gibi aynen zuhur etmiş.
Hem -nakl-i
sahih-i kat’î ile- ferman etmiş ki: يَخْرُجُ مِنْ
ثَقِيفَ كَذَّابٌ وَ مُبِيرٌ yani: “Sakif Kabilesinden biri dava-yı
nübüvvet edecek; ve biri, hunhar zalim zuhur edecek.” deyip, nübüvvet dava eden
meşhur Muhtar’ı ve yüzbin adam öldüren Haccac-ı Zalim’i haber vermiş.
Hem -nakl-i
sahih-i kat’î ile- سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ
فَنِعْمَ اْلاَمِيرُ اَمِيرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا
deyip, İstanbul’un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultan Mehmed
Fatih’in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi
zuhur etmiş.
Hem -nakl-i
sahih-i kat’î ile- ferman etmiş ki: اِنَّ الدِّينَ
لَوْ كَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَا لَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَاءِ فَارِسَ
deyip, başta
Ebu Hanife olarak İran’ın
emsalsiz bir surette yetiştirdiği ulema ve evliyaya işaret ediyor, haber
veriyor.
Hem ferman etmiş
ki: عَالِمُ قُرَيْشٍ يَمْلَءُ طِبَاقَ اْلاَرْضِ
عِلْمًا deyip, İmam-ı Şafiî’ye işaret edip haber veriyor.
Hem -nakl-i
sahih-i kat’î ile- ferman etmiş ki:
سَتَفْتَرِقُ اُمَّتِى ثَلاَثًا وَسَبْعِينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ
مِنْهَا. قِيلَ مَنْهُمْ؟ قَالَ مَا اَنَا عَلَيْهِ وَ اَصْحَابِى
deyip, ümmeti yetmişüç fırkaya
inkısam edeceğini ve içinde fırka-i naciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemaat
olduğunu haber veriyor.
Mektubat ( 105-106 )
D-3.6.
…
Daha bunlar gibi pek çok sahih
ihbarat-ı gaybiye vuku bulmuş. Meşhur Kütüb-ü Sitte-i Sahiha-i Hadîsiyede
zikredilmiştir ve senedleriyle beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen
vakıatın ekseri, tevatür-ü manevî hükmünde kat’îdir, yakînîdirler. Başta Buharî
ve Müslim ki, Kur’andan sonra en sahih kitab olduklarını, ehl-i tahkik kabul
etmiş. Ve sair Sahih-i Tirmizî, Nesaî ve Ebu Davud ve Müsned-i Hâkim ve
Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel ve Delail-i Beyhakî gibi kitablarda an’anesiyle
beyan edilmiştir.
Şimdi ey mülhid-i
bîhuş! “Muhammed-i Arabî (A.S.M.) akıllı bir adam idi” deyip geçme. Çünki şu
umûr-u gaybiyeye dair ihbarat-ı sadıka-i Ahmediye (A.S.M.) iki şıktan hâlî
değil; ya diyeceksin ki: O Zât-ı Kudsî’de öyle keskin bir nazar ve geniş bir
deha var ki, mazi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi
ve şark ve garbı temaşa eder bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları
keşfeder bir dehası vardır. Bu hal ise, beşerde olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı Âlem
tarafından verilmiş bir hârika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir
mu’cize-i a’zamdır. Veyahut inanacaksın ki: O Zât-ı Mübarek, öyle bir Zât’ın
memuru ve şakirdidir ki, herşey onun nazarında ve tasarrufundadır ve bütün
enva’-ı kâinat ve bütün zamanlar, onun taht-ı emrindedir. Defter-i Kebirinde
herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek
Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, öyle
ders verir…
Mektubat ( 110 – 111 )
D-3.7.
Hem -nakl-i sahih ile- “Beyt-ül
Makdis’in fethinde büyük bir taun çıkacak.” ferman etmişti. Hazret-i Ömer
zamanında Beyt-ül Makdis fetholundu. Ve öyle bir taun çıktı ki, üç günde yetmiş
bin vefiyat oldu.
Hem -nakl-i sahih
ile- o zamanda vücudu olmayan Basra ve Bağdad’ın vücuda geleceklerini ve
Bağdad’a dünya hazinelerinin gireceğini ve Türkler ve Bahr-i Hazar etrafındaki
milletler ile Arablar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete
girecek, Arablara Arablar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki:
يُوشِكُ اَنْ يَكْثُرَ فِيكُمُ الْعَجَمُ يَاْكُلُونَ فَيْئَكُمْ
وَيَضْرِبُونَ رِقَابَكُمْ
Mektubat ( 111 )
D-3.8.
İşte bütün
bahsettiğimiz umûr-u gaybiye, on kısım enva’-ı mu’cizatından birtek nevidir. O
nev’in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi bu kısımla beraber i’caz-ı
Kur’ana dair Yirmibeşinci Söz’de, gayet geniş ihbar-ı gayb nev’inin dört nev’ini
icmalen beyan etmişiz. İşte buradaki nev’i ile beraber, Kur’anın lisanıyla
gaybdan haber verilen o dört büyük nev’i beraber düşün. Gör ki: Ne kadar kat’î,
şübhesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir bürhan-ı risalettir ki; bütün bütün kalbi,
aklı bozulmayan elbette iman edecek ki: Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm,
Hâlık-ı Küll-i Şey ve Allâm-ül Guyub olan bir Zât-ı Zülcelal’in resulüdür ve
ondan haber alıyor.
Mektubat ( 112 )
D-4.
Evliyanın Gaybi İhbarlarına Misaller.
D-4.1.
İmâm-ı Rabbanî’nin İhbarı
Sonra, o seyyah-ı âlem
asırlarda gezerken, müceddid-i elf-i sâni, İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî’nin
medresesine rast geldi, girdi; Onu dinledi. O İmam, ders verirken diyordu:
“Bütün
tarîkatların en mühim neticesi, hakaik-i imaniyenin inkişafıdır.” ve “Birtek
mes’ele-i imaniyenin vuzuh ile inkişafı, bin keramata ve ezvaka müreccahtır.”
Hem diyordu: “Eski zamanda, büyük zâtlar demişler ki: “Mütekellimînden ve ilm-i
Kelâm ulemasından birisi gelecek, bütün hakaik-i imaniye ve İslâmiyeyi delail-i
akliye ile kemal-i vuzuh ile isbat edecek.” Ben istiyorum ki, ben o olsam,
belki o adamım diye, iman ve tevhid bütün kemalât-ı insaniyenin esası, mayesi,
nuru, hayatı olduğunu ve تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ
عِبَادَةِ سَنَةٍ düsturu, tefekkürat-ı imaniyeye ait bulunması ve Nakşî
tarîkatında hafî zikrin ehemmiyeti ise, bu çok kıymetdar tefekkürün bir nevi
olmasıdır.” diye talim ederdi.
{(Haşiye): Zaman isbat etti ki:
O adam, adam değil, Risale-i Nur’dur. Belki ehl-i keşif, Risale-i Nur’u
ehemmiyetsiz olan tercümanı ve naşiri suretinde -keşiflerinde- müşahede
etmişler; “bir adam” demişler.}
Şualar ( 166 )
D-4.2.
Gavs-ı Geylâni’nin İhbarları
Âlem-i İslâm için
en dehşetli asır altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve onüçüncü asrın âhiri ve
ondördüncü asır ile harb-i umumî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle
bu cümle makam-ı ebcediyle altıncı asra ve evvelki cümle gibi اَلْعَزِيزِ الْحَمِيدِ kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz
ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.
Hem sâbık
âyetlerde ise, Resail-in Nur’un ikinci ismine tevafukla işaret eden umum o
âyetler, dehşetli asır olan Hülâgu ve Cengiz asrına dahi îma ederler. Hattâ o
âyetlerin hem o asra, hem bu asra îmaları içindir ki, Hazret-i Ali (R.A.) Ercuze’sinde
ve Gavs-ı A’zam (R.A.) Kasidesinde Resail-in Nur’a kerametkârane işaret
ettikleri vakit hem o asra, hem şu asra bakıp hiddetle işaret etmişler.
Şualar ( 721 )
D-4.3.
Beşkazalızade Osman-ı Hâlidi Hz.’nin Verdiği Haber.
Risale-i Nur’un beş talebesinin
bir fıkrasıdır
Isparta’nın saf
menabi-i ilmiyesinden bir zât ki, Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşiye rüesasından ve
binikiyüz doksaniki (1292) veya bin ikiyüz doksanüç (1293) arasında dâr-ı
bekaya teşrif buyuran Beşkazalızade Osman-ı Hâlidî Hazretleri, meslek-i ilmiye
ve ameliyesiyle alâkadarane keşfiyat ve hâdisatını bir hüccet-i katıa gibi
vârislerine vasiyet ve mahz-ı tebşiratlarını şöylece tevarüs eylemiştir. Hattâ
Üstad-ı muhteremimizin tevellüdüne tam isabetli olarak tarih-i mezkûrda “İmanı
kurtaran bir müceddid çıkacak, o da bu sene tevellüd etmiş” demiş. Bundan başka
dört evlâdından birisinin o zât ile müşerref ve mülâki olacağını ilâve
etmiştir. Bu beyanat-ı hakikiye şöylece cereyan etmiştir:
Bin üçyüz
yirmiyedi (1327) rumi senesi Atabey’de sünnet ve hıfz cem’iyetlerinden birinde
müşarün’ileyh Osman-ı Hâlidî Hazretlerinin evlâdlarından sonuncusu Ahmed Efendi
merhumdan, “Müceddid, müceddid diyorsunuz, nerede ve kimdir?” İrad olunan suale
cevaben: “Evet, şimdi mevcuddur ve hem otuz beş yaşlarındadır.” demiştir.
Sâniyen:
Isparta’nın Yenice Mahallesinden ve kardeşlerimizden Nuri tarafından merhum
mumaileyh Ahmed Efendi’den “Pederiniz, benim evlâdımdan birisi o müceddidle
mükâleme ve musafahada olacaktır demiş, nasıldır?” diye sorulmuş. Cevaben Ahmed
Efendi merhumun “Evet doğrudur, ben onunla görüştüm” cevabında bulunması, işbu
keşfiyat ve beyanata medar olmuştur. Müşarün’ileyh Osman-ı Hâlidî Hazretlerinin
müstesna tesbihat ve tahmidatının biri وَ اَنْ لَيْسَ
لِْلاِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعىَ âyet-i kerimesinin fazl-u tevfikine
sığınarak Isparta’nın cenubunda, dağda Sidre nam mevkide erbaîn eyyam-ı
mübarekesini tes’id ve hasr-ı tesbihata niyetle kırk günlük iaşeye tahsis
ettiği ki, herbir gün için elli dirhem mikdarında bir bezdirme ekmeğinden kırk
tane olan bir tahsisatı bir-iki günde yer ve kırk günde daha yemek yemeden o
mevki-i mahsusada imrar-ı evkat ve tesbihatta bulunurlar. İkmalinde, geri
avdetlerinde mübarek dudakları birbirine yapışır, bıçakla tekrar açarlar. Biraz
ileride şu asr-ı hazırın uğradığı ve uğrayacağı kaviyen me’mul ve melhuz olan
sefahet ve atalete rağmen düstur-u şüyuhatını tahdid ve ancak anasır-ı mecruha
cerrahını unutmayıp ve ihmal dahi etmeyerek şehadet-i kat’iyyesini gösterip
sahife-i hayatını bin ikiyüz doksanikide (1292) imzalamıştır.
Van’da tesisine
başlanan Medrese-i Zehra’nın te’hiri, “Doktor hastaya elzemdir” fehvasıyla,
ondokuz bin altun tahsisat ve arkasında Sultan Reşad, daha beride ikiyüz
meb’ustan yüzaltmış küsurun inzimam-ı re’yi yüzelli bin banknot kabul ettikleri
halde, maddeten mevki-i fiile îsal edilememiş. Herhalde Hakîm-i Mutlak, Kadîr-i
Mutlak, daha ahsen suretini dilemiş ki; o Sultan-ı Ezelî’nin lütfuyla,
maddiyata minnet etmeden, -Hâzâ min fazlı rabbî, Elhamdülillah- Isparta’da
Risale-i Nur’un te’lifine menba’ olması ve manevî Medreset-üz Zehra hükmüne
geçmesi, pâyansız kusurlarımızın belki de setrine inşâallah vesile olmasını
Cenab-ı Erhamürrâhimîn’den dileyerek, işbu destgâh-ı manevîyi tahkîmen Osman-ı
Hâlidî’nin kıymetdar ve manidar, sadık ve meşhur ihbaratının hedef ve masruf-u
lehi günden daha aşikâr bir halde zuhur etmiştir.
Şu mütevali
vekayi-i müsbete biz âciz hizmetçilere vazife-i aslîmizde ayrıca nazar-ı
dikkati celbettiğine muttali olduktan sonra, bin hamd ü sena ile huzur-u
Üstad’a birer birer vücud-u manevîmizle arz-ı endam eder ve mübarek ellerini
öperiz. Aynı gayeye yardıma koşan ve aynı destgâhın alâkadarları olan Küçük
Hüsrev ve Feyzi, Nazif, Emin, Tahsin, Tevfik, Hilmi gibi kardeşlerimize
arzederiz.
Risale-i Nur Şakirdlerinden
Hasan, Osman, Tahirî, Abdullah, Hulusi-i Sâni Sabri
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 47,48
)
D-4.4.
Evliyadan Topal Şükrü Hz.nin Verdiği Haber
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Nur’un fevkalâde has şakirdleri, Sikke-i Gaybiye müştemilâtıyla,
o evliya-yı meşhureden, kırk günde bir defa ekmek yeyip kırk gün yemeyen
Osman-ı Hâlidî’nin sarih ihbarı ve evlâdlarına vasiyeti ile ve Isparta’nın
meşhur ehl-i kalb âlimlerinden Topal Şükrü’nün zahir haber vermesiyle çok
ehemmiyetli bir hakikatı dava edip, fakat iki iltibas içinde bu bîçare,
ehemmiyetsiz kardeşleri Said’e bin derece ziyade hisse vermişler. On seneden
beri kanaatlarını ta’dile çalıştığım halde, o bahadır kardeşler kanaatlarında
ileri gidiyorlar. Evet onlar, Onsekizinci Mektub’daki iki ehl-i kalb çobanın
macerası gibi, hak bir hakikatı görmüşler, fakat tabire muhtaçtır. O hakikat da
şudur:
Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimmi ve en
büyüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahkikîyi neşr ve ehl-i imanı dalaletten
kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitamamiha Risale-i Nur’da
görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-ı A’zam ve Osman-ı Hâlidî gibi zâtlar, bu nokta
içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinde keşfen
görmüşler gibi işaret etmişler. Bazan da o şahs-ı manevîyi bir hâdimine vermişler,
o hâdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikattan anlaşılıyor ki; sonra gelecek o
mübarek zât, Risale-i Nur’u bir proğramı olarak neşr ve tatbik edecek. O zâtın
ikinci vazifesi, Şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife, maddî
kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde; bu
ikinci vazife, gayet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzım ki, o ikinci
vazife tatbik edilebilsin. O zâtın üçüncü vazifesi; Hilafet-i İslâmiyeyi
İttihad-ı İslâma bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip din-i İslâma
hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar
fedakârlarla tatbik edilebilir. Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece
daha ziyade kıymetdardır; fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok
geniş bir dairede ve şaşaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında
daha ehemmiyetli görünüyorlar. İşte o has Nurcular ve bir kısmı evliya olan o
kardeşlerimizin tabire ve tevile muhtaç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyayı
ve ehl-i siyaseti telaşa verir ve vermiş.. hücumlarına vesile olur. Çünki,
birinci vazifenin hakikatını ve kıymetini göremiyorlar, öteki cihetlere
hamlederler.
Kardeşlerimin ikinci iltibası: Fâni ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bazı
cihetlerle birinci vazifede pişdarlık eden Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsini
temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas da Risale-i
Nur’un hakikî ihlasına ve hiçbir şeye, hattâ manevî ve uhrevî makamata dahi
âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de evhama
düşürüp Risale-i Nur’un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı manevî zamanı
olduğu için, böyle büyük ve bâki hakikatlar, fâni ve âciz ve sukut edebilir
şahsiyetlere bina edilmez!
Elhasıl: O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazifesi birden hatıra
geliyor, yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan Nur’daki ihlas zedelenir.
Avam-ı mü’minîn nazarında hakikatların kuvveti bir derece noksanlaşır,
yakîniyet-i bürhaniye dahi kazaya-yı makbuledeki zann-ı galibe inkılab eder.
Daha muannid dalalete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i
imanda görünmemeye başlar. Ehl-i siyaset evhama ve bir kısım hocalar itiraza
başlar. Onun için, Nurlara o ismi vermek münasib görülmüyor. Belki müceddiddir,
onun pişdarıdır, denilebilir.
Umum kardeşlerimize binler selâm.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz Said Nursî
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 9 – 10
)
D-5.
Cifri Hesaplar İle Verilmiş Haberlere Misaller.
D-5.1.Kur’an’dan Cifir İlmi İle
Verilen Haberlere Dair Misaller
– Sure-i Felak’ın
Ahirzaman Hadiselerine Dair İhbarları
Hâtime
[Gayet ehemmiyetli bir nükte-i
i’caziyeye dair, birden ihtiyarsız, mağribden sonra kalbe ihtar edilen ve
sure-i قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ
ın zahir bir mu’cize-i gaybiyesini gösteren uzun bir hakikata kısa bir
işarettir.]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ
اِذَا وَقَبَ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ
اِذَا حَسَدَ
İşte yalnız
mana-yı işarî cihetinde bu sure-i azîme-i hârika: “Kâinatta adem âlemleri
hesabına çalışan şerirlerden ve insî ve cinnî şeytanlardan kendinizi muhafaza
ediniz.” Peygamberimize ve ümmetine emrederek, her asra baktığı gibi mana-yı işarîsiyle
bu acib asrımıza daha ziyade, belki zahir bir tarzda bakar; Kur’an’ın
hizmetkârlarını istiazeye davet eder. Bu mu’cize-i gaybiye, beş işaretle kısaca
beyan edilecek. Şöyle ki:
Bu surenin herbir
âyetinin manaları çoktur. Yalnız mana-yı işarî ile beş cümlesinde dört defa
“şerr” kelimesini tekrar etmek ve kuvvetli münasebet-i maneviye ile beraber
dört tarzda bu asrın emsalsiz dört dehşetli ve fırtınalı maddî ve manevî
şerlerine ve inkılablarına ve mübarezelerine aynı tarihiyle parmak basmak ve
manen “Bunlardan çekininiz” emretmek, elbette Kur’an’ın i’cazına yakışır bir
irşad-ı gaybîdir.
Meselâ: Başta قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ cümlesi, bin üçyüz
elliiki veya dört (1352-1354) tarihine hesab-ı ebcedî ve cifrîyle tevafuk edip
nev’-i beşerde en geniş hırs ve hasedle ve birinci harbin sebebiyle vukua
gelmeye hazırlanan ikinci harb-i umumîye işaret eder. Ve ümmet-i Muhammediyeye
(A.S.M.) manen der: “Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize iltica ediniz.” Ve bir
mana-yı remziyle, Kur’an’ın hizmetkârlarından olan Risale-i Nur şakirdlerine
hususî bir iltifat ile onların Eskişehir hapsinden, dehşetli bir şerden aynı
tarihiyle kurtulmalarına ve haklarındaki imha plânının akîm bırakılmasına
remzen haber verir; manen “İstiaze ediniz” emreder gibi bir remz verir.
Hem meselâمِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ cümlesi -şedde
sayılmaz- bin üçyüz altmış bir (1361) ederek bu emsalsiz harbin merhametsiz ve
zalimane tahribatına rumi ve hicri tarihiyle parmak bastığı gibi; aynı zamanda
bütün kuvvetleriyle Kur’anın hizmetine çalışan Nur şakirdlerinin geniş bir imha
plânından ve elîm ve dehşetli bir beladan ve Denizli hapsinden kurtulmalarına
tevafukla, bir mana-yı remzî ile onlara da bakar. “Halk’ın şerrinden kendinizi
koruyunuz” gizli bir îma ile der.
Hem meselâ:اَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ cümlesi -şeddeler
sayılmaz- bin üçyüz yirmisekiz (1328); eğer şeddedeki (lâm) sayılsa, bin üçyüz
ellisekiz (1358) adediyle bu umumî harbleri yapan ecnebi gaddarların, hırs ve
hased ile bizdeki Hürriyet İnkılabı’nın Kur’an lehindeki neticelerini bozmak fikri
ile tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan Harbleri ve Birinci Harb-i
Umumî’nin patlamasıyla maddî ve manevî şerlerini, siyasî diplomatların radyo
diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı
beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik
medeniyet terakkiyatını vahşiyane mahveden şerlerin vücuda gelmeye
hazırlanmaları tarihine tevafuk ederek, اَلنَّفَّاثَاتِ
فِى الْعُقَدِ in tam manasına tetabuk eder.
Hem meselâ:وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ cümlesi -şedde ve
tenvin sayılmaz- yine bin üçyüz kırkyedi (1347) edip, aynı tarihte, ecnebi
muahedelerin icbarıyla bu vatanda ehemmiyetli sarsıntılar ve felsefenin
tahakkümüyle bu dindar millette ehemmiyetli tahavvüller vücuda gelmesine ve
aynı tarihte, devletlerde ikinci harb-i umumîyi ihzar eden dehşetli hasedler ve
rekabetlerin çarpışmaları tarihine bu mana-yı işarî ile tam tamına tevafuku ve
manen tetabuku, elbette bu kudsî surenin bir lem’a-i i’caz-ı gaybîsidir.
Bir İhtar:
Herbir âyetin müteaddid manaları vardır. Hem herbir mana küllîdir. Her asırda
efradı bulunur. Bahsimizde bu asrımıza bakan yalnız mana-yı işarî tabakasıdır.
Hem o küllî manada, asrımız bir ferddir. Fakat hususiyet kesbetmiş ki, ona
tarihiyle bakar. Ben dört senedir, bu harbin ne safahatını ve ne de
neticelerini ve ne de sulh olmuş olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, bu
kudsî surenin daha ne kadar bu asra ve bu harbe işareti var diye daha onun
kapısını çalmadım. Yoksa bu hazinede daha çok esrar var olduğu; Risale-i Nur’un
eczalarında, hususan Rumuzat-ı Semaniye Risalelerinde beyan ve isbat
edildiğinden onlara havale edip kısa kesiyorum.
Hatıra
gelebilen bir sualin cevabıdır:
Bu lem’a-i i’caziyede, baştaki مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ da hem مِنْ hem شَرِّ
kelimeleri hesaba girmesi ve âhirde وَمِنْ شَرِّ
حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ yalnız شَرِّ
kelimesi girmesi, وَمِنْ girmemesi ve وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ
ikisi de hesab edilmemesi gayet ince ve latif bir münasebete îma ve remz
içindir. Çünki, halklarda şerden başka hayırlar da var. Hem bütün şer herkese
gelmez. Buna remzen, bazıyeti ifade eden مِنْ
ve شَرِّ girmişler. Hâsid hased ettiği zaman bütün
şerdir, bazıyete lüzum yoktur. Ve اَلنَّفَّاثَاتِ فِى
الْعُقَدِ remziyle, kendi menfaatleri için küre-i arza ateş atan
üfleyicilerin ve sihirbaz o diplomatların tahribata ait bütün işleri ayn-ı
şerdir diye, daha شَرِّ kelimesine lüzum
kalmadı. Bu Sureye Ait Bir Nükte-i İ’caziyenin Haşiyesidir:
Nasıl bu sure, beş
cümlesinden dört cümlesi ile bu asrımızın dört büyük şerli inkılablarına ve
fırtınalarına mana-yı işarî ile bakar; aynen öyle de, dört defa tekraren مِنْ شَرِّ -şedde sayılmaz- kelimesiyle âlem-i
İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgu fitnesinin ve Abbasi Devleti’nin
inkıraz zamanının asrına, dört defa mana-yı işarî ile ve makam-ı cifrî ile
bakar ve parmak basar. Evet -şeddesiz- شَرِّ
beşyüz (500) eder; مِنْ doksan (90)dır.
İstikbale bakan çok âyetler, hem bu asrımıza hem o asırlara işaret etmeleri
cihetinde, istikbalden haber veren İmam-ı Ali (R.A.) ve Gavs-ı A’zam (K.S.)
dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler. غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ kelimeleri bu zamana
değil, belki غَاسِقٍ binyüz altmışbir
(1161) ve اِذَا وَقَبَ sekizyüzon (810)
ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî manevî şerlere işaret eder. Eğer beraber
olsa, Miladi bin dokuzyüz yetmişbir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden
haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette
tokatları dehşetli olacak.
Şualar ( 266 – 269 )
D-5.2.İmam-ı Alinin (R.A)
Ercuzesinden Risale-i Nur’a İşaretler ile ihbarlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İmam-ı Ali
Radıyallahü Anh “Celcelutiye”sinde pek kuvvetli ve sarahata yakın bir tarzda
Risale-i Nur’dan ve ehemmiyetli risalelerinden aynı numara ile haber verdiğini,
Yirmisekizinci Lem’a ile Sekizinci Şua tam isbat etmişler. Ve İmam-ı Ali Radıyallahü
Anh, Risale-i Nur’un en son risalesini Celcelutiye’de وَ
اسْمُ عَصَا مُوسَى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ fıkrasıyla haber
veriyor. Biz bir-iki sene evvel Âyet-ül Kübra’yı en son zannetmiştik. Halbuki
şimdi altmışdörtte (Miladî 1948) te’lifçe Risale-i Nur’un tamam olması ve bu
cümle-i Aleviyenin mealini, yani karanlığı dağıtacak, asâ-yı Musa (A.S.) gibi
ışık verecek, sihirleri ibtal edecek bir risaleden haber vermesi; ve bu
mecmuanın “Meyve” kısmı bir müdafaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli,
zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi; “Hüccetler” kısmı da, Nurlara karşı cephe
alan felsefe karanlıklarını izale edip Ankara ehl-i vukufunu teslime ve takdire
mecbur etmesi ve istikbaldeki zulmetleri izale edeceğine çok emareler bulunması
ve Asâ-yı Musa (A.S.) bir taşta oniki çeşme akıtmasına ve onbir mu’cizeye medar
olmasına mukabil ve müşabih bu son mecmua dahi, “Meyve” onbir mes’ele-i
nuraniyesi ve “Hüccetullah-il Baliğa” kısmı onbir hüccet-i katıası bulunması
cihetinde bize kanaat verdi ki: İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, o fıkra ile
doğrudan doğruya bu Asâ-yı Musa ismindeki mecmuaya bakar ve ondan tahsinkârane
haber veriyor.
Said Nursî
Asa-yı Musa ( 7 )
D-5.3.
Gavs-ı Geylâni (K.S) Kasidesinden Risalei-i Nur’a ve Ahirzamana Cifr ile
İşaretli ihbarlar
Gavs, meşhur
kasidesinde -sarahat derecesinde- bizlerden, yani hizb-ül Kur’an’dan haber
verdiği gibi, daha birkaç yerde yine işarî bir tarzda haber veriyor. Ezcümle, o
kasidenin arkasında “Mecmuat-ül Ahzab”ın 563’üncü sahifesinde, yine o malûm
müridinden bahsediyor ve beytinde diyor ki:
فَمُرِيدِى اِذَا دَعَانِى بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ فِى بَحْرِ
طَامِى اَغِثْهُ
“Garbda beni
çağırdığı vakit, onun imdadına yetişeceğim.” Evet doğrudur. Arabî tarih ile bin
üçyüz otuzdokuzda (1339) müdhiş bir buhran-ı ruhî ve dehşetli bir heyecan-ı
kalbî ve dağdağalı bir teşevvüş-ü fikrî geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir
surette Hazret-i Gavs’tan istimdad eyledim. Bir-iki yerde bahsettiğim gibi,
Fütuh-ul Gayb kitabı ile ve dua ve himmetiyle imdadıma yetişti ve o buhranı
geçirdim. İşte o müridi ise, bîçare Said-ül Kürdî olduğunu meşhur kasidesinde
kat’î gösterdiği gibi, bu kasidede de فَمُرِيدِى
den murad odur. Çünki دَعَانِى بِغَرْبٍ
ebced hesabıyla bin üçyüz otuzdokuz (1339) eder. O zaman memleketime nisbeten
garb sayılan İstanbul’da idim. دَعَانِى بِغَرْبٍ
makam-ı ebcedîsi zaman-ı istimdadıma tevafuk ediyor. Hesabda اِذَا lafzı dâhil olmaz. Çünki اِذَا
zamanı gösteriyor, دَعَانِى بِغَرْبٍ
cümlesi o mübhem zamanı tayin ediyor.
Hem ezcümle,
“Mecmuat-ül Ahzab”ın ikinci cildinin 379’uncu sahifesinde Hazret-i Gavs’ın
“Vird-ül İşâ” namındaki münacatında şu fıkra var:
فَالْوَاصِلُ
{(Haşiye): فَالْوَاصِلُ kelimesi müteaddî olmak cihetiyle,
Sözleriyle selâmete îsal edici demektir.}
اِلَى سَاحِلِ السَّلاَمَةِ هُوَ السَّعِيدُ الْمُقَرَّبُ وَ
ذُو الْهَلاَكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ
{(Haşiye-1): اَلْمُقَرَّبُ müşedded râ bir sayılsa, Üstadımızın
lakabı olan “En-Nursî” kelimesinin aynıdır. Yalnız atf için “vav” var. Tam
tevafukla, mukarrebden murad Nurslu olduğunu gösteriyor. اَلْمُقَرَّبُ de şeddeli râ iki sayılsa “Bediüzzaman
Nursî” ya-i muhaffefle aynıdır. Yalnız iki fark var. İki hemze-i vasl sayılsa,
tam tamına tevafukla اَلْمُقَرَّبُ
doğrudan doğruya ona işaret ediyor. Şamlı Tevfik, Süleyman, Ali}
İşte Gavs’ın şu
fıkrası, فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌ
âyetinin bir nevi tefsiridir. Şu küllî âyetin bir kısım efradını, altıncı asır
ve ondördüncü asırda âyetin külliyetinde dâhil bir kısım efrad-ı mahsusayı irae
ettiğine müteaddid emareler var. Âyetin külliyetinde {(Haşiye): Âyetin
külliyetinde saadet noktasında mazhariyetine mâsadak olmak için milyarlar
dereceden yalnız bir derece murad olduğumuzu anlasak, ebede kadar şükretsek o
nimetlerin hakkını eda edemeyiz. Hazret-i Gavs’ın işaretinden anlaşılıyor ki, o
muhit âyetin denizinden bir katre kadar hissemiz var. اَلْحَمْدُ
لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى tevafuk sırrıyla فَمِنْهُمْ
شَقِىٌّ kelimesinde bu zamanın en büyük şakîlerinden üçüne cifirce
tevafuk etmesi, o küllî âyette bunlar dahi kasden murad olduklarına emaredir,
belki işarettir. İşte Hazret-i Gavs bu âyetteki bu emareden, bu zamana bakmış.
Mezkûr fıkrasını küllî âyete bir nevi hususî tefsir yaparak, kasidesinde
kerametkârane bahsettiği fitne-i âhirzaman içindeki şakirdlerini görüp, o
zamanın şakîlerinin şerrinden muhafaza edildiği ve burada münacatında dahi o
kasidenin mealine bakıyor.
Şu fıkra-i
Gavsiyede bir îma var. Buradaki “Said” lafzında, meşhur kasidesindeki تَعِيشُ سَعِيدًا kelimesine hafî bir işaret olduğu gibi; ذُو الْهَلاَكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ
fıkrasıyla kendisinden sonra vuku’bulan ve ulûm-u İslâmiyeyi mahvetmek
niyetiyle kütübhaneleri Dicle ve Fırat nehrine atan Hülâgu felâketini haber
vermekle beraber; Hülâgu gibi ulûm-u İslâmiyeye perde çeken şakîleri dahi,
mezkûr âyete istinaden haber veriyor.
Evet فَالْوَاصِلُ اِلَى سَاحِلِ السَّلاَمَةِ fıkrasıyla Hizb-ül
Kur’ana işaret ettiği gibi, ذُو الْهَلاَكِ هُوَ
الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ fıkrasıyla ulûm-u
İslâmiyeyi imha niyetiyle Hülâgu ve vüzerası gibi davranan bazı malûm
insanların isimleri ilm-i cifirce dahi mezkûr âyetin işaretine istinaden tam
tevafuk ediyor, gösteriyor.
Malûmdur ki
tevafuk, ilm-i cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevafuk
ise, delalet denilmez; fakat hafî bir îma olur. Eğer iki cihet ile aynı
mes’eleye tevafuk gelse,
îmadan remiz derecesine çıkar.
Eğer iki-üç cihetle aynı mes’eleye gelse işaret olur. Eğer maânî-i elfaz,
işarat-ı harfiyeye münasib gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvali o
manaya mutabık ve muvafık olsa, o işaret o vakit delalet derecesine çıkar. Eğer
altı-yedi vecihle tevafukla beraber, mana-yı kelimat işaret-i harfiyeye muvafık
gelse ve mukteza-yı hale de mutabık olsa, o delalet o vakit sarahat derecesine
çıkar. İşte bu düstura binaen, Şeyh-i Geylanî o meşhur kasidesinde sarahat
derecesinde Hizb-ül Kur’andan bahsettiği gibi, وِرْدُ
الْعِشَاءِ münacatında dahi mezkûr âyete istinaden Hizb-ül Kur’anın bir
hâdimini tasrihen ve arkadaşlarını da işaret derecesinde haber veriyor.
Gavs-ı A’zam’ın
istikbalden haber verdiği nev’inden, meşhur Şeyhülislâm Ahmed-i Camî dahi
İmam-ı Rabbanî (R.A.) olan Ahmed-i Farukî’den haber verdiği gibi, Celaleddin-i
Rumî Nakşibendîlerden haber vermiş. Daha bu nevi’den çok evliyalar, vakıa
mutabık haber vermişler. Fakat onların bir kısmı sarahata yakın haber
vermişler, diğer bir kısmı haberleri çendan bir derece mübhem, mutlaktır; fakat
bahsettikleri zâtlar makam sahibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve
taayyünleri cihetiyle o mübhem ihbar-ı gaybîyi bil’istihkak kendilerine
almışlar. Meselâ: Ahmed-i Camî (K.S.) demiş ki: “Her dörtyüz sene başında mühim
bir Ahmed gelir. Bin tarihi başındaki Ahmed en mühimmidir.” Yani o elfin
müceddididir. İşte böyle mutlak bir surette söylediği halde, İmam-ı Rabbanî’nin
(K.S.) büyüklüğü ve teşahhusu, o haber-i gaybîyi kat’iyyen kendine almış.
Hazret-i Mevlâna Celaleddin-i Rumî de (K.S.) Nakşibendî’den mübhem bir surette
bahsetmiş; fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları, o haberi
de bil’istihkak kendilerine almışlar.
İşte bu
kerametkârane ihbar-ı gaybî nev’inden Gavs-ı A’zam (K.S.) dahi, Hizb-ül
Kur’andan -işarî bir surette- haber verdiği gibi; Hizb-ül Kur’anın bir hâdimi
olan bu bîçare Said’i (R.A.) iki yerde sarahaten haber veriyor. Mübhem ve
mutlak bırakmadığının sırrı budur ki: Bu bîçare Said, makam sahibi olmamış iken
ve büyük değil iken ve mutlak tabiri teşhis edecek bir teşahhus yokken, lütf-u
İlahî ile büyük bir makamın hizmetinde bulunmasıdır. Âdeta bir nefer iken,
müşiriyet makamı hizmetinde bulunmasıdır. İşte küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği
içindir ki, Hazret-i Gavs öteki evliyaya muhalif olarak yalnız işaretle
kalmayıp -sarahat derecesinde- parmağını onun başına basıyor.
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 158 –
159 – 160-161 )
D-6.
Risale-i Nurdan Gaybi ihbarlara dair misaller.
D-6.1. Tarihçeyi Hayattaki iki
kutublu ihbarat
Hattâ bu zamanlarda Mısır
Câmi-ül Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahit Efendi İstanbul’a bir
seyahat için geldiğinde; Kürdistan’ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek
İstanbul’da bulunan Bedîüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul uleması,
Şeyh Bahit’ten bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahit de bu
teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya
Câmiinden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telakki eden Şeyh Bahit
Efendi, yanında ulema hazır bulunduğu halde Bedîüzzaman’a hitaben:
مَا تَقُولُ فِى حَقِّ اْلاَوْرُوبَائِيَّةِ وَ الْعُثْمَانِيَّةِ
Yani: “Avrupa ve
Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?” der.
Şeyh Bahit
Efendi’nin bu sualden maksadı; Bedîüzzaman’ın şekk olmayan bir bahr-i umman
gibi ilmini ve ateşpare-i zekâsını tecrübe etmek değil, belki zaman-ı istikbale
ait şiddet-i ihatasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı
Bedîüzzaman’ın verdiği cevab şu oldu:
اِنَّ اْلاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِاْلاِسْلاَمِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا وَ
اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِاْلاَوْرُوبَائِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا
Yani “Avrupa, bir
İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak. Osmanlılar da Avrupa
ile hâmiledir, o da onu doğuracak.”
Bu cevaba karşı
Şeyh Bahit Hazretleri:
-Bu gençle
münazara edilmez, ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beligane bir
tarzda ifade etmek, ancak Bedîüzzaman’a hastır {(1): Nitekim Bediüzzaman’ın
dediği gibi; ihbaratın iki kutbu da tahakkuk etmiş, bir iki sene sonra Meşrutiyet
devrinde şeair-i İslâmiyeye muhalif çok âdât-ı ecnebiyeyi ahzetmek ve gittikçe
Türkiye’de yerleştirmek; ve şimdi Avrupa’da Kur’ana ve İslâmiyete karşı
gösterilen hüsn-ü alâka ve bilhâssa bahtiyar Alman milletinde fevc fevc
İslâmiyeti kabul etmek gibi hâdiseler, o ihbarı tamamıyla tasdik etmişlerdir. }
demiştir.
Tarihçe-i Hayat ( 53 – 54 )
D-6.2. Münazarattaki Müjdeli
Haberler.
S- Neden dinsiz zannettiğimiz
bazılarından bize zarar gelsin?
C- Hayal perdesi üstünde size
bir timsal manzarasını göstererek mazarratını anlatacağım:
İşte şu sahrada
gayet muhteşem bir bostan içinde bir kasr var. Kasrın bir köşesinde sizin
Beytüşşebab Kaplıcası gibi bir kaplıca olduğunu tahayyül ediniz. Siz dışarıda
bürudetin tazyikiyle, kar’ın tokadıyla, rüzgârın sillesiyle ihtiyaren veya
ızdıraren saray içine girmeğe mecbursunuz. Lâkin kapıda bir-iki kör ve havuz
içinde bazı çıplak adamları görmüş veya işitmişsiniz. Bundan tevehhüm
ediyorsunuz ki; o saray, körhane veya çıplakhanedir. Siz girdiğinizde, onlar
gibi olmak için taat libasını çıkarıyorsunuz ve onların avretini görmemek için,
akide denilen hakikat gözünü kapatıyorsunuz. Halbuki onlar muhteşem odalarda
gözleri açık ve avretleri mestur olarak mütefekkirane meşveret ve bazı
köşelerdeki kör ve çıplakların setr ve tedavisine hizmet ediyorlar. İşte sen,
şu suret-i vahşiyane ve eblehanede avretin açık, gözün kapalı olarak içlerine
girsen; acaba bundan daha büyük maskaralık ve zarar olabilir mi? Hakikaten
bence, bir müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri İslâmiyet’ten
tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdanı hiç bir vakit İslâmiyet’ten vazgeçemez.
En ebleh, en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinadımız olan İslâmiyet’e bütün
mevcudiyetiyle tarafdardır; lasiyyema siyasetten haberdar olanlar…
Hem zaman-ı
saadetten şimdiye kadar hiç bir tarih bize bildirmiyor ki; bir müslüman
muhakeme-i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet’e tercih etmiş olsun ve delil
ile başka bir dine dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mes’ele.. taklid
ise, ehemmiyetsizdir. Halbuki edyan-ı saire müntesibleri mutlaka fevc fevc,
muhakeme-i akliye ile ve bürhan-ı kat’î ile daire-i İslâmiyet’e dâhil olmuşlar
ve olmaktadırlar. Eğer biz, doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu ve
istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dâhil olacaklardır.
Hem de tarih bize
bildiriyor ki: Ehl-i İslâm’ın temeddünü, hakikat-ı İslâmiyete ittiba’ları
nisbetindedir. Başkaların temeddünü ise, dinleriyle makûsen mütenasibdir. Hem
de hakikat bize bildiriyor ki: Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lasiyyema
uyanmış, insaniyeti tanımış, müstakbele ve ebede namzed olmuş adam dinsiz
yaşayamaz. Zira uyanmış bir beşer, kâinatın tehacümüne karşı istinad edecek ve
gayr-ı mahdud âmâline neşv ü nema verecek ve istimdadgâhı olacak noktayı -yani
din-i hak olan dane-i hakikatı- elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki; herkeste
din-i hakkı bulmak için bir meyl-i taharri uyanmıştır. Demek istikbalde nev’-i
beşerin din-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına beraat-ül istihlal vardır.
Ey insafsızlar!
Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyalandıracak bir istidadda
olan hakikat-ı İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve mutaassıb bir
kısım hocalara tahsis edip, İslâmiyet’in yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz.
Hem de, umum kemalâtı câmi’, bütün nev’-i beşerin hissiyat-ı âliyesini
besleyecek mevaddı muhit olan o kasr-ı nuranî-yi İslâmiyeti, ne cür’etle matem
tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukaraya ve bedevilere ve mürteci’lere
has olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet herkes âyinesinin müşahedatına
tâbi’dir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz size öyle göstermiştir.
S- İfrat ediyorsun, hayali
hakikat gösteriyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır,
gittikçe daha fenalaşacak. {*: Muhtemeldir ki, burada büyük bir veli; Eski
Said’in Risale-i Nur’un dar dairesini gayet geniş ve siyasî bir daire olarak
bir hiss-i kabl-el vuku’la kırk sene evvel hissederek, bu risaledeki çok
cevabları o histen neş’et ettiğinden, o veli yalnız bu noktada itiraz etmiş.}
C- Neden dünya
herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedenni dünyası olsun?…
Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki
insanlarla konuşacağım:
Ey üçyüz seneden
sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitane Nur’un sözünü dinleyen ve
bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler,
Osman’lar, Tahir’ler, Yusuf’lar, Ahmed’ler vesaireler!.. Sizlere hitab
ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve böyle demek sizlere
borç olsun. Şu muasırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi
derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile
konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir
baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.
Biz hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt’asına geçmek
için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç
tanesini medresemin {*: Medreset-üz Zehra’nın Van’daki nümunesi olan ve vefat
eden Horhor Medresesi’nin mezar taşı hükmünde bulunan Van Kal’ası demektir.}
mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı
olan kal’anın başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız.
Mezarımızdan هَنِيئًا لَكُمْ sadâsını
işiteceksiniz.
{1: Gitme! Seni çağırır.}
وَلَوْ مِنَ الشَّاهِدِ عَلَى طَيْفِ الضَّيْفِ
Şu zamanın
memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratları
kendileri gibi hakikatsız ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar şu kitabın
{*: İstikbalde te’lif edilecek Risale-i Nur Külliyatını hiss-i kabl-el vuku’
ile haber veriyor.} hakaikını hayal tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki;
şu kitabın mesaili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
Ey muhatablarım!
Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani onüçüncü asrın) minaresinin
başında durmuşum, sureten medenî ve dinde lâkayd ve fikren mazinin en derin
derelerinde olanları câmiye davet ediyorum.
İşte ey iki
hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik
bedbahtlar! Mesîl-i neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor,
çekiliniz; ta ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz
edecek olan nesl-i cedid gelsin!..
Münazarat ( 47 – 49 )
D-6.3. Muhakemattaki müjdeli
haberler
Dokuzuncu Mukaddeme
Ukûl-ü selime
yanında muhakkaktır ki: Hilkatte hayır asıl, şer ise tebaîdir. Hayır küllî, şer
cüz’îdir. Şöyle görünüyor ki: Âlemin herbir nev’ine dair bir fen teşekkül etmiş
ve etmektedir. Fen ise, kavaid-i külliyeden ibarettir. Külliyet-i kaide ise, o
nev’de olan hüsn-ü intizamına keşşaftır. Demek cemi’ fünun, hüsn-ü intizama
birer şahid-i sadıktır. Evet külliyet intizama delildir. Zira birşeyde intizam
olmazsa, hüküm külliyetiyle cereyan edemez. Çok istisnaâtıyla perişan oluyor.
Bu şahidleri tezkiye eden, nazar-ı hikmetle istikra-i tâmmdır. Fakat bazan
intizam görülmüyor. Çünki dairesi, ufk-u nazardan daha geniş, tamamen tasavvur
ve ihata olunmadığı için, nizamın tasvir-i bîmisali kendini gösteremiyor.
Binaenaleyh umum fünunun şehadetleriyle ve nazar-ı hikmetten neş’et eden
istikra-i tâmmın tasdikıyla sabittir ki: Hilkat-ı âlemde maksud-u bizzât ve
galib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayr ve hak ve kemaldir. Amma şer ve kubh ve
bâtıl ise; tebaiye ve mağlube ve mağmuredirler. Eğer çendan savlet etseler de
muvakkattır. Hem de sabittir ki: Ekrem-i halk benî-âdemdir. İstidadı ve san’atı
buna şahiddir. Hem de benî-âdemin en eşrefi, ehl-i hak ve hakikat olan doğru
Müslümanlardır. Hakaik-i İslâmiyet buna şehadet ettiği gibi istikbalin vukuatı
da tasdik edecektir. Hem de sabittir ki: Ekmel-i küll Muhammed’dir
(Aleyhissalâtü Vesselâm). Mu’cizatı ve ahlâk-ı kâmilesi şehadet ettiği gibi,
muhakkikîn-i nev’-i beşer de tasdik ederler. Hattâ a’dası da teslim ediyorlar
ve etmeye mecburdurlar.
Vakta ki bu böyle,
şu şöyle ve o öyledir. Acaba nev’-i beşer şekavetiyle o fünunların şehadetini
cerh ve istikra-i tâmmı nakz ve ibtal ve meşiet-i İlahiyesinin karşısında
temerrüd, taannüde muktedir olacak mıdır? Kellâ, muktedir olmaz ve olamaz. Âdil
ve Hakîm-i Mutlak’ın Rahman ve Rahîm ismine kasem ederim: Nev’-i beşer, şer ve
kubh ve bâtılı, zahmetsiz yani (biselâmet-il emr) ile hazmedemeyecektir. Hem de
hikmet-i İlahiye müsaade etmeyecektir.
Evet hukuk-u
umumiye-i kâinata cinayet eden afvolunmaz, râh-ı adem verilmez. Evet binler
sene şerrin galebesi yalnız bu dünyada en ekall bin sene mağlubiyet-i mutlaka
ile netice verecektir. Âlem-i uhrada hayır, şerri i’dam-ı ebedî ile mahkûm
edecektir. Yoksa âlemin muntazama ve mükemmele ve evamir-i İlahiyeye mutia olan
sair enva’ ve ecnas; bu perişan ve şekavetçi olan nev’-i beşeri kendileri
içinde kabul etmeyerek, hukuk-u vücuddan iskat ve zulmethane-i ademe nefy ve
vazife-i hilkatten tardetmek, iktiza ve arz-ı hal edeceklerdir. Bu ise bütün
istidadat-ı beşeriyeyi ve âlemde saltanat sürmek ve âhirette saadet-i ebediyeye
mazhar olmak için mücehhez edilen kabiliyatı ve müyulatı abes ve beyhude
olmaklığı istilzam eder. Abes ise istikra-i tâmma münakız olduğu gibi Sâni’-i
Hakîm’in hikmetine dahi muarız ve Nebiyy-i Sadık’ın hükmüne de muhaliftir. Evet
istikbal bu davaların bir kısmını tasfiye edecektir. Fakat tamam tasfiyesi ise
âhirette görülecektir. Şöyle: Eşhastan kat’-ı nazar, nev’î ve umumî hüsn ve hakkın
meydan-ı galebesi istikbaldir. Biz ölsek, milletimiz bâkidir. Kırk sene ile
razı değiliz. En ekall bin sene galebeyi isteriz. Lâkin hem şahsî, hem umumî,
hem cüz’î, hem küllî olan hüsn, hak ve hayır ve kemalin meydan-ı galebesi ve
mahkeme-i kübrası; ve beşeri, sair ihvanı olan kâinat-ı
muntazama gibi tanzim ve
istidadıyla mütenasib tecziye ve mükâfat veren, yalnız dâr-ı âhirettir. Zira
onda hak ve adalet-i mahza tecelli edecektir. Evet bu dar dünya, beşerin
cevherinde mündemiç olan istidadat-ı gayr-ı mahdude ve ebed için mahluk olan müyulat
ve arzularının sünbüllenmesine müsaid değildir. Beslemek ve terbiye için başka
âleme gönderilecektir. İnsanın cevheri büyüktür, mahiyeti âliyedir, cinayeti
dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir, sair kâinata benzemez; intizamsız olamaz.
Evet ebede namzed olan büyüktür; mühmel kalamaz, abes olamaz. Fena-i mutlak ile
mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi ağuş-u
nazendaranesini açıp bekliyorlar.
Muhakemat ( 40 – 42 )
D-6.4. Hutbeyi Şamiyedeki
müjdeli haberler.
D-6.4.1.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُوَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُبِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Aziz sıddık
kardeşlerim!
Kırk sene evvel
Şam’daki Câmi-i Emevî’de Şam ulemasının ısrarıyla içinde yüz ehl-i ilim bulunan
onbin adama yakın bir azîm cemaate verilen bu Arabî ders risalesindeki
hakikatları bir hiss-i kabl-el vuku’ ile Eski Said hissetmiş, kemal-i kat’iyyetle
müjdeler vermiş ve pek yakın bir zamanda o hakikatlar görünecek zannetmiş.
Halbuki iki harb-i umumî ve yirmibeş sene bir istibdad-ı mutlak, o hiss-i
kabl-el vukuun kırk elli sene te’hirine sebeb olmuş ve şimdi o zamandaki
verdiği haberlerin aynen tezahürleri âlem-i İslâmiyette başlamış. Demek bu pek
ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya
1327’ye bedel, 1371’de ve Câmi-i Emevî yerine âlem-i İslâm câmiinde üçyüz
yetmiş milyon bir cemaate hakikatlı ve taze bir ders-i içtimaî ve İslâmîdir,
diye tercümesini neşretmek zamanıdır tahmin ederim.
Said Nursî
Hutbe-i Şamiye ( 6 )
D-6.4.2.
Hem istikra-i tâmme ve
tecrübe-i umumî gösteriyor, netice veriyor ki:
Şer, kubh,
çirkinlik, bâtıl, fenalık hilkat-ı kâinatta cüz’îdir. Maksud değil, tebaîdir ve
dolayısıyladır. Yani meselâ çirkinlik, çirkinlik için kâinata girmemiş; belki
güzelliğin bir hakikatı çok hakikatlara inkılab etmek için çirkinlik bir
vâhid-i kıyasî olarak hilkata girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi beşerin hadsiz
terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar
gibi cüz’î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak
için kâinatta halkedilmiş.
İşte kâinatta
hakikî maksad ve netice-i hilkat istikra-i tâmme ile isbat ediyor ki; hayır ve
hüsün ve tekemmül esastır ve hakikî maksud onlardır. Elbette beşer bu kadar
zulmî küfriyatlarıyla zemin yüzünü mülevves ve perişan ettikleri halde, cezasını
görmeden ve kâinattaki maksud-u hakikîye mazhar olmadan, dünyayı bırakıp ademe
kaçamayacak. Belki Cehennem hapsine girecek.
Hem istikra-i
tâmme ile ve fenlerin tahkikatıyla sabit olmuş ki; mahlukat içinde en mükerrem,
en ehemmiyetli beşerdir. Çünki beşer, hilkat-ı kâinattaki zahirî esbab ve
neticelerinin mabeynindeki basamakları ve teselsül eden illetlerin ve sebeblerin
münasebetlerini aklıyla keşfedip san’at-ı İlahiyeyi ve muntazam hikmetli
icadat-ı Rabbaniyenin taklidini san’atçığıyla yapmak ve ef’al-i İlahiyeyi
anlamak için ve san’at-ı İlahiyeyi bilmek ve cüz’î ilmiyle ve san’atlarıyla
anlamak için bir mizan, bir mikyas, kendi cüz’î ihtiyarıyla işlediği
maddelerle, Hâlık-ı Zülcelal’in küllî, muhit ef’al ve sıfatlarını bilerek
kâinatın en eşref, en ekrem mahluku beşer olduğunu isbat ediyor.
Hem İslâmiyet’in
kâinata ve beşere ait hakikatlarının şehadetiyle mükerrem beşer içinde en eşref
ve en a’lâsı ehl-i hak ve hakikat olan ehl-i İslâmiyet; hem istikra-i tâmme
ile, tarihlerin şehadetiyle, en mükerrem beşer içindeki en müşerref olan ehl-i
hakkın içinde dahi bin mu’cizatı ve çok yüksek ahlâkının ve İslâmiyet ve Kur’an
hakikatlarının şehadetiyle en efdal, en yüksek olan Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm’dır.
Madem bu yarı
bürhanın üç hakikatı böyle haber veriyor. Acaba hiç mümkün müdür ki, nev’-i
beşer şekavetiyle bu kadar fenlerin şehadetini cerhedip, bu istikra-i tâmmeyi
kırıp, meşiet-i İlahiyeye ve kâinatı içine alan hikmet-i ezeliyeye karşı temerrüd
edip, şimdiye kadar ekseriyetle yaptığı gibi o zalimane vahşetinde ve
mütemerridane küfründe ve dehşetli tahribatında devam edebilsin? Ve İslâmiyet
aleyhinde bu hâlin devam etmesi hiç mümkün müdür?
Ben bütün
kuvvetimle, hadsiz lisanım olsa, o hadsiz lisanlarla kasem ederim ki, âlemi bu
nizam-ı ekmel ile, bu kâinatı zerreden seyyarata kadar, sinek kanadından
semavat kandillerine kadar nihayet bir hikmet-i intizam ile halkeden Hakîm-i Zülcelal’e
ve Sâni’-i Zülcemal’e o hadsiz lisanlarla kasem ediyoruz ki; beşer hiçbir
cihetle bütün enva’-ı kâinata muhalif olarak ve küçük kardeşleri olan sair
taifelere zıd olarak kâinattaki nizama, küllî şerleriyle muhalefet edip nev’-i
beşerde şerrin hayra galebesine binler senede sebeb olan o zakkumları yiyip
hazmetmesi mümkün değil…
Bunun imkânı ancak
ve ancak bu farz-ı muhal ile olabilir ki; beşer bu âleme emanet-i kübra
mertebesinde ve halife-i rûy-i zemin makamında sair enva’-ı kâinata büyük ve
mükerrem bir kardeş olduğu halde en edna, en berbad, en perişan, en muzır ve
ehemmiyetsiz, hırsızcasına ve dolayısıyla bu kâinat içine girmiş, karıştırmış.
Bu farz-ı muhal, hiçbir cihetle kabul olunamaz.
Bu hakikat için,
elbette bu yarım bürhanımız netice veriyor ki, âhirette Cennet ve Cehennem’in
zarurî vücudları gibi, hayır ve hak din istikbalde mutlak galebe edecektir. Tâ
ki, nev’-i beşerde dahi sair neviler gibi hayır ve fazilet galib-i mutlak
olacak. Tâ beşer de sair kâinattaki kardeşlerine müsavi olabilsin ve sırr-ı
hikmet-i ezeliye nev’-i beşerde dahi takarrur etti denilebilsin.
Hutbe-i Şamiye ( 39 – 42 )
D-6.4.3.
Ey bu Câmi-i Emevî’deki
kardeşlerim! Ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki dörtyüz
milyon ehl-i iman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur.
“Urvet-ül vüska” sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur.
Hutbe-i Şamiye ( 50 )
D-6.4.4.
İşte bu mezkûr
hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra seyyie, fenalık
işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukuklarına
tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misalleri görülecek.
Ey bu sözlerimi
dinleyen bu Câmi-i Emevî’deki kardeşler ve kırk-elli sene sonra Âlem-i İslâm
Câmiindeki ihvan-ı Müslimîn! “Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeğe
iktidarımız yok, onun için mazuruz.”
Hutbe-i Şamiye ( 55 )
D-6.4.5.
Ey bu câmi’deki kardeşlerim ve
kırk-elli sene sonraki Âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki ihvanlarım!
Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki
buraya çıktım, sizde olan hakkımızı dava ediyoruz. Yani Kürd gibi küçük taifelerin
menfaatı ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük ve muazzam
taife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve
füturunuz ile biz bîçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar
görüyoruz. Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan
Arablar! En evvel bu sözler ile sizinle konuşuyorum. Çünki bizim ve bütün İslâm
taifelerinin üstadlarımız ve imamlarımız ve İslâmiyet’in mücahidleri
sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk Milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler.
Onun için
tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve
ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra Arab taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i
Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeğe, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi
eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak
olmanızı rahmet-i İlahiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa,
inşâallah nesl-i âti görecek.
Hutbe-i Şamiye ( 56 – 57 )
D-6.5. Emirdağ Lahikasından
Müjdeli Haberler.
D-6.5.1.
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Nur’un ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şakirdi, çokların namına
benden sordu ki: Nur’un hâlis ve ehemmiyetli bir kısım şakirdleri, pek
musırrane olarak âhirzamanda gelen Âl-i Beyt’in büyük bir mürşidi seni
zannediyorlar ve o kadar çekindiğin halde onlar ısrar ediyorlar. Sen de bu
kadar musırrane onların fikirlerini kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette
onların elinde bir hakikat ve kat’î bir hüccet var ve sen de bir hikmet ve
hakikata binaen onlara muvafakat etmiyorsun. Bu ise bir tezaddır, herhalde
hallini istiyoruz.
Ben de bu zâtın temsil ettiği çok mesaillere cevaben derim ki: O has Nurcuların
ellerinde bir hakikat var. Fakat iki cihette bir tabir ve tevil lâzım:
Birincisi: Çok defa mektublarımda işaret ettiğim gibi, Mehdi-i Âl-i
Resul’ün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı manevîsinin üç vazifesi var.
Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri
onun cem’iyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz.
Ve onun üç büyük vazifesi olacak:
Birincisi: Fen ve felsefenin
tasallutuyla ve maddiyyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intişar etmesiyle,
her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı
kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem
herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden,
Hazret-i Mehdi’nin o vazifesini bizzât kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade
edemez. Çünki hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) cihetindeki saltanatı, onun ile
iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir
cihette görecek. O zât, o taifenin uzun tedkikatı ile yazdıkları eseri kendine
hazır bir proğram yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu
vazifenin istinad ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve
tesanüd sıfatlarına tam sahib olan bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar da az da
olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.
İkinci Vazifesi: Hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i
İslâmiyeyi ihya etmektir. Âlem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip
beşeriyeti maddî ve manevî tehlikelerden ve gazab-ı İlahîden kurtarmaktır. Bu
vazifenin, nokta-i istinadı ve hâdimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular
lâzımdır.
Üçüncü Vazifesi: İnkılabat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniyenin
zedelenmesiyle ve şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) kanunları bir derece ta’tile
uğramasıyla o zât, bütün ehl-i imanın manevî yardımlarıyla ve ittihad-ı İslâmın
muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhâssa Âl-i Beyt’in neslinden her
asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin
iltihaklarıyla o vazife-i uzmayı yapmağa çalışır.
Şimdi hakikat-ı hal böyle olduğu halde, en birinci vazifesi ve en yüksek
mesleği olan imanı kurtarmak ve imanı tahkikî bir surette umuma ders vermek,
hattâ avamın da imanını tahkikî yapmak vazifesi ise; manen ve hakikaten hidayet
edici, irşad edici manasının tam sarahatını ifade ettiği için, Nur şakirdleri
bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü
vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir diye, Risale-i Nur’un şahs-ı
manevîsini haklı olarak bir nevi Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı manevînin de
bir mümessili, Nur şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı manevîsi ve o
şahs-ı manevîde bir nevi mümessili olan bîçare tercümanını zannettiklerinden,
bazan o ismi ona da veriyorlar. Gerçi bu bir iltibas ve bir sehivdir, fakat
onlar onda mes’ul değiller. Çünki ziyade hüsn-ü zan, eskiden beri cereyan
ediyor ve itiraz edilmez. Ben de o kardeşlerimin pek ziyade hüsn-ü zanlarını
bir nevi dua ve bir temenni ve Nur talebelerinin kemal-i itikadlarının bir
tereşşuhu gördüğümden onlara çok ilişmezdim. Hattâ eski evliyanın bir kısmı,
keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur’u aynı o âhirzamanın hidayet edicisi
olduğu diye keşifleri, bu tahkikat ile tevili anlaşılır. Demek iki noktada bir
iltibas var, tevil lâzımdır:
Birincisi: Âhirdeki iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife
derecesinde değiller, fakat hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) ve ittihad-ı İslâm
ordularıyla zemin yüzünde saltanat-ı İslâmiyeyi sürmek cihetinde herkeste,
hususan avamda, hususan ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci
vazifeden bin derece geniş görünüyor. Ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu
iki vazife hatıra geliyor; siyaset manasını ihsas eder, belki de bir
hodfüruşluk manasını hatıra getirir, belki bir şan şeref ve makamperestlik ve
şöhretperestlik arzularını gösterir. Ve eskiden beri ve şimdi de çok safdil ve
makamperest zâtlar, Mehdi olacağım diye dava ederler. Gerçi her asırda hidayet
edici bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç
vazifelerden birisini bir cihette yapması itibariyle, âhirzamanın Büyük Mehdi
ünvanını almamışlar.
Hem mahkemede Denizli ehl-i vukufu, bazı şakirdlerin bu itikadlarına göre, bana
karşı demişler ki: “Eğer Mehdilik dava etse, bütün şakirdleri kabul edecekler.”
Ben de onlara demiştim: “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller
bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır. Gerçi
manen ben Hazret-i Ali’nin (R.A.) bir veled-i manevîsi hükmünde ondan hakikat
dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir manada hakikî Nur şakirdlerine
şamil olmasından, ben de Âl-i Beyt’ten sayılabilirim; fakat bu zaman şahs-ı
manevî zamanı olmasından ve Nur’un mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet
ve şahsî makamları arzu etmek ve şan şeref kazanmak olmaz ve sırr-ı ihlasa tam
muhalif olmasından, Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime
beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamata
gözümü dikmem ve Nur’daki ihlası bozmamak için, uhrevî makamat dahi bana
verilse, bırakmağa kendimi mecbur biliyorum.” dedim, o ehl-i vukuf sustu.
Emirdağ Lahikası-1 ( 265 – 267
)
D-6.5.2.
İki dehşetli harb-i umumînin
neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması
cihetiyle kat’iyyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz, geri
dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikata
dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna’ eden Kur’an ile
bir musalaha veya tâbi’ olabilir. O vakit dörtyüz milyon ehl-i Kur’ana kılınç
çekemez.
Emirdağ Lahikası-2 ( 72 )
D-6.5.3.
Leyle-i Kadir’de kalbe gelen
pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Nev’-i beşer bu son harb-i umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadı ile ve
merhametsiz tahribatı ile ve birtek düşmanın yüzünden yüzer masumu perişan
etmesiyle ve mağlubların dehşetli me’yusiyetleriyle ve galiblerin dehşetli
telaş ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden
gelen dehşetli vicdan azablarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve
muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma
görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın ve mahiyet-i
insaniyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve gaflet ve dalaletin,
sert ve sağır olan tabiatın, Kur’anın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla ve
gaflet ve dalaletin en boğucu, aldatıcı en geniş perdesi olan siyaset-i rûy-i
zeminin pek çirkin, pek gaddarane hakikî sureti görünmesiyle elbette ve elbette
hiç şübhe yok ki: Şimalde, garbda, Amerika’da emareleri göründüğüne binaen
nev’-i beşerin maşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye, böyle çirkin ve geçici
olmasından fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün
kuvvetiyle arayacak ve elbette hiç şübhe yok ki: Bin üçyüzaltmış senede, her
asırda üçyüzelli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve davasına milyonlar
ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların
kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiç bir kitabda
emsali bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi
müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın
şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarihan ve işareten
onbinler defa dava edip haber veren ve sarsılmaz kat’î delillerle, şübhe
getirmez hadsiz hüccetleriyle hayat-ı bâkiyeyi kat’iyyetle müjde ve saadet-i
ebediyeyi ders vermesi, elbette nev’-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse ve
maddî ve manevî bir kıyamet başlarında kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve
İngiltere’nin Kur’anın kabulüne çalışan meşhur hatibleri ve din-i hakkı arayan
Amerika’nın çok ehemmiyetli dinî cem’iyeti gibi rûy-i zeminin kıt’aları ve
hükûmetleri Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan
sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünki bu hakikat noktasında
kat’iyyen Kur’anın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu’cize-i ekberin
yerini tutamaz.
Emirdağ Lahikası-1 ( 248 )
·
GAYBİ HABERLERİN BAZEN VAKIA MUTABIK ÇIKMAMASININ
HİKMETİ
E-1.
Onaltıncı Lem’a
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ
عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
Aziz sıddık kardeşlerim Hoca Sabri, Hâfız Ali, Mes’ud, Mustafalar, Hüsrev,
Re’fet, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfüler, Hâfız Ahmed, Şeyh Mustafa vesaire… Sizlere
meraklı ve medar-ı sual olmuş “Dört Küçük Mes’ele”yi malûmat kabîlinden
muhtasar bir surette beyan etmekliğe kalbimde bir hatıra hissettim.
BİRİNCİSİ: Kardeşlerimizden Çaprazzade Abdullah Efendi gibi bazı adamlar,
ehl-i keşiften rivayeten bu geçen Ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir
ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i
velayet ve keşif, neden hilaf-ı vaki’ haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de
birden sünuhat kabîlinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:
Hadîs-i şerifte vârid olmuştur ki: “Bazan bela nâzil oluyor; gelirken karşısına
sadaka çıkar, geri çevirir.” Şu hadîsin sırrı gösteriyor ki: Mukadderat,
bazı şeraitle vukua gelirken
geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını,
belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasıyla o
hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi Levh-i Ezelî’nin
bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat’ta mukadder olarak
yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî’ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya
çıkamıyor. İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında
ve daha başka vakitlerde istihraca binaen veya keşfiyat nev’inden verilen
haberler, muallak oldukları şeraiti bulamadıkları için vukua gelmemişler ve
haber verenleri tekzib etmiyorlar. Çünki mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o
da vukua gelmemiş. Evet Ramazan-ı Şerifte bid’aların ref’ine Ehl-i Sünnet ve
Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef
câmilere Ramazan-ı Şerifte bid’alar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip
ferec gelmedi. Nasılki sâbık hadîsin sırrıyla: Sadaka, belayı ref’ eder. Ekseriyetin
hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i cazibe vücuda
gelmediğinden, fütuhat da verilmedi.
Lem’alar ( 103 – 104 )
E-2.
Onsekizinci Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
BİRİNCİ MES’ELE-İ MÜHİMME: “Fütuhat-ı Mekkiye” sahibi Muhyiddin-i Arab
(K.S.) ve “İnsan-ı Kâmil” denilen meşhur bir kitabın sahibi Seyyid Abdülkerim
(K.S) gibi evliya-i meşhure; küre-i arzın tabakat-ı seb’asından ve Kaf Dağı
arkasındaki Arz-ı Beyza’dan ve Fütuhat’ta Meşmeşiye dedikleri acaibden
bahsediyorlar; “gördük” diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru
ise; halbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem Coğrafya ve fen onların bu
dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler?
Böyle hilaf-ı vaki’ ve hilaf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?
Elcevab: Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velayet ve
şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihatasız olan halet-i şuhudda
ve rü’ya gibi rü’yetlerini tabirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı
için, kısmen yanlıştır. Rü’yadaki adam kendi rü’yasını tabir edemediği gibi, o
kısım ehl-i keşf ve şuhud dahi rü’yetlerini o halde iken kendileri tabir
edemezler. Onları tabir edecek, “asfiya” denilen veraset-i nübüvvet
muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya makamına çıktıkları
zaman, Kitab ve Sünnet’in irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler; hem
etmişler.
Şu hakikatı izah edecek şu hikâye-i temsiliyeyi dinle. Şöyle ki:
Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp
yanlarına bıraktılar. Kaval tabir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine
uzatmışlardı. Birisi “uykum geldi” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi
yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi birşey, yatanın burnundan çıkıp, süt
kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir
geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine
kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acib
bir rü’ya gördüm.” O da der: “Allah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir
deniz gördüm. Üstünde acib bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli
idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun
altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba
tabiri nedir?”
Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu
kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük
deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir.
O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mes’ud edecek altunları buldular.
İşte yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rü’yada iken ihatasız
olduğu için tabirde hakkı olmadığından, âlem-i maddî ile âlem-i manevîyi
birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki, “Ben hakikî maddî bir
deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem-i misal ile âlem-i maddîyi
farkettiği için tabirde hakkı vardır ki, dedi: “Gördüğün doğrudur, fakat hakikî
deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayaline deniz gibi olmuş, kaval da
köprü gibi olmuş ve hâkeza…” Demek oluyor ki; âlem-i maddî ile âlem-i ruhanîyi
birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış
görünür. Meselâ: Senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört
büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar
geniş görürsün. Eğer desen “Odamı geniş bir meydan kadar görüyorum”, doğru
dersin. Eğer “Odam bir meydan kadar geniştir” diye hükmetsen, yanlış edersin.
Çünki âlem-i misali, âlem-i hakikîye karıştırırsın.
İşte Küre-i Arz’ın tabakat-ı seb’asına dair bazı ehl-i keşfin, Kitab ve
Sünnet’in mizanıyla tartmadan beyan ettiği tasvirat, yalnız coğrafya nokta-i
nazarındaki maddî vaziyetten ibaret değildir. Meselâ, demişler: “Bir tabaka-i
Arz, cinn ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var.” Halbuki bir-iki senede
devredilen küremizde, o acib tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mana ve âlem-i
misalde ve âlem-i berzah ve ervahta, (küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde
farzetsek) ondan temessül ve teşekkül eden misalî şeceresi, o çekirdeğe
nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan, bir kısım ehl-i şuhud, seyr-i
ruhanîlerinde, Arz’ın tabakalarından bazılarını âlem-i misalde pek çok geniş
görüyorlar; binler sene bir mesafe tuttuklarını görüyorlar. Gördükleri doğrudur;
fakat âlem-i misal, sureten âlem-i maddîye benzediği için, iki âlemi memzuç
görüyorlar; öyle tabir ediyorlar. Âlem-i sahveye döndükleri vakit, mizansız
olduğu için, meşhudatlarını aynen yazdıklarından hilaf-ı hakikat telakki
ediliyor. Nasıl küçük bir âyinede büyük bir saray ile büyük bir bahçenin
vücud-u misaliyeleri onda yerleşir. Öyle de âlem-i maddînin bir senelik
mesafesinde, binler sene vüs’atinde vücud-u misalî ve hakaik-i maneviye
yerleşir.
Hâtime: Şu mes’eleden anlaşılıyor ki: Derece-i şuhud, derece-i iman-ı
bilgaybdan çok aşağıdır. Yani: Yalnız şuhuduna istinad eden bir kısım ehl-i
velayetin ihatasız keşfiyatı, veraset-i nübüvvet ehli olan asfiya ve
muhakkikînin şuhuda değil, Kur’ana ve vahye, gaybî fakat safi, ihatalı, doğru
hakaik-i imaniyelerine dair ahkâmlarına yetişmez. Demek bütün ahval ve
keşfiyatın ve ezvak ve müşahedatın mizanı: Kitab ve Sünnettir. Ve mehenkleri,
Kitab ve Sünnetin desatir-i kudsiyeleri ve asfiya-i muhakkikînin kavanin-i
hadsiyeleridir.
Mektubat ( 81 – 82 )
F.
RİSALE-İ NUR’DAKİ GAYBİ İHBARLARIN ZAHİREN VAKIA MUTABIK ÇIKMAMASI NASIL TEVİL
EDİLMİŞTİR
F-1. Ey paşalar, zabitler! Bütün
kuvvetimle derim ki:
Gazetelerde neşrettiğim umum makalatımdaki umum hakaikte nihayet derecede
musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden, asr-ı saadet mahkemesinden
adaletname-i şeriatla davet olunsam; neşrettiğim hakaikı aynen ibraz edeceğim.
Olsa olsa o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim.
Şayet müstakbel tarafından üçyüz sene sonraki tenkidat-ı ukalâ mahkemesinden
tarih celbnamesiyle celb olunsam, yine bu hakikatları tevessü’ ve inbisat ile
çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim.
Tarihçe-i Hayat ( 76 )
F-2.
Manevî bir ihtar ile, bir-iki
ince mes’eleyi yazıyorum:
BİRİNCİSİ:
Geçen sene Ramazan-ı Şerif’te, Ehl-i Sünnet’in selâmeti ve necatı için edilen
pek çok duaların şimdilik aşikâre kabulleri görünmemesine hususî iki sebeb
ihtar edildi:
Birinci sebep: Bu asrın acib hâssasındandır ki: Elması elmas bildiği
halde, camı ona tercih eder. Bu asırdaki ehl-i îmanın fevkalâde safderunluğu ve
dehşetli cânileri âlîcenabane afvetmesi; ve bir tek haseneyi ve binler seyyiatı
işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk-u ibadı mahveden adamdan görse, ona bir
nevi tarafdar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalil olan ehl-i dalalet ve
tuğyan; safdil tarafdar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatasına terettüb
eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine belki teşdidine kader-i İlahîye
fetva verirler; biz buna müstehakız derler. Evet elması bildiği halde, yalnız
zaruret-i kat’iyye suretinde şişeyi ona tercih etmeğe ruhsat-ı şer’iye var.
Yoksa küçük bir ihtiyaçla veya tama’ veya hafif bir korku ile tercih edilse;
eblehane bir cehalet ve hasarettir, tokada müstehak eder. Hem âlîcenabane
afvetmek ise, yalnız kendine karşı cinayeti afvedebilir. Kendi hakkından
vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afuvkârane
bakmağa hakkı yoktur, zalemeye şerik olur.
İkinci Sebeb: İzin olmadığından yazılmadı.
İKİNCİ MES’ELE:
Kardeşlerim! Eskişehir hapishanesinde, âhirzamanın hâdisatı hakkında gelen
rivayetlerin tevilleri mutabık ve doğru çıktıkları halde, ehl-i ilim ve ehl-i
iman onları bilmemelerinin ve görmemelerinin sırrını ve hikmetini beyan etmek
niyetiyle başladım; bir-iki sahife yazdım, perde kapandı, geri kaldı.
Bu beş senede, beş-altı defa aynı mes’eleye müteveccih olup muvaffak
olamıyordum. Yalnız o mes’elenin teferruatından bana ait bir mes’eleyi beyan
etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Hürriyetin bidayetinde, Risalet-ün Nur’dan çok evvel, kuvvetli bir ümid ve
itikad ile, ehl-i imanın me’yusiyetlerini izale için, “İstikbalde bir ışık var,
bir nur görüyorum” diye müjdeler veriyordum. Hattâ Hürriyetten evvel
talebelerime beşaret ederdim. Tarihçe-i Hayatımda Abdurrahman’ın yazdığı gibi,
Sünuhat misillü risalelerde dahi “Ben bir ışık görüyorum” diye dehşetli
hâdiselere karşı o ümid ile dayanıp mukabele ederdim. Ben de herkes gibi o
ışığı siyaset âleminde ve hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyede ve çok geniş bir
dairede tasavvur ediyordum. Halbuki hâdisat-ı âlem iki harb-i umumî ile beni o
gaybî ihbarda ve beşarette bir derece tekzib edip ümidimi kırdı.
Birden bir ihtar-ı gaybî ile kat’î kanaat verecek bir surette kalbime geldi ki:
“Ciddî bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin “ışık var, bir nur
göreceğiz” diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tabiri, sizin hakkınızda belki
iman cihetiyle âlem-i İslâm hakkında dahi ehemmiyetli, Risalet-ün Nur’dur. Bu
bir ışıktır ki, seni şiddetli alâkadar etmiş idi. Ve bu bir nurdur ki, eskide
tahayyül ve tahmininle geniş dairede belki siyaset âleminde gelecek mes’udane
ve dindarane haletlerin ve vaziyetlerin mukaddemesi ve müjdecisi iken, bu
muaccel ışığı o müeccel saadet tasavvur ederek, eski zamanda siyaset kapısıyla
onu arıyordun.
Evet otuz kırk sene evvel bir hiss-i kabl-el vuku ile hissettin. Fakat nasıl
kırmızı bir perde ile siyah bir yere bakılsa, karayı kırmızı görür. Sen dahi
doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin. Siyaset cazibesi seni aldattı.”
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 189 –
190 )
F-3.
Münazaratta Yer Alan Nur Müjdesinin ve Gelecek Dehşetli Bir İstibdadın
Tevilleri
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Te’lifinden otuzdört sene sonra, Münazarat namındaki esere baktım, gördüm ki:
Eski Said’in o zamandaki inkılabdan ve o muhitten ve tesirat-ı hariciyeden
neş’et eden bir halet-i ruhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatiat var. O
kusurat ve hatiatından bütün kuvvetimle istiğfar ediyorum ve o hatiattan
nedamet ediyorum. Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden niyazım odur ki: Ehl-i imanın
me’yusiyetlerini izale niyetiyle ettiği hatiat, hüsn-ü niyetine bağışlansın,
afv edilsin.
Eski Said’in bu gibi eserlerinde iki esas-ı mühim hükmediyor. O iki esasın
hakikatları vardır; fakat ehl-i velayetin keşfiyatı tevilâta ve rü’ya-yı
sadıkanın tevile muhtaç oldukları gibi; o hiss-i kabl-el vuku’un dahi daha ince
tabirlere lüzumu varken, Eski Said’in o hiss-i kabl-el vuku’ ile hissettiği o
iki hakikatın tevilsiz, tabirsiz bir surette beyanı, kısmen kusurlu ve kısmen
hilaf görünüyor.
Birinci Esas: Ehl-i imanın me’yusiyetine karşı, “İstikbalde bir nur var”
diye müjde verdiğidir. Bir hiss-i kabl-el vuku’ ile Risale-i Nur’un istikbalde,
dehşetli bir zamanda, çok ehl-i imanın imanlarını takviye edip kurtarmasını
hissedip; o adese ile Hürriyet İnkılabındaki siyaset dairelerine bakmış;
tabirsiz, tevilsiz tatbike çalışmış. Siyaset ve kuvvet ve kemmiyet noktasında
zannetmiş. Doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.
İkinci Esas: Eski Said, bazı dâhî siyasî insanlar ve hârika ediblerin
hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdadı hissedip ona karşı cephe
almışlardı. O hiss-i kabl-el vuku’ tabir ve tevile muhtaç iken bilmeyerek
resmî, zaîf ve ismî bir istibdad görüp ona karşı hücum gösteriyorlardı. Halbuki
onlara dehşet veren, bir zaman sonra gelecek olan istibdadların zaîf bir
gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyan etmişler. Maksad doğru,
fakat hedef hata.
İşte Eski Said de, eski zamanda böyle acib bir istibdadı hissetmiş. Bazı
âsârında, ona hücum ile beyanatı var. O müdhiş istibdadat-ı acibeye karşı
meşruta-i meşruayı bir vasıta-i necat görüyordu. Ve hürriyet-i şer’iye,
Kur’an’ın ahkâmı dairesindeki meşveretle o müdhiş musibeti def’eder diye
düşünüp öylece çalışmış.
Evet zaman gösterdi ki; hürriyetperver namını alan bir devletin, o istikbalde
gelen istibdadın bir nümunesi olarak, üçyüz müstebid memurlarıyla, üçyüz milyon
Hindistan’ı üçyüz seneden beri üçyüz adam gibi kolay bağlayıp deprenmeyecek
derecede istibdad altına alarak, eşedd-i zulmü a’zamî bir derecede, yani
birisinin hatasıyla binler adamı tecziye etmek olan kanun-u müstebidanesine
inzibat ve adalet namını vermiş, dünyayı aldatmış, ateşe vermiş.
Münazarat namındaki eserde, bazı latife suretinde bazı kayıdlar, haşiyecikler
bulunur. O eski zaman te’lifinde zarif-üt tab’ talebelerine bir mülatafe
nev’indedir. Çünki onlar, o dağlarda beraberinde idiler. Onlara ders suretinde
beyan ediyormuş.
Hem bu Münazarat Risalesi’nin ruhu ve esası hükmünde olan, hâtimesindeki
Medreset-üz Zehra hakikatı ise, istikbalde çıkacak olan Risale-i Nur’a bir
beşik, bir zemin ihzar etmek idi ki; bilmediği, ihtiyarsız olarak ona
sevkolunuyordu. Bir hiss-i kabl-el vuku’ ile o nuranî hakikatı, bir maddî
surette arıyordu. Sonra o hakikatın maddî ciheti dahi vücuda gelmeye başladı.
Sultan Reşad, ondokuzbin altun lirayı Van’da temeli atılan o Medreset-üz
Zehra’ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık Harb-i Umumî çıktı, geri kaldı.
Beş-altı sene sonra Ankara’ya gittim, yine o hakikata çalıştım. İkiyüz
meb’ustan yüzaltmışüç meb’usun imzalarıyla, o medresemiz -yüzellibin banknota
iblağ ederek- o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf medreseler kapandı,
onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenab-ı Erhamürrâhimîn o
medresenin manevî hüviyetini Isparta Vilayetinde tesis eyledi, Risale-i Nur’u
tecessüm ettirdi. İnşâallah istikbalde Risale-i Nur şakirdleri, o âlî hakikatın
maddî suretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar.
Eski Said’in İttihad Terakki komitesine şiddet-i muhalefetiyle beraber, onların
hükûmetine ve bilhâssa orduya karşı tarafgirane yüksek takdiratı ve iltizamları
ise, bir hiss-i kabl-el vuku ile -yağı içinde bulunan- o cemaat-ı askeriyede ve
o cem’iyet-i milliyede bir milyona yakın ve evliya mertebesinde olan şüheda,
altı-yedi sene sonra tezahür edeceğini hissetmiş. İhtiyarsız olarak, meşrebine
muhalif onlara dört sene tarafgir bulunmuş. Sâbık Harb-i Umumî çalkamasıyla o
mübarek yağı alındı, yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Said dahi Eski Said’e
muhalefet edip yine mücahedesine döndü.
Kastamonu Lahikası ( 78 – 80 )
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Aziz kardeşlerim!
Eski Said’in matbu eski eserlerinden birisi elime geçti. Merak ve dikkatle
baktım. Bu gelen fıkra kalbe geldi. Münasibse Mektubat âhirinde yazılsın.
Evvelâ: Hürriyetin üçüncü senesinde aşairler arasında meşrutiyet-i
meşruayı aşaire tam bildirmek ve kabul ettirmek için Ertuş aşairi içinde
hususan Küdan ve Mamhuran’a verdiği ders ve 1329’da Matbaa-i Ebuzziya’da
tab’edilen, kırkbir sene evvel tab’ edilmiş fakat maatteessüf yirmi-otuz
seneden beri arıyordum, bulamamıştım. Bu defa birisi bir nüsha bulup bana
göndermiş. Ben de Eski Said kafasını alıp ve Yeni Said’in sünuhatıyla dikkatle
mütalaa ettim. Anladım ki, Eski Said acib bir hiss-i kabl-el vuku’ ile
otuz-kırk sene sonra şimdi vukua gelen vukuat-ı maddiye ve maneviyeyi
hissetmiş. Ve bedevi Ekrad aşairi perdesi arkasında, bu zamanın medenî
perdesini kendilerine maske yapan ve vatanperverlik perdesi altında dinsiz ve
hakikî bedevi ve hakikî mürteci; yani bu milleti, İslâmiyet’ten evvelki
âdetlerine sevkeden hainleri görmüş gibi onlarla konuşup başlarına vuruyor.
Sâniyen: O matbu eserin yüzbeşinci sahifeden tâ yüzdokuza kadar parçaya
dikkatle baktım. O zamanda aşaire ders verdiğim o sualler ve cevablar vaktinde
mühim bir veli içlerinde bulunuyormuş. Benim de haberim yok. O makamda şiddetli
itiraz etti. Dedi:
“Sen ifrat ediyorsun, hayali hakikat görüyorsun, bizi de tahkir ediyorsun.
Âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak.” O vakit, ona karşı matbu kitabda
böyle cevab vermiş:
Herkese dünya terakki dünyası olsun, yalnız bizim için mi tedenni dünyasıdır?
Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki
insanlarla konuşacağım.
Ey yüzden tâ üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitane
benim sözümü dinleyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybî ile beni temaşa eden (Said,
Hamza, Ömer, Osman, Yusuf, Ahmed v.s.) size hitab ediyorum.
Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz
telgraf ile sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Siz
inşâallah cennet-âsâ bir baharda gelirsiniz. Şimdi ekilen nur tohumları,
zemininizde çiçek açacaklar. Sizden şunu rica ederim ki, mazi kıt’asına geçmek
için geldiğiniz vakit mezarıma uğrayınız. O çiçeklerin birkaç tanesini mezar
taşı denilen, kemiklerimi misafir eden toprağın kapıcısının başına takınız.
(Yani İhtiyar Risalesi’nin Onüçüncü Ricasında beyan ettiği gibi, Medreset-üz
Zehra’nın mekteb-i ibtidaîsi ve Van’ın yekpare taşı olan kal’asının altında
bulunan Horhor Medresemin vefat etmesi ve Anadolu’da bütün medreselerin
kapatılması ile vefat etmelerine işaret ederek umumunun bir mezar-ı ekberi hükmünde
olmasına bir alâmet olarak, o azametli mezara azametli Van kal’ası mezar taşı
olmuş.
Ey yüz sene sonra
gelenler! Şu kal’anın başında bir Medrese-i Nuriye çiçeğini yapınız. Cismen
dirilmemiş, fakat ruhen bâki ve geniş bir heyette yaşayan Medreset-üz Zehra’yı
cismanî bir surette bina ediniz, demektir.)
Zâten Eski Said ekser
hayatı o medresenin hayaliyle gitmiş ve o matbu risalenin yüzkırkyedinci
sahifeden tâ yüzelliyedinci sahifeye kadar Medreset-üz Zehra’nın tesisine ve
faydalarına dair ehemmiyetli hakikatları yazmış.
Bir fâl-i hayırdır ki; yirmibeş senelik dehşetli ve medreseleri öldüren
istibdadın kırılması ile Maarif Vekili Tevfik, Van’da Şark Üniversitesi namında
Medreset-üz Zehra’yı inşa etmesine karar vermesi ve ümidin haricinde reis Celal
dahi mühim mes’eleler içinde Tevfik’in fikrine iştirak etmesi, Eski Said’in
kırk sene evvelki sözü ve ricası doğru çıkacağını gösteriyor.
Şimdi kırkbeş sene evvelki cevabının izahında üç hakikat beyan edilecek.
Birincisi: Eski Said bir hiss-i kabl-el vuku’ ile iki acib hâdiseyi
hissetmiş, fakat rü’ya-yı sadıka gibi tabire muhtaç imiş. Nasıl bir kırmızı
perde ile beyaz veya siyah bir şeye bakılırsa kırmızı görünür. O da siyaset-i
İslâmiye perdesiyle o hakikata bakmış. Hakikatın sureti bir derece şeklini
değiştirmiş. O hazır büyük veli dahi o yanlışını görüp o cihette şiddetle
itiraz etmiş. İşte o hakikat iki kısımdır:
Birincisi: Bu Osmanlı ülkesinde büyük bir parlak nur çıkacak, hattâ
hürriyetten evvel pek çok defa talebelere teselli vermek için “Bir nur çıkacak,
gördüğümüz bütün fenalıklara karşı bu vatana saadet temin edecek” diyordu. İşte
kırk sene sonra Risale-i Nur o hakikatı kör gözlere dahi gösterdi. İşte Nur’un
zahiren, kemmiyeten dar cihetine bakmayarak hakikat cihetinde keyfiyeten geniş
ve fevkalâde menfaatını hissetmesi suretiyle hem de siyaset nazarıyla bütün
memleket-i Osmaniyede olacak gibi ifade etmiş. O büyük veli, onun dar daireyi
geniş tasavvurundan ona itiraz etmiş. Hem o zât haklı, hem Eski Said bir derece
haklıdır. Çünki Risale-i Nur imanı kurtarması cihetiyle o dar dairesi madem
hayat-ı bâkiye ve ebediyeyi imanla kurtarıyor. Bir milyon talebesi, bir milyar
hükmündedir. Yani bir milyon değil, belki bin insanın hayat-ı ebediyesini
temine çalışmak, bir milyar insanın hayat-ı fâniye-i dünyeviye ve medeniyetine
çalışmaktan daha kıymetdar ve manen daha geniş olması; Eski Said’in o rü’ya-yı
sadıka gibi olan hiss-i kabl-el vuku’ ile o dar daireyi bütün Osmanlı
memleketini ihata edeceğini görmüş. Belki inşâallah o görüş, yüz sene sonra
Nurların ektiği tohumların sünbüllenmesi ile aynen o geniş daire Nur dairesi
olacak, onun yanlış tabirini sahih gösterecek.
İkinci Hakikat: Kırk sene evvel Eski Said bu matbu kitabetlerinde,
İşarat-ül İ’caz’ın baştaki ifade-i meramında ve sair eserlerinde musırrane ve
mükerreren talebelerine diyordu ki: Hem maddî, hem manevî büyük bir zelzele-i
içtimaî ve beşerî olacak. Benim dünya terki ile inzivamı ve mücerred kalmamı
gıbta edecekler diyordu. Hattâ hürriyetin birinci senesinde İstanbul’da Câmi-ül
Ezher’in Reis-i Uleması olan Şeyh Bahit Hazretleri (R.H.) İstanbul’da Eski Said’e
sordu:
مَا تَقُولُ فِى حَقِّ هذِهِ الْحُرِّيَّةِ الْعُثْمَانِيَّةِ وَ
الْمَدَنِيَّةِ اْلاَوْرُوبَائِيَّةِ
Said cevaben demiş:
اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِدَوْلَةٍ اَوْرُوبَائِيَّةٍ فَسَتَلِدُ
يَوْمًا مَا وَ اْلاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِاْلاِسْلاَمِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا
مَا
Yani: Osmanlı hükûmetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin
nedir? O vakit Eski Said demiş: Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hamiledir, Avrupa
gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyet’e hamiledir, o da bir İslâm
devleti doğuracak. Şeyh Bahit’e söylemiş. O allâme zât demiş: Ben de tasdik
ediyorum. Beraberinde gelen hocalara dedi: Ben bununla münazara edip galebe
edemem.
Birinci tevellüdü gözümüzle
gördük. Bir çeyrek asır Avrupa’dan daha dinden uzak.
İkinci tevellüd de inşâallah yirmi-otuz sene sonra çıkacak. Çok emarelerle hem
şarkta hem garbda Avrupa içinde bir İslâm devleti çıkacak.
Üçüncü Hakikat: Hem Eski Said, hem Yeni Said hem maddî hem manevî büyük
bir hâdise Osmanlı memleketinde büyük ve dehşetli ve tahribatçı bir zelzele-i
beşeriye Osmanlı memleketinde olacak diye hiss-i kabl-el vuku’ ile, Eski Said
mükerrer ve musırrane haber veriyordu. Halbuki o his ile nur mes’elesinin aksi
ile gayet geniş daireyi dar görmüş. Zaman onu ikinci harb-i umumî ile tam
tasdik ettiği halde, onun o çok geniş daireyi Osmanlı memleketinde gördüğünü şöyle
tabir ediyor ki:
İkinci harb-i umumî beşere ettiği tahribat-ı azîme gerçi çok geniştir. Fakat
hayat-ı dünyeviyeye ve bekasız medeniyete baktığı cihetinde Osmanlı’daki
tahribata nisbeten dardır. Osmanlı’daki manevî zelzele hayat-ı ebediye ve
saadet-i bâkiyenin zararına bir tahribat ve bir zelzele-i maneviye-i İslâmiye
manen o ikinci harb-i umumîden daha dehşetli olmasından Eski Said’in o sehvini
tashih ediyor ve rü’ya-yı sadıkasını tam tabir ediyor ve o hiss-i kabl-el
vukuunu gözlere gösteriyor. Ve o mu’teriz ehl-i velayeti zahiren haklı fakat
hakikaten Eski Said’in o hissi daha haklı olduğunu isbatla, o veli zâtın
itirazını tam
reddediyor. Said
Nursî
Emirdağ Lahikası-2 ( 110-113 )
Hâfız Ali’nin bu defaki
mektubunda çok mübarek ve yüksek duası bizi en derin ruhumuzdan mesrur edip
şükre sevketti. Ve her musibetzedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere mana-yı
işarîsiyle mededres ve halaskâr ve şifadar ve medar-ı sürur olan اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ve اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا her musibetzedeye baktığı gibi, bu geçen
hastalık cihetiyle bize de baktığını yazıyor. Evet Hâfız Ali (R.H.) o noktayı
tam görmüş. Ben de tasdiken derim ki: Eğer o hastalık yirmi derece tezauf
etseydi, bizlere kazandırdığı neticeye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet
olurdu. Fakat Hâfız Ali’nin (R.H.) üstadı hakkında, benim haddimden çok fazla
isnad ettiği meziyet ve masumiyeti; onun masum lisanıyla hakkımda medih olarak
değil, belki bir nevi dua olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Ali’nin, Sava gibi yerler, karyeler ve Isparta, bir Medrese-i Nuriye
hükmüne geçmesi ve Risale-i Nur’un sadık şakirdleri hârikulâde olarak günden
güne yükselmeleri, tenevvür etmeleri, bizleri belki Anadolu’yu belki Âlem-i
İslâm’ı mesrur ve müferrah eden bir hakikatlı haber telakki ediyoruz.
Âhir fıkrasında, Muhbir-i
Sadık’ın haber verdiği “Manevî fütuhat yapmak ve zulümatı dağıtmak, zaman ve
zemini hemen hemen gelmiş” diye fıkrasına, bütün ruh u canımızla rahmet-i
İlahiyeden niyaz ve temenni ediyoruz. Fakat biz Risalet-ün Nur şakirdleri ise:
Vazifemiz hizmettir, vazife-i İlahiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun
vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamak olmakla beraber; kemmiyete
değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dünyeviyeyi
her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbab altında
Risalet-ün Nur’un şimdiye kadar fütuhatı ve zındıkaların ve dalaletlerin
savletlerinin kırılması ve yüzbinler bîçarelerin imanlarını kurtarması ve
herbiri yüze mukabil binler hakikî mü’min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i
Sadık’ın ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukuat isbat etmiş ve ediyor ve
inşâallah daha edecek. Hem öyle kökleşmiş ki; inşâallah hiçbir kuvvet
Anadolu’nun sinesinden onu çıkaramaz. Tâ âhirzamanda, hayatın geniş dairesinde
asıl sahibleri (yani Mehdi ve şakirdleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o
daireyi genişlendirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip,
Allah’a
şükrederiz.
Said Nursî
Sikke-i Tasdik-i Gaybi ( 171 –
172 )
OKUNABİLECEK DİĞER YERLER :
Sonra, âlem-i gaybe yakından
bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem-i gayb ne diyor diye
merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani, madem bu cismanî âlem-i
şehadette, bu kadar zînetli ve san’atlı hadsiz masnu’larıyla kendini tanıttırmak
ve bu kadar tatlı ve süslü nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu
kadar mu’cizeli ve meharetli hesabsız eserleriyle gizli kemalâtını bildirmek,
kavilden ve tekellümden daha zahir bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle
bildiren bir zât, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedahe anlaşılıyor.
Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi
konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde onu onun
tezahüratından bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:
Gayet kuvvetli bir tezahüratla vahiylerin hakikatı, âlem-i gaybın her tarafında
her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlukatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir
şehadet-i vücud ve tevhid, Allâm-ül Guyub’dan vahiy ve ilham hakikatlarıyla
geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnu’larının şehadetlerine
bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde
ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının manası
onu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, onu sıfâtıyla bildiriyor.
Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve ihbaratlarının
vahy-i İlahîye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev’-i beşerden
ekseriyet-i mutlakanın tasdikgerdesi ve rehberi ve muktedası ve vahyin
semereleri ve vahy-i meşhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semaviyenin
delail ve mu’cizatlarıyla, hakikat-ı vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet
derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikatı beş hakikat-ı kudsiyeyi ifade ve
ifaza ediyor diye anladı:…
Şualar ( 123-124 )
Hem, Kur’anı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk hattâ yetmiş cild olarak birer
tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemanın, senedleri ve
delilleriyle beyan ettikleri Kur’andaki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve
hâsiyetleri ve sırları ve âlî manaları ve umûr-u gaybiyenin her nev’inden
kesretli gaybî ihbarları izhar ve isbat etmeleri ve bilhâssa Risale-i Nur’un
yüzotuz kitabının herbiri Kur’anın bir meziyetini, bir nüktesini kat’î
bürhanlarla isbat etmesi ve bilhâssa Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi; şimendifer
ve tayyare gibi medeniyetin hârikalarından çok şeyleri Kur’andan istihrac eden
Yirminci Söz’ün İkinci Makamı ve Risale-i Nur’a ve elektriğe işaret eden
âyetlerin işaratını bildiren İşarat-ı Kur’aniye namındaki Birinci Şua ve
huruf-u Kur’aniye ne kadar muntazam, esrarlı ve manalı olduğunu gösteren
Rumuzat-ı Semaniye namındaki sekiz küçük risaleler ve Sure-i Feth’in âhirki
âyeti beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu’cizeliğini isbat eden küçük bir
risale gibi Risale-i Nur’un herbir cüz’ü, Kur’anın bir hakikatını, bir nurunu
izhar etmesi; Kur’anın misli olmadığına ve mu’cize ve hârika olduğuna ve bu
âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâm-ül Guyub’un kelâmı
bulunduğuna bir imzadır.
Şualar ( 138 )
{Haşiye: Ey kardeşlerim!
Kırkbeş sene evvel Eski Said’in bu dersinden anlaşılıyor ki; o Said siyasetle,
içtimaiyat-ı İslâmiye ile ziyade alâkadardır. Fakat sakın zannetmeyiniz ki; o,
dini siyasete âlet veya vesile yapmak mesleğinde gitmiş. Hâşâ belki o bütün
kuvvetiyle siyaseti dine âlet ediyormuş. Ve derdi ki: “Dinin bir hakikatını bin
siyasete tercih ederim.” Evet o zamanda kırk-elli sene evvel hissetmiş ki, bazı
münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeğe teşebbüs niyetlerine ve
fikirlerine mukabil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslâmiyetin hakaikına bir
hizmetkâr, bir âlet yapmağa çalışmış.
Hutbe-i Şamiye ( 46 )
Evet hem Denizli’de, hem Afyon’da tevkifimizin bir sebebinin bir hakikatı şudur
ki: Bir kısım hadîslerin manası ve tevili bilinmemesinden, “Akıl kabul etmiyor”
diye inkâr edenlere karşı avamın imanını kurtarmak fikriyle, çok zaman evvel
Dâr-ül Hikmet-i İslâmiyede iken ve daha evvel aslı yazılan Beşinci Şua farz-ı
muhal olarak, dünyaya ve siyasete baksa ve bu zamanda da yazılsa, madem
gizlidir ve taharriyatta bizde bulunmadı ve gaybî haberleri doğrudur ve imanî
şübheleri izale eder ve asayişe dokunmuyor ve mübareze etmiyor ve yalnız ihbar
eder ve şahısları tayin etmiyor ve ilmî bir hakikatı, küllî bir surette beyan
ediyor. Elbette o hakikat-ı hadîsiye bu zamanda dahi bir kısım şahıslara
mutabık çıksa ve münakaşaya sebeb olmamak için mahkemelerin teşhir ve
neşirlerinden evvel bizce tam mahrem tutulsa, adalet cihetinde hiçbir vecihle
bir suç teşkil etmez. Hem bir şeyi reddetmek ayrıdır ve ilmen kabul etmemek
veya amel etmemek bütün bütün ayrıdır. O risale yakın bir istikbalde gelecek
bir rejimi ilmen kabul etmiyor diye bir suç olduğuna, dünyada adliyelerin bir
kanunu bulunmasına ihtimal vermiyoruz.
Şualar ( 354 )
Sâniyen: Sana “Nokta” Risalesini gönderiyorum. Acibdir ki, Eski Said’in
kuvvet-i ilmiyle, nazar-ı aklıyla anladığı ve gördüğü hakikatları, senin
kardeşin şuhud-u kalbiyle, nur-u vicdanla gördüğüne tevafuk ediyor. Yalnız bazı
cihetlerde noksan kalmıştır ki, Yirmidokuzuncu Söz’de tekmil edilmiş. Hususan
âhirdeki remizli nükte ve o remizli nüktenin sırrı beyanında çok hakikatlar
Nokta’da yoktur, Yirmidokuzuncu Söz’de vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu
iki Said’in aklı, kalbi, bu derece ittifakı acibdir.
Barla Lahikası ( 262 )
Aziz, sıddık kardeşlerim!
[Kırk sene evvel Şam’daki Câmi-ül Emevî’de Şam ulemasının ısrarıyla onbin adama
yakın, içinde yüz ehl-i ilim bulunan azîm cemaate verilen bu Arabî ders
risalesindeki hakikatları bir hiss-i kabl-el vuku ile Eski Said hissetmiş,
kemal-i kat’iyyetle müjdeler vermiş ve pek yakın zamanda o hakikatlar görünecek
zannetmiş. Halbuki iki harb-i umumî ve yirmibeş sene bir istibdad-ı mutlak, o
hiss-i kabl-el vukuun kırk sene te’hirine sebeb olmuş ve şimdi o zamanda
verdikleri haber, aynen tezahürleri âlem-i İslâmiyette başlamış. Demek bu pek
ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya
1327’ye bedel, 1371’deki -Câmi-ül Emevî yerine âlem-i İslâm câmiinde- üçyüz
yetmiş milyon bir cemaate hakikatlı ve taze bir ders-i içtimaî ve İslâmîdir,
diye tercümesini neşretmek münasib görürseniz neşredersiniz.]
Şualar ( 674 )
🍃 1244208371035664426
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.
Benzer Yazılar
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder