İsteyerek veya İstemeyerek İtaat Edeceğiz
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Allah, dünyayı ilk yarattığında
orayı cinlerin doğasına uygun bir hale getirmeyi murat etti; yani yeryüzünü
ateşler, lavlar, gazlar ve patlamalar içinde bıraktı. Ancak cinler kendilerine
bahşedilen bu hayatın düzenini bozunca, Allah onlara doğru yolu bulmaları için
meleklerden elçiler gönderdi. Ne var ki melekler cinlerle aynı cinsten olmadığı
için onları bir türlü yola getiremedi. İlahi hikmet gereği, onları düzeltmek
adına bu kez içlerinden, cinsiyeti olmayan bir cinni, yani İblis’i
görevlendirdi. İblis, yaratılış olarak meleklerden daha güzeldi; aşkın en üst
mertebesinde Allah’a öylesine itaatkar ve bağlıydı ki bu vasfıyla ilahi kata
yakınlaştı, bizzat huzura kabul edildi ve bin yıl sürecek bir hükümranlığın
başına geçti… Zaman bu şekilde akıp gitti.
Derken ilahi irade, insanı var
etmeyi murat etti. O zamana kadar her şey düz bir mantıkla ilerlediği için
ortada bir sorun yoktu. Fakat Allah
kaderi "bulanık mantık" (çok boyutlu ve gizemli bir akış)
üzerine kurunca, her şey değişmeye başladı. Öyle ki insanın yaratılışına ilk
olarak melekler itiraz etti; İblis’in ise kafası karıştı ve o da bu karara razı
olmadı. İnsan ise tam da o bulanık mantık kaderine uygun şekilde yaratılacaktı.
Böylece asıl yaşanması gereken hayat tarzı gerçeğe dönüştü ve başladı. Ancak bu
başlangıç öylesine karmaşıktı ki bütün düzen ve uyum altüst oldu.
Peki, Şeytan kendi varlık
amacını inkâr etmek ve kendi eserini bozmak pahasına da olsa bu kaderi kabul
etmekten kaçınabilir miydi? Öz varlığını yadsıyıp Tanrı’ya rakip olmaktan
vazgeçmek pahasına bu yaratılışı reddedebilir miydi? Şeytan’ın bu isyanı gerçekten
imkansız bir şey miydi, yoksa sadece bir hikâyeden mi ibaretti? Eğer Tanrı
Şeytan’ın meydan okumasını kabul ettiyse, bu savaşı kazanması da zaten en
başından beri zorunlu değil miydi? Şeytan gerçekten kandırıldı mı? Tanrı, onun
kaybedeceğini başından beri bildiği halde neden Şeytan’a izin verdi? Bu tür
sarsıcı soruları soran ünlü tarihçi Toynbee bile, yaşananlar karşısında
"Neler oluyor?" demekten kendini alamamıştı.
Evet, ardından öyle bir hayat
başladı ki olaylar "olması gerekenler" ile "olmaması
gerekenler" arasında sıkışıp kayboldu. Bugün dünyada milyonlarca iyi ve
kötü olayın yaşandığını biliyoruz. İyilik, her varlık için olağan bir durumdur.
Fakat kötülüklerin katlanarak artması, insana büyük bir anlamsızlık hissi
veriyor. İnsanlar ve cinler bu kötülükleri gördükçe kahroluyor; melekler ise
yaratılışları gereği sakinliklerini koruyarak görevlerine devam ediyorlar.
İnsan, bu muazzam çaresizlik karşısında yapabilecekleri öylesine yetersiz
kalıyor ki, bazen bir oyuncak kadar aciz duruma düşüyor.
Tanrı, zaman, insan ve dünya...
Zaman ve dünya, yaşanmış ve
yaşanacak olan her şeyi yutup gidiyor. Ne var ki hayat; iyilikleri ve insanı
kahreden üzücü olayları bir arada yürütmeye devam ediyor. Allah bu durumun insan için dayanılmaz bir acıya
dönüşmesini istemediğinden, ona kısa vadeli bir ömür takdir etmiştir. Ölüm
aracılığıyla dünyanın kaderini kendi kudretinde tutmakta ve kuluna vaadettiği o
diğer sonsuz hayatı işaret etmektedir. Zamanın ve ölümün karşısında, acaba
dünyada kalıcı iz bırakan kaç şey var? Muhtemelen hiç yok; ya da varsa bile
bunu kim bilebilir?
Yine de insan, başkalarına,
meleklere ya da cinlere ters gelse bile, fıtratı veya inancı gereği güzel işler
yaptığını varsayarak iyi şeyler yapmaya çalışıyor. Çünkü insan, kötülüğü
sürekli kendi dışındakilere fatura edecek, suçu hep başkasında arayacak şekilde
tasarlanmıştır. Oysa insanın unuttuğu çok önemli bir şey var: Dünya ve tüm
yaratılmışlar aslında tek bir vücut gibidir. İnsan ise onu parçalara ayırmaya
çalışarak evrendeki o muazzam ahengi ve düzeni bozuyor. Bilmemiz gerekir ki
varlık alemi, parçalanması imkansız tek bir bütündür; tıpkı kulağa hoş gelen
bir melodi çalan orkestra gibi...
Bunu bir hayal edin: Bireysel
olarak hepimizin bu orkestrada bir görevi var. Gruptan biri şarkı sözlerini
yazarken, diğerleri sevse de sevmese de o şarkıyı çalmak ve o müziğe dahil
olmak zorundadır. Böylece ezeli ve ebedi şarkı çalınmaya başlar. Bazen mantığımıza
uymayan, bize saçma gelen bir şarkı olsa bile, razı olup olmadığımıza
bakılmaksızın o melodi akar gider. İnsan, "Ben bu hayatta yokum"
diyemez; istemese de bu katılımı gerçekleştirmeye mecburdur. Mademki bu dünyaya
geldik, o halde o şarkıya eşlik edeceğiz.
Çoğu zaman hayatımızda hep
sevdiğimiz şeylerin olmasını isteriz. Ancak bazen karşımıza öyle kınadığımız,
beğenmediğimiz şeyler çıkar ki sanki bunları değiştirmeye gücümüz varmış gibi
öfkeleniriz. Gelecekte aynı şeyi yaşama ihtimalimizi unutup başkalarını
yargılarız. Sonra bir bakarız ki o beğenmediğimiz davranışın aynısını biz
sergiliyoruz. Dahası, kaderin o beğenmediğimiz kirli sayfalarını bu kez kendi
ellerimizle yazıp kendi hayat şarkımızda çalmaya başlıyoruz.
Neden böyle olur, hiç
düşündünüz mü?
İşte tam o an, fıtratımızın
muhakemesi ve vicdan muhasebesiyle aslında ne kadar "doğru" yolda
olduğumuzu iddia etmeye çalışırız; tıpkı İblis’in ısrarla haklı olduğunu
savunması gibi. Daha önce de belirttiğim gibi, "bulanık mantık" yani
kader, bir kere oyuna dahil olmuştur. İnsan, her şeyden haberdar olan Allah’ın
karşısında acziyet içinde kıvranırken, işlediği suçun cezasından kaçmak veya
bir kurtuluş yolu bulabilmek için mazeretlerin arkasına saklanmaya çalışır. Bu
saklanma çabası ise bizi derin bir yalnızlığa mahkum eder; tıpkı denizin
ortasındaki bir adada yalnızlığa terk edilen İblis ve Deccal gibi...
İnsan, içinde biriken
isyanlarla bayrak açmaya çalışsa da yalnız kalmak pahasına razı olduğu o
hatalar, sonunda kendi içinde onu boğacaktır. Çünkü kaçış yoktur.
Yaratılışın ilk zamanlarına
döndüğümüzde, "Allah aslında neyi
murat etti?" sorusunu sorma ihtiyacı hissederiz. Peki, bu girdaptan çıkış
yolu nedir?
Çözüm, günahları Rabbe
samimiyetle itiraf etmektir. İnsan, kendi acizliğini kabul ederek tövbe
etmelidir. Çünkü varoluş döngüsü bizi içine aldığında, o çarkın dışına çıkma
imkanını elimizden almıştır. Eğer bu hayata gelmemize izin verildiyse,
kendimizi sonsuz bir hiçliğe bırakmak yerine, Yüce Yaratıcı’nın huzurunda
"yokluğa" çekmeliyiz. Gerçek hiçlik bu olmalıdır; sanki hiç olmamamız
gereken bir yerde var edilmişiz gibi...
Hayatta pek çok ihtimal varken,
insanın tek bir kadere mahkum olması ve henüz ortada bir suç yokken kendini
suçlu konumunda bulması ne acıdır! Öyle ki insan karşılaştığı zorluklarda
sürekli bir girdap içinde perişan olurken, ona uzatılan bir yardım eli bile
bazen onu kurtarmaya yetmez. Kader kanunları öyle çözümsüzlüğe doğru akar ki
bazen fesadı artıran bir "doğru" yerine, o fesadı kapatan
"yalanlar" hakikatin yardımcısı olmaya başlar. Ahlaka ve etik
kurallara uymayan bu karmaşa karşısında insan, Allah’ın emirleri ile O'nun
gizli muratları (kaderi) arasında sıkışır ve neyi seçeceğini bilemez hale
gelir.
Nitekim Resûlullah sallallâhu
aleyhi ve selleme sormuşlar: "Amellerimiz bizi kurtarmaya yetecek mi,
yoksa bizi kurtaracak olan Allah’ın rahmeti midir?" Efendimiz, "Allah’ın
rahmetidir" buyurmuştur. "Bu hüküm senin için de geçerli
mi?" dediklerinde ise "Evet, benim için de geçerli"
cevabını vermiştir.
Nihayetin nihayetinde, zaman
kendi kapılarını kapattığında ve kainat son nefesini verdiğinde, geriye kalan
tek ses Kahhar olan Allah’ın sesi olacaktır. "Bugün mülk
kimindir?" sorusuna yine bizzat Kendisi cevap verecektir: "Tek
ve Kahhar olan Allah’ındır!"
O mutlak sessizliğin devamını
bir düşünün... Allah'ın, sonsuz kudreti ve külli iradesiyle "Sizin
yeniden varlığa dönmenize izin vermiyorum" demesi imkânsız mıdır?
İlahi irade yeniden dirilişin önünü açmasa, kim O'na ne diyebilir ki? İşte bu
yüzden, susulması gereken yer o kıyamet anı değil, henüz varlığın içindeyken,
yani tam da şu "an" olmalıdır.
Vaktiyle meleklere "Neden
insanı yaratıyorsun?" fikrini veren, onların başında bulunan İblis’ti.
Ancak melekler fıtratları gereği hemen geri adım attılar, bu sorgulama işinden
istemeyerek de olsa uzaklaşıp Hakk’ın emrine razı oldular.
Hallac-ı Mansur, Tavasin
adlı eserinde İblis’i şöyle anlatır:
"Birinci daire O'nun
meşieti (dilemesi), ikincisi O'nun hikmeti, üçüncüsü O'nun kudreti ve
dördüncüsü O'nun ezeli ilmidir.
İblis dedi ki: 'Birinci daireye girsem
ikinciyle, ikinciye girsem üçüncüyle, üçüncüyle yetinsem dördüncüyle imtihan
edilecektim. Hayır, hayır, hayır! diyerek direndim ve birinci dairede kaldım.
Sonra ikinciye kovuldum, daha sonra üçüncüye atıldım. Bakalım dördüncüde halim
ne olacak! Secde etmenin beni kurtaracağını bilseydim elbette secde ederdim.
Fakat baktım ki bu dairenin arkası başka dairelerle dolu. Kendi kendime: Bırak,
dedim; bu daireden kurtulsam bile diğerlerinden (ikinciden, üçüncüden,
dördüncüden) nasıl kurtulacağım?'"
Aynülkudat el-Hemedani de Temhîdat
(Aşk ve Hakikat Üzerine Konuşmalar) isimli eserinde şöyle der:
"Ey aziz! Gayret alemini
terk et! Dünyada İblis adını verdiğin o divane aşığı, ilahi alemde hangi yüce
adla çağırdıklarını bilemezsin. Eğer onun oradaki adını bilseydin, onu bu
dünyadaki adıyla andığın için kendini kafir sayardın. Heyhat, nereden
bileceksin ki? Bu divane, Allah'ı çok sevdi. Muhabbetinin mihenk taşı ne oldu
bilir misin? Biri bela ve kahır, diğeri kınanma ve sefillik... Ona, 'Eğer bizim
aşk davamıza giriştiysen bunun için bir delil gerekir' dediler ve önüne bela,
kahır, kınanma ve sefillik mihengini koydular. O da tereddütsüz kabul etti.
İşte o an, bu iki acı mihenk, onun aşkındaki sadakate şahitlik etti. Benim ne
demek istediğimi asla anlayamazsın! Aşığın, Maşuk’un lütfunda ve kahrında
olgunlaşması için aşkta hem cefa hem de vefa gerekir. Aksi takdirde aşk ham
kalır ve ondan hiçbir şey meydana gelmez."
Binaenaleyh, yaşadığımız bu
dünyanın hallerinden çıkaracağımız tek bir sonuç var: Hayatta tek bir doğru ve
tek bir yanlış yoktur. Çözüm; içtenlik ve samimiyetle Allah’a bağlanmak, O'na
sığınmak, içimize huzur verecek olan aşkına ve emirlerine teslim olmaktır.
Ruhumuzun ve zihnimizin zamanla kazandığı, inancımıza muhalif düşen hiçbir
eğilime taviz vermemeliyiz. Çünkü hayatta cevabı olmayan binlerce soru var.
En önemlisi, ilk yalanı kendimize
söylememeliyiz. Bir yalanı kapatmak için binlerce yalana muhtaç olacağımıza ve
günün sonunda kendimizden kaçamayacağımıza göre; daha biz dünyaya gelmeden önce
belirlenmiş ve doğruluğu kesin olan ilahi haberlere sadık kalmalıyız. Bu
teslimiyet içimizi acıtacak olsa bile, hakikate tabi olmakta ısrar etmeliyiz.
"Doğru söyleyeni dokuz
köyden kovarlar" sözü yalın bir gerçektir; demek ki ortada mutlak doğrular
vardır. Bahsettiğimiz o bulanık mantık ve karmaşık kader içinde insanı
durultacak tek şey, doğru olana tabi olmaktır.
İnançsızlığı savunan biri
"Hangi doğru?" diye sorabilir. Ona verilecek cevap şu olmalıdır: "Seninle
başlamayan ve senden sonra da devam edecek olan bir hayat varsa, bu varoluşun
tesadüfi olduğu iddia edilemez. Bir zincir gibi birbirine bağlı olan kader
oyununda, peşi sıra gelen olaylar karşısında hak olanı görmeyi hem inançlıyken
hem de inançsızken öğrenmelisin."
Hz. Vahşi Müslüman olduğunda,
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile aralarında geçen o ilk ve son
konuşmadaki, "Seni görmek istemiyorum, bana amcam Hamza’yı
hatırlatıyorsun" sözü bize çok şey anlatır. Hata yapmak, insan o
esnada cahil olsa bile geleceğini derinden etkiler. Bu yüzden isteye isteye
hata yapmayacaksın
Kader bazen insanın omuzlarına
öyle yükler bindirir ki dolaylı yoldan bile olsa bir çıkış bulamaz. Battığı o
derin yerden tek kurtuluş yolu, başıboş bir kul olmadığını bilmesi ve Allah’a
karşı acziyetini samimiyetle itiraf etmesidir. İnsan inansa da inanmasa da
acizdir.
Hz. Adem’in ettiği o ilk dua,
biz insanoğlunun yeryüzündeki hayatını başlatan ilk çıkış kapısı olmuştur:
"Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize
acımazsan, mutlaka ziyan edenlerden oluruz."
İnsan, kaderin getirdiği iyi ya
da kötü olaylar karşısında asla "ben haklıyım" diyemez. Her zaman ve
her şartta haklı olan yalnızca Allah’tır. O halde bize düşen razı olmak ve
O'nun gönderdiği emirlere gücümüz yettiğince sadık kalmaktır. O zaten bizden
taşımayacağımız görevler beklemiyor; nihayetinde basit ve aciz bir yaratılıştan
geldiğimizi en iyi O biliyor.
Bugün pek çok inançlı insanın
yanlış yorumladığı bir husus var: "Allah bizi imtihan etmek için bu dünyaya
gönderdi." Eğer Allah bizi saf
bir matematiksel imtihana tabi tutmayı murat etseydi, bizim bu imtihanı kazanma
ihtimalimiz sıfır olurdu; yani baştan kaybederdik. Bu yüzden demeliyiz ki: "Allah bizi sadece diledi (var etmek istedi)."
Bizler varlık alemine çıktık, O'na itaat ettik
ve O’nun ne emri varsa isteyerek veya istemeyerek O'na tabi olacağız. Öyle
değil mi?
Allah’ı en iyi bilen, O’nun
şanlı peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dir. O’nun
getirdiğini hak bilmeli ve gücümüz nispetinde O’nu taklit etmeliyiz. Öyle sözde
iyilikler vardır ki kul Hakk’a yaklaştıkça bunların aslında birer gizli hata
veya kibir olduğunu anlar; o an iyi zannettiklerimiz bizi mahcubiyete sürükler.
Kur'an-ı Kerim ile bize bildirilen en küçük bir hususta bile insan fıtratına
aykırı hiçbir şey yoktur. Bu yüzden isyan bayrağı açmaktan, kaderin o bulanık
mantığını kendi sığ aklımızla çözmeye çalışmaktan uzak durmalı; sadece
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in izini takip etmeliyiz.
Umulur ki Allah bizden razı olur.
🍃 3282854793337078208
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.
Benzer Yazılar
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder