Kirkor ve Derviş
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Derviş Nasıl Kurtuldu
Yalnız yürüdüğü o çetin yolda
kalbini dinleyerek gözyaşı döken bir derviş... Kapıları yüzüne kapanmış
tekkesinden, ulu bir duman gibi kendini sokağa, kimsesizliğe bırakmıştı.
Soluksuz kaldığı bu yorgunluğun içinde, eriyen bir mumun sızıp tükenmemesi ne mümkündü?
Şeyhi onu tekkeden kovmuştu.
Kovarken de yüzüne karşı, "Epey zamandır emek verdiğimiz birisin; fakat
hâlâ bir adım bile atamadın, bırak iki adım atmayı. Senin elinden henüz tek bir
insan, hatta kendin bile kurtulamadı!" demişti. Derviş, aslında çok
gayretli bir kapı kuluydu. Ancak ne ettiyse, bir Allah kuluna gözle görülür bir
fayda sağlayamamıştı. Yerleri öpmekse öpmüştü; kenef temizlemekse her gün
yüksünmeden yapmıştı. Mutfakta soğan soymaktan tutun da bulaşık yıkamaya kadar
her işe el atmıştı. Ne çare ki, şeyhinin ifade ettiği gibi manevi olarak bir
adım bile ileri gidememişti. Nefsine basmıştı basmasına ama neye yarardı ki?
Tüm bu çabaların semeresi sadece kendine kalmış, ötekilere bir hayrı
dokunmamıştı.
Aslında dervişin gizli bir
gönül derdi vardı ve bu dert onu içten içe hep meşgul ederdi. Belki de tekkeden
kovulma nedeni, kalbindeki bu gizli sevdasıydı. Sevdiği insan ise onun bu
aşkından tamamen habersizdi; zaten bilmesi de mümkün değildi. Kendi içinde
yaşattığı, sessiz bir gönül işiydi bu... Şeyhi ise onun bu mahzun halini hiç
bilmezmiş gibi, biçare dervişi bir kalemde tekkeden kovuvermişti.
Derviş, gidecek hiçbir yeri
olmayacak kadar garip ve kimsesizdi. Babası onu henüz küçük bir çocukken,
"Adam olsun," diyerek tekkenin kapısına bırakıp gitmişti. Kötülüğün
ve dedikodunun adetidir; haksızlıklar her zaman çok çabuk yayılır. Dervişin
tekkeden kovulduğunu duyan insanlar, hele ki o kendilerini dindar sanan
zahitler, onu evlerine bile kabul etmedikleri gibi, toplum içinde hakaretler
ederek yanlarından uzaklaştırdılar. Ev yok, yurt yok... Ne yapacaktı şimdi bu
derviş?
"Bu çaresizin haline kim
bakacak?" denilen o karanlık zamanda, sığınabileceği kala kala iki yer
kalmıştı: Ya bir işyeri bulacaktı, ya da bir boş gezerlerin sığındığı bir meyhaneye...
Oralarda ise bir dervişin yapabileceği nasıl bir iş olabilirdi ki? Olsa olsa
bulaşıkçılık yapar ya da ayakyolunu temizlerdi. Başka işlerden ne anlardı ki?
Çaresizlik dedikleri tam da buydu; insanı hiç ummadığı kapılara muhtaç ederdi.
Derviş uzun uzun düşündü ve bir tercihte bulunarak Meyhaneci Kirkor’un mekanına
gitti. Sırf başını sokacak bir çatı bulabilmek karşılığında, meyhanenin
tuvaletlerini temizleme işine razı oldu.
Sığınacak yeri olmayan düşkün
birine kapı açmak ne hoş bir şeydi... Değersiz ve dışlanmış olana değer verip
ona ikramda bulunmak ne büyük bir ihsandı. Ancak bu iyiliğin gerçek kıymetini,
sadece her yerden kovulmuş olanlar bilirdi.
Meyhaneci Kirkor, kendi
kabuğuna çekilmiş gizemli bir adamdı. Yıllar önce bir Müslümanın kızı ona aşık
olmuş, bu aşk dilden dile dolaşmıştı. Kirkor'a, "Seni seven bu kızın
hatırı için dinini değiştir, Müslüman ol," demişlerdi. Fakat Kirkor bunu
kabul etmeyince kızı ona vermemişlerdi. O bahtsız kız da aşkından verem olup
genç yaşta ölüp gitmişti. Kirkor, kızın ölümünden hep kendini suçlamış, bu
vicdan azabıyla yıllarca kimseyle tek kelime konuşmadan, derin bir sessizliğe
gömülmüştü. Artık gecelerin adamı olmuş, şarap küplerinin yanında sessizce ömür
tüketiyordu. Belki de dertten bu kadar iyi anlayan biri oluşu, geçmişindeki bu
büyük acıdan geliyordu. Kirkor dervişe acımış, ona sırf yardım edebilmek için
iş verme bahanesiyle barınacak bir yer açmıştı.
Derviş günlerini bu meyhanede
temizlik yaparak geçirirken, eski şeyhi onun bu düştüğü durumu duymuştu. Onu
tekkeden kovduğu için büyük bir pişmanlığa kapılan şeyh, bu vicdan azabıyla
hastalanıp kısa süre sonra vefat etti. Yerine kendisinden sonra tekkeyi
yönetecek bir adam yetiştiremediği için tekke şeyhsiz kaldı ve dervişler de
yuvası dağılan kuş yavruları gibi etrafa dağılıverdi.
Derviş, içindeki o bitmeyen
vefadan dolayı eski şeyhinin kabri başına gitti; dualar okudu. İçini kemiren o
onulmaz derdini, bir avuç su niyetine şeyhinin toprağına döktü ve mezara
bakarak şöyle feryat etti: "Beni 'bir adam kurtaramadın' diye kovdun;
fakat bak, tekkede de kimse kalmadı. Onlar da un ufak olup dağıldılar. Bana
'bir insan kurtaramadın' derken, senin elinden de kaç kişi zayi olup
gitti?"
"Dert, insanı
olgunlaştırır; ölüyü bile diriltir," derler. O gecenin ilerleyen
saatlerinde derviş, şeyhini rüyasında gördü. Şeyh rüyada mahzun bir çehreyle
şöyle diyordu: "Oğlum, o müritleri kendi gücümle ben yetiştiriyorum
sandım. Meğer Hakk katında benim hiçbir tesirim yokmuş. Meğer kendime gizli bir
pay vermemden, kibre düşmemden dolayı Rabbim bana kırgınmış. Çünkü ben Kirkor’u
o meyhanede yapayalnız bıraktım, onun ruhuyla hiç ilgilenmedim. Onun inadına
karşı hemen pes ettim. Oysa onun uğruna can verdiği o kız, benim kendi kızımdı.
Tıpkı sana yaptığım gibi, ona da acımasızca arkamı döndüm, alakasız kaldım. Şimdi
kızım toprağa gitti; Kirkor ise ha yaşıyor ha yaşamıyor... Hakk bana bu hususta
ilham etti ve dedi ki: 'Sen peygamberin yolundan gitmedin. O yüce Nebi, Ebu
Cehil’i imana getirmek için kapısına kırk defa gidip Hakk'ı tebliğ etmiş ve
asla vazgeçmemişti; sen ise gururundan tek bir seferde her şeyden
vazgeçtin!'"
Derviş, hiç beklemediği bu
sarsıcı rüyayı sabah olunca Kirkor’u karşısına alıp anlattı. Kirkor derin bir
iç çekerek dedi ki: "Derviş, ben artık dönülmez bir yolun yolcusuyum.
Bugünden sonra imanımı aşikar etsem, bu Müslümanlar geçmişime bakıp beni
aralarına kabul etmezler ki..." Derviş boynunu büktü: "Haklısın...
Beni yıllarca emek verdiğim tekkeden kolayca kovduklarından, insanların
acımasızlığı belli değil mi?" Sonra durdu ve sordu: "Peki,
bizim bu dertli halimizin Hakka uygun olan yönü ne olabilir?" Kirkor
gözlerini uzaklara dikti: "Ölmekten öte bir yol görünmüyor..."
ve ekledi: "Bizim bu meyhanede durmamız, dışarıdan bakıldığında
Allah’ın razı olmadığı kirli bir iş gibi görünse de; belki de burası, hayatta
ayağı kayan çaresiz insanlara el uzatmamız için bize ayrılmış gizli bir
makamdı. Mesela düşün derviş; sen en kötü, en çaresiz duruma düştüğünde, herkes
seni aşağılayıp kovduğunda sana kim yardım etti? Seni bu dışlanmış, değersiz
görünen işe kabul ederek kim sana kucak açtı?"
Derviş bu sözler üzerine
gözlerini göğe çevirdi: "Ya Rabbi! Tüm bu yaşananların hikmeti
nedir?" Şimdiye kadar Hakk’tan doğrudan bir ses duymamıştı, bundan
sonra nasıl duyacaktı ki? Yine o derin, mistik suskunluk dervişi
karşılayıverdi. Kendi kendine derin düşüncelere daldı: "Bu dünyada nice
ayağı kayan, günaha batan insan var... Fakat onlara yardım edenler, kendilerini
kusursuz sanan o zahitler değil de neden bu dışlanmış berduşlar oluyor? Neden
'iyi' denen o insanların kalbinde böyle acımasız bir merhametsizlik var?"
Kirkor, dervişin içinden geçen
bu sessiz feryatları adeta kalben duymuş gibi hıçkırıklara boğuldu ve köşesinde
ağlamaya başladı: "Allah'ım, bizi insanların gözünde bu zillete, bu
aşağılanmaya mahkum ettin. Demek ki bu, bize ezelden taksim ettiğin gizli bir
görevmiş... Biz bu halimizle hangi güzelin kapısını çalabiliriz, hangi zahidin
eteğini tutabiliriz ki? Bu dünya bize bir zillet yurdu oldu. Yarın ölünce
karşımıza çıkıp hesap sorduğunda ne diyeceğiz? Dillerimizde bu suskunluktan
başka ne kalacak? Ne desin bu Kirkor o insanlara? Şeyhin ölüsüne bile hürmet
edip türbeler yaparlar, bizim mezarımızın üstüne ise çöp yığarlar... Hangi kul
bize merhamet edecek? Eğer içimizdeki bu hakikati biraz ileri götürecek olsak,
bizi de Hallaç gibi hemen darağacına asarlar!" ve gözyaşları içinde
ekledi: "Bu hakikat zilletinde feda olan bunca garip canın hakkını,
Allah’ın o 'iyi kullar' dedikleri zahitler ahirette nasıl ödeyecekler?"
Derviş ağladıkça ağladı...
Kalbi göğsünden çıkacak gibi yerinden oynadı. Kirkor dervişin gözyaşlarını
sildi ve dedi ki: "Derviş, artık sana yol göründü. Bizim buradaki gizli
halimiz sana ayan oldu, sırra erdin. Sen artık ait olduğun yere, itibar
göreceğin o mescitlere git. Göreceksin, bir vakit sonra senin bu derinliğini
anlayınca üstüne kaftan üstüne kaftan giydirecekler, ev üstüne ev verecekler ve
sonunda seni o tekkeye şeyh yapacaklar..."
Derviş, vaktiyle tekkeden
"bir adam kurtaramadı" diye kovulmuştu; şimdi ise olgunlaşarak
meyhaneden uğurlanıyordu. Kaderin görünmez eli, onu yeniden tekkenin yoluna
yöneltmişti. Tüm bu yaşanan hallerden anlaşılan en büyük hakikat şuydu: Şeyhinin
dervişten istediği o "bir adamı kurtarma" vazifesi için, dervişin
önce dönüp kendi nefsini, yani kendini kurtarması gerekiyordu.
Derviş, insanların gözündeki o
zilletin, aşağılanmanın çamurunu nefsine bir ilaç gibi sıvamayı başararak
gerçek kurtuluş yoluna girmişti. Hakk, bu büyük teslimiyetin sonunda ona kendi
özünü buldurdu ve kalbine sessiz bir ilham fısıldadı: "Dünyada çok
kötü, günahkar olarak bildiğin o insanların bir kısmı, aslında bu dertlerle
Allah’ın dostluğunu kazandılar. Fakat dış yüzleri ile bu zilletin, günah
görüntüsünün altında gizli bir hayat sürüyorlar. Sen bu meyhanede, insanlara
önyargıyla değil, Hakk gözüyle bakmayı öğrendin."
Derviş, nefsini yok ederek
sonunda kendini kurtarmıştı. Ve şu gerçeği hiçbir zaman unutmamak gerekir: Bu
fani hayatta, kalbini kirden arındırıp kendini gerçekten kurtarabilenlerin
sayısı çok az olmuştur...
🍃 6608516730522635405
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.
Benzer Yazılar
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder