Print Friendly and PDF

"Olacak O Kadar"la Oluyor mu?


 Özelleştirme Geleceğine Büyük Yükler Bırakıyor

1980'lerin sonunda ve 1990'ların başında Meksika, binlerce kilometrelik otoyolu özel sektöre devretti.

Şirketler o kadar yüksek geçiş ücretleri belirledi ki, kamyon şoförleri ve halk yeni yolları kullanmayı reddederek eski ve bakımsız devlet yollarına geri döndü. Şirketler zarar edince devlet, milyarlarca dolarlık borcu üstlenerek yolları tekrar kamulaştırmak (satın almak) zorunda kaldı. Yani halk, yolları yaparken ayrı, şirketleri kurtarırken ayrı para ödedi.

2008 yılında Chicago şehri, sokaklardaki tüm otopark otomatlarının işletmesini 75 yıllığına 1.15 milyar dolar nakit para karşılığında özel bir konsorsiyuma devretti.

Şirket fiyatları hemen fırlattı. Daha da kötüsü sözleşmeye göre; şehir yönetimi sokakta bir festival yapıp yolu kapattığında veya yol çalışması nedeniyle otopark iptal edildiğinde, şirkete "kayıp kâr" ödemesi yapmak zorunda kalıyor. Chicago Belediyesi, aldığı paranın katbekat fazlasını şirkete ceza ve tazminat olarak geri ödemektedir ve bu anlaşma 2083 yılına kadar sürecektir.

Cenova'daki Morandi Köprüsü, İtalya'nın otoyollarını işleten özel Autostrade per l'Italia şirketi tarafından yönetiliyordu. 2018 yılında köprü çöktü ve 43 kişi hayatını kaybetti. Yapılan soruşturmalarda, şirketin kârını artırmak için gerekli yapısal bakım ve güçlendirme çalışmalarını yıllarca ertelediği ve tehlike raporlarını gizlediği ortaya çıktı.

Bir İktidar Çıksa Ben Bunları Kabul Etmiyorum Derse

Hukuki, siyasi ve ekonomik açılardan bakıldığında bu durum, kağıt üzerinde "Evet, yapabilir" gibi görünse de, pratik dünyada devlet için çok daha büyük bir mali ve diplomatik yıkıma (ikinci bir kazığa) dönüşebilir.

Bir   radikal bir iktidar  başa gelse "Bu sözleşmeleri tanımıyorum, hepsine el koydum" dediğinde (buna uluslararası hukukta kamulaştırma veya müsadere denir) arka planda şu mekanizmalar devreye girer:

1. Uluslararası Tahkim ve Hukuk Duvarı

Bu büyük altyapı sözleşmelerinin hemen hemen hepsinde uluslararası tahkim (ICSID, Londra veya Paris Mahkemeleri) şartı bulunur.

  • Devlet içindeki hukuku askıya alsanız bile, uluslararası hukuku tek taraflı askıya alamazsınız.
  • Şirketler konuyu uluslararası tahkime götürür. Mahkeme, devletin sözleşmeyi haksız yere fesh ettiğine hükmeder ve devlete astronomik tazminat cezaları keser.

2. Dış Varlıklara El Konulması (Arjantin Örneği)

"Tahkim kararını da tanımıyorum, para falan ödemiyorum" derseniz, alacaklı şirketler uluslararası mahkeme kararlarıyla o devletin sınır dışındaki varlıklarına el koydurabilir.

  • Bariz Örnek: Arjantin 2001 ekonomik krizinde borçlarını ödemeyeceğini (temerrüde düştüğünü) açıkladı ve bazı özelleştirmeleri iptal etti. Alacaklı fonlar ve şirketler, Arjantin devletine ait askeri eğitim gemisine (ARA Libertad) Gana limanında mahkeme kararıyla el koydurdu. Arjantin, gemisini geri almak için yıllarca uğraştı ve milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kaldı.
  • Benzer durumlarda devletlerin yurt dışındaki merkez bankası rezervlerine, devlet havayolu şirketlerinin uçaklarına veya diplomatik mülklerine el konulabilir.

3. Ekonomik Ambargo ve Yatırım Endeksi

Bir devletin sözleşmeleri tamamen hukuksuz şekilde yırtıp atması, o ülkeyi uluslararası finans sisteminde "güvenilmez" ilan ettirir.

  • Ülkeye yabancı sermaye girişi bıçak gibi kesilir.
  • Devlet veya yerli şirketler yurt dışından borç para (kredi) bulamaz hale gelir. Bulsa bile astronomik faizlerle bulur.

Peki,   "Kazıklardan" Kurtulmanın Yolu Yok mu?

Hukuk çerçevesinde bu sözleşmelerden kurtulmanın veya yükü hafifletmenin meşru yolları vardır:

  • Sözleşmenin İncelenmesi (Görevin Kötüye Kullanımı): Eğer sözleşmeler imzalanırken rüşvet, yolsuzluk veya görevi kötüye kullanma gibi durumlar tespit edilirse, bu durum uluslararası mahkemelerde de sözleşmeyi geçersiz kılmak için meşru bir sebep oluşturur.
  • Yasal Kamulaştırma: Devlet, şirkete "Seni sistemden çıkarıyorum ama sözleşmenin kalan süresindeki adil kâr payını hesaplayıp sana tazminat olarak ödüyorum" der. Para ödenerek yol/köprü geri alınır.
  • Sözleşmenin Yeniden Müzakeresi (Re-negotiation): Değişen ekonomik şartlar (aşırı enflasyon, kriz vb.) öne sürülerek şirket masaya çağrılır ve geçiş garantileri ya da döviz endeksi daha makul bir seviyeye çekilmesi için zorlanır.

Özetle; “kabul etmiyorum”   "Yırtıp attım" demekle anlık bir rahatlama getirse de, uluslararası sistem o yırtılan kağıtların bedelini halka çok daha ağır faturalarla ödetir.

 Bu Kadar Riski Olan Bir Şeyi Neden İktidarlar Yapmak İstiyor…

Hükümetlerin (  tüm dünyada) bu kadar büyük finansal ve hukuki riskleri bile bile Yap-İşlet-Devret (YİD) modelini ve özelleştirmeleri seçmesinin arkasında çok net siyasi, ekonomik ve taktiksel nedenler vardır.

İktidarların bu modeli ısrarla tercih etme sebepleri şunlardır:

1. "Peşin Para Yok, Hemen İcraat" İllüzyonu (Siyasi Rant)

Büyük altyapı projeleri (otoyollar, dev köprüler, şehir hastaneleri) milyarlarca dolar bütçe gerektirir.

  • Devletin kasasında bu projeleri aynı anda yapacak nakit para yoksa, iktidar normalde bu yatırımları yıllara yaymak veya ertelemek zorunda kalır.
  • YİD modelinde ise para özel sektörden (genellikle dış kredilerle) gelir. İktidar, devlet kasasından tek kuruş harcamadan devasa projeleri hızla bitirir.
  • Seçim döneminde halkın karşısına çıkıp "Bakın, köprüyü/yolu 3 yılda bitirdik" diyerek hemen siyasi puan ve oy toplar. Fatura ise yıllar sonrasına, yani sonraki nesillere kesilir.

2. Borçları Gizlemek ve Bütçeyi "Temiz" Göstermek

Bir devlet, projeleri kendi bütçesinden ya da dışarıdan borç alarak yaparsa, bu durum devletin resmi kamu borç stokunda görünür. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları devletin borcunun arttığını görünce ülkenin kredi notunu düşürebilir.

  • YİD modelinde projeyi özel şirket fonladığı için, bu borçlar devletin resmi borç hanesinde görünmez.
  • Devlet, kağıt üzerinde "Borcumuz az, mali disiplinimiz harika" diyebilir. Oysa gelecekte ödenecek olan araç geçiş garantileri, bütçenin altına gizlenmiş saatli birer bomba gibidir.

3. Yandaş Sermaye Yaratma ve Ekonomiyi Canlandırma

İktidarlar, kendilerine siyasi ve finansal olarak destek verecek büyük bir iş adamı/şirket grubu (burjuvazi) yaratmak isteyebilir.

  • Bu tarz dev ihaleler, belirli holdinglere verilerek o şirketlerin devasa servetler kazanması sağlanır.
  • İnşaat sektörü lokomotif bir sektördür; çimentocusundan demircisine kadar yüzlerce alt sektörü canlandırır. İktidar bu sayede ekonomide yapay bir büyüme ve istihdam dalgası yaratır, bu da sandığa olumlu yansır.

4. "Benden Sonrası Tufan" Anlayışı (Geleceği İpotek Etmek)

Siyasetçilerin görev süreleri sınırlıdır (5 veya 10 yıl). Ancak bu sözleşmeler genellikle 20, 25 veya 30 yıllıktır.

  • İktidar, projenin kaymağını (açılışını, övgüsünü, siyasi şovunu) kendi dönemi içerisinde yer.
  • Projenin getireceği devasa zarar ve garanti ödemeleri ise 15-20 yıl sonrasının hükümetlerine ve halkına kalır. "Ben koltukta olmayacağıma göre, gelecekteki mali krizi başkası düşünsün" mantığı ağır basar.

5. Küresel Finans Sisteminin ve Kurumların Dayatması

Dünya Bankası, IMF veya küresel finans çevreleri geliymekte olan ülkelere uzun yıllar boyunca "Devlet küçülmeli, altyapıyı özel sektör yapmalı" tezini dayattı. Hükümetler, dış dünyadan taze para akışı sağlamak ve uluslararası piyasalarda "piyasa dostu" görünmek için de bu modelleri seve seve kabul ettiler.

Özetle; iktidarlar için bu projeler bugünün siyasi zaferi, halk ve devlet için ise geleceğin mali esaretidir. Siyasetçi kısa vadeli kazanımına (seçime), halk ise uzun vadeli faturasına (vergilere) odaklanır.

Özelleştirmelerdeki Şahsi Mülkler 

 Tarihsel bir gerçeği hatırlamak gerekir.  Sultan II. Abdülhamid’in petrol bölgelerini şahsi mülkü (Hazine-i Hassa) haline getirmesidir. Ancak bu stratejinin teorideki amacı ile pratikteki küresel güç dengeleri arasında çok büyük zorluklar vardır.  

 1. Teori Neydi? "Şahıs Mülkü Olursa Dokunamazlar mıydı?"

II. Abdülhamid, Batılı devletlerin Osmanlı topraklarındaki iştahını ve özellikle Musul-Kerkük’teki petrol rezervlerine dair raporları çok iyi biliyordu. Batılıların uluslararası hukukta "Devlet mülklerine el konulabilir ama şahsi mülkiyete (özel mülke) dokunulamaz, kutsaldır" ilkesine bağlı olduğunu düşünerek dahi bir strateji geliştirdi.  

  • Yaptığı Hamle: 1889 ve 1898 yıllarında çıkardığı fermanlarla, Musul ve Kerkük çevresindeki petrol zengini arazileri devlet hazinesinden çıkarıp kendi şahsi mülküne (Hazine-i Hassa / Padişahın şahsi kesesi) devretti.
  • Teorinin Amacı: Osmanlı savaşı kaybetse ve o topraklar işgal edilse bile, topraklar "devlet mülkü" değil "şahsi mülk" olduğu için uluslararası mahkemelerde yabancı devletlerin buraya el koyması zorlaşacaktı. İşgalciler petrolü çıkarsa bile padişah ailesine (yani Osmanlı hanedanına) telif/kira ödemek zorunda kalacaklardı.

2. Bu Teori Gerçekte İşler miydi? (Neden Çöktü?)

Kağıt üzerinde çok zekice duran bu teori, uluslararası güç siyaseti ve emperyalizm duvarına çarparak çöktü. Bunun üç ana sebebi vardır:

  • İttihatçıların Kamulaştırması: 1908'de II. Abdülhamid tahttan indirilince, yeni yönetim (İttihat ve Terakki) padişahın şahsi mülklerinin büyük kısmını (Musul dahil) tekrar kamulaştırarak devlet hazinesine devretti. İngilizler Mondros Mütarekesi sonrası Musul’u işgal ettiklerinde karşılarında bir "şahıs mülkü" değil, "Osmanlı Devleti mülkü" buldular. Abdülhamid'in varisleri bu devrin baskıyla yapıldığını söylese de uluslararası hukuk bunu tanımadı.  
  • Güç Hukuku: İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci güçler, milyarlarca dolarlık petrol kaynaklarını sırf bir ailenin tapusu var diye onlara bırakmazdı. Nitekim işgalden sonra kurulan Turkish Petroleum Company (TPC) o sahalara tamamen el koydu
  • Uluslararası Mahkemelerin Reddi: Hanedan varisleri 1920'li ve 30'lu yıllarda İngiltere, Fransa, Irak ve Yunanistan gibi ülkelerde "Buralar dedemizin tapulu malı" diyerek onlarca dava açtılar. Ancak batılı mahkemeler siyasi kararlarla bu davaların hepsini reddetti.  

3. "Hala Petrol Gelirinden Faydalanan Aileler Var" İddiası Doğru mu?

Bu durum genellikle yanlış anlaşılan veya kulaktan kulağa abartılan bir konudur. Osmanlı hanedanından (padişah soyundan) tek bir aile veya kişinin bugün Musul-Kerkük petrollerinden doğrudan pay veya hisse alması hukuken ve fiilen söz konusu değildir.  

Ancak bu dedikodunun çıkış noktası olan çok önemli bir isim vardır: Kalust Gülbenkian ("Bay Yüzde 5").  

  • Gülbenkian Örneği: Osmanlı vatandaşı olan Ermeni iş insanı Kalust Gülbenkian, II. Abdülhamid döneminde Musul petrolleri üzerine raporlar hazırlamış ve batılı şirketlerle Osmanlı arasında aracılık yapmış dahi bir diplomattır.
  • İngilizler bölgeye çöküp Irak Petrol Şirketi'ni kurduğunda, Gülbenkian geçmişten gelen imtiyaz haklarını uluslararası hukuku kullanarak korumayı başardı ve şirketten ömür boyu %5 hisse (pay) aldı.
  • Gülbenkian bu sayede dünyanın en zengin insanı oldu. Ölümünden sonra kurduğu "Calouste Gulbenkian Vakfı" (Lizbon merkezli) onun petrol gelirlerini miras aldı. İşte "Osmanlı vatandaşı bir aile/vakıf hala oradan para yiyor" efsanesinin arkasındaki asıl gerçek padişah ailesi değil, Gülbenkian'dır.  

Güncel Durum Nedir?

Türkiye Cumhuriyeti, 1926 Ankara Antlaşması ile Musul ve Kerkük üzerindeki haklarından vazgeçerken, Irak'ın bölge petrolünden elde edeceği gelirin %10'unu 25 yıllığına Türkiye'ye vermesi kararlaştırılmıştı. Bu ödemeler aksayarak da olsa 1950'lere kadar sürdü ve kapandı.  

Sonuç olarak; şahsi mülkiyet teorisi sömürgeci devletlerin "güçlü olan kazanır" hukuku karşısında yenik düşmüştür. Bugün Musul ve Kerkük petrolleri tamamen Irak Merkezi Hükümeti ve kısmen Bölgesel Yönetim kontrolündedir. Hatta Türkiye (TPAO), geçmişteki hak iddialarından ziyade tamamen ticari bir hamleyle, bölgede operasyon yürüten BP'nin Kerkük projesindeki %15 hissesini satın alarak bir asır sonra bölgeye tamamen uluslararası hukuk ve serbest piyasa kurallarıyla geri dönmüştür.  

 


Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Benzer Yazılar

Yorumlar

Çok Eski Yazılarımızdan

Arşivden yazılar getiriliyor...