HAMİM İN SADA-YI SEMAVÎSİ ve GELECEĞE DAİR (حم) İHBARAT-I GAYBİYESİ
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
E
S R A R N A M E
بســـم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العالمين و الصلاة و
السلام على سيدنا محمد و على اله و صحبه اجمعين
(حم) HAMİM’İN
SADA-YI SEMAVÎSİ ve GELECEĞE DAİR İHBARAT-I GAYBİYESİ
Ma’lum olsun ki, başta Resul-i Ekrem (sallallâhü
aleyhi ve sellem) olmak üzere bütün peygamberân-ı izâm’ın (aleyhisselâm)
ümmetlerini korkuttukları, büyük Deccal ve Süfyaniyet fitnelerinin zuhur ettiği
ve Ye’cûc ve Me’cûc’un âlemi fesada ve ifsada verdiği bir zaman içinde
bulunuyoruz. Beşer tarihinin bu en büyük fitnelerinin zuhur ettiği ahirzamanda
bulunduğumuz hasebiyle, elbette çok büyük tehlikelere ve felaketlere maruz ve
mübtela olmaklığımızla beraber, aynı zamanda alemi ıslah edecek, insanları
karanlıklardan nura çıkaracak Hz. Mehdi ve Hz. İsa (aleyhisselâm)‘ın da zuhur
zamanı olması cihetiyle, yine o kadar müjdeli ve saadetlidir. İşte bu
Esrarname, ahirzamanın hadîsatını, fitnelerini, Hz. Mehdî ve Hz. İsa’nın (aleyhisselâm)
gelip âlem-i islamın başına geçeceklerini, izn-i ilâhî ile Kur’an-ı Azimuşşan’ı
ve Şeriat-ı Garra-i Muhammediyeyi (sallallâhü aleyhi ve sellem) önce âlem-i
islama ve daha sonra bütün dünyaya hakim kılacaklarını ve adaleti yeryüzünde
te’sis edeceklerini haber veren Ayât-ı Beyyinatın işârâtı, ehadîs-i nebeviyenin
sarahati ve işârâtı, İmam-ı Ali’nin (kerremallâhü veche) ihbaratı ve Üstad
Bediüzzaman’ın (rahmetullahi aleyh) ve bâzı ehl-i velayetin istihracatını ve
İncil’deki bazı işaretleri ihtiva etmektedir. Bu Esrarname, ehl-i dalaletin
mağlubiyetini ve vahim ve dehşetli akıbetlerini haber verdiği gibi, ehl-i
imanın da galibane akıbetlerini haber vermekle inşaallah onlara medar-ı teselli
ve müjde olacaktır. Bu işaretlerin daha iyi anlaşılması için bu Esrarname’nin
ahirindeki “Deccal” ve “Ye’cûc ve Me’cûc” hakkındaki tedkikatın ve ahirdeki Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin
(rahmetullahi aleyh) “Beşinci Şua” namındaki eserinin dikkatlice okunması
gerekmektedir.
İHTAR: Mehdîlik ahirzamanda bir hidayet
cereyanıdır ki üç mümessili vardır. Bu üç mümessilin her birine de Mehdî
denilir.
Birinci Mehdî hakaik-ı imaniyenin
mehdîsidir. Birinci Mehdî’nin yapmış olduğu bu vazife, diğer iki Mehdî’nin
vazifelerine nisbeten çok daha ehemmiyetlidir. Bu Mehdî’nin vazife-yi
maneviyesi takriben 100 sene devam edecektir.
İkinci Mehdî ise; Alem-i İslamı
zulümattan nura çıkaracak ve Alem-i İslamın ittihadını temin ederek şeair-i
İslamiyeyi ve ahkam-ı Kur’aniyeyi bütün Alem-i İslamda tatbik edecek olan
zattır. Hazret-i İsa (aleyhisselâm) bu ikinci Mehdî’nin hakimiyetinin son
zamanlarında nuzul edecektir. Bu Mehdî’nin hakimiyeti ise takriben 45 senedir.
Üçüncü Mehdî ise; Hazret-i İsa (aleyhisselâm)
ile birleşerek Alem-i Nasraniyeti de arkasına alarak ahkam-ı Kuraniyeyi ve
şeair-i İslamiyeyi bütün dünyaya hakim
edecektir. Bu zatın hakimiyeti de takriben 40 senedir.
Ahirzamandaki mehdiyet cereyanı bu üç
zata da şamildir. Yalnız “Mehdî-yi Ahirzaman” denildiği vakit ikinci Mehdî
kasdedilmektedir. Bu ikinci ve üçüncü Mehdî’nin yapacağı vazifeler her ne kadar
efkar-ı umumiyede daha şaşaalı ve büyük görülüyorsa da hakikat noktasında
birinci Mehdî’nin yaptığı iman vazifesi daha kıymetli ve ehemmiyetlidir.
Risale-i Nur’da mehdîliğin üç vazifesinin bulunduğunun izah edildiği
mevzularda ve “El Burhan Fî Alamat-i
Mehdî-yi Ahirizzaman” ve “El-İşaa Lieşrat-is Saat” isimli kitaplarda ahirzamanda üç tane Mehdî’nin gelip vazife
yapacağı isbat edilmiştir.
حم
MUKADDİME
Bu Esrarname’nin bir feyiz menbaı, حمile başlayan
Duhan suresinin 16. Âyet’i olan ve Bedir muharebesinden haber veren يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا
مُنتَقِمُونَ (büyük bir şiddetle onları yakalayacağımız
gün onlardan intikamımızı alırız) âyetinin hazinesinin bu
asrımıza bakan bir işaret-i gaybiyesidir. Şöyle ki:
Kur’an-ı Mu’ciz-ul Beyan Duhan
Suresi’nin 10. Âyetinden i’tibaren, sema canibinden gelen ve insanları kuşatıp
onlara azab getiren bir dumandan bahsetmektedir. Mekke’de Kureyşlilere gelen
şiddetli açlık belasından haber veren bu ayet-i kerimelerden sonra gelen 16.
ayette ise, bu kafirlerin Bedir Harbindeki hezimetlerini, vukuundan evvel
ihbar-ı gaybî nev’inden haber vermiştir. Bütün zamanlardaki beşerin bütün
tabakatına hitab eden Kur’an-ı Azim-uşşan, bu ayet-i azimelerin mana-yı işarî
ve makam-ı ebcedîsiyle, ahirzamanın fitne-i azimesi içinde, bu asrımıza dahi
daha ziyade bakıp haber vermektedir. Ezcümle:
يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا
مُنتَقِمُونَ ayetindeki
يَوْمَ نَبْطِشُ
الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى nın
makam-ı ebcedisi 1422 olup evvelindeki ayetlerle beraber şöyle işaret eder ki:
Hicrî 1422 tarihinde sema canibinden uçaklarla gelen bir duman ve harb ateşinin
neticesinde, biz o kafirleri en şiddetli bir yakalayışla, Bedir Muharebesinde
yakaladığımız gibi yakalayacağız ve onlardan intikamınızı alacağız. İşte bu
ihbar-ı gaybi aynen vukua gelmiş ve Amerika’da 11 Eylül 2001’de sema canibinden
gelen bir duman ve azab görülmüş ve bunun üzerine bütün Dünya kâfirleri önce
Afganistan’da Müslümanlar üzerine semadan bombalar yağdırmaya başlamışlardır.
Bedir Harb’inde olduğu gibi, İslam’ın nurunu söndüreceklerini ve Müslümanları
esaret altına alacaklarını zannederek bir harb ateşi yaktılar. Buna karşılık
alemde asgarî 200 seneden sonra ilk def’a, hadîs-i nebevide haber verildiği
gibi şark tarafında ve diğer bâzı yerlerde, bir taife-i mücahidin tarafından
ila-i kelimetullah için fisebilillah cihâd ilan edildi. Feteemmel!... İşte bu
Âyet-i Kerimeler istikbale bakarak, ihbar-ı gaybî nevinden ferman ederek “O
kafirler galib geleceklerini ve Kur’an’ın nurunu söndüreceklerini
zannediyorlar, fakat Allahu Teala ise onların planlarını akim bırakıp, nurunu
itmam edecektir. Korkmayın ve müjdelenin, biz onları yakalayıp intikamınızı
alacağız” diye ehl-i imana müjde vermektedir. Tevbe suresinin 32. ayeti de
mana-yı sarihiyle bu mes’eleyi izah ettiği gibi, mana-yı işarîsiyle de yine bu
asrımıza bakıp aynı Duhan suresinin ayetlerinin verdiği ihbar-ı gaybîyi te’yid
etmektedir. Şöyle ki:
يُرِيدُونَ
أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ
بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ
وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Meali: “Yahudi ve Hıristiyanlar, ahbar ve
ruhbanların idlallerine kapılarak, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek
istiyorlar. Allah ise, kafirler istemese de nurunu tamamlayacaktır”.
(Beyzavi- İbni
Abbas-Tevbe-32)
Ayet-i Kerimesi,
makabli ve maba’di olan 29. ayetten 35. ayete kadar olan kısımla beraber
mana-yı sarihiyle, Yahudi ve Hıristiyanların hakiki mahiyetlerini ve onların
hakikatte ve ahiret nokta-i nazarında ehl-i kitab olmadıklarını, belki müşrik
olduklarını, hem Yahudi hahamları ve Hıristiyan rahiblerinin Tevrat ve İncil’i
terk ederek batıl bir din ihdas ettiklerini ve bu batıl dine “Yahudilik” ve
“Hıristiyanlık” namı verdiklerini, Allah indinde tek hak dinin, bütün
peygamberlerin dini olan İslamiyet olduğunu ifade etmektedir. Ve bu Yahudi
hahamları ve Hıristiyan rahiplerinin, Hz. Musa ve Hz. İsa (aleyhisselâm)’ın
getirdikleri İslamiyeti bozup, Yahudiyet ve Nasraniyete çevirerek Tevrat ve
İncil’in nurunu söndürdükleri gibi, nur-u Kur’an’ı da alemde söndürmek
niyetiyle, Yahudi ve Hıristiyan milletlerini idlal edip nur-u İslam’ı
söndürmeye teşvik ettiklerini ve bunun için dünyanın servetini batıl yollarla
ellerinde toplayarak, bu servetlerini Allah’ın yolundan insanları saptırmak
için harcadıklarını bildirmekte, ama o kafirler istemese de Allah, Kur’an’ın
nurunu tamamlayacağını Müslümanlara müjdeleyip va’detmektedir. Bu ayetlerin
izahı İkazname’de tafsilen anlatıldığı için oraya havale ediyoruz.
Bu ayetlerin işarî ve
cifrî manalarının anlaşılması için Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin (rahmetullahi
aleyh), bu ayetlerin hazinesinden istihrac ettiği şu işaretleri dikkatlice
mütalaa etmek lazımdır. Şöyle ki:
“Sure-i Tevbe'de:
يُرِيدُون أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونََ
âyetindeki
نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ cümlesi, kuvvetli ve letafetli münasebet-i
maneviyesiyle beraber şeddeli "lâmlar" birer "lâm" ve
şeddeli "mim" asıl kelimeden olduğundan iki "mim" sayılmak
cihetiyle bin üçyüz yirmidört (1324) ederek, Avrupa zalimleri devlet-i
İslâmiyenin nurunu söndürmek niyetiyle müdhiş bir sû'-i kasd plânı yaptıkları
ve ona karşı Türkiye hamiyetperverleri, hürriyeti yirmidörtte ilânıyla(Haşiye-1) o plânı akîm bırakmağa
çalıştıkları halde, maatteessüf altı-yedi sene sonra, harb-i umumî neticesinde
yine o sû'-i kasd niyetiyle Sevr Muahedesinde Kur'anın zararına gayet ağır
şeraitle kâfirane fikirlerini yine icra etmek olan plânlarını akîm bırakmak için
Türk milliyetperverleri cumhuriyeti ilânla(Haşiye-2)
mukabeleye çalıştıkları tarihi olan bin üçyüz yirmidörde, tâ otuz dörde, tâ
ellidörde tam tamına tevafukla, o herc ü merc içinde Kur'anın nurunu muhafazaya
çalışanlar içinde Resail-in Nur müellifi yirmidörtte (1324) ve Resail-in Nur'un
mukaddematı otuzdörtte (1334) ve Resail-in Nur'un nuranî cüzleri ve fedakâr
şakirdleri ellidörtte (1354) mukabeleye çalışmaları göze çarpıyor. Hattâ
hakikat-ı hali bilmeyen bir kısım ehl-i siyaseti telaşa sevkettiler ve bu itfa
sû'-i kasdına karşı tenvir vazifesini tam îfa ettiklerinden bu âyetin mana-yı
işarîsi cihetinde bir medar-ı nazarı olduklarına kuvvetli bir emaredir. Şimdi
İslâmlar içinde Nur-u Kur'ana muhalif haletlerin ekserisi, o sû'-i kasdların ve
Sevr Muahedesi gibi gaddarane muahedelerin vahîm neticeleridir. Eğer şeddeli
"mim" dahi şeddeli "lâmlar" gibi bir sayılsa, o vakit
bin ikiyüz seksendört (1284) eder. O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i
İslâmiyenin nurunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip
Rus'un doksanüç (1293) muharebe-i meş'umesiyle âlem-i İslâmın parlak nuruna
muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resail-in Nurşakirdleri
yerinde Mevlâna Hâlid'in (K.S.) şakirdleri o bulut zulümatını dağıttıklarından
bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor. Şimdi hatıra
geldi ki; eğer şeddeli "lâmlar" ve "mim" ikişer sayılsa,
bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zâtlar ise, Hazret-i Mehdi'nin
şakirdleri olabilir.(Haşiye-3)
Her ne ise... Bu nurlu âyetin çok nuranî nükteleri var. القطرة تدل على البحر sırrıyla kısa kestik.”
(1.
Şua-28. Ayet-i Kerime)
İşte
Üstad Bediüzzaman’ın (rahmetullahi aleyh), şu Âyet’lerin mana-yı sarihinin
tabakatından bir ferdi olan mana-yı işari tabakasının külliyetinden, ayetin
bazı işaretlerini beyan ettiği bu ifadelerine dikkat edelim. Üstad burada,
ayet’in son üç asra bakan işaretlerini anlatıyor. Evvela 1284 ve 1293 de Alem-i
İslam’ın nuruna çekilen zülümat bulutlarına işaret edip, bu zulümatı Hz.
Mevlana Halid’in (K.S.) şakirdlerinin dağıttığını bildiriyor. Sonra, geçtiğimiz
asırda hicrî 1324’ten itibaren başlayan su-i kasdları gösterip, bu tecavüzata
karşı Risale-i Nur şakirdlerinin mukabele ettiklerini bildiriyor. Sonra da
“eğer şeddeli "lâmlar" ve "mim" ikişer sayılsa, bundan bir
asır sonra zulümatı dağıtacak zâtlar ise, Hazret-i Mehdi ve şakirdleri
olabilir” diyerek içinde bulunduğumuz tarihte vuku bulan zulümata ve bu
zulümatı dağıtacak zatlara işaret etmektedir. Çünkü eğer “lamlar” ve “mim”
ikişer sayılsa Hicrî 1414 ile 1423 tarihlerine tekabül etmektedir.
Hem
Bediüzzaman, içinde bulunduğumuz bu asırda ve bundan evvelki iki asırda vuku
bulan bu dehşetli hâdiselere, bu Âyet’in işaretlerini anlatırken gösteriyor ki;
Âlem-i İslam’ın başına gelen bütün bu musibetlerin ve şeriata muhalif
hâdiselerin ve nur-u Kur’an’ı söndürmek için yapılan bütün bu faaliyetlerin ve
harblerin arkasında Yahudi hahamları ve Hıristiyan rahibleri vardır. Çünkü bu
Âyet-i Kerime, mana-yı sarihiyle Yahudi ve Hıristiyanların Kur’an’ın ve din-i
İslam’ın nurunu söndürmek istediklerini ve bunun için fitneler çevirip, harb
ateşini yaktıklarını ifade etmektedir. Fakat dikkat edilirse, bundan evvelki
ayet ve bundan sonra gelen Âyet’ler ise, ahbar ve ruhbanlardan bahsetmekte ve
Yahudi ve Hıristiyan milletlerini idlal edenlerin ve halkı Allah’ın yolundan
seddedenlerin, bu ahbar ve ruhbanlar olduğunu tasrih etmektedir. Nasıl ki
arkasında gelen:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّ كَثِيرًا مِّنَ الأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
Meali: “Ey iman edenler!
Ahbar ve ruhbanın çoğu gayr-ı meşru’ yol ile insanların mallarını yerler. Ve
Allah’ın yolundan insanları o mal ile men ederler. Onlar altın ve gümüşü
iddihar ederler. Ve onu Allah yolunda infak etmezler. Belki Allah’ın yolundan
insanları men etmek için sarfederler. Onları (ahbar ve ruhbanı), azab-ı
elim ile müjdele”.
(Beyzavi-İbni
Abbas-Tevbe-34)
İşte bu
ayet, halkı Allah’ın yolundan seddedip onları, Kur’an’ın nurunu söndürmek için
sevk ve idare edenlerin Yahudi hahamları ve Hıristiyan rahibleri olduğunu
sarahaten bildirmektedir.
Demek,
Nur-u Kur’an’ın aleyhindeki bütün bu faaliyetlerin ve harblerin arkasında,
Yahudi hahamları ve Hıristiyan rahibleri vardır ve onların da başında,
-İkazname’de de anlatıldığı gibi- bütün dünya devletlerini idare eden, ve 300
kişiden mürekkeb gizli Yahudi hükumetinin reisi olan başhaham vardır.
Feteemmel!
İşte bu Esrarname’nin esâs me’hazını, حم
(Hamim) ile başlayan Duhan Suresi ile Tevbe Suresi’nin mezkur
ayetlerinin, bu asrımıza bakan ihbarat-ı gaybîyeleri teşkil etmektedir.
حم
HADİSLERİN
İŞARETLERİ
AHİRZAMAN HADİSATININ BAŞLANGICI VE
MERHALELERİ
Buhari ve Müslim, Ömer ibn-il Hattab ve Huzeyfe’den ve
yine İmam Ahmed ve Müslim, Ebu Zeyd bin Amr bin Ahtab El- Ensarî’den şöyle
rivayet etmiştir:
ان النبى
(صلع) صلى الفجر يوما ثم صعد المنبر فخطبنا حتى حضرت الظهر فنزل ثم صلى ثم صعد
المنبر فخطبنا حتى حضر العصر ثم نزل فصلى ثم صعد المنبرفخطبنا حتى غربت
الشمس،فاخبرنا بما كان و بما هو كائن، فاعلمنا احفظنا.
“Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem) bir gün
sabah namazını kıldı, sonra minbere çıkıp öğle namazı vaktine kadar bize hitab
etti. Sonra minberden indi ve öğle namazını kıldı. Sonra minbere çıkıp ikindi
namazı vaktine kadar bize hitab etti. Sonra indi ve ikindi namazını kıldı.
Sonra yine minbere çıkıp güneş batıncaya kadar bize hitab etti. Bu hutbelerinde
bütün olmuş ve bundan sonra olacak olan hâdiseleri haber verdi, onları bize
öğretti ve ezberletti.” (Bu İhbar-ı Nebevi mutlak surette değil, belki ekseriyetle ehemmiyetli olanları muraddır.)
(Buhari, Müslim)
İşte bu ve bunun gibi birçok ehadîs-i nebeviye gösteriyor
ki, Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem) nazar-ı dekaikâşinasıyla
istikbalde gelecek bütün hâdiseleri görüp ümmetine haber vermiştir. Fakat bu
hadîsleri umum sahabeler zabt ve rivayet etmemiş, ancak bazı sahabeler onları
muhafaza edip, rivayet etmişlerdir. Bu sebeble, Hz. Huzeyfe bin El-Yeman (radiyallâhü
anh) şöyle demiştir:
و الله ما
ادرى اصحاب رسول الله أنُسِّى (صلع) ام تناسوا، و الله ما ترك رسول الله من قائد
فتنة الى ان تنقضى الدنيا يبلغ من معه ثلاثمائة فصاعدا الا قد سماه لنا رسول الله
(صلع) باسمه و اسم ابيه و اسم قبيلته
“Allah’a kasem ederim ki,
bilmiyorum acaba Peygamberin sahabelerine bu hadîsler unutturuldu mu, yoksa
unuttular mı? Allah’a kasem ederim Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem)
dünyanın sonuna kadar gelecek olan fitneleri ve o fitneleri çıkaran reisleri tâ
üç yüzden daha fazla kimseleri bize isimleriyle, babalarının isimleriyle ve
kabilelerinin isimleriyle haber verdi”.
(Ebu Davud)
İşte bu esas üzerine ahirzamanda vuku bulan mühim
hâdiseleri haber veren, bazı ehadîs-i nebeviye bu makamda zikredilecektir.
حرب اخر
الزمن حرب كونية، المرة الثالثة بعد اثنين كُبريين يموت فيهما خلائق كثيرة،
الثانية اشعلها رجل كنيته السيد الكبير، و تنادى الدنيا باسم "هتلر"
İmam-ı Ali, Ebu Hureyre ve İbn-i Abbas’ın (radiyallâhü
anh) rivayet ettiği bir hadîste şöyle varid olmuştur:
“Ahirzaman’ın harbi cihan harbidir. Çok kimselerin
öldürüldüğü iki büyük harbden sonra bir üçüncüsü daha olacak. İkinci cihan
harbinin ateşini yakan (başlamasına sebeb olan) “Büyük Reis” künyesinde bir
adamdır ki dünya onu “Hitler” ismiyle çağırır **”.
(El- Mehdiy-yul
Muntazar Alel Ebvab)
** Bu hadîs-i şerif ahirzamanda üç cihan harbi olacağını
ve ilk iki harbin çok büyük olup bunlarda çok kimselerin öleceğini, üçüncü
harbin ise, her ne kadar o da bir cihan harbi olsa da evvelki iki harbe
nisbeten onda fazla kimsenin ölmeyeceğini haber vermektedir. Çünkü hadîs, ilk
iki harb için كُبريين يموت فيهما خلائق كثيرة yani, “büyük olan o iki cihan harbinde çok
kimseler ölecektir” demiştir. İlk iki harbin kübrâ olduğunu ifade etmekle
üçüncüsünün suğrâ olduğuna işaret edilmiştir. Allahu a’lem bir tevili şudur ki;
üçüncü harb diğerlerine nisbeten daha küçük olacak ve onda nisbeten fazla kimse
ölmeyecektir. Bunun sebebi şudur ki; geçtiğimiz asırda vuku bulan iki cihan
harbinde dünyanın ekser devletleri birbirleriyle savaşmışlardır. Halbuki
asrımızda vuku bulan harbde ise; ekser dünya devletleri birleşerek bir tek yeri
vurmaktadırlar. Binaenaleyh bu üçüncü harb de bir cihan harbi olmakla beraber
bütün dünya tek bir yeri vurduğu için diğer iki harbe nisbeten onda fazla kimse
ölmemektedir. İşte hadîs-i şerif bu manalara gayet beliğ ve veciz bir surette
ve mu’cizane işaret etmektedir. İki cihan harbi aynen haber verildiği gibi vuku
bulmuş, üçüncü harbin ise mukaddematı zuhur etmiştir. Bütün dünya devletleri
İngiltere ve Amerika’nın riyasetinde Alem-i İslamın aleyhinde ittifak ederek
nur-u Kur’an’ı söndürmek emeliyle şarkta bir taife-yi mücahidin üzerine hücum
etmişlerdir.
Hem bu hadîste ikinci cihan harbini “Hitler” isminde bir
adamın başlatacağını ve ona “Büyük Reis” manasında “FÜHRER” denileceğini
mu’cizane haber vermektedir.
Bu hadîsin verdiği haberler şu gelen hadîs-i şerifte daha
zahir ve tafsilli bir şekilde beyan edilmektedir:
و فى رواية
خاف ان يحدث بها، و لما احس الموت خاف ان يكتم علما فقال لمن حوله: فى نبأ علمته
عما هو كائن فى حروب اخر الزمن، فقالوا: اخبرنا و لا بأس جزاك الله خيرا فقال:
فى عقود
الهجرة بعد الألف و ثلاثمائة و اعقدوا عقودا يرا ملك الروم ان حرب الدنيا كلها يجب
ان تكون، فاراد الله له حربا. و لم يذهب طويل زمن، عقد و عقد فسلط رجل من بلاد
اسمها "جرمن"، و له اسم الهرّ، اراد ان يملك الدنيا و يحارب الكل فى
بلاد ثلج و خير، فامسى فى غضب الله بعد سنوات نار، ارداه قتيلا سرُ الروش او الروس
(الشك من الراوى).
فى عقود
الهجرة بعد الألف و ثلاثمائة و عُدّ خمسا او ستا اوا سبعا
او ثمانا يحكم مصر رجل
يكنى "ناصر"، يدعوه العرب "شجاع العرب"، و اذله الله فى حرب و
حرب و ما كان منصورا، و يريد الله لمصر نصرا له حقاً فى احب شهوره، و هو له، فارضى
مصرَ ربُ البيت و العرب باسمر سادا، ابوه انورُ منه، لكنه صالح لصوص المسجد الاقصى
بالبلد الحزين. و فى عراق الشام رجل متجبر و سفيانى، فى احدى عينيه كسل قليل، و
اسمه من الصدّام و هو صدام لمن عارضه، الدنيا جمعت له فى "كوت" صغير
دخلها و هو مدهون و لا خير فى السفيانى الا بالاسلام، و هو خير و شر. و الويل
لخائن المهدى الامين.
فى عقود
الهجرة بعد الألف و اربعمائة و اعقد اثنين او ثلاثا يخرج المهدى الامين، و يحارب
كل الكون يجمعون له الضالون و المغضوب عليهم، و الذين مَرَدوا على النفاق فى بلاد
الاسرا و المعراج عند جبل مجدون، و تخرج ملكة الدنيا و المكر، زانية اسمها
"امريكا". تراود العالمَ يومئذ فى الضلال و الكفر، و يهود الدنيا يومئذ
فى اعلى عليين يملكون كل القدس و المدينة المقدسة. و كل البلاد تأتى من البحر و
الجو الا بلاد الثلج الرهيب و بلاد الحر الرهيب. و يرى المهدى ان كل الدنيا عليه
بالمكر السيئ، و يرى الله اشد مكرا، ويرى ان كل كون الله له، اليه المرجع و
المصير، و كل الدنيا شجرة له ان يملكها فرعا و جذرا. فيرميهم الله باكرب رمى و
يحرق عليهم الارض و البحر و السماء و تمطر السماء مطر السوء، و يلعن اهل الارض كل
كفار الارض، و يأذن الله بزوال كل الكفر.
“Bir rivayette Ebu Hureyre vefat edeceğini hissettiği
vakitte ilmi ketmetmiş olmaktan korkarak etrafındakilere şöyle dedi:
Resul-i Ekrem’den (sallallâhü aleyhi ve sellem)
öğrendiğim Ahirzamanda vukua gelecek harblerle alakalı haberleri size
bildireyim mi? Onlar: ‘Evet bize haber ver. Bunda bir beis yoktur Allah seni
hayırla mükafatlandırsın’ dediler. Bundan sonra Ebu Hureyre sözüne devâm ederek
dedi ki:
‘Hicretten bin üç yüz (1300) sene sonraki akidlerden
birkaç akid say (Haşiye-1). O vakit
Rumların meliki (Haşiye-2) bütün
dünya ile harb etmek ister. Allahu Teala da o adam için harbi irade eder. Bunun
üzerinden fazla bir zaman geçmez, iki akid sonra (CERMEN) ismindeki bir
beldeden (Haşiye-3), ismi kedi ismi olan
bir adam musallat olur (Haşiye-4)
ve bütün dünyaya malik olmak ister. Ve hem soğuk memleketlerde ve hem de sıcak
memleketlerde (Haşiye-5) bütün
dünya ile harb eder. Şiddetli harb ateşlerinin dolu olduğu senelerden sonra
Allah’ın gadabına uğrar. Neticede Rûş’un veya Rus’un (ravi şübhe etmiştir)
sırrı (Haşiye-6) onu öldürürler.
Hicretten bin üç yüz (1300) sene sonraki akidlerden beş
veya altı veya yedi veya sekiz akid say. O vakit Mısır’a “Nasır” künyesinde bir
adam hükmeder (Haşiye-7). Arablar
onu “Şüccâ’-ul Arab” (Arabın cesuru) diye çağırırlar. Allah onu bir harbde ve
sonra bir harbde daha, yani iki harbde
zelil eder (Haşiye-8). O Nasır
mansur olmaz, ona yardım edilmez. Ve Allahu Teala ayların en sevgilisinde
Mısır’a hakiki nusreti irade eder ki bu nusret tahakkuk edecektir (Haşiye-9). Bunun üzerine Beyt’in
Rabbi olan Allah, Mısır halkını ve Arab milletini, babası kendisinden daha
Enver olan “Esmer Sâdâ” ile razı ederek onu, onlara reis eder (Haşiye10). Fakat bu adam Mescid-i
Aksa’nın hırsızlarıyla (Yahudilerle) belde-i hazînde musalaha yapar (Haşiye11).
Sonra Şam bölgesinden olan Irak’da cebbar bir adam zuhur
eder ki; o adam Süfyanîlerden biridir ve onun bir gözünde hafif bir aksama
vardır. Onun ismi “Saddam” dır (Haşiye12).
O, kendisine muarız olanlara karşı saddamdır (Haşiye13)
. Bütün dünya “Küçük Kût” ta (Haşiye14),
onun için toplanırlar ki Saddam da bu
Kuveyt’e daha evvel aldatılarak girmiştir (Haşiye15).
Bu Süfyanîde hiç bir hayır yoktur. İlla ki İslamiyet’e dönerse o zaman onda
hayır olur. O hem hayır, hem de şerdir (Haşiye16).
Mehdî-yi Emin’e hain olana veyl olsun (Haşiye17).
Hicretten bin dört yüz (1400) sene sonraki akidlerden iki
veya üç akid say (Haşiye18).
O vakit Mehdî-i Emin çıkar ve bütün dünya ile harb eder. Dalalete düşenler (Haşiye19) ve Allah’ın gadabına
uğramış olanlar(Haşiye20) ve
münafıklar (Haşiye21), İsra ve
Mi’raç beldesi olan Kudüs’teki “Meciddun Dağları”nda onun için toplanırlar (Haşiye22). Bütün dünyanın ve
bütün hilelerin melikesi de Mehdî’ye karşı çıkar ki onun ismi zaniyedir
(Amerika) (Haşiye23). Bu
melike o gün bütün dünyayı dalalet ve küfre sevkeder. Yahudiler de o gün
dünyaca en yüksek makamdadırlar. Bütün Kudüs’e, mukaddes beldeye hakimdirler.
Bütün dünya denizden ve havadan (Haşiye24)
Mehdî’nin üzerine hücum eder. Ancak çok soğuk ve çok sıcak beldeler müstesna (Haşiye25). Mehdî bakar ki bütün
dünya çirkin hile ve planlarla aleyhinde ittifak ettiklerini görür. Fakat bilir
ki Allah daha şiddetli mekr sahibidir ki, onların bütün hilelerini akim
bırakır. Ve bütün kainat onun mülküdür ve ona dönecektir ve merci yalnız odur. Ve
bütün dünya aslı ve fer’iyle onun bir hilkat şeceresidir. İşte bu kudrete malik
olan Cenab-ı Hak, Mehdî’ye nusret için en şiddetli bir darbe ile onları vurur
ve karayı, denizi ve semayı onlar üzerine yandırır. Ve Sema da onların üstüne şiddetli yağmurunu
yağdırır. O gün bütün ehl-i arz küffara lanet eder. Allah da bütün küfrün
zevalini irade eder (Haşiye26)
”.
(Esme-l Mesalik
Lieyyam-il Mehdîyy-il Meliki Li Küll-id Dünya Biemrillah-il Malik, Kelde bin
Zeyd-216)
Bu hadîslerde haber verilen Irak Harbi, yine hadîslerde
ahirzamanda vuku bulacağı bildirilen üçüncü cihan harbinin ve Yahudi ve
Hıristiyanların tabirince “Hermeciddun (Armegedon) harbinin” ilk merhalesidir.
Bu Irak harbi diğer bir rivayette ise şöyle bildirilmiştir:
و حرب فى
بلد اصغر من عجب الذنب، يجمعون اهل الدنيا لها، كأنها اغنى بلد أوْلَمَ عليها
الوالمون. و امير فيها سلم رايته لزعيمة الشر الآتية من الشواطئ البعيدة الغربية
بداية اخر الزمن فتجمع له صريخها من كل الدنيا، و ترد له عرش الملك و يخرب عراق فى
ملاحم بداية اخر الزمن. و يحارب امير الذنب الصغير جيوش المهدى، و حان خراب البلد
مرة اخرى لأن اميرها سر الفساد.
“Kuyruk sokumundan daha
küçük bir beldede (Kuveyt’te) bir harb olur. Bütün dünya ahalisi o beldeyi
kurtarmak için toplanırlar. Gûya orası beldelerin en zenginidir. Vâlimeler
(düğün yemeğine davet edilenler, yâni menfaaetperestler) o beldeye davet
ederler (yani bütün dünya oranın serveti olan petrolü paylaşmaya çalışırlar).
Ahirzaman hadîsatının bidayetinde, o beldenin emîri, sancağını batıdaki uzak
sahillerden gelen şer ordularının komutanına (Amerika ve İngiltere’ye) teslim
eder. Emîrin yardım çağrısına karşı dünyanın her tarafından yardıma gelip o
komutan için toplanırlar. Emîrin tahtı yine kendisine iade edilir ve
ahirzamanın bidayetindeki kanlı harblerde Irak harab edilir. Küçük kuyruk
hükmündeki beldenin emîri Mehdî’nin askerleriyle muharebe eder. Ve o beldenin
ikinci def’a harabiyeti yaklaşmış olur. Çünkü o emîr fesadın menbaıdır”…
(Esme-l Mesalik
Lieyyam-il Mehdîyy-il Meliki Li Küll-id Dünya Biemrillah-il Malik, Kelde bin
Zeyd-132)
Bu harb petrol için, yani servet için yapıldığından
dolayı hadîslerde bu harbe Fitne-i Serrâ (servet, zenginlik ve mal sebebiyle
olan fitne) namı da verilmektedir.
عن عبد
الله بن عمر قال: كنا قعودا عند رسول الله (صلع) فذكر الفتن فاكثر فى ذكرها... الى
ان قال: ثم فتنة السراء دخنهامن تحت قدمى رجل من اهل بيتى يزعم انه منى و ليس منى.
“Abdullah ibn Ömer dedi ki: Resul-i Ekrem’in (sallallâhü aleyhi
ve sellem) huzurunda oturuyorduk. Bize vuku bulacak fitnelerden bahsetti ve bu
husus üzerinde çok fazla durdu. Sonra dedi ki:
Fitne-i Serrâ’nın dumanı ehl-i beytimden bir adamın iki
ayağı altından çıkar (yâni o sebebiyet verir). O kendini benden zanneder ama
benden değildir**.”
(Ebu Davud-4077,
Ahmed-2/133)
** Ehl-i Beyt 12 manaya gelir. Bir manasıda Kureyşî
demektir. Burada ehl-i beytten murad Kureyşîdir. Hadîs Irak lideri Saddam
Hüseyin’den bahsetmektedir.
Yine bir başka rivayette Ebu Zer (radiyallâhü anh)
Resul-i Ekrem’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu söylemiştir:
سيكون من
بنى امية رجل اخنس بمصر يلى سلطانا يغلب على سلطانه او ينتزع منه فيفر الى الروم
فيأتى بالروم الى اهل الاسلام فذلك اول الملاحم.
“Benî Ümeyye’den dessas bir adam (Kuveyt Emîri), bir
beldede (Kuveyt’te) hakim olur. Bir sultan (Saddam) gelir onun saltanatına
galib olur veya saltanatı, onun elinden alır. O da Rumlara (Amerika) sığınır ve
Rumları ehl-i İslam üzerine getirir. İşte bu ahirzamanın kanlı harblerinin
başlangıcıdır”.
(Naim bin Hammad
Kitab-ul Fiten-291)
Bir hadîste de Irak Harbi “Fitne-yi Duheyma (karanlık
fitneler)” ünvanıyla haber verilmekte ve şöyle denmektedir:
فاذا
كان ذاكم فانتظروا الدجال من يومه او من غده
“Bu (fitne-yi duheyma) vuku bulduğunda o gün veya ertesi
gün Deccal’ı bekleyiniz.”
(Kitab-ı Hermeciddun,
Emîn Muhammed Cemalleddin-20)
Bu
hadîs gösteriyor ki, Irak harbinin akabinde Deccal zuhur edecektir. Hâdisat
gösterdi ki o deccaliyet Amerika, İngiltere ve Yahudilerin riyaseti altında
Birleşmiş Milletler’in şahs-ı manevîsidir. Bu mes’elenin tafsilatı ileride
gelecektir.
"عن
ابى نضرة (ر.ع.) قال: كنا عند جابر (ر.ع.) فقال: يوشك اهل العراق لا يجبى
اليهم."قفيز و لا درهم. قلنا من اين ذاك؟
قال العجم يمنعون ذاك. ثم قال يوشك اهل اشام الا يجبى اليهم دينار و لا
مدى. قلنا من اين ذاك؟ قال من قبل الروم
ثم سكت هنية ثم قال: قال رسول الله (صعم) يكون فى اخر امتى خليفة يحثى المال حثيا
لا يعده عدا. قلت لابى نضرة: اترى انه عمر بن عبد العزيز؟ قال: لا
Ebu
Nadre (radiyallâhü anh) dedi ki; Cabir (radiyallâhü anh)’ın yanında idik, şöyle
dedi: “Öyle bir zaman yaklaşıyor ki, Irak ahalisine bir kafiz (kile), bir
dirhem sevk olunmayacak” (Yani Irak’a ambargo konulacak ve para ve ölçekle
alışveriş olmayacak). Dedik ki “bu kimden dolayı olur”. Dedi ki: “Acemler
(Arab’ın gayrısı) bunu men’ ederler.” Sonra dedi: “Şam ahalisine bir dinar, bir
müdy (kile) sevk olunmayacak”. “Bu kimden dolayı olur” dedik. “Rumlar’dan
dolayı” dedi. Sonra az bir müddet sustu.
Sonra
dedi ki: Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ümmetimin son
zamanlarında bir halife (Mehdi) olur, malı saymadan verir”. Ben Ebu Nadre’ye:
“O Ömer İbn-i Abdulaziz midir?” dedim. “Hayır” dedi.
(Et-Tac, Ali Nâsıf el-Hüseyni)
Hadîste geçen Şam’dan murad sadece şu
anki Şam şehri değildir. Çünkü şu anki Şam şehrinin ismi o zaman Dımeşk idi.
Şam’dan murad Şam-ı Kübra’dır ki, Filistin ve diğer Şam çevreleri de dahildir.
Bu hadîs gösteriyor ki; önce Irak’a ve
daha sonra Şam bölgesi olan Filistin’e kafirler tarafından ambargo uygulanacak.
Bunun akabinde ise Hz. Mehdî zuhur edecektir. Çünkü hadîste “هنية
hüneyyeten yani az bir müddet tabiri kullanılmıştır. Demek Hz. Mehdî Irak ve
Filistin ambargolarından az bir müddet sonra zuhur edecektir. Irak ve
Filistin’deki ambargolar vukua gelmiştir. Öyle ise zaman, Hz. Mehdî’nin zuhur
zamanıdır.
حم
HZ.
MEHDÎ VE ONA ZEMİN HAZIRLAYAN CEMAAT-İ NURANİYE
Cumhur-u ulema-i
İslam, hadîs-i şeriflere istinaden, ahirzamanda Mehdî ve Deccal’ın geleceğinde
ittifak etmişlerdir. İbn-i Hacer-i Heytemi bu hususu şöyle beyan etmiştir:
من كفر مسلما لدينه فهو كافر مرتد يضرب عنقه ان
لم يتب, و ايضا فهؤلاء منكرون للمهدى الموعود به اخر الزمان. و قد ورد في حديث ابي
بكر الاسكافي انه صلي الله عليه و سلم قال: " من كذب بالدجال فقد كفر, و من
كذب بالمهدى فقد كفر" و هؤلاء مكذبون به صريحا فيخشى عليهم الكفر
“Kim bir müslümanı
dini için tekfir ederse o kafir ve mürteddir. Eğer tevbe etmezse devlet-i
şer’iyye tarafından boynu vurulur. Aynı şekilde ahirzamanda vadedilen Mehdi’yi
inkar edenler de kafir ve mürteddir. Çünkü Ebu Bekir El-İskafi hadîsinde varid
oldu ki, Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle ferman etti:
“Deccal’ı inkar eden kafirdir ve Mehdi’yi de inkar eden kafirdir.” Sarihan bunu
inkar edenlerin küfründen korkulur”.
( Fetava-i Hadîsiyye,
İbn-i Hacer-i Heytemi-37)
Âhirzamanda Hz.
Mehdî’nin geleceği ve fesada girmiş alemi ıslah edeceğine dair bir çok ehâdîs-i
şerife vardır. Ezcümle:
ملك الارض اربعة. مؤمنان و كافران: فالمؤمنان
ذوالقرنين و سليمان. و الكافران نمروذ و بختنصر. و سيملكها خامس من اهل بيتى
“Umum
yeryüzüne dört kişi hakim olmuştur ki, ikisi mü’min ve ikisi kafirdir. İki
hakim mü’min Hz. Zül-karneyn ve Hz. Süleyman (aleyhisselâm)’dır. İki hakim
kafir ise Nemrud ve Buhtünasr’dır. Ve beşinci olarak ileride benim ehl-i
Beytimden birisi (Mehdî) dahi bütün arza hakim olacaktır”.
(Fetava-i
Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-39)
لا تزال طائفة من امتى
تقاتل على الحق حتى ينزل عيسى بن مريم عليه السلام عند طلوع الفجر ببيت المقدس
ينزل على المهدى فيقال تقدم يا نبى الله فصل بنا، فيقول هذه الامة امراء بعضهم على
بعض
“Tulu-i
Fecirde, Beyt-i Makdis’de Hz. İsa bin Meryem (aleyhisselâm) nazil oluncaya
kadar ümmetimden bir taife, daima hak üzerine mukatele (cihad) edecektir. O
vakit Hz. İsa (aleyhisselâm) Hz. Mehdî’nin üzerine nüzul eder. Ona “Ey Allah’ın
Nebîsi! Öne geç, bize namazı kıldır” denir. O da “Bu ümmetin imamı
kendisindendir, onların içinden birisi daima diğerlerine imamdır” der. (Yâni
Hz. Mehdî’nin imamete geçmesini emreder)”.
(Fetava-i
Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-38)
لو لم يبق من الدنيا الا
يوم لبعث الله رجلا منا يملأها عدلا كما ملئت جورا
“Dünyanın
ömrü bir gün kalsa bile muhakkak Allah bizden (ehl-i beytimden) birisini
(Mehdî’yi) gönderir. Onu hâkim kılarak zulümle dolmuş olan yeryüzünü adaletle
doldurur”.
(En-
Nihaye Fil Fiteni vel Melahim, İbn-i Kesir, c.1/s.23-1/23)
المهدى منا اهل البيت يصلحه
الله فى ليلة
“Mehdî
bizden, ehl-i beyttendir. Allah onu bir gecede ıslah eder (yâni
vazifelendirir)”.
(En-
Nihaye Fil Fiteni vel Melahim, İbn-i Kesir, c.1/s.23- 1/23)
Hadîs-i
şeriflere dikkatlice bakıldığında anlaşılır ki, Hz. Mehdî’nin zuhuruna yakın ve
ondan biraz evvel, ona zemin hazırlayan ve öncülük yapan istikametli bir
taife-i mücahidin gelecektir. Bu hadîsler zikredildiğinde görülecektir ki,
haber verilen bu taife şu anda dünyanın ve Asya’nın şarkında zuhur etmiştir ve
bilfiil fisebilillah mücahede etmektedirler.
El-Burhan
Fi Alamat-i Mehdî-yi Ahir-iz Zaman isimli kitaptan alınan şu hadîs, sarahat
derecesinde bu hükmü te’yid etmektedir:
اخرج ابو نعيم الكوفى فى
كتاب الفتن عن على بن ابى طالب (ك.و.) قال: ويحا للطالقان(اى الافقانستان) فان لله
بها كنوزا ليست من ذهب و لا فضة و لاكن بها رجال عرفوا الله حق معرفته و هم انصار
المهدى اخر الزمان
Ebu
Naim El-Kûfî Kitab-ul Fiten’de İmam Ali’den (kerremallâhü veche) tahriç ederek
buyurdu ki: “Talikan’a (Afganistan’a) yazık olacak. Orada Allah’ın öyle
hazineleri vardır ki ne altındandır ne de gümüşten. Fakat orada Allah’ı
hakkıyla tanıyan erler vardır ki, onlar Âhirzaman Mehdî’sinin yardımcılarıdır”.
(El-Burhan
Fî Alamat-i Mehdî-yi Ahir-iz Zaman)
و
انه يخرج ناس من المشرق يوطؤن للمهدى سلطانه
“Muhakkak doğudan bazı insanlar çıkar ki, Mehdîy-i Ahirzaman’ın
hakimiyeti için zemin hazırlarlar”.
(Fetava-i Hadîsiyye,
İbn-i Hacer-i Heytemi-40)
اذا رايتم الرايات السود قد اقبلت من خراسان
فاتوها ولو حبوا على الثلج, فان فيها خليفة الله المهدى
“Horasan
tarafından çıkan siyah sancaklıları gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de
olsa onlara gidin. Çünkü onların içinde Allah’ın halifesi Mehdî vardır**.”
(Fetava-i Hadîsiyye,
, İbn-i Hacer-i Heytemi-37)
**Yani onlar
Mehdî’nin askerleridir, O’na zemin
hazırlarlar. Horasan bölgesi İran’ın doğu tarafıdır ki şu anki Afganistandır.
و
الطبرانى فى الاوسط "انه صلى الله عليه و سلم اخذ بيد على فقال: يخرج من صلب
هذا فتى يملا الارض قسطا و عدلا, فاذا رايتم ذلك فعليكم بالفتى التميمى فانه يقبل
من قبل المشرق و هو صاحب راية المهدى
Taberani Evsat’ta
şöyle demiştir: Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Ali’nin (kerremallâhü
veche) elini tuttu, dedi ki: “Bunun sulbünden bir adam çıkar, arzı adaletle
doldurur. Bunu gördüğünüzde Temim** kabilesinden bir adama tabi olun ki, o doğu tarafından
çıkar ve o Mehdî’nin sancağının sahibidir.”
(Fetava-i
Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-37)
** Temim,
Arabistan’da Yemen asıllı bir kabilenin ismidir. Bu hadîs-i şerifte ve aşağıda
gelen daha birçok hadîs-i şerifte işaret ediliyor ki, bir arap Horasan
taraflarından sancak çekecek ve o arap komutan Hz. Mehdî’nin sancaktarı olacak.
Yani ona zemin hazırlayacak. İşte bu ve aşağıdaki hadîsler dikkatle
incelendiğinde bu Temim’li adamın meşrik canibindeki taife-i mücahidinin
başındaki zat olduğu anlaşılmaktadır.
انا اهل بيت اختار الله لنا
الاخرة على الدنيا و ان اهل بيتى سيلقون بعدى بلاء و تشيدا و تطريدا حتى ياتى قوم
من قبل المشرق معهم رايات سود فيسألون الخبز فلا يعطونه فيقاتلون فينصرون فيعطون
ما سألوا فلا يقبلونه حتى يدفعوها الى رجل من اهل بيتى فيملأها قسطا كما ملئت
جورا، فمن ادرك ذلك منكم فلياتهم ولو حبوا على الثلج
“Allah-u
Teala Biz Ehl-i Beyt’e, ahireti dünyâ üzerine tercih etti. Ve muhakkak Ehl-i
Beytim, benden sonra bela ve musibetlere ve zülme ve nefye maruz kalacaklardır.
Tâ ki doğu tarafından siyah sancaklılar gelinceye kadar. Onlar gelince ekmek
isterler, onlara verilmez (yâni maddeten sıkıntı içinde oldukları halde, onlara
yardım edilmez), onlar mukatele ederler ve galip olup, nusrete mazhar olurlar.
O zaman istedikleri gıda yardımı kendilerine verilir, fakat onlar, tâ
sancakları (hakimiyeti) Ehl-i Beytim’den bir adama (Mehdî) verinceye kadar
onların yardımını kabûl etmezler (yani hakimiyeti bir tek Mehdî’ye teslim
etmedikçe o reislerin gıda ve maddî yardımlarını kabul etmezler). Ve işi O’na
teslim ederler. O Mehdî de hâkim olup, daha önce zulümle dolmuş olan yeryüzünü,
adaletle doldurur. Sizden her kim ki o zamana kavuşursa, kar üzerinde,
emekleyerek dahi olsa, şarktan çıkan o mücahidlere gidip tabi olsun”.
(En-
Nihaye Fil Fiteni vel Melahim, İbn-i Kesir, c.1/s.25- 1/25)
رجل
ربعة,أسمر, من بنى تميم, مجذوم, كوسج, يقال له شعيب بن صالح فى اربعة الاف ثيابهم
بيض و راياتهم سود يكون على مقدمة المهدى ولا يلقاه احد الا قتله
Temim oğullarından
orta boylu, esmer, meczum (hafif sakallı), kevsec (sakalı yanlarda az, aşağı
tarafı uzun olan; diğer bir manası da Yemen asıllı) bir adam ki, ona Şuayb bin
Salih denilir. Beyaz elbiseli, siyah sancaklı 4000 kişinin kumandanıdır. Mehdî’nin
öncüsü olur ve kiminle mukatele ederse, harbde kim ona karşı çıkarsa onu
öldürür**.
(Fetava-i Hadîsiyye,
İbn-i Hacer-i Heytemi-41)
** Hadîsdeki bu isim
o zatın asıl ismi değil, unvan-ı mülahaza olan ismidir. Kezalik “Mehdî”,
“Cahcah”, “Deccal”, “Süfyanî” gibi isimler de birer ünvandır. O şahıslar aynı
bu isimle gelir demek değildir. Mesela Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)‘ın
ismi Tevrat’ta ve İncil’de “Ahyed, Ahmed, Faraklit, Münhamenna” olarak
geçmektedir. Hz. İbrahim’in babasının adı “Tareh” olduğu halde Kur’an ona
“Azer” demiştir. Allahu A’lem meşrikten
çıkan o zatın bütün dünyanın ordularına karşı koyan küçücük bir ordusu olduğu
için ona şubecik anlamında Şuayb adı verilmiştir. “Bin Salih” denilmesi ise, bu
zatın babası da kendisi gibi salih bir insan olmakla beraber ıslahat manasında
olan müteahhitlik yapması ve kendisi de maddî gücünü babasının bu müteahhitlik
servetinden almasından dolayıdır.
Hem şu hadîste o
zatın diğer bir ismi “Hâris bin Harras”dır ki Haris aslan demektir. O zatın
isminin manasına tevafuk etmektedir.
يخرج رجل من وراء
النهر يقال له الحارث بن الحرّاث على مقدمته
رجل يقال له منصور يوطئ او يمكن لال محمد كما مكنت قريش لرسول الله (صعم)
وجب على كل مؤمن نصره او اجابته
“Maveraünnehir’den bir adam çıkar, ona El-Hâris İbn-ul Harras**
denir. Onun askerlerinin kumandanı olan bir adam vardır ki ona da Mansur
denilir. O El-Haris İbn-ul Harras tıpkı Kureyş’in Resulullah’a (S.A.V.) zemin
hazırladığı gibi o da Al-i Muhammed’e zemin hazırlar veyâ onları yerleştirir
(ravi şek etmiştir). Her mü’mine, ona yardım etmek veya davetine icabet etmek
(ravi şek etmiştir) vaciptir”.
(Et-Tac, Ali Nâsıf
el-Hüseynî, c.5/s.617)
**
Haris aslan demektir. O zatın ismi ile aynı mânâdadır. Binaenaleyh hadîs
kinayeli olarak o zattan bahsetmektedir.
عن حفصة
زوج النبى (صلع) عن رسول الله (صلع) قال: اذا سمعتم بناس يأتون من قبل المشرق ألو
دهاء يعجب الناس من زِيِّهم فقد اظلتكم الساعة.
“Doğu tarafından gelen ve deha sahibleri oldukları halde,
kıyafetlerine insanların taaccüb ettikleri kimselerin** zuhur ettiğini işittiğinizde,
işte o zaman muhakkak kıyametin gölgesi üzerinize düşmüştür”.
(Naim bin Hammad
Kitab-ul Fiten-121)
** O siyah sancaklıların asra göre gayet garib
kıyafetleri olmakla birlikte şahsiyetlerinin yüksek deha sahibleri olduğu
bildirilmektedir.
Zührî’den şöyle rivayet edilmiştir:
اذا اختلف
الرايات السود فيما بينهم أتاهم الرايات الصفر، فيجتمعون فى قنطرة اهل مصرفيقتتل
اهل المشرق و اهل المغرب سبعا.
Siyah sancaklılar kendi aralarında ihtilafa düştükleri
zaman sarı sancaklılar onların üzerine gelir ve Mısır’ın köprüsünde
toplanırlar. Ehl-i maşrık ve ehl-i mağrib arasında 7 (gün veya hafta veya ay
veya yıl mı olduğu hadîste belirtilmemiştir) harb olur**.
(Naim bin Hammad
Kitab-ul Fiten-160)
** Bu hadîsin verdiği haber de aynen vukua gelmiştir. o
şark tarafındaki taifeler arasında ihtilâf çıkınca, yani “Kuzey İttifakı” diye
tesmiye edilen kimseler o taife-yi mücahidine muhalefet edince, bu hadîste
“sarı sancaklılar” ve “ehl-i mağrib” diye bahsedilen Birleşmiş Milletler
ordusu, Mısır’ın köprüsü olan Süveyş Kanalında karargah kurarak “ehl-i maşrık”
olan Afganistan’daki o taife-i mücahidini 7 hafta boyunca bombaladı ve sarı
sancaklıların bir reisi, devletleri kendilerine tarafdar edip ifsadat yapmak
için tam 40 gün dünya devletlerini dolaşarak “Deccal 40 günde dünyayı dolaşır”
hadîsinin bir te’vilini gösterdi. Hadîsteki 7’den murad bu 7 hafta olabileceği
gibi, harbin 7 yıl süreceğine de işaret olabilir. Allahu A’lemu bissavab.
Hadîste “sarı sancaklılar” ve “ehl-i mağrib” tabiri
onların Hıristiyan milletleri olduğuna işaret etmek içindir. Çünkü batı
memleketinin ekserisi Hıristiyan olduğu gibi, hadîslerde Rumlar için sarı ırk
manasında “Benu Esfer” denmektedir.
Şu hadîste ise batıdan gelen bu sarı sancaklıların
kumandanı ta’rif edilmekle nazar-ı dikkat çekilmekte ve bu hâdisenin Hz.
Mehdî’nin hurucuna bir alamet olduğu bildirilmektedir.
علامة
خروج المهدى ألوية تقبل من المغرب عليها رجل أعرج من كندة
“Mehdî-yi Ahirzamanın hurucunun alameti, batı tarafından
gelen sancaklılardır ki, onların başında Kende’li topal bir adam vardır**”.
(Naim bin Hammad
Kitab-ul Fiten-205)
** Bu da aynen vuku bulmuştur. Afganistan’a yapılan
harekatı bütün dünyaya i’lan etmek için Amerikalı General Richard Mayers
tekerlekli sandalye ile dünya medyasının önüne çıkmış ve bu operasyonu haber
vermiştir. Bu hadîs-i nebevî, bu hâdiseyi mu’cizane haber verdiği gibi, bu
harekata katılan kimselerin de sakat kalacağına işaret etmektedir.
Yine bir başka hadîs-i nebevîde şöyle buyrulmaktadır:
تخرج
رايات سود لبنى العباس ثم تخرج من خراسان اخرى, سود قلانسهم و ثيابهم بيض على
مقدمتهم رجل يقال له شعيب بن صلح من تميم يهزمون اصحاب السفيانى حتى ينزل ببيت
المقدس يوطئ للمهدى سلطانه و يمد اليه ثلثمائة من الشام يكون بين خروجه و بين ان
يسلم الامر للمهدى اثنان و سبعون شهرا
“Siyah sancaklılar, Abbasoğulları için çıkar. Sonra bir başka
def’a da Horasan’dan çıkar ki; takkeleri siyah, elbiseleri beyazdır. Onların
kumandanı Temim’den Şuayb bin Salih denilen bir adamdır ki, Süfyanî’nin
adamlarını hezimete uğratır. Ta Beyt-i Makdis’e iner, Mehdî’nin hakimiyetine
zemin hazırlar, ona Şam’dan üçyüz kişi yardım eder, onun hurucuyla Mehdî’ye
emrin (vazifenin) teslim edilmesi arasında yetmiş iki ay zaman vardır**.”
( Fetava-i Hadîsiyye,
İbn-i Hacer-i Heytemi -42)
** Siyah sancaklar ilk olarak, Ebu Müslim Horasanî eliyle
Abbasi devleti için çekilmiştir. Şimdi de şarktan çıkan siyah sancaklıların
reisi tarafından Mehdî için çekilmiştir. O zatın ordularının Filistin’e kadar
ulaşacaklarını ve Şam ahalisinden de yardım göreceklerini bu hadîs
bildirmektedir. Hadîslerde geçen Şam’dan murad sadece şu anki Şam şehri değil,
Filistin dahil olmak üzere Şam-ı Kübra’dır. Siyah sancaklıların 72 ay, yani 6
sene sonra Mehdî’ye işi teslim etmesine gelince; eğer o hareketin ilk çıkış tarihi
olan Miladî 1996 yılı esas alınırsa 2002 tarihine tevafuk etmektedir. Eğer
mağrib ordusunun bu Taife-i Nuriye’ye
hücumu zamanı olan 2001 yılı esas alınırsa 2007 tarihine tevafuk etmektedir.
Fakat bu tarihler takribî tarihlerdir.
Hem bu hadîs gibi şu hadîs de o Zât’ın Filistin’e kadar
gideceğini göstermektedir:
تخرج من خراسان رايات سود لا يردها شىء حتى
تنصب بايلياء
“Horasan’dan siyah sancaklılar çıkar ki, tâ Îliya’ya (Kudüs’e) o
sancağı dikinceye kadar, kimse onlara karşı koyamaz.”
(Et-Tac, Ali Nâsıf
el-Hüseynî,c.5/ s.627)
و
انه يخرج رايات سود فيقاتل السفيانى فيهم شاب من بنى هاشم فى كفه اليسرى خال و فى
مقدمته رجل من تميم يدعى بشعيب بن صالح فيهزمهم وان السفيانى اذا خرج بعث خيله
لاهل خراسان فيخرجون الى المهدى فيلتقى هو و الهاشمى برايات سود على مقدمته شعيب
بن صالح فيلتقى هو و السفيانى فى باب اصطخر فيكون بينهم مقتلة عظيمة فتظهر الرايات
السود و تهرب خيل السفيانى فعند ذلك يتمنى الناس المهدى و يطلبونه
“Ve muhakkak Siyah Sancaklılar çıkar, Süfyanî ile harb ederler.
O siyah sancaklıların içinde Beni Haşim’den bir genç vardır ki, sol avucunda
bir ben vardır. Onun ordusunun başında, Temim’li Şuayb bin Salih diye çağrılan
bir adam vardır. O kumandan Süfyanî’leri hezimete uğratır. Ve Süfyanî çıktığı
zaman ordusunu Horasan ahalisine gönderir ve o ordu Mehdî’ye karşı çıkar. O
(Süfyanî), Haşimî ile beraber olan Şuayb bin Salih’in kumandası altındaki siyah
sancaklılarla “İstehar” kapısında karşılaşırlar. Aralarında büyük bir harb
olur. Siyah sancaklılar galip gelir ve Süfyanî’nin ordusu kaçar. Bu sırada
insanlar Mehdî’yi temenni ediyor ve arıyorlardır**”.
(Fetava-i Hadîsiyye,
İbn-i Hacer-i Heytemi -40)
**
Süfyanî: Şeriat-ı Muhammediye’yi tahribe çalışan ve Büyük Deccal’in ileri
karakolu hükmünde onun öncülüğünü yapan ve dehşetli deha sahibleri olan ve
küçük Deccaller hükmünde Alem-i İslam’ın başındaki bütün münafık devlet
reisleridir. Hadîslerde bu Süfyaniyetin birinci reisinin Türkler içinde
çıkacağı bildirilmektedir. Bu haber verilen ve Süfyaniyetin birinci reisi olan
Süfyan ise çıkmış ve kendisi ölmüştür. Fakat kendi yerinde bütün Alem-i
İslam’da küçük küçük Süfyanlar miras bırakmıştır. Ve teşkil ettiği komitesi de
hala devam etmektedir. Buna göre bu hadîslerde geçen Süfyanî, o Süfyan’ın
bizzat kendisi olmayıp onun komitesi ve Alem-i İslam’da onun varisleri olan
bütün devlet reisleridir. Bu mes’elenin halli için ahirdeki Üstad
Bediüzzaman’ın (rahmetullahi aleyh) “Beşinci Şua” namındaki eserine müracaat
edilsin.
İstehar
ise, eskide İran’da hüküm süren Sasanilerin başkentidir. Şu anda ise bu şehir
harab edilmiştir. Haşimî ve Şuayb bin Salih’in Süfyanîlerle İstehar’da harb
etmesine gelince; bu ve bunun gibi vukuat-ı istikbaliyeden haber veren
hadîslerde geçen yerler metn-i hadîsten olabileceği gibi ravilerin metn-i
hadîsi içtihadlarına tatbik etmeleri ve bu içtihadlarının hadîsin metnine
karışmış olmasından dolayı bu yerler ravilerin istinbatları olması da
mümkündür. Üstad Bediüzzaman (rahmetullahi aleyh) bu mes’eleyi “Beşinci Şua”
adlı eserinde şöyle izah etmiştir:
“Rivayetlerde,
vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisât-ı istikbaliye Şam'ın etrafında ve Arabistan'da
tasvir edilmiş.
Allahu a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Merkez-i hilâfet
eski zamanda Irak'ta ve Şam'da ve Medine'de bulunduğundan, râvîler kendi
içtihadlarıyla, daimî öyle kalacak gibi mânâ verip, merkez-i Hükûmet-i İslâmiye
yakınlarında tasvir etmişler, Halep ve Şam demişler. Hadîsin mücmel
haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler”.
Bu sebeble Haşimî ve Şuayb bin Salih’in Süfyanîlerle
yaptığı bu harb Alem-i İslam’ın herhangi bir yerinde vuku bulabilir.
Hadîs
mevki olarak İstehar’ı zikretmekle işaret ediyor ki; Süfyanî ordularını o zaman
İran topraklarından olan Horasan civarına gönderecektir. Hem hadîs İran’ın eski
payitahtını nazara vermekle işaret ediyor ki İran, Süfyanî’nin Mehdî’ye karşı
çıkan ordusuna yardım edecek ve bu harbde en mühim rolü onlar oynayacaklar.
Zaten aşağıda gelecek bir başka hadîs de bunu haber verdiği gibi İmam-ı Ali de
(K.V.) İran’ın Süfyaniyete ve Deccaliyete yardım edeceğine işaret etmektedir.
Bu husus için İmam-ı Ali’nin (K.V.) divanlarına ve “El-İşâa Lieşrat-is Sâat”
kitabına müracaat olunsun.
Hem
hadîsten anlaşılıyor ki, Şuayb bin Salih Süfyanî’nin ordularıyla büyük bir harb
yapacak ve onu mağlub edecektir. Ve Şuayb bin Salih, Hz. Mehdî’ye zemin
hazırlayacak ve onun ordusu Mehdî’nin de ordusu olacaktır.
Bu
hadîsin ihbarat-ı gaybiyeleri de kısmen vukua gelmiştir. Şöyle ki; Büyük
Süfyanın ordusu Afganistan’daki taife-yi mücahidin ile harbetmek için Horasan
civarına gittiği gibi Alem-i İslam’daki diğer bütün Süfyanlar da ona destek
vererek tabi oldular. Hem büyük Süfyanın ordusu, oradaki Deccaliyetin ve
Süfyancıkların ordularının kumandasını aldılar. Hatta Kuzey İttifakı dahi yine
o büyük Süfyan’a bağlı ve Ye’cüc ve Me’cüc taifesine ait kişilerdir.
Müslümanların galebesi ise inşaallah yakın bir zamanda vukua gelecektir.
Hadîste
ki Haşimî genç ise Allahu A’lem, o zatların reisine işarettir.
Hem
hadîsteki “Süfyanî çıktığı zaman ordusunu Horasan ahalisine gönderir ve o ordu
Mehdî’ye karşı çıkar” cümlesinden murad, Mehdî’ye zemin hazırlayan insanlara
karşı çıkar demektir. Çünkü hadîsin devamındaki “bu sırada insanlar Mehdî’yi
temenni ediyor ve arıyorlardır” ifadesinden anlaşılıyor ki, Hz. Mehdî o vakitte
zuhur etmeyip belki ona yakın bir tarihte zuhur ederek Alem-i İslam’ın başına
geçecektir.
عن
انس بن مالك رضى الله عنه ان رسول الله صلع قال: يتبع الدجال من يهود اصبهان سبعون
الفا عليهم الطيالسة. رواه مسلمز
Enes
bin Malik’ten (radiyallâhü anh):
Peygamber
(sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Deccal’a,
İsfehan Yahudilerinden taylesanlı (sarıklı ve cübbeli) yetmiş bin kişi tabi’
olacaktır**”.
(Müslim, Et-Tac Ali
Nâsıf el-Hüseynî, c.5/s.627)
**
Yani Yahudi uleması İran devletini kandırarak Deccal ordusuna yardım ettirir.
اذ خرج السفيانى فى ستين و ثلثمائة راكب حتى
ياتى دمشق فلا ياتى عليهم شهر حتى يتابعه من كلب ثلاثون الفا فيبعث جيشه الى
العراق فيقتل بالزوراء مائة الف و يخرجون الى الكوفة فينتهبونها, فعند ذلك تخرج
راية من المشرق و يقودها رجل من تميم يقال له شعيب بن صالح فيستنقذ ما فى ايديهم
من سبى اهل الكوفة ويقتلهم
“Süfyanî 360 süvariyle çıkıp, tâ Dımeşk’e geldiğinde, daha
üzerinden bir ay geçmeden Kelb’den 30.000 kişi ona tabi olur O da ordusunu
Irak’a gönderir ve Zevra denilen bölgede 100.000 kişiyi katl eder. Ve Kûfe’ye
çıkarlar ve orayı talan edip harab ederler. Bu sırada doğudan bir sancak çıkar
ki, ona kendisine Şuayb bin Salih denilen Temim’den bir zat kumandanlık eder.
Onların ellerindeki Kûfe ahalisinden olan esirleri kurtarır ve o Süfyanîleri
öldürür**”.
(
Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-38)
**
Zevra, Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunu içine alan bir bölgenin
adıdır. Kelb kabilesi ise meşhur bir kabile olmakla beraber aşağıda gelen bir
hadîste İngilizler hakkında da bu ifade kullanıldığı için Süfyanîye tabi olan
bu kabilenin kim olduğunu zaman gösterecektir.
Bu
hadîsten şöyle anlaşılıyor ki; Süfyanîler, Irak ve Suriye’nin tahribi hususunda
mühim bir fitne çevirecektir. Her ne kadar Irak harbinde Süfyanîlerin bu
icraatının bazı numuneleri görüldü ise de, ileride nasıl bir tahribat
yapacağını hâdiseler zuhur etmeden tam olarak anlamamız mümkün değildir. Amma
anlaşılan şudur ki; her halükarda Şuayb bin Salih denilen zatın orduları Irak
ahalisini esaretten kurtaracaktır inşaallah.
فاذا راى الناس ذلك اتاه ابدال الشام و عصائب
العراق فيبايعونه فينشئ رجل من قريش اخواله كلب فيبعث اى المهدى عليهم بعثا
يقتلونهم فتقسم غنائمهم و يعمل فى الناس بسنة نبيهم
“İnsanlar Onu (Mehdî’yi) gördüklerinde Şam’ın ebdalları ve
Irak’ın aşiretleri ona gelir ve biat ederler. Ve Kureyş’ten bir adam çıkar ki
dayıları kelbdir. Mehdî onları katledecek bir orduyu üzerlerine gönderir. Onlar
mağlub edilip, ganimetleri taksim edilir. Ve Mehdî insanlar arasında
peygamberlerinin sünnetiyle amel eder**”.
(
Fetava-i Hadîsiyye, İbn-i Hacer-i Heytemi-40)
** Hâdisat vuku bulmadan evvel istikbale ait hadîslerin
manasını tam olarak anlamak mümkün değildir. Ancak vukuundan sonra ilimde rasih
olanlar, te’villerini anlarlar. İşte bu
hadîste de Kureyş’ten çıkan o adamın dayılarının “kelb” olması evvelde meşhur Kelb kabilesi
olduğu zannedilirdi. Şimdi anlaşılıyor ki o Kelb’den murad İngilizlerdir. Ve bu
hadîs, halkı gibi kendisi de Kureyşî olan ve İngilizlere hizmet eden ve annesi
tarafı İngiliz olan Ürdün kralı Abdullah’dan haber vermektedir. Onun Hz.
Mehdî’nin ordusuna karşı çıkacağını bildirmektedir. Aynen haber verdiği gibi
vuku bulmuştur. Hadîsin işaret ettiği akıbetlerini ise zaman tefsir edecektir.
ورد
فى حديث "ان اصحاب الكهف يكونون اعوان المهدى"
Hadîste varid olmuştur ki: “Ashab-ı Kehf, Mehdî-yi
Ahirzamanın yardımcıları olur**”.
(Mektubat-ı İmam-ı Rabbani)
**
Allah-u a’lem bunun bir manası şudur ki, dünyaca meşhur mağaralar sahibi olan
bir kavim, Deccal ile muharebe ederken, mağaralara sığınıp Kur’an’a ve Şeriata
yardım edecekleri ve Mehdî’ye zemin hazırlayacakları gibi, diğer bir taife-i
ehl-i hakîkat da, ahirzamanda Hakîkat-ı Kur’aniye’yi ve Şeriat-ı Garra-i
Muhammediye’yi ders vererek, her yerde Deccaliyet ve Süfyaniyet komitelerinin
tecavüzkar tazyikatlarından dolayı, gizli olarak ve mağaramisal gizli yerlerde,
mücahede-i ilmiye ile Mehdîy-i Ahirzaman’a aynen o taife misillu zemin
hazırlayacaklarına da işarettir. Yoksa Ashab-ı Kehf ünvanıyla meşhur olan
taife, yeniden dirilecek demek değildir. Bu hadîsin de bir manası, aynen vücuda
gelmiştir. Şu hadîs-i şerif de bu mes’eleye işaret etmektedir:
ليفرّنّ
الناس من الدجال فى الجبال قالت ام شريك يا رسول الله فاين الاعرب يومئذن؟ قال هم
قليل
“İnsanlar
Deccal’dan dağlara kaçacaklar. Ümmü Şerik dedi ki: Ya Resulellah, o gün arablar
nerdedir? Resul-i Ekrem (S.A.V.) : ‘O gün onlar azdırlar’ dedi”.
(Et-Tac, Ali Nâsıf el-Hüseynî, c.5)
سيكون فى
رمضان صوت و فى شوال معمعة و فى ذى القعدة تحارب القبائل و علامته نهب الحاج و
تكون ملحمة بمنى يكثر فيها القتل و تسيل الدماء حتى تسيل دمائهم على الجمرة حتى
يهرب صاحبهم فيؤتى بين الركن و المقام فيبايع و هو كاره.
“Ramazanda
bir ses olacak, Şevval’de harb ve Zilka’de ayında da kabile savaşları olacak.
Ve Mehdî’nin hurucunun alameti; hacıların talan edilmesi ve Mina’da çok
kimselerin öldürüldüğü bir melhamenin (kanlı bir harbin) vuku bulmasıdır. Bunda
öyle bir kan akar ki, hatta cemreye kadar kanları ulaşır. Nihayet onların
sahibleri olan Mehdî kaçarak, Rükün ve Makam arasına gelir. İstemediği halde
orada ona biat edilir**”.
(Fetava-i Hadîsiyye,
İbn-i Hacer-i Heytemi, s.39)
**
Burada olduğu gibi diğer bazı hadîslerde de ahirzamana ait hâdisat
anlatılırken, semadan gelen seslerden bahsedilmektedir. Hatta bütün insanların
bu sesleri duyacaklarından ve bir rivayette de her milletin kendi lisanıyla bu
sesi duyacaklarından bahsedilmektedir. İşte bunlardan murad, Allahu A’lem
televizyon ve radyo gibi muhabere vasıtaları ile verilen haberlerdir ki,
semadaki uydularla bir haber dünyanın her tarafına ulaşmakta ve her millet
kendi lisanıyla bu haberleri duymaktadır. Binaenaleyh bu hadîsin verdiği
haberin bir te’vili de meşrîk canibinde zuhur etmiştir. Şöyle ki, Birleşmiş
Milletler ordusu Ramazan ayında Afganistan’ı havadan vurmaya başladı ve bu
hâdise, bütün dünyaya muhabere vasıtalarıyla i’lan edildi. Herkes oradan gelen
haberlerle meşgul oldu. Bir ay sonra Şevval’de, meşrikteki o taife-i mücahidin
o bölgenin çeşitli yerlerinde, Deccaliyet ve Süfyaniyetin ordusu olan Birleşmiş
Milletler ordusu ve onun müttefikleri ile muharebe ettiler. Zilka’de ayı
geldiğinde ise, Kuzey İttifakı Afganistan’ın idaresini devr aldıktan sonra o
bölgedeki kabileler arasında savaşlar olmaya başladı. Bu şekilde Hadîsin
mu’cizane verdiği haberin bir vechi, vukua geldi.
Amma
hacıların talan edilmesi ve Mina’da çok kimselerin öldürülmesi ise; ya daha
evvel vukua gelen Hac’da İranlıların sebeb olduğu meşhur kanlı hâdisedir.
Veyahut istikbalde vukua gelecektir.
Hadîsin
devamı ise Hz. Mehdî’nin zuhurunun yakın olduğuna işaret etmektedir. Mehdî’ye
Rükün ve Makam arasında biat edilmesi ise daha evvel izah edildiği gibi eğer bu
ifade metn-i hadîsten ise aynen bu mevkilerde vuku bulabileceği gibi ravilerin
istinbatı olması cihetiyle Alem-i İslam’ın herhangi bir yerinde de vuku
bulabilir.
Ka’b’dan
gelen şu rivayet de, hadîslerin ihbar ettiği bu hâdiselerin enbiya-i salifenin
kitablarında da mevcud olduğunu isbat etmektedir:
عن كعب انه قال: "انى اجد المهدى مكتوبا
فى اسفار الانبياء ما فى عمله ظلم و لا عيب. و ان اول لواء يعقده ببيعته الى الترك
فيهزمهم و ياخذ منهم من السبى و الاموال. ثم يسير الىالشام فيفتحها, ثم يعتق كل من
معه فيعطى اصحابه قيمتهم.
وانه يكون بعد المهدى خليفة من اهل اليمن من قحطان اخو المهدى فى دينه يعمل
بعمله و هو الذى يفتح مدينة الروم و يصيب غنائمها. و ان الدجال يحاصر المؤنين ببيت
المقدس فيصيبهم جوع شديد حتى ياكلوا اوتار قسيهم من الجوع. فبينماهم على ذلك اذ سمعوا اصواتا فى الغلس
فيقولون: ان هذا لصوت رجل شبعان. فينظرون
فاذا بعيسى بن مريم عليه الصلاة و السلام فتقام الصلاة فيرجع امام المسلمين المهدى
فيقول عيسى: تقدم فلك اقيمت الصلاة. فيصلى بهم تلك الليلة ثم يكون عيسى اماما
بعدها.
و انه اذا ملك رجل الشام واخر مصر فاقتتل
الشامى و المصرى و سبى اهل الشام قبائل من مصر. و اقبل رجل من المشرق برايات سود
صغار قبل صاحب الشام. فهو الذى يؤدى الطاعة الى المهدى."
Ka’b dan rivayet edilmiştir ki, o
dedi: “Ben Mehdî’yi enbiyanın kitaplarında yazılı gördüm ki, onun amelinde ne
zulüm vardır ne de ayıp. O ilk harp sancağını Türk’lere karşı** çeker. Onları
hezimete uğratır ve onlardan esirler ve mallar alır. Sonra Şam’a gider, orayı
fetheder. Sonra beraberindeki bütün esirleri azad eder ve arkadaşlarına
kıymetlerini öder. Mehdî’den sonra Yemen ahalisinden ve “Kahtan” beldesinden
biri halife olur ki, Mehdî’nin din kardeşidir. Onun ameliyle amel eder. Ve Rum
şehrini fetheden ve ganimetlerini alan odur.
Ve Deccal mü’minleri Beyt-i Makdis’de
muhasara eder. Orada mü’minlere öyle şiddetli bir açlık isabet eder ki,
açlıktan ok yaylarının iplerini yerler. O hal üzerindeyken sabahın ilk
vakitlerinde bir ses duyarlar. Derler ki
“bu karnı tok bir adamın
sesidir”. Bakarlar ki, o Meryem oğlu İsa’dır (aleyhisselâm). Bu esnada namaz
için ikamet edilir. Müslümanların imamı Mehdî, Hz. İsa’yı (aleyhisselâm)
imamete geçirmek için geri döner, İsa (aleyhisselâm) ona “öne geç, namaza senin
imametin için ikamet edildi” der. O gece onlara Mehdî namaz kıldırır. Bundan
sonra ise İsa (aleyhisselâm) onlara imam olur.
Bir adam Şam’a ve bir diğeri de Mısır’a hakim
olduklarında, bu Şamî ve Mısrî arasında bir harb olur. Şam ahalisi Mısır’dan
bazı kabileleri esir eder. Doğudan bir adam küçük siyah sancaklarla Şam’ın
sahibine doğru gelir, işte o Mehdî’ye itaati te’min edecek kimsedir.***”
** Yani hakiki Türkler değil, belki
Türk namı altında Süfyanî, Ye’cüc ve Me’cüc’lerdir. Tafsili daha sonra
gelecektir.
*** Bütün bunlardan anlaşılıyor ki;
meşrîkte çıkan siyah sancaklıların ordusu Süfyanî’yi mağlub eder, Irak ve
Suriye’yi fetheder ve Filistin’e kadar gider. Hem o ordu Hz. Mehdî’nin de
ordusudur ve ona zemin hazırlar. Mehdî ise Hz. İsa’ya (aleyhisselâm) işi teslim
eder. Hem Hz. İsa (aleyhisselâm)’ın Hz. Mehdî arkasında namaz kılmasını
söylemekle işaret eder ki; Hıristiyanlardan bir cemaat İslâm’ı kabul eder ve
Müslümanlarla ittifak eder. Hz. İsa da bu kuvvetle Deccaliyet’i mahveder.
(Fetava-yi Hadîsiyye,
İbn-i Hacer-i Heytemi, s.42)
ورد عن ابى عبد الله الحسين بن على عليهما
السلام انه قال: لصاحب هذا الامر -يعنى المهدى عليه السلام- غيبتان احداهما تطول حتى يقول بعضهم مات و
بعضهم ذهب و لا يطلع على موضعه احد من ولى و لا غيره الا المولى الذى يلى امره ثم
انه يحتفى بجبال مكة و لا يطلع عليه احد
Hz. Hüseyin bin Ali (aleyhisselâm)’nın
şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Emr-i dinin başına geçecek olan zatın yani Hz. Mehdî’nin iki
gaybubeti vardır (iki def’a gizlenir). Birinci gaybubeti öyle uzun olur ki
hatta insanlar onun vefat ettiğini bazıları da gittiğini zannederler. Ne bir
veli ne de başkası onun nerede olduğuna muttali olamaz. Ancak onu idare eden ve
mütevelli-yi umuru olan Cenab-ı Hak müstesna. İkinci defa Mekke dağlarında
gizlenir. Kimse ona muttali olmaz**”.
(El- İşâa Lieşrât-iss
Sâat-88)
** Mehdî’nin gaybubetinden murad sadece zatının değil, belki
onunla beraber ordusunun kaybolmasıdır. Allahu A’lem birinci gaybubet Afgan
Mücahidlerinin Rus ordusundan gizlenmeleri ve kaybolmalarıdır, ikinci gaybubet
ise Birleşmiş Milletlerin istilasından dolayı olan gaybubetleridir.
حم
ÜSTAD BEDİUZZAMAN’IN
(rahmetullahi aleyh) İSTİHRACATI:
Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de (rahmetullahi
aleyh) Risale-i Nur isimli eserlerinin bir çok yerlerinde istikbale ait
haberler vermiştir. Burada onlardan bazıları gösterilecektir. Ezcümle:
Kevser Suresi’nin bazı esrarından bahsettiği “Sırr-ı İnnâ
A’teynâ” namındaki eserinde, Yeniçeri içerisine giren Mason komitesinden,
Süfyaniyetin birinci reisinin komitesinden bahsetmekte ve hicrî 1422 tarihinden
i’tibaren Büyük Deccal’in zuhur edeceğinden ve komitesinin ifsadata
başlayacağından haber vermektedir. Mezkur eserinde şöyle demektedir:
“Şimdiki شَانِئَكَ
هُوَ الأَبْتَرُ
‘in manasını gösteren komitenin selefleri hükmünde olan, yeniçerinin değil,
belki yeniçerilerin içine karışan fesad komitesi hilafete karşı isyanlarının
başlangıcı olan 1222 ve 24’de aynen mason komitesinin, hürriyet perdesi altında
mebde-i isyanı olan 1324 tarihine bir cihetle tevafukla beraber o eski
komitenin 1241’de mahvı ile başlayan dehşetli vakıayı remzen gösteren şu
"وَ
اَنْحَرْ* اِنَّ" cümlesiyle makablinde bulunan cümledeki kaf’ın inzimamıyla (Haşiye) 1242 olup, 1241’den 42’ye kadar
vuku bulan feci hâdisenin tarihini aynı şimdiki onların haleflerinin cumhuriyet
tarihi olan 41 ve 42 içinde vuku bulmasıyla hem 24’de hem 41’de tevafukları
ise, 100 senenin iki başında iki komitenin hilafet aleyhinde ittifakına şu sure
işaret ederek onların mahvlarını göstermekle geçen mes’eleyi te’yid ediyor. Hem
gösteriyor ki; bu esrarlı sure çok esrar ile beraber Devlet-i Osmaniye’nin dahi
edvar ve etvarına bakıyor ve baktırıyor.
...
Mu’terizane ve tenkidkarane mühim bir sual bana varid oluyor. Diyorlar ki :
Nasıl bu Cumhuriyet-i İslamiye’nin bir kısım
reislerine küçük Deccal namı veriyorsun. Halbuki diyanet riyasetindeki mühim
alimler misillu çok ulemalar onlara tabidir, onlara duagû sayılırlar?
Elcevab: 1350 sene evvel Hz. Feygamber’in (sallallâhü
aleyhi ve sellem) bir şakirdi ve esrar-ı Kur’aniye’nin dersini Peygamber’den (sallallâhü
aleyhi ve sellem) alan Hz. Ali (kerremallâhü veche) meşhur ve matbu’
kasidesinde demiş ki ;
احرف
عجم سطّرت تسطيرا * بات بها الامير و الفقيرا
و اعلم بان الوقت واقترب *
فانتظروا الدجال اغوى من كذب
ثم اعلموا معاشر الاخوان * ان غوات اخر الزمان
هم علماء ذوقوا افواههم * ثم
انسنوا و اتبعوا اهواههم
İşte bu kasidede Peygamber (sallallâhü aleyhi
ve sellem) ‘dan aldığı derse binaen diyor ki :
“Huruf-u Arabiye, acemî yani frengî
hurufuna tebdil edildiği zaman Deccal’ı intizar ediniz.” Evet o işi yapan ise
küçük Deccallerdır ki, Büyük Deccal’ın ileri karakoludur. Hem o zamanın en
fenası, ulemanın fenasıdır. Yani dalaletin en fenası, ulema-is sû’ namı
altındaki bir kısım bedbaht kisve-i ulemada, dinini dünyaya satmış adamlardan
gelir. Ben de bu noktaya binaen derim ki : Hangi ulema var ki Ezan-ı
Muhammediye’yi beğenmeyip, ezan yerinde bir şarkıyı kabul etsin? Öyleler alim
değil
كَمَثَلِ الْحِمَارِ
يَحْمِلُ أَسْفَارًا altında dahil oluyor.
إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الأَبْتَرُ إِنَّ
:ile 1118** olmakla bu küçük Deccallerden 100 sene sonra
Büyük Deccal’e işaret vardır. Nasıl ki bu geçmiş yüzün iki başında mason
komitesinin ve onun bir mukaddimesi olan Yeniçeri içerisine giren fesad
komitesi, o yüzün iki başındadır. Allahu a’lem bu gelecek yüzün dahi bu başında
bu küçük Deccaller komitesi, öteki başında Büyük Deccal’in komitesi bulunduğuna
إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الأَبْتَرُ
işaret ediyor. Bunun kuvvetli delillerini daha bulamadım. Bu işaretle şimdilik
iktifa ediyorum”.
( Sırr-ı İnna a’teyna Risalesi)
** Burada geçen 1118 sayısı tarih değildir. شَانِئَكَ
هُوَ الأَبْتَرُ 1017 olmakla
Süfyan komitesinin üç rüknünün isimlerine tevafuk edip, onların ahvaline
bakmaktadır. Eğer إِنَّ’de dahil edilirse 100 sene sonra Büyük
Deccal’in gelmesine işaret eder demektir. Evet 1222’de Yeniçeri içerisine giren
fesad komitesi hilafete karşı o tarihden i’tibaren isyana başladığı gibi, aynen
100 sene sonra da 1322 ve bir cihette 1324’de Mason komitesi Hürriyet adı
altında hilafete karşı isyanlarına başlamışlardır. 100 sene sonra yani 1422’de
de (Miladî 2001’de) Büyük Deccal’in
gelmesine işaret etmektedir ki aynen vuku bulmuştur.
Üstad Hazretleri bir
başka eserinde, şarktan çıkacak o taife-yi mücahidini şu sözleriyle sarahaten
haber vermiştir:
“Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten işittim
ki, o zat eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş
ki: Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’alar zulumatını dağıtacak. Ben
böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda
gelir, öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki bu
hizmetimizle o nurani zatlara zemin ihzar ediyoruz”.
(28. Mektub 7. Mes’ele 5. Sebeb.)
Ey ehl-i insaf! Dikkat edin, ehl-i imanı yanlış yollara
saptırmayın. Feteemmel! Bu kadar bürhana karşı “Fîhi Nazar” demeye hakkınız
yoktur.
Hz. Üstad, Ahirzamanda gelecek Hz. Mehdî’nin bid’alar
zulümatını nasıl dağıtacağını da şöyle anlatmıştır:
“Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden, Şeriat-ı İslamiye’nin
ebediyetine bir eser-i himayet olarak her bir fesad-ı ümmet zamanında bir
muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir
mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdî hükmünde mübarek zatları göndermiş,
fesadı izale edip milleti ıslah etmiş, Din-i Ahmedi’yi muhafaza etmiş. Madem
adeti öyle cereyan ediyor, ahirzamanın en büyük fesadı zamanında elbette en
büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem Mehdî, hem mürşid,
hem kutb-u a’zam bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i
nebevîden olacaktır. Cenab-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema vel ard
alemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını
teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir
saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelal, Mehdî ile de Alem-i İslam’ın
zülumatını dağıtabilir. Ve va’d etmiştir, va’dini elbetti yapacaktır. Kudret-i
İlahiye noktasında bakılsa gayet kolaydır. Eğer daireyi esbab noktasında
düşünülse yine o kadar ma’kul ve vukua layıktır ki “eğer Muhbir-i Sadık’tan
rivayet olmazsa dahi herhalde öyle olmak lazım gelir ve olacaktır” diye ehl-i
tefekkür hükmeder. Şöyle ki: Felillahilhamd
اللهم
صل على سيدنا محمد و على ال سيدنا ممد كما صليت على ابراهيم و على ال ابراهيم فى العلمين انك حميد مجيد
duası umum ümmet, umum zamanda, günde beş
def’a tekrar ettikleri bu dua bil-müşahede kabul olmuştur ki, Âl-i Muhammed (sallallâhü
aleyhi ve sellem), Âl-i İbrahim (aleyhisselâm) gibi öyle bir vaziyet almış ki
umum mübarek silsilelerin başında, umum aktar ve a’sarın mecma’larında o nurani
zatlar kumandanlık ediyorlar. Eğer maddî şekle girse ve bir tesanüd ile bir
fırka vaziyetini alsalar, İslamiyet dinini milliyet-i mukaddese hükmünde
rabıta-i ittifak ve intibah yapsalar** hiçbir milletin ordusu onlara karşı
dayanamaz. İşte o pek kesretli o muktedir ordu Âl-i Muhammed (sallallâhü aleyhi
ve sellem)’dır ve Hz. Mehdî’nin en has ordusudur”.
( 29. Mektub 7. Kısım 5. İşaret )
**Üstadımızım bu haberinin bir te’vili vukua gelmiştir
ki; Alem-i İslam’da ve hususen şarkta, Şeriat’ı hakim etmek ve milleti ıslah
etmek niyetiyle, ulvi bir hamiyeti taşıyan ve kısmen seyyidlerin de içinde
bulunduğu bir cemaat-i mücahidin feverana gelmiş ve mütesanid bir cem’iyet
suretini almıştır. İnşaallah Alem-i İslam’ın ve bilhassa ulema ve evliyanın ve
bilhassa seyyidlerin tamamen intibahlarına ve Din ve Şeriat-ı Ahmediye’ye sahip
çıkmalarına vesile olacaktır.
Hz. Mehdî’nin temsil ettiği kudsî cemaatin şahs-ı
manevisinin vazifelerini şu sözleriyle beyan etmiştir:
“Mehdî Âl-i Resul’ün temsil ettiği kudsi
cemaatinin şahs-ı manevisinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve
beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa o vazifeleri onun cem’iyyeti ve seyyidler
cemaati yapacağını rahmet-i ilahiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi
olacak:
Birincisi: Fen ve felsefenin
tasallutu ile ve maddiyyun ve tabiiyyun, beşer içine intişar etmesiyle, her
şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı
kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya hem
her şeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hz.
Mehdî’nin, o vazifesini bizzat kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade edemez.
Çünkü hilafet-i Muhammediyye (sallallâhü aleyhi ve sellem) cihetindeki
saltanatı, onun ile iştiğale vakit bırakmıyor. Her halde o vazifeyi ondan evvel
bir taife, bir cihette görecek. O Zat, o taifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları
eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış
olacak. Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve manevi ordusu, yalnız ihlas ve
sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahib olan bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar
da az da olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.
İkinci Vazifesi: Hilafet-i
Muhammediye (sallallâhü aleyhi ve sellem) ünvaniyle şeair-i İslamiyeyi ihya
etmektir. Alem-i İslam’ın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve
manevi tehlikelerden ve gadab-ı ilahiden kurtarmaktır. Bu vazifenin nokta-i
istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır.
Üçüncü Vazifesi: İnkılabat-ı zamaniye
ile çok ahkam-ı Kur’aniye’nin zedelenmesiyle ve Şeriat-ı Muhammediye’nin (sallallâhü
aleyhi ve sellem) kanunları bir derece ta’tile uğramasıyla o Zat, bütün ehl-i
imanın manevi yardımlarıyla ve ittihad-ı İslamın muavenetiyle ve bütün ulema ve
evliyanın ve bilhassa Âl-i Beytin neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli
bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmayı yapmağa
çalışır.
( Emirdağ Lahikası-l )
** Üstad’ın bu ifadelerinden anlaşılan
şudur ki; bu üç vazifeyi ihtiva eden Mehdîlik cereyanının üç mümessili vardır.
Bu üç mümessilin her birine de Mehdî denilir.
Birinci Mehdî hakaik-ı imaniyenin
mehdîsidir. Birinci Mehdî’nin yapmış olduğu bu vazife, diğer iki Mehdî’nin vazifelerine
nisbeten çok daha ehemmiyetlidir. Bu Mehdî’nin vazife-yi maneviyesi takriben
100 sene devam edecektir.
İkinci Mehdî ise; Alem-i İslamı
zulümattan nura çıkaracak ve Alem-i İslamın ittihadını temin ederek şeair-i
İslamiyeyi ve ahkam-ı Kur’aniyeyi bütün Alem-i İslamda tatbik edecek olan
zattır. Hazret-i İsa (aleyhisselâm) bu ikinci Mehdî’nin hakimiyetinin son
zamanlarında nuzul edecektir. Bu Mehdî’nin hakimiyeti ise takriben 45 senedir.
Üçüncü Mehdî ise; Hazret-i İsa (aleyhisselâm)
ile birleşerek Alem-i Nasraniyeti de arkasına alarak ahkam-ı Kuraniyeyi ve
şeair-i İslamiyeyi bütün dünyaya hakim
edecektir. Bu zatın hakimiyeti de takriben 40 senedir.
Ahirzamandaki mehdiyet cereyanı bu üç
zata da şamildir. Yalnız “Mehdî-yi Ahirzaman” denildiği vakit ikinci Mehdî
kasdedilmektedir.Bu ikinci ve üçüncü Mehdî’nin yapacağı vazifeler her ne kadar
efkar-ı umumiyede daha şaşaalı ve büyük görülüyorsa da hakikat noktasında
birinci Mehdî’nin yaptığı iman vazifesi daha kıymetli ve ehemmiyetlidir.
Risale-i Nur’da mehdîliğin üç vazifesinin bulunduğunun izah edildiği sair
mevzularda ve “El Burhan Fî Alamat-i
Mehdî-yi Ahirizzaman” ve “El-İşaa Lieşrat-is Saat” isimli kitaplarda üç tane Mehdî’nin olduğu isbat edilmiştir.
Hem Üstad Bediüzzaman’ın (rahmetullahi aleyh) Hizb-ul
Kur’an’ın galebesi hakkında yapmış olduğu bir istihraç da aynen şöyledir:
...Şu ayetin gizli imasına اِنَّ حِزْبَ اللهِ هُمُ الْغاَلِبُونَayeti
te’yid ediyor. Çünkü اِنَّ deki şeddeli nun bir
sayılsa tam evvelki ayete tevafuk ile Hizb-ul Kur’an’ın faaliyetine vasıta olan
bir hadiminin Kur’an okumağa başladığı 1302 tarihine iki fark ile tevafuk
etmekle beraber şeddeli nun iki nun sayılsa binüçyüzelli (1350) eder ki; bu tarihte
Kur’an’dan muktebes olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle
Kur’an’ın hizmetlerine çalışan Hizb-ul Kur’an’ın faaliyeti ve dalalet ve zındıkaya
manen galebe ettikleri bir zamana tevafuku ise istikbalde tam galebelerine bir
îma-i gaybidir.
(8. Lem’a Keramet-i Gavsiye )
TAHLİL: Bu ayetin başında ف harfi vardır. Eğer bu ف
hesaba dahil edilirse, ebcedî değeri 80 olmakla 1350 üzerine 80 ilave
edildiğinde 1430 eder ki hicrî bu tarihte Hizb-ul Kur’anın tam galebesine
işaret eder.
حم
İMAM ALİ’NİN (kerremallâhü
veche) İŞARETLERİ
İmam Ali (kerremallâhü veche) meşhur divanında Hz. Mehdî ve bazı ahirzaman
hadîsatından bahsetmiştir. Bu divanın Müştakzade şerhinden aldığımız bir kısmı
şöyledir:
بنى اذا ما جاشت الترك فانتظر *
ولاية مهدى يقوم و يعدل
Tercümesi: Âyâ oğlum! Türkler
cûş ettiklerinde (kaynadığında, karıştığında, yani haddini aştığında) Mehdî-i
Âdil’e muntazır ol...
...Kudemadan Şeyh Sa’deddin Muhammed Hamuli (K.S.)
zuhur-u Mehdî hakkındaki takribeleri
اذا بلغ
الزمان على حروف * ببســـم الله فالمهدى قاما
و دوران الخروج عقيب صوم * الاَ
بلغه من عندى سلاما
Yani “Zaman huruf üzre besmele ile tamam adedi miktarına
baliğ olsa Mehdî kaim ola.
Savm-ı Ramazan akabinde hurucuna tesadüf olundukta benden
ona selam isal eyle” demek olur. Hesabı bindörtyüz tarihini tecavüz eder ki;
muhakkikin لاَ يَلْبَثُونَ خِلافَكَ إِلاَّ قَلِيلاً
Yani taht-el lafz : “Habibim! Senden sonra onların
devam-ı ihtilat ve ülfetleri kalildir.”
Pes mükerreratı hazf ile 1399 olup sinin-i kameriyenin
müddet-i merkumede küsurunu zam ile hicretten 1422 yıl 3 ay 24 gün olur**.
** Ehl-i
velayet Hz. Mehdî’nin huruc zamanını bu ayetten keşf etmişler. Fakat hadîsat
vuku bulmadan evvel bu ayet ile Mehdî arasında münasebet görülemiyordu. Bu
ayetin evvelinde Cenab-ı Hak Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem)‘a
mealen şöyle hitab ediyor: “Kafirler sana vahy ettiğimiz şeyden seni çevirmek
istiyorlar ki eğer sen ta’viz verirsen seni dost tutacaklar. Sakın onların
hevalarına uyup taviz verme, yoksa sana dünya ve ahirette kat kat azab ederiz.
Ve sen ta’viz vermediğin için seni memleketinden çıkaracaklar. Ama senin
ardından o memleketlerinde fazla
kalamayacaklar (İsra Sûresi: 73-76).” İşte bu ayetler işaret ediyor ki Hz.
Mehdî’ye zemin hazırlayan ve onun bayraktarı olan insanlar, hiçbir kimsenin kınamasından
korkmadan, bütün dünyanın hücumlarına rağmen tavizsiz bir şekilde Şeriat-ı
Muhammediye’yi tatbik ettikleri için memleketlerinden çıkarılacaklar. Fakat o
Süfyanîler ve bid’atçılar onların arkasından o memlekette fazla ülfet
edemeyecekler.
Burada Mehdî’nin
kıyamı hakkında verilen tarih olan hicretten 1422 yıl 3 ay 24 gün sonrası ise;
hicrî 1423 tarihinin 3. ayı ve 25. günü etmektedir. Bu da miladî 2002 yılının 6
Temmuz tarihine tekabül etmektedir. Fakat metinde de belirtildiği gibi bu ve bunun
gibi istikbalden haber veren tarihler takribîdir, tahdidî değildir. Bu sebeble
birkaç ay yahud birkaç sene evvel veya ahir olması haberin doğruluğuna zarar
vermez. Bununla beraber tam bu tarihden itibaren bu hâdisenin emareleri
görülmeye başlamıştır.
وذل ملوك الارض من ال هاشم * و
بويع منهم يلذ و يهزل
Tercüme: Zelil-i Âl-i Haşim
ola şâhân, hevakare edeler biatı kul. (Yani; bütün yer yüzünün melikleri, Âl-i
Hâşim ve Mehdî’ye karşı zelil oldular. Ahirzamanın melikleri millet tarafından
seçilmiş öyle kimselerdir ki, şehvetleri tahrik edip, kendileri de şehvete tabi’dirler).
صبى من الصبيان لا راى عنده * و لا
عنده جد و لا هو يعقل
Tercüme: Sabîdir ol ki re’y-i
sâibi yok. Değildir cedd ü akıl ehli ol. (Yani: O zamanın padişahları hevasına
düşkün çocuklardır ki; yani re’yi ve ciddiyeti olmayan ve düşünmeyen, yani akıl
ehli olmayan kişilerdir. )
فثم يقوم القائم الحق منكمو * و
بالحق ياتيكم و بالحق يعمل
Tercüme: Kıyam eder o demde
sizden ol kim hakikat gösterir hakka o kul yol (Yani: O vakit sizden bir zat
kıyam eder. O size hakkı getirir ve hak ile amel eder.)
سَمِىُّ نبى الله نفسى فداؤه * فلا
تخذلوه يا بنى وعجلوا
Tercüme: Olur ceddi Muhammed
birle hemnâm, feda nefsim ona, bil onu makbul. Onu mahzul zannetmeyin ona
ittiba’da acele edin. (Yani: O ceddi Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) ile
adaştır. Onu hakir zannetmeyin çabuk ittiba’ edin.)
( Divan-ı İmam-ı Ali (kerremallâhü veche)
Müştakzade Şerhi )
حم
DECCAL
Ehl-i
Sünnet vel Cemaat, Resul-i Ekrem’in (S.A.V.) âhir zaman alametleri olarak haber
verdiği hâdiseleri (Mehdî’nin zuhuru, Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) nuzulü,
Deccalin, Ye’cûc ve Me’cûcün, Dabbet-ül Arzın hurucu gibi) îtikad edip, kabul
etmiştir.
Cenab-ı
Hak Şura suresinin 21. ayetinde şöyle ferman ediyor:
أَمْ
لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّين مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ
Yani: “Yoksa kafirler bazı rüesayı
teşri’de (hüküm koymada) Allah’a şerik mi tutuyorlar ki o şerikler de Allah’ın
uluhiyetinin sıfat-ı hassası olan teşri’ hakkını kendilerine tahsis ederek,
Allah’ın teşri’ etmediği şeylerle hükmediyorlar.” (Yani uluhiyetlerini i’lan
ediyorlar, etbaları da bunları kabul ederek müşrik oluyorlar.)
(Beyzavi- ibni Abbas-Şura -21)
Bu ayet gösteriyor
ki; kim ki Şeriat’ın haricinde kanun koyarsa kendini Allah’a şerik tutmuş ve
uluhiyetini i’lan etmiş olur. Ve onun bu kanunlarını kabul edenler ise müşrik
olurlar. Yoksa Allah’ın zatını inkar
eden pek az olmuştur. Kendi ilahlığını iddia eden Fir’avn ve Nemrud bile
“Semavat ve Arz’ı ben yarattım” dememiş, yalnız “Devlette ben kanun koyarım ve
benim kanunlarıma itaat edeceksiniz” demişlerdir. Aşağıda zikredilen Âyet-i
Kerimeler bunu göstermektedir:
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ
وَا ْلاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ
Yani:
“Onlara Semavat ve Arz’ı kim halketti diye suâl edersen, muhakkak Allah
diyeceklerdir.”
(Lokman Suresi-25)
İşte
bunlardan anlıyoruz ki; “Deccal ilahlık dava eder, uluhiyetini i’lan eder”
demekten murad; yani vahy-i semaviyi dinlemez. “Biz kendi kendimizi idare
ederiz, kendi kanunumuzu kendimiz koyarız. Allah Semavat ve Arz’ın Halıkıdır.
Ve O Semavat’ta melaikenin ilahıdır fakat Arz’da biz hakimiz, bize karışamaz”
diyerek uluhiyetini i’lan eder. Halbuki Allah-u Teala şöyle buyuruyor:
وَهُوَ اللّهُ فِي
السَّمَاوَاتِ وَفِي الأَرْضِ
Yani:
“O Semavat’ta da ilahdır, Arz’da da ilahdır (yâni semavat ve arzın ilahı yalnız
O’dur).
(En’am Suresi-3)
Binaenaleyh,
semavi dinleri ve Şeriat’ı inkar eden bütün beşerî sistemler, düşünceler, adı
ister Demokrasi, ister Sosyalizm, ister Komünizm, ister Hürriyet, ister İnsan
Hakları olsun hepsi Allah’ın uluhiyetini inkar ve kendi uluhiyetini i’lan etmek
demektir.
Evet
Hz. Musa’dan i’tibaren devletlerde ekseriya semavi dinler hakim iken yaklaşık
iki asır evvel tabiat fikr-i küfrisinden gelen bir dalaletle beşerde inkar-ı
uluhiyet yeniden başladı. Yine o tarihlerde Fir’avn’ın cesedi bulunup
İngiltere’ye götürülmesiyle Kader-i İlahî bir işaret verdi ki; “Dünyada
Fir’avniyet, yani inkar-ı uluhiyet İngiliz milletinden yeniden başlıyor!!!”
İşte Cenab-ı Hak gark olan fir’avna فَالْيَوْمَ
نُنَجِّيكِ بِبَدَنِكَ Yani: “Bu gün senin gark olan cesedine
necat vereceğim” demekle cesedinin sahile atıldığı zamandan i’tibaren
fir’avniyetin yeniden canlanacağına da işaret ediyor.
Meşhur Temim-i Darî hadîsinde bildiriliyor ki
“Deccal bir adada bulunuyor.” İşte hadîs-i nebevînin işaret ettiği o ada
İngiltere’dir. Yani Deccaliyetin menbaı
İngilizlerdir. Evet, İngilizler miladi 19. yüzyıl, hicri 13. asrın ortasından
itibaren Afrika’yı ve başta Hindistan ve Afganistan olmak üzere Asya’yı,
Ruslarla ve Fransızlar’la beraber işgal ederek Alem-i İslam’ı esaret altına
almaya başladılar. Daha sonra yine Rusları da tahrik edip meş’um 93 harbiyle
alem-i İslam’ı esaret altına aldılar. 40 sene sonra yine Rusları tahrik edip 1.
Harb-i Umumi ile Osmanlı’yı parçaladılar. 22 sene sonra İngiltere, Rusya’yla ve
Fransa ve Amerika ile ittifak ederek 2. Harb-i Umumi’yle Hıristiyanlıkta
mutaassıb Almanya ve İtalya’yı ezdiler. İngiltere bu harbin arkasından Amerika,
Fransa, Rusya ve Çin ile Birleşmiş Milletleri kurup Amerika’yı bu Birleşmiş
Milletler’in başına getirdi.
Üstad
Bediüzzaman (rahmetullahi aleyh) bu
Birleşmiş Milletler’in 2. Harb-i Umumi’den sonra kurulacağını ve bunun
Büyük Deccal komitesi olacağını vukuundan evvel hissetmiş ve bundan endişe
duymuş ve bu Büyük Deccaliyetin arkasından çıkacak bir nurun da bid’alar
zulümatını dağıtıp, tâ Amerika kıt’asına kadar ulaşacağını, Amerika’yı dağıtıp
Kur’an’ın orada da hakim olacağını müjdelemiş ve bunu şöyle ifade etmiştir:
“Yalnız ehemmiyetli bir endişe ve bir teselli
kalbime geliyor ki; bu geniş harb boğuşmalarının neticesinde eski harb-i
umumiden çıkan zarardan daha büyük bir zararı medeniyetin istinadı, menbaı olan
Avrupa’da (Haşiye-1) Deccalane bir
vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi teselliye medar, Alem-i İslam’ın tam
intibahıyla ve Yeni Dünya’nın (Haşiye-2),
Hıristiyanlığın hakiki dinini düstur-u hareket ittihaz etmesiyle (Haşiye-3) ve Alem-i İslam’la ittifak
etmesi ve İncil, Kur’an’a ittihad edip tabi olması (Haşiye-4), o dehşetli gelecek iki
cereyana karşı semavi bir muavenetle dayanıp inşaallah galebe eder.”
( Emirdağ Lahikası )
Evet
bu son hâdisede (Amerika ve İngiltere’nin riyasetinde Birleşmiş Milletlerin
Afganistan’ı vurması hâdisesinde) de bu Büyük Deccaliyet komitesi, dünyada
Şerîat’ı tam tatbik etmeye çalışan taife-i mücahidini vurup, böylece Âlem-i
İslam’ı tamamen esaret altına alıp Allah’ın nurunu söndürmeye çalışarak, son
Büyük Deccal komitesi olduklarını gösterdiler. Aynen rivayetlerde bildirildiği
gibi, şu anda Büyük Deccal Alem-i İslam’ı istila etmiş, bütün dünyayı istibdadı
altına alıp onlarla ittifak ederek küçücük bir Müslüman topluluğunu vurmaya
başlamıştır. Ve bu harbler sırasında tam 40 gün dünya devletlerini dolaşarak
onları baştan çıkarmış ve kendine tabi etmiştir.İşte Üstad Bediüzzaman da (rahmetullahi
aleyh) Deccal çıktığında bütün dünya işitir ve kırk günde dünyayı dolaşır
hadîsini şöyle te’vil etmiştir:
“Hem
Deccal, deccallık haysiyetiyle değil, belki müstebid bir kral sıfatıyla
işitilir. Ve gezmesi de her yeri istila etmek için değil, belki fitneyi
uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir.”
(Beşinci Şua
Onyedinci Mes’ele)
حم
YE’CÛC
VE ME’CÛC
Ye’cûc ve Me’cûc
hakkında Kur’an-ı Kerim’de iki yerde bahis vardır. Resul-i Ekrem (sallallâhü
aleyhi ve sellem) ise Kur’an’ın bu mücmel haberlerini tefsir etmiştir. Bu
ayetler ise; birincisi Kehf suresinde Hz. Zulkarneyn’in kıssasındaki ayettir.
قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ
إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَى أَن تَجْعَلَ
بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا
Onlar : “Ya Zülkarneyn! Muhakkak Ye’cûc ve Me’cûc
yeryüzünde fesad çıkarıyorlar. Bizimle onlar arasında sed yapman için sana
ücret verelim mi?” dediler.
(Kehf
Suresi-94)
Diğer ayet ise Enbiya suresindedir ki, bu ayet Ye’cûc ve
Me’cûc taifesinin kıyamete yakın tekrar yeryüzünü fesada vereceğini ihbar
ediyor.
حَتَّى إِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ
وَمَأْجُوجُ وَهُم مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنسِلُونَ
“Tâ Ye’cûc ve Me’cûc’un seddi açıldığında onlar her tepeden
iniyorlar”.
(Enbiya Suresi 96)
Bu hususta Üstad Bediüzzaman’ın (rahmetullahi aleyh)
izahları ise şöyledir:
Ye’cûc ve Me’cûc hadîsatının icmali Kur’an’da olduğu
gibi, rivayette bir kısım tafsilat var. Ve o tafsilat ise Kur’an’ın
muhkematından olan icmali gibi muhkem değil, belki bir derece muteşabih
sayılır. Onlar tevil isterler. Belki ravilerin ictihadları karışmasıyla tabir
isterler. Evet لا يعلم الغيب الاالله bunun bir te’vili şudur ki:
Kur’an’ın lisan-ı semavisinde Ye’cûc ve Me’cûc namı
verilen Mançur ve Moğol kabileleri eski zamanda Çin-i Maçin’den bir kısım başka
kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa’yı herc ü merc ettikleri gibi
gelecek zamanlarda dahi dünyayı zir u zeber edeceklerine işaret ve kinayedir.
Hatta şimdi de koministlik içindeki
anarşistin ehemmiyetli efradı onlardandır. Evet ihtilal-i Fransavi’de
hürriyet-perverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti
ve sosyalistlik ise bir kısım mukeddesatı tahrib ettiğinden aşıladığı fikir
bilahare bolşeviklige inkılab etti. Ve bolşeviklik dahi çok mukeddesat-ı
ahlakıye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan elbette ektikleri tohumlar hiçbir
kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsülünü verecek. Çünkü kalb-i insaniden
hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekavet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar
canavarlar hükmüne geçirir. Daha siyasetle idare edilmez. Ve anarşistlik
fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalıklı hem medeniyette ve hakimiyette
geri kalan çapulcu kabileler olacak ve o şeraite muvafık insanlar ise; Çin-i
Maçin’de kırk günlük mesafede yapılan ve acaib-i seb’a-i alemden birisi bulunan
Sedd-i Çini’in binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız
kabileleridir ki; Kur’an’ın mücmel haberlerini tefsir eden Zat-ı Ahmediye (sallallâhü
aleyhi ve sellem) mu’cizane ve muhakkıkane haber vermiş.”
(Beşinci şua, Onbeşinci mes’ele)
Yine Üstad Bediüzzaman (rahmetullahi
aleyh) meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin şeriatta verdiği
tavizler dolayısıyla Sultan Reşad’a yapmış olduğu bir ikazda bir hiss-i kabl-el
vuku ile şu gelecek hakikati ihbar etmiştir. Daha sonra aynı ihtarı Adnan
Menderes’e de yapmıştır:
“Eğer
beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i ilahiye namına ve hakaik-i İslamiye
dairesinde mahkemeler açmazsa, maddi ve manevi kıyametler başlarına kopacak,
anarşistlere,Ye’cüc ve Me’cüc’lere teslim-i silah edecekler diye kalbe ihtar
edildi.”
(Hutbe-i Şamiye zeyli)
Kur’an’ın ve hadîslerin bu husustaki
haberlerinin te’vil ve tefsirlerini gösteren Üstad Bediüzzaman’ın (rahmetullahi
aleyh) bu söyledikleri aynen tahakkuk etmiştir ki, şu anda Türk aleminde
devletler ve hükumetler cihetinde idareyi elinde tutan insanlar hakiki Türkler
olmayıp, Türk namı altında bir kısım Mançur, Moğol, Kırgız, Tatar gibi Ye’cûc
ve Me’cûc taifesine ait kişilerdir. Ve Şeriatın aleyhinde çalışan bu insanlar,
Şeriat’ı isteyen ve onun için çalışan hakiki ve halis Türkleri ezmektedirler.
Bu sebeble Alem-i İslam’da Şeriat taraftarı olan samimi Türkler ve Çin’in zulüm
ve istibdadı altındaki Türkistanlı Türk’ler, başlarındaki idarecilerle
karıştırılmamalıdır. Şu anda hakim olan ve Şeriat’ı tahrib için çalışanlar
tamamen bu Ye’cûc ve Me’cûc taifesine ait insanlardır ve planlı bir şekilde hep
bunlar idareye getirilmektedir. Eğer gerek Türkiye’de, gerekse diğer Türkî
Cumhuriyetlerdeki idareciler ve hakim olan insanlar araştırılsa, ekseriya bu
saydığımız milletlerden olduğu görülür. Mesela bir kısmı Bulgaristan ve Selanik
tarafından gelen insanlardır ki bu bölgenin insanları Moğol asıllıdır. Diğer
bir kısmı ise başka bölgelerden gelmiş Mançur, Tatar ve Kırgız gibi başka
milletlerdendir. Hatta Doğu Türkistan’da bulunan Uygur Türkleri –ki Osmanlı
hanedanı da bu soydandır- gayet dindardırlar ve çok mühim alimler yetiştirmektedirler.
Maatteessüf Çin’in zulmü altında oldukları halde hiçbir Türk devletinden yardım
görmedikleri gibi bilakis bu devletler
bu zulmünde Çin’e destek vermektedirler.
Elhasıl: Bir kısım hadîslerde ve
rivayetlerde zemmedilen Türklerden murad, hakiki Türkler değil, belki hakiki
Türkleri ve Alem-i İslam’ı istila eden bir kısım Mançur, Moğol, Kırgız ve
Tatarlardır. Hem rivayetlerde gelen ve
İslamlar içinde çıkacağı ve Yahudilere hizmet edeceği bildirilen ve
Süfyan namı verilen şahıs ve onun teşkil ettiği komitesi dahi bu Ye’cûc ve
Me’cûc taifesinden oldukları gibi bu Ye’cûc ve Me’cûc’un Alem-i İslam’a
tasallutlarına da sebep olmuşlardır. Binaenaleyh Süfyan ve Ye’cuc, Me’cuc aynı
taife olmakla beraber sureten Türk gibi gözüktükleri için rivayetlerde “Türk”
olarak tesmiye edilmiştir. Yani onlar Türk unsuru içinde zuhur edecek demektir.
حم
ENBİYA-İ SALİFENİN
KİTABLARINDAN İŞARETLER
Ahirzamandaki
Deccaliyet fitnesi beşer tarihinin en büyük fitnesi olduğu için bütün
peygamberler ümmetlerini Deccal ile korkutmuşlardır. Hem bu Deccal’a karşı
mücadele eden mü’minleri ve başta Hz. Mehdî’nin zuhurunu ve Hz. İsa’nın (aleyhisselâm)
nüzulünü haber vermişlerdir. Binaenaleyh Kur’an-ı Azimuşşan ve Resul-i Ekrem’in
(sallallâhü aleyhi ve sellem) ihbaratı gibi Tevrat ve İncil ve sair kütüb-ü
münzelede dahi bu zamanda vuku bulan ve bundan sonra vukua gelecek hadîsata
işaretler mevcuddur. Yalnız Yahudi ve Nasara uleması bu kitablarda tahrifat
yapmışlar ve Hz. Musa ve Hz. İsa’ya (aleyhisselâm) hakiki iman eden Müslümanlar
ve ümmet-i Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) hakkındaki ihbaratı kendileri
üzerine ta’bir etmişler. Halbuki Hz. Musa ve Hz. İsa’ya (aleyhisselâm) hakiki
manada iman edenler Müslümanlardır. Yahudi ve Hıristiyanlar Hz. Musa ve Hz.
İsa’ya (aleyhisselâm) iman etmiyorlar, belki onlara iftira ederek ahbar ve
ruhbanlarına iman ediyorlar. Yahudi ve Hıristiyanlar mü’min değil, Hz. Musa ve
Hz. İsa’ın (aleyhisselâm) düşmanları olan kafirlerdir. İşte onların bu
tahrifatından dolayı Tevrat ve İncil’in verdikleri ihbarat, ancak yine
Kur’an’ın ve ehâdîs-i nebeviye’nin nuru ile anlaşılabilmektedir. İşte bu
makamda İncil’deki bazı işaretler gösterilecektir.
حم
İNCİL’DEKİ İŞARETLER
İncil
ve zeyillerini ihtiva eden Ahd-i Cedid’in ahirinde “Vahy-i Yuhanna” bölümünde
istikbalde vuku bulacak bazı hâdiselere işaret edilmektedir. Hz. İsa (aleyhisselâm)
semaya çıkarıldıktan sonra havarilerinden Yuhanna’ya temessül etmiş ve ona,
yedi kiliseye yedi mektub yazmasını emrettikten sonra, istikbalde vuku bulacak
bazı hâdiseler ona gösterilmiştir. Bunu ifade için 1. Bab’ın 1 ilâ 3.
ayetlerinde şöyle denmektedir:
“İsa
Mesih'in vahyidir. Yani yakında mutlaka vuku bulacak şeyleri kendi kullarına
göstermek üzere Allah’ın ona verdiği ve kendi meleği vasıtasıyla gönderip, kulu
Yuhanna’ya beyan eylediği vahyidir. O dahi Allah’ın kelamına ve İsa Mesih’in
şehadetine, hemen cümle gördüğü şeylere şehadet eyledi. Ne mübarektir bu
nübüvvetin sözlerini okuyan ve dinleyip içinde yazılmış olan şeyleri hıfz
edenler. Zira vakit yakındır”.
Burada
verilen haberler Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) ahirzamanda semadan nüzulünden
evvel vuku bulan ve nüzulünün alametleri olan hâdiselerdir. Çünkü bu hâdiseler
anlatıldıktan sonra 22. Bab’ın 6.- 7. ve 20.- 21. ayetlerinde şöyle yazılıdır:
“Ve (İsa) bana dedi ki; “bu sözler sadık ve
haktır. Ve mukaddes peygamberlerin Allah’ı Rab, yakında mutlaka vuku bulacak
şeyleri kullarına göstermek için kendi meleğini irsal eyledi. İşte tez gelirim.
Ne mübarektir bu kitabın nübüvvet sözlerini hıfz eden kimse”...
...Bu
şeyleri şehadet eden (yani Hz. İsa), “belî tez gelirim” diyor. Âmin. Ya İsa
gel. İsa Mesih’in inayeti cümleniz ile olsun. Amin”.
İncil’in
bu kısmında Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) nüzulünün de alametleri olan
istikbaldeki hâdiseler temsilî bir üslubla teşbihlerle ifade edilmiştir. Mesela
bir çok yerde Hz. Mehdî’nin temsil ederek başına geçtiği ve Hz. İsa’nın (aleyhisselâm)
üzerine nüzul edeceği Müslümanların şahs-ı manevîsi mukaddes bir kuzu
temsiliyle ifade edilmiştir. Resul-i Ekrem’in (sallallâhü aleyhi ve sellem)
haber verdiği Hz. Mehdî ve ona öncülük eden şarktan çıkan mücahidler,
Süfyaniyet, Büyük Deccaliyet olan Birleşmiş Milletler ve onların reisleri olan
Amerika ve İngiltere ve Yahudiler hakkında İncil’in bu bölümünde de hadîslerde
olduğu gibi bir çok işaretler vardır. Ezcümle 17. Bab’da şöyle yazılıdır:
“Ve yedi tas tutan yedi melekten biri gelip
bana hitaben:
Gel çok sular üstünde oturan ve dünya
melikleri onun ile zina edip, zeminin sekenesi onun zinasının şarabıyla mest
oldukları büyük fahişe aleyhinde olan hükmü sana göstereceğim” diyerek ruhta
beni bir yere götürdü. Ve yedi başı ile on boynuzu olarak, üzeri küfür isimleri
ile dolu kırmızı bir canavara rakib olan
(binen) bir karı gördüm. O karı, erguvânî ve kırmızı hıl’at giymişti. Ve altun
ve mücevherat ve incilerle donanmış olarak, elinde mekruhatla ve zinasının nâpâklikleri
ile dolu bir altın kasesi olup, alnı üzerinde “Sırrı büyük Babil. Zeminin
fahişelerinin ve mekruhatının anası” diye bir isim yazılı idi. Ve o karıyı
mukaddeslerin kanı ile ve İsa’nın şehitlerinin kanı ile mest olmakta gördüm. Ve
onu gördüğümde ziyadesiyle taaccüp ettim. Melek bana dedi ki:
“Ne için taaccüp ettin? Karının ve onu
götüren yedi başlı ve on boynuzlu canavarın sırrını ben sana söyleyeceğim.
Gördüğün canavar mevcut idi ve mevcut değildir. Ve Haviye’den çıkacak ve helâka
gidecektir. Ve zeminin sekenesinden olup isimleri dünya kurulalıdan beri hayat
kitabında yazılmış olmayan kimseler o mevcud olmuş ve mevcud değil isede yine
hazır olan canavarı gördüklerinde taaccüb edeceklerdir. Hikmete vakıf olan akıl
bunda lazımdır.
Yedi baş, o karının
üzerinde oturduğu yedi dağdır ve yedi meliktir. Bunların beşi düşmüş ve biri
mevcuddur. Ve öbürü daha gelmedi ve geldiği zaman az müddet kalması gerektir.
Ve o mevcud olmuş olan ve mevcud olmayan canavar kendisi dahi sekizincidir. Ve yediden
olup helake gider.
Ve gördüğün on boynuz, on melik olup daha
saltanatı ele almadılar ise de canavar ile beraber bir saat kadar melikler gibi
hükumeti ele alırlar. Bunların muradı bir olup kuvvet ve hükûmetlerini canavara
teslim ederler. Bunlar
kuzu ile muharebe edip kuzu onlara galib gelecektir. Zira o Melik-ul Mülükdur. Ve onunla beraber olanlar
dahi davetli ve müntehab ve sadıktırlar”.
Ve
bana dedi ki; “senin gördüğün ve fahişenin üzerlerinde oturduğu sular; kavimler
ile cemaatlar ve milletler ve lisanlardır. Ve canavar üzerinde gördüğün on
boynuz, fahişeye buğz edip onu perişan ve çıplak edecek. Ve onun etini yiyip,
onu ateşe yakacaklardır. Zira Allah’ın sözleri itmam oluncaya kadar, Allah
kalblerine koyduğu kendi muradını icra edeler. Ve muradları bir olup
saltanatlarını canavara teslim eyleyeler.
Ve o gördüğün karı dünya melikleri üzerine
saltanat eden o büyük şehirdir”.
Burada daha önce de zikredilen şu hadîsin
aynı ifadesiyle Amerika’ya işaret edilmektedir:
و تخرج ملكة الدنيا و المكر، زانية اسمها
"امريكا". تراود العالمَ يومئذ فى الضلال و الكفر
Bütün dünyanın ve bütün hilelerin melikesi de
Mehdî’ye karşı çıkar ki o melikenin ismi zaniyedir (Amerika). Bu melike o gün
bütün dünyayı dalalet ve küfre sevkeder.
(Esme-l Mesalik
Lieyyam-il Mehdîyy-il Meliki Li Küll-id Dünya Biemrillah-il Malik, Kelde bin
Zeyd-216)
Bu
hadîste Amerika’nın şahsiyet-i maneviyesi zaniye bir melike olarak tasvir
edildiği gibi İncil’de de aynı manada “zeminin sekenesi onun zinasının
şarabıyla mest oldukları büyük fahişe” diye isimlendirilmiştir. Bunun sebebi
ise şudur: Amerika kelime itibariyle müennes olduğu gibi, zaten kendisi de
başında boynuzları olan ve Hürriyet Anıtı dedikleri heykelleriyle kendilerini
kadın suretiyle temsil etmişlerdir. Hem Amerika bütün dünyada hürriyet ve
adalet namları altında fuhşiyatı ve zulmü ve dalaleti terviç ederek
hakimiyetini bunun ile idame etmektedir. “Ve o gördüğün
karı dünya melikleri üzerine saltanat eden o büyük şehirdir” cümlesi “fahişe
kadın” olarak tabir edilen bu şeyin, hakikatte bir devlet olduğunu sarahaten
göstermektedir.
Kadının alnı üzerinde “Sırrı büyük
Babil. Zeminin fahişelerinin ve mekruhatının anası” diye bir isim yazılı olması
ise; yer yüzünde işlenen fuhşiyata onun sebeb olmasından dolayıdır. Kadının
temsil ettiği Amerika, burada olduğu gibi diğer bazı yerlerde Babil şehri
olarak da tabir edilmektedir. Bunun sebebi İncil’i tefsir eden alimlerin,
İncil’in ifadelerini o zamanın en büyük şehri olan Babil’e tatbik etmeleridir.
Eğer bu ifade İncil’in asıl metninden ise, Amerika’nın o zamanın Babil’i gibi
zengin ve Babil’in kralı Nemrud gibi cebbar ve fuhşu teşvik eden bir hükumet
olduğuna işaret etmek içindir. Fakat hahamların ve papaların iğvasıyla başta Amerika
olmak üzere Hıristiyan alemi, bu ifadelerin zahirine baktığı ve bu sebeble
işaret ettiği hakikatı görmediği için onun meşhur Babil şehri olduğunu
zannederek Irak’ı vurmaktadır. Vurdukçada kendini, dünyayı Babil’in fesadından
kurtaran bir kahraman olarak görmektedir. Aşağıda geleceği üzere Babil’in
yıkılacağını haber veren İncil’in ayetlerini tahakkuk ettirdiğini
düşünmektedir. Aslında dünyayı fesada veren ve fuhşa teşvik eden ve akıbette
helak olacak olan hakiki Babil’in kendisi olduğunun farkında değildir.
Burada geçen, karının üzerine oturduğu
yedi dağ, yedi melik; -Allahu A’lem- güçlerini Amerika’nın çıkarlarına kullanan
ve G-7 namıyla bilinen yedi büyük devlete ve reislerine işaret etmektedir.
Dünya meliklerinin, bahsi geçen
kadınla zina etmesi; Amerika’nın yer yüzünde işlediği eşedd-i zulme yardım
edip, onun zulmüne şerik olmalarına işarettir.
Mukaddeslerden murad; şirkten, zinadan
ve sair kebairden kendini koruyan hakiki mü’minlerdir.
Mukaddeslerin kanıyla mest olmak
tabiri ise; Amerika’nın mukaddes Müslümanlara yaptığı zulüm ve cinayetlerle
iftihar edip, zulüm üstüne zulüm işlemesidir.
Fahişenin üzerine oturduğu lisanlar ise; kendi çıkarına
yönlendirdiği bütün medya olsa gerektir.
Kadının bindiği canavar ise; ileride
izah edileceği üzere kendisinin riyaset ettiği ve gücünü kullandığı Birleşmiş
Milletlerdir.
“Canavar mevcud idi ve mevcud değildi”
cümlesinden anlaşılan odur ki; Birleşmiş Milletlerin içinde bulunan Amerika ve
İngiltere gibi devletler, kaderde varsa da o zamanda henüz fiilen mütekamil
devlet olmamışlardı.
On boynuzun temsil ettiği on Melik’in
canavarla beraber kuzu ile harb edip, kuzunun onlara galib gelmesi; Amerika ve
İngiltere’nin riyasetinde Birleşmiş Milletlerin ve diğer kafirler
devletlerin dünyada yaptığı canavarca
zulümler ve ellerindeki gayr-ı meşru güç karşısında Müslümanların kuzu
mesabesinde olup, buna rağmen Hak Teala’nın yardımı ile onlara galib
geleceklerine işarettir.
On boynuzun (on melikin), fahişeye
buğz edip onu perişan ve çıplak etmeleri ve onun etini yiyip, onu ateşe
yakmaları; kuvvetlerini gayr-ı meşru ve kendi çıkarına kullanan Amerika’nın, bu
hilesinin farkına varan bu devletlerin, yardımını ondan geri alıp, onu kendi
derdi ile başbaşa bırakıp yıkılmasını temin edeceklerine işarettir.
13.
Bab’da ise bu canavarın denizden çıkacağı belirtilmiştir. Şöyle ki:
“Ve denizin kumu üzerinde durdum ve yedi başı
ve on boynuzu ve boynuzları üzerinde on tacı ve başları üzerinde küfür isimleri
bulunarak denizden çıkan bir canavar gördüm. Ve o gördüğüm canavar kaplana
benzeyip, ayakları ayının ayakları gibi ve ağzı aslan ağzı gibiydi. Ve ejder
ona kendi kuvvetini ve tahtını ve azim hükumet verdi. Ve onun başlarından
birini gûyâ ölecek derecede mecruh gördüm. Ve onun mehalik yarası iyi oldu. Ve
bütün zemin canavarın ardından taaccüb eyleyip, canavara hükumet veren ejdere
secde kıldılar. Ve canavara dahi secde kılarak “canavara benzer kim var ve onun
ile kim muharebe edebilir?” dediler. Ve ona büyük sözler ve küfür söyleyen bir
ağız verilip, ona kırkiki ay istediğini yapmaya kudret verildi. Ve Allah’a
karşı küfr ile yani onun ismine ve meskenine ve semada sakin olanlara küfretmek
için ağzını açtı ve mukaddesler ile muharebe edip onlara galip gelmeye ona
kudret verildi. Ve ona her kabile ve lisan ve millet üzerine hükumet verildi.
Ve zebh olunmuş kuzunun hayat kitabında isimleri dünya kurulalıdan beri
muharrer olmayarak zeminde sakin olanların cümlesi ona secde kılacaklardır.
Kulağı olan işitsin. Esirliğe götüren esirliğe gider. Kılıçla katl eden kılıçla
katlolunmak gerektir. Mukaddeslerin sabrı ve imanı bundadır”.
Burada canavarın denizden çıktığı ifade edilmekle İngiliz
milletine işaret edilmektedir. Ve yukarıda Deccal bahsinde anlatıldığı üzere
Temim-i Dari hadîsinde zikredilen Deccal’ın bir adada bulunması işaretiyle
haber verilen ve Birleşmiş Milletler olan Deccaliyetin ana menbaı olan
İngilizlerden, hadîsin aynı ifadesiyle bahsedilmektedir. Bu haberin İngilizlere
ait olmasının sırrı şudur ki; İngilizler o zamanda medeniyette geri ve vahşi
bir millet oldukları halde daha sonra gittikçe medenileşip kuvvetlendiler. Nihayet Amerika kıt’asına kadar nüfuzlarını
arttırıp orada Amerika Birleşik Devletlerini kurdular. 2. Cihan harbinden sonra
ise Fransa, Rusya ve Çin’le beraber Birleşmiş Milletleri kurup Amerika’yı onun
başına getirdiler.
Hem bu ayetlerde İngiltere ve Amerika’ya hakimiyetlerini veren Yahudi
milletinden de “Ejder” ünvanıyla bahsedilmektedir. Zaten Yahudiler de
“Protokolat” namındaki kitablarında kendilerini ve dünyayı idare eden ve bir
hahamın riyaset ettiği gizli hükumetlerini aynı şekilde bir ejder suretinde
tasvir etmektedirler.
Sonra bu Bab’ın devamında karadan çıkan bir başka
canavardan daha bahsedilmektedir. Şöyle ki:
“Ve
zeminde çıkan başka bir canavar gördüm. Ve kuzu gibi iki boynuzu olup ejder
gibi söyler idi. Ve evvelki canavarın huzurunda onun bütün hükumetini icra eder
ve zemini ve onda sakin olanları mühlik yarası iyi olmuş olan evvelki canavara
secde kıldırır idi. Ve büyük alametler icra edip, hatta adamların önünde
semadan zemine ateş bile indirir idi. Ve canavarın önünde icra etmek için eline
verilen alametlerle yeryüzünde sakin olanları idlal edip, yeryüzünde sakin
olanlara, üzerinde kılıç yarası olup da sağ kalan canavarın suretini
yapmalarını tembih eder idi. Ve ona canavarın suretine ruh vermeye kudret
verildi. Ta ki canavarın sureti tekellüm ede. Ve canavarın suretine secde
etmeyenleri katl ettire. Ve küçük ile büyükler ve zengin ile fakirler ve hür
ile kulların cümlesine, sağ elleri yahud alınları üzerine damga kabul ettirir
idi. Ve damgaya yahud canavarın ismine yahud isminin adedine malik olan
kimseden, gayrinin alışveriş edememesine sebep olur idi”.
Bu
canavarın kuzu gibi iki boynuzu olup ejder gibi söylemesi; Müslümanların
başında olduğu halde Yahudilere hizmet eden münafık idarecilere, yani
Süfyaniyete işaret etmektedir. Bu Süfyanîlerin, halklarını İngiltere ve
Amerika’ya secde ettirdiklerini bildirmektedir. Hem “Ve damgaya yahud canavarın
ismine yahud isminin adedine malik olan kimseden, gayrinin alışveriş
edememesine sebep olur idi” cümlesiyle, Birleşmiş Milletlerin dünya ticaretini
elinde tutup, yukarıda zikredilen Ebu Nadre hadîsinde bahsedildiği gibi
kendilerine itaat etmeyenlere ambargo koyduklarını haber vermektedir.
İşte
İncil’de bu şekilde Deccaliyet, Süfyaniyet ve Yahudiyet işarî surette haber
verildiği gibi Müslümanların şahs-ı manevisinin mümessili olan Hz. Mehdî’den,
şark tarafından çıkan mücahidlerden, onların Deccaliyet ve Süfyaniyetle yaptığı
harblerden ve neticede Müslümanların galebesi ve kafirlerin helakinden de haber
verilmektedir. Ezcümle, 16. Bab’da Allah’ın izniyle ve onun havl ve kuvvetiyle
yedi meleğin küre-i Arz’a indirdiği musibetlerden bahsederken 12. – 16.
ayetlerinde şöyle denmektedir:
“Ve
altıncı melek kendi tasını büyük Fırat Irmağı üzerine boşalttığında onun suyu
çekildi. Tâ ki şarktan olan meliklerin yolu hazırlana. Ve ejderin ağzından ve
canavarın ağzından ve yalancı peygamberin ağzından, kurbağalar misüllü üç nâpâk
ruhun çıktığını gördüm. Zira, bunlar alametler gösteren cin ruhları olup,
zeminin ve bütün dünyanın meliklerini, herşeye kadir Allah’ın o büyük gününün
muharebesine cem etmek için onların yanına giderler. [İşte hırsız gibi gelirim.
Ne mübarektir uyanık durup çıplak gezmemesi ve ayıbı görünmemesi için kendi
esvabını hıfz eden kimse]. Ve onları İbranice ARMECİDDUN (hermeciddun ve
armagedon) denilen mahalle cem ettiler”.
Burada
Fırat Irmağı’nın suyunun çekilmesi –ki bu haber aynen hadîs-i nebevîde de
mevcuddur ve Fırat’ın suyunun çekilip altın bir dağ çıkaracağı ve insanların
oraya toplanıp büyük bir harb olacağından bahsedilmektedir- Allahu A’lem, o çevrede barajlar yapılmasıyla ve verimli
toprakları sebebiyle dünyanın gözünün orada olması ve çevresinde gayet kesretli
petrol yataklarının bulunmasıyla bütün dünya devletlerinin oraya hakim
olabilmek için çalıştıklarına ve bu sebeble o bölgede büyük fitneler zuhur
edeceğine işarettir.
Hem
burada şark tarafından gelen mücahidlere zemin hazırlandığı ve onların bütün
dünya melikleri üzerine galib geleceği bildirilmektedir.
Hem
bu ayetlerde Ejder’in (Yahudilerin), Canavar’ın (Amerika ve İngiltere’nin
riyasetindeki Birleşmiş Milletlerin) ve “Yalancı Peygamber” ünvanıyla işaret
olunan Yahudi hahamları, Hıristiyan papaları ve bir kısım zahiren Müslüman
görünen sahtekar ulema-sû’ ve meşayih- is sû’un ruh-u habis gibi oldukları ve
şarktaki mücahidlerle harb etmek için bütün dünya ordularını topladıkları haber
verilmektedir. Aynen zuhur etmiştir.
Yine
burada, kafirlerin Hermeciddun denilen bir mahalle cem olduklarından
bahsedilmektedir. Batı dillerinde “Armagedon” diye tabir edilen bu Hermeciddun,
Filistin’de bir dağdır. “Her” dağ demektir. “Meciddun” ise Kudüste bulunan
meşhur bir dağın adıdır. “Hermeciddun” Meciddun Dağı manasındadır. İncil bu
ayetiyle, baş tarafta da zikredilen şu hadîs-i şerifi te’yid etmektedir:
فى
عقود الهجرة بعد الألف و اربعمائة و اعقد اثنين او ثلاثا يخرج المهدى الامين، و
يحارب كل الكون يجمعون له الضالون و المغضوب عليهم، و الذين مَرَدوا على النفاق فى
بلاد الاسرا و المعراج عند جبل مجدون
Yani: “Hicretten bin dört yüz (1400) sene
sonraki akidlerden iki veya üç akid say (yani hicrî 1420 ile 1430 tarihleri
arasında). O vakit Mehdî-i Emin çıkar ve bütün dünya ile harb eder. Dalalete
düşenler (Hıristiyanlar) ve Allah’ın gadabına uğramış olanlar (Yahudiler) ve
münafıklar (Alem-i İslam’ın başındaki Süfyanîler olan cümle idareciler ve
onlara fetva veren bir kısım ulema-is sû’), İsra ve Mi’raç beldesi olan
Kudüs’teki “Meciddun Dağları”nda onun için toplanırlar”.
(Esme-l Mesalik
Lieyyam-il Mehdîyy-il Meliki Li Küll-id Dünya Biemrillah-il Malik, Kelde bin
Zeyd-216)
Hadîste
olduğu gibi İncil’in bu ayeti de Meciddun Dağlarında bütün kafirlerin
Müslümanlar için toplanacağını bildirmekle işaret ediyor ki; bu harb
Yahudilerin Meciddun’a hakim olabilmeleri için bizzat kendileri tarafından
çıkarılan bir harbdir. Yani Yahudiler Kudüs’e hakim olmakla, oradan bütün
dünyaya hakim olacaklarına inanmaktadırlar. Bu sebeble, Filistin topraklarında
devletlerini kurabilmek için bütün dünyayı harbe sokmakta ve kafirleri
Müslümanlar üzerine hücum ettirmektedirler. Harbin ana müsebbibleri Meciddun
dağlarındaki Yahudiler olduğu için ve orada devletlerini kurup yayılmak ve
dünyaya hakim olmak için bu harbleri çıkardıkları sebebiyle, bu harbe
“Hermeciddun Harbi” denmektedir. Yani gerek Afganistan’da gerek Çeçenistan’da
olsun Alem-i İslam’daki bütün harbler Meciddun harbidir. Yoksa yalnızca
Meciddun dağlarında olacak bir harb demek değildir. Yahudi ve Hıristiyanlar
buna ters mana vererek kendileri tarafına çekmektedirler. Bu noktaya çok dikkat
lazımdır. Çünkü mühim bir sır bu noktadan inkişaf ediyor. Feteemmel! Hem bir
başka cihet de şudur ki; bu yerler enbiya-yi salife zamanından beri bir merkez
olduğu ve ekser Peygamberler bu mahallerde yaşadıkları için, bazen Tevrat ve
İncil’in metni, tefsir edenler tarafından içtihadla tatbik edilip, içtihadlarını
Tevrat ve İncil’in metni içine idhal ederek tahrif etmişler ve ekser vukuat-ı
istikbaliye bu bölgelerde vuku bulacakmış gibi anlatmışlar. Binaenaleyh hadîs-i
şeriflerde olduğu gibi Tevrat ve İncil’de dahi bu ve bunun gibi verilen
haberler, bahsi geçen bu yerlerde vuku bulabileceği gibi Alem-i İslam’ın
herhangi bir yerinde dahi vuku bulabilir.
Hem
Yahudi alimleri, bu harbde Yahudiler galib gelecekmiş gibi bu ayetlere mana
vermişler. Halbuki asıl İncil’de (Haşiye)
Kudsîlerin, yani şirke, kebaire ve
fuhşiyata girmeyen Müslümanların galib geleceği yazılı olduğu halde Yahudiler
bu tabirleri kendileri üzerine te’vil etmişlerdir. Şu anda şirke, kebaire ve
fuhşiyata girmeyen kudsîlerin Yahudi ve Hıristiyanlar değil, hakiki ümmet-i
Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) olduğunda şübhe yoktur.
Hem
Yahudilerin yaptığı tahrifatın bir delili de şudur ki; bu ayetlerde yapılan
medih, şarktan gelen meliklere aittir. Ve bu harbde onların galib geleceği
bildirilmiştir. Halbuki şarkta olan taifeler Müslümanlardır. Yahudiler’in
şarkla bir alakaları yoktur. Çünkü İncil
Orta Doğu’da nazil olduğu ve Hz. İsa (aleyhisselâm) ve havarileri o
bölgede yaşadıkları için ifadeleri Orta Doğu i’tibariyledir. Eğer burada
medhedilen taife Yahudiler olsaydı, onlar için “şarktan olan melikler” değil,
“şarka giden melikler” denmesi gerekirdi. Onların i’tikadlarının tam aksine,
İncil bu harbe Hermeciddun (Armegedon) harbi demekle ve kafirlerin şarktan olan
melikler için bu mahalde toplandıklarını belirtmekle, bu harbin asıl
müsebbibinin ve kafir olanların ve mağlubiyete mahkum olanların bu Yahudiler
olduğunu ve onlara yardım eden Hıristiyanların ve münafıkların yani cümle
Süfyaniyet ve Deccaliyetin de, o şarktan gelen mücahidlere mağlub olacaklarını
haber vermektedir. Aynen bunun gibi, Kur’an-ı Mu’ciz’ulbeyan’ın Yahudilere hitaben
buyurduğu şu ayet;
فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَفِيفًا
“Va’d-i
Âhire (haşr-i a’zam veyahut nüzul-ü İsa aleyhisselâm) vukua geldiği vakit,
hepinizi bir araya toplayacağız”.
(İbn-i Abbas, İsra
Suresi-104)
Bu
ayet-i kerimenin cifrî ve ebcedî işaret-i gaybiyesi ve Resul-i Ekrem’in (sallallâhü
aleyhi ve sellem) şu hadîs-i şerifinin sarahati;
لا تقوم
الساعة حتى يقاتل المسلمون اليهود فيقتلهم المسلمون، حتى يَختَبِيءَ اليهودى من
وراء الحجر و الشجر فيقول الحجر و الشجر:
يا مسلم! يا عبد الله! هذا يهودى خلفى فتعال فاقتله، الا الغرقد فانه من شجر
اليهود.
“Müslümanlar Yahudilerle harb edip, Müslümanlar onları
öldürmeden kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öyle öldürürler ki, hatta
Yahudiler taşların ve ağaçların arkalarına saklanırlar da, taşlar ve ağaçlar
müslümanlara: ‘Ey Müslüman! Ey Allah’ın kulu! İşte bu Yahudi arkamdadır. Gel de
onu öldür’ der. Yalnızca ‘Ğarkad’ denilen ağaç müstesna. Çünkü o Yahudilerin
ağacıdır”.
(Buhari, Müslim,
Tirmizi, İbni Mace, İmam Ahmed)
İşte
bu ayet-i kerimenin işaret-i gaybiyesi ve Resul-i Ekrem’in (sallallâhü aleyhi
ve sellem) şu hadîs-i şerifinin sarahati, Yahudilerin akıbet-i seyyielerini
haber vermektedir.
Hem
aşağıda gelen ve bu şarktaki meliklerle alakalı olan İncil’in diğer ayetleri
okunduğunda gayet açık bir şekilde anlaşılacaktır ki, şarktan gelen bu melikler
Müslümanlardır. O ayetlerde, şarktan çıkan bu meliklerin çok vasıflarıyla
beraber bilhassa sarıklı olduklarının ifade edilmesiyle Müslüman olduklarını
tasrih etmektedir. Ve İncil bu
ayetleriyle, hadîs-i şerifteki
و
انه يخرج ناس من المشرق يوطؤن للمهدى سلطانه
“Muhakkak doğudan bazı insanlar çıkar ki, Mehdîy-i Ahirzaman’ın
hakimiyeti için zemin hazırlarlar”.
(Fetava-i Hadîsiyye,
İbni Hacer-i Heytemî-37)
ihbarat-ı
gaybiyesini tasdik etmektedir.
Hem
Vahy-i Yuhanna’daki bu ayetler işaret ediyor ki; bu hâdiselerden sonra Hz.
İsa’nın (aleyhisselâm) nüzulü yakındır ve o şarktan gelen mücahidlerin
cemaatiyle beraber olacaktır. Buna işareten Hz. İsa (aleyhisselâm) şöyle
demektedir: “İşte hırsız gibi gelirim. Ne mübarektir uyanık durup çıplak
gezmemesi ve ayıbı görünmemesi için kendi esvabını hıfz eden kimse”. Yani ben
sessizce ve ansızın gelirim. Ve takva elbiselerini çıkarmayan ve çıplak
olmayan, yani şirke, kebaire ve fuhşiyata girmeyen o Müslümanlarla beraber
olurum. Çünkü kafirler şirke, kebaire, fuhşa ve zinaya girmiş çıplak
kimselerdir. Nitekim Cenab-ı Hakk A’raf
suresinde, en hayırlı elbisenin takva olduğunu beyan etmektedir.
Bunun
akabinde, aynı Bab’ın 17. – 21. ayetlerinde ise, zahiren zayıf olan
Müslümanlara yardım için Cenab-ı Hakk’ın kafirler üzerine semavî ve arzî
musibetler indirip, Babil şehri ünvanıyla bahsedilen Amerika’nın helakinin
takdir edileceğine şöyle işaret edilmektedir:
“Ve
yedinci melek kendi tasını havaya boşalttığında tamam oldu diyerek semanın
heykelinden tahttan bir büyük sada geldi. Ve sadalar ve gökgürültüler ve
şimşekler vuku buldu. Ve şiddetçe ve azametçe zemin üzerinde insan mevcud
olalıdan beri misli vuku bulmamış büyük bir zelzele olup büyük şehir üçe münşak
oldu. Ve taifelerin şehirleri yıkıldı. Ve büyük Babil Allah’ın huzurunda zikr
olundu. Tâ ki şiddetli gadabının şarabının kasesi ona verile. Ve her ada kaçtı.
Ve dağlar bulunmaz oldular. Ve semadan adamlar üzerine bir talanet ağırlığında
iri dolu yağdı. Adamlar dahi dolunun belası sebebinden Allah’a küfr ettiler.
Zira onun belası gayet büyük idi”.
Bu
manayı takviye ederek 6. Bab’ın 12. – 17. ayetlerinde de şu şekilde yazılıdır:
“Ve altıncı mührü açtığında gördüm ki; bir büyük
zelzele olup güneş bir kıl çuval gibi siyah olarak, Ay dahi kan gibi oldu. Ve
semanın yıldızları, şiddetli rüzgardan sallanan incir ağacı kendi ham
incirlerini döktüğü gibi yere düştüler. Ve her dağ ve ada dahi yerlerinden
hareket eyledi. Ve dünya melikleri ve büyükler ve zenginler ve binbaşılar ve
kudret sahibleri ve her kul ve her hür mağaralarda ve dağların kayalarında
gizlenip ve dağlara ve kayalara
‘üzerimize düşüp bizi tahtta oturanın huzurundan ve kuzunun gazabından
gizleyiniz. Zira onun gazabının azim günü geldi ve kim durabilir’ derler idi”.
Yani
Hz. Mehdî ve Hz. İsa (aleyhisselâm) geldiğinde, Müslümanlar zahiren zaif ve
kuvvetsiz oldukları halde Allahu Teala yeri-göğü onların emrine verecek ve
semadan ve arzdan kafirler üzerine azab indirecektir. Ve Müslümanlar daha evvel
Deccalın istilasından dağlara ve mağaralara kaçıp oralarda yaşadıkları gibi
bundan sonra da o kafirler aynı şekilde yaşayacaklar. Bu noktadan İncil’in bu
ayetleri şu hadîslerin manasını göstermektedir:
"ان اصحاب الكهف يكونون اعوان المهدى"
“Ashab-ı Kehf, Mehdî-yi
Ahirzamanın yardımcıları olur”.
(Mektubat-ı İmam-ı Rabbani)
Yani
dünyaca meşhur mağaralar sahibi olan bir kavim, Deccal ile muharebe ederken,
mağaralara sığınıp Kur’an’a ve Şeriata yardım edecekler ve Mehdî’ye zemin
hazırlayacaklar.
ليفرّنّ
الناس من الدجال فى الجبال قالت ام شريك يا رسول الله فاين الاعرب يومئذن؟ قال هم
قليل
“İnsanlar
Deccal’dan dağlara kaçacaklar. Ümmü Şerik dedi ki: Ya Resulellah, o gün arablar
nerdedir? Resul-i Ekrem (S.A.V.) : ‘O gün onlar azdırlar’ dedi”.
(Et-Tac, Ali Nâsıf el-Hüseynî- c.5)
İşte
Müslümanlar kafirlerin istilasından dolayı, bidayette böyle dağlarda ve
mağaralarda yaşarlarken Allahu Teala kafirler üzerine sema ve arzdan musibetler
indirerek Müslümanlara yardım edecektir. Şu hadîs-i şerif bunu isbat
etmektedir:
و يرى
المهدى ان كل الدنيا عليه بالمكر السيئ، و يرى الله اشد مكرا، ويرى ان كل الكون
الله له، اليه المرجع و المصير، و كل الدنيا شجرة له ان يملكها فرعا و جذرا.
فيرميهم الله باكرب رمى و يحرق عليهم الارض و البحر و السماء و تمطر السماء مطر
السوء، و يلعن اهل الارض كل كفار الارض، و يأذن الله بزوال كل الكفر.
“Mehdî bakar ki bütün dünya çirkin hile ve planlarla
aleyhinde ittifak ettiklerini görür. Fakat bilir ki Allah daha şiddetli mekr
sahibidir ki, onların bütün hilelerini akim bırakır. Ve bütün kainat onun
mülküdür ve ona dönecektir ve merci yalnız odur. Ve bütün dünya aslı ve
fer’iyle onun bir hilkat şeceresidir. İşte bu kudrete malik olan Cenab-ı Hak,
Mehdî’ye nusret için en şiddetli bir darbe ile onları vurur ve karayı, denizi
ve semayı onlar üzerine yandırır. Ve Sema
da onların üstüne şiddetli yağmurunu yağdırır. O gün bütün ehl-i arz küffara
lanet eder. Allah da bütün küfrün zevalini irade eder”.
(Esme-l Mesalik
Lieyyam-il Mehdîyy-il Meliki Li Küll-id Dünya Biemrillah-il Malik, Kelde bin
Zeyd-216)
Yine
bu şarktaki taife-yi mücahidin hakkında 7. Bab’ın 1. – 4. ayetlerinde şöyle
denmektedir:
“Ve
bu şeylerden sonra kara üzerine ve deniz üzerine ve hiçbir ağaç üzerine rüzgar
esmemesi için zeminin dört köşesinde durup, zeminin dört rüzgarlarını tutmakta
olan dört melek gördüm. Ve Hayy Allah’ın mührünü hamil olarak şark tarafından
çıkmakta olan başka bir melek gördüm. Bu dahi karaya ve denize ziyan vermeğe
me’mur bulunan o dört meleğe yüksek sesle çağırarak, “tâ biz Allah’ımızın
kullarının alınları üzerine mühür vuruncaya değin siz, karaya ve denize ve
ağaçlara ziyan vermeyiniz” dedi. Ve
mührolunan kimselerin miktarını işittim, Benî İsrailîn cümle sıbtlerinden yüz
kırk dört bin kimse mühürlendi”.
İşte
görüldüğü üzere alınları mühürlenen Allah’ın kullarının, şark tarfından
çıkacağına işaret edildiği halde, İncil’i tefsir eden Yahudi alimleri, yine bu
ifadeyi kendilerine çekerek, onların Beni İsrail’den olacağını söyleyerek
tahrif etmişlerdir. Acaba Hz. İsa’ya (aleyhisselâm) hâşâ veled-i zina diyen ve
onu öldürmeye teşebbüs eden Yahudilerin, üstelik Hz. İsa (aleyhisselâm) hayatı
boyunca onlarla mücadele etmişken asıl İncil’de medhedilmeleri mümkün müdür?
Bundan zahir oluyor ki, Yahudiler Tevrat gibi İncil’i dahi tahrif
etmişlerdir.Hem bu ayetlerin devamında 9. - 17. ayetlerinde bu şarktan gelen
yüz kırk dört bin kimse hakkında şöyle söylenmektedir:
“Bu şeylerden sonra gördüm ki; cümle
milletler ve kabileler ve kavimler ve lisanlardan olarak, kimsenin sayamadığı
büyük bir cemaat, beyaz hıl’atlar giymiş ve ellerinde hurma dalları bulunduğu
halde tahtın önünde ve kuzunun huzurunda durup yüksek sesle “halas tahtta
oturan Allah’ımıza ve kuzuya mahsustur” diye nida ediyorlar idi. Ve melaikenin
cümlesi tahtın ve ihtiyarların ve dört zîruhun etrafında duruyorlar idi. Ve
tahtın önünde yüzüstü kapanarak Allah’a secde kılıp, “âmin! Bereket ve hamd ve
hikmet ve şükür ve izzet ve kudret ve kuvvet, ebed-ul âbâd Allah’ımıza
mahsustur. Âmin!” dediler. Ve ihtiyarlardan biri bana hitaben; “beyaz hıl’atlar
giymiş bu kimseler kimlerdir ve nereden geldiler?” dedi. Ben dahi ona; “ey
efendim sen bilirsin” dedim. Ve bana dedi ki; “bunlar o büyük müzayakadan
gelenlerdir ve hıl’atlarını yıkayıp kuzunun kanında beyaz ettiler. Bu sebepten
Allah’ın tahtı önündedirler ve heykelinde (ma’bedinde) gece gündüz ona ibadet
ederler. Tahtta oturanın meskeni dahi üzerlerinde sâyebân olacaktır. Artık ne
acıkacaklar, ne de susayacaklardır. Onları ne güneş ne de bir nevi hararet
vuracaktır. Zira tahtın ortasında olan kuzu onları güdüp, onları diri su
pınarlarına götürecektir (yani Hz. Mehdî ve Hz. İsa aleyhisselâm onları tarik-ı
hakikate sevk edecektir). Allah dahi gözlerinden her gözyaşını silecektir”.
İşte
İncil’in bu ayetleri aynen yukarıda da zikredilen şu hadîslerin manasını
göstermektedir:
رجل
ربعة,أسمر, من بنى تميم, مجذوم, كوسج, يقال له شعيب بن صالح فى اربعة الاف ثيابهم
بيض و راياتهم سود يكون على مقدمة المهدى ولا يلقاه احد الا قتله
Temim oğullarından orta boylu, esmer, meczum
(hafif sakallı), kevsec (sakalı yanlarda az, aşağı tarafı uzun olan; diğer bir
manası da Yemen asıllı) bir adam ki, ona Şuayb bin Salih denilir. Beyaz
elbiseli, siyah sancaklı 4000 kişinin kumandanıdır. Mehdî’nin öncüsü olur ve
kiminle mukatele ederse, harbde kim ona karşı çıkarsa onu öldürür.
(Fetava-i Hadîsiyye,
İbni Hacer-i Heytemî -41)
تخرج
رايات سود لبنى العباس ثم تخرج من خراسان اخرى, سود قلانسهم و ثيابهم بيض على
مقدمتهم رجل يقال له شعيب بن صلح من تميم يهزمون اصحاب السفيانى حتى ينزل ببيت
المقدس يوطئ للمهدى سلطانه و يمد اليه ثلثمائة من الشام يكون بين خروجه و بين ان
يسلم الامر للمهدى اثنان و سبعون شهرا
“Siyah sancaklılar, Abbasoğulları için çıkar. Sonra bir başka
def’a da Horasan’dan çıkar ki; takkeleri siyah, elbiseleri beyazdır. Onların
kumandanı Temim’den Şuayb bin Salih denilen bir adamdır ki, Süfyanî’nin
adamlarını hezimete uğratır. Ta Beyt-i Makdis’e iner, Mehdî’nin hakimiyetine
zemin hazırlar, ona Şam’dan üçyüz kişi yardım eder, onun hurucuyla Mehdî’ye
emrin (vazifenin) teslim edilmesi arasında yetmiş iki ay zaman vardır.”
( Fetava-i Hadîsiyye,
İbni Hacer-i Heytemî -42)
Aynen
bu hadîsin, bu kimselerin tâ Beyt-i Makdis’e inmelerini haber vermesi gibi
İncil’in mezkur bölümünün 14. Bab’ının 1. – 7. ayetlerinde de şöyle yazılıdır:
“Ve gördüm ki; kuzu Sıhhıyyun dağı (Kudüs’ün üstünde
bulunduğu dağ) üzerinde durup, onun ile beraber onun pederinin ismi
alınlarında yazılmış olan yüzkırdörtbin kimse var idi. Ve çok sular sadası gibi
ve büyük gök gürültüsü gibi semadan bir sada işittim. Ve kendi tamburlarını
çalan tamburcuların sadasını işittim. Ve bunlar tahtın önünde ve dört zîruhun
ve ihtiyarların önünde gûyâ yeni bir tesbih terennüm ediyorlar idi. O tesbihi
dahi, zeminden satın alınan o yüzkırkdörtbin kimseden gayrı kimse öğrenmeye kadir
değil idi. Bunlar nisa ile napak olmamış olarak tahirdirler. Bunlar kuzunun her
gittiği yere ardınca gidenlerdir. Bunlar adamlar arasından Allah’a ve kuzuya
turfanda olmak üzere satın alınanlardır. Ve bunların ağzında hile bulunmadı. Çünkü Allah’ın tahtı önünde kusursuzdurlar.
Ve zemin üzerinde sakin olanlara, yani her millet
ve kabile ve lisan ve kavme beşaret-i ebediyeyi tebşire memur olarak, sema
ortasında uçan diğer bir melek gördüm ve yüksek sesle “Allah’tan korkunuz ve
ona hamdeyleyiniz. Zira hükmünün saati geldi ve sema ile zemini ve denizi ve
suların pınarlarını halkedene secde kılınız” der idi.
İncil’de
ve Hadîs-i şeriflerde belirtilen bu yer isimleri asıl metinden olabileceği
gibi, hadîs’in ravilerinin ve İncil’i tefsir edenlerin içtihadlarının asıl
metne karışmış olması da mümkündür. Fakat her halukarda Müslümanların
galebesine işaret vardır.
19.
Bab’ın 11. – 21. ayetlerinde de şu anda şarkta Amerika’ya karşı mücahede eden
zat ve onun askerleri hakkında şöyle denmektedir:
“Ve semayı açılmış gördüm. Ve işte bir beyaz
at var idi. Ve ona rakib olana (binene) sadık ve hak denilir. Ve adaletle hükm
ve harbeder. Ve gözleri ateş-i ulvi gibi olup başı üzerinde çok taçlar
bulanarak kendisinden maada kimsenin bilmediği muharrer bir ismi var idi. Ve
kana boyanmış bir libas giymiş olup kelamullah ismiyle yad olunur.
Ve semada bulunan cünud, beyaz atlara rakib
(binen) ve beyaz ve pak ve zarif kumaş giymiş olarak onun ardınca gidiyorlar
idi. Ve onun ağzından taifeleri vurmak için bir keskin kılıç çıkıyor idi.
Kendisi dahi onlara demir asa ile hükumet edip herşeye kadir Allah’ın hışım ve
gadabı şarabının ma’sarasında basacaktır. Ve libas üzerinde ve budu üzerinde
melik-ul mulük diye muharrer ismi var idi.
Ve güneşte duran bir melek gördüm. O dahi
yüksek sesle nida ederek semanın ortasında uçan cümle kuşlara; “geliniz, azim
Allah’ın ziyafetine cem’ olunuz. Tâ ki meliklerin etini ve binbaşıların etini
ve kuvvetlilerin etini ve atlar ile onlara rakib olanların (binenlerin) etini
ve hür ile kul ve küçük ile büyük cümlesinin etini yiyesiniz” dedi. Ve canavar
ile dünya melikleri onların cünudlarının ata rakib olan (binen) ile ve onun
cünudu ile muharebe etmeye cem’ olduklarını gördüm. Ve o canavar ve onun önünde
alametler icra edip onlar vasıtasıyla canavarın damgasını kabul edenleri ve
onun suretine secde eyleyenleri idlal eden yalancı peygamber, onun ile beraber
tutuldu. İkisi de kükürtle yanan ateş gölüne diri diri atıldılar. Ve bakiyyesi
ata rakib olanın (binenin) ağzından çıkan kılıçla katl olundular. Ve onların
etinden cümle kuşlar doydular”.
İşte
burada o zatın ve ordularının beyaz ata binmeleri; maksadlarına kavuşmalarından
ve muzaffer olmalarından kinaye olduğu gibi işarî manasıyla o mücahid zat ve
onun ordularının Deccaliyet ve Süfyaniyete karşı dağ ve tepelerde atlara
binerek mücahede etmelerine işarettir. Hem o zatın başında çok taçların olması;
onun dünya melikleri üzerine galibiyetinden kinaye olduğu gibi sarıklı bir zat
olduğuna da işarettir. Libası ve budu üzerinde melik-ul muluk yazılı olması; o
zatın cümle melikleri mağlub edip onları cizye ve haraca bağlayacağına
işarettir.Ve onun kelamullah ismiyle yad olunması; ilhama mazhar olduğuna
işarettir. Kuşların Allah’ın ziyafetine ve kafirlerin etini yemeğe çağrılması;
ölen peygamberlerin ve velilerin ve melaikenin Müslümanların galebesi ve
kafirlerin mağlubiyetinden dolayı bayram etmeleri ve onlara yardıma
gelmelerinden kinaye olmakla beraber Hz. Mehdî’ye kuşların musahhar edileceğine
işaret etmektedir. İncil’in bu ayetleri bu taife-yi mücahidinin cümle küffara
galebe edeceğine de işaret etmektedir.
12.
Bab ise, Hz. Mehdî’nin zuhuru ve Yahudilerin onun peşine düşüp mağlub etmeye
çalışacaklarını haber verip , fakat Allahu Teâla’nın onu inâyetiyle muhafaza
edeceğini bildirmektedir. Şöyle ki:
“Ve semada büyük bir
alamet göründü. Bu dahi; güneş giymiş, ay dahi ayakları altında ve 12 yıldızdan
bir taç başında olduğu halde bir karı idi. Ve hamile olmakla ağrı çekip
doğurmak üzere ziyadesiyle eziyette olarak feryad eder idi.
Ve semada diğer bir
alamet göründü. Ve işte yedi başı ve on boynuzu ve başları üzerinde yedi taç
bulunan bir büyük kızıl ejder var idi. Ve onun kuyruğu sema yıldızlarının üçte
birini sürükleyip onları zemine attı. Ve ejder, doğurmak üzere olan karının doğurduğu
gibi, çocuğunu yutmak için önünde duruyor idi. Ve merkume cümle taifeler demir
asa ile hükümet edecek bir erkek çocuk doğurdu ve çocuğu Allah’ın ve tahtının
huzuruna alınıp karı dahi Allah tarafından bir yerde hazırlanmış bir mahalle
firar eyledi ki orada 1260 gün onu besleyeler.
Ve semada cenk vaki
olup Mikail ve melaikesi ejder ile cenk ettiler. Ejder ve melaikesi dahi cenk
ettiler ise de ne galebe edebildiler ve ne de artık semada mekanları bulundu.
Ve iblis ve şeytan tesmiye olunan o büyük ejder, o kadim yılan -ki bütün dünyayı
idlal eder- zemine atıldı. Melaikesi dahi onun ile beraber atıldılar.
Ve semada büyük bir
sada işittim ki; “şimdi Allah’ımızın halası ve kudreti ve melekutu ve Mesih’in
hükümeti vukua geldi. Zira biraderlerimiz aleyhinde gece gündüz Allah’ımızın
huzurunda şikayet etmekte olan şikayetçi aşağı atıldı. Onlar dahi kuzunun kanıyla
ve kendi şehadetlerinin kelamıyla ona galip olup canlarını ölümden bile
esirgemediler. Bu sebebden ey semavat ve onda sakin olanlar! Mesrur olunuz. Vay
size ki zeminde ve denizde sakinsiniz. Çünkü iblis az vakti olduğunu bilerek azim
hiddetle yanınıza indi” dedi.
Ve
ejder kendinin zemine atıldığını gördüğünde o erkek çocuğu doğuran karıya
taaddi eyledi. Ve karıya beriyyede zaman ve zamanlar ve nısf-ı zamanlar kendi
besleneceği mahalle yılanın önünden uçmak için büyük bir kartalın iki kanadı
verildi. Ve yılan karıyı sel götürsün diye onun ardınca ağzından ırmak gibi bir
su çıkardı. Ve zemin karıya yardım etti. Şöyleki zemin ağzını açıp ejderin
kendi ağzından çıkardığı ırmağı yuttu. Ve ejder karıya gadablanıp Allah’ın
emirlerini hıfz etmekte ve İsa Mesih’in şehadetini tutmakta olan bakiyye-i
zürriyyeti ile muharebe etmek için çıktı”.
Burada
ejder ünvanıyla bahsedilen Yahudilerin, demir asa ile hükumet edecek olan ve
Allah’ın emirlerini hıfzedip, İsa Mesih’in şehadetini tutan, yani Müslüman olan
Hz. Mehdî’nin peşine düştüğünü, onu öldürmeğe ve mesleğini mahvetmeye
çalıştığını fakat Allahu Teala’nın Hz. Mehdî’yi muhafaza edip Yahudileri mağlub
edeceğini haber vermektedir.
Hem
İncil’de Amerika’nın neticede helak olacağından da bahsedilmektedir. Şöyle ki:
Aynı bölümün 18. Bab’ında şöyle yazılıdır:
“Ve bu şeylerden sonra, azim hükümet sahibi
olarak semadan nazil olmakta bir melek gördüm. Zemin dahi onun celaliyle
münevver oldu. Ve kuvvetle ve büyük sesle nida ederek dedi ki:
“Yıkıldı Büyük Babil, yıkıldı! Ve cinlerin
mekanı ve her nâpâk ruhun mahfezi ve her nâpâk mekruh kuşun kafesi oldu. Çünkü
onun zinasının azgınlığı şarabından cümle milletler içtiler ve dünya melikleri
onunla zina ettiler. Ve dünyanın tüccarı onun kesret-i israfından zengin
oldular”. Ve semadan diğer bir sada işittim. O dahi dedi ki:
“Ey kavmim! Onun içinden çıkınız. Tâ ki
günahlarına şerik ve onun belalarına giriftar olmayasınız. Zira günahları
semaya kadar yetişip, Allah haksızlıklarını tezekkür eyledi. Onun size ettiği
misillü siz dahi ona mukabele ediniz. Ve amellerine göre ona iki katını eda
eyleyip, doldurduğu kaseyi ona iki kat doldurunuz. Kendi kendini her ne kadar
izzetledi ve zevk ettiyse ona o kadar azab ve hüzün veriniz. Zira, kendi
kalbinde ‘ben melike olarak oturuyorum ve dul değilim ve asla hüzün
görmeyeceğim’ diyor. Bu sebebten onun belaları, yani ölüm ve hüzün ve açlık bir
gün içinde gelecek, o dahi ateşe yakılacaktır. Zira onu hükmeden Rab Allah
kudretlidir. Ve onunla zina edip zevk eden dünya melikleri, yanmasının dumanını
gördüklerinde üzerine ağlayıp dövüneceklerdir. Ve onun azabının korkusundan
uzakta durup ‘Vay! Vay sana ey büyük Şehr-i Babil! Ey kutlu şehir! Çünkü,
aleyhine olan hüküm bir saatte geldi’ diyeceklerdir.
Ve dünyanın tüccarı
onun üzerine ağlayıp mahzun olurlar. Çünkü, emtialarını; yani altun ve gümüş ve
mücevherat ve inci ve zarif kumaş ve erguvani ve ipek ve kırmızı metaını ve her
gûnâ buhur ağacı ve her gûnâ fildişi kaplar ve her gûnâ pek kıymetli ağaç ve
bakır ve demir ve mermerden olan kaplar ve tarçın ve buhurlar ve hoş rayihalı
yağ ve günlük ve şarap ve zeytinyağı ve has un ve buğday ve sığırlar ve
koyunlar ve atlar ve arbeler ve cesetler ve insan canlarını kimse almaz. Ve
nefsin arzu ettiği meyveler elinden gitti. Ve nefîs ve zarif eşyanın cümlesi
elinden gitti. Ve onları artık bulamayacaksın. Bu şeylerin tacirleri -ki onun
sebebiyle zengin oldular- onun azabının korkusundan uzak durup ağlayarak ve
mahzun olarak diyecekler ki; ‘Vay! Vay zarif kumaş ve erguvani ve kırmızı
elbise giyip, altun ve mücevherat ve inci ile donanmış olan ol büyük şehre!
Çünkü bu kadar zenginlik bir saatte harab oldu. Ve her gemi reisi ve gemi ile
gidenlerin cümlesi ve gemiciler ve denizde iş görenlerin cümlesi, uzakta durup
onun yanmasının dumanını gördüklerinde figan edip, ‘bu büyük şehre benzer hangi
şehir vardır’ derler idi. Ve başları üzerine toprak saçıp ağlayarak ve
feryadla, ‘vay! vay o büyük şehre ki, zîkıymet emtiası vasıtasiyla denizde
cümle gemi sahipleri zengin oldular. Çünkü bir saatte harab oldu’.
Ey Sema ve ey
mukaddes Resuller ve Peygamberler! Ondan dolayı mesrur olunuz. Zira Allah ondan
intikamınızı aldı” derler idi.
Ve bir kutlu melek
bir büyük değirmen taşı gibi bir taş kaldırıp denize atarak dedi ki:
“O büyük Şehr-i
Babil böyle şiddetle atılıp, artık hiç bulanmayacaktır. Ve sende tamburcular ve
hânendeler ve neyzenler ve borazanlar sadası artık işitilmeyecektir. Ve sende
artık hiçbir san’atın bir üstadı bulanmayıp, sende artık değirmen sesi
işitilmeyecektir. Ve sende artık kandil ziyası görünmeyecek. Ve sende artık
güvey ve gelin sesi işitilmeyecektir. Çünkü senin tacirlerin zeminin büyükleri
idiler. Zira senin sihirlerinle cümle milletler idlal olundular. Ve
peygamberler ile mukaddeslerin ve zemin üzerinde cümle katlolunanların kanı
onun içinde bulundu”.
Hem
14. Bab’ın 8. – 12. ayetlerinde de bu mevzuda şöyle demektedir:
Ve onun ardınca diğer bir melek gelip;
“yıkıldı! O büyük Şehr-i Babil yıkıldı! Çünkü kendi zinasının azgınlığı şarabından cümle
milletlere içirdi” dedi.
Ve onların ardınca üçüncü bir melek gelip
yüksek sesle dedi ki:
“Her kim canavara ve suretine secde kılıp
damgayı kendi alnı üzerine veya eli üzerine kabul eder ise o kimse Allah’ın
gadabının kasesine doldurulmuş hışmının safi şarabından içecek ve mukaddes
melaikenin huzurunda ve kuzunun huzurunda ateş ve kükürtle azab olunacaktır. Ve
onların azabının dumanı ilelebed yukarı çıkar ve canavara ve onun suretine
secde kılanların ve onun isminin damgasını her bir kabul edenin gece gündüz
rahatı olmaz. Mukaddeslerin sabrı bundadır. Allah’ın emirlerini ve İsa’ya olan
imanı hızf edenler bundadır”.
20.
Bab’da da şöyle yazılıdır:
“Ve elinde Haviye’nin anahtarı ve bir büyük
zincir bulanarak semadan nüzul eden bir melek gördüm. Ve ejderi, o kadim yılanı
-ki iblis ve şeytandır- tutup onu bin sene müddet için bağladı. Ve onu
Haviye’ye atıp, kapayıp üzerini mühürledi. Tâ ki artık bin sene tamam olmayınca
taifeleri idlal etmeye. Ve ondan sonra biraz vakit için çözülse gerektir.
Ve tahtlar gördüm ve üzerlerinde oturdular.
Ve onlara hüküm selahiyeti verildi. Ve canavara ve onun suretine secde etmeyip
alınlarında ve elleri üzerinde damgayı kabul etmeyerek İsa’nın şehadeti ve
Allah’ın kelamı için katl olunan kimselerin canlarını gördüm. Bunlar yaşayıp
Mesih ile beraber o bin sene müddet saltanat ettiler. Lakin emvatın bakiyesi o
bin sene tamam olmayınca dirilmediler. Birinci kıyamet budur. Birinci kıyamette
hissesi olan kimse mübarek ve mukaddestir. Bunların üzerine ikinci ölümün hükumeti
yoktur. Ancak onlar Allah’ın ve Mesih’in kahinleri olup onun ile beraber bin
sene saltanat edeceklerdir (Hz. İsa’ya aleyhisselâm hakiki iman edenler Müslümanlar
olduğu için onlardan bahsetmektedir, yoksa Hıristiyanlardan değil).
Bu cümleler bininci seneye kadar Müslümanların
galibiyetine ve ondan sonra Müslümanların nisbeten zayıflaşıp kafirlerin bir
derece galibiyetine ve Müslümanlara tecavüzlerine işaret etmektedir. Bu tarih
hicrî dördüncü asrın sonlarına tekabul etmektedir ki aynen vuku bulmuştur. Bu
tarihden itibaren Müslümanların za’fa düşmüş, hatta neticede Abbasi Devleti’i
yıkılmış ve Alem-i İslam küffarın istilasına maruz kalmıştır.
Bundan sonra aynı babın devamında ikinci bir binden
bahsedilmektedir ki bu da içinde bulunduğumuz zaman olan miladî 2000 tarihine
tekabul etmektedir. 2000 yılından sonra şeytanın yeryüzündeki ekser insanları
saptırarak Müslümanların üzerine saldırttığını, fakat akıbette Müslümanların
galib gelerek küffarın helak olduğunu ifade etmektedir. Şöyle ki:
“Ve bin sene tamam olduğunda, şeytan kendi
zindanından salıverilip zeminin dört köşesinde olan taifeler yani Ye’cûc ve
Me’cûc’ü (ifsadata
giren milletleri) –ki miktarı deniz kumu gibidir- idlal ve muharebeye cem’
etmeye çıkacaktır. Ve yeryüzüne çıkıp mukaddeslerin ordusunu ve sevgili şehri
ihata ettiler. Ve Allah tarafından
semadan ateş inip onları telef etti. Ve onları idlal eden iblis, canavar ile
yalancı peygamberin bulundukları ateş ve kükürt gölüne atıldı. Ve gece gündüz
ebed-ul âbâd azab olunacaklardır.
Ve bir büyük beyaz taht ve üzerinde oturanı
gördüm. Onun huzurundan zemin ile sema firar edip, onlara bir mahal bulunmadı.
Ve emvatı, küçükleri ve büyükleri Allah’ın huzurunda durur gördüm. Ve kitaplar
açıldı ve hayat kitabı olan diğer bir kitap açılıp emvat, kitaplarda muharrer
olan şeyler üzerine amellerine göre hükmolundular. Ve deniz, kendi derununda
bulunan emvatı teslim etti. Ölüm ve Haviye dahi kendilerinde bulunan emvatı
teslim eylediler. Ve herkes amellerine göre hükm olundu. Ve ölüm ile haviye ateş
gölüne atıldılar. İkinci ölüm budur. Ve herkim ki hayat kitabında kayd olunmuş
bulunmadı ise ateş gölüne atıldı”.
CAY-I DİKKAT BİR MES’ELE: İncil’in bu
bölümlerinde ve sair bazı yerlerinde hakikatler teşbih ve temsiller suretiyle
anlatılmaktadır. Eğer bu teşbih ve temsillerin hakikatleri bilinmezse ve
zahirinde olduğu gibi hükmedilirse hilaf-ı vaki ve hatta muhal manalara yol
açtığı gibi, insanı dalalete atan fikirlere de meydan verir. Hem hakikatlere
kendi hevasının penceresinden ve batıl nazarlarla mutaassıbane bakılırsa,
hakikat tamamen aksi bir surette gözükür. İşte Hıristiyan alemi bu hatalara
düşmüş, bu sebeble hak yoldan sapmışlardır. Mesela yukarıda geçen ölümden
murad; kalbin dinî hayatının ölmesidir. Hayattan murad; kalblerin hayatlanması
ve din-i İslam’ın kalblerde hakim olmasıdır. Hem buradaki kıyametten ve yeniden
dirilişten murad; bütün Peygamberlerin ve evliyanın hakiki dini olan
İslamiyet’in ekser insanlık aleminde terk edilmesiyle o Peygamberler ve
evliyalar manen ölmüş iken, İslamiyet’i ders veren Kur’an-ı Azimuşşan’ın alemde
hakim olmasıyla o Peygamber ve evliyanın ve bütün insan nev’inin yeniden hayat
bulup dirilmesidir. Hem ölüm ile Haviye’nin ateş gölüne atılması ve 21. Bab’da
geçen ve Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) nüzulünden sonra ki dönem için söylenen
“ölüm artık olmayacak ve artık hüzün ve feryad ve ağrı bulunmayacaktır” gibi
ifadeler, Müslümanların artık zulme uğramıyacakları, yer yüzünün adaletle
dolacağı gibi manalara gelmektedir. Yoksa hâşâ kıyametin kopmayacağı ve
dünyanın harab edilmeyeceği manasına gelmemektedir. İncil ve Hz. İsa (aleyhisselâm)
aynen Kur’an’ın ve Resul-i Ekrem’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) gösterdiği
tarzda kıyamet ve haşr-i cismaniyi ve ahiretteki mücazat ve mükafatı
ümmetlerine ders vermişlerdir.Hal böyle iken Hıristiyan alemi, İncil’in bazı
yerlerindeki bu gibi mecazî ifadelerin zahirine hasr-ı nazar ederek ve hakiki
manada kıyametten ve haşr-i cismanîden haber veren sarih ifadeleri de bunlara
tatbik ederek, ittifaken haşr-i cismanîyi inkar etmişler, hatta bir kısmı
kıyameti dahi inkar ederek nüzul-ü İsa’dan sonra dünyanın ebedî olacağını
itikad etmişlerdir. Böylelikle asıl İncil’in ve Hz. İsa’nın (aleyhisselâm)
din-i hakikisinden uzaklaşıp dalalete düşmüşlerdir. Onlara göre kıyametin
kopması; dünyanın harab olup sonra baki bir surete tebdil edilmesi ve
insanların huzur-u İlahîde mahkeme-yi kübrada adilane muhakeme olması ve Cennet
ve Cehennem’e girmesi suretinde değildir. Gûya Hz. İsa (aleyhisselâm) nüzul
ettikten sonra, insanlar arasında bir mahkeme-yi kübra kuracak ve insanlar
arasında hükmedecek ve bundan sonra ölüm olmayacak, ebedî bir hayat olacak diye
inanmaktadırlar. Dikkat edilirse Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem) da
bizlere, Hz. İsa (aleyhisselâm) adil bir hakim olarak inecek ve insanlar
arasında adaletle hükmedecek, o dönemde insanlar saadete kavuşacaklar diye
müjde vermiş ve Hz. İsa’nın (aleyhisselâm) nüzulü kıyametin alametidir, ondan
sonra kıyamet kopacaktır diye bildirmiştir. Hıristiyanlar da aynı şeyleri
söyledikleri halde hakikatin suretini nasıl değiştirmişlerdir. Cenab-ı Hakk’a
hadsiz hamd u senalar olsun ki bize bu nev’î hakikatli ders veren Resul-i Ekrem
(sallallâhü aleyhi ve sellem)’a ümmet etmiştir. Bu noktadan Tevrat ve İncil’de
ne şekilde tahrifat yapıldığı ve Kur’an-ı Hakim ve onun müfessiri olan Resul-i
Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem)’ın nasıl Tevrat ve İncil’in ve sair kütüb-ü
semaviyenin, aslını tasdik edici ve yapılan tahrifatları da tashih edici olduğu
anlaşılır.
Elhasıl: Gavs-ı Gelanî’nin Feth-ur Rabbanî isimli
eserinde de mevcud olduğu üzere; Hz. İsa (aleyhisselâm) gelecek, yeryüzünde 40
sene kalacak, evlenecek ve ölecektir. Cenaze namazını Müslümanlar kılacak ve
Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem)’ın yanına defnedilecektir.
Amennâ...
Hem yine aynı batıl nazarla, mü’minler hakkındaki, yani
Hz. Musa ve Hz. İsa’ya (aleyhisselâm) hakiki manada iman edenler, yani ümmet-i
Muhammed hakkındaki müjdeleri, Yahudi ve
Hıristiyanlar taassubla kendileri üzerine tabir etmişler, millet-i İbrahim’i
yine aynı taassubla kendilerine mal etmişlerdir.
Hem yukarıda geçtiği gibi aynı şekilde zahire hasr-ı
nazar ederek, Babil şehri hakkındaki yanlış hükümleri sebebiyle Amerika Irak’ı
vurmakta, aslında Babil kendisi iken, dünyayı Babil’den kurtaran kimse olarak
kendini görmektedir.
حم
Ahirzaman hâdisatından haber veren ehâdîs-i
şerifenin daha iyi anlaşılması için, Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî’nin bu
mevzuda te’lif ettiği “Beşinci Şua” namındaki eserinin dikkatlice mütalaa
edilmesi lazımdır. Binaenaleyh Üstad’ın bu şaheseri, lahika olarak aynen buraya
dercedilmiştir:
BEŞİNCİ ŞUA
Otuz
sene evvel yazılan matbu Muhakemat-ı Bediiyyede bahsedilen "Sedd-i
Zülkarneyn" ve Ye'cüc, Me'cüc ve sâir eşrat-ı kıyametten yirmi mesele, o
Muhakemat'a bir tetimme olarak on üç sene(Haşiye)
evvel bir kısım müsveddesi yazılmış idi. Aziz bir dostumun hatırı için tebyiz
edildi, Beşinci Şua oldu.
Otuz
Birinci Mektuptan Otuz Birinci Lem'anın Beşinci Şuasıdır.
İHTAR:
Evvelce
mukaddimeden sonra gelen Meseleler okunsun, tâ mukaddimedeki maksat anlaşılsın.
بسم الله
الرحمن الرحيم
فَقَدْ جَاءَ اَشْرَاطُهَا âyetinin bir nüktesi, bu zamanda akîde-i
avâm-ı mü'minîni vikaye ve şübehattan muhafaza için yazılmış. Âhirzamanda vukua
gelecek hâdisâta dair hadislerin bir kısmı, müteşabihat-ı Kur'âniye gibi, derin
mânâları var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir
yerinde tevil ederler.
وما يَعلَمُ تَأْوِيلَهُ إلاّ اللهُ
وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ sırrıyla, vukuundan
sonra tevilleri anlaşılır ve murat ne olduğu bilinir ki, ilimde râsih olanlar آمَنَّا بِهِ كُلٌ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا
deyip o gizli hakikatleri izhar ederler.
Bu
Beşinci Şuanın bir Mukaddimesi ve yirmi üç Meselesi vardır. Mukaddime beş
noktadır.
Birinci
nokta: İman
ve teklif, ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka
olduğundan, perdeli ve derin ve tetkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî
meseleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede
zarurî olmaz. Tâ ki, Ebu Bekir'ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil'ler
esfel-i sâfilîne düşsünler.
İhtiyar
kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mucizeler seyrek ve
nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve
eşrât-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur'âniye gibi kapalı ve tevilli oluyor.
Yalnız, güneşin mağripten çıkması bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur
ettiğinden, tevbe kapısı kapanır, daha tevbe ve iman makbul olmaz. Çünkü, Ebu
Bekir'ler Ebu Cehil'ler ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa
Aleyhisselâmın nüzûlü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-u imanın
dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan gibi eşhâs-ı
müthişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.
İkinci
nokta: Peygambere
bildirilen umûr-u gaybiye, bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç
tasarruf edilmez ve karışamaz: Kur'ân'ın ve hadis-i kudsînin muhkematı gibi.
Ve
diğer bir kısmı icmal ile bildirilir, tafsilât ve tasviratı onun içtihadına
havâle edilir: İmana girmeyen hâdisât-ı kevniyeye ve vukuat-ı istikbâliyeye
dair hadisler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm)
belâgatiyle, temsiller suretinde, sırr-ı teklif hikmetine muvafık tafsil ve
tasvir eder. Meselâ, bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki:
"Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu
dakikada Cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür." Bu garip
haberden beş altı dakika sonra birisi geldi, dedi: "Ya Resulallah, yetmiş
yaşında bulunan filân münafık vefat etti, Cehenneme gitti." Peygamberin
yüksek belîğâne kelâmının tevilini gösterdi.
İHTAR:
Hakaik-i
imaniyeye girmeyen cüz'î hâdisât-ı istikbaliye nazar-ı Nübüvvette
ehemmiyetsizdir.
Üçüncü
nokta: İki
Nüktedir.
Birincisi:
Teşbihler
ve temsiller suretinde rivayet edilen bir kısım hadisler, mürûr-u zamanla
avâmın nazarında hakikat telâkki edildiğinden, vâkıa mutabık çıkmıyor. Ayn-ı
hakikat olduğu halde, vâkıa mutabakatı görünmüyor. Meselâ, Hamele-i Arş gibi
arzın hamelesinden olan "Sevr" ve "Hut" namında ve misalinde
iki melâike, koca bir öküz ve pek büyük bir balık tasavvur edilmiş.
İkincisi:
Bir
kısım hadisler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet-i İslâmiyenin veya
merkez-i hilâfetin nokta-i nazarında vürud ettiği halde, umum ehl-i dünyaya
şamil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu halde, küllî ve âmm telâkki
edilmiş. Meselâ rivayette vardır ki, "Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen
kalmayacak." Yani, "Zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kamet
okunacak" demektir.
Dördüncü
nokta: Ecel
ve mevt gibi umur-u gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı
misilli, dünyanın sekeratı ve mevti ve nev-i beşerin ve cins-i hayvanın eceli
ve vefatı olan kıyamet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş.
Evet,
eğer ecel vakti muayyen olsaydı, yarı ömür gaflet-i mutlaka içinde ve yarıdan
sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla
dehşet-i mutlaka içinde, havf ve recanın muvazene-i maslahatkârâne ve
hakîmânesi bozulduğu gibi; aynen öyle de, dünyanın eceli ve sekeratı olan
kıyamet vakti muayyen olsaydı, kurûn-u ûlâ ve vustâ fikr-i âhiretten pek az
müteessir olacaktı. Ve kurûn-u uhrâ, dehşet-i mutlaka içinde bulunup ne hayat-ı
dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalır ve ne de havf ve reca içinde ihtiyar ile
itaatkârâne olan ubudiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem eğer muayyen
olsa, bir kısım hakaik-i imaniye bedahet derecesine girer, herkes ister istemez
tasdik eder. İhtiyar ve irade ile bağlı olan sırr-ı teklif ve hikmet-i iman
bozulur.
İşte
bunun gibi çok maslahatlar için umûr-u gaybiye gizli kaldığından, herkes her
dakikada hem ecelini, hem bekasını düşündüğü için hem dünyaya, hem âhiretine
çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyamet kopacağını, hem dünyanın
devamını düşünebildiği için, hem dünyanın fâniliğinde hayat-ı bâkiyeye, hem hiç
ölmeyecek gibi imaret-i dünyaya çalışabilir.
Hem
de musibetlerin vakti muayyen olsaydı, musibet başına gelen adam, musibetin
intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevî bir musibet, o
intizardan çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiye tarafından gizli, perdeli
bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri
bulunduğundandır ki, gaybdan haber vermek yasak edilmiş.
لايعلم الغيب الا الله düsturuna karşı hürmetsizlik ve
itaatsizlik etmemek içindir ki, medâr-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka
olan umûr-u gaybiyeden izn-i Rabbânî ile haber verenler dahi, yalnız işaret
suretinde perdeli ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat ve İncil ve Zebur'da
Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve
kapalı gelmiş ki, o kitapların bir kısım tâbileri tevil edip iman etmediler.
Fakat itikadât-ı imaniyeye giren meseleleri tasrihle ve tekrarla ihbar etmek ve
açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'ân-ı
Mucizü'l-Beyan ve Tercüman-ı Zîşânı (sallallâhü aleyhi ve sellem) umûr-u
uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbaliye-i dünyeviyeden icmalen haber
vermişler.
Beşinci
nokta: Hem
her iki deccalın, asırlarına ait olan harikaları, onların bahsiyle ve
münasebetiyle rivayet edildiğinden, onların şahıslarından sudûr edeceği telâkki
ve tevehhüm edilmesinden, o rivayet müteşabih olmuş, mânâsı gizlenmiş, meselâ
tayyare ve şimendiferle gezmesi...
Hem
meselâ, meşhur olmuş ki, İslâm Deccalı öldüğü vakit ona hizmet eden şeytan,
İstanbul'da Dikilitaş'ta bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek ki,
"O öldü." Yani pek acip ve şeytanları dahi hayrette bırakan radyoyla
bağırılacak, haber verilecek.
Hem
Deccalın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garip halleri
ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebettar rivayet edilmesi cihetiyle
mânâsı gizlenmiş. Meselâ, "O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız
Hazret-i İsa (a.s.) onu öldürebilir, başka çare olamaz" rivayet edilmiş.
Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek, ancak semâvî ve
ulvî hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-i Kur'âniyeye iktida ve
ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâmın nüzulüyle o
dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile
öldürülebilir.
Hem
bir kısım râvîlerin kabil-i hatâ içtihadlarıyla olan tefsirleri ve hükümleri,
hadîs kelimelerine karışıp hadis zannedilir, mânâ gizlenir. Vâkıa mutabakatı
görünmez, müteşabih hükmüne geçer.
Hem
eski zamanda, bu zaman gibi cemaatin ve cemiyetin şahs-ı mânevîsi inkişaf
etmediğinden ve fikr-i infirâdî galip olduğundan, cemaatin sıfat-ı azîmesi ve
büyük harekâtı o cemaatin başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle, o
şahıslar, harika ve küllî sıfatlara lâyık ve muvafık olmak için yüz derece
cisminden ve kuvvetinden büyük bir acûbe cisim ve müthiş bir heykel ve çok
harika bir kuvvet ve iktidar bulunmak lâzım geldiğinden öyle tasvir edilmiş.
Vâkıa mutabakatı görünmüyor ve o rivayet müteşabih olur.
Hem
iki deccalın sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen
rivayetlerde iltibas oluyor; biri, öteki zannedilir. Hem Büyük Mehdînin halleri
sâbık mehdîlere işaret eden rivayetlere mutabık çıkmıyor, hadîs-i müteşabih
hükmüne geçer. İmam-ı Ali (r.a.) yalnız İslâm Deccalından bahseder.
Mukaddime
bitti, meselelere başlıyoruz.
Şimdilik
o hâdisât-ı gaybiyenin yüzer misallerinden, mülhidler tarafından avâmın
akidelerini bozmak fikriyle işâa edilen yirmi üç meseleleri, tevfik-i Rabbânî
ile, gayet muhtasar bir surette beyan edilecek. Ve o meseleler mülhidlerin
tahmini gibi zarar vermemekle beraber, herbiri bir lem'a-i i'câz-ı Nebevî
olduğu görünmekle ve hakikî tevilleri ispat ve izhar edilmekle akîde-i avâmı
kuvvetlendirmeye mühim bir sebep olmasını rahmet-i Rabbânîden rica edip
hatîâtımı ve galatatımı afv ve mağfiret altına almasını Rabb-i Rahîmimden niyaz
ederim.
BEŞİNCİ ŞUA'NIN İKİNCİ MAKAMI VE MESELELERİ
بســـم الله الرحمن
الرحيم
BİRİNCİ
MESELE
Rivayette
var ki, "Âhirzamanın eşhas-ı mühimmesinden olan Süfyanın eli
delinecek."
Allahu
a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Sefahet ve lehviyat için gayet israf ile
elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde deniliyor ki, "Filân
adamın eli deliktir." Yani çok müsriftir.
İşte,
"Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tamaı uyandırarak
insanların o zayıf damarlarını tutup kendine musahhar eder" diye bu hadîs
ihtar ediyor; "İsraf eden ona esir olur, onun dâmına düşer" diye
haber verir.
İKİNCİ
MESELE
Rivayette
var ki, "Âhirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar, alnında 'Hâzâ kâfir'
yazılmış bulunur."
Allahu
a'lem bissavab, bunun tevili şudur ki: O Süfyan, kendi başına frenklerin
serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanunla tâmim ettiğinden,
o
serpuş dahi secdeye gittiği için, inşaallah ihtida eder; daha herkes-yalnız
istemeyerek-onu giymekle kâfir olmaz.
ÜÇÜNCÜ
MESELE
Rivâyette
var ki, "Âhirzamanın müstebit hâkimleri, hususan Deccalın yalancı cennet
ve cehennemleri bulunur."
العلم عند اللهbunun bir tevili şudur ki: Hükûmet
dairesinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishane
ile lise mektebi, "Biri hûri ve gılmanın çirkin bir taklidi, diğeri azap
ve zindan suretine girecek" diye bir işarettir.
DÖRDÜNCÜ
MESELE
Rivâyette
var ki, "Âhirzamanda Allah Allah diyecek kalmaz."
لايعلم الغيب الا اللهbunun bir tevili şu olmak gerektir ki: "Allah Allah
Allah" deyip zikreden tekkeler, zikirhâneler, medreseler kapanacak ve ezan
ve kamet gibi şeâirde ismullah yerine başka isim konulacak demektir. Yoksa,
umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü Allah'ı inkâr
etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser
insanlarda dahi vukuunu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah'ı inkâr etmiyorlar,
yalnız sıfâtında hatâ ediyorlar.
Diğer
bir tevili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin
ruhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyamet kâfirlerin başlarında patlar.
BEŞİNCİ
MESELE
Rivayette
vardır ki, "Âhirzamanda Deccal gibi bir kısım şahıslar ulûhiyet dâva
edecekler ve kendilerine secde ettirecekler."
Allahu
a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Nasıl ki padişahı inkâr eden bir bedevî
kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda, hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük
padişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de, tabiiyyun ve maddiyyun mezhebinin
başına geçen o eşhas, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nevi rububiyet
tahayyül ederler ve raiyetini kendi kuvveti için kendine ve heykellerine
ubudiyetkârâne serfüru ettirirler, başlarını rükûa getirirler demektir.
ALTINCI
MESELE
Rivayette
var ki, "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim
olmaz." Bunun için bin üç yüz sene
zarfında emr-i Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azab-ı
kabirden sonra
من فتنة المسيح الدجال... من فتنة المسيح الدجال
vird-i
ümmet olmuş.
Allahu
a'lem bissavab, bunun bir tevili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine
çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâp ederler.
Meselâ, Rusya'da hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girerler. Ve kadın,
kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyal olmasından, seve seve o
fitneye atılır, baştan çıkar. Ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine
mağlûp olup o ateşe sarhoşâne bir sürurla düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro
gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid'aları, birer câzibedarlıkla
pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa, cebr-i
mutlakla olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.
YEDİNCİ
MESELE:
Rivayette
var ki, "Süfyan büyük bir âlim olacak, ilimle dalâlete düşer. Ve çok
âlimler ona tâbi olacaklar."
Ve'l-ilmu
indallah, bunun bir tevili şudur ki: Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret
veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde,
zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok
âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri
kendine taraftar eder ve din derslerinden tecerrüt eden maarifi rehber edip
tâmimine şiddetle çalışır, demektir.
SEKİZİNCİ
MESELE
Rivayetler,
Deccalın dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiâze
etmiş.
لايعلم الغيب الا الله Bunun bir tevili
şudur ki: İslâmların Deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı
Ali'nin (r.a.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccalı Süfyandır, İslâmlar
içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccalı ayrıdır.
Yoksa
Büyük Deccalın cebir ve ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve
istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz.
DOKUZUNCU
MESELE
Rivayetlerde,
vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisât-ı istikbaliye Şam'ın etrafında ve Arabistan'da
tasvir edilmiş.
Allahu
a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Merkez-i hilâfet eski zamanda Irak'ta ve
Şam'da ve Medine'de bulunduğundan, râvîler kendi içtihadlarıyla, daimî öyle
kalacak gibi mânâ verip, merkez-i Hükûmet-i İslâmiye yakınlarında tasvir
etmişler, Halep ve Şam demişler. Hadisin mücmel haberlerini, kendi
içtihadlarıyla tafsil etmişler.
ONUNCU
MESELE
Rivayetlerde,
eşhas-ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.
Vel'ilmü
indallah, bunun tevili şudur ki: O şahısların temsil ettikleri mânevî
şahsiyetin azametinden kinâyedir. Bir vakit Rusya'yı mağlûp eden Japon
Başkumandanının sûreti, bir ayağı Bahr-i Muhitte, diğer ayağı Port Arthur
Kalesinde olarak gösterildiği gibi, şahs-ı mânevînin dehşetli azameti, o
şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor.
Amma fevkalâde ve harika iktidarları ise, ekser icraatları tahribat ve
müştehiyât olduğundan, fevkalâde bir iktidar görünür. Çünkü tahrip kolaydır.
Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyat ise, nefisler taraftar olduğundan çabuk
sirayet eder.
ON
BİRİNCİ MESELE
Rivayette
var ki, "Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezaret eder."
Allahu
a'lem bissavab, bunun iki tevili var:
Birisi:
O
zamanda meşru nikâh azalır veya Rusya'daki gibi kalkar. Bir tek kadına
bağlanmaktan kaçıp başıboş kalan, kırk bedbaht kadınlara çoban olur.
İkinci
tevili: O
fitne zamanında, harplerde erkeklerin çoğu telef olmasından, hem bir hikmete
binaen ekser tevellüdat kızlar bulunmasından kinayedir. Belki hürriyet-i nisvan
ve tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça
erkeğine galebe eder; veledi kendi suretine çekmeye sebebiyet verdiğinden,
emr-i İlâhî ile kızlar pek çok olur.
ON
İKİNCİ MESELE
Rivayetlerde
var ki, "Deccalın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü
günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür."
لايعلم الغيب الا اللهBunun iki tevili vardır:
Birisi:
Büyük
Deccalın kutb-u şimâlî dairesinde ve şimal tarafında zuhur edeceğine kinaye ve
işarettir. Çünkü kutb-u şimâlînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür.
Bir gün şimendiferle bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneş
gurub etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada daima güneş görünür.
Ben Rusya'daki esaretimde bu mevkie yakın bulunuyordum. Demek Büyük Deccal,
şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini mucizâne bir ihbardır.
İkinci
tevili ise: Hem
Büyük Deccalın, hem İslâm Deccalının üç devre-i istibdatları mânâsında üç eyyam
var. "Bir günü, bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üç yüz
sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede, otuz senede
yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı
tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey
yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır" diye, gayet yüksek bir
belâgatla ümmetine haber vermiş.
ON
ÜÇÜNCÜ MESELE
Kat'î
ve sahih rivayette var ki, "İsa Aleyhisselâm Büyük Deccalı öldürür."
Vel'ilmü
indallah, bunun da iki veçhi var:
Bir
veçhi şudur ki: Sihir
ve manyetizma ve ispritizma gibi istidracî harikalarıyla kendini muhafaza eden
ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccalı öldürebilecek, mesleğini
değiştirecek, ancak harika ve mucizatlı ve umumun makbulü bir zat olabilir ki,
o zat, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa
Aleyhisselâmdır.
İkinci
veçhi şudur ki: Şahs-ı
İsa Aleyhisselâmın kılınciyle maktul olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği
dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı mânevîsini
öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî
ruhânileridir ki, o ruhâniler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile
mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, "Hazret-i
İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdîye namazda iktida eder, tâbi olur"
diye rivayeti, bu ittifaka ve hakikat-i Kur'âniyenin metbuiyetine ve
hâkimiyetine işaret eder.
ON
DÖRDÜNCÜ MESELE
Rivayette
var ki, "Deccalın mühim kuvveti Yahudidir. Yahudiler severek tâbi
olurlar."
Allahu
a'lem, diyebiliriz ki, bu rivayetin bir parça tevili Rusya'da çıkmış. Çünkü,
her hükûmetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp
intikamlarını almak için, komünist komitesinin tesisinde mühim bir rol ile
Yahudi milletinden olan Troçki namında dehşetli bir adamı, Rusya'nın
Başkumandanlığına ve terbiyegerdeleri olan meşhur Lenin'den sonra Rus
hükûmetinin başına geçirerek Rusya'nın başını patlatıp bin senelik mahsulâtını
yaktırdılar. Büyük Deccalın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. Ve
sair hükûmetlerde dahi ehemmiyetli sarsıntılar verip karıştırdılar.
ON
BEŞİNCİ MESELE
Ye'cüc
ve Me'cüc hâdisâtının icmali Kur'ân'da olduğu gibi, rivayette bir kısım
tafsilât var. Ve o tafsilât ise, Kur'ân'ın muhkematından olan icmali gibi
muhkem değil, belki bir derece müteşabih sayılır. Onlar tevil isterler. Belki
râvîlerin içtihadları karışmasıyla, tabir isterler.
Evet,
لايعلم الغيب الا الله bunun bir tevili
şudur ki: Kur'ân'ın lisan-i semâvîsinde "Ye'cüc" ve
"Me'cüc" namı verilen Mançur ve Moğol kabileleri, eski zamanda Çin-i
Maçin'den bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa'yı
hercümerc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zîr ü zeber
edeceklerine işaret ve kinayedir. Hattâ şimdi de komünistlik içindeki
anarşistin ehemmiyetli efradı onlardandır.
Evet,
ihtilâl-i Fransevîde hürriyetperverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik
türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesatı tahrip
ettiğinden, aşıladığı fikir, bilâhare bolşevikliğe inkılâp etti. Ve bolşeviklik
dahi çok mukaddesat-ı ahlâkiye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan, elbette,
ektikleri tohumlar hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü
verecek. Çünkü kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o
insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir; daha siyasetle
idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise, hem mazlum kalabalıklı,
hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak. Ve o
şeraite muvafık insanlar ise, Çin-i Maçin'de kırk günlük bir mesafede yapılan
ve Acaib-i Seb'a-i Âlemden birisi bulunan Sedd-i Çinînin binasına sebebiyet
veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız kabileleridir ki, Kur'ân'ın mücmel
haberini tefsir eden Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) mucizâne ve
muhakkikane haber vermiş.
ON
ALTINCI MESELE
Rivayette
var ki: İsa Aleyhisselâm Deccalı öldürdüğü münasebetiyle, "Deccalın
fevkalâade büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i İsa
Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu" gösterir.
لايعلم الغيب الا الله Bunun bir tevili şu
olmak gerektir ki: İsa Aleyhisselâmı nur-u iman ile tanıyan ve tâbi olan
cemaat-i ruhâniye-i mücahidînin kemiyeti, Deccalın mektepçe ve askerce ilmî ve
maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir.
ON
YEDİNCİ MESELE
Rivayette
var ki, "Deccal çıktığı gün bütün dünya işitir ve kırk günde dünyayı gezer
ve harikulâde bir eşeği vardır."
Allahu
a'lem, bu rivayetler tamamen sahih olmak şartıyla tevilleri şudur: Bu
rivayetler mucizâne haber verir ki, "Deccal zamanında vasıta-i muhabere ve
seyahat o derece terakki edecek ki, bir hadise bir günde umum dünyada
işitilecek. Radyo ile bağırır, şark-garp işitir ve umum ceridelerinde okunacak.
Ve bir adam kırk günde dünyayı devredecek ve yedi kıt'asını ve yetmiş
hükûmetini görecek ve gezecek" diye, zuhurundan on asır evvel telgraf,
telefon, radyo, şimendifer, tayyareden mucizâne haber verir.
Hem
Deccal, deccallık haysiyetiyle değil, belki gayet müstebit bir kral sıfatıyla
işitilir. Ve gezmesi de her yeri istilâ etmek için değil, belki fitneyi
uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir.
Ve
bindiği merkebi ve himarı ise, ya şimendiferdir ki bir kulağı ve bir başı
cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı cennet gibi güzelce tezyin ve
tefriş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını ziyafetli başına
gönderir. Veyahut onun eşeği, merkebi, dehşetli bir otomobildir veya tayyaredir
veyahut-sükût lâzım!
ON
SEKİZİNCİ MESELE
Rivayette
var ki, "Ümmetim istikametle gitse, ona bir gün var." Yani, في يوم كان مقداره ألف
سنة âyetinin sırrıyla, bin sene hâkimâne ve mükemmel yaşayacak.
Eğer istikamette gitmezse, ona yarım gün var. Yani, ancak beş yüz sene kadar
hâkimiyeti ve galibiyeti muhafaza eder.
Allahu
a'lem, bu rivâyet kıyametten haber vermek değil, belki İslâmiyetin galibâne
hâkimiyetinden ve hilâfetin saltanatından bahseder ki, ayn-ı hakikat ve bir
mucize-i gaybiye olarak aynen öyle çıkmış. Çünkü hilâfet-i Abbâsiyenin
âhirinde, onun ehl-i siyaseti istikameti kaybettiği için, beş yüz sene kadar
yaşamış. Fakat ümmetin heyet-i mecmuası ise, istikameti kaybetmediğinden,
hilâfet-i Osmaniye imdada gelip bin üç yüz sene kadar hâkimiyeti devam
ettirmiş. Sonra Osmanlı siyasiyyunları dahi istikameti muhafaza edemediğinden,
o da ancak (hilâfetle) beş yüz sene yaşayabilmiş. Bu hadîsin mucizâne ihbarını,
hilâfet-i Osmâniye kendi vefatıyla tasdik etmiş. Bu hadisi başka risalelerde
dahi bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.
ON
DOKUZUNCU MESELE
Rivayetlerde,
âhirzamanın alâmetlerinden olan ve Âl-i Beyt-i Nebevîden Hazret-i Mehdînin
(Radıyallahu Anh) hakkında ayrı ayrı haberler var. Hattâ bir kısım ehl-i ilim
ve ehl-i velâyet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.
Allahu
a'lem bissavab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir tevili şudur ki: Büyük Mehdînin
çok vazifeleri var. Ve siyaset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde,
cihad âlemindeki çok dâirelerde icraatları olduğu gibi, herbir asır, me'yusiyet
vaktinde kuvve-i maneviyesini teyid edecek bir nevi Mehdîye veyahut Mehdînin
onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan, rahmet-i
İlâhiye ile her devirde, belki her asırda bir nevi Mehdî Âl-i Beytten çıkmış,
ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Meselâ, siyaset âleminde
Mehdî-i Abbâsî ve diyanet âleminde Gavs-ı Âzam ve Şâh-ı Nakşibend ve aktâb-ı
erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdînin bir kısım vazifelerini icra eden
zatlar dahi, Mehdî hakkında gelen rivâyetlerde, medâr-ı nazar Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm olduğundan, rivayetler ihtilâf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş:
"Eskide çıkmış." Her ne ise... Bu mesele Risale-i Nur'da beyan
edildiğinden, onu ona havale ile burada bu kadar deriz ki:
Dünyada
mütesanit hiçbir hanedan ve mütevafık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cemiyet
ve cemaat yoktur ki, Âl-i Beytin hanedanına ve kabilesine ve cemiyetine ve
cemaatine yetişebilsin.
Evet,
yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler mânevî kumandanları ümmetin
başına geçiren ve hakikat-i Kur'âniyenin mayasıyla ve imanın nuruyla ve
İslâmiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl-i Beyt, elbette âhir zamanda,
şeriat-ı Muhammediyeyi ve hakikat-ı Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (sallallâhü
aleyhi ve sellem) ihya ile, ilân ile, icra ile, başkumandanları olan Büyük
Mehdînin kemâl-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet mâkul
olmakla beraber, gayet lâzım ve zarurî ve hayat-ı içtimaiye-i insaniyedeki
düsturların muktezasıdır.
YİRMİNCİ
MESELE
Güneşin
mağripten çıkması ve zeminden dâbbetü'l-arzın zuhurudur.
Amma
güneşin mağripten tulûu ise, bedahet derecesinde bir alâmet-i kıyamettir. Ve
bedaheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir
hadise-i semâviye olduğundan, tefsiri ve mânası zâhirdir, tevile ihtiyacı
yoktur. Yalnız bu kadar var ki:
Allahu
a'lem, o tulûun sebeb-i zâhirîsi: Küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan
Kur'ân onun başından çıkmasıyla zemin divâne olup, izn-i İlâhî ile başını başka
seyyareye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp, garptan şarka olan seyahatini
irade-i Rabbânî ile şarktan garba tebdil etmekle güneş garptan tulûa başlar.
Evet, arzı şems ile, ferşi Arş ile kuvvetli bağlayan hablullahi'l-metîn olan
Kur'ân'ın kuvve-i câzibesi kopsa, küre-i arzın ipi çözülür, başıboş, serseri
olup aksiyle ve intizamsız hareketinden güneş garptan çıkar.
Hem
müsademe neticesinde emr-i İlâhî ile kıyamet kopar diye bir tevili vardır.
Amma
"dâbbetü'l-arz": Kur'ân'da, gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı
halinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise, ben şimdilik, başka
mes'eleler gibi kat'î bir kanaatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: لايعلم الغيب الا الله
Nasıl
ki kavm-i Firavuna çekirge âfâtı ve bit belâsı ve Kâbe tahribine çalışan kavm-i
Ebrehe'ye ebâbil kuşları musallat olmuşlar. Öyle de, Süfyanın ve deccalların
fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün
anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana
düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan
çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dâbbe bir nevidir.
Çünkü, gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek,
dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belki, إِلاَّ دَابَّةُ الأَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُ âyetinin işaretiyle o hayvan, dâbbetü'l-arz
denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek,
insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler iman
bereketiyle ve sefahet ve su-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına
işareten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş.
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ
الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Sabık yirmi adet meselelere bir tetimme olarak
Üç Küçük Meseledir
BİRİNCİ
MESELE
Rivayetlerde
Hazret-i İsa Aleyhisselama "Mesih" namı verildiği gibi her iki
deccala dahi "Mesih" namı verilmiş ve bütün rivayetlerde
من فتنة المسيح الدجال... من فتنة المسيح الدجال
denilmiş.
Bunun hikmeti ve te'vili nedir?
Elcevap:
Allahu
a'lem, bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm,
şeriat-ı Mûseviyede bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı
müştehiyâtı helâl etmiş; aynen öyle de, büyük Deccal, şeytanın iğvâsı ve
hükmüyle şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı
içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak anarşistliğe ve Ye'cüc ve
Me'cüc'e zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan "Süfyan" dahi,
şeriat-ı Muhammediyenin (sallallâhü aleyhi ve sellem) ebedî bir kısım ahkâmını
nefis ve şeytanın desiseleriyle kaldırmaya çalışarak, hayat-ı beşeriyenin maddî
ve mânevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş
bırakarak hürmet ve merhamet gibi nuranî zincirleri çözer, hevesat-ı müteaffine
bataklığında birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdat
bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o
insanlar gayet şiddetli bir istibdattan başka zapt altına alınamaz.
İKİNCİ
MESELE
Rivayetlerde,
her iki Deccalın harikulâde icraatlarından ve pek fevkalâde iktidarlarından ve
heybetlerinden bahsedilmiş. Hattâ bedbaht bir kısım insanlar, onlara bir nevi
ulûhiyet isnad eder diye haber verilmiş. Bunun sebebi nedir?
Elcevap: العلم عنداللهicraatları büyük ve
hârikulâde olması ise: Ekser tahribat ve hevesata sevkiyat olduğundan, kolayca
harikulâde öyle işler yaparlar ki, bir rivayette, "Bir günleri bir
senedir." Yani, bir senede yaptıkları işleri üç yüz senede yapılmaz
denilmiş. Ve iktidarları pek fevkalâde görülmesi ise, dört cihet ve sebebi var:
Birincisi:
İstidrac
eseri olarak, müstebidâne olan koca hükûmetlerinde, cesur orduların ve faal
milletin kuvvetiyle vukua gelen terakkiyat ve iyilikler haksız olarak onlara
isnad edilmesiyle, binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm
edilmeye sebep olur.
Halbuki,
hakikaten ve kaideten, bir cemaatin hareketiyle vücuda gelen müsbet mehâsin ve
şeref ve ganimet o cemaate taksim edilir ve efradına verilir. Ve seyyiat ve
tahribat ve zayiat ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir.
Meselâ, bir tabur bir kaleyi fethetse, ganimet ve şeref süngülerine aittir. Ve
menfî tedbirlerle zayiatlar olsa, kumandanlarına aittir.
İşte
hak ve hakikatin bu düstur-u esasiyesine bütün bütün muhalif olarak müsbet
terakkiyat ve hasenat o müthiş başlara ve menfî icraat ve seyyiat bîçare
milletlerine verilmesiyle, nefret-i âmmeye lâyık olan o şahıslar, istidrac
cihetiyle, ehl-i gaflet tarafından bir muhabbet-i umumiyeye mazhar olurlar.
İkinci
cihet ve sebep: Her
iki Deccal, âzamî bir istibdat ve âzamî bir zulüm ve âzamî bir şiddet ve
dehşetle hareket ettiklerinden, âzamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acip bir
istibdat ki, kanunlar perdesinde herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hattâ
elbisesine müdahale ederler. (Zannederim, asr-ı âhirde İslâm ve Türk
hürriyetperverleri, bir hiss-i kablelvuku ile bu dehşetli istibdadı hissederek
oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp yanlış bir hedef ve hatâ bir
cephede hücum göstermişler.) Hem öyle bir zulüm ve cebir ki, bir adamın
yüzünden yüz köyü harap ve yüzer mâsumları tecziye ve tehcir ile perişan eder.
Üçüncü
cihet ve sebep: Her
iki Deccal, Yahudinin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam
besleyen gizli komitesinin muavenetini ve kadın hürriyetlerinin perdesi
altındaki dehşetli bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccalı
masonların komitelerini aldatıp müzaheretlerini kazandıklarından, dehşetli bir
iktidar zannedilir. Hem bazı ehl-i velâyetin istihracatıyla anlaşılıyor ki,
İslâm devletinin başına geçecek olan Süfyanî Deccal ise, gayet muktedir ve dahi
ve faal ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan şan ve şerefe ehemmiyet vermeyen
bir sadrâzam ve gayet cesur ve iktidarlı ve metin ve cevval ve şöhretperestliğe
tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshir eder. Onların fevkalâde ve
dâhiyâne icraatlarını, riyasızlıklarından istifade ile kendi şahsına isnat ve o
vasıtayla koca ordunun ve hükûmetin teceddüt ve inkılâp ve harb-i umumî
inkılâbından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyatı şahsına
isnad ettirerek şahsında pek acip ve harika bir iktidar bulunduğunu meddahlar
tarafından işâa ettirir.
Dördüncü
cihet ve sebep: Büyük
Deccalın, ispritizma nevinden teshir edici hassaları bulunur. İslâm Deccalının
dahi, bir gözünde teshir edici manyetizma bulunur. Hattâ, rivayetlerde
"Deccalın bir gözü kördür" diye nazar-ı dikkati gözüne çevirerek
Büyük Deccalın bir gözü kör ve ötekinin bir gözü, öteki göze nisbeten kör
hükmünde olduğunu hadiste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduğundan,
yalnız münhasıran bu dünyayı görecek bir tek gözü var ve âkıbeti ve âhireti
görebilecek gözleri olmamasına işaret eder.
Ben
bir mânevî âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir
manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu
inkâr-ı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata hücum eder. Avâm-ı
nâs hakikat-ı hali bilmediklerinden, harikulâde iktidar ve cesaret zannederler.
Hem
şanlı ve kahraman bir millet, mağlûbiyeti hengâmında, böyle istidraçlı ve şanlı
ve talihli ve muvaffakiyetli ve kurnaz bir kumandanı bulunduğundan, gizli ve
dehşetli olan mâhiyetine bakmayarak, kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına
kor, seyyielerini örtmek ister. Fakat kahraman ve mücahid ordunun ve dindar
milletin ruhundaki nur-u iman ve Kur'ân ışığıyla hakikat-ı hali göreceği ve o
kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılır.
ÜÇÜNCÜ
KÜÇÜK MESELE
Medâr-ı
ibret üç hadisedir.
Birinci
hadise:
Bir
zaman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ömer Radıyallahu Anh'a
Yahudi çocukları içinde birisini gösterdi, "İşte sureti" dedi.
Hazret-i Ömer Radiyallahu Anh, "Öyleyse ben bunu öldüreceğim" dedi.
Ferman etti: "Eğer bu Süfyan ve İslâm Deccalı olsa, sen öldüremezsin; eğer
o olmazsa, onun suretiyle öldürülmez."
Bu
rivayet işaret eder ki, onun sureti, hâkimiyeti zamanında çok şeylerde
görüneceği gibi, kendisi Yahudiler içinde tevellüt edecek. Gariptir ki, onun
suretindeki bir çocuğu katledecek derecede ona hiddet ve adavet eden Hazret-i
Ömer (Radıyallahu Anh), o Süfyan'ın en çok beğendiği ve takdir ettiği ve çok
defa ondan senâkârâne
bahsedeceği
bir memdûhu Hazret-i Ömer'le çıkmış.
İkinci
hadise:
O
İslâm Deccalı, "Sûre-i وَالتِّينِ
وَالزَّيْتُونِ mânâsını merak
edip soruyor" diye çoklar nakletmişler.
Gariptir
ki, bu sûrenin akîbinde olan اقْرَأْ بِاسْمِ
رَبِّكَ sûresinde اِنَّ الانْسَانَ
لَيَطْغَى cümlesi, onun aynı zamanına ve
şahsına cifirle ve mânâsıyla işaret ettiği gibi, ehl-i salâta ve camilere
tâğiyâne tecavüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidraçlı adam, küçük bir
sûreyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.
Üçüncü
hadise:
Bir
rivayette, "İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş.
لا
يعلم الغيب الا اللهbunun
bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve
İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan
taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini
zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.
Gariptir,
hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur'ân'ın elinde
şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü,
muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat
muvaffak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor
diye rivayetlerden anlaşılıyor.
(Bediüzzaman Said
Nursî, Şualar- 5. Şua)
-Bu Esrarname’nin
şifresi ve feyiz menbaı aşağıdaki şu tılsımdır:
(200.80.100.1.50)+7*
(6.1.600.1000.600)+3 (1061.
ب . م . م .) -Teemmel فى
... (1423)
NOT: “Esrarname’den alınmıştır” şeklinde bir
ifadeyle belirtilmeden herhangi bir iktibas yapılmasına iznimiz yoktur. Aksi
halde bu tılsımın sahibi tarafından dava edilecektir.
(Haşiye-1) Yani Türk
hamiyetperverleri, Libya, Bulgaristan, Bosna gibi müstemleke olan eski Osmanlı
eyaletlerindeki müslümanların hürriyetleri mukabilinde, Osmanlı içindeki gayr-i
müslim olan azınlıklardan cizyeyi kaldırarak onlara hürriyet verdi. Fakat
maalesef daha sonra bu hürriyet su-i istimal edildi.
(Haşiye-2) O vakit i’lan edilen
İslam Cumhuriyeti idi. 1924 Anayasası’nın 2. maddesinde “T.C. Devleti’nin dini,
Din-i İslâm’dır” hükmü bulunuyordu. Maalesef daha sonra bu da su-i istimal
edildi.
(Haşiye-3) Yani, Hz. Mehdi ve
şakirdleri demektir. Nasıl ki وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ ayetinde “Rabbin, Adem
oğullarının sırtlarından zürriyyetlerini çıkardı” derken “Adem oğulları”
ifadesi “Adem ve oğulları” manasındadır ve yine ayetlerde “Âl-i Fir’avn”
dendiğinde Fir’avn ve onun âli anlaşılmaktadır. Öyle de “Hz. Mehdi’nin
şakirdleri” demek de, Hz. Mehdi ve onun şakirdleri manasına gelmektedir.
Not: Bu üç haşiye, bu
Esrarname’yi hazırlayan hey’ete aittir.
(Haşiye-1) Bir akid on senedir. Hadîsde geçen ukud
akd’in cem’idir Cem’in en azı üçdür. 1300 üzerine üç akid ilave edildiğinde tam
1330 eder ki hicrî 1332 ve miladî 1914 te vuku bulan 1. Cihan harbine tevafuk
eder.
(Haşiye-2) İngiltere.
(Haşiye-3) Cermen (GERMANY)
Almanya’dır. İki akid 20 senedir. 1. Cihan harbinin ahiri olan 1918 den 20 sene
sonra vuku bulan 2. Cihan harbinin tam başlangıcını haber vermektedir.
(Haşiye-4) Adolf Hitler’den
haber vermektedir.
(Haşiye-5) Yani bütün dünya ile
harbeder.
(Haşiye-6) Yani Rusların gizli
örgütü.
(Haşiye-7) Hicrî 1350’den
1380’e kadar olan tarihe tekabul eder ki 1952’de Mısıra hakim olan Cemal
Abdunnasır’dan haber verir.
(Haşiye-8) 1956 ve 1967’deki
Arab-İsrail savaşlarındaki Mısır’ın mağlubiyetini haber verir.
(Haşiye-9) Ramazan ayında
Mısır’ın İsrail üzerine galebesini haber verir.
(Haşiye10) Enver Sedat İsmiyle
meşhur olan Muhammed bin Enver Sedat’tan haber verir.
(Haşiye11) Aynen vuku
bulmuştur. Cemal Abdunnasır’dan sonra Enver Sedat başa geçtiğinde, 1973
tarihinde İsrail üzerine hücum etti. Tâ İsrail’in içine kadar girdi.
Amerika’daki Yahudiler ayaklandılar. Amerika’nın Dış İşleri Bakanı Henry
Kisinger –ki kendisi Yahudidir- devreye girerek Enver Sedat’ı anlaşmaya razı
etti. Enver Sedat galib durumda olduğu halde, Ekim 1978 ve Mart 1979’da
Yahudilerle “Camp David” anlaşmasını yaptı.
(Haşiye12) Irak lideri Saddam
Hüseyin’i hem ismi, hem ceberutu ve hem de suretiyle haber verir.
(Haşiye13) Saddam lugatta
şiddetli vuran, tecavüzkar demektir. Sarihî manasıyla Saddam Hüseyin’den haber
vermekle beraber işarî manasıyla, Süfyanîlerin başı ve reisi olan hakiki
Süfyanda da bu iki vasfın bulunduğuna işaret etmektedir. Yani Süfyanîlerin başı
olan adamın da bir gözünde aksaklık olup az gördüğüne ve onun da kendine muarız
olanlara karşı tecavüzkar ve şiddetli olduğuna işaret eder.
(Haşiye14) Yani “Kuveyt” te.
Çünkü Kuveyt, Kût’un ism-i tasğiri olup küçük kût manasında, Kûtcuk demektir.
(Haşiye15) 1991’deki Irak
harbini haber vermektedir ki, aynen vuku
bulmuştur. Saddam Hüseyin Amerika ve İngiltere tarafından aldatılarak Kuveyt’e
sokulmuş, daha sonra 37 devlet Irak’ı vurmak için birleşmişlerdir.
(Haşiye16) Yani onun
kanunlarında hiçbir hayır yoktur. Çünkü hak olan ahkam-ı Kur’aniyeyi icra
etmeyip kendi hevasından ihdas ettiği batıl kanunları tatbik etmektedir. O hem hayırdır; çünkü kafirlere karşı
çıkmaktadır. Hem şerdir; çünkü ahkam-ı şer’iyye ile amil olmayıp devletini
ahkam-ı ilahiyeye dayandırmamaktadır.
(Haşiye17) Mehdî çıktığında,
Saddam’da hiçbir hayır kalmayacağı ve Mehdî’ye karşı hain olacağını bildirmekle
beraber, Mehdî’nin bu tarihlerde zuhur edeceğine de işaret eder. Nitekim
hadîsin devamı bunu göstermektedir.
(Haşiye18) Hicrî 1420 ve 1430
tarihleri etmektedir ki, içinde bulunduğumuz zamanı haber vermektedir. Hz.
Mehdî’nin bu tarihler arasında zuhur edeceğini müjdelemektedir.
(Haşiye19) Hıristiyanlar
(Haşiye20) Yahudiler
(Haşiye21) Alem-i İslam’ın
başındaki Süfyanîler olan cümle idareciler ve onlara fetva veren bir kısım
ulema-is sû’
(Haşiye22) Hz. Mehdî’ye karşı
bütün dünyanın toplanıp vurmasından murâd, onun temsil ettiği şahs-ı manevî
olan şeriat-ı garra-i Muhammediyeyi müdafaa eden hakiki mü’minlerin cemaatinin
vurulmasıdır. Bu tarihlerde Hz. Mehdî’nin de bizzat bu cemaat-i nuraninin başına
geçeceğini haber verir. Meciddun ise Filistin’de bir dağdır. Hadîs, Meciddun
Dağlarında bütün kafirlerin Müslümanlar için toplanacağını bildirmekle işaret
ediyor ki; bu harb Yahudilerin Meciddun’a hakim olabilmeleri için bizzat
kendileri tarafından çıkarılan bir harbdir. Yani Yahudiler Kudüs’e hakim
olmakla, oradan bütün dünyaya hakim olacaklarına inanmaktadırlar. Bu sebeble,
Filistin topraklarında devletlerini kurabilmek için bütün dünyayı harbe
sokmakta ve kafirleri Müslümanlar üzerine hücum ettirmektedirler. Harbin ana
müsebbibleri Meciddun dağlarındaki Yahudiler olduğu için ve orada devletlerini
kurup yayılmak ve dünyaya hakim olmak için bu harbleri çıkardıkları sebebiyle,
bu harbe “Hermeciddun Harbi” denmektedir. Yani gerek Afganistan’da gerek Çeçenistan’da
olsun Alem-i İslam’daki bütün harbler Meciddun harbidir. Yoksa yalnızca
Meciddun dağlarında olacak bir harb demek değildir. Bu harb, hadîslerde olduğu
gibi Tevrat ve İncil’de dahi “Hermeciddun Harbi” veya “Armagedon Harbi” olarak
geçmektedir. İleride izahı ve isbatı geleceği üzere, Tevrat ve İncil’de de bu
harb aynen hadîsteki gibi haber verilirken, Yahudi ve Hıristiyanlar buna ters
mana vererek kendileri tarafına çekmektedirler. Bu noktaya çok dikkat lazımdır.
Çünkü mühim bir sır bu noktadan inkişaf ediyor. Feteemmel! Hem bir başka cihet
de şudur ki; Üstad Bediüzzaman’ın (rahmetullahi aleyh) beyanı üzere, eskide
merkez-i hilafet buralarda ve Şam, Haleb, Mekke ve Medine civarında olduğu
için, bazen metn-i hadîs raviler tarafından içtihadla tatbik edilip, ekser
vukuat-ı istikbaliye bu bölgelerde vuku bulacakmış gibi anlatılmış. Binaenaleyh
bu ve bunun gibi hadîslerde verilen haberler, bahsi geçen bu yerlerde vuku
bulabileceği gibi Alem-i İslam’ın herhangi bir yerinde dahi vuku bulabilir. O
halde bütün dünyanın birleşerek, Alem-i İslam’da Şeriat-ı Garra-i Muhammediyeyi
i’lan eden Müslümanları, hususen hadîste haber verilen şark tarafındaki bir
taife-i mücahidini vurmaları hadîsin külliyetinde dahildir.
(Haşiye23) Hadîste Amerika’nın
şahsiyet-i maneviyesi “zaniye bir melike” olarak tasvir edilmiştir. Bunun
sebebi ise; Amerika kelime olarak müennes olduğu gibi zaten kendisi de Hürriyet
Anıtı dedikleri heykelleriyle kendilerini kadın suretiyle temsil etmişlerdir. Hem
Amerika bütün dünyada hürriyet ve adalet namı altında fuhşiyatı ve zulmü ve
dalaleti terviç ederek hakimiyetini bunun ile idame etmektedir. Bu manaya
işareten “ismi, zaniyedir” denilmiştir. Hem bu sebeble ileride gösterileceği
gibi İncil’de dahi Amerika, bu hadîste olduğu gibi zaniye ve fahişe ünvanıyla
haber verilmektedir.
(Haşiye24) O asırda uçağın icad
edilip Müslümanların başına havadan bomba yağdıracağına işaret eder.
(Haşiye25) Soğuk beldelerden
murad İsveç, Norveç gibi İskandinav ülkeleridir. Sıcak beldelerden murad ise
Güney Afrika’dır. Haber verildiği gibi aynen vuku bulmuştur. Amerika ve
İngiltere’nin riyasetinde Birleşmiş Milletler Afganistan’ı vururken, bu
beldedeki devletler bu harbe iştirak etmemişlerdir.
(Haşiye26) Müslümanların zahirî
kuvvet i’tibariyle kafirlere nisbeten zaif olacaklarını, fakat Kudret-i İlahiye
harikulade hallerle onlara yardım edip, semavî ve arzî musibetlerle kafirleri
helak edeceğini ve Müslümanları galib edip İslamiyeti hakim edeceğini haber
vermektedir. İncil’de de aynen böyle haber verilmiştir. Haber verildiği gibi
küffar alemine semavî ve arzî musibetlerin geldiği de aynen görülmektedir ve
daha dehşetlileri de görülecektir.
Not: Haşiyeler bu
Esrarname’yi hazırlayan hey’ete aittir.
(Haşiye) Çünkü o nahr’i yapan
halifedir, vekil-i nebevidir. Failini göstermek lazım gelir. Öyle ise “kaf”
inzimam edecektir. 22’yi 42’ye çevirecektir...
(Haşiye-1) Üstad’ın burada
Avrupa ta’birini kullanmasının sebebi; Deccaliyetin ana merkezinin Avrupa
ve Avrupa’nın merkezinin de İngiltere ve
İngilizler olmasından dolayıdır. Yoksa yalnızca Avrupa kıt’asına inhisar etmek
için değildir. Amerika Devleti’ni kuran ve orada hakim olan da İngilizlerdir.
Nitekim Üstad Hazretleri Kastamonu Lahikası’nda Deccaliyetin rükünlerini
sayarken İngiltere, Fransa ve Rusya ile birlikte Amerika’yı da saymaktadır.
(Haşiye-2) Yani Amerika
(Haşiye-3) Hıristiyanlığın
hakiki dini İslamiyettir. Hz. İsa (A.S.) diğer bütün Peygamberler gibi
İslamiyet dinini getirdiği halde daha sonra papalar tarafından tahrif edilerek
Hıristiyanlık dini ihdas edilmiştir. Demek istikbalde o insanlar batıl
Hıristiyanlık dinini terk ederek, Hz. İsa’nın (A.S.) din-i hakikisi olan
İslamiyeti ders veren tek kitab olan Kur’an’ı dinleyecekler ve Müslüman
olacaklar. Yani Üstad’ın endişesini teselliye medar olan şey şudur ki; Alem-i
İslam’ın intibahıyla Müslümanlarda çıkan bir nur-u Kur’an, tâ Deccaliyetin en
mühim ve en uzak bir rüknü olan Amerika’ya kadar gidecek ve orayı dağıtıp,
onlarıda kendine tabi ederek müslüman edecektir.
(Haşiye-4) Bu ifade, yukarıda
anlatılan mes’eleyi sarahaten ifade etmektedir. Yani İncil Kur’an’a ittiba edip
onunla ittihad edecek. Demek onlar Müslüman olacaklar. Kur’an yegane hakim
olacak. Yalnızca onlar, Müslüman aleminde “İsevî Müslümanlar” ünvanıyla yâd
edilecekler.
Not: Haşiyeler bu
Esrarname’yi hazırlayan hey’ete aittir.
(Haşiye) İncil’in aslını
gösteren Kur’an ve hadîsdir. Çünkü Kur’an sair semavî kitablar üzerine
“Müheymin” yani gözetleyici olması cihetiyle o kitabların aslını tasdik ve
insanların yaptıkları tahrifatları da tashih edicidir.
(Haşiye) Şimdi kırk seneden geçmiş.
🍃 4501877379661965187
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder