Bâyezîd-i Bistâmî kuddise sırruhunun Münâcât-ı
Bir zamanlar Seni Celâl aynasında müşâhede
etmekteydim, sonra ben Senin aynan oldum. Şimdi ise beni bende kaybettim. Eğer
ben Sen isem, Sen de ben isem, ben neyim? Ben zâten ben değilsem, Sen ben, ben
Sen miyim?
Allah’ım!
Yokluk meydanını kontrol ettim, on yıl boyunca uçtum
da nihayet yokluktan yokluk içinde yine yoklukla bir oldum. Sonra tevhîd
meydanı olan o kaybetme makamına geldim; yoklukla ve kayboluşla uçarken nihayet
o kayıp içinde de kayboldum. Kaybede ede zıya içinde zıya, yok içinde yok oldum
da en sonunda kaybetmenin kendisini bile kaybettim!
Yılanın derisinden sıyrılıp gömleğini değiştirdiği
gibi, ben de Bâyezîd’likten çıktım. Sonra dönüp baktığımda aşkı, âşığı ve
mâşuğu bir gördüm; meğer Senin tevhîd âleminde zâten her şey bir imiş.
Beni Senden gayrı olan her şeyden ayırdıktan, kalbimi
nurunla nurlandırdıktan ve bana Hüviyetini gösterdikten sonra Sana yakîn
gözüyle nazar ettirdin.
Kendi hüviyetimle Senin hüviyetine bakınca şaşırdım,
şüpheye düştüm. Hakk gözüyle bakıp "Kimdir bu, bu ben miyim?"
diye sorduğumda, "Hayır, o benim, izzetime yemin olsun ki benden başka
ilah yoktur" buyurdun.
Beni kendi hüviyetimden ayırıp Hakk’ın hüviyetine
tebdil ettin. Artık ne nefsim, ne lisanım, ne iznim ne de ilmim olmadan bir
zaman Sende ve Seninle kaldım. Bana kendi ilminden bir ilim, lütfundan bir
lisan, nurundan bir göz verdin de Seni ancak o gözle, olduğun gibi gördüm ve
bildim.
Allah’ım!
Bana huzurunda "Rabbinin tutuşu pek
şiddetlidir" ayetini okuduklarında, Senin aşkının bende meydana
getirdiği o muazzam cezbeyle "Benim tutuşum daha güçlüdür!"
dedim. Enbiyâ-i kirâmın kenarında durduğu o muazzam deryaya beni daldırdın.
Bana hitaben "Diğer herkes benim kullarımdır, sen hariç!"
buyurdun; beni kendine öyle has kıldın. Bir keresinde bana "Ey Bâyezîd,
sen benim bir mislim, benzerimsin" buyurduğunda dehşete düşüp "Ancak
Sen kendinin benzeri olabilirsin" diye haykırmıştım. Sen ise "Senin
adınla 'ol' de, olsun" buyurdun. Geniş bir alan görüp "Onun
rahmeti gibi bir sine ol" dedim, birden gök çatı oldu; "Kalk"
dedim, kalktı ve kayboldu. Bana "Ey habibim, sıfatları nasıl
okursun?" dediğinde Hadîd Suresi’nin o azametli ayetini okudum,
heyecanım yükseldi de okuyamaz oldum. Sen ise "Onun hakkı için,
muhakkak ki yerlerin ve göklerin mülkü, hayat ve ölümün hakikati benimdir"
buyurarak içimi yaktın.
Allah’ım!
Huzuruna vardığımda beni kibriyâ ridâsına ve
izzet izârına bürüdün, başıma kerâmet tacını kondurdun ve "Şimdi
mahlûkatımın önüne çık" buyurdun. "Nerelerdeydin? Benim
ardımda bir nihayet yoktur!" dediğinde öylece havada, ucu bucağı
olmayan o sonsuz ve şaşkınlık veren meydanda kaldım. Bana "Ey bir
benzeri olmayan" diye hitap ettiğinde, "Ey eşi ve benzeri
olmayan, ey kendisi gibi olup hiçbir şey kendisi gibi olmayan!" diyerek
Seni tesbih ettim. Bana mahlûkatından, yedi yoldan, yayılmış yeryüzünden ve
dağlardan örnekler verip işlerini anlattığında, bunların tümü bana verilse bile
Senin mülkünden bir zerre eksilmeyeceğini idrak ettim. Hepsini terk ettim ve
Zât’ına vâsıl oldum. Sende, Seninle oldum; ben sanki Seninleydim ama Sen yine O
olduğun hal üzereydin, Allah’ım! Tenzih ederim, ne büyüksün…
Allah’ım!
Belimdeki yetmiş zünnarı bir
bir çözüp attım da ancak bir tanesi kaldı. Ne kadar çabaladıysam açamadım,
sızlanıp dururken Senden bir ses geldi: "Bütün zünnarları açtın ama şu
bir tanesini açmak senin karın değil, benim yardımımla açarsın"
buyurdun. Anladım ki bütün ellerle Senin kapını çaldım ama belâ eliyle
çalmadıkça o kapı açılmadı. Bütün dillerle izin istedim ama hüzün diliyle
dergâhına girmek istemedikçe izin verilmedi. Bütün ayaklarla Sana giden yolda
yürüdüm ama zillet ayağıyla yürümedikçe izzet karargâhına varamadım. İnsaf ve
hakikat gözüyle gördüm ki tüm perestişler ve ibadetler zâten Sen’dendi, benden
değildi. Önceleri Sana ben tapıyorum sanırdım; "Yâ Rab! Bu ne
hal?" dediğimde, "O, hep benim, benden gayrisi değil"
buyurdun. Fiilleri icra eden bendim ama onları takdir edip bana nasip eden
Sendin. Senin tevfikin yüz göstermeseydi, ne benden ne de itaatimden hiçbir şey
husule gelmezdi. Bidayette dört şeyde yanılmışım:
Seni zikrettiğimi, Seni
tanıdığımı, Seni sevdiğimi ve Seni istediğimi sanıyordum. Sonunda gördüm ki Senin beni zikrin, marifetin, beni
sevmen ve talebin, benimkinden çok önceymiş.
Allah’ım!
Senin bana bu lütuf ve tevfikle olan itaatin
(yönelişin), benim Sana olan itaatimden katbekat daha büyüktür.
Allah’ım!
Sen evliyanın kalbine muttali
oldun; bazılarının o saf marifeti taşıyamayacağını gördüğünden onları ibadetle
meşgul ettin. Beni ise o ateşin içine attın. Beytullah’ı tavaf edip aradaki
perdeleri kaldırmanı dilediğimde, "Ey Bâyezîd-i Bistâmî, iki sevgili
arasında hicap yoktur" nidasını bana duyurdun. Benim yanımda kadınlara
benzeyen o nurani topluluğu, melekleri görenler kim olduklarını sorduklarında, "Melekler
gelip bana ilimlere dair sualler soruyorlar, ben de onlara cevap
veriyorum" dedim; beni meleklerine hoca kıldın. Yahudi kabristanından
geçerken Senin takdirine sığınarak "mazurdurlar", Müslüman
mezarlığından geçerken ise amellerine güvenenleri görüp "mağrurdurlar"
dedim. Dünyada beni bir kere görmeyi, bir insanın kendi Rabbini bin kere
görmesinden daha hayırlı kıldın; çünkü bendeki tecelli bizzat Sendin.
Buna rağmen Allah’ım! cennetin
bile en büyük perdelerden biri olduğunu anladım. Çünkü cennet ehli, cenneti
mesken edinmekle Senin zâtından gayrısıyla meşgul olurlar ve bu da onları
mahcûb kılar, perdeler. Senin öyle kulların vardır ki, eğer tüm ziynetiyle
birlikte cennet kendilerine arz edilse, cehennemliklerin cehennemden feryat
ettikleri gibi feryat ederler! Ben de o feryat edenlerdenim, cenneti değil Seni
isterim!
Ve nihayet Hz. Mustafa sallallahu
aleyhi vesellemin ruhaniyetine varınca,
orada yüz bin ummana benzeyen nihayetsiz bir ateş ve binlerce nurdan perde
gördüm. Şayet o ummanlardan ilkine bir adım atsaydım tutuşup yanar, kül olur,
kendimi rüzgâra verirdim. Heybet ve dehşetten öylesine hayrete düşerdim ki
mutlaka bir hiç olurdum. Onun çadırının ipini görmeyi ne kadar istediysem de o
yüce makama, o özel hareme vâsıl olmaya cesaret edemedim. Anladım ki O’nun
makamına ulaşan hiç kimse olmamıştır; eğer mahlûkata O’nun hakikatinden bir
zerre dahi aşikâr olsaydı, arştan yere kadar ne varsa yanar, kül olurdu.
Şüphe yok ki "lâ ilâhe illallah" vadisini katetmeden, "Muhammedün
Resûlullah" vadisine vasıl olunmaz; hakikatte ise her iki vadi de
birdir. Ben de kendi miktarımca Sana vâsıl oldum, zira Sen küll ile yani
herkeslesin; ama Habibin en öndeki o özel haremdedir.
Allah’ım!
Beni benden al, Sende baki kıl.
Şathiyelerimdeki celâli, niyazımdaki cemâle tebdil eyle. Âmin. Âmin, Âmin, Âmin.
🍃 6602085802939640732
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder