MİSYONERLERİN DELİ SURETİNE BÜRÜNÜP ORTAYA SALDIKLARI İSYAN ETMEYİ ÖĞRETEN MEKTUP HAKKINDA
Aşağıda internette dolaşan bir mektup var. Bu mektup için şunu söylemek
lazımdır.
Allah Teâlâ’ya isyan etmenin sözlerini daha nasıl güzel bir kılıfı olur.
Bunu yazanın hilesi başta şudur. Malum veçhe ile deli makamında olanın sorumluluğu
olmayacağını bildiğinden, tepki kapısını kapatarak, kaleme almış.
Bu cümle ve iç dizaynı ile mektubun, meczup birinin elinden çıkması
nadirdir. Bu nedenle akıllı geçinenler bu veli olmalı diye ek açıklama
yazmaları bundandır.
Şu söylenebilir. Akıllı biri, bazen hafakanlar bastığında, şatahat
kabilinden bazı şeyler söyleyebilir.
Ancak dikkat edildiğinde bu mektup resmen bir misyonerin müslüman zihinlere
isyan aşkını aşılamak için yazdığı melamet tarzından öte, malamat babından
iftiralar karışık bir düzmecesidir.
Dikkatle okunduğunda içinde bir hile düzeni hissediliyor.
Yazık ki, ben dahi önceden gördüğümde fazla dikkate almadığım bir çok şey gözüme
ilişti.
Hülasa; edeb akıllı için gereklidir. Deli makamında edep aranmaz. Ancak
irşad makamında delinin yeri yoktur. Peşinden gidilmez örnek alınmaz. Onların
sözleri ve kelamları ateş ve tuğyan getirir.
Allah Teâlâ bizleri bu tür meczup kişilerden emin buyursun. Amin
Başımıza ne geliyorsa bu tür İngiliz yetiştirmesi gizli misyonlar ve uşaklarından
geliyor.
Dikkat edin, her gördüğünüz için, kriter uyacağınız Kur'ân-ı Kerim ve Rasulüllah
salla'llâhu aleyhi ve sellemin açık ve aydın yolu vardır.
Bizlere deliler örnek gösterilerek yolumuzu eğriltmeyelim. Büyüklerin bir
sözü vardır. Meczubların faydaları sadece zarar ve ziyandır. Onlardan uzak durun.
Hallerine de çok karışmayın. Alemin iptilasına mahkum olmuşlardır. Bu
mektuptaki yazan tipleme gibi. Adem aleyhisellâm, şeytaniyetten kurtaran edebi
olmuştur.
Huzuru ilahide ileri geri konuşanın başını keserler yahut aklını alırlar.
Şerîat kim serây-ı
kibriyâdır
Hakikat mülküdür,
muhkem binâdır
Anın taşını kim
oynatırsa
Yoluna başını
koymak revâdır
****** İbn-i Kemal
******
Şeriat, varlığı
gerçeklerden oluşan çok büyük ve dayanıklı bir saraydır. Kim onun bir taşını
yerinden oynatırsa, o taşın yerine kendi başını koysa buna layıktır.
(Şeriat : Din, ilâhî kanunlar, Allah'ın emirleri ve yasakları, yasalar,
adalet)
İşte deli
zannedilen, deli diye Tımarhânede cürütülen ve ölüme terk edilen gerçek
bir velinin ibretlik hikâyesi:
"Ben
dünya küresi, Türkiye karyesi ve Urfa Köyünden, El-Aziz Tımarhânesi (Akıl ve
Ruh Sağlığı Hastanesi) sâkinlerinden; ismi önemsiz, cismi değersiz,
çâresiz ve kimsesiz bir abdi acizin, âhir deminde (son zamanında),
misâfiri Azrail'i beklerken, başhekimlik üzerinden Hâkimler
Hakimi'nin dergâh-ı ulûhiyetine (yüce katına) son arz-ı hâlimdir (dilekçemdir):
Ben gam
(dert) deryasında, fakirlik vatanında, horluk ve rezillik
kaftanıyla padişah yapılmışım. Meyvalardan dağdagana (çitlenbik),
çalgılardan ney ile kemana kapılmışım. Benim yatağım akasya dikeninden, yorganım
kirpi derisinden farksızdır. Kalbim Eichmann’ın (Hitler’in işkencesi Nazi
Komutanı) fırını ve sahranan çöl fırtınasıdır. [Bu
ne alaka söz ki…Hitler var hayatında]
Ruhum, âşık-ı Hüda Mahbub peresttir (Güzele
tapandır). Lâkin aklım kaderin cilvesi ve tâlihin
sillesiyle gurestir (gelgittir). Bana gelen derd ü gâmın kilosu beleştir. Nerde
bir güzel varsa, bana karşı keleştir (yüz vermez, cesaretlidir). Bütün
yiğitler de bana hep ters ve terestir (pezevenktir). Aylar
geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdestidir.
Yâni, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir. [Kalenderi tarikinden
olduğunu ifşa ediyor.]
Ol
Resul-i zîşan ve Sultan-ı dücihan (büyük şan sahibi olan Allah’ın Resulü ve iki âlemin sultanı), Cenâb-ı Allah’ın insanları dünya, dünyâyı ise
insanlar için yarattığını; ruhları vücut için, vücutları ise ruhlar için
yarattığını; erkekleri kadınlar, kadınları erkekler için yarattığını; Cenneti
mü’min kullar, mü’min kulları da cennet için yarattığını; cehennemi inkârcılar
ve münâfıklar, inkârcıları ve münâfıkları da cehennem için yarattığını,
hadisleriyle haber vermiştir. [Rasulüllah salla'llâhu aleyhi ve
selleme tazim eden bir beyanı yok]
Peki
acaba benim gibi meczup divâneleri (Allah aşkıyla aklını yitirmiş delileri) ne maksatla
halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin… Allah sana iman
verdi sen tuğyan edersin (haddini
aşarsın). O, in’am etti (ihtiyacın olanı sana emanet etti), sen küfran (nankörlük) edersin. O, ikram etti, sen inkar edersin. O, ihsan etti,
sen isyan edersin. Bir de
kalkıp bana deli divâne diye bühtan edersin! (ismimi karalarsın).
Bu
söylediklerimin hepsi rûhumun içinde cenk etmektedir. Eğer dilekçemin cevâbı
gelirse, bu manevralar sona erecektir. Şimdi adresimi arz ediyorum: Kur’ân’ı geldiği yere, yine
Kur’ân’ı getiren geri taşısın. Mâdem ki ahkâmı ve ahlâkı
kalmadı, Kur’ân’ın kâğıdı ve yazısı neye yarasın?! Tâki Hz. Muhammed
Mehdi (aleyhisellâm) gelince yeniden okunup yaşansın!
[Resme bu iki paragraf isyan ve küfran kokuyor.]
***
[Bundan sonraki paragraflarda nefsine varlık vererek bildiği argümanları sayıyor.
Dediğim gibi akıllı birinin deli gibi görünerek dini değerlere saldırıyor. Şeyh
Bedreddin, Hurufilerin, kalenderilerin, sözleri ile karışık bir laf çorbası…]
Yüceler yücesi Rabbim, Efendim!
Ey
zerrelerden kürelere (atomlardan gezegenlere), yerlerden göklere bütün
âlemlerin Rabbi!.. Ey cemâdî (cansızların), nebâtî, hayvânî, insânî, rûhânî ve
nûrânî her şeyin ve herkesin yegâne sâhibi!… Ey iman ve şuur ehli kalplerin en
yüce habibi!.. Ey dertli bedenlerin kederli gönüllerin ve yaralı yüreklerin
tabibi!. Ben biçâre kulun ki; garipler garibi, hüzünlerin
esiri, zulümlerin muzdaribi, öksüz, yetim ve sâhipsiz bir tımarhâne
delisi… Ama kutsi muhabbet ve hasretinin divanesi!… Herkesi
ve her şeyimi elimden aldın, ama sana sığındım; aşkına sarıldım, yegâne Sen
kaldın!.. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın; gurbete
ve hasrete saldın, ama onları ararken Sana ulaştım, sevdâna daldım! Böylece
fânî ve hayâlî görüntülerden kurtarıp hakikî tecelline mazhar kıldın.
Haktan saparak ve haddimi aşarak, haşa Sen’den, Burak bineği, Cebrail seyisi, Sidretül
Münteha menzili, cümle mahlûkatın en şereflisi, Rahman’ın en mükemmel tecelli
ve temsilcisi… Kâinatın fahri ebedîsi, âhir zaman Nebisi ve Mehdisi, Levh-i
Mahfuzun (Kader projesinin) tercümânı ve tebliğcisi, Efendiler efendisi Hz.
Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in mahbûbiyetini mi istedim?!
Hanif
dinin üstâdı ve nice Nebilerin atası Hz. İbrahim’in haliliyetini, Hz.
Süleyman’ın saltanat ve servetini, Hz. Musâ’nın celâdet ve
cesâretini, Hz. İsa’nın ruhâniyetini mi istedim?!
Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın yüksek fazilet ve kurbiyyetini, Hz.
Ömer’ül Faruk’un dirâyet ve teslimiyetini, Hz. Osman’ı
zinnûreynin asâlet ve sehavetini, Hz. Aliyyül Murtaza’nın ilim
ve velâyetini mi istedim?!
Senden mülk
ü hâkimiyet, şan ü şöhret, mal ü servet mi talep ettim? Senden vücûduma
sıhhat ve âfiyet, aklıma ziya ve selâmet, hayâtıma huzur ve istikamet dilendimse, bunlar için de bin kere tevbe
ettim! Çünkü Şeriat’ın iptal, tarîkatın ihmâl, hakikatın ihlâl
ve mü’minlerin iğfal edildiği bir zillet ve rezâlet döneminde, bana akıl
ve mükellefiyet verseydin, bu sâdece benim mesûliyet ve
mahzûniyetimi ziyadeleştirecekti!
***
Sultanım Efendim!
Ben Sen’den
sâdece Seni istedim. Pahası elbet böyle yüksektir ve tüm
sevdiklerimi ve sâhiplendiklerimi uğruna feda etmektir.
Rabbim,
elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin.
Ben haşa itiraz değil, naz ederim ama, umarım Sen
niyaz kabul edersin. Aile efrâdımı, akl-ı izânımı alıp beni hicrâna
saldın. Ama yine de şükür; ya akıllı kalıp ama hâin ve hilekâr olaydım… Ya varlıklı
kalıp ama zâlim ve sahtekâr olaydım… Ya âlim ve saygın kalıp
ama gafil ve riyakâr olaydım… Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve
zulümkâr olaydım… Ya sağlıklı sefâlı kalıp ama, sapıtmış, ahlaksız
ve vicdansız olaydım!..
Derd ü belâ ki, sabredenlerin vesile-i mirâcıdır. Müminler kalbimin tâcı, mücrimler rahmetin
muhtâcı, münkirler hikmetin icâbı, sâdık ve âşık ehl-i cehd adâletin ilacıdır.
Velâkin bu münafık, hâin ve zâlimler ise çıbanbaşıdır, akrep
gibi sancıdır; şerefli insana, helâli dışında bütün kadınlar kızlar,
ana-bacıdır.
***
Ey Rabbim Efendim!
Malum-u
âliniz ve zâten yüce takdirinizdir ki; ne özenli-bezekli elbiselerle gezdiğim
bayramlarım oldu, ne onurlu ve huzurlu seyahatlerim ve seyranlarım oldu… Ne
etrâfımda hizmet ve rağbet gösteren dostlarım ve hayranlarım oldu!.. Lezzet ne
imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım. Ama şikâyet şekâvettir; bütün
bu fâni ve fena nimetlerin asıl sâhibi olan Padişahlar Padişahını buldum… Beni
yoktan var ettin, îman ve hidâyet buyurup varlığından haberdâr ettin,
ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin, sana sonsuz şükürler
olsun!..
Şimdi
son dileğim, beni yanına al ve bir daha huzûrundan ve sonsuz nurûndan ayırma,
ne olursun! Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın; çünkü zâten Zâtından
gayrıya yalvarıp yakarmanın ŞİRK olduğunu buyurdun!”
***
“Müminler kalbimin tâcı, mücrimler rahmetin muhtâcı, münkirler hikmetin
icâbı, sâdık ve âşık ehl-i cehd adâletin ilacıdır. Velâkin bu münafık, hâin ve
zâlimler ise çıbanbaşıdır, akrep gibi sancıdır; şerefli insana, helâli dışında
bütün kadınlar kızlar, ana-bacıdır.”
İbret
alınması dileğiyle…
Vesselam…
24
Eylül 2018 / 14 Muharrem 1440
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder