Ebu Said el Hayr’in Münacatı
Yâ İlâhî… Yâ İlâhe’l-Âlemîn…
Sana gizli kalmayan perişan halimi, bu kara yüzümü ve kırık
kalbimi hangi dille, hangi feryatla şikâyet edeyim?
Huzuruna çıkacak ne bir salih amelim var, ne de mizanına
sunacak temiz bir sermayem.
Bu aciz kulun ruhundan süzülen o ezeli çığlıkla kapına geldim:
"Ey aşk, ey feryat! Senin elinden feryadım! Bu halimin
akıbeti ne olacak, başka bir sevdiğim
yok ki."
Feryadım, bu nefsin elinden, kalbimi bağlayan fani
bağlardan.
Diyorsun ki, "Aşk dervişe benden armağandır ve
ıstıraptır."
Mademki bu aşk senin bir lütfundur ve katıksız bir
ıstıraptır; beni bu ıstırabın deryasında dirilt, senin yolunda ölürken, hayat
bulan sevdiklerinin safına kat.
Cömertçe gençliğini özgürce feda eden bu yiğitler için dünya
saltanatı bir hiçtir.
Eğer bu insanoğlu, senin settâr isminle örtüp gizlediğin
gerçek halimi, içimdeki hamlığı ve gizli hataları bilseydi; beni kapı kapı kovulan
bir yabancı gibi bu diyardan sürerlerdi.
Ama Sen, ey zenginliği nihayetsiz olan, ey lütuf ve kerem
deryası Allah'ım…
Benim maddem, aslım ve neslim bir avuç topraktır:
Bir avuç topraktan günah, kusur ve nisyandan başka ne gelir?
Eğer adalet terazini kurar da beni amellerimin tartısıyla
yargılarsan, ben o çetin günde büsbütün mahvolurum.
Lakin senin inayetin öyle bir denizdir ki, benim denizler
dolusu günahım o ummanda bir saman çöpü bile etmez.
Kulların isyanı sahralar kadar, günahlarımız gemiler dolusu
olsa ne çıkar; senin merhametin nehirler, denizler ve ebedi okyanuslar gibidir.
"Biliyorum, senin rahmetinden büyük derya yoktur."
Allah’ım…
"Sensiz ben duramam, bana olan ihsanlarını sayamam.
Vücudumdaki her kılın bir dili olsa, senin ihsan ettiğin nimetlere edilecek
şükrün binde birini yine sayamam."
Ben bu dünyada kul hakkına girdiysem, senin yarattığın
insanları incittiysem, emanetin olan nazargâh-ı ilahi gönülleri kırdıysam beni
affet, beni o yükle bırakma.
Çünkü bilirim ki; binlerce kez kurbanlar kessem, köleler
azat etsem, taştan ve çamurdan mescidler inşa edip onları ibadet edenlerle
doldursam; tek bir kırık gönlü şad etmek, bir mazlumun kalbine merhametle
dokunmak senin katında o binlerce mescitten daha yücedir.
İçimizdeki ayrılıkları harap edip kalbimizde tek bir tevhit
camisi yapmadıkça, kutsal görevimiz yerine getirilmiş olmaz.
İmanla küfür bir olup, tüm benliğimiz sana teslim olarak
İslam oluncaya kadar, içimizde gerçek Müslüman bulunmaz.
Cihanın canı olan Allah'ım; engerek yılanıyla koyun koyuna
olmaya razıyım, yeter ki beni o baş belası nefsimle baş başa bırakma!
"Nefsimden bir adım uzak dursam, vahdet yolunda ne
küfür ne de iman kalır."
İnsanların işi gücü daha çok mal edinmek, hep en önde
olmaktır; oysa rahat ve güven ancak senin dervişliğindedir.
Eğer aklım ve bilgim varsa, bu dünyada seni tercih
etmeliyim, yalnızca bana Sen yetersin.
İnsanlara karşı işlediğim gizli ve açık haksızlıkların,
dilimden dökülen fuzuli kelamın, gözümden süzülen kibrin mahcubiyetiyle sadece
ve sadece sana sığınıyorum.
Zahitler gibi dışımı elbiseyle süsleyip içimi bir harabeye,
bir şirkin yuvasına çevirmekten sana sığınıyorum.
"İçi kirli, elbisesi temiz olmanın ne faydası
var?"
Namazda başımı secdeye koyarken, asıl yere fırlatıp çiğnemem
gerekenin başımın içinde taşıdığım o ham gurur, o çiğ benlik ve o yalancı kibir
olduğunu bana idrak ettirdin.
Kendime diyorum…
"Namaz kılmak için başını niye yere koyup durursun?
Asıl o başının üstünde tuttuğun kibri yere koy, gururla taşıdığın benliği yere
fırlat!"
"Ben ne bir abid, ne bir zahid, ne bir muallim, ne de
bir sufiyim. Allah’ım, Sen Bir’sin, Sen’in Birliğin’le ben de birim."
"Her şeyimle bendesin; fakat bende kendim için asla yer
bulamıyorum."
Beni bu riyakârlıktan, şekilsel dindarlıktan, kalbe
ulaşmayan boş tesbih seslerinden, zahitlerin gösteriş kürklerinden arındır.
Kalbimi sıfırla, içimi ve dışımı yalnızca senin ebedi
muhabbetinle doldur.
"Gel, gel, her ne olursan ol gene gel! Kafir,
ateşperest, putperest isen de gene gel!"
Sen ki "Geri dön" buyurdun; yüz kere, bin kere
tövbemi bozmuş, mühürleri kırmış olsam da, kapına her feryatla gelişimde beni
huzurundan kovmayan, bana sırtını dönmeyen yegâne sığınağım Sensin.
"Ey İnsan Onun kapısı, ümitsizlik kapısı değildir. Yüz
kere tövbeni bozmuş olsan gene gel!"
Allah’ım!
İbadetimi cennet sevdasıyla veya cehennem korkusuyla
lekeleme; bana zahitlere vaat edilen hurilerini ve köşklerini değil, bizzat
kendi cemalini, kendi zatını ver.
Tesbih meleklere, safa Rızvan'a, cehennem kötülere, cennet
iyilere olsun; "Bizim canımız canandır, cananımız ise candır."
Cananımız ezelden ebede yalnızca Sensin.
"Bu neşe, cömertlik ve kerem kaynağı, asıl neşe
kaynağıdır; herkesin kıblesi Kâ’be, bizimki ise senin yüzündür."
"Ey Hacca gidenler, neredesiniz, neredesiniz? Sevgili
burada; geliniz, geliniz! Suretsiz Sevgilinin yüzünü bir görürseniz, ev sahibi
de sizsiniz, ev de sizsiniz, Kâbe de sizsiniz!"
"Semâ’ ki, göklere giden bir kapıdır, yoldur! Semâ’ ki,
can kuşuna baştır, kanattır, koldur! Ama senin huzurunda semâ’ bir sema olur ki;
Peygamber’in ardında kılınan namaz gibidir!"
Allah’ım… Ey canımın canı, kalbimin ebedi ve ezeli sultanı…
"Ben yokluğumu Sana verdiğim zaman, Sen de Kendini bana
verirsin."
Ben varlığımdan büsbütün geçtim, yokluğumu senin yüce zatına
hibe ettim, ne olur bana kendini ver!
Şimdi içimdeki tüm putları, o gizli ortakları senin
huzurunda, tek bir tevhitle birer birer kırıyorum.
Seni tanıyan, senin o her şeyi kuşatan eksiksiz ve kusursuz
güzelliğini gören bir kul, bir daha bu alemde kendi varlığından, kendi
benliğinden bahsedebilir mi?
"Seni tanıyan, kendini tanıyamaz, tamamen unutur."
"Ay yüzlüm geldi mi, ben kim olabilirim ki? Zati ben
kendimden geçtiğim zaman var olurum. Bende bir kâr, bir varlık görürsen, bil ki
o kâr, o varlık Sensin."
"Sen benim kalbimde eyleş, yoksa onu kana bularım; Sen
benim gözümde ışılda, yoksa onu gözyaşlarına boğarım. Ruhum, yalnızca Sen’inle
bir olmak ister; yoksa her şeye başvurarak, onu bedenimden söküp atarım!"
Aynanın güneşe döndüğünde "Ben güneşim " diye
parıldaması, aslında kendi maddesini yok edip güneşin ışığında kaybolması
gibidir.
"Dostların gönlündeki Senin aşkın apaçık ortaya konsa
idi, alemi sel ve ateşle doldururdu."
İşte bu büyük sel ve ateşle, bu aciz ruhum da senin mutlak
nurunun karşısında eridi, titredi ve yok oldu.
Ortada ne nefis kaldı, ne dünya, ne de fani bir iddia…
"Aşk-ı ilahi öyle bir şaraptır ki, bana gecenin en
karanlık zamanında güneşi gösterir." Bu şarabın evsafı ve meziyyetleri
sözlere sığmaz.
Hallac-ı Mansur o büyük iman denizin dev bir balinası gibi
"Ene'l-Hak" diye haykırdığında, o dehşetli günde darağacına yürüyen
Mansur’un gövdesi değildi; onun kelamında, onun fena bulmuş varlığında tecelli
eden senin ebedi yüceliğindi.
"O gün dilinden 'Ene'l-Hak' nidası yükseliyordu /
Mansur neredeydi? Var olan, Sendin!"
Allah’ım!
Beni benden al, beni benden kurtar; beni senin aşkının o
kopmaz zincirine, o mübarek ve mukaddes silsilene ebediyen mahkum et.
Hayatımın kaderini, kalbimin mühür taşını yalnızca senin
muhabbetinin yüzük taşıyla damgala.
Ruhum bu dar beden kafesinde çırpınan öksüz bir kuştur;
senin yolunda can feda etmek bu kul için bir noksanlık değil, ulaşılabilecek en
yüce devlettir, en büyük şereftir.
Biliyorum ki bu dünya fani, bu alem bir rüya, ömür ise bir
ilkbahar bulutu gibi hızla süzülüp geçiyor.
Hükmümüz Şam’dan Yemen’e, Çin’den Horasan’a kadar sürse,
yeryüzünün en kudretli sultanı olsak bile, nihayetinde bu fani dünyadan
göçerken yanımıza alacağımız, bize refakat edecek olan yalnızca yedi arşınlık
bir bez parçası, kuru bir kefendir.
Bu fani rüyaya, bu hilekar dünyaya gönül vermekten kalbimi,
ruhumu ve fikrimi fersah fersah uzak tut.
Yâ Akreme’l-Ekremîn… Yâ Gaffire’z-Zunûb… Yâ Kâşife’l-Kurûb…
Ömür mühürlenip vakit daraldığında; ruhum göğüs kafesimden,
bu toprak bedenimden sıyrılıp sana doğru kanat çırptığında;
"Toprağın altına girdiğimde kemiklerim çürümüşken, beni
çağırsan, sesine cevap veririm. Ey sevgili seni andığımda parçalanır, bu yüzden
ciğerim yanar, sana olan hasretim artar."
"Ölsem ve üzerimden geçse yıllar, sanma ki kabrimin
içinde aşk olmaz. Koysan elini toprağa ve desen: ‘Kim var burada? Beyitler
fısıldar sana: Sevgilinin hali nice?’ "
O dar ve karanlık kabir menzilinde, o mutlak yalnızlık
yurdunda ve sual meleklerinin karşısında bu aciz, bu kimsesiz, bu savunmasız
kuluna yalnız Sen yardım et, merhametini gönder.
Sana yalvarıyorum, hatta dindaşlarıma vasiyet ediyorum:
Dünyadan ayrıldığımda mezar taşıma, "Bu aşka tutulmuştu" yazın.
Oradan geçen garip bir arif, içi yanarak ah eder ve selam verir belki de bana.
"Allah'ım, Ali b. Ebi Talib ve soyu hürmetine / Dünyada
celali yüce olan o Allah'ın aslanı hürmetine…"
O aslanların, o velilerin, o mukaddes rehberlerin yüzü suyu
hürmetine; can çekişirken, kabre konurken ve o çetin sual anında feryadıma
yetiş.
Sana layık, şanına yaraşır bir kul olamadım; ama senin
sonsuz keremine, senin bitmez af kapına yüz süren bir muhtaç oldum.
Bu aciz kulun dilindeki o en derin, o en son nâz u niyazla
huzurunda duruyor, ellerimi açıyor:
"Ey her ihtiyacım kendisinde olan, ruhumu ellerinde
tutan Allah'ım! Senden başkasından yüz çevirdim ve sana yöneldim."
Sadece sana güvendim, sadece senin keremine sığındım, ne
olur tut elimden, bırakma beni…
Allah’ım!
Beni senin ebedi aşkından, senin o güzel kokundan, rızandan
ve merhametinden dünya durdukça ve ahiret uyandıkça mahrum etme…
Sevgili Efendimizin yüzü suyu hürmetine.
Allahümme salli ala Muhammmedin ve ala alihi
Âmin, âmin, âmin… Yâ Muîyn, yâ Hayyu yâ Kayyûm.
🍃 3222479873166373700
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder