Ferraş Dede 1 ve 2. Bölümler
1.BÖLÜM
Geceleri dondurucu soğuğu,
gündüzleri ise kavurucu kuraklığıyla bilinen o eski memlekette, kendi halinde,
meczup bir dede yaşardı. Bütün işi gücü, sokaklardaki çöpleri toplamaktı.
Hayatta tek bildiği, annesinin küçükken elinden tutup götürdüğü, o şeyhiydi.
Onu canından çok severdi.
Oğlunun bu süpürme işiyle ömür
tüketmesi annesini her ne kadar üzse de, dede, elinden süpürgesini hiç
düşürmez, her yeri köşe bucak temizlerdi. Annesi sürekli arkasından söylenirdi:
"Oğlum, bu koca sokaklar,
bu devasa meydanlar süpürmeyle temizlenir mi? Bırak artık şu işi."
Ama kalbine düşen o aşk, bu
sevdadan vazgeçer miydi hiç?
Elinde süpürgesiyle her gün
sokakları adımlar dururdu. Akşam karanlığı çökünce de kuytuda kalmış, cemaati
az küçük bir mescide gider, orayı pırıl pırıl yapana kadar süpürür ve silerdi.
Sonra da görevini hakkıyla bitirmiş bir memur edasıyla evinin yolunu tutardı.
Mahallenin çocukları, onun
geçeceği saatleri bildikleri için inadına çöpleri sokaklara saçarlardı. Dede
ise bir gün olsun o çocuklara kızmadı, tek bir kötü söz söylemedi. Sabırla,
inatla işine devam etti. Ancak bir gün, ne olduysa oldu; Ferraş Dede birdenbire
ortalıktan kayboldu. Günler geçti, sokakları toz toprak bürüdü, mescit bile
bakımsızlıktan toza gömüldü. Ama mahalleden hiç kimse elini temizlemeyi
bırakın, düşünmediler bile. Sanki Ferraş Dede oranın maaşlı memuruydu ve gelip
temizlemek zorundaydı. Herkes ondan bir hareket bekliyordu ama dede yoktu.
Mahallede herkesin adını
duyunca köşe bucak kaçtığı, Abdussamed adında bir kabadayı vardı. Bir gün
öfkeyle kahvehaneye girdi, kapıyı çarpıp nareyi bastı:
"Ulan!" dedi,
"Müslümanız diye geçiniyorsunuz ama mahalleyi pislik götürüyor! Ne bu
hal?"
Onun karşısında kim
konuşabilirdi ki? En ufak bir itirazın sonu, adamı yere seren bir Osmanlı
tokadı olurdu.
Kahveci korkudan titreyen bir
sesle araya girdi: "Abi," dedi, "sokakları süpüren Ferraş Dede
kaç gündür görünmüyor. Mahalleyi bu hale getiren biraz da onun yokluğu..."
Abdussamed kaşlarını çattı:
"Öyleyse siz
süpürün!" diye gürledi.
Ama kim süpürecekti?
Kendi evinin önünü süpürmekten
aciz olan bu insanlar, mahallenin temizliğini umursar mıydı?
Dışı sert, içi ise aslında
yufka gibi olan Abdussamed, kahvehaneden çıkarken birden durdu ve çırağı
çağırdı:
"Dedenin evini biliyorsan,
beni ona götür," dedi.
Çırak şaşkınlıkla ustasına
baktı. Normalde çırağının iki dakika nefes almasına bile izin vermeyen usta, bu
kez korkuyla, "Git oğlum git, ne diyorsa yap," diye fısıldadı.
Birlikte yola koyuldular.
Dedenin evi şehrin dışında, oldukça uzak bir yerdeydi. Nihayet eve
vardıklarında karşılaştıkları manzara içler acısıydı. Mandalı düşmüş,
menteşeleri gevşemiş eski kapı, rüzgarda sallanırken adeta "biri beni
durdursun" diye yalvarıyordu. Kapıyı hafifçe itip, sanki o yorgun eve
yardım ediyormuş gibi içeri girdiler. Günlerdir rüzgarda gıcırdayarak dedenin
kulağını sağır eden o kapı, içeri girmeleriyle birlikte tamamen sustu.
Dede, odanın bir köşesinde
küçücük gövdesiyle kıvrılmış yatıyordu. Ayak seslerini duyunca gözlerini
hafifçe araladı. Annesi de birkaç ay önce vefat etmişti. Demek ki dünyada tek
sevdiği insan olan annesi gidince o da tükenmiş, yalnızlık onu yiyip bitirmişti.
Dede ağır hastaydı.
Gariplerin halinden kim anlardı
ki?
Kala kala hal hatır sormak,
mahallenin en belalı kabadayısı Abdussamed’e kalmışsa, dünyanın halini varın
siz düşünün. Koca bir mahalle, bir garip Ferraş Dede ve akılalmaz kader
oyunları...
Kısa bir selamlaşmanın ardından
Abdussamed yatağın kenarına çöktü:
"Yahu dede," dedi,
"sen gittin, mahalle çöplüğe döndü. Sen ne büyük bir dervişmişsin meğer.
Varken kadrini kıymetini bilmediler, şimdi mahalleyi pislik götürüyor. Hele bir
anlat bana, bu süpürgecilik işini nasıl sardın başına?"
2. BÖLÜM
Dede, yorgun gözlerine aniden
bir ışık gelmiş gibi heyecanlandı. Bedeninde son bir güç buldu. Günlerdir
konuşmayan, damağına yapışmış dili çözüldü:
"Ben Sivas’ta İhramcızâde
İsmail Efendi’nin müridi olmadan önce, ona sürekli atıp tutan, arkasından
konuşan kötü biriydim. O yoldan geçerken, sırf eziyet olsun diye yanımdaki
işçiye, 'Git şu çöpü onun geçeceği yola dök de biraz eğlenelim,' derdim. İsmail
Efendi ise öyle zarif bir insandı ki, taşa basarken bile 'taş incinir' diye
basardı. Bu kötülüğümüzü defalarca tekrarladık; ben de uzaktan bakar, gülerdim.
Ancak bir gün bende amansız bir
hastalık başladı. Doktorlar derdime çare bulamadı. Annem halimi görünce,
'Oğlum,' dedi, 'bak memlekette ağzı dualı insanlar var, bir de onlara müracaat
etsek?'
Ben de sinirle, 'Kime
gideceğiz?' dedim. Annem, 'İhramcızâde’ye,' deyince içime bir ateş düştü.
Hay Allah... Yoluna çöp
döktüğüm, dalga geçtiğim insandan mı dua isteyecektim?
Fakat vücudum yara bere
içindeydi, çaresiz kalınca mecburen İhramcızâde’nin kapısına gittik. Annem
durumumu ağlayarak anlattı. Efendi beni hemen tanıdı fakat hiçbir şeyi yüzüme
vurmadı, sustu. Sadece şöyle dedi:
'Gardaşım, derdi veren Allah
şifasını da verir. Annem bana vaktiyle, “İsmail, adam olmadın”, derdi. Ben de, “Anne,
bak memur oldum ya”, derdim. O ise;
“Oğlum, ben Paşa hanımıyım; ben
sana hep cami hademesi ol, oraları süpür, temizle dedim. Sen gittin memur oldun”,
derdi.'
Efendi, 'Gardaşım...' dedi ve
sözü orada kesip ekledi: 'Sonra, Allah Azimüşşan sana şifanı verir.' Bu sözleri
söyleyip bizi uğurladı.
Eve dönerken anneme kızdım:
'Beni götürdüğün adam böyle mi dua ediyor?' dedim. Annem de şaşırmıştı, bir şey
diyemedi. Eve geldik ama ağrılarım aynen devam ediyordu. İçime öyle bir
karanlık çöktü ki, 'Allah bile bana acımıyor' diye isyan edecek noktaya geldim.
Yine bir gece bu acılar içinde kıvranırken yorgunluktan uykuya dalmışım.
Rüyamda İhramcızâde Efendi geldi ve bana, ''Gardaşım, senin şifanı söyledik
ya,'' dedi.
Birden sıçrayarak uyandım.
Kendi kendime, 'Ben sokaklara zevk için çöp atan adam, şimdi süpürgecilik mi
yapacağım? Hayır, asla olmaz!' dedim. Dedim demesine ama acılar beni
inletiyordu. Sonunda dayanamayıp, 'En iyisi kendi kapımızın önünü süpüreyim de
söz yerini bulsun,' dedim.
Evden dışarı çıktım; çıkmaz
olayım... Her yeri birbirine katarak, devasa bir toz bulutu kopmuş, üzerime
doğru geliyordu. 'Eyvah!' dedim, 'Bu yaraların üzerine tozlar konarsa ben
yandım, bir daha asla iyileşemeyeceğim.' Korktuğum başıma geldi; toz bulutu beni
yuttu. Çamura batmış bir adama döndüm, yaralarım çamurla kaplandı. Can havliyle
içeri girip, 'Anne yetiş, mahvoluyorum!' diye bağırdım.
Canım anneciğim hemen beni
banyoya götürdü, yıkamaya başladı. Üzerime su döküldükçe içimi muazzam bir şifa
ve ferahlık hissi kaplıyordu. Kurulanıp yatağa uzandım. Uyumuşum... Kaç gün
uyudum biliyor musun? Tam üç gün kesintisiz uyumuşum. Çünkü ben hastalandığımdan
beri günde bir saat bile uyuyabilsem sevinen biriydim. Acıdan aylardır uyku
yüzü görmeyen bedenim de ruhum da nihayet dinlenmişti. Gözlerimi açtığımda, o
korkunç yaralarımın tamamen iyileştiğini gördüm.
O an kendi kendime dedim ki: 'Sen
bundan sonra durma süpür; kapı süpür, baca süpür... Süpür ki senin içindeki ve
dışındaki bu pisliği ancak bu iş temizler.'
İhramcızâde İsmail Hakkı
Efendimin ayağının tozu olayım... O günden sonra ne zaman bir yeri süpürsem,
rüyamda bana, 'Bugün kaç kişinin kalbini temizledin, biliyor musun?'
diye sorarlardı. Ben şaşkınlıkla 'Nasıl olur?' deyince Efendim buyurdu ki: 'Gardaşım,
zahir ile batın aynı gider. İç neyse yüze o vurur. Yaptığın amel sana başka,
Rabbine başka görünür.'
O gün bugündür bu işle meşgul
oldum. Bu sırrımı dünyada ilk defa sana anlattım. Gerisini sen anla
artık..." dedi.
Dede derin bir nefes çekti,
"Ah..." dedi ve ardından huzur dolu bir "Hû" çekerek ruhunu
sonsuz güzelliğe uçurdu, bu dünyadan göçüp gitti.
Her şey bitmişti ama olan bizim
kabadayı Abdussamed’e olmuştu. Adam yemeden içmeden kesildi. Birkaç gün
ortalıkta görünmeyen Abdussamed, günün birinde elinde faraş ve süpürgeyle
meydanda belirdi. Mahalleden bir dede gitmiş, yerine bıyıklı, heybetli başka
bir "dede" gelmişti.
Evren hiçbir boşluğu kabul
etmez. Bu yüzden etrafımızdaki insanlara bakarken asla onları hor görmeyelim.
Bir gidenin yerine, yine onun makamına layık olan bir başkası gelir. Maddi
dünya ile manevi dünyanın ayrımını yaparken, sırları bilen o temiz kalpli insanlardan
feyz almaya çalışın. Bu dünyada gözlerimizin perdeli olduğunu unutmayalım; her
gölge, ardındaki görünmeyen bir güneşin kanıtıdır. Güneşi doğrudan göremeyenler
için muhakkak sığınılacak bir gölge vardır. Ancak gölge, kendini asıl ışık
sanıp yerde çakılı kaldığında aldatıcı olur. Gölgenin sahteliğine basıp
aldanmaktan Allah bizleri korusun.
Âmin.
Not:
Ferraş: Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin
temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma
hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş;
arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında
bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenler hakkında ıstılah olarak da kullanılır.
(O.T.D.S.)
"Her ruham-ı fersi bir âyine-i âlemnüma
Her gezen ferraşı bir İskender-i kitisitan."
(Nef'î)
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder