KAST SİSTEMİNİN KARANLIK DEHLİZLERİ: HİNDU DOKUNULMAZLIĞININ GENETİK VE TARİHSEL KODLARINA DAİR ANALİTİK SORGU REHBERİ
Hindu medeniyetinin derinliklerinde saklanan ve
insanlık onuruna aykırı bir "şeytani düzenek" / diabolical
contrivance olarak tanımlanan Dokunulmazlık / Untouchability olgusu,
yalnızca bir toplumsal sınıflandırma değil, aynı zamanda kolektif bir
psikolojik travmanın ve stratejik dışlamanın ürünüdür. Bu konuyu
derinlemesine analiz etmek ve bir uzmanın bakış açısıyla ufkumuzu genişletmek
için aşağıda sunulan analiz soruları, konunun sosyolojik, tarihsel ve
psikolojik köklerine ışık tutacaktır.
Entelektüel Dürüstlük ve Sınıf Bilinci Üzerine
Analiz
Brahman
akademisyenlerin bir "Voltaire" çıkaramamış olması, Hindistan'ın
entelektüel tarihindeki en büyük boşluklardan biridir. Bir sınıfın kendi
imtiyazlarını koruma arzusu, o sınıfa mensup olanların entelektüel
kapasitelerini dürüstçe kullanmalarına engel olan dahili bir sınırlama işlevi
görür. Bu bağlamda, konunun uzmanı şu sorunun peşine düşmelidir:
"Bilgi
sahibi / learned ile entelektüel / intellectual arasındaki o
keskin ayrım dikkate alındığında, Brahman sınıfının kendi hegemonyasını
sarsacak bir özeleştiri yapamaması, Hindu toplumunda kolektif bir 'psikolojik
körlük' / psychological blindness yaratmış mıdır?"
Bu soru, Hindu
bilginlerinin neden bu utanç verici sistemi sorgulamak yerine onu kutsallık ve
antiklik kisvesi altında savunmayı seçtiklerini analiz etmemizi sağlar.
Yerleşim Stratejisi ve "Mağlup Adamlar"
Teorisi
Dokunulmazların
köy dışında yaşaması tesadüfi bir sürgün değil, göçebe hayattan yerleşik hayata
geçişin bir yan ürünüdür. Antyaja / Antyavasin terimleri,
yaratılışın sonunu değil, köyün fiziki sınırlarını / end of the village
işaret eder. Analitik bir zihin şu soruyu sormalıdır:
"İlkel
toplumların göçebelikten yerleşik düzene geçişinde 'Mağlup Adamlar' / Broken
Men olarak tanımlanan grupların köyün sınırlarına (koruma/bekçilik
amacıyla) yerleştirilmesi, Hindistan'da neden Avrupa'daki gibi bir
entegrasyonla / absorption sonuçlanmamış, aksine kalıcı bir getto
kültürüne dönüşmüştür?".
Bu soru,
İrlanda'daki Fuidhirs ve Galler'deki Alltudes örnekleriyle
Hindistan'daki durumu karşılaştırarak, Hinduizmin "Dokunulmazlık"
kavramını neden bir ayrıştırma aracı olarak dondurduğunu anlamamıza yardımcı
olur.
Dini Nefret ve Psikolojik Dışlanma
Dokunulmazlığın
köklerinde ırksal bir fark değil, dini bir çatışma yatar. Brahmanlar ve
Dokunulmazlar arasındaki antipati çift taraflıdır; Dokunulmazlar da Brahmanları "uğursuz"
kabul ederek mahallelerine sokmazlar. Bu gizemli karşılıklı dışlama şu
soruyu tetikler:
"Mağlup
Adamların Budizm'e olan bağlılıklarını sürdürmeleri ve galip gelen Brahmanizme
boyun eğmemeleri, Dokunulmazlığın icadında 'siyasi bir cezalandırma' / political
punishment mekanizması olarak mı işlev görmüştür?".
Budist rahiplere
yönelik fiziksel saldırıların ve sosyal dışlamanın edebi eserlerde (örneğin Mricchakatika
dramı) yer alması, bu nefretin toplumsal dokuya ne denli işlediğini gösterir.
Gastronomik Tabular ve Kutsal Sığır Paradoksu
Antik Hindu
metinleri, bizzat Brahmanların ve büyük bilgelerin (Yajnavalkya gibi) sığır eti
yediğini / beef-eating kanıtlar niteliktedir. Misafire ikram edilen
sığır eti geleneği o kadar yaygındır ki, misafire 'sığır öldüren' / Go-ghna
denilmiştir. Bu tarihsel gerçek ışığında şu analiz sorusu kritik önemdedir:
"Brahmanlar,
Budizm karşısında üstünlük sağlamak için neden sığır etini bırakıp
vejetaryenliğe / vegetarianism yönelmişlerdir ve bu değişim, sığır eti
yemeye devam eden 'Mağlup Adamlar'ın kalıcı olarak 'kirli' ilan edilmesinde
nasıl bir katalizör / catalyst görevi görmüştür?".
Hindu toplumu,
kendi tarihsel alışkanlıklarını terk ederken, bu alışkanlıkları terk edemeyen
grupları 'ebedi bir kirlilik' ile damgalayarak toplumsal hiyerarşiyi
perçinlemiştir.
Irksal Mitlerin Çöküşü: Antropometrik Gerçeklik
Kast sisteminin
ırksal bir temele dayandığına dair teoriler (Stanley Rice gibi), modern bilimin
verileriyle çelişmektedir. Nasal indeks / burun yapısı çalışmaları,
Brahmanlar ile Dokunulmazların genetik olarak aynı soydan geldiğini
kanıtlamaktadır. Buradan şu çarpıcı çıkarıma ulaşırız:
"Eğer
Brahmanlar ve Dokunulmazlar aynı ırka (Aryan, Dravidyan veya Naga) mensupsa, bu
yapay ayrıştırma insanın 'ötekini aşağılama' ihtiyacına dair hangi psikolojik
travmaları ve iktidar arzularını temsil etmektedir?".
Sonuç ve Yol Haritası İçin Analitik Çıkarımlar
Bu sorular
üzerinden yapılacak bir analiz, Dokunulmazlığın bir kader değil, bilinçli bir
"sosyal mühendislik" hatası olduğunu ortaya koyacaktır. İlginç bir
not olarak; Hindular,
Müslümanların siyasi temsiliyet talepleri karşısında Dokunulmazları kendi
saflarında saymaya çalışmış, ancak sosyal hayatta onları dışlamaya devam ederek
derin bir samimiyetsizlik sergilemişlerdir.
SÖMÜRGE SİYASETİNİN
GÖLGESİNDE HİNDU PARADOKSU: MÜSLÜMAN REKABETİ VE DAHİLİ AYRIŞMANIN POLİTİK
ANALİZİ
Hindistan’ın
sömürge dönemindeki toplumsal yapısı, dışarıdan bakıldığında monolitik / tek
parça bir yapı gibi görünse de, derinliklerinde "Dokunulmazlık" /
Untouchability gibi insanlık onurunu zedeleyen çatlaklar
barındırmaktaydı. İngiliz yönetimi, bu içsel ayrışmaları yalnızca bir gözlemci
olarak değil, aynı zamanda sömürge düzenini tahkim eden bir teknokrat / yönetici
uzman edasıyla kullanmıştır. Konunun en can alıcı noktası, Hindu toplumunun Müslümanlara
karşı siyasi bir blok oluşturma çabası ile kendi içindeki "ezilmiş
sınıfları" dışlama refleksi arasındaki o keskin çelişkidir.
Nüfus Sayımı ve Böl-Yönet Stratejisinin İstatistiki
İnşası
"İngiliz sömürge yönetimi, Hindistan'daki nüfus
sayımı politikalarını neden bir böl-yönet / divide and rule stratejisine
dönüştürmüştür?"
1910 yılına
kadar yapılan nüfus sayımlarında "Hindular" genel bir kategori olarak
ele alınırken, bu tarihten itibaren İngiliz Nüfus Sayım Komiseri / Census
Commissioner yeni bir sınıflandırmaya gitmiştir. Bu değişikliğin arkasında,
1909 yılında Ağa Han
liderliğindeki Müslüman heyetin Genel Vali Lord Minto’ya sunduğu talep yatar.
Müslümanlar, "kendilerini Hindu olarak tanımlayan ancak gerçekte Hindu
olmayan" grupların toplam nüfustan düşülmesini ve Müslümanların siyasi temsilinin
bu gerçek oranlara göre belirlenmesini talep etmişlerdir.
İngiliz yönetimi bu talebi kabul ederek Hinduları; (i)
Gerçek Hindular, (ii) Animistler / Doğa Tapıcılar ve (iii) Dokunulmazlar
/ Untouchables olarak üç kategoriye ayırmıştır.
Sömürgeci
güçler, toplumsal çatlakları istatistiksel verilere dönüştürerek yönetme
sanatını en üst seviyeye taşımışlardır.
Siyasi temsil
kaygısı, kadim dini dışlamaların üzerini örten geçici bir siyasi ortaklık
illüzyonu yaratmıştır.
Hindu Bilginlerin "Siyasi
Samimiyetsizliği" ve Psikolojik Direnci
"Müslümanların
siyasi talepleri karşısında Dokunulmazları 'Hindu' kategorisinde tutmaya
çalışan yüksek kast mensuplarının, sosyal hayatta onları neden 'dışlanmış' / outcast
olarak görmeye devam ettiklerini nasıl açıklayabiliriz?"
Bu durum, insan
psikolojisindeki "imtiyazı koruma" güdüsüyle açıklanabilir. Brahmin
bilginler, entelektüel / intellectual dürüstlükten ziyade, sadece
"bilgi sahibi" / learned kişiler oldukları için kendi sınıfsal
çıkarlarını korumayı her şeyin üzerinde tutmuşlardır. Ambedkar’a göre, bir
Brahmin’in kendi sistemini sorgulaması, kendi üstünlüğünü intihar ettirmesi
anlamına gelirdi; bu yüzden bir "Voltaire" çıkartamamışlardır.
Hindular, Müslümanlara karşı sayısal üstünlüklerini
kaybetmemek için Dokunulmazları kağıt üzerinde "Hindu" olarak saymak
istemiş, ancak sosyal hayatta onlara tapınaklara giriş yasağı koymaya ve hatta
gölgelerinden bile sakınmaya devam etmişlerdir. İnsanoğlu, iktidarını
korumak adına nefret ettiği kitleleri bile müttefik gibi gösterme becerisine
sahip bir canlıdır.
İmtiyazlı
sınıfların sınıfsal körlüğü, toplumsal bir devrimin önündeki en büyük
psikolojik engeldir.
Dokunulmazlığın Genetik Değil Sosyolojik Bir İnşa
Olması
İlginç bir
tarihsel gerçek olarak, Dokunulmazlar ile Brahminler arasında ırksal / racial
bir fark bulunmamaktadır; yapılan burun yapısı / nasal index ölçümleri,
bu iki grubun aynı soydan geldiğini bilimsel olarak kanıtlamıştır. Ayrışma,
ırktan ziyade dini tercihler ve yeme alışkanlıkları üzerinden kurgulanmıştır. Budizm'e bağlılıklarını sürdüren
ve galip gelen Brahminizme boyun eğmeyen "Mağlup Adamlar" / Broken
Men, sığır eti yemeye / beef-eating devam ettikleri için ebedi bir
kirlilik damgasıyla köy dışına itilmişlerdir.
Brahminler,
vejetaryenliği / vegetarianism bir üstünlük nişanesi olarak
benimseyerek, eski geleneklerini sürdüren bu grupları "dokunulamaz"
ilan etmişlerdir. Bu süreçte İngilizler, bu sosyal dışlanmışlığı görmezden
gelerek ve hatta idari olarak tescil ederek, Hindistan’daki toplumsal birliği
imkansız hale getirmişlerdir.
Bhimrao Ramji Ambedkar: Bir Halkın Vicdanı ve
Mücadelesi
Bu analizin
temel kaynağını oluşturan Bhimrao Ramji Ambedkar, Hindistan'ın sadece bir
hukukçusu değil, aynı zamanda ezilmiş milyonların ruhsal rehberidir. Bir
"Dokunulmaz" olarak dünyaya gelen Ambedkar, çocukluk döneminde okulda
diğer öğrencilerden ayrı oturmaya zorlanmış, susadığında musluktan su içmesine
izin verilmemiş, ancak bir üst kast mensubunun suyu yukarıdan dökmesiyle
susuzluğunu giderebilmiştir. Bu psikolojik travmalar onu bir isyancı değil,
derin bir analizci yapmıştır.
Siyasi hayatında
İngilizlerin bölücü politikalarını da, Hindu elitizmini de en sert şekilde
eleştirmiştir. Hayatındaki en büyük üzüntü, kendi halkının bu "diabolik
düzenek" / şeytani tuzak içinde köleleştirilmiş olması; en büyük
sevinci ise bir halkın uyanışına öncülük etmesidir. Hayal dünyası, kastların olmadığı bir Hindistan
idealiyle şekillenmiş, ancak gerçek hayatın ihanetleri karşısında çözümün ancak
sistemin kökten reddiyle mümkün olduğunu görmüştür. Ölümü hakkındaki gizemli bir durum
olmamakla birlikte, yaşamı boyunca maruz kaldığı ayrımcılığa rağmen Hindistan
Anayasası'nı yazan kişi olması, tarihin en büyük ironilerinden biridir.
Dipnotlar (APA
Kaynak Listesi)
- Ambedkar, B. R. (1948). The
Untouchables: Who Were They and Why They Became Untouchables? (1st
ed.). New Delhi: Amrit Book Co.
- Ambedkar, B. R. (1946). Who
Were the Shudras? How They Came to be the Fourth Varna in the Indo-Aryan
Society. Bombay: Thacker & Co. Ltd.
- Dubois, J. A. (n.d.). Hindu
Manners, Customs and Ceremonies. (As cited in Ambedkar, 1948).
- Kane, P. V. (t.y.). History
of Dharmasastra. (Ambedkar, 1948 içinde atıf yapılmıştır).
- Maine, H. (n.d.). Early
History of Institutions. (As cited in Ambedkar, 1948).
- Oldham, C. F. (n.d.). The
Sun and the Serpent. (As cited in Ambedkar, 1948).
- Rice, S. (n.d.). Hindu
Customs and Their Origins. (As cited in Ambedkar, 1948).
- Seebohm, F. (n.d.). The
English Village Community. (As cited in Ambedkar, 1948).
KİTAP:
DOKUNULMAZLAR: KİMLERDİ VE NEDEN DOKUNULMAZLAR OLDU?
BR AMBEDKAR
Anısına ithafen
yazılmıştır
NANDNAR
RAVIDAS
ÇOKHAMELA
DOKUNULMAZLAR
ARASINDA DOĞMUŞ VE DİNDARLIKLARI VE ERDEMLERİYLE HERKESİN SAYGISINI KAZANMIŞ ÜÇ
ÜNLÜ AZİZ.
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
BÖLÜM I : KARŞILAŞTIRMALI BİR ARAŞTIRMA
Hindu
olmayanlar arasında dokunulmazlık
Hindular
arasında dokunulmazlık.
BÖLÜM II : ALIŞKANLIK SORUNU
Dokunulmazlar
neden köyün dışında yaşıyor?
Dokunulmazlar
Kırılmış Adamlar mı?
Benzer vakalar
var mı?
Başka yerlerde,
ruhsal sorunları olan erkekler için kurulan ayrı yerleşim yerleri nasıl ortadan
kayboldu?
BÖLÜM III : DOKUNULAMAZLIĞIN KÖKENİNE DAİR
ESKİ TEORİLER
Dokunulmazlığın
Kaynağı Olarak Irksal Farklılık
Dokunulmazlığın
Mesleki Kökeni
BÖLÜM IV : DOKUNULMAZLIĞIN KÖKENİNE DAİR YENİ
TEORİLER: Dokunulmazlığın kökeninde Yahudiliğe duyulan aşağılama,
Dokunulmazlığın kökeninde sığır eti yeme alışkanlığı
BÖLÜM V YENİ
TEORİLER VE BAZI ZOR SORULAR
Hindular hiç
sığır eti yemedi mi? Brahman olmayanlar neden sığır eti yemeyi bıraktı?
Brahmanları vejetaryen yapan neydi? Sığır eti yemek, ezilmiş insanları neden
dokunulmaz kılmalı?
ÖNSÖZ
Bu kitap,
1946'da yayımlanan "Şudralar - Kim oldukları ve Hint-Aryan Toplumunun
Dördüncü Varna'sı haline nasıl geldikleri" adlı tezimin devamı
niteliğindedir . Şudraların yanı sıra, Hindu medeniyeti, varlığı hak ettiği
ilgiyi görmemiş üç sosyal sınıf daha ortaya çıkarmıştır. Bu üç sınıf şunlardır:
(i) Sayıları
yaklaşık 20 milyon olan Suçlu Kabileler;
(ii) Sayıları
yaklaşık 15 milyon olan Aborjin Kabileleri; ve
(iii) Sayıları
yaklaşık 50 milyon olan Dokunulmazlar.
Bu sınıfların
varlığı bir rezalettir. Bu toplumsal ürünler ışığında değerlendirildiğinde,
Hindu medeniyetine medeniyet demek bile zor olur. İnsanlığı bastırmak ve
köleleştirmek için şeytani bir düzenektir. Doğru adı rezalettir. Suçu geçim
kaynağı olarak kabul etmeyi öğrenen bir kitle, medeniyetin ortasında ilkel
barbarlıklarının doruk noktasında yaşamaya bırakılan başka bir kitle ve insan
ilişkilerinin ötesinde bir varlık olarak muamele gören ve sadece dokunuşlarının
bile kirliliğe yol açmaya yettiği üçüncü bir kitle üreten bir medeniyet
hakkında başka ne söylenebilir? Başka herhangi bir ülkede bu sınıfların
varlığı, vicdanların sorgulanmasına ve kökenlerinin araştırılmasına yol açardı.
Ancak bunların hiçbiri aklına gelmedi. Hinduizm. Sebebi basit. Hindular bu
sınıfların varlığını özür dileme veya utanma konusu olarak görmezler ve bunun
için kefaret ödeme veya kökenini ve gelişimini araştırma sorumluluğu
hissetmezler. Öte yandan, her Hinduya medeniyetinin sadece en eski değil, aynı
zamanda birçok açıdan tamamen benzersiz olduğuna inanması öğretilir. Hiçbir
Hindu bu iddiaları tekrarlamaktan yorulmaz. Hindu medeniyetinin en eski
olduğunu anlamak ve hatta kabul etmek mümkündür. Ancak Hindu medeniyetinin
benzersiz olduğunu iddia etmek için hangi gerekçelere dayandıklarını anlamak o
kadar kolay değildir. Hindular bunu beğenmeyebilir, ancak Hindu olmayanlar için
böyle bir iddia yalnızca tek bir gerekçeye dayanabilir: Hindu medeniyetinin
sorumlu olduğu bu sınıfların varlığı. Bu sınıfların varlığının benzersiz bir olgu
olduğunu hiçbir Hindunun tekrar etmesine gerek yoktur, çünkü kimse bu gerçeği
inkar edemez. Keşke Hindular bunun gururdan çok utanç verici bir durum olduğunu
anlasalar. Hindu medeniyetinin akıl sağlığı, üstünlüğü ve kutsallığına dair bu
yanlış inançların aşılanması tamamen Hindu bilginlerinin kendine özgü sosyal
psikolojisinden kaynaklanmaktadır.
Günümüzde tüm
bilimsel çalışmalar Brahmanlarla sınırlı kalmıştır. Ancak ne yazık ki, bugüne
kadar hiçbir Brahman bilim insanı, yetiştiği Katolik Kilisesi'nin doktrinlerine
karşı çıkacak entelektüel dürüstlüğe sahip bir Voltaire rolünü üstlenmemiştir;
gelecekte de böyle birinin ortaya çıkması olası görünmemektedir. Bu durum,
Brahmanların bilimsel çalışmaları açısından ciddi bir eleştiridir. Bir Voltaire
yetiştirememiş olmaları şaşırtıcı değil. Brahman bilgininin sadece bilgili bir
insan olduğu, entelektüel olmadığı hatırlanırsa bu durum pek de şaşırtıcı
olmaz. Bilgili olmakla entelektüel olmak arasında büyük bir fark vardır. İlki
sınıf bilincine sahip ve sınıfının çıkarlarını gözetir. İkincisi ise sınıf
kaygılarından etkilenmeden hareket edebilen özgür bir varlıktır. Brahmanların
sadece bilgili insanlar olmaları nedeniyle bir Voltaire yetiştirememişlerdir.
Brahmanlar neden bir Voltaire yetiştirmediler? Bu sorunun
cevabı ancak başka bir soruyla verilebilir. Türkiye Sultanı neden İslam
dünyasının dinini ortadan kaldırmadı? Hiçbir Papa neden Katolikliği kınamadı?
İngiliz Parlamentosu neden tüm mavi gözlü bebeklerin öldürülmesini emreden bir
yasa çıkarmadı?
Sultanın,
Papa'nın veya İngiliz Parlamentosu'nun bu şeyleri yapmamasının nedeni,
Brahmanların bir Voltaire yetiştirememesinin nedeni ile aynıdır. Bir kişinin
veya ait olduğu sınıfın bencil çıkarlarının, zekasının yönünü düzenleyen içsel
bir sınırlama olarak her zaman işlev gördüğü kabul edilmelidir. Brahmanların
sahip olduğu güç ve konum tamamen, onları süper insan olarak gören ve alt
sınıfları her türlü dezavantaja maruz bırakarak asla yükselmemelerini ve
Brahmanların üstünlüğünü tehdit etmemelerini sağlayan Hindu medeniyetine
bağlıdır. Doğal olarak, her Brahman kendi çıkarlarını korumakla ilgilenir.
İster ortodoks ister ortodoks olmayan, ister rahip ister evli, ister bilgin
olsun, Brahmanik üstünlüğün savunucusu kim olursa olsun, Brahmanlar nasıl
Voltaire gibi davranabilirler? Brahmanlar arasında bir Voltaire, Brahmanik
üstünlüğü korumak için kurulmuş bir medeniyetin sürdürülmesi için kesin bir
tehlike olurdu. Mesele şu ki, bir Brahman bilgininin zekası, kendi çıkarlarını
koruma kaygısıyla ciddi şekilde sınırlıdır. Bu içsel sınırlamadan dolayı,
dürüstlük ve bütünlüğün gerektirdiği şekilde zekasını tam olarak kullanamaz.
Çünkü, bunun kendi sınıfının ve dolayısıyla kendi çıkarlarını
etkileyebileceğinden korkar.
Fakat insanı
rahatsız eden şey, Brahmanik edebiyatı ifşa etme girişimlerine karşı Brahman
bilginlerinin hoşgörüsüzlüğüdür. Kendisi, gerekli olsa bile, putkırıcı rolünü
üstlenmez. Ve bunu yapabilecek kapasitede olan Brahman olmayanların da bu rolü
oynamasına izin vermez. Eğer herhangi bir Brahman olmayan kişi böyle bir
girişimde bulunursa, Brahman bilginleri sessizlik komplosuna girer, onu dikkate
almaz, bazı zayıf gerekçelerle onu doğrudan kınar veya çalışmasını işe yaramaz
ilan eder. Brahmanik edebiyatı ifşa eden bir yazar olarak ben de bu tür alçakça
oyunların kurbanı oldum.
Brahman
bilginlerinin tutumuna rağmen, üstlendiğim görevi sürdürmeliyim. Çünkü bu
sınıfların kökeni hâlâ araştırılmayı bekleyen bir konudur. Bu kitap, bu
talihsiz sınıflardan birini ele almaktadır.
Yani,
Dokunulmazlar. Dokunulmazlar, üçünün en kalabalık olanıdır. Varlıkları da en
doğal olmayanıdır. Ve yine de, kökenleri hakkında bugüne kadar hiçbir araştırma
yapılmamıştır. Hinduların böyle bir araştırma yapmamış olmaları tamamen
anlaşılabilir bir durumdur. Eski ortodoks Hindu, dokunulmazlığın uygulanmasında
yanlış bir şey olduğunu düşünmez. Ona göre bu normal ve doğal bir şeydir. Bu
nedenle ne kefaret ne de açıklama gerektirir. Yeni modern Hindu yanlışı fark
eder. Ancak, yabancıların Hindu medeniyetinin Dokunulmazlık gibi böylesine kötü
ve rezil bir sistem veya sosyal koddan sorumlu olabileceğini bilmesinden
korktuğu için bunu kamuoyunda tartışmaktan utanır. Ancak garip olan,
Dokunulmazlığın Avrupa'daki sosyal kurumlar araştırmacısının dikkatini çekmemiş
olmasıdır. Bunun nedenini anlamak zordur. Ancak gerçek ortadadır. Bu nedenle bu
kitap, herkes tarafından tamamen ihmal edilmiş bir alanı keşfetme konusunda
öncü bir girişim olarak kabul edilebilir. Kitap, söylememe izin verirseniz,
yalnızca araştırılması gereken temel soru olan Dokunulmazlığın kökeninin her
yönünü ele almakla kalmıyor, aynı zamanda onunla bağlantılı hemen hemen tüm
soruları da ele alıyor. Bazı sorular o kadar karmaşık ki, çok az insan bunların
farkında; farkında olanlar ise bu sorular karşısında şaşkına dönüyor ve nasıl
cevap vereceklerini bilmiyorlar. Sadece birkaçını örnek vermek gerekirse, kitap
şu gibi soruları ele alıyor: Dokunulmazlar neden köyün dışında yaşıyorlar?
Sığır eti tüketiminin dokunulmazlığa yol açmasının sebebi
neydi? Hindular hiç sığır eti yemez miydi? Brahman olmayanlar neden sığır eti
yemeyi bıraktı? Brahmanları vejetaryen yapan neydi, vb.? Kitap, bu
soruların her birine bir cevap öneriyor. Kitapta verilen cevapların her şeyi
kapsayıcı olmayabileceği de bir gerçek. Bununla birlikte, kitabın eski şeylere
yeni bir bakış açısı sunduğu görülecektir.
Kitapta öne
sürülen dokunulmazlığın kökenine ilişkin tez, tamamen yeni bir tezdir.
Aşağıdaki önermeleri içermektedir:
(1) Hindular ve
Dokunulmazlar arasında ırksal bir fark yoktur;
(2)
Dokunulmazlığın ortaya çıkışından önce, Hindular ile Dokunulmazlar arasındaki
ayrım, asıl biçiminde, Kabile mensupları ile yabancı kabilelerden gelen
Kırılmış Adamlar arasındaki ayrımdı. Sonradan Dokunulmaz olarak muamele
görenler Kırılmış Adamlardır;
(3)
Dokunulmazlığın ırksal bir temeli olmadığı gibi mesleki bir temeli de yoktur;
(4)
Dokunulmazlığın ortaya çıktığı iki kök vardır:
(a)
Brahmanların, Budistlere duydukları gibi, Kırık Adamlara da duydukları
aşağılama ve nefret:
(b) Diğerleri
tarafından bırakıldıktan sonra Kırık Adamlar tarafından sığır eti yemeye devam
edilmesi .
(5)
Dokunulmazlığın kökenini araştırırken, Dokunulmazları Kirlilerden ayırt etmeye
özen gösterilmelidir. Tüm ortodoks Hindu yazarlar Kirlileri Dokunulmazlarla
özdeşleştirmiştir. Bu bir hatadır. Dokunulmazlar Kirlilerden farklıdır.
(6) Saf
Olmayanlar bir sınıf olarak Dharma Sutraları zamanında ortaya çıkmışken,
Dokunulmazlar 400 MS'den çok daha sonra ortaya çıkmıştır.
Bu sonuçlar,
yapabildiğim tarihsel araştırmaların bir sonucudur. Bir tarihçinin kendine
koyması gereken ideal, Goethe tarafından şu sözlerle iyi bir şekilde
tanımlanmıştır: "Tarihçinin
görevi, doğruyu yanlıştan, kesini belirsizden ve şüpheliyi kabul edilemez
olandan ayırmaktır... ... Her araştırmacı, her şeyden önce kendini bir jüride
görev yapmaya çağrılan biri olarak görmelidir. Sadece davanın iddiasının
delillerle ne kadar eksiksiz ve açık bir şekilde ortaya konulduğunu dikkate
almalıdır. Sonra sonucunu çıkarır ve görüşü jüri başkanının görüşüyle örtüşsün
ya da örtüşmesin oyunu verir."
İlgili ve
gerekli gerçekler mevcut olduğunda Goethe'nin yönlendirmesini uygulamada hiçbir
zorluk olamaz. Tüm bu tavsiyeler elbette çok değerli ve çok gerekli. Ancak
Goethe, tarihçinin önemli olaylar arasındaki bağlantılı ilişkilere dair
doğrudan bir kanıt bulunmadığında, eksik bir bağlantıyla karşılaştığında ne
yapması gerektiğini söylemiyor. Bunu belirtiyorum çünkü... Dokunulmazlığın
kökeni ve diğer bağlantılı sorunlara ilişkin araştırmalarım sırasında birçok
eksik bağlantıyla karşılaştım. Doğrusu, bunlarla karşılaşan tek kişi ben
değilim. Antik Hint tarihiyle ilgilenen tüm öğrenciler bunlarla yüzleşmek
zorunda kaldı. Çünkü Mount Stuart Elphinstone'un Hint tarihi üzerine yaptığı
gözlemde belirttiği gibi, "İskender'in istilasından önce hiçbir kamu olayının
tarihi belirlenemez ve doğal olayların bağlantılı ilişkisi, Müslümanların
fethinden sonrasına kadar kurulamaz." Bu üzücü bir itiraf, ancak bu da
yardımcı olmuyor. Soru şu: "Bir tarih öğrencisi ne yapmalı? Bağlantı
bulunana kadar durup çalışmasını durdurmalı mı?" Bence hayır. Bu gibi
durumlarda, henüz keşfedilmemiş bağlantılarla olgular zincirinde bırakılan
boşlukları doldurmak ve bilinen olgularla bağlanamayan olguların nasıl
birbirine bağlı olabileceğini öne süren bir çalışma hipotezi ortaya koymak için
hayal gücünü ve sezgisini kullanmasına izin verilir diye düşünüyorum. İtiraf
etmeliyim ki, çalışmaları aksatmak yerine, yoluma çıkan eksik parçaların
yarattığı zorluğun üstesinden gelmek için bu yönteme başvurmayı tercih ettim.
Eleştirmenler
bu zayıflığı, tezi tarihsel araştırmanın kurallarına aykırı olmakla suçlamak
için kullanabilirler. Eğer eleştirmenlerin tutumu buysa, onlara şunu
hatırlatmalıyım ki, tarihsel sonuçların değerlendirilmesini düzenleyen bir yasa
varsa, bir tezi doğrudan kanıtlara dayandığı gerekçesiyle reddetmek kötü bir
yasadır. Doğrudan kanıt meselesine odaklanmak yerine, Kanıt ile çıkarımsal
kanıt ve çıkarımsal kanıt ile spekülasyon arasındaki farka bakıldığında,
eleştirmenlerin kendilerini meşgul etmeleri gereken şey (i) tezin tamamen
varsayıma dayanıp dayanmadığı ve (ii) tezin mümkün olup olmadığı ve eğer
mümkünse, benim tezimden daha iyi bir şekilde gerçeklerle örtüşüp
örtüşmediğidir.
İlk meseleye
gelince, tezin bazı kısımlarının tahmine dayalı olması nedeniyle geçersiz
olmadığını söyleyebilirim. Eleştirmenlerim, kökeni antik çağlara dayanan bir
kurumla uğraştığımızı hatırlamalıdır. Dokunulmazlığın kökenini açıklama
girişimi, kesinlik içeren metinlerden tarih yazmakla aynı şey değildir. Bu,
metinlerin olmadığı ve varsa da soruyla doğrudan ilgisi olmayan bir yerde
tarihi yeniden inşa etme durumudur. Bu gibi durumlarda yapılması gereken,
gerçeği bulduğundan bile emin olmadan, metinlerin gizlediği veya ima ettiği
şeyleri anlamaya çalışmaktır. Görev, geçmişten kalanları toplamak, onları bir
araya getirmek ve doğuşlarının öyküsünü anlatmalarını sağlamaktır.
Bu görev, kırık
taşlardan bir şehir inşa eden arkeoloğun, dağılmış kemik ve dişlerden soyu
tükenmiş bir hayvanı tasavvur eden paleontoloğun veya ufuk çizgilerini ve
tepenin yamaçlarındaki en küçük kalıntıları okuyarak bir sahne oluşturan
ressamın görevine benzer. Bu anlamda kitap, tarihten çok bir sanat eseridir.
Dokunulmazlığın kökeni, kimsenin hatırlayamadığı ölü bir geçmişe gömülüdür.
Biliyor. Onu canlandırmak, çağlar öncesinden beri ölü olan bir şehri tarihe
geri kazandırmaya ve onu orijinal haliyle sunmaya çalışmak gibidir. Böyle bir
çalışmada hayal gücü ve hipotezin büyük bir rol oynaması kaçınılmazdır. Ancak
bu, tezin kınanması için bir gerekçe olamaz. Çünkü eğitilmiş hayal gücü olmadan
hiçbir bilimsel araştırma verimli olamaz ve hipotez bilimin ta kendisidir.
Maxim Gorky'nin dediği gibi*: "Bilim ve edebiyatın birçok ortak noktası vardır; her ikisinde de
gözlem, karşılaştırma ve çalışma temel öneme sahiptir; sanatçı da bilim insanı
gibi hem hayal gücüne hem de sezgiye ihtiyaç duyar. Hayal gücü ve sezgi, henüz
keşfedilmemiş bağlantılarıyla olgular zincirindeki boşlukları kapatır ve bilim
insanının, zihnin doğanın biçimlerini ve olgularını incelemesinde az çok doğru
ve başarılı bir şekilde yönlendiren hipotezler ve teoriler oluşturmasına olanak
tanır. Bunlar edebi yaratımdır; karakter ve tipler yaratma sanatı, hayal gücü,
sezgi, kişinin kendi zihninde bir şeyler uydurma yeteneğini gerektirir."
olan
bağlantıları kurmaya başvurmuş olmamdan dolayı özür dilememe gerek yok .
Tezimin bu nedenle geçersiz olduğu da söylenemez, çünkü bağlantıların kurulması
hiçbir yerde tamamen varsayıma dayanmamaktadır. Tez büyük ölçüde gerçeklere ve
gerçeklerden çıkarılan sonuçlara dayanmaktadır. Ve gerçeklere veya gerçeklerden
çıkarılan sonuçlara dayanmadığı yerlerde, önemli derecede olasılığa dayanan
varsayımsal nitelikteki dolaylı kanıtlara dayanmaktadır. Benim hiçbir şeyim yok
Tezimi desteklemek için öne sürdüğüm ve okuyucularımdan güvenle kabul
etmelerini istediğim argümanları dile getirdim. En azından, iddia ettiğim şey
lehine bir olasılık ağırlığının var olduğunu gösterdim. Bir olasılık
ağırlığının geçerli bir karar için yeterli bir temel olmadığını söylemek, sadece
bir ukalalık olurdu. Eleştirmenlerimin incelemesi gerektiğini söylediğim ikinci
noktaya gelince, tezimin kesin bir sonuca vardığını iddia edecek kadar kibirli
değilim. Onlardan bunu son söz olarak kabul etmelerini istemiyorum. Yargılarını
etkilemek istemiyorum. Elbette kendi sonuçlarına varmakta özgürler. Onlara
sadece, geçerli bir hipotezin testi, tüm çevre gerçeklerle uyumlu olması,
onları açıklaması ve yokluğunda sahip görünmedikleri bir anlam vermesi ise, bu
tezin uygulanabilir ve dolayısıyla şimdilik geçerli bir hipotez olup olmadığını
düşünmelerini söylüyorum. Eleştirmenlerimden adil ve tarafsız bir
değerlendirmeden başka bir şey istemiyorum.
1 Ocak 1948
1, Hardinge Caddesi, Yeni Delhi. BR AMBEDKAR
BÖLÜM I
KARŞILAŞTIRMALI
BİR ARAŞTIRMA
BÖLÜM I
HİNDU
OLMAYANLAR ARASINDA DOKUNULAMAZLIK
Dokunulmazlar
kimlerdir ve dokunulmazlığın kökeni nedir? Bu, araştırılması amaçlanan ana
konulardır ve sonuçları aşağıdaki sayfalarda yer almaktadır. Araştırmaya
başlamadan önce, bazı ön soruları ele almak gereklidir. Bunlardan ilki şudur:
Dünyada dokunulmazlığı uygulayan tek halk Hindular mıdır? İkincisi: Eğer
dokunulmazlık Hindu olmayanlar tarafından da uygulanıyorsa, Hindular arasındaki
dokunulmazlık ile Hindu olmayanlar arasındaki dokunulmazlık nasıl
karşılaştırılır? Ne yazık ki, şimdiye kadar böyle bir karşılaştırmalı çalışma
yapılmamıştır. Sonuç olarak, çoğu insan Hindular arasında dokunulmazlığın
varlığından haberdar olsa da, onun kendine özgü özelliklerinin neler olduğunu
bilmemektedir. Ancak, dokunulmazların konumunu gerçek anlamda anlamak için değil,
aynı zamanda kökenlerini araştırmanın gerekliliğini vurgulamak için de,
dokunulmazlığın kendine özgü ve ayırt edici özelliklerine dair kesin bir fikir
edinmek şarttır.
Öncelikle,
meselenin İlkel ve Antik Toplumlarda nasıl bir konumda olduğunu inceleyerek
başlamak yerinde olacaktır. Dokunulmazlığı tanıyorlar mıydı? Başlangıçta,
Dokunulmazlığın ne anlama geldiği konusunda net bir fikre sahip olmak
gereklidir. Bu konuda... Bu noktada, görüş ayrılığı olamaz. Dokunulmazlığın
temelinde kirlenme, bulaşma, lekelenme ve bu kirlenmeden kurtulmanın yolları ve
yöntemlerinin yattığı konusunda herkes hemfikir olacaktır.
İlkel Toplumun*
sosyal yaşamını inceleyerek, yukarıda belirtilen anlamda Dokunulmazlığı tanıyıp
tanımadığını araştırdığımızda, İlkel Toplumun sadece kirlenme kavramına
inanmakla kalmadığı, aynı zamanda bu inancın iyi tanımlanmış bir dizi ayin ve
ritüelin ortaya çıkmasına yol açtığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. İlkel
İnsan, kirlenmenin şunlardan kaynaklandığına inanıyordu:
(1) belirli
olayların meydana gelmesi;
(2) belirli
şeylerle temas; ve
(3) belirli
kişilerle temas.
İlkel insan da
kötülüğün bir kişiden diğerine bulaşabileceğine inanıyordu. Ona göre bu
bulaşmanın tehlikesi, özellikle doğal ihtiyaçların karşılanması, yemek yeme,
içme vb. gibi belirli zamanlarda çok daha büyüktü. İlkel insanın kirlenmeye
kesin olarak neden olacağına inandığı olaylar arasında şunlar yer alıyordu:
(1) Doğum
(2) Başlatma
(3) Ergenlik
(4) Evlilik
(5) Birlikte
Yaşama
(6) Ölüm
Hamile kadınlar
kirli ve başkaları için bir kirlilik kaynağı olarak görülüyordu. Annenin
kirliliği çocuğa da yansıyordu. Ergenliğe giriş ve ergenlik dönemi... Erkek ve
kadının tam cinsel ve sosyal hayata girişini işaret eden aşamalar. Bu
aşamalarda, tecrit edilmeleri, özel bir diyet uygulamaları, sık sık
yıkanmaları, vücut için pigment kullanmaları ve sünnet gibi bedensel
sakatlamalara uymaları gerekiyordu. Amerikan kabilelerinde, adaylar sadece özel
bir diyet uygulamakla kalmıyor, aynı zamanda düzenli aralıklarla kusturucu bir
ilaç da alıyorlardı.
Evliliğe eşlik
eden törenler, ilkel insanın evliliği kirli olarak gördüğünü göstermektedir.
Bazı durumlarda, Avustralya'da olduğu gibi gelinin kabile erkekleriyle,
Amerika'da olduğu gibi kabile reisi veya şamanıyla veya Doğu Afrika
kabilelerinde olduğu gibi damadın arkadaşlarıyla cinsel ilişkiye girmesi
gerekiyordu. Bazı durumlarda damat tarafından gelinin kılıçla delinmesi
gerçekleşiyordu. Bazı durumlarda, Mundalar arasında olduğu gibi, damatla
evlenmeden önce bir ağaçla evlenme gerçekleşiyordu. Tüm bu evlilik
uygulamaları, bireyi evliliğin kirliliğine karşı nötralize etmeyi ve
hazırlamayı amaçlıyordu. İlkel insan için en kötü kirlilik biçimi ölümdü.
Sadece ceset değil, ölen kişinin eşyaları da kirlilikle bulaşmış olarak kabul
ediliyordu. Aletlerin, silahların vb. cesetle birlikte mezara konulması yaygın
bir gelenek olup, bunların başkaları tarafından kullanılmasının tehlikeli ve
uğursuz olarak görüldüğünü göstermektedir.
Nesnelerle
temas sonucu ortaya çıkan kirliliğe dönecek olursak, ilkel insan bazı nesneleri
kutsal, bazılarını ise kutsal olmayan olarak görmeyi öğrenmişti. Bir kişinin
Kutsal olana dokunmak, kutsal olanı kirletmek ve zarar vermek anlamına
geliyordu.
Ona bulaşmaz.
İlkel Toplumda kutsal ve dünyevi olanın ayrılmasının en çarpıcı örneği, tüm
ayrıntılı ritüelleri ve (abartmak abartı olmaz) sosyal örgütlenmelerinin tüm
temeli, kutsal sürülerin, kutsal süt ürünlerinin, kapların ve sütün ve bunlarla
bağlantılı ayin ve ritüelleri yerine getirmekle görevli olanların törensel
saflığını sağlamaya yönelik olan Todalar arasında bulunur. Süt ürünlerinde,
kutsal kaplar her zaman ayrı bir odada tutulur ve süt, ancak başka bir odada
tutulan ara bir kap aracılığıyla onlara ulaşır. Aynı zamanda rahip olan sütçü,
ancak ayrıntılı bir kutsama töreninden sonra göreve kabul edilir; bu tören
aslında bir arınmadır. Böylece sıradan insanlar sınıfından kutsal bir göreve
uygun bir duruma yükseltilir. Davranışları, köyde ve sadece belirli zamanlarda
uyumasına izin veren veya bir cenazeye katılan sütçünün o andan itibaren kutsal
görevini yerine getirmeyi bırakmasını gerektiren düzenlemelerle yönetilir. Bu
nedenle, ritüelin amacının büyük ölçüde kutsallığın ihlalinin tehlikelerini önlemek
ve kutsal maddeyi kendileri kirli olanların tüketimi için hazırlamak veya
etkisiz hale getirmek olduğu tahmin edilmektedir.
Kutsal kavramı
mutlaka nesnelerle sınırlı değildi. Kutsal sayılan belirli insan sınıfları
vardı. Birinin onlara dokunması kirliliğe yol açmak anlamına geliyordu.
Polinezyalılar arasında, bir şefin tabu statüsü şöyledir: Bir alt kademedekinin
dokunuşuyla ihlal edilir, ancak bu durumda tehlike alt kademedekine düşer. Öte
yandan, Efate'de, Namin (törensel kirlilik) ile temas eden 'kutsal adam'
kutsallığını kaybeder. Uganda'da, bir tapınak inşa etmeden önce, erkeklere
kendilerini arındırmaları için dört gün verilirdi. Öte yandan, Şef ve eşyaları
çok sık kutsal ve bu nedenle alt kademedekiler için tehlikeli olarak kabul
edilir. Tonga adasında, bir Şefe dokunan herkes tabu ile temas ederdi; bu tabu,
üst düzey bir Şefin ayak tabanına dokunarak kaldırılırdı. Malay Yarımadası'nda
Şefin kutsal niteliği Kraliyet Nişanlarında da bulunurdu ve ona dokunan herkes
ciddi hastalık veya ölümle karşı karşıya kalırdı.
İlkel insan,
yabancı insanlarla temasın da dokunulmazlığın bir kaynağı olarak görüldüğüne
inanıyordu. Güney Afrika'daki Bathonga kabilesinde, kendi ülkelerinin dışına
seyahat edenlerin yabancı ruhların etkisi ve özellikle de şeytani musallat olma
tehlikesiyle karşı karşıya olduklarına inanılır. Yabancılar, yabancı tanrılara
taptıkları için yabancı etkiler getirdikleri gerekçesiyle tabu olarak kabul
edilir. Bu nedenle, tütsülenir veya başka bir şekilde arındırılırlar. Dieri ve
komşu kabilelerde, yolculuktan sonra eve dönen kabile üyesi bile yabancı olarak
kabul edilir ve oturana kadar ona hiç dikkat edilmezdi.
Yeni bir ülkeye
girmenin tehlikesi, oradan gelenlerin karşılaştığı tehlike kadar büyüktür.
Avustralya'da bir kabile diğerine yaklaştığında, Üyeler, havayı arındırmak için
yanmış çubuklar taşırlar; tıpkı Spartalı kralların savaşırken kutsal ateşleri
sunaktan getirip "önlerine getirmeleri" gibi.
sınır.
Aynı şekilde,
dış dünyadan bir eve girenlerin, ayakkabılarını çıkarmak gibi basit bir ritüel
bile olsa, bir tür tören gerçekleştirmeleri gerekiyordu; bu, gelen kişiyi aksi
takdirde içeridekileri kirletebilecek kötülükten arındırırdı. Ayrıca, dış
dünyayla temas noktaları olarak önemli olan eşik, kapı direkleri ve lento, hane
halkının veya topluluğun herhangi bir üyesi kirlilik kaynağı haline geldiğinde
kanla sıvanır veya su serpilir; ya da kötülüğü dışarıda tutmak ve iyi şans
getirmek için kapının üzerine bir at nalı asılırdı.
Elbette, doğum,
ölüm, evlilik vb. ile ilgili ritüeller ve törenler, bunların kirlilik kaynağı
olarak görüldüğünü kesin ve net bir şekilde göstermez. Ancak kirliliğin diğer
birçok unsur arasında bir unsur olduğu, her durumda bir ayrımcılığın olmasıyla
gösterilir. Doğumda, inisiyasyonda, evlilikte, ölümde ve kutsal ve yabancı
olanla ilgili konularda ayrımcılık ve tecrit vardır.
Doğumda anne
ayrı tutulur. Ergenlik ve erginleşme döneminde de bir süre tecrit ve izolasyon
uygulanır. Evlilikte ise nişanlanma anından düğün törenine kadar gelin ve damat
birbirleriyle görüşmezler. Kadınlar adet gördüklerinde tecrit edilirler.
Tecrit, özellikle ölüm durumunda en belirgin şekilde görülür. Sadece ölü bedeni
değil, ölenin tüm akrabaları da toplumun geri kalanından tecrit edilir. Bu
tecrit, ölenin akrabalarının saç ve tırnaklarının uzaması ve eski kıyafetler
giymeleriyle kanıtlanır; bu da berber, çamaşırcı vb. gibi toplumun geri
kalanından hizmet alamadıklarını gösterir. Tecrit süresi ve kapsamı ölüm
durumunda farklılık gösterse de, tecrit gerçeği tartışılmazdır. Kutsalın
dünyevi olanla kirletilmesi veya akrabaların veya akraba olmayanların cinsel
ilişkiye girmesi durumunda da tecrit unsuru vardır. Dünyevi olan kutsaldan uzak
durmalıdır. Bu nedenle akrabalar akraba olmayanlardan uzak durmalıdır.
Dolayısıyla, İlkel Toplumda kirliliğin, kirletici unsurun tecritini içerdiği
açıktır.
Kirlilik
kavramının gelişmesiyle birlikte, ilkel toplumlar kirliliği gidermek için bazı
arındırıcı araçlar ve arındırma törenleri geliştirmişlerdir.
Kirliliği
gidermek için kullanılan maddeler arasında su ve kan bulunur. Kirlenmiş kişinin
üzerine su serpmesi ve kan serpmesi onu arındırmak için yeterliydi. Arınma
ritüelleri arasında kıyafet değiştirme, saç, tırnak vb. kesme, ter banyosu,
ateş, tütsü yakma, buhur yakma ve ağaç dalıyla yelpaze sallama yer alıyordu.
Bunlar kirliliği gidermenin yollarıydı. Ancak İlkel Toplumun kirlilikten
kurtulmak için başka bir yöntemi daha vardı. Bu, kirliliği başka bir kişiye
aktarmak içindi. Zaten tabu olan birine aktarıldı.
Yeni
Zelanda'da, birinin başkasının başına dokunması (baş, vücudun özellikle
'kutsal' bir parçasıydı) tabu haline gelmesine neden olurdu. Kendini arındırmak
için ellerini femroot bitkisine sürerdi ve bu bitki daha sonra ailenin kadın
reisi tarafından yenirdi. Tonga'da ise, bir erkek tabu olan bir yiyeceği yerse,
kötü sonuçlardan kurtulmak için bir şefin ayağı karnına konulurdu.
Bulaşma fikri,
günah keçisi geleneğinde de kendini gösterir. Fiji'de, tabulu bir kişi ellerini
bir domuza silerdi ve bu domuz şef için kutsal hale gelirdi. Uganda'da ise, bir
kral için yas döneminin sonunda, bir "günah keçisi", bir inek, bir keçi,
bir köpek, bir tavuk ve kralın evinden çıkan toz ve ateşle birlikte Bunyoro
sınırına götürülür ve orada hayvanlar sakat bırakılarak ölüme terk edilirdi. Bu
uygulamanın, kral ve kraliçeden tüm kirliliği uzaklaştırdığına inanılırdı.
İlkel toplumlarda yaygın olan kirlilik kavramıyla ilgili gerçekler bunlardır.
II
Antik
toplumlara baktığımızda, orada yaygın olan kirlilik anlayışının, ilkel
toplumlarda yaygın olan anlayıştan esasen farklı olmadığını görüyoruz.
Kirliliğin kaynakları ve arındırma törenleri konusunda farklılıklar mevcuttur.
Ancak bu farklılıklar dışında, ilkel ve antik toplumlardaki kirlilik ve arınma
modeli aynıdır. .
Mısır'daki
kirlilik sistemi ile ilkel sistem karşılaştırıldığında, Mısır'da daha ayrıntılı
bir şekilde uygulanmış olması dışında hiçbir fark yoktur.
Yunanlılar
arasında kirliliğin nedenleri arasında kan dökülmesi, hayalet varlığı ve ölümle
temas, cinsel ilişki, doğum, bedenin boşaltılması, bezelye çorbası, peynir ve
sarımsak gibi bazı yiyeceklerin yenmesi, yetkisiz kişilerin kutsal yerlere
girmesi ve belirli durumlarda küfür ve kavga yer alıyordu. Yunanlılar
tarafından genellikle kaopoia olarak adlandırılan arındırma yöntemleri ise
arınma suyu, kükürt, soğan, tütsüleme ve ateş, buhur, bazı dallar ve diğer
bitkisel büyümeler, zift, yün, bazı taşlar ve muskalar, güneş ışığı ve altın
gibi parlak şeyler, kurban edilen hayvanlar, özellikle domuz ve bunların
özellikle kanı ve derisi; son olarak da bazı festivaller ve festival
ritüelleri, özellikle lanetleme ritüeli ve günah keçisi yer alıyordu.
Alışılmadık bir yöntem ise kirlenmiş kişinin saçının kesilmesi veya tanrıyla
kurban ayini yapılmasıydı.
Roma'nın
kirlilik ve arınma anlayışının çarpıcı bir özelliği, bölgesel ve toplumsal
kirlilik ve arınma inancında bulunur. Evin lustratio'suna paralel olarak, bir
kırsal bölgeye (Pagi) uygulanan periyodik arınma ritüeli vardı. Lustratio pagi,
sınırları boyunca kurbanlarla birlikte yapılan dini bir geçit töreninden
oluşuyordu. Eski zamanlarda, amburbium adı verilen, şehrin surları etrafında
benzer bir geçit töreni olduğu anlaşılıyor . Tarihsel zamanlarda, bir felaket
olduğunda şehrin özel olarak arındırılması gerçekleştirilirdi. Örneğin İkinci
Punik Savaşı'ndaki ilk felaketlerden sonra bu tür ritüeller talep edildi . Tüm
bu kefaretlerin amacı tanrılarla uzlaşmayı sağlamaktı. Arınma töreni, bir
koloninin kuruluşuna eşlik ederdi. Şehirdeki sınırları koruyan Therminalia ve
sokakların Compitalia'sı da muhtemelen köken olarak arınma ritüellerine
dayanıyordu. Geç döneme kadar, Luperci adı verilen rahipler , en eski Roma'nın,
Palatinate'deki yerleşimin sınırlarında dolaşıyorlardı. Daha öncesinde, İlk
Şehrin en eski topraklarının sınırları etrafında yıllık ciddi bir yürüyüş
vardı. Bu yürüyüşe, Arval kardeşliği adı verilen Arkaik rahiplik önderlik
ediyordu. Törene ambravalia deniyordu ve belirgin bir şekilde piacular (kutsal
gezi) niteliğindeydi. Roma toprakları genişletildiğinde, arınma ritüelinin buna
karşılık gelen bir genişlemesi hiç yapılmamış gibi görünüyor. Bu dolambaçlı
piacular geziler, İtalya içinde ve dışında, özellikle de Yunanistan'da
yaygındı. Geleneksel ilahinin ciddi sözleri ve duaları, dil sürçmesi olmadan,
usulüne uygun olarak söylendiğinde, bir tür büyülü etkiye sahip olmuş gibi
görünüyor. Bu ifadelerin telaffuzunda herhangi bir hata, tıpkı en eski Roma
hukuk sisteminde olduğu gibi, yerleşik sözlü ifadelerin yanlış telaffuzunun
davanın kaybedilmesine yol açması gibi, bir telafi ihtiyacını doğururdu.
Piacular
anlayışıyla bağlantılı diğer ilginç eski ritüeller de vardı. Mars'ın eski
rahipleri olan Salii'ler , belirli zamanlarda Şehirdeki bir dizi istasyonun
etrafında bir yolculuk yaparlardı. Ayrıca, "silahların temizlenmesi"
ve "trompetlerin temizlenmesi" gibi ritüelleri de vardı ki bunlar
da... Ordunun silahlarının etkinliğinin arındırılmayı gerektirdiği yönünde
ilkel bir düşünce vardı. Nüfus sayımının sonunda yapılan 'yıkama' (lustrum)
özünde askeri bir işlemdi; çünkü bu işlem, sivil kıyafetli ordu olan Comitia
Centuriata ile bağlantılıydı. Lustratio exercitus, ordunun sahada olduğu
zamanlarda, bazen orduyu saran batıl inanç kaynaklı korkuyu gidermek için
sıklıkla yapılırdı; diğer zamanlarda ise sadece koruyucu bir önlemdi. Ayrıca
filonun bir örneği de vardı.
Tüm ilkel
halklar gibi İbraniler de kirlenme kavramını benimsemişlerdir. Kirlenme
kavramlarının özel bir özelliği, kirlenmenin, kirli hayvanların leşleriyle
temas etmekten, leş yemekten veya sürünen şeylerle temas etmekten ya da sürünen
şeyleri yemekten ve "tırnağı çift olan, yarık tırnaklı olmayan ve geviş
getirmeyen her türlü hayvan... dört ayak üzerinde yürüyen her türlü hayvan
arasında pençeleri üzerinde yürüyen her şey" gibi her zaman kirli olan
hayvanlarla temas etmekten kaynaklandığı inancıydı. İbraniler için kirli
herhangi bir kişiyle temas da kirlenme anlamına geliyordu. İbrani kirlenme
kavramının iki özel özelliği daha belirtilebilir. İbraniler, kirlenmenin
putperest uygulamalar nedeniyle kişilerde veya insanların cinsel kirlilikleri
nedeniyle bir toprakta meydana gelebileceğine inanıyorlardı. Bu incelemeye
dayanarak, kirlenme kavramını benimsemeyen hiçbir ilkel veya eski halk
olmadığını güvenle söyleyebiliriz. .
BÖLÜM II
HİNDULAR
ARASINDA DOKUNULMAZLIK
Kirlilik
konusunda Hinduları ilkel veya eski halklardan ayıran hiçbir şey yoktur.
Kirliliği tanıdıkları Manu Smriti'den açıkça anlaşılmaktadır. Manu, fiziksel
kirliliğin yanı sıra kavramsal kirliliği de tanır.
Manu, doğum,
ölüm ve adet görmeyi kirlilik kaynakları olarak değerlendirdi. Ölümle ilgili
olarak, kirliliğin kapsamı çok genişti. Akrabalık kuralına uyuyordu. Ölüm,
teknik olarak Sapinda ve Samanodaka olarak adlandırılan ölen kişinin aile
üyelerini kirletiyordu . Bu sadece anne tarafından amca gibi akrabaları değil,
uzak akrabaları da kapsıyordu. Hatta (1) öğretmen, (2) öğretmenin oğlu, (3)
öğretmenin karısı, (4) pupi, (5) sınıf arkadaşı, (6) Shrotriya, (7) kral, (8)
arkadaş, (9) hane halkı üyeleri, (10) cesedi taşıyanlar ve (II) cesede
dokunanlar gibi akraba olmayanları bile kapsıyordu.
Kirliliğin
kapsamına giren hiç kimse ondan kurtulamazdı. Sadece belirli kişiler muaf
tutulmuştu. Manu aşağıdaki ayetlerde bu kişilerin isimlerini veriyor ve onları
muaf tutmasının sebeplerini açıklıyor:
"V.93.
Kirlilik lekesi krallara ve adak adayanlara veya Sattra'ya bağlı olanlara
düşmez; çünkü birinciler Hindistan tahtında otururlar ve (son ikisi) Brahman
gibi daima saftırlar." .
94. Bir kral
için, yüce gönüllülük tahtında, derhal arınma şarttır; bunun sebebi ise,
(orada) tebaasını korumak için oturuyor olmasıdır.
95. (Aynı
kural, isyanda veya savaşta ölenlerin, yıldırım çarpması sonucu veya kral
tarafından öldürülenlerin akrabaları, inekler ve Brahmanlar ile kralın (kirli
olmalarına rağmen) temiz kalmalarını dilediği kişiler için de geçerlidir.)
96. Kral,
dünyanın sekiz koruyucu tanrısının, Ay'ın, Ateş'in, Güneş'in, Rüzgar'ın,
İndra'nın, zenginlik ve su tanrılarının (Kubera ve Varuna) ve Yama'nın bir
enkarnasyonudur.
97. Çünkü kral,
dünya efendileri tarafından kuşatılmıştır; bu nedenle onun için hiçbir kirlilik
takdir edilmemiştir; zira ölümlülerin temizliği ve kirliliği, dünya efendileri
tarafından sağlanır ve ortadan kaldırılır.
Buradan
anlaşılıyor ki, kral, Manu'nun tanımladığı gibi soylu bir dava uğruna ölenlerin
akrabaları ve kralın muaf tutmayı seçtiği kişiler, normal kirlenme
kurallarından etkilenmemişlerdir. Manu'nun Brahman'ın 'her zaman saf' olduğu
ifadesi, Brahman'ı her şeyin üstünde yüceltme anlamında anlaşılmalıdır. Bu,
Brahman'ın kirlenmeden arınmış olduğu anlamına gelmemelidir. Çünkü öyle
değildi. Gerçekten de, doğum ve ölümle kirlenmenin yanı sıra, Brahmanlar,
Brahman olmayanları etkilemeyen nedenlerle de kirlenmişlerdir. Manu Smriti,
yalnızca Brahmanları etkileyen ve Brahman'ın uyması gereken, uymaması durumunda
ise onu kirli kılan birçok tabu ve yasakla doludur. .
Manu'da
kirlenme fikri gerçektir, sadece kavramsal değildir. Çünkü o, kirlenmiş kişinin
sunduğu yemeği kabul edilemez hale getirir.
Manu ayrıca
kirlenme süresini de belirler. Bu süre değişir. Bir Sapinda'nın ölümü için on
gün, çocuklar için üç gün, öğrenci arkadaşları için ise bir gündür. Kirlenme,
belirlenen sürenin geçmesiyle ortadan kalkmaz. Sürenin sonunda, olaya uygun bir
arınma töreni yapılmalıdır.
Arınma amacıyla
Manu, kirlenme konusunu üç açıdan ele alır: (1) Fiziksel kirlenme, (2)
kavramsal veya psikolojik kirlenme ve (3) etik kirlenme. Kişinin kötü
düşünceler beslemesi sonucu oluşan etik kirlenmenin arındırılması için kurallar
daha çok öğüt ve tavsiyelerden ibarettir. Ancak kavramsal ve fiziksel
kirlenmenin giderilmesi için ritüeller aynıdır. Bunlar su, toprak, inek idrarı,
kusa otu ve kül kullanımını içerir. Toprak, inek idrarı, kusa otu ve kül,
cansız nesnelere dokunmanın neden olduğu fiziksel kirlilikleri gidermek için
arındırıcı maddeler olarak belirlenmiştir. Su, kavramsal kirlenmenin
giderilmesinde en önemli etkendir. Üç şekilde kullanılır: (1) yudumlamak, (2)
banyo yapmak ve (3) abludon. Daha sonra panchagavya, kavramsal kirlenmeyi
gidermede en önemli etken haline geldi. İneğin beş ürününün, yani süt, idrar,
gübre, yoğurt ve tereyağının karışımından oluşur. .
Manu'da, günah
keçisi aracılığıyla bulaşma yoluyla kirliliği giderme imkanı da bulunmaktadır;
bu da ineğe dokunmak veya su içtikten sonra güneşe bakmakla sağlanır.
Hindu inancına
göre bireysel kirliliğin yanı sıra, erken Roma döneminde yaygın olan sisteme
çok benzeyen bölgesel ve toplumsal kirlilik ve arınma da vardır. Her köyün
yıllık bir jatra'sı (dini töreni) vardır. Köy adına genellikle bir manda olmak
üzere bir hayvan satın alınır. Hayvan köyün etrafında dolaştırılır ve kurban
edilir, kanı köyün etrafına serpilir ve sonunda et köylülere dağıtılır. Her
Hindu, hatta sığır eti yemeyen her Brahman bile etten payını almak zorundadır.
Bu, Smriti'lerin hiçbirinde belirtilmemiştir, ancak Hindular arasında o kadar
güçlü bir gelenek olan ve her zaman kanunun önüne geçen bir uygulamadır.
II
Eğer burada
durulabilseydi, Hindular arasında yaygın olan kirlenme anlayışının, ilkel ve
eski toplumlardakinden farklı olmadığı söylenebilirdi. Ancak burada durulamaz.
Çünkü Hindular tarafından gözlemlenen ve henüz açıklanmamış başka bir
dokunulmazlık biçimi daha vardır. Bu, bazı toplulukların kalıtsal
dokunulmazlığıdır. Bu tür toplulukların listesi o kadar geniştir ki, bir
bireyin tek başına kapsamlı bir liste derlemesi zor olurdu. Neyse ki, böyle bir
liste... T
Bu belge, 1935
yılında Hindistan Hükümeti tarafından hazırlanmış olup, 1935 Hindistan Hükümeti
Yasası uyarınca çıkarılan Bakanlar Kurulu Kararnamelerine eklenmiştir. Bu
Bakanlar Kurulu Kararnamesine bir Ek eklenmiştir. Ek dokuz bölüme ayrılmıştır.
Her bölüm bir eyaleti ele alır ve o eyaletin tamamında veya bir kısmında
dokunulmaz olarak kabul edilen kastları, ırkları veya kabileleri veya bunların
bölümlerini veya gruplarını sıralar. Liste hem kapsamlı hem de güvenilir olarak
kabul edilebilir. Hindular tarafından kalıtsal olarak dokunulmaz kabul edilen
çok sayıda topluluğu göstermek için, Bakanlar Kurulu Kararnamesinde verilen
listeyi aşağıda yeniden veriyorum.
TAKVİM
BÖLÜM 1 –
MADRAS
(1) İl
genelindeki Planlanmış Kastlar:—
Adi-Andhra.
Adi-Dravida.
Adi-Karnataka.
Ajila.
Arunthuthiyar.
Baira. Bakuda. Bandi. Bariki. Battada. Bavuri Bellara. Bygari Chachati.
Chakkiliyan. Chalvadi. Chamar. Chandala. Cheruman. Dandasi. Devendrakulathan.
Ghasi. Godagali. Godari. Tanrım.
Gosangi. Haddi.
Hasla. Holeya.
Jaggali. Jambuvulu. Kalladi. Kanakkan. Kodalo. Koosa. Koraga.
Kudumban.
Kuravan. Madari. Madiga. Maila. Mala.
Mala Dasu.
Matangi. Moger. Muchi. Mundala. Natekeyava.
Naiad BEN
Bana ödeme yap.
Paidi. Painda.
Paky. Pallan. Pambada. Pamidi. Panchama. Paniyan. Panniandi.
Paraiyan.
Parvan. Pulayan.
Puthirai Vanaa.
Raneyar.
Relli
Samagara.
Samban. Separi
Semman. Thoti.
Tiruvalhivr.
Valluvan.
Valmiki.
Vettuvan.
(2) 1935
Hindistan Hükümeti Yasası uyarınca, geri kalmış bölgelerin ve geri kalmış
kabilelerin temsilcisinin Eyalet Yasama Meclisine seçilmesi için oluşturulan
özel seçim bölgeleri hariç olmak üzere, Eyaletlerin tamamındaki Planlanmış
Kastlar:
Arnadan. Kanıt.
Hapishane.
Koyun. Yemek.
Malasar.
Ne zaman. Vur.
Güzel.
Tamlık.
Kurichchan. Pano.
II.
BÖLÜM—BOMBAY
Planlanmış
Kastlar:—
(1) İl
genelinde:—
Asodi. Dhor.
Mang Garudi.
Belki. Garode.
Maghval veya Menghwar.
Bhambi.
Halleer. Mini Madig.
Bhangi. Halsar
veya Haslar. Mukri .
Chakrawadya-Dasar.
Hulsavar. Nadia.
Chalvadi.
Holaya. Shenva veya Shindhava.
Chambhar veya
Mochi gar veya 'Khalpa. Shinghdav veya Shingadya.
Samagar. Kolcha
veya Kolgha. Soçi.
Chena-Dasaru.
Koli-Dhor. Timali.
Chuhar veya
Chuhra. Lingader. Turi.
Dakaleru. Madig
veya Mang. Vankar.
Dhd. Mahar.
Vitholia. Dhegu-Megu.
(2) Ahmedabad,
Kaira, Broach ve Panch Mahals ve Surat İlçeleri hariç olmak üzere, tüm Eyalet
genelinde—Mochi.
(3) Kanara
bölgesinde - Kotegar.
BÖLÜM III —
BENGAL
İl genelindeki
Planlanmış Kastlar:
Agarua
Bağdi Bahelia.
Baiti. Bauri. Bediya.
Bhumij.
Bağla. Bmjhia.
Chamar. Dhenuaar. Dhoba.
Gonrili. Hadi.
Hajang.
Halalkor. Hari.
Evet.
Beddar.
Berua. Bhatiya.
Bhiumali.
Bhuiya.
Omuz. Omuz.
Kaora.
Kapuria.
Karenga .
Katha.
Kaur.
Khaira.
Khatik. Koch.
Konai.
Konwar. Kora.
Kotal. Lalbegi.
Doai. Dom.
Dosadh Garo. Çimen.
Lodha. Lahor.
Mahli. Mal.
Mahar.
Mallah.
Mekanik
Mehtor.
Muchi.
Munda.
Musahar.
Nagesia.
Namasudm. Nat
Nuniya.
Jalia
Kaibartta.
Jhalo Malo veya
Malo. Kadar. Kalpahariya. Kan.
0raon. Paliya.
Pan. Pasi.
Patni Pod.
Rabha. Rajbanshi. Rajwar. Santal. Güneş. Tiyar. Tun.
BÖLÜM IV —
BİRLEŞİK İLLER
Planlanmış
Kastlar:—
(1) İl
genelinde: —
Agaria.
Aheriya. Badi. Badhik. Baheliya. Bajaniya. Bajgi. Balahar. Balmiki. Banmaus.
Bansphorus. Barwar. Basor. Bawariya. Beldar.
Chamar. Chero.
Dabagar.
Dhangar. Dhanuk(Bhangi). Dharikar. Dhobi. Dom. Domar. Ghaiami. Ghasiya. Gual.
Bayan Day. Hela. Khairaha.
Kharwar
(Benbansi hariç) Khatik. Albay Crown.
Takipçiler.
Majhawar.
Nat Pankha.
Hilekarlık.
Kum. Yarın.
Tedavi. Saharya. Sağlık Hizmetleri.
Bengalce.
Berya. Yardım. Bhuiya. Bhuiyar. Can sıkıntısı.
Kabak. Kanjar.
Kapariya. Carvalho. Kharot.
Vicdan.
Shilpkar.
Yeni. Bırakın
gitsin.
(2) Agra, Meerut ve Rohilkhand bölümleri hariç
tüm Eyalet genelinde—Kori.
BÖLÜM V—PENJAB
İl genelindeki
Planlanmış Kastlar:
Ad Dharmis.
Marija veya Marecha. Khatik.
Bawaria.
Bengali. Kori.
Chamar. Pay.
Nat.
Chuhra veya
Balmiki. Bazigar. Kum.
Dagi ve Koli.
Bhanjra. Pema.
Dhumna Kanalı.
Keyfini çıkarın.
Od. Dhanak.
Siridband.
Sans. Gagra.
Daha iyi.
Sarera.
Gandhila. Ramdasis .
BÖLÜM VI.—BİHAR
Planlanmış
Kastlar:—
(1) İl
genelinde:—
Chamar.
Halalkhor. Sırt çantası.
Chaupal. Gün.
Ücretler.
Çamaşırhane.
Kanjar. Nat.
Dusadh.
Kurariar. Kum.
Dom.
Takipçiler.
(2) Patna ve
Tirhut bölümlerinde ve Bhagalpur, Monghyr, Palamau ve Pumea bölgelerinde:—
Bauri. Dünya.
Rajwar.
Bhogta. Ghasi.
Aşağı.
Abi. Ekmek.
(3) Manbhum
bölgesinin Dhanbad alt bölümünde ve Orta Manbhum genel kırsal seçim bölgesinde
ve Purulia ve Raghunathpur belediyelerinde:—
Bauri. Ghasi.
Rajwar.
Bhogta. Ekmek.
Dön. Bhuiya.
BÖLÜM
VII—MERKEZİ İLLER VE BERA
Planlanmış
Kastlar
Yerellikler
Basor veya
Burud, Chamar,
Dom,
Çift,
Mang,
Mehtar veya
Bhangi,
Mochi, Satnam
Ben
İl genelinde.
Audhelia
Bilaspur
bölgesinde.
Bahna
Arnraoti
bölgesinde
Balahi veya
Balai
Berar bölümünde
ve Balaghat, Bhandara Betul, Chanda, Chhindwara, Hoshangabad, Jabbulpore,
Mandia, Nagpur, Nimar, Saugor ve Wardha bölgelerinde.
Bedar
Akola, Arnraoti
ve Buldana bölgelerinde.
Çad
Bhandara ve
Saugor bölgelerinde.
Chauhan
Durg
bölgesinde.
Dahayat
Saugor
bölgesinin Damoh alt bölümünde.
Dewar
Bilaspur, Durg
ve Raipur ilçelerinde.
Dhanuk
Saugor
bölgesinde, Damoh alt bölümü hariç.
Dhimar
Bhandara
bölgesinde.
Çamaşırcı
Bhandara,
Bilaspur, Raipur ve Saugor ilçelerinde ve Hoshangabad bölgesinin Hoshangabad ve
Seoni-Malwa tahsillerinde.
Doha R
Berar bölümü ve
Balghat, Bhandara, Chanda, Nagpur ve Wardha bölgelerinde.
Ghasia
Berar bölümünde
ve Balaghat, Bhandara, Bilsaspur, Chanda, Durg, Nagpur, Raipur ve Wardha
bölgelerinde.
Holi
Balaghat ve
Bhandara ilçelerinde.
Jangam
Bhandara
bölgesinde.
Kaikari
Berar
bölgesinde ve Bhandara, Chanda, Nagpur ve Wardha ilçelerinde.
Katia
Berar
bölümünde, Balghat, Betui, Bhandara, Bilaspur, Chanda, Durg, Nagpur, Nimar,
Raipur ve Wardha bölgelerinde, Hoshangabad ve Seoni-Malwa tahsillerinde
Chhindwara
ilçesinin Hoshangabad bölgesi, Seoni alt bölümü hariç ve Saugor ilçesi, Damoh
alt bölümü hariç.
Khangar
Bhadara,
Buldhana ve Saugor ilçelerinde ve Hoshangabad ilçesinin Hoshangabad ve Sconi
Malwa tahsillerinde.
Khatik
Berar
bölümünde, Balaghat, Bhandara, Chanda, Nagpur ve Wardha bölgelerinde,
Chhindwara bölgesindeki Hoshangabad bölgesinin Hoshangabad tahsilinde, Seoni
alt bölümü ve Saugor bölgesinin Damoh alt bölümü hariç olmak üzere.
Koli
Bhandara ve
Chanda bölgelerinde.
Kori
Arnraoti,
Balaghat, Betui, Bhandara, Buldana, Chhindwara, Jubbulpore, Mandia, Nimar,
Raipur'and Saugor bölgelerinde ve Harda ve Sohagpur tahsilatları hariç
Hoshangabad bölgesinde.
Çömlekçi
Bhandara ve
Saugor ilçelerinde ve Hoshangabad bölgesinin Hoshangabad ve Seoni-Malwa
tahsillerinde.
Madgi
Berar bölümünde
ve Balaghat, Bhandara, Chanda, Nagpur ve Wardha bölgelerinde.
Mala
Balaghat,
Betui, Chhindwara, Hoshangabad, Jubbuipwe Mandla, Nimar ve Saugor bölgelerinde.
Mehra veya
Mahar.
Hoshangabad
ilçesinin Harda ve Sohagpur tahsilleri hariç, tüm il genelinde.
Nagarchi
Balaghat,
Bhandaia, Chhindwara, Mandla, Nagpur ve Raipur bölgelerinde.
Ojha
Balaghat,
Bhandara ve Mandia ilçelerinde ve Hoshangabad bölgesinin Hoshangabad tahsilinde
Pank A
Berar
bölümünde, Balaghat, Bhandara, Bilaspur, Chanda, Durg, Nagpur, Raipur, Saugor
ve Wardha bölgelerinde ve Seoni alt bölümü hariç Chhindwara bölgesinde.
Pardhi
Hoshangabad
bölgesinin Narsinghpura alt bölümünde.
Pradhan
Berar
bölgesinde, Bhandara, Chanda, Nagpur, Nimar, Raipur ve Wardha ilçelerinde ve
Chhaindwara ilçesinin Seoni alt bölgesi hariç olmak üzere.
Rajjhar
Hoshangabad'ın
Sohagpur tahsilinde.
semt.
BÖLÜM VIII –
ASSAM
Planlanmış
Kastlar :-
(1) Assam
Vadisi'nde :-
Namasudra.
Hira. Mehtar veya Bhangi.
Kaibartta.
Lalbegi. Bansphor.
Bania veya
Brittial-Bania. (2) Surma Vadisinde –
Mali veya
Bhuimali. Sutradhar. Kaibartta veya Jaliya.
Dhupi veya
Dhobi. Muchi. Lalbegi.
Dugla veya
Dholi. Patni. Mehtar veya Bhangi.
Jhalo ve Malo.
Namasudra. Bansphor.
Mahara .
BÖLÜM IX –
ORISSA
Planlanmış
Kastlar :-
(1) İl
genelinde :-
Adi-Andhra.
Audhelia. Bariki.
Bansor veya
Burud. Bavuri. Chachati.
Chamar.
Chandala. Dandasi. Dewar.
Dhoba veya
Dhobi. Çift.
Ghusuria.
Godagali. Godari. Godra. Gökha.
Haddi veya
Hari.
Orada, Jaggali,
Kandra, Katia, Kela. Codelo. Madari. Madiga. Mahuria.
Kötü.
Hayal kur. Ye.
Mehra veya
Mahar.
Mehtar veya
Bhangi.
Mochi veya
Muchi. Paidi. Hala. Öğleden sonra.
Panchama.
Pancake. Relli. Geçmişte. Satnami. Fuck. Valmiki.
(2) Khondmals
bölgesi hariç olmak üzere, İl genelinde,
Hindistan
Hükümeti (Orissa Anayasası) Kararı, 1936 hükümleri uyarınca Madras
Başkanlığı'ndaki Vizagapatam ve Ganjam Ajanslarından Orissa'ya devredilen
Sambalpur ve diğer bölgeler:
Pan veya Pano.
(3) Khondmals
bölgesi ve adı geçen Ajanslardan Orissa'ya devredilen alanlar hariç olmak
üzere, Eyaletin tamamında:
Dom veya Dambo
.
(4) Sambalpur
ilçesi hariç tüm Eyalet genelinde:
Bauro. Bhumij.
Turi.
Bhuiya. Ghasi
veya Ghasia.
(5) Sambalpur
ilçesinin Nawapara alt bölümünde: -
Kori. Nagarchi.
Pradhan.
Bu çok
korkutucu bir liste. 429 topluluğu içeriyor. Sayılara indirgenirse, bugün
Hindistan'da sadece dokunuşlarıyla bile Hindu inancına göre kirlilik yaratan
50-60 milyon insan var demektir. Şüphesiz ki, ilkel ve eski toplumlardaki
dokunulmazlık olgusu, Hindistan'da gördüğümüz milyonlarca insan için geçerli
olan bu kalıtsal dokunulmazlık olgusunun yanında önemsiz kalıyor. Hindular
arasındaki bu tür dokunulmazlık, kendi başına bir sınıf oluşturuyor. Dünya
tarihinde benzeri yok. Sadece Asya ve Avrupa'daki birçok ulusun sayısını aşan
devasa sayılar nedeniyle değil, başka nedenlerle de benzeri yok.
Hinduizmdeki
dokunulmazlık sisteminin, 429 dokunulmaz topluluğu etkileyen ve Hindu olmayan
toplulukların, ister ilkel ister eski olsun, uyguladığı dokunulmazlık
geleneğinde bulunmayan bazı çarpıcı özellikleri vardır.
Hindu olmayan
toplumların kirlenmeye karşı bir önlem olarak öngördüğü tecrit, eğer akılcı
değilse, en azından Anlaşılabilir. Doğum, evlilik, ölüm gibi belirli
nedenlerden dolayıdır. Ancak Hindu toplumunun öngördüğü tecritin görünüşe göre
hiçbir nedeni yoktur.
İlkel
toplumların gözlemlediği kirlenme, doğal ihtiyaçların karşılanması, yemek yeme,
içme vb. gibi belirli zamanlarda veya bireyin hayatındaki doğum, ölüm, adet
görme gibi doğal kriz anlarında ortaya çıkan geçici bir durumdu.
Kirlenme dönemi
sona erdikten ve arınma törenleri gerçekleştirildikten sonra
Kirlilik
ortadan kalktı ve birey saf ve topluma karışabilir hale geldi. Ancak
Hindistan'daki 50-60 milyon Dokunulmazın kirliliği, doğum, ölüm vb. nedenlerden
kaynaklanan kirliliğin aksine, kalıcıdır. Onlara dokunan ve bu nedenle kirlenen
Hindular, arındırma törenlerinden geçerek temizlenebilirler. Ancak
Dokunulmazları temizleyecek hiçbir şey yoktur. Onlar kirli doğarlar,
yaşadıkları sürece kirlidirler, kirlilerin ölümüyle ölürler ve üzerlerine
Dokunulmazlık damgası yapışmış olarak doğan çocuklar dünyaya getirirler. Bu,
hiçbir şeyin temizleyemeyeceği kalıcı, kalıtsal bir lekedir.
Üçüncü olarak,
kirlenmeye inanan Hindu olmayan toplumlar, etkilenen bireyleri veya en fazla
onlarla yakın bağlantısı olanları tecrit ettiler. Ancak Hindular arasındaki
dokunulmazlık, bir sınıfın tecrit edilmesini içerir; bu sınıf bugün yaklaşık 50
ila 60 milyon kişiden oluşmaktadır. .
Dördüncü
olarak, Hindu olmayan toplumlar yalnızca etkilenen bireyleri izole ettiler .
Onları ayrı mahallelere ayırmadılar . Hindu toplumu ise dokunulmazların tecrit
edilmesinde ısrar eder. Hindular dokunulmazların mahallelerinde yaşamaz ve
dokunulmazların da Hindu mahallelerinde yaşamasına izin vermezler. Bu, Hindular
tarafından uygulanan dokunulmazlığın temel bir özelliğidir. Bu, sosyal bir
ayrışma, geçici bir süre için sosyal etkileşimin durdurulması durumu değildir.
Bu, bölgesel bir tecrit ve kirli insanları dikenli tellerle çevrili bir tür
kafese kapatan bir tür karantina bölgesidir . Her Hindu köyünün bir gettosu
vardır. Hindular köyde, dokunulmazlar ise gettoda yaşar.
Hindu
sistemindeki dokunulmazlık işte böyledir. Bunun, Hindu olmayan toplumlarda var
olanlardan tamamen farklı olmadığını kim inkar edebilir? Hindular arasında
dokunulmazlığın eşsiz bir olgu olduğu tartışılmazdır. Kişiler, Hindu olmayan
topluluklar tarafından birey olarak değil, kirli olarak kabul edilmiştir.
Hiçbir zaman bir sınıfın tamamı kirli olarak kabul edilmemiştir. Ancak
kirlilikleri geçici bir süre içindi ve bazı arındırıcı ritüellerin yerine
getirilmesiyle iyileştirilebilirdi. 'Bir kere kirli olan her zaman kirlidir'
kuralına dayalı kalıcı kirlilik vakası hiç olmamıştır. Kişiler, Hindu olmayan
topluluklar tarafından kirli olarak kabul edilmiş ve hatta sosyal etkileşimden
koparılmışlardır. Ancak kişilerin kalıcı olarak tecrit kamplarına konulduğu bir
vaka hiç olmamıştır. Bir grup insan, Hindu olmayan topluluklar tarafından kirli
olarak kabul edilmiştir. Ancak onlar, akrabalık bağlarının dışında
yabancılardı. Bu, bir halkın kendi halkının bir bölümünü kalıcı ve kalıtsal
olarak kirli sayması durumudur.
Hindular
arasında dokunulmazlık, dünyanın diğer bölgelerindeki insanlık için bilinmeyen
eşsiz bir olgudur. İlkel, antik veya modern hiçbir toplumda buna benzer bir şey
bulunmaz. Dokunulmazlık üzerine yapılan bir çalışmadan kaynaklanan ve araştırma
gerektiren birçok sorun ikiye indirgenebilir:
(1)
Dokunulmazlar neden köyün dışında yaşıyorlar?
(2) Onların
kirliliğini kalıcı ve giderilemez kılan neydi?
Aşağıdaki
sayfalar bu iki sorunun cevabını bulmaya ayrılmıştır.
BÖLÜM II
YAŞAM ALANI
SORUNU
BÖLÜM III
DOKUNULMAZLAR
NEDEN KÖYÜN DIŞINDA YAŞIYOR?
Dokunulmazların
köy dışında yaşadığı gerçeği o kadar bilinen bir gerçektir ki, onlar hakkında
çok derin bilgisi olmayanların bile bunu bilmesi gerekir. Yine de, kimse bunun
tatmin edici bir cevap gerektiren ciddi bir soru olduğunu düşünmemiştir.
Dokunulmazlar köy dışında nasıl yaşamaya başladılar? Önce Dokunulmaz ilan
edilip sonra köyden çıkarılıp dışarıda yaşamaya mı zorlandılar? Yoksa en
başından beri köy dışında mı yaşıyorlardı ve sonradan mı Dokunulmaz ilan
edildiler? Eğer cevap en başından beri köy dışında yaşadıkları ise, bir başka
soru daha ortaya çıkıyor: Bunun sebebi ne olabilir? Dokunulmazların ayrı bir
yerleşim yeri olması sorusu daha önce hiç gündeme getirilmediği için, doğal
olarak Dokunulmazların köy dışında nasıl yaşamaya başladığına dair bir teori de
yoktur.
Elbette Hindu
Şastralarının görüşü de var ve eğer biri bunu teori olarak adlandırarak
yüceltmek isterse, bunu yapabilir. Şastralar elbette Antyajaların köyün dışında
yaşamaları ve ikamet etmeleri gerektiğini söyler. Örneğin,' diyor Manu. :
X. 51. Fakat Chandala ve Shvapaka
kabilelerinin yurtları köyün dışında olacak, Apapatra olarak adlandırılacaklar
ve zenginlikleri köpekler ve eşekler olacak. X. 52.
Giysileri
ölülerin giysileri olacak, yemeklerini kırık kaplardan yiyecekler, süsleri
siyah demirden olacak ve sürekli bir yerden bir yere dolaşacaklar. X. 53. Dini
bir görevi yerine getiren bir adam onlarla ilişki kurmamalı; alışverişleri
kendi aralarında ve evlilikleri de kendi aralarında olmalı. X. 54. Yemekleri
onlara kırık bir kapta, (Aryan bir vericiden başka) başkaları tarafından
verilecek; geceleri köylerde ve kasabalarda dolaşmayacaklar.
X. 55.
Gündüzleri, kralın emriyle işaretlenerek işlerini yapmak üzere dolaşırlar ve
akrabası olmayan kişilerin cesetlerini taşırlar; bu kesin bir kuraldır. X. 56.
Kralın emriyle, suçluları kanuna uygun olarak her zaman idam ederler ve
suçluların giysilerini, yataklarını ve süs eşyalarını alırlar.
Peki,
Şastraların bu ifadelerinden nasıl bir sonuç çıkarılabilir? Bunlar iki farklı
şekilde yorumlanabilir. Şastralar, dokunulmazların köy dışında kalması
gerektiğini söylerken, aslında dokunulmazların bulundukları yerde, yani köy
dışında kalmaları gerektiğini kastediyor olabilirler. Bu bir yorumdur. .
İkinci yorum
ise, dokunulmaz ilan edilenlerin köy içinde kalmalarına izin verilmemesi,
köyden çıkıp dışarıda yaşamaları gerektiğidir. Şastraların alternatif
yorumlarını takip ederek, dikkate alınması gereken iki farklı olasılık vardır.
Birincisi, dokunulmazlığın dokunulmazların köy dışında yaşamasıyla hiçbir
ilgisinin olmamasıdır. Başlangıçtan beri köy dışında yaşıyorlardı. Daha sonra
dokunulmazlık damgası üzerlerine düştüğünde, köy içinde yaşamaları yasaklandı.
Diğer olasılık ise, dokunulmazlığın dokunulmazların köy dışında yaşamasıyla her
şeyden çok ilgisi olduğudur. Başka bir deyişle, dokunulmazlar başlangıçta köy
içinde yaşıyorlardı ve daha sonra dokunulmazlık damgası üzerlerine düştüğünde,
köyü terk edip dışarıda yaşamaya zorlandılar. Bu iki olasılıktan hangisi daha
kabul edilebilir? İkinci olasılık ilk bakışta saçma ve fantastiktir.
Saçmalığını ortaya koymak için tek bir argüman yeterlidir.
Bahsettiğimiz
olgu tek bir köy veya tek bir bölgeyle sınırlı değil. Hindistan'ın her yerinde
mevcut. Dokunulmazların köy içinden köy dışına nakledilmesi çok büyük bir
operasyon. Böylesine devasa boyutlarda bir operasyonu kim ve nasıl
gerçekleştirebilirdi? Bu, Hindistan'ın tamamına hükmeden bir İmparatorun emri
dışında gerçekleştirilemezdi. Onun için bile böyle bir nakil imkansız olurdu.
Ama mümkün ve imkansız, ancak bir İmparatorun işi olabilir. İmparator kimdir
ki? Bu görevin başarısı veya başarısızlığı kime atfedilebilir? Açıkçası,
Hindistan'ın bu görevi yerine getirecek bir imparatoru yoktu. Eğer nakli
yapacak bir imparator yoksa, ikinci olasılıktan vazgeçilmelidir.
"Dokunulmazlar"
olarak adlandırılanların, dokunulmaz olmadan önce bile en başından beri köy
dışında yaşadıkları ve daha sonra dokunulmazlığın ortaya çıkması nedeniyle köy
dışında yaşamaya devam ettikleri, dikkate alınmaya değer tek olasılıktır. Ancak
bu, çok zor bir soruyu gündeme getiriyor: Neden köy dışında yaşadılar?
Onları buna
iten veya zorlayan neydi? Cevap şu ki, sosyoloji öğrencileri tarafından
dünyanın her yerinde ilkel toplumun modern topluma dönüşümünü etkilediği
bilinen faktörler göz önüne alındığında, dokunulmazların en başından beri köyün
dışında yaşamış olmaları doğal bir varsayımdır.
Birçok kişi,
İlkel Toplumun modern topluma dönüşümünü etkileyen faktörlerin açıklanması
olmadan bunun neden doğal olduğunu anlayamayacaktır. Konuyu net bir şekilde
anlamak için, modern toplumun İlkel Toplumdan iki açıdan farklı olduğunu akılda
tutmak gerekir. İlkel Toplum göçebe topluluklardan oluşurken, modern toplum
yerleşik topluluklardan oluşmaktadır. İkincisi, İlkel Toplum kan bağına dayalı
kabile topluluklarından oluşuyordu. İlişki. Modern Toplum, bölgesel bağlılığa
dayalı yerel topluluklardan oluşmaktadır. Başka bir deyişle, İlkel Toplumun
Modern Topluma dönüşmeden önce izlediği iki evrim çizgisi vardır. Evrim
çizgilerinden biri, İlkel Toplumu kabile topluluğundan bölgesel bir topluluk
haline getirmiştir. Böyle bir değişimin gerçekleştiğinden şüphe yoktur.
Değişimin açık izleri, kralların resmi tarzında görülebilir.
İngiliz
krallarının tarzını örnek alın.
Kral John,
kendisini İngiltere kralı olarak adlandıran ilk kişiydi. Ondan önceki krallar
genellikle kendilerini İngilizlerin kralları olarak adlandırırlardı. İlki
bölgesel bir topluluğu, ikincisi ise kabile topluluğunu temsil eder. İngiltere
bir zamanlar İngilizlerin yaşadığı ülkeydi. Şimdi ise İngilizler, İngiltere'de
yaşayan insanlardır. Aynı dönüşümün, bir zamanlar Frankların kralı, daha sonra
da Fransa'nın kralı olarak adlandırılan Fransız krallarının tarzında da
gerçekleştiği görülebilir. Evrimin ikinci çizgisi, İlkel Toplumu, göçebe bir
topluluktan yerleşik bir topluluğa dönüştürmüştür. Burada da değişim o kadar
kesin ve etkileyicidir ki, gerçekliğini kanıtlamak için herhangi bir örneğe
gerek yoktur.
Ele alacağımız
amaç için, evrimin ikinci aşamasını incelemekle yetinmemiz yeterlidir. İlkel
toplum nasıl yerleşik bir topluluk haline geldi? İlkel toplumun nasıl yerleşik
bir topluluk haline geldiğinin öyküsü... Yerleşik topluluk kavramı, bir bölümde
ayrıntılı olarak ele alınamayacak kadar uzun; bir bölümüne sıkıştırılamayacak
kadar da uzun. İki şeye değinmek yeterli. Birincisi, İlkel Toplumun göçebe
yaşamından neden vazgeçtiğini anlamak, ikincisi ise göçebe yaşamdan yerleşik
yaşama geçişte neler yaşandığını anlamaktır.
İlkel Toplum
şüphesiz göçebe idi. Ancak bu göçebelik, herhangi bir göç içgüdüsünden ya da
kendine özgü bir zihinsel özellikten kaynaklanmıyordu. Bunun nedeni, İlkel
Toplumun sahip olduğu en eski zenginlik biçiminin sığırlar olmasıydı. İlkel
Toplum göçebe idi çünkü zenginliği, yani sığırları, göçebe idi. Sığırlar yeni
otlakların peşinden giderdi. Bu nedenle, İlkel Toplum sığırlara olan sevgisi
nedeniyle, sığırlarının götürdüğü her yere gitti.
İlkel toplum,
yeni bir zenginlik türünün keşfedilmesiyle, yani toprakla bütünleşmesiyle,
yerleşik bir topluluk haline geldi.
Bu durum, İlkel
Toplumun tarım ve toprak işleme sanatını öğrenmesiyle gerçekleşti. Zenginlik,
sığırdan toprağa dönüştüğünde tek bir yerde sabitlendi. Bu değişimle birlikte
İlkel Toplum da aynı yerde yerleşik hale geldi. Bu, İlkel Toplumun bir zamanlar
neden göçebe olduğunu ve yerleşik hayata geçmesine neyin yol açtığını
açıklıyor. Sonraki adım, İlkel Toplumun yerleşik hayata geçiş yolunda meydana
gelen olayları incelemektir. Yerleşik Toplum. İlkel toplumun göçebe yaşamdan
yerleşik yaşama geçişinde karşılaştığı sorunlar esasen iki taneydi. Biri
yerleşik topluluğu, diğeri ise kırılmış insanları ilgilendiriyordu. Yerleşik
topluluğun karşılaştığı sorun, göçebe kabilelere karşı savunmasıydı.
Kırılmış
kabilelerin karşılaştığı sorun, korunma ve barınma sorunuydu. Bu sorunların
nasıl ve neden ortaya çıktığını açıklamak faydalı olabilir. Yerleşik
kabilelerin karşılaştığı sorunu anlamak için şu gerçekleri akılda tutmak
gerekir: Tüm kabileler aynı anda yerleşik hayata geçmedi. Bazıları yerleşik
oldu, bazıları ise göçebe kaldı. Hatırlanması gereken ikinci şey, kabilelerin
asla birbirleriyle barış içinde olmamalarıydı. Her zaman savaş halindeydiler.
Tüm kabileler göçebe halindeyken, kabile içi savaşların başlıca nedenleri (1)
sığır hırsızlığı, (2) kadın hırsızlığı ve (3) diğer kabilelere ait meralarda
gizlice sığır otlatmaktı. Bazı kabileler yerleşik hale geldiğinde, göçebe kalan
kabileler, yerleşik kabilelere karşı savaşmayı daha avantajlı buldular. Bu,
diğer göçebe kabilelere karşı savaşmaktan daha kazançlıydı. Göçebe kabileler,
yerleşik kabilelerin iki kat daha zengin olduğunu fark etmişlerdi. Göçebe
kabileler gibi onların da sığırları vardı.
Ancak
sığırların yanı sıra, göçebe kabilelerin sahip olmadığı ve çok arzuladıkları
mısırları da vardı. Göçebe kabileler sistematik olarak baskınlar düzenlediler.
Yerleşik kabilelerin amacı, yerleşik kabilelere ait zenginlikleri çalmaktır.
Üçüncü gerçek ise, yerleşik kabilelerin bu yağmacılara karşı kendilerini
savunmada büyük ölçüde dezavantajlı olmalarıdır. Daha kazançlı işlerle meşgul
olan yerleşik kabileler, her zaman sabanlarını kılıçlara dönüştüremezlerdi.
Evlerini terk
edip yağmacı kabilelerin peşine düşemezlerdi de. Bunda garip bir şey yok.
Tarih, medeniyete sahip ancak savunma araçlarından yoksun halkların barbarların
saldırılarına karşı koyamadığını gösteriyor. Bu da, geçiş döneminde yerleşik
kabilelerin savunma sorunlarıyla nasıl ve neden karşı karşıya kaldıklarını
açıklıyor.
"Yıkılmış
Adamlar" sorununun nasıl ortaya çıktığını anlamak zor değil. Bu,
kabilelerin ilkel koşullarındaki normal yaşam biçimi olan sürekli kabile
savaşlarının bir sonucudur. Kabile savaşlarında, bir kabilenin tamamen yok
edilmesi yerine yenilgiye uğrayıp dağılması sıklıkla yaşanmıştır. Birçok
durumda, yenilen kabile paramparça olmuştur. Bunun bir sonucu olarak
İlkel
zamanlarda her zaman, her yöne dolaşan, parçalanmış kabilelerden oluşan gezici
bir nüfus vardı. Parçalanmış adamlar sorununa neyin yol açtığını anlamak için,
İlkel Toplumun temelde kabileci bir örgütlenmeye sahip olduğunu kavramak
gerekir. İlkel Toplumun temelde kabileci olması iki şey anlamına geliyordu.
Birincisi, her birey İlkel toplum bir kabileye aitti. Hayır, kabileye ait olmak
zorundaydı. Kabilenin dışında hiçbir bireyin varlığı yoktu. Var olamazdı da.
İkinci olarak,
kabile örgütlenmesi ortak kan ve akrabalığa dayandığı için, bir kabilede doğan
bir birey başka bir kabileye katılamaz ve o kabilenin üyesi olamazdı. Bu
nedenle, "Kırık Adamlar" başıboş bireyler olarak yaşamak zorundaydı.
Kabilelerin birbirleriyle savaştığı İlkel Toplumda, başıboş bir Kırık Adam
topluluğu her zaman saldırıya uğrama tehlikesi altındaydı. Nereye
sığınacaklarını bilmiyorlardı. Kimin onlara saldıracağını ve kimden koruma
isteyebileceklerini bilmiyorlardı. Bu yüzden barınma ve koruma, Kırık Adamların
sorunu haline geldi. İlkel Toplumun evrimine dair yukarıdaki özet, İlkel
Toplumun yaşamında iki grubun var olduğu bir zaman olduğunu göstermektedir: Bir
grup, göçebe kabilelere ait akıncılara karşı nöbet ve koruma görevini
üstlenecek bir grup insan bulma sorunuyla karşı karşıya olan yerleşik
kabilelerden oluşurken, diğer grup ise yenilmiş kabilelerden gelen Kırık
Adamlardan oluşuyordu ve onlara yiyecek ve barınak sağlayacak hamiler bulma
sorunuyla karşı karşıyaydı.
Bir sonraki
soru şu: Bu iki grup sorunlarını nasıl çözdü? Antik çağdan günümüze ulaşan
yazılı bir sözleşme metnimiz olmasa da, iki tarafın bir anlaşmaya vardığını
söyleyebiliriz: Kırılmış Adamlar yerleşik kabileler için nöbet ve koruma
görevini üstlenmeyi, yerleşik kabileler ise onlara yiyecek vermeyi kabul etti.
Barınak. Gerçekten de, özellikle birinin çıkarı diğerinin işbirliğini
gerektirdiğinde, ikisi arasında böyle bir düzenleme yapılmamış olması doğal
olmazdı. Ancak, anlaşmanın tamamlanmasında bir zorluk ortaya çıkmış olmalıydı:
barınak. Kırık Adamlar nerede yaşayacaktı? Yerleşik topluluğun ortasında mı
yoksa dışında mı? Bu sorunun çözümünde iki husus belirleyici rol oynamış
olmalıydı. Birincisi kan bağı meselesi. İkincisi ise strateji meselesi. İlkel
anlayışlara göre, yalnızca aynı kabileden, yani aynı kandan olan kişiler
birlikte yaşayabilirdi. Yabancılar, kabileye ait yerleşim yerlerinin bulunduğu
alana kabul edilemezdi. Kırık Adamlar yabancıydı.
Onlar yerleşik
kabileden farklı bir kabileye mensuptular. Bu nedenle, yerleşik kabilenin
ortasında yaşamalarına izin verilemezdi. Stratejik açıdan da, bu kırılmış
adamların düşman kabilelerin baskınlarına karşı koymak için köyün sınırında
yaşamaları arzu edilirdi. Bu iki husus da, yerleşim yerlerinin köyün dışında
kurulması lehine belirleyici oldu.
Şimdi asıl
soruya, yani Dokunulmazlar'ın neden köy dışında yaşadığı sorusuna dönebiliriz.
Bu sorunun cevabı yukarıda belirtilen çizgiler doğrultusunda aranabilir. Hindu
toplumu göçebe yaşamdan yerleşik hayata geçerken Hindistan'da da aynı süreçler
yaşanmış olmalı. Yerleşik bir köy topluluğunun yaşamı. İlkel Hindu toplumunda
yerleşik kabileler ve "Kırık Adamlar" olmalıydı. Yerleşik kabileler
köyü kurmuş ve köy topluluğunu oluşturmuş, "Kırık Adamlar" ise farklı
bir kabileye ve dolayısıyla farklı bir kana mensup oldukları için köyün dışında
ayrı mahallelerde yaşamışlardır. Daha açık ifadeyle, Dokunulmazlar başlangıçta
sadece "Kırık Adamlar"dı. Köyün dışında yaşamalarının nedeni de
"Kırık Adamlar" olmalarıydı.
Bu,
Dokunulmazların en başından beri köy dışında yaşadıklarını ve Dokunulmazlığın
onların köy dışında yaşamalarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını varsaymanın neden
doğal olduğunu açıklıyor. Teori o kadar yeni ki, eleştirmenler daha fazla
sorgulamadan tatmin olmayabilirler. Şunu soracaklar:
(1)
Dokunulmazların Kırılmış Adamlar olduğuna dair herhangi bir somut kanıt var mı?
(2) Yukarıda
belirtilen yerleşim sürecinin herhangi bir ülkede gerçekten gerçekleştiğine
dair kanıt var mı?
(3) Eğer köyün
dışında yaşayan Kırık Adamlar tüm toplumların evrensel bir özelliği ise, Kırık
Adamların ayrı mahallelerinin Hindistan dışında ortadan kaybolması ama
Hindistan'da kaybolmaması nasıl mümkün olabilir?
BÖLÜM IV
DOKUNULMAZLAR
KIRIK ADAMLAR MI?
"Dokunulmazlar
köken olarak sadece kırılmış insanlar mıdır?" sorusuna cevabım olumludur.
Olumlu bir cevabın ardından mutlaka kanıt çağrısı gelir. Bu konuda doğrudan
kanıt, Hindu köylerindeki Dokunulmazlar ve Dokunulmazların totemleri incelenmiş
olsaydı elde edilebilirdi. Ne yazık ki, Hindu ve Dokunulmazların totem
örgütlenmesi henüz antropoloji öğrencileri tarafından incelenmemiştir. Bu tür
veriler toplandığında, bu Bölümde ortaya atılan soruya kesin bir görüş
bildirmemizi sağlayacaktır. Şimdilik, yaptığım araştırmalardan, belirli bir
köydeki Dokunulmazların totemlerinin, köydeki Hinduların totemlerinden farklı
olduğuna ikna oldum.
Hindular ve
Dokunulmazlar arasındaki totem farklılıkları, Dokunulmazların köy topluluğunu
oluşturan kabileden farklı bir kabileye mensup "Kırık Adamlar" olduğu
tezini destekleyecek en iyi kanıt olacaktır. Bununla birlikte, bu soruya
ilişkin doğrudan kanıtların henüz toplanması gerektiği kabul edilebilir. Ancak,
Dokunulmazların "Kırık Adamlar" olduğu söylenebilecek ve yol
gösterici nitelikte olan gerçekler günümüze kadar ulaşmıştır. Bu tür kanıt
niteliğindeki gerçeklerin iki kümesi vardır. Gerçeklerin bir kümesi, Hindu
Şastraları tarafından belirli topluluklara verilen Antya, Antyaja ve Antyavasin
isimlerini içerir . Bunlar çok eski zamanlardan beri günümüze ulaşmıştır. Bu
isimler neden belirli bir insan sınıfını belirtmek için kullanıldı? Bu
terimlerin ardında bir anlam olduğu anlaşılıyor. Kelimeler şüphesiz
türetilmiştir. Anta kökünden türetilmişlerdir. Anta kelimesi ne anlama geliyor?
Şastraları bilen Hindular, bunun en son doğan anlamına geldiğini ve Hindu ilahi
yaratılış düzenine göre dokunulmazların en son doğan olarak kabul edildiği göz
önüne alındığında, Antya kelimesinin dokunulmaz anlamına geldiğini
savunuyorlar.
Bu argüman
saçma ve Hindu yaratılış düzeni teorisiyle uyuşmuyor. Ona göre, en son doğan
Şudra'dır. Dokunulmazlar yaratılış düzeninin dışındadır. Şudra Savarna'dır .
Ona karşılık Dokunulmazlar Avarna'dır, yani Varna sisteminin dışındadır . Hindu
yaratılışta öncelik teorisi Dokunulmazlar için geçerli değildir ve olamaz. Bana
göre, Antya kelimesi yaratılışın sonu değil, köyün sonu anlamına gelir. Köyün
dışında yaşayan insanlara verilen bir isimdir. Bu nedenle Antya kelimesinin bir
hayatta kalma değeri vardır. Bize bir zamanlar bazı insanların köy içinde,
bazılarının da köy dışında yaşadığını ve köy dışında, yani köyün Antya'sında
yaşayanlara Antyaja denildiğini anlatır . Neden bazı insanlar köyün sınırında
yaşıyordu? Bunun, yabancı olan ve köy içinde yaşayanlardan farklı kabilelere
mensup olan "Kırık Adamlar " olmalarından başka bir nedeni olabilir
mi? Ben göremiyorum.
Bunun gerçek
nedeni, bu kelimeleri belirtmek için kullanılan özel yöntemlerde bulunabilir.
Bu kelimelerin kullanımı... Antya, Antyaja ve Antyavasin kelimelerinin bu
nedenle iki anlamı vardır. Birincisi, ayrı mahallelerde yaşamanın o kadar tuhaf
bir olgu olduğunu ve bunu ifade etmek için yeni bir terminoloji icat edilmesi
gerektiğini göstermektedir. İkincisi, seçilen kelimeler, uygulandığı kişilerin
koşullarını, yani yabancı olduklarını tam olarak ifade etmektedir.
Dokunulmazların "kırılmış insanlar" olduğunu gösteren ikinci
gerçekler dizisi, Mahar adı verilen bir topluluğun konumuyla ilgilidir. Mahar
topluluğu, Maharashtra'daki başlıca Dokunulmaz topluluktur. Maharashtra'da
bulunan en büyük Dokunulmaz topluluktur.
Maharlar ve
Dokunulabilir Hindular arasındaki ilişkileri gösteren aşağıdaki gerçekler
dikkate değerdir: (1) Maharlar her köyde bulunur; (2) Maharashtra'daki her
köyün bir duvarı vardır ve Maharların karargahları duvarın dışındadır; (3)
Maharlar sırayla köy adına nöbet ve koruma görevini yerine getirir; ve (4)
Maharlar Hindu köylülerine karşı 52 hak iddia eder. Bu 52 hak arasında en
önemlileri şunlardır:
(i) Köylülerden
yiyecek toplama hakkı;
(ii) Hasat
mevsiminde her köylüden mısır toplama hakkı; ve
(iii) Köylülere
ait ölü hayvanı sahiplenme hakkı.
Maharların
tutumundan kaynaklanan kanıtlar elbette Maharashtra ile sınırlıdır.
Hindistan'ın diğer bölgelerinde de benzer durumların olup olmadığı henüz belli
değil. Araştırıldı. Ancak, Mahar vakası Hindistan genelindeki Dokunulmazlar
için tipik bir örnek olarak kabul edilirse, Hindistan tarihinde diğer
kabilelere mensup Dokunulmazların yerleşik kabilelere gelip bir anlaşma
yaptıkları, bu anlaşmaya göre Dokunulmazların köy sınırına yerleşmelerine izin
verildiği, belirli görevler yapmaları gerektiği ve karşılığında belirli haklar
verildiği bir aşama olduğu kabul edilecektir. Maharların, köylülere karşı iddia
ettikleri 52 hakkın kendilerine Bedar'ın Müslüman kralları tarafından
verildiğine dair bir geleneği vardır. Bu, bu hakların çok eski olduğu ve Bedar
krallarının bunları sadece onayladığı anlamına gelir. Bu gerçekler, az da olsa,
Dokunulmazların en başından beri köy dışında yaşadıkları teorisini destekleyen
bazı kanıtlar sunmaktadır. Dokunulmaz ilan edildikleri için köyden sürülüp köy
dışında yaşamaya zorlanmadılar.
Onlar en
başından beri köyün dışında yaşıyorlardı çünkü yerleşik kabilenin ait olduğu
kabileden farklı bir kabileye mensup, "Kırık Adamlar"dı. Bu
açıklamayı kabul etmenin zorluğu büyük ölçüde Dokunulmazların her zaman
Dokunulmaz olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Eğer günümüzdeki
Dokunulmazların atalarının, köylülere göre Dokunulmaz olmadıkları , sadece
"Kırık Adamlar" oldukları ve aralarındaki tek farkın farklı
kabilelere mensup olmaları olduğu bir zamanın var olduğunu akılda tutarsak, bu
zorluk ortadan kalkacaktır. .
BÖLÜM V
PARALEL
DURUMLAR VAR MI?
Tarihte, köy
dışında yaşayan "Kırık Adamlar" vakaları biliniyor mu? Bu soruya
olumlu bir cevap vermek mümkün. Neyse ki, özellikle Hindistan'da meydana
geldiği söylenen şeyin aslında başka yerlerde de meydana geldiğini gösteren iki
vaka rapor edildi. Bu tür bir gelişmenin gerçekten meydana geldiği bildirilen
ülkeler İrlanda ve Galler'dir.
İrlanda köyünün
ilk dönemlerdeki örgütlenmesi, İrlanda Brehon Kanunları'ndan görülebilir. Bu
Kanunlarda ortaya konanlara dair bir fikir, Sir Henry Maine'in aşağıdaki
özetinden edinilebilir. Sir Henry Maine* şöyle diyor:
"Brehon
Yasası, kabilenin büyük olasılıkla kabile topraklarında uzun süredir yerleşik
olduğu bir aşamayı ortaya koymaktadır. Siyasi bir birim oluşturacak kadar büyük
ve önemlidir ve muhtemelen zirvesinde, İrlanda kayıtlarında kral olarak
adlandırılan çok sayıda şeften biri bulunmaktadır. Temel varsayım, kabile
topraklarının tamamının kabilenin tamamına ait olduğudur, ancak gerçekte büyük
bölümleri kalıcı olarak küçük kabile gruplarına tahsis edilmiştir. Bir kısmı,
makamına bağlı olarak şefe özel bir şekilde tahsis edilir ve özel bir ardıllık
kuralına göre şeften şefe geçer. Diğer kısımlar, bazıları küçük şeflerin
yönetimi altında olan kabilenin parçaları tarafından işgal edilmiştir."
Diğerleri ise, kesin olarak bir şef tarafından yönetilmeseler de, temsilcileri
olarak görev yapacak soylu bir sınıfa mensup birine sahiptirler. Sahipsiz
kabile topraklarının tamamı, daha özel bir şekilde, kabilenin tamamının
mülkiyetindedir ve teorik olarak hiçbir kısmı geçici bir işgalden daha
fazlasına tabi tutulamaz. Bununla birlikte, bu tür işgaller sıktır ve bu
şartlar altında kabile topraklarına sahip olanlar arasında, kendilerini kabile
üyesi olarak adlandıran, ancak gerçekte çoğunlukla sığır otlatmak amacıyla
sözleşmeyle kurulmuş dernekler olan gruplar bulunmaktadır.
Ortak kabile
topraklarının büyük bir kısmı hiç işgal edilmemiş olup, İngilizce tabirle,
kabilenin 'çorak arazisi'ni oluşturmaktadır. Yine de bu çorak arazi, kabile
mensuplarının yerleşimleriyle sürekli olarak ekilmekte veya kalıcı otlak haline
getirilmekte ve özellikle sınıra doğru, çiftçilerin ve kölelerin yerleşmesine
izin verilmektedir. Burası, şefin otoritesinin sürekli olarak arttığı bölgenin
bir parçasıdır ve şef, 'fuidhir' veya yabancı kiracılarını -çok önemli bir
sınıf- yani diğer kabilelerden gelen ve korunma için kendisine gelen kanun
kaçaklarını ve 'kırılmış adamları' buraya yerleştirir; bu kişiler yeni
kabileleriyle yalnızca şeflerine olan bağımlılıkları ve şefin onlar için
üstlendiği sorumluluk sayesinde bağlantılıdırlar. Fuidhirler kimlerdi?
Sir Henry
Maine'e göre Fuidhirler şunlardı: "Başka bölgelerden gelen yabancılar veya
kaçaklar, aslında toplulukta kendilerine yer veren asıl kabile bağını kırmış ve
daha sonra yeni bir yer edinmek zorunda kalmış kişilerdi." Yeni bir
kabilede ve yeni bir yerde ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştılar.
Toplum şiddetli bir şekilde düzensizdi. Sonuç muhtemelen ülkeyi 'kırık
adamlarla' doldurmak oldu ve bu adamlar ancak Fuidhir kiracısı olarak bir yuva
ve koruma bulabildiler. "Fuidhir bir kabile üyesi değil, bir yabancıydı.
Akrabalıkla birbirine kenetlenmiş tüm toplumlarda, birlik bağını kaybetmiş veya
kırmış kişinin durumu her zaman son derece sefildir. Sadece doğal yerini
kaybetmekle kalmaz, aynı zamanda başka hiçbir yerde ona yer yoktur."
II
Şimdi gelelim
Galler'e. Bay Seebhom, ilkel zamanlardaki Gal köyünün yapısını şöyle anlatıyor:
Bay Seebhom'a göre Galler'deki bir köy şöyleydi:
Bir dizi
çiftlik evi. Çiftlik evleri iki gruba ayrılmıştı: Özgür Kiracıların çiftlik
evleri ve Özgür Olmayan Kiracıların çiftlik evleri. Bay Seebhom, bu yerleşim
ayrımının Galler'deki ilkel köylerin yaygın bir özelliği olduğunu söylüyor.
Peki bu Özgür Olmayan Kiracılar neden ayrı ve müstakil bir yerde yaşamaya
zorlandı? Bay Seebhom bu ayrımın nedenini şu şekilde açıklıyor:
"Eski Gal
yasalarında bahsedilen insan sınıfları arasında ilk bakışta büyük bir
karışıklık göze çarpıyor: kabile mensupları ( Uchelore bryre ve doğuştan gelen
kemikli kişiler); kabile mensubu olmayanlar (talogo Aillte, Alltude, vb.). Bu
karışıklık ancak kabile toplumunun yapısının altında yatan ilke kavranınca
ortadan kalkıyor. Ve bu ilke, karmaşıklıklardan arındırılabilseydi, görünüşe
göre çok basit bir ilke olurdu." Yabancı hukuk, gelenek ve adlandırmaların
müdahalesinden toprakların fethi ve kalıcı yerleşimiyle ilgiliydi. Her şeyden
önce, kabile toplumunun yapısının altında yatan temel ilkenin, özgür kabile
üyeleri arasındaki kan bağı olduğu konusunda şüphe yok. Bir akrabaya ait
olmayan hiç kimse, aslında Galli akrabalarından oluşan bir topluluk olan kabilenin
üyesi olamazdı. Dolayısıyla, Galli kabile sisteminde iki sınıf vardı: Galli
kanından olanlar ve kan bakımından yabancı olanlar. Toprak veya fetih
meselesinden bağımsız olarak, bu iki sınıf arasında aşılmaz olmasa da derin bir
uçurum vardı. Bu, kan bağına dayalı bir ayrımdı ve bu ayrımın ne kadar ısrarla
sürdürüldüğünün, kabile sisteminin güçlü ayırt edici özelliklerinden biri ve
gücünün ana sırlarından biri olduğu kısa sürede anlaşılıyor."
III
İrlanda ve Gal
köylerinin ilk dönemlerdeki örgütlenmesine dair bu açıklama, Hindistan'daki
Dokunulmazlar'ın durumunun, köy dışında yaşayan bir halkın tek örneği olmadığı
konusunda hiçbir şüphe bırakmamaktadır. Bu durum, evrensel bir olguyu ortaya
koymaktadır ve şu özelliklerle belirginleşmiştir:
1. İlkel
zamanlarda köy yerleşimi iki bölümden oluşuyordu. Bir bölümü bir kabileye ait
topluluk tarafından, diğer bölümü ise farklı kabilelerden gelen "kırık
adamlar" tarafından iskan ediliyordu. .
2. Yerleşimin
kabile topluluğu tarafından işgal edilen kısmı köyün ana bölümü olarak kabul
ediliyordu. Kırık Adamlar köyün dış kesimlerinde yaşıyordu.
3. Kırık
Adamların köy dışında yaşamalarının sebebi, yabancı olmaları ve kabile
topluluğuna ait olmamalarıydı.
Hindistan'daki
Dokunulmazlar ile İrlanda'daki Fuidhirler ve Galler'deki Alltudeler arasındaki
benzetme eksiksizdir. Dokunulmazlar, aynı nedenle köy dışında yaşıyorlardı;
tıpkı İrlanda ve Galler'deki Fuidhirler ve Alltudelerin de köy dışında yaşamak
zorunda kalmaları gibi. Bu nedenle, Dokunulmazlar hakkında köy dışında
yaşamaları konusunda söylenenlerin başka yerlerde de benzer örneklerinin olduğu
açıktır. .
BÖLÜM VI
BAŞKA
YERLERDEKİ AYRI ANLAŞMALAR NASIL ORTADAN KAYBOLDU?
İrlanda'daki
Fuidhirlerin ve Galler'deki Alltudelerin "Kırık İnsanlar" olduğu
doğrudur. Ayrı mahallelerde yaşadıkları da bir gerçektir. Ancak bu Kırık
İnsanların ayrı mahallelerinin ortadan kalktığı ve yerleşik kabilenin bir
parçası haline gelip ona karıştıkları da doğrudur. Bu biraz garip. Daha önce
ortaya konan teoriye göre Kırık İnsanlar, farklı bir kabileye ve dolayısıyla
farklı bir kana ait oldukları için köyün dışında mahallelere yerleştirilmişti.
Peki o zaman nasıl oldu da daha sonra kabileye karıştılar? Neden böyle bir şey
Hindistan'da olmadı? Bunlar doğal ve cevap gerektiren sorulardır. Bu soru,
İlkel Toplumun Modern Topluma dönüşmesiyle sonuçlanan evrim süreciyle bütünsel
olarak bağlantılıdır.
Daha önce de
belirtildiği gibi, bu evrim iki farklı çizgide ilerlemiştir. Birincisi, İlkel
Toplumun göçebe yaşamdan yerleşik bir topluluğa dönüşümünü işaret etmiştir.
Diğeri ise İlkel Toplumun kabile yaşamından bölgesel bir topluluğa dönüşümünü
işaret etmiştir. Hemen ilgilendiğimiz soru, evrimin ikinci çizgisiyle
ilgilidir. Çünkü, birliğin bağı olarak ortak kan bağının yerini ortak
toprakların alması, Kırık Toplumun ayrı mahallelerinin ortadan kalkmasından
sorumludur. Erkekler. İlkel toplum neden birlik bağı olarak kan bağının yerine
ortak toprakları tercih etti? Bu, yeterli bir açıklaması olmayan bir sorudur.
Değişimin kökeni oldukça belirsizdir. Ancak değişimin nasıl gerçekleştiği
oldukça açıktır.
İlkel toplumda
bir aşamada, kabile üyesi olmayan birinin kabileye üye olabileceği ve akraba
olarak kabilenin bir parçası haline gelebileceği bir kural ortaya çıktı. Bu
kurala soyluluk kuralı deniyordu. Bu kurala göre, kabile üyesi olmayan biri
belirli sayıda nesil boyunca kabilenin yanında yaşarsa veya kabile içinde
evlenirse, kabilenin akrabası oluyordu. Bay Seebhom, Galli köy sisteminde
bulunan, kabile üyesi olmayan birinin kabile üyesi olabilmesi için aşağıdaki
kuralları vermektedir.
(1) Güney
Galler geleneğine göre Cymru'da (Galler) ikamet etmek, bir yabancının soyundan
gelen kişiyi sonunda bir Cymru yapardı, ancak bu dokuzuncu nesile kadar devam
etti.
(2) Nesilden
nesile doğuştan Cymraese'lerle yapılan evlilikler, bir yabancının soyundan
gelen kişiyi dördüncü nesilde doğuştan Cymru yaptı. Başka bir deyişle, kanı en
az sekizde yedi Cymric olan asıl yabancının büyük torununa, bir kabile üyesinin
ayrıcalıklarını talep etme hakkını elde etmesine izin verildi.
Böyle bir şey
Hindistan'da da olmalı değil miydi? Olabilirdi, hatta olmalıydı. Çünkü İrlanda
ve Galler'de var olana benzer bir kural Hindistan'da da vardı. Manu'nun onuncu
bölümde, 64-67. ayetlerde bahsettiği gibi, bir Şudra yedi yıl boyunca Brahman
olabilir. (Evlenirse) Brahmin topluluğu içinde nesiller boyu kalır.
Chaturvarna'nın genel kuralı , bir Şudra'nın asla Brahmin olamayacağıydı.
Şudra, Şudra olarak doğardı ve Brahmin yapılamazdı. Ancak bu eski kural o kadar
güçlüydü ki, Manti Şudra'ya dokunulmazlık kuralını uygulamak zorunda kaldı. Bu
kuralın Hindistan'da işlemeye devam etmesi durumunda, Hindistan'ın "Kırık
Adamları"nın köy topluluğuna karışacağı ve ayrı mahallelerinin ortadan
kalkacağı açıktır. Peki neden bu olmadı?
Cevap şudur ki,
dokunulmazlık kavramı ortaya çıkmış ve akrabalar ile akraba olmayanlar, kabile
mensupları ile kabile mensubu olmayanlar arasındaki farklılığı başka bir
biçimde, yani dokunulabilir olanlar ile dokunulmazlar arasında, sürdürmüştür.
İrlanda ve Galler'de olduğu gibi birleşmenin gerçekleşmesini engelleyen de bu
yeni faktördür; sonuç olarak ayrı mahalleler sistemi Hindistan köyünün kalıcı
ve sürekli bir özelliği haline gelmiştir.
BÖLÜM III
DOKUNULAMAZLIĞIN
KÖKENİNE DAİR ESKİ TEORİLER
BÖLÜM VII
DOKUNULMAZLIĞIN
KAYNAĞI OLARAK IRKSAL FARK
Dokunulmazlığın
kökeni nedir? Söylendiği gibi, bu alan oldukça az araştırılmış. Hiçbir
sosyoloji öğrencisi buna dikkat etmemiş. Hindistan ve halkı hakkında yazan
sosyologlar dışındaki yazarlar, dokunulmazlık geleneğini çeşitli derecelerde
onaylamama ile kaydetmekle yetinmiş ve konuyu orada bırakmışlardır.
Araştırmalarıma göre, dokunulmazlığın nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan
sadece bir yazarla karşılaştım. Bu yazar Bay Stanley Rice*.
Bay Rice'a
göre-
Dışlanmışların,
fethedilen halkların hayatta kalanları olma olasılığı yüksektir; kast
sisteminin meslekle örtüşme eğiliminde olması nedeniyle, serf olarak erken
dönemlerden beri mahkum edildikleri davul çalan, deri işleyen ve tarım işçisi
sınıflarına dönüşmüşlerdir. Bunlar Aryanlar tarafından fethedilen ırklar
değildi ; Paraiyanlar, Dravidler tarafından fethedilen yerli halklara mensuptu
ve farklı bir ırktan oldukları için, evliliğin her zaman yakından bağlantılı
olduğu benzer klanların totemine kabul edilmediler, çünkü bu durum Bu durum,
serbest cinsel ilişkiye ve ırkın kademeli olarak aşağılanmasına yol açmıştır.
Ancak bu yasak mutlak olamazdı; her zaman istisnalar vardır. Yüzyıllar boyunca,
kırk veya daha fazla, kaçınılmaz ırk karışımı, yerli halk ile erken dönem
Dravidyanlar arasındaki ırksal ayrımları ortadan kaldırmış olabilir.
Bu insanlar,
uzun süredir yaşadıkları Hindu sisteminin atmosferine bir nevi düşük seviyede
de olsa dahil olmuşlardır; çünkü Hinduizm, aynı anda hem en hoşgörülü hem de en
hoşgörüsüz inançlardan biridir. Din değiştirmeye çalışmaz; Müslüman
olabileceğiniz gibi Hindu olamazsınız ve bu inanç içindekiler en katı
kısıtlamalara tabidir. Ancak, yasalarına uymaya istekli yerli kabileleri her
zaman kucaklamaya hazır olmuştur, ancak onlara çok düşük bir yer atamış ve
onları her zaman uzakta tutmuş ve tapınaklardan dışlamıştır. Bu nedenle,
orijinal ırksal özellikleri derinden değiştirmiş ve bakış açılarını değiştirmiş
olması gereken bu faktörleri göz önünde bulundurduğumuzda, antropolojik
argümanların her halükarda kesin sonuç vermediği görülmektedir.
Böylece
Dravidler, Paraiyanlara, Aryanların fethedilen halklara uyguladığı varsayılan
aynı testi uyguladılar. Onları serf konumuna indirgediler ve kendi onurlarına
yakışmayacak görevler verdiler. Evlilik tek etken değildi. Paraiyanların
dezavantajlarının bir diğer nedeni de -ve hatta daha büyük ölçüde- Tabu'nun
doğasında var olan mistik niteliklere gelince, böyle bir adamı totem ailesine
kabul etmek sadece toplumsal düzene aykırı olmakla kalmaz, aynı zamanda klanın
kendi tanrısının öfkesini de üzerine çekerdi. Ancak onu bir tapınağın kutsal
sınırları içinde tanrıya tapınmaya kabul etmek, Cennetten gerçek ateş indirmek
ve böylece yanıp kül olmak anlamına gelirdi. Bu, Korah, Dathan ve Abhiram'ın
kutsanmamış veya ortodoks olmayan ateş sunmasıyla aynı türden bir kutsal
değerlere saygısızlık olurdu. Ancak ibadete aktif olarak katılmaktan men
edilmiş olsalar da, Paraiyanlar, kutsal binayı kirletmedikleri sürece, ibadetle
ilgili basit hizmetleri yerine getirebilirlerdi. Hristiyan terminolojisinde,
Paraiyan, ne sunağa başkanlık edebilir, ne vaaz verebilir ne de cemaatin bir
parçası olabilir, ancak yine de çanı çalabilirdi - tek bir şartla. Kendini
cemaatin bir parçası olarak göremezdi; aslında aforoz edilmişti.
Bu nedenle,
törensel olarak kirliydi. Suyla yıkamak ya da arındırma töreni yapmak, Tabu'nun
etkisiyle silinmez bir şekilde yerleşmiş olan o lekeyi ortadan kaldıramazdı.
Ona dokunmak, onunla herhangi bir şekilde, adeta mesafeli bir şekilde değil de,
ilişki kurmak, bulaşıcı bir sihirle kirlenme anlamına geliyordu.
Onu tarlanızı
sürmesi için işe alabilirdiniz çünkü bu, emir vermenin ötesinde hiçbir temas
gerektirmiyordu, onunla başka bir iletişim kurmanıza gerek yoktu. Kirliliğin
damgası alnına vurulmuştu; damarlarındaki kan kadar kesin bir şekilde onun
doğasında vardı. Ve böylece... "Hint kamuoyunun onu aşağılık, alçalmış bir
adam olarak görmesiyle, kendisine açık kalan meslek türleriyle daha da aşağılık
ve alçalmış hale geldi." Bay Rice'ın teorisi aslında ikiye ayrılıyor.
Çünkü ona göre dokunulmazlığın kökeni iki koşulda bulunuyor: Irk ve Meslek.
Elbette, bunlar
ayrı ayrı ele alınmayı gerektiriyor. Bu Bölüm, Rice'ın dokunulmazlığın kökeni
olarak ırksal farklılık teorisinin incelenmesine ayrılacaktır. Bay Rice'ın ırk
teorisi iki unsur içerir:
(1)
Dokunulmazlar, Aryan olmayan, Dravid olmayan yerlilerdir; ve
(2) Dravidler
tarafından fethedilip boyunduruk altına alındıkları.
Bu teori,
Hindistan'ın yabancı istilacılar tarafından işgal edilmesi, bu istilacıların
yaptığı fetihler ve bunların sonucunda ortaya çıkan sosyal ve kültürel kurumlar
meselesini gündeme getiriyor. Bay Rice'a göre, Hindistan'a iki istila olmuştur.
Birincisi, Dravidlerin Hindistan'ı işgal etmesidir. Dravid olmayan yerli halkı,
Dokunulmazların atalarını fethettiler ve onları Dokunulmaz yaptılar. İkinci
istila ise Aryanların Hindistan'ı işgal etmesidir. Aryanlar Dravidleri
fethetti. Fetheden Aryanların fethedilen Dravidlere nasıl davrandığını
söylemiyor. Eğer bir cevap vermesi istenirse, onları Şudra yaptıklarını
söyleyebilir. Böylece bir zincir elde ederiz. .
Dravidler
Hindistan'ı işgal edip yerli halkı fethettiler ve onları dokunulmazlar
(Untouchables) yaptılar. Dravidlerden sonra Aryanlar geldi. Aryanlar Dravidleri
fethettiler ve onları Şudralar (Shudra) yaptılar. Bu teori çok mekanik, sadece
bir spekülasyon ve Şudraların ve Dokunulmazların kökeniyle ilgili karmaşık bir
dizi gerçeği açıklamak için çok basit.
Antik Hint
tarihini inceleyen öğrenciler, geçmişe daldıklarında sıklıkla dört isimle
karşılaşırlar: Aryanlar, Dravidler, Dasalar ve Nagalar. Bu isimler neyi ifade
ediyor? Bu soru hiç ele alınmamıştır. Aryanlar, Dravidler, Dasalar ve Nagalar
farklı ırkların isimleri mi yoksa aynı ırktan bir halkın farklı isimleri mi?
Genel varsayım, bunların farklı ırklar olduğudur. Bu, özellikle sınıfsal temeli
olmak üzere Hindu toplumunun sosyal yapısını açıklamaya çalışan Bay Rice'ın
teorisi gibi teorilerin üzerine kurulduğu bir varsayımdır. Böyle bir teori
kabul edilmeden önce, temellerinin incelenmesi gerekir.
Aryanlardan
başlayarak, tek bir homojen halk olmadıkları tartışılmaz bir gerçektir. İki
bölüme ayrıldıkları da tartışılmaz bir gerçektir. İki grubun da farklı
kültürlere sahip olduğu da tartışılmaz bir gerçektir. Bunlardan birine Rig Veda
Aryanları, diğerine ise Atharva Veda Aryanları denebilir. Kültürel ayrılıkları
tam görünmektedir. Rig Veda Aryanları Yajna'ya inanırken, Atharva Veda
Aryanları Magi'lere inanıyordu. Mitolojileri farklıydı. Rig Veda Aryanları Rig
Veda Aryanları, Tufan'a ve ırklarının Manu'dan yaratılışına inanıyorlardı.
Atharva Veda Aryanları ise Tufan'a inanmıyor, ırklarının Brahma veya
Prajapati'den yaratılışına inanıyorlardı. Edebi gelişimleri de farklı yollardan
ilerliyordu. Rig Veda Aryanları Brahmanalar, Sutralar ve Aranyakalar ürettiler.
Atharva Veda
Aryanları Upanişadları ortaya çıkardı. Kültürel çatışmaları o kadar büyüktü ki,
Rig Veda Aryanları uzun süre Atharva Veda'nın ve Upanişadların kutsallığını
kabul etmediler ve kabul ettiklerinde de buna Vedanta adını verdiler; bu,
kelimenin günümüzdeki anlamının aksine (yani Vedaların özü), başlangıçta
Vedaların sınırlarının dışında ve bu nedenle Vedalar kadar kutsal olmayan bir
şeyi ifade ediyordu ve çalışmasını Anuloma olarak görüyorlardı. Bu iki Aryan
kesiminin iki farklı ırk olup olmadığını bilmiyoruz. Aryan kelimesinin ırkı
belirten bir terim olup olmadığını da bilmiyoruz. Bu nedenle tarihçiler,
Aryanların ayrı bir ırk olduğu varsayımından yola çıkarak hata yapmışlardır.
Daha büyük bir
hata, Dasaları Nagalardan ayırmaktır. Dasalar, Nagalarla aynıdır. Dasa, Nagalar
için kullanılan başka bir isimden ibarettir. Vedik literatürde Nagaların neden
Dasa olarak adlandırıldığını anlamak zor değildir. Dasa, Hint-İran dilindeki
Dahaka kelimesinin Sanskritçeleştirilmiş halidir. Dahaka, Nagaların kralının
adıydı. Sonuç olarak, Aryanlar Nagaları krallarının adı olan Dahaka olarak
adlandırdılar. Bu form zamanla Dasa adını alarak tüm Nagalara uygulanan genel
bir isim haline geldi.
Nagalar kimdi?
Şüphesiz ki Aryan olmayanlardı. Vedik literatürün dikkatli bir incelemesi, iki
farklı kültür ve düşünce türü arasında bir çatışma, bir ikilik ve üstünlük
yarışı ruhunu ortaya koymaktadır. Rig Veda'da, Aryan tanrısı Indra'nın düşmanı
olan Ahi Vitra biçimindeki Yılan tanrısıyla ilk kez tanışırız. Yılan tanrısının
daha sonraki dönemlerde çok ünlü olacağı Naga adı, erken Vedik literatürde
geçmemektedir. Satapatha Brahmana'da (X1.2,7,12) ilk kez geçtiğinde bile, büyük
bir yılan mı yoksa büyük bir fil mi kastedildiği açık değildir. Ancak bu, Ahi
Vitra'nın doğasını gizlemez, çünkü Rig Veda'da her zaman suların etrafında veya
içinde gizlenen ve hem göklerin hem de yerin suları üzerinde tam bir kontrole
sahip olan yılan olarak tanımlanır. Ahi Vitra'ya atıfta bulunan ilahilerden de
anlaşıldığı üzere, Aryan kabileleri ona hiçbir şekilde tapınmamış ve onu
yalnızca alt edilmesi gereken, oldukça güçlü bir kötü ruh olarak görmüşlerdir.
Rig Veda'da
Nagaların anılması, Nagaların çok eski bir halk olduğunu göstermektedir. Ayrıca
Nagaların hiçbir şekilde yerli veya medeniyetsiz bir halk olmadığı da
unutulmamalıdır. Tarih, Naga halkı ile Hindistan'ın kraliyet aileleri arasında
evlilik yoluyla çok yakın bir ilişki olduğunu göstermektedir. Devagiri
kayıtları da bunu doğrulamaktadır. Kadamba kralı Krisnavarma, Kadamba-kula'nın
başlangıcını Nagalar'a bağlar.
9. yüzyıla ait
Royakota fermanı, Asvathama'nın bir Nagi ile evliliğinden ve bu evlilikten
doğan Skandasishya tarafından Pallava hanedanının kurulmasından bahsetmektedir.
9. yüzyıla ait başka bir Pallava yazıtına göre hanedanın hükümdarı olan
Virakurcha'nın da aynı yazıtta bir Nagi ile evlendiği ve ondan krallık
nişanlarını aldığı belirtilmektedir. Vakataka kralı Pravarasena'nın oğlu
Gautamiputra'nın, Bharasiva kralı Bhava Naga'nın kızıyla evliliği tarihi bir
gerçektir.
Chandragupta
II'nin Naga Kula prensesi Kuvera Naga ile evliliği de bu bağlamda ele
alınabilir. Bir Tamil şairi, erken dönem Chola kralı Kokkilli'nin bir Naga
prensesiyle evlendiğini iddia eder. Rajendra Chola'nın da "parlak
güzelliğiyle" Naga ırkının soylu kızının elini kazandığı söylenir.
Navasahasanka Charita, Paramara kralı Sindhuraja'nın (MS 10. yüzyılın
başlarında hüküm sürdüğü tahmin ediliyor) Naga prensesi Sasiprabha ile
evliliğini o kadar ayrıntılı ve gerçekçi bir şekilde anlatır ki, bu iddianın
tarihsel bir temeli olması gerektiğinden neredeyse emin oluruz. MS 1030-973
tarihli Harsha yazıtından, Vigraharaja Chahamana'dan itibaren soy ağacında
altıncı kral olan ve dolayısıyla 9. yüzyılın ortalarında hüküm sürdüğü
varsayılabilecek Guvaka I'in "Nagaların ve diğer prenslerin meclislerinde
kahraman olarak ünlüydü." Orissa'daki Bhaumn hanedanından Sanatikara'nın
(tarihlerinden biri muhtemelen MS 921'dir) oğlunun bir yazıtında Naga
ailesinden Tribhuana Mahadevi ile evlendiği belirtilmektedir.
Naga halkı
sadece yüksek bir kültürel seviyeye sahip olmakla kalmamış, tarih onların
Hindistan'ın büyük bir bölümünü yönettiğini de göstermektedir. Maharashtra'nın
Nagaların vatanı olduğu zaten aşikardır. Halkı ve kralları Naga'ydı.
Hristiyanlık
çağının ilk yüzyıllarında Andhradesa ve çevresinin Nagaların egemenliği altında
olduğu, birden fazla kaynaktan elde edilen kanıtlarla desteklenmektedir.
Satavahanalar ve onların halefleri olan Chutu Kula Satakarniler, kanlarını az
çok Naga soyundan almışlardır. Dr. HC Roy Chaudhri'nin de belirttiği gibi,
Dvatrima satpukalitta, Satavahana hanedanının mitolojik temsilcisi
Salivahana'yı, karışık Brahman ve Naga kökenli olarak temsil etmektedir. Bu
durum, hanedan listelerinde yer alan tipik Naga isimleriyle de açıkça
kanıtlanmaktadır. Nagaların Satavahana yönetiminin sonlarına doğru çok güçlü
hale geldiği de bir dizi gerçekle kanıtlanmaktadır. Ana Satavahana hanedanının
son kralı Pulumavi'nin hükümdarlığı döneminde, Bellary bölgesini yöneten Skandanaga
adlı bir şef bulunmaktadır.
İkinci olarak,
Chutu kralının kızı Naga Mulanika'nın, Sivakanda-Naga-Sri olarak adlandırılan
oğluyla birlikte bir Naga hediye ettiği belirtilmektedir. Bu soyun bilinen tüm
kralları aynı adı taşımaktadır ve bu da bir Nagalarla yakın ilişki. Üçüncüsü,
Soringoi'nin başkenti Uragapura'nın adı, tek bir Naga kralının münferit
hükümdarlığını değil, o bölgede oldukça uzun bir süre boyunca varlığını
sürdüren bir Naga yerleşimini düşündürmektedir.
Sri Lanka ve
Siyam'ın Budist geleneğinden, Elmas Kumları yakınlarında, yani Karaçi'de
Majerika adında bir Naga ülkesinin var olduğunu da biliyoruz. Daha sonra, MS 3.
ve 4. yüzyılın başlarında Kuzey Hindistan'ın da bir dizi Naga kralı tarafından
yönetildiği, Puranik, nümizmatik ve epigrafik kanıtlarla açıkça kanıtlanmıştır.
Vidisa, Campavati veya Padmavati ve Mathura'nın üç bağımsız grubu, önemleri
konusunda şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkça belirtilmiştir. Bharasiva
hanedanının bilinen tek kralı olan Bhava Naga'nın adı da onu Nagalarla
ilişkilendiriyor gibi görünüyor. Burada ikinci grubun sikkeleri veya Allahabad
Sütun yazıtındaki Achyuta Ganapati Naga veya Nagasena'nın bu Puranik Naga
krallarıyla özdeşleştirilmesi konusuna girmek mümkün değildir. Antik Hint
tarihinde bahsedilen tüm Nagalar arasında, MS 4. yüzyıldaki Kuzey Hindistan
Naga hanedanları en belirgin ve tarihsel olarak en somut olanlardır.
Lahore Bakır
Mührü'ndeki Nagabhatta ve oğlu Maharaja Mohesvara Naga'nın bu üç gruptan
herhangi birine mi ait olduklarını yoksa kendi başlarına ayrı bir Naga ailesi
mi oluşturduklarını bilmiyoruz. Ancak tüm bunlar, Dr. CC Roy Chaudhari'nin
Kuzey Hindistan'daki Kuşana krallığı hakkındaki sonucunu yeterince haklı
çıkarıyor. MS 4. yüzyılda Nagalar tarafından fethedilerek ortadan kayboldu. Bu
Nagalar, Samudragupta'nın fetheden orduları karşısında yok edilene kadar
Uttarapatha'nın farklı bölgelerine hükmetmiş olmalılar.
Skandagupta
dönemine kadar Antarvedi valisi olarak Sarvanaga'yı buluyoruz. Özellikle
Saurashtra ve Bharukaccha civarında, Nagaların MS 6. yüzyıla kadar önemli bir
konumda oldukları görülüyor.
Junagadh
yazıtından Skandagupta'nın MS 570'de bir Naga isyanıyla ciddi şekilde mücadele
ettiği anlaşılıyor. D. Dadda I Gurjara, Broach'lu Brihul laka tarafından
yönetilen Nagaları yerinden etti. Dhruvasena 11'in GS 334 (MS 645) bağışı aynı
zamanda Dutaka Pramatri Srinaga olarak da anılır. MS 9. Yüzyıl MS 800'de
Kosala'daki Sripura'lı Maharaja Tivaradeva büyük olasılıkla bir Naga kabilesini
yendi. Bu dönemden bir süre sonra Bengal yazıtında Nagalardan iki kez
bahsedildiğini görüyoruz. Mahamandalika lsvara Ghosha'nın Ramganj kaydı bizi MS
11. yüzyıla ait olduğu düşünülen Dhekkari'li bir Ghosha Naga ailesiyle
tanıştırıyor.
12. yüzyılda
Harivarmadeva'nın bakanı olan Bhatta Bhavadeva'nın Bhuvanesvara Prasasti adlı
eserinde de Naga krallarının Harivarmadeva tarafından yok edildiğinden
bahsedilir. e
Ramacharita,
Bhava-Bhushana-Santati'nin krallığı olan Utkala'nın Ramapala tarafından
fethinden bahseder, ancak bu durumda Nagaların mı yoksa Chandraların mı
kastedildiği açık değildir. Bununla birlikte, daha iyi bilinen Nagalar
oldukları için, daha büyük olasılık Nagalardan yanadır.
Kendilerini
Bhogavati ve Nagavarnsi'nin efendileri olarak adlandıran Sendraka, Sinda veya
Chindaka ailesinin farklı kolları, MS 10.-12. Yüzyıllar arasında yavaş yavaş
Orta Hindistan'ın farklı bölgelerine, özellikle de Baster'a yayıldı. Begur'un
Nagattaraları da MS 10. yüzyıla ait bir yazıtta, W. Ganga kralı Ereyappa adına
kral Viramahendra'ya karşı savaşmış ve bu mücadeledeki cesaretleriyle öne
çıkmış olarak geçmektedir.
Navashasanka
Charita'nın kanıtları kabul edilirse, kızı Sasiprabha'nın Sindhuraja Paramara
ile evli olduğu Naga kralının da bu dönemde Narmada üzerindeki Ratnavad'da
hüküm sürmüş olması gerekir. Dravidler kimdir? Nagalardan farklı mıdırlar? Aynı
ırktan bir halk için iki farklı isim midirler? Yaygın görüş, Dravidlerin ve
Nagaların iki farklı ırkın isimleri olduğudur. Bu ifade birçok insanı şok
edecektir. Bununla birlikte, Dravidler ve Nagalar terimlerinin aynı halk için
sadece iki farklı isim olduğu bir gerçektir. Dravidlerin ve Nagaların aynı halk
için sadece iki farklı isim olduğu önermesini kabul etmeye hazır çok az kişi
olacağı da inkar edilemez. Dravidlerden daha az sayıda insan olan Nagalar,
sadece Güney Hindistan'ı değil, Hindistan'ın tamamını -hem Güney hem de
Kuzey'i- işgal etmişlerdir. Bununla birlikte, bunlar tarihsel gerçeklerdir.
Bakalım
yetkililer bu konuda ne diyor. Güney Hindistan'ın tanınmış bilginlerinden Sayın
Dikshitiar, Ramayana'da Güney Hindistan üzerine yazdığı makalesinde bu konu
hakkında şunları söylüyor:
"Yarı
tanrısal karakterli bir diğer kabile olan Nagalar, totemleri yılan olan bu
kabile, Hindistan'ın kuzeybatısındaki Taksasila'dan kuzeydoğusundaki Assam'a ve
güneyindeki Seylan ve Güney Hindistan'a kadar yayılmıştı. Bir zamanlar güçlü
olmalılar. Yakvalarla aynı dönemde veya belki de siyasi bir varlık olarak
düşüşlerinden sonra, Nagalar Güney Hindistan'da öne çıktılar. Sadece Seylan'ın
bazı bölgeleri değil, eski Malabar da eski Nagaların yaşadığı topraklardı...
Milattan sonraki ilk yüzyılların Tamil klasiklerinde Naganadu'ya sık sık atıfta
bulunulduğunu duyarız... Naga ibadetinin kalıntıları Malabar'da hala mevcuttur
ve Güney Travancore'daki Nagercoil'deki tapınak bugün bile Naga ibadetine
adanmıştır. Onlar hakkında söylenebilecek tek şey, denizci bir kabile
olduklarıdır."
Kadınları
güzellikleriyle ünlüydü. Görünüşe göre Nagalar, Hristiyanlık Çağı'nın
başlangıcında güç ve önem kazanan Cheralarla kaynaşmışlardı . "
Konuyla ilgili
daha fazla bilgi, konu üzerinde derinlemesine çalışma yapmış olan CF Oldham
tarafından ortaya konmuştur. Bay Oldham'a göre
"Dravid
halkı, eski zamanlardan beri Chera, Chola ve Pandya olarak ayrılmıştır. Chera
veya Sera (eski Tamilce'de Sarai), Naga'nın Dravid dilindeki karşılığıdır;
Cheramandala, Nagadwipa veya Naga ülkesi. Bu, Güney Dravid halkının Asura
kökenine açıkça işaret ediyor gibi görünüyor."
Ancak bunun
yanı sıra, Ganj vadisine geniş bir alana yayılmış, kendilerine Cherus veya
Seoris diyen ve yılan tanrılarından geldiklerini iddia eden bir halk da hâlâ
mevcuttur. Cheruslar çok eski bir ırktır; bir zamanlar Ganj vadisinin büyük bir
bölümüne sahip olduklarına inanılmaktadır ki, daha önce de gördüğümüz gibi, bu
bölge çok eski zamanlarda Naga kabileleri tarafından işgal edilmişti.
Cheruslar, Müslüman istilalarının çalkantılı dönemlerinde topraklarından yavaş
yavaş uzaklaştırılmış gibi görünmektedir ve şimdi yoksul ve neredeyse
topraksızdırlar. Bu insanların Dravidyan Cheraslarının akrabaları olduğuna
şüphe yoktur.
Cheru halkının
kendine özgü birkaç geleneği vardır ve bunlar arasında onları Lichhaviler ve
Nepal'deki Newarlar ile de ilişkilendiren bir gelenek bulunur. Bu gelenek, her
beş veya altı haneden birinin raja olarak seçilmesi ve usulüne uygun olarak
tilak veya kraliyet alın işaretiyle taçlandırılmasıdır. Hem Lichhaviler hem de
Newarlar, Güney Dravidyanlarıyla birçok ortak geleneğe sahipti. Her biri yılanı
kutsal kabul ederdi; Karkotaka Naga, Nepal için Nila'nın sahip olduğu anlamı
taşırdı. Naga, Keşmir için çok önemliydi. Naga aynı zamanda Lichavi başkenti
Vaisali'nin de koruyucu tanrısıydı. Newarlar ve Lichaviler arasındaki evlilik
ilişkileri, Tamil halkınınkine çok benziyordu ve ortak bir kökeni göstermeye
çok yakındı.
Newarlar
arasında mülk, tıpkı Pencap'taki Arattalar, Bahikalar veya Takhalar gibi, kadın
soyundan geçerdi; mirasçıları kendi oğulları değil, kız kardeşlerinin
oğullarıydı. Bu, hâlâ bir Dravid geleneğidir. Kısacası, yakın tarihli bir
Dravid yazarı olan Bay Balakrishna Nair, halkının "neredeyse her açıdan
Newarların akrabaları gibi göründüğünü" söylüyor.
Bütün bunların
yanı sıra, Güney Hindistan'daki Naga halkı ile Kuzey Hindistan'daki Naga
halkını birbirine bağlayan başka bağlantılar da vardır. Albay Tod'un Chambal
nehri yakınlarındaki Kanswah'da keşfettiği bir yazıtta, 'güçlü kabileler
arasında ünlü bir kabile olan Sarya soyundan' Salindra adlı bir Raja'nın
Takhya'nın hükümdarı olduğu belirtilmektedir.
Bu,
Hiou-en-Tsiang tarafından ziyaret edilen ve daha önce bahsedilen Pencap'taki
Takhya veya Takha krallığıydı. Bu nedenle, Takhya'daki Naga halkının Sarya
adıyla da bilindiği anlaşılıyor. Yine, dış Himalayalar'da, Sudej ve Beas
Vadileri arasında, Sara veya Seoraj adı verilen bir bölge bulunmaktadır. Bu
bölgede Naga yarı tanrıları, tapılan başlıca tanrılardır. Yukarı Chinab
Vadisi'nde de bir başka Seoraj vardır ve burası da Naga'ya tapan bir halk
tarafından iskan edilmektedir. .
Saraj veya
Seoraj adı, Albay Tod'un yazıtındaki Sarya ve Ganj Vadisi'ndeki Cheruların
alternatif adı olan Scori ile aynı gibi görünüyor. Ayrıca, daha önce gördüğümüz
gibi, Chera veya Naga için kullanılan eski Tamil adı olan Sarai ile de aynı
gibi görünüyor. Bu nedenle, görünüşe göre, Sutlej Vadisi'ndeki Saraj halkı olan
Saryalar veya Takhyalar, Ganj Vadisi'ndeki Scoriler veya Cherular ve Güney
Hindistan'daki Cheralar, Seralar veya Kerakiler, aynı Naga'ya tapan halkın
farklı kollarıdır.
Ayrıca,
Himalayaların bazı lehçelerinde Kira veya Kiri'nin yılan anlamına geldiği de
belirtilmelidir. Belki de Himalayalar halkına sıklıkla uygulanan Kirate
teriminin türetildiği bu isim, Rajatarangini'de Keşmir'de veya yakınlarında
yaşayan bir halk için kullanılmaktadır. Kiralar, Varaha Mihira tarafından ve
Profesör Kielhom tarafından yayınlanan bir bakır levhada da anılmaktadır.
Kangra
vadisindeki Baijnath tapınağındaki bir yazıtta, yerin o zamanki adının
Kiragrams olduğu belirtiliyor. Bu, yerel lehçede "yılanlar köyü"
anlamına gelir. Naga, Baijnath'ta ve komşu ülkenin tamamında hala popüler bir
tanrıdır. Dolayısıyla Kira terimi Naga'nın bir karşılığıdır ve Himalayaların
yılanlara tapan Kiralarının, Güney'deki Dravid Keraları, Cheraları veya
Keralalarıyla yakından ilişkili olduğundan şüphe duyulamaz. İsim benzerliğine
her zaman güvenilemez, ancak burada daha fazlası var. Bu şekilde görünüşte aynı
isme sahip olan bu insanlar, hepsi Güneş ırkındandır; hepsi "Başlıklı
yılanı kutsal sayarlar; ve hepsi de ataları olarak Naga yarı tanrılarına
taparlar. Yukarıdakilerden, Güney Hindistan'daki Dravidlerin, Kuzey'deki
Nagalar veya Asuralarla aynı soydan oldukları oldukça kesin
görünmektedir." Bu nedenle, Nagaların ve Dravidlerin aynı halk olduğu
açıktır.
Bu kadar kanıt
olmasına rağmen, insanlar tezi kabul etmeye hazır olmayabilirler. Kabul etmenin
önündeki en büyük zorluk, Güney Hindistan halkının Dravidyan olarak
adlandırılmasıdır. Eğer gerçekten Naga iseler, Dravidyan teriminin neden sadece
Güney Hindistan halkıyla sınırlı kaldığı sorusu doğaldır. Eleştirmenler şu
soruyu soracaktır: Eğer Dravidyanlar ve Nagalar aynı halk ise, neden Güney
Hindistan halkını da tanımlamak için Naga adı kullanılmıyor? Bu şüphesiz bir
bilmece. Ancak çözümsüz bir bilmece değil. Bazı gerçekler göz önünde
bulundurulursa çözülebilir.
Öncelikle dil
konusunu ele almak gerekiyor. Bugün Güney Hindistan halkının dili, Kuzey
Hindistan halkının dilinden farklıdır. Peki bu her zaman böyle miydi? Bu konuda
Bay Oldham'ın gözlemleri dikkate değerdir.
"Eski
Sanskrit dilbilimcilerinin Dravid ülkelerinin dilinin Kuzey Hindistan'ın yerel
dilleriyle bağlantılı olduğunu düşündükleri ve özellikle de, gördüğümüz gibi,
bu dilleri konuşan insanların konuşma biçimiyle ilişkili olduğunu düşündükleri
açıktır." görünüşe göre Asura kabilelerinin torunları. Dolayısıyla,
'Shahasha Chandrika'da Lakshmidhara, Paisachi dilinin Pandya, Kckaya, Vahlika,
Sahya, Nepala, Kuntala, Sudesha, Bhota, Gandhara, Haiva ve Kanoj'un Paisachi
ülkelerinde konuşulduğunu söylüyor; ve bunlar Paisachi ülkeleri. Tüm yerel
lehçeler arasında paisachi'nin en küçük Sanskritçe karışımını içerdiği
söylenir.
Asuraların
başlangıçta Aryaların dilinden farklı bir dil konuştuğu aşikardır. Profesör
Muir, Rig Veda'dan, 'mridavach' kelimesinin Asuraların konuşmasına uygulandığı
birkaç pasajı alıntılamıştır (R.vi.74, 2; v. vi.3; v.vii.6). Bu pasajlar
hakkında Profesör Muir şunları gözlemliyor: "Benim 'zararlı konuşan'
olarak çevirdiğim mridavach kelimesi, Sayana tarafından 'konuşma organları
tahrip olmuş kişi' olarak açıklanmıştır. İfadenin orijinal anlamı, şüphesiz,
Asuraların dilinin Aryalar için az çok anlaşılmaz olmasıydı. Aynı açıklama, Rig
Veda'da 'İndra'yı yatıştırarak kötü konuşan adamı alt edelim' denilen başka bir
pasaj için de geçerlidir."
Satapatha
Brahmana'dan şunu öğreniyoruz: 'Asuralar, konuşma yeteneklerinden mahrum
kaldıkları için perişan oldular ve "He lava", "He lava"
diye ağladılar. Söyledikleri anlaşılmaz konuşma buydu. Ve böyle konuşan kişi
Miecha'dır. Bu nedenle, hiçbir Brahman barbarca konuşmasın, çünkü bu Asura'nın
konuşmasıdır.' S
Manu'dan
öğrendiğimize göre, 'Brahman'ın ağzından, kollarından, uyluklarından ve
ayaklarından türetilen sınıfların dışında kalan kabilelere, ister Miechaların
ister Aryaların dilini konuşsunlar, Dasyu denir.' Manu zamanında, hem Aryan
dili hem de Miecha veya Asuraların dili kullanılıyordu. Ancak Mahabharata'da
anlatılan dönemde, Asura dili Aryanlaşmış kabileler arasında neredeyse yok
olmuş olmalıydı; çünkü Vidura, Yudhishthira'ya Miecha dilinde hitap etti ve bu
da Yudhishthira dışında hiç kimsenin anlayamayacağı bir şekildeydi.
Ancak daha
sonraki bir dönemde, dilbilimci Rama Tarkavagisa 'Nagalar gibi konuşanlar'dan
bahseder. Bu nedenle, yeniden doğmamış Asuraların, din değiştiren kardeşleri
bunları terk ettikten çok sonra bile atalarının dilini, dinini ve geleneklerini
korudukları anlaşılıyor. Paisachi lehçelerinin bu yeniden doğmamış kabileler
arasında kullanıldığı ve bu kabileler arasında, az önce gördüğümüz gibi,
Dravidyan Pandyaların da bulunduğu açıktır.
Tamil ve akraba
dillerin eski Asura diline dayandığı görüşü, Sind sınırlarında yaşayan Brahui
kabilesinin dilinin onlarla çok yakından ilişkili olduğunun bulunmasıyla güçlü
bir şekilde doğrulanmaktadır. Nitekim Dr. Caldwell şöyle diyor: 'Brahui (dili),
Dravid ırkını İndus'un ötesine, Orta Asya'nın güney sınırlarına kadar
izlememizi sağlıyor. Bu ülke, daha önce de belirttiğim gibi, e
"Asuraların
veya Nagaların yurdu, görünüşe göre Dravid krallıklarının kurucuları da bu ırka
aitti." Ortaya konan tüm kanıtlar göz önüne alındığında, tek olası sonuç,
Hindistan'ın güneyindeki Dravidlerin, kuzeydeki Asuralar veya Nagalarla aynı soydan
olduğu gibi görünüyor." Akılda tutulması gereken ikinci şey ise 'Dravida'
kelimesinin orijinal bir kelime olmadığıdır. Bu, 'Tamil' kelimesinin
Sanskritçeleştirilmiş halidir.
Orijinal
"Tamil" kelimesi Sanskritçeye aktarıldığında Damita , daha sonra
Damilla ise Dravida halini almıştır. Dravida kelimesi, halkın dilinin adıdır ve
halkın ırkını belirtmez. Hatırlanması gereken üçüncü şey ise, Tamil veya
Dravida'nın sadece Güney Hindistan'ın dili olmadığı, Aryanlar gelmeden önce tüm
Hindistan'ın dili olduğu ve Keşmir'den Cape Camorin'e kadar konuşulduğudur.
Aslında, Hindistan genelinde Nagaların diliydi. Dikkat edilmesi gereken bir
diğer nokta ise, Aryanlar ve Nagalar arasındaki temas ve bunun Nagalar ve
dilleri üzerindeki etkisidir. Ne kadar garip görünse de, bu temasın Kuzey
Hindistan'daki Nagalar üzerindeki etkisi, Güney Hindistan'daki Nagalar
üzerindeki etkisinden oldukça farklıydı.
Kuzey
Hindistan'daki Nagalar, ana dilleri olan Tamilce'yi terk ederek yerine
Sanskritçe'yi benimsediler. Güney Hindistan'daki Nagalar ise Tamilce'yi ana
dilleri olarak korudular ve Aryanların dili olan Sanskritçe'yi benimsemediler.
Bu fark göz önünde bulundurulursa, daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Dravida adının neden sadece Güney Hindistan halkı için kullanılmaya
başlandığını açıklayalım. Kuzey Hindistan'daki Nagalar Dravida dilini konuşmayı
bıraktıkları için, onlara Dravida adının verilmesi gerekliliği ortadan
kalkmıştı. Ancak Güney Hindistan'daki Nagalar söz konusu olduğunda, Dravida
diline bağlılıkları nedeniyle onlara Dravida denmesinin uygunluğu devam etmekle
kalmamış, aynı zamanda Kuzeydeki Nagaların bu dili kullanmayı bırakmasından
sonra Dravida dilini konuşan tek halk olmaları nedeniyle onlara Dravida
denmesinin gerekliliği de çok acil hale gelmişti.
Güney Hindistan
halkının Dravidyan olarak adlandırılmasının gerçek nedeni budur. Dolayısıyla,
Dravida kelimesinin Güney Hindistan halkı için özel olarak kullanılması,
Nagaların ve Dravidaların aynı halk olduğu gerçeğini gölgelemez. Bunlar sadece
aynı halkın iki farklı adıdır. Nagalar ırksal veya kültürel bir isimken,
Dravidalar dilsel isimleridir. Dolayısıyla Dasalar Nagalarla aynıdır ve Nagalar
da Dravidyanlarla aynıdır. Başka bir deyişle, Hindistan ırkları hakkında
söyleyebileceğimiz şey, en fazla iki ırkın var olduğudur: Aryanlar ve Nagalar.
Açıkçası, Bay Rice'ın teorisi çökmelidir. Çünkü gerçekte sadece iki ırk varken,
üç ırkın varlığını varsaymaktadır. .
II
Ancak,
Dravidlerin gelişinden önce Hindistan'da yaşayan üçüncü bir yerli ırkın var
olduğunu kabul edersek, bu Dravid öncesi yerlilerin günümüz Hindistan'ındaki
Dokunulmazlar'ın ataları olduğu söylenebilir mi? Gerçeği bulmak için
uygulayabileceğimiz iki test var. Biri antropometrik test, diğeri ise etnolojik
test. Hindistan halkının antropometrik özelliklerini göz önünde bulundurarak,
Prof. Ghurye'nin 'Hindistan'da Kast ve Irk' adlı eserinde çok çarpıcı bir şey
söylediği görülüyor; aşağıdaki alıntı şöyledir:
"Eski
Aryanların tipik temsilcisi olarak Birleşik Eyaletler'in Brahmanını ele alarak
karşılaştırmalara onunla başlayacağız."
Farklılık
endeksleri tablosuna baktığımızda, Pencap'ın Chuhra ve Khatri kastlarıyla
karşılaştırıldığında, Chhatri hariç Birleşik Eyaletler'deki herhangi bir
kasttan daha küçük bir farklılık endeksi gösterdiğini görüyoruz. Khatri ile
Chuhra arasındaki farklılık endeksi, Birleşik Eyaletler'in Brahminleri ile
Pencap'ın Chuhraları arasındaki farklılık endeksinden sadece biraz daha
düşüktür. Bu, Birleşik Eyaletler'in Brahminlerinin, kendi eyaletindeki herhangi
bir kasttan (çok yüksek bir kast olan Chhatri hariç) daha çok Pencap'ın Chuhra
ve Khatri kastlarıyla fiziksel olarak daha yakın akrabalık gösterdiği anlamına
gelir... Birleşik Eyaletler Brahminleri ile Pencap Chuhraları arasındaki bu
yakın akrabalığın gerçekliği, Birleşik Eyaletler Brahminleri ile diğer bölgelerin
Brahminleri arasındaki farklılık endeksleri tablosuna baktığımızda daha açık
bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Aryan kültürünün yayılma tarihine dair
bilgilerimizden yola çıkarak, Birleşik Eyaletler Brahminleri ile Bihar
Brahminleri arasında, ki bunların öncekine çok yakın olması beklenir, fark
endeksi bile Birleşik Eyaletler Brahminleri ile Çuhra arasındaki fark kadar
yüksektir... Tarihsel temelde Bihar'ın Birleşik Eyaletler'e yakın olmasını
bekleriz. Tabloya baktığımızda Kurmi'nin Brahmin'e yakın olduğunu, Çamar ve
Dom'un ise ondan oldukça farklılaştığını görüyoruz. Ancak bu durumda Çamar,
Birleşik Eyaletler Çamar'ının Birleşik Eyaletler Brahminlerinden farklı olduğu
kadar Brahmin'den farklı değildir. Bengal tablosu, sosyal öncelik sıralamasında
altıncı sırada yer alan ve dokunuşu kirleten Çadal'ın, Brahmin'den çok farklı
olmadığını, ikinci sırada yer alan Kayasthaların ise ondan neredeyse ayırt
edilemeyeceğini göstermektedir. Bombay'da Deshastha Brahmin, kendi sınıfından
Chitpavan Brahmin'e olduğu kadar, balıkçı kastı olan Son-Koli'ye de daha yakın
bir akrabalık gösterir. Maratha bölgesinin dokunulmazları olan Mahar, köylü
Kunbi ile birlikte ikinci sırada gelir. Ardından sırasıyla Shenvi Brahmin,
Nagar Brahmin ve yüksek kasttan Maratha gelir. Bu sonuçlar oldukça eskidir.
Genelleştirilmiş bir biçimde ifade edildiğinde, Bombay'da sosyal kademelenme
ile fiziksel farklılaşma arasında bir ilişki olmadığı anlamına gelir.
Sonunda
Madras'a geldik. Burada farklı dil bölgelerini ayrı ayrı ele almalıyız çünkü
çeşitli bölgelerdeki sosyal öncelik şemaları farklıdır. Risely ve E.
Thurston'ın verdiği ortalamaya göre kastların sıralaması şu şekildedir: Kapu,
Sale, Malla, Golla, Madiga, Fogata ve Komati. Sosyal statülerine göre ise
aşağıdaki gibi sıralanırlar:
Brahmin,
Komati, Golla, Kapu ve diğerleri ile Sale, Fagota ve diğerleri. Mala Madiga,
Telugu ülkesinin Paryaları olarak en düşük rütbeyi işgal eder.
Kanarya dilinde
burun indeksi şu sırayı verir: Kamatak Smarts, Brahmin, Bant, Billiva, Mandya
Brahmin, Vakkaliga, Ganiga, Linga Banajiga, Panchala, Kurha, Holeya, Deshastha
Brahmift, Toreya ve Bedar.
Sosyal öncelik
şemasında kastlar şu şekildedir: Brahmin, Bant ve Vakkaliga, Toreya vb., Kuruba
ve Ganiga, Badaga ve Krumba ve Solaga, Billiva, Beda Holeya.
Karşılaştırmanın
önemi, Kanarya bölgesinin dokunulmazları olan Holeya'ların burun indeksinin
75,1, en yüksek Brahmanlarınkinin ise 71,5 olduğunu, Hinduizm'e geçtiklerinde
listede kendilerine ayrılan sırayı alan orman halkı Krumba ve Solaga'ların ise
sırasıyla 86,1 ve 85,1 olduğunu hatırladığımızda daha da artmaktadır.
Tamil kastları,
burun indeksine göre aşağıdaki gibi sıralanabilir:
Ambattan,
Vellai, Ediayan, Agamudaiyan, Tamil Brahmin, Palli, Malaiyali, Shanan ve
Parayan. Burun indeksleri Malayalam'da dört tipik kast şunlardır: Tiyan, 75;
Nambudri 75,5; Nayar 76,7; Charuman 77,2. Bunlar arasındaki sosyal öncelik
sırası şöyledir: Nambudri, Nayar, Tiyan ve Charuman. Tranvancore'un orman
kabilelerinden Kanikar'ın burun indeksi 8,46'dır. Dolayısıyla, Charuman
(Ulaşılmaz), Kanikar'dan ziyade Brahmin ile aynı ırka aittir."
Yukarıdaki
alıntıdan diğer topluluklar hakkında söylenenleri çıkarıp sadece Dokunulmazlar
ile ilgili olanlara dikkat çekmek gerekirse, Pencap'taki Chuhra'ların
(Dokunulmazlar) burun indeksinin Birleşik Eyaletler'deki Brahmin'lerin burun
indeksiyle aynı olduğu; Bihar'daki Chamar'ların (Dokunulmazlar) burun
indeksinin Bihar'daki Brahmin'lerden çok farklı olmadığı; Carese'deki
Holeya'ların (Dokunulmazlar) burun indeksinin Kamatak'taki Brahmin'lerden çok
daha yüksek olduğu ve Tamil'deki Cheruman'ların (Pariah'tan daha düşük bir
Dokunulmaz) burun indeksinin Tamil Nadu'daki Brahmin'lerle aynı ırka ait olduğu
açıktır.
Eğer
antropometri, bir halkın ırkını belirlemek için güvenilebilecek bir bilim ise,
Hindu toplumunun çeşitli katmanlarına antropometri uygulanmasıyla elde edilen
sonuç, Dokunulmazların Aryanlardan ve Dravidyanlardan farklı bir ırka ait
olduğunu çürütmektedir. Ölçümler, Brahmanların ve Dokunulmazların aynı ırka ait
olduğunu ortaya koymaktadır.
Buradan şu
sonuç çıkar: Eğer Brahmanlar Aryan ise, Dokunulmazlar da Aryan'dır. Eğer
Brahmanlar Dokunulmazlar da Dravidyanlardır. Eğer Brahmanlar Naga ise,
Dokunulmazlar da Naga'dır. Gerçekler böyleyken, Bay Rice'ın ortaya attığı
teorinin yanlış bir temele dayandığı söylenmelidir.
III
Dokunulmazlık
hakkındaki ırksal teori, yalnızca antropometrik sonuçlarla çelişmekle kalmaz,
aynı zamanda Hindistan'ın etnolojisi hakkında bildiğimiz gerçeklerden de çok az
destek bulur. Hindistan halkının bir zamanlar kabile temelli örgütlendiği
oldukça iyi bilinmektedir ve kabileler kastlara dönüşmüş olsa da kabile
örgütlenmesi hala bozulmadan kalmıştır. Her kabile klanlara bölünmüştü ve
klanlar aile gruplarından oluşuyordu. Her aile grubunun, canlı veya cansız bir
nesne olan bir totemi vardı. Ortak bir toteme sahip olanlar, halk arasında
Gotra veya Kula olarak bilinen dış evlilik yapan bir grup oluşturuyordu.
Aynı gotraya
sahip ailelerin birbirleriyle evlenmelerine izin verilmiyordu, çünkü aynı
atadan geldikleri ve damarlarında aynı kanın aktığı varsayılıyordu. Bu gerçek
göz önüne alındığında, farklı kastlar ve topluluklar arasındaki totemlerin
dağılımının incelenmesi, antropometri kadar ırkı belirlemek için iyi bir test
görevi görebilir.
Ne yazık ki,
totemlerin ve bunların farklı topluluklar arasındaki dağılımının incelenmesi
sosyoloji öğrencileri tarafından tamamen ihmal edilmiştir. Bu ihmal büyük
ölçüde günümüzde yaygınlaştırılan görüşten kaynaklanmaktadır. Nüfus Sayım
Komiserleri, Hindu sosyal sisteminin gerçek biriminin ve Hindu toplumunun
dokusunun temelinin, endogami kuralına dayalı alt kast olduğunu
belirtmişlerdir. Bundan daha büyük bir hata olamaz. Hindu toplumunun birimi alt
kast değil, dış evlilik kuralına dayalı ailedir. Bu anlamda Hindu ailesi, alt
kast gibi sosyal bir örgütlenme değil, temelde kabile örgütlenmesidir. Hindu
ailesi, evlilik konusunda öncelikle Kul ve Gotra'yı dikkate alır ve ancak
ikincil olarak kast ve alt kastı dikkate alır. Kul ve Gotra, İlkel Toplumun
totemlerinin Hindu karşılıklarıdır. Bu, Hindu toplumunun örgütlenmesinde hala
kabileci olduğunu ve temelinde Kul ve Gotra'ya dayalı dış evlilik kurallarına
uyan ailenin bulunduğunu göstermektedir . Kastlar ve alt kastlar, kabile
örgütlenmesinin üzerine yerleştirilmiş sosyal örgütlenmelerdir ve bunların
öngördüğü iç evlilik kuralı, Kul ve Gotra kabile örgütlenmelerinin öngördüğü
dış evlilik kuralını ortadan kaldırmaz .
Ailenin temel
unsur olduğu ve alt kastın olmadığı gerçeğini kabul etmenin önemi açıktır. Bu,
Hindu ailelerinde yaygın olan Kul ve Gotra isimlerinin incelenmesine yol
açacaktır . Bu tür bir çalışma, Hindistan halkının ırksal bileşimini
belirlemede büyük bir yardımcı olacaktır. Aynı Kul ve Gotra'nın farklı kast ve
topluluklarda var olduğu bulunursa, kastların sosyal olarak farklı olsa da,
ırksal olarak farklı olduğu söylenebilir. y
Farklı
olanların ırksal olarak bir olduğu iddiası doğru değildir. Bu konuda iki
çalışma yapılmıştır; biri Maharashtra'da Risley tarafından, diğeri ise
Pencap'ta Bay Rose tarafından. Sonuçlar, Dokunulmazların Aryanlardan veya
Dravidyanlardan ırksal olarak farklı olduğu teorisini açıkça çürütmektedir.
Maharashtra nüfusunun büyük çoğunluğunu Marathalar oluşturmaktadır. Maharlar,
Maharashtra'nın Dokunulmazlarıdır.
Antropolojik
araştırmalar, her ikisinin de aynı Kul'a sahip olduğunu göstermektedir.
Gerçekten de, benzerlik o kadar büyüktür ki, Marathalar arasında Maharlar
arasında bulunmayan neredeyse hiçbir Kul yoktur ve Maharlar arasında Marathalar
arasında bulunmayan hiçbir Kul yoktur. Benzer şekilde, Pencap'ta ana halk
gruplarından biri Jatlardır. Mazabi Sihler, çoğunluğu kast olarak Chamar olan
Dokunulmazlar sınıfına mensuptur.
Antropolojik
araştırmalar, ikisinin de aynı Gotra'ya sahip olduğunu gösteriyor. Bu gerçekler
ışığında, Dokunulmazların farklı bir ırka ait olduğu nasıl iddia edilebilir?
Daha önce de belirttiğim gibi, eğer totem, kul ve gotra'nın bir anlamı varsa,
aynı toteme sahip olanların akraba olması gerekir. Akraba iseler, farklı ırktan
kişiler olamazlar.
Dolayısıyla,
dokunulmazlığın kökenine ilişkin ırksal teori terk edilmelidir. .
BÖLÜM VIII
BÖLÜM IV
DOKUNULAMAZLIĞIN
KÖKENİNE DAİR YENİ TEORİLER.
1870 yılından itibaren her on yılda bir Nüfus
Sayım Komiseri tarafından yayınlanan Hindistan Nüfus Sayım Raporları, Hindistan
halkının sosyal ve dini yaşamına dair başka hiçbir yerde bulunamayacak zengin
bir bilgi kaynağı içermektedir.
1910 Nüfus
Sayımı öncesinde, Nüfus Sayım Komiseri "Dine Göre Nüfus" başlıklı bir
sütuna sahipti. Bu başlık altında nüfus (1) Müslümanlar, (2) Hindular, (3)
Hristiyanlar vb. şeklinde gösteriliyordu. 1910 yılına ait Nüfus Sayım Raporu, o
zamanki uygulamadan yeni bir sapmayı işaret ediyordu. İlk kez Hinduları üç ayrı
kategoriye ayırdı: (i) Hindular, (ii) Animizm ve Kabile mensupları ve (iii)
Ezilen Sınıflar veya Dokunulmazlar. Bu yeni sınıflandırma o zamandan beri devam
etmektedir.
II
Önceki Nüfus
Sayımı Komiserlerinin uygulamalarından bu sapma üç soruyu gündeme getiriyor.
Birincisi, 1910 Nüfus Sayımı Komiserini bu yeni sınıflandırmayı getirmeye iten
neydi? İkincisi, bu sınıflandırmanın temelini oluşturan kriterler nelerdi?
Üçüncüsü, Hinduların yukarıda belirtilen üç ayrı kategoriye ayrılmasını haklı
çıkaran bazı uygulamaların büyümesinin nedenleri nelerdir? Birinci sorunun
cevabı 1909'da sunulan konuşmada bulunacaktır. HH Aga Han önderliğindeki
Müslüman topluluğu tarafından dönemin Genel Valisi Lord Minto'ya gönderilen ve
yasama, yürütme ve kamu hizmetlerinde Müslüman topluluğu için ayrı ve yeterli
temsil talep eden bir mektupta* şu pasaj yer almaktadır: "1901 yılında
yapılan nüfus sayımına göre Hindistan'daki Müslümanların sayısı altmış iki
milyonu aşkın olup, bu sayı Majestelerinin Hindistan topraklarının toplam
nüfusunun beşte bir ila dörtte birini oluşturmaktadır. Animist ve diğer küçük
dinler başlığı altında sayılan toplumun medenileşmemiş kesimleri ile genellikle
Hindu olarak sınıflandırılan ancak aslında Hindu olmayan sınıflar için bir
indirim yapılırsa, Müslümanların Hindu çoğunluğuna oranı çok daha büyük
olur."
Bu nedenle, genişletilmiş veya sınırlı
herhangi bir temsil sisteminde, Rusya hariç herhangi bir birinci sınıf Avrupa
gücünün toplam nüfusundan daha kalabalık bir topluluğun, devlette önemli bir
unsur olarak yeterli tanınmayı haklı olarak talep edebileceğini öne sürmek
istiyoruz. "Hatta, Ekselanslarının izniyle bir adım daha ileri giderek,
Müslüman topluluğuna doğrudan veya dolaylı her türlü temsilde ve statülerini ve
etkilerini etkileyen diğer tüm yollarda verilen konumun, yalnızca sayısal
güçleriyle değil, aynı zamanda siyasi önemleriyle ve imparatorluğun savunmasına
yaptıkları katkının değeriyle de orantılı olması gerektiğini vurguluyoruz ve
Ekselanslarının bu konuda da aynı fikirde olacağını umuyoruz." Lütfen, yüz
yıldan biraz daha uzun bir süre önce Hindistan'da işgal ettikleri konuma ve
geleneklerinin doğal olarak zihinlerinden silinmemiş olmasına gereken önemi
verin."
İtalik olarak
yazılan kısım özel bir öneme sahiptir. Bu kısım, Müslümanların sayısal gücünü
Hindu nüfusuyla birleştirirken animistlerin, kabilelerin ve dokunulmazların
nüfusunun dışarıda bırakılması gerektiğini önermek amacıyla konuşmada
kullanılmıştır. 1910 yılında Nüfus Sayım Komiseri tarafından benimsenen bu yeni
'Hindu' sınıflandırmasının nedeni, Müslüman topluluğunun artırılmış ölçekte
ayrı temsil talebinde yatmaktadır. Her halükarda, Hindular bu talebi böyle
anlamışlardır. İlginç olsa da, Nüfus Sayım Komiserinin sınıflandırma sisteminde
bu değişikliği neden yaptığı sorusu, ikinci sorudan daha az önemlidir.
Önemli olan,
Nüfus Sayım Komiserinin Hindu topluluklarının farklı sınıflarını ayırmak için
benimsediği temeli bilmektir.
(1) yüzde yüz
Hindu olanlar ve
(2) olmayanlar.
Nüfus Sayım
Komiseri'nin ayrıştırma için benimsediği temel, Nüfus Sayım Komiseri tarafından
yayınlanan ve aşağıdaki hususları ortaya koyan genelgede bulunmaktadır:
Bu iki sınıfı
ayırt etmek amacıyla belirli testler .
Tam olarak
Hindu olmayanlar arasında, çeşitli kast ve kabilelere mensup olanlar da
bulunuyordu.
:-
(1)
Brahmanların üstünlüğünü inkar edin.
(2) Mantrayı
bir Brahman'dan veya tanınmış başka bir Hindu Guru'dan almayın.
(3) Vedaların
otoritesini inkar etmek.
(4) Hindu
tanrılarına tapmayın.
(5) İyi
Brahmanlar tarafından aile rahibi olarak hizmet edilmezler.
(6) Hiçbir
Brahman rahibi olmasın.
(7) Hindu
tapınaklarının iç kısımlarına girişleri engellenir.
(8) Kirliliğe
neden olmak (a) dokunma yoluyla veya (b) belirli bir mesafede.
(9) Ölülerini
gömün.
(10) Sığır eti
ye ve ineğe saygı gösterme.
Bu on testten
bazıları Hinduları animistlerden ve kabilelerden ayırır. Geri kalanlar
Hinduları dokunulmazlardan ayırır. Dokunulmazları Hindulardan ayıranlar (2),
(5), (6), (7) ve (10)'dur. Bu, ile
Bizim esas
olarak ilgilendiğimiz kişiler bunlardır.
Açıklık
sağlamak amacıyla bu testleri parçalara ayırmak ve ayrı ayrı ele almak daha
iyidir. Bu Bölüm yalnızca (2), (5) ve (6)'nın incelenmesine ayrılacaktır.
Nüfus Sayım
Komiseri'nin testlerde (2), (5) ve (6) yer alan sorulara verdiği yanıtlar (1)
Dokunulmazların almadığını ortaya koymaktadır
(1) Bir
Brahman'dan gelen mantra; (2) Dokunulmazlara iyi Brahman rahipleri tarafından
hiç hizmet edilmediği; ve (3) Dokunulmazların kendi rahiplerinin yetiştirildiği
Kendileri. Bu gerçekler konusunda tüm illerin Nüfus Sayım Komiserleri
hemfikirdir.
Üç sorudan
üçüncüsü en önemlisidir. Ne yazık ki, Nüfus Sayım Komiseri bunun farkında
değildi. Çünkü yaptığı araştırmalarda meselenin özüne inip şu sorunun cevabını
bulamadı: Dokunulmazlar neden dışlanmıştı?
Brahmanlardan
mantra almamak neden? Brahmanlar neden dokunulmazlara aile rahibi olarak hizmet
etmediler? Dokunulmazlar neden kendi rahiplerine sahip olmayı tercih ediyorlar?
Bu gerçeklerin varlığından çok, "neden" sorusunun cevabı daha
önemlidir. Araştırılması gereken de bu gerçeklerin "neden" sorusudur.
Dokunulmazlığın
kökenine dair ipucu bunun ardında gizlidir. Bu araştırmaya başlamadan önce,
Nüfus Sayım Komiseri'nin soruşturmalarının bir anlamda tek taraflı olduğunu
belirtmek gerekir.
Brahmanların
dokunulmazlardan uzak durduğunu gösterdiler. Ancak dokunulmazların da
Brahmanlardan uzak durduğu gerçeğini ortaya koymadılar. Yine de bu bir
gerçektir. İnsanlar Brahmanların dokunulmazlardan üstün olduğunu ve
dokunulmazların kendilerini onlardan aşağıda gördüğünü düşünmeye o kadar
alışmışlardır ki, dokunulmazların Brahmanları kirli bir varlık olarak gördüğü
ifadesi onlara büyük bir sürpriz olarak gelecektir. Bununla birlikte,
dokunulmazların sosyal adetlerini gözlemleyen ve inceleyen birçok yazar bu
gerçeği belirtmiştir. Herhangi bir şüpheyi ortadan kaldırmak için... Bu
noktada, onların yazılarından aşağıdaki alıntılara dikkat çekilmektedir.
Bu durum, Abbe
Dubois tarafından fark edilmiş ve şöyle demiştir: "Bugüne kadar bile bir
Parya'nın bir köyde bir Brahman sokağından geçmesine izin verilmez, ancak
kasabalarda bir Brahman'ın evine yaklaşmasını veya yanından geçmesini kimse
engelleyemez veya engellemez. Paryalar ise, hiçbir koşulda bir Brahman'ın
paracherrilerinden ( Parya kulübelerinin bulunduğu yer) geçmesine izin
vermezler, çünkü bunun yıkımlarına yol açacağına kesin olarak inanırlar."
Tanjore Bölgesi Gazetesi Editörü Bay Hemingsway şöyle diyor: "Bu kastlar
(Tanjore Bölgesi'nin Parayan ve Pallan veya Chakkiliyan kastları), bir
Brahman'ın mahallelerine girmesine şiddetle karşı çıkarlar, çünkü bunun
kendilerine zarar vereceğine inanırlar." Mysore'un Hasan Bölgesi'ndeki
Holeyalar hakkında konuşan Yüzbaşı JSF Mackenzie şöyle diyor: "Her köyün
Holigiri'si vardır; eskiden kırsal serfler olan Holiarların yaşadığı
mahallelere köy sınırının dışında Holigiri denir."
"Bunun
sebebi, onların dokunuşlarının kirlilik taşıdığı, saf olmayan bir ırk olarak
görülmeleriydi diye düşündüm." Bu, genellikle Holiar'ların elinden
doğrudan bir şey almayı reddeden Brahmanların verdiği sebeptir; yine de
Brahmanlar, Holigiri'den rahatsız edilmeden geçmeyi başarabilirlerse büyük bir
şansın onları beklediğine inanırlar. Holiarlar buna şiddetle karşı çıkarlar ve
bir Brahman onların odalarına girmeye kalkışırsa, topluca dışarı çıkıp onu
terlikle öldürürler. Eski zamanlarda, rivayete göre, ölüm cezasına
çarptırılırdı. Diğer kastlardan olanlar kapıya kadar gelebilirlerdi, ancak eve
girmemeleri gerekirdi, çünkü bu Holiar'a kötü şans getirirdi. Eğer bir kişi
tesadüfen içeri girerse, ev sahibi davetsiz misafirin elbisesini yırtar, bir
köşesine biraz tuz bağlar ve onu dışarı atardı.
Bu, izinsiz
girene gelebilecek tüm iyi şansı etkisiz hale getirmeyi ve evin sahibine
gelebilecek her türlü kötülüğü önlemeyi amaçlıyor. Bu garip olayın açıklaması
nedir? Açıklama elbette başlangıçtaki durumla, yani Dokunulmazlar Dokunulmaz
değilken sadece Kırılmış İnsanlar oldukları zamanla uyumlu olmalıdır.
Brahmanların Kırılmış İnsanların dini törenlerinde görev yapmayı neden
reddettiğini sormalıyız. Brahmanlar mı görev yapmayı reddetti? Yoksa Kırılmış
İnsanlar mı onları davet etmeyi reddetti? Brahmanlar neden Kırılmış İnsanları
kirli olarak gördü? Kırılmış İnsanlar neden Brahmanları kirli olarak gördü? Bu
düşmanlığın temeli nedir?
Bu antipati tek
bir hipotezle açıklanabilir. Buna göre, Kırık Adamlar Budistti. Bu nedenle
Brahmanlara saygı duymadılar, onları rahip olarak görevlendirmediler ve onları
kirli olarak gördüler. Öte yandan Brahmanlar, Kırık Adamların Budist olmasından
dolayı onlardan hoşlanmadılar ve onlara karşı aşağılama ve nefret vaaz ettiler;
bunun sonucunda Kırık Adamlar... Dokunulmazlar olarak kabul ediliyorlardı.
Kırık Adamların Budist olduğuna dair doğrudan bir kanıtımız yok.
Hinduların
çoğunluğunun Budist olduğu göz önüne alındığında, aslında hiçbir kanıta gerek
yoktur. Onların Budist olduğunu varsayabiliriz. Hinduların zihninde Budistlere
karşı nefret ve tiksinti olduğu ve bu duygunun Brahmanlar tarafından
yaratıldığı iddiası desteksiz değildir. Nilkant, Prayaschit Mayukha adlı
eserinde Manu'dan şu ayeti aktarır: "Bir kişi bir Budiste veya Pachupat,
Lokayata, Nastika ve Mahapataki çiçeğine dokunursa, yıkanarak kendini
arındırmalıdır." Aynı öğreti Apararka tarafından Smriti adlı eserinde de
vaaz edilmektedir.
Vradha Harit
daha da ileri giderek Budist tapınağına girmenin, kirliliği gidermek için
arındırıcı bir banyo gerektiren bir günah olduğunu ilan eder. Buda'nın
takipçilerine karşı bu nefret ve aşağılama ruhunun ne kadar yaygınlaştığı,
Sanskrit dramalarında tasvir edilen sahnelerden gözlemlenebilir. Budistlere
karşı bu tutumun en çarpıcı örneği Mricchakatika'da bulunur. Bu dramanın VII.
Perdesinde, kahraman Charudatta ve arkadaşı Maitreya, şehrin dışındaki parkta
Vasantasena'yı beklerken gösterilir. Vasantasena gelmeyince Charudatta parktan
ayrılmaya karar verir. Ayrılırken Samvahaka adında bir Budist keşiş görürler.
Onu görünce Charudatta şöyle der: "Arkadaşım Maitreya, Vasantasena ile
görüşmek için sabırsızlanıyorum... Hadi gidelim. (Biraz yürüdükten sonra) Ah!
İşte uğursuz bir manzara, bize doğru gelen bir Budist keşiş. (Biraz sonra)
(Düşünce) Pekala, o bu yoldan gelsin, biz diğer yoldan gidelim. (Çıkış.) VIII.
Perdede keşiş, Kralın kayınbiraderi Sakara'nın parkında bir havuzda
çamaşırlarını yıkamaktadır. Sakara, Vita ile birlikte gelir ve keşişi
öldürmekle tehdit eder. Aralarındaki şu konuşma oldukça açıklayıcıdır:
"Sakara - Dur, sen kötü keşiş. Keşiş - Ah! İşte kralın kayınbiraderi! Bir
keşiş onu gücendirdiği için, şimdi karşılaştığı her keşişi dövüyor. Sakara -
Dur, şimdi kafanı bir meyhanede turp kırar gibi kıracağım. (Dövüyor.) Vita -
Dostum, dünyadan tiksinmiş, safran cübbeler giymiş bir keşişi dövmek uygun
değil. Keşiş - (Karşılıyor) Memnun ol, ey kardeş. Sakara - Dostum, bak. Bana
hakaret ediyor."
Vita - Ne
diyor? Sakara - Bana 'sevgili kardeş' (upasaka) diyor. Ben berber miyim? Vita -
Ah! Gerçekten de seni Buda'nın bir mürit olarak övüyor. Sakara - Buraya neden
geldi? Keşiş - Bu çamaşırları yıkamak için. Sakara - Ah! Sen kötü keşiş. Ben
bile bu havuzda yıkanmam; seni tek bir darbeyle öldürürüm." Çok fazla
dayak yedikten sonra keşişin gitmesine izin verilir. İşte Hindu kalabalığının
ortasında bir Budist keşiş. Dışlanıyor ve uzak duruluyor. Ona karşı duyulan
tiksinti o kadar büyük ki, insanlar keşişin geçtiği yoldan bile kaçınıyorlar.
Tiksinti o kadar yoğun ki, Budist'in girişi Hinduların çıkmasına yetiyor.
Budist keşiş, Brahmanlarla aynı seviyede. .
Bir Brahman
ölüm cezasından muaftır. Hatta bedensel cezadan bile muaftır. Ancak Budist
rahip, hiçbir vicdan azabı duymadan, sanki bunda hiçbir yanlış yokmuş gibi
dövülür ve saldırıya uğrar. Eğer Kırık Adamların Budizmin takipçileri olduğunu
ve Brahmanizm Budizm'e diğerleri kadar kolayca üstün geldiğinde geri dönmeyi
umursamadıklarını kabul edersek, her iki sorunun da bir açıklaması olur. Bu,
Dokunulmazların Brahmanları uğursuz olarak görmelerinin, onları rahip olarak
işe almamalarının ve hatta kendi bölgelerine girmelerine izin vermemelerinin
nedenini açıklar. Ayrıca Kırık Adamların neden Dokunulmazlar olarak görülmeye
başlandığını da açıklar.
Kırık Adamlar,
Brahmanlardan nefret ediyordu çünkü Brahmanlar Budizmin düşmanlarıydı ve
Brahmanlar, Kırık Adamlar Budizmi terk etmedikleri için onlara dokunulmazlık
dayatmıştı. Bu mantıkla, dokunulmazlığın kökenlerinden birinin, Brahmanların
Budistlere karşı yarattığı nefret ve aşağılamada yattığı sonucuna varılabilir.
Budizm ve Brahmanizm arasındaki nefret, Kırık Adamların dokunulmaz olmasının
tek nedeni olarak kabul edilebilir mi? Açıkçası, edilemez. Brahmanların vaaz
ettiği nefret ve aşağılama, genel olarak Budistlere yöneltilmişti, özellikle
Kırık Adamlara değil.
Dokunulmazlık
yalnızca Kırılmış Adamlara özgü olduğuna göre, bunun dışında bazı ek koşulların
olduğu açıktır. Bu durum, Kırılmış Adamlar'a dokunulmazlık kazandırmada rol
oynamıştır. Bu durum ne olabilirdi? Bundan sonra çabalarımızı bunu tespit
etmeye yöneltmeliyiz. .
BÖLÜM X
DOKUNULMAZLIĞIN
KÖKENİ OLARAK SIĞIR ETİ YEMEK
Şimdi, Nüfus
Sayım Komiseri tarafından yayınlanan genelgede belirtilen ve önceki bölümde de
değinilen 10 numaralı testi ele alıyoruz. Bu test, sığır eti tüketimiyle
ilgilidir. Nüfus Sayım Sonuçları, ölü bir ineğin etinin, genellikle dokunulmaz
topluluklar olarak sınıflandırılan topluluklar tarafından tüketilen başlıca
besin maddesini oluşturduğunu göstermektedir.
Ne kadar düşük
seviyede olursa olsun hiçbir Hindu topluluğu inek eti yemez. Öte yandan, ölü
inekle hiçbir ilgisi olmayan, gerçekten dokunulmaz bir topluluk da yoktur.
Kimisi etini yer, kimisi derisini yüzer, kimisi de derisinden ve kemiklerinden
eşya yapar. Nüfus Sayım Komiseri'nin araştırmasından, dokunulmazların sığır eti
yediği açıkça anlaşılmıştır. Ancak soru şu: Sığır eti yemenin dokunulmazlığın
kökeniyle bir ilişkisi var mı? Yoksa bu sadece dokunulmazların ekonomik
yaşamındaki bir olay mı? Kırılmış Adamların sığır eti yedikleri için dokunulmaz
olarak kabul edildiklerini söyleyebilir miyiz?
Bu soruya
olumlu yanıt vermekte tereddüt etmeye gerek yok. Bildiğimiz gerçeklerle tutarlı
başka bir yanıt yok. Her şeyden önce, dokunulmazlar veya onları oluşturan ana
toplulukların ölü ineği yediği ve ölü ineği yiyenlerin dokunulmazlıkla
lekelendiği gerçeği var. Diğerleri. Dokunulmazlık ile ölü ineğin kullanımı
arasındaki ilişki o kadar büyük ve yakın ki, bunun dokunulmazlığın kökeni
olduğu tezi tartışılmaz gibi görünüyor.
İkinci olarak,
eğer dokunulmazları Hindulardan ayıran bir şey varsa, o da sığır eti yemektir.
Hinduların yemek tabularına yüzeysel bir bakış bile, ayrım çizgisi görevi gören
iki yemek tabusu olduğunu gösterecektir. Et yemeye karşı bir tabu vardır. Bu,
Hinduları vejetaryenler ve et yiyenler olarak ayırır. Sığır eti yemeye karşı
bir tabu daha vardır. Bu, Hinduları sığır eti yiyenler ve yemeyenler olarak
ayırır. Dokunulmazlık açısından ilk ayrım çizgisi önemsizdir. Ancak ikincisi
önemlidir. Çünkü dokunulabilirleri dokunulmazlardan tamamen ayırır.
Dokunulabilirler,
ister vejetaryen ister et yiyen olsunlar, inek eti yemeye karşı çıkma konusunda
birleşmişlerdir. Onların karşısında ise, inek etini vicdan azabı duymadan,
alışkanlık haline getirmiş bir şekilde yiyen Dokunulmazlar durmaktadır. Bu
bağlamda, sığır eti yemeye karşı tiksinti duyanların, sığır eti yiyenleri
Dokunulmazlar olarak görmeleri gerektiği önerisi abartılı olmaz. Sığır eti
yemenin Dokunulmazlığın yükselişinin temel nedeni olup olmadığı konusunda
herhangi bir spekülasyona girmeye gerçekten gerek yoktur. Bu yeni teori, Hindu
Şastralarından destek almaktadır. .
Veda Vyas
Smriti, Antyaja kategorisine dahil edilen toplulukları ve bu toplulukların
neden bu kategoriye dahil edildiğini belirten şu ayeti içerir (12-13.
satırlar): " Ayakkabıcılar (Charmakarlar), Askerler (Bhatta), Çamaşırcılar
(Bhilla) , Çamaşırcılar ( Rajaka ), Puskaralar (Puskara) , Oyuncular ( Nata ),
Vratalar ( Vrata ) , Medalar ,
Chandala, Dasa
, Svapaka ve Kolika ; bunlar Antyaja olarak bilinirler, tıpkı inek eti yiyen
diğerleri gibi." Genel olarak Smritikarlar, dogmalarının nedenini ve
nasılını açıklamaya hiç zahmet etmezler.
Ancak bu durum
bir istisnadır. Çünkü bu durumda Veda Vyas, dokunulmazlığın nedenini
açıklamaktadır. "İnek eti yiyen diğerleri gibi" ifadesi çok
önemlidir. Bu, Smritikarların dokunulmazlığın kökeninin sığır eti tüketiminde
bulunduğunu bildiklerini göstermektedir. Veda Vyas'ın bu sözü tartışmayı
sonlandırmalıdır. Deyim yerindeyse, doğrudan kaynağından gelmektedir ve önemli
olan, bildiğimiz gerçeklerle örtüştüğü için de rasyonel olmasıdır.
Dokunulmazlığın kökenini araştırma konusundaki yeni yaklaşım, dokunulmazlığın
kökenine dair iki kaynağı ortaya çıkarmıştır.
Birincisi,
Brahmanların Budistlere karşı yaydığı genel aşağılama ve hor görme atmosferi;
ikincisi ise Kırılmış Adamların sürdürdüğü sığır eti yeme alışkanlığıdır.
Söylendiği gibi, ilk durum Kırılmış Adamlara bulaşan Dokunulmazlık damgasını
açıklamak için yeterli olamaz. Çünkü Brahmanların Budistlere karşı yaydığı
aşağılama ve hor görme... Brahmanlar hakkındaki bu genelleme çok kapsamlıydı ve
sadece "Kırık Adamlar"ı değil, tüm Budistleri etkiliyordu.
"Kırık Adamlar"ın sadece dokunulmazlar arasına girmesinin nedeni,
Budist olmalarının yanı sıra sığır eti yeme alışkanlıklarını da
sürdürmeleriydi; bu da Brahmanların yeni buldukları inek sevgisi ve saygısını
mantıksal sonucuna götürmeleri için ek bir gerekçe oluşturuyordu.
Bu nedenle,
Dokunulmazların Budist olmaları nedeniyle hor görüldüğü ve aşağılandığı,
dokunulmazlıklarının asıl sebebinin ise sığır eti yemeleri olduğu sonucuna
varabiliriz. Sığır eti yemenin dokunulmazlığın sebebi olduğu teorisi de birçok
soruyu beraberinde getiriyor. Eleştirmenler mutlaka şu soruları soracaktır:
Hinduların sığır eti yemeye karşı duydukları tiksintinin sebebi nedir? Hindular
her zaman sığır eti yemeye karşı mıydı? Değilse, neden böyle bir tiksinti
geliştirdiler? Dokunulmazlar en başından beri sığır eti yemeye meyilli miydi?
Hindular sığır eti yemeyi bıraktığında neden onlar da bırakmadılar?
Dokunulmazlar her zaman dokunulmaz mıydı?
Eğer bir
zamanlar dokunulmazlar sığır eti yeseler bile dokunulmaz değillerse, sığır eti
yemenin daha sonra dokunulmazlığa yol açmasının sebebi ne olabilir? Eğer
Hindular sığır eti yiyorlarsa, ne zaman bıraktılar? Eğer dokunulmazlık,
Hinduların sığır eti yemeye karşı duydukları tiksintinin bir yansımasıysa,
Hindular sığır eti yemeyi bıraktıktan ne kadar süre sonra dokunulmazlık ortaya
çıktı? Bu sorulara cevap verilmelidir. Bu sorulara cevap verilmeden teori
belirsiz kalacaktır. .
Bu, makul
olarak değerlendirilecek ancak kesin olarak kabul edilmeyebilir. Teoriyi ortaya
koyduktan sonra, bu soruları cevaplamak zorundayım. Aşağıdaki başlıkları ele
almayı öneriyorum: (1) Hindular hiç sığır eti yemedi mi?
(2) Hinduları
ısıtmadan vazgeçmeye iten neydi?
(3)
Brahmanların vejetaryen olmalarına ne yol açtı?
(4) Sığır eti
tüketimi neden Dokunulmazlığa yol açtı? ve
(5)
Dokunulmazlık ne zaman doğdu?
BÖLÜM V
YENİ TEORİLER
VE BAZI SORULAR
BÖLÜM XI
HİNDULAR HİÇ
DANA ETİ YEMEDİLER Mİ?
Hinduların hiç
sığır eti yiyip yemediği sorusuna, ister Brahman olsun ister Brahman olmayan
her Hindu "hayır, asla" diyecektir. Bir bakıma haklıdır. Eskiden beri
hiçbir Hindu sığır eti yememiştir. Eğer mesele sadece buysa...
Dokunulabilir
Hindu, cevabıyla bu konuda herhangi bir tartışmaya gerek olmadığını anlatmak
istiyor. Ancak Brahmanlar, Hinduların sadece asla böyle bir şey yapmadıklarını
değil, aynı zamanda bunu asla yapmadıklarını da savunuyorlar.
Sığır eti
yiyorlardı ama her zaman ineği kutsal saydılar ve ineğin öldürülmesine her
zaman karşı çıktılar; onların görüşünü kabul etmek imkansız.
Hinduların
hiçbir zaman sığır eti yemediği ve ineklerin öldürülmesine karşı çıktığı
yönündeki görüşü destekleyen kanıtlar nelerdir?
Rig Veda'da
dayanak olarak kullanılan iki referans dizisi vardır. Bunlardan birinde inekten
Aghnya olarak bahsedilir.
Bunlar Rig
Veda'dır.
1.164, 27;
IV.1.6; V 82-8; V11.69. 71; X.87. Aghnya, 'hiçbir şey yapmayan' anlamına gelir.
T
'Öldürülmeyi
hak ediyorlar'. Buradan hareketle, bunun ineğin öldürülmesine karşı bir yasak
olduğu ve Vedaların din konusunda nihai otorite olduğu göz önüne alındığında,
Aryanların ineği öldüremeyeceği sonucuna varılmıştır.
İnekler, hele
ki sığır eti yiyemezlerdi. Başka bir dizi göndermede ise inek kutsal bir hayvan
olarak anılıyor.
Bunlar Rig Veda
V1.28.1.8. ve VIII. 101. ayetleridir.
15. Bu
ayetlerde inek, Rudraların Annesi, Vasusların Kızı, Adityaların Kız Kardeşi ve
Nektarın Merkezi olarak anılmaktadır.
Konuyla ilgili
bir diğer referans ise Rig Veda VIII. 101. 16'da yer almaktadır; burada ineğe
Devi (Tanrıça) adı verilmektedir.
Brahmanalar ve
Sutralardaki bazı pasajlara da önem verilir. Satapatha Brahmana'da hayvanlarla
ilgili iki pasaj bulunmaktadır.
Kurban ve sığır
eti yeme. Bunlardan biri 111.1.2.21'de yer alıyor ve şu şekilde okunuyor:
"O
(Adhvaryu) daha sonra onu salona sokar. İnek veya öküzün etini yemesin, çünkü
inek ve öküz şüphesiz yeryüzündeki her şeyi destekler. Tanrılar şöyle dediler:
'Gerçekten de inek ve öküz destekler.'
Buradaki her
şey; gelin, diğer hayvan türlerine ait olan tüm gücü ineğe ve öküzlere
bahşedelim; böylece inek ve öküz yerler.
Bu nedenle, bir
kimse öküz veya inek eti yese, adeta her şeyi yemiş olurdu veya adeta sonu
gelmiş olurdu (ya da yıkıma uğramış olurdu)... Bu yüzden inek ve öküz eti
yemesin. "
Diğer pasaj 1,
2, 3, 6. ayetlerde yer almaktadır. Hayvan kurban etmeye ve etik gerekçelere
karşı çıkmaktadır. Benzer bir ifade Apastambha Dharma Sutra'da 1, 5, 17, 29.
ayetlerde de bulunmaktadır. Apastambha, inek eti tüketimine genel bir yasak
getirmektedir. Bu, Hinduların asla sığır eti yemediği iddiasını destekleyen
kanıttır.
Bu kanıtlardan
hangi sonuca varılabilir? Rig Veda'dan elde edilen kanıtlar söz konusu
olduğunda, sonuç metinlerin yanlış okunmasına ve yanlış anlaşılmasına
dayanmaktadır. Rig Veda'da ineğe uygulanan Aghnya sıfatı , süt veren ve bu
nedenle kesilmeye uygun olmayan bir inek anlamına gelir. Rig Veda'da ineğe
saygı gösterilmesi elbette doğrudur. Ancak ineğe gösterilen bu saygı ve hürmet,
Hint-Aryanlar gibi tarım topluluğundan beklenebilecek bir şeydir.
İneğin
faydasının bu şekilde uygulanması, Aryanların yiyecek amacıyla ineği
öldürmesini engellemedi. Aksine, inek kutsal kabul edildiği için öldürülüyordu.
Bay Kane'nin de belirttiği gibi: "Veda zamanlarında ineğin kutsal olmaması
söz konusu değildi; kutsallığı nedeniyle Vajasaneyi Samhita'da sığır etinin
yenmesi emredilmişti."* Rig Veda'nın Aryanlarının yiyecek amacıyla inek
öldürdükleri ve sığır eti yedikleri, Rig Veda'nın kendisinden açıkça
anlaşılmaktadır. Rig Veda'da (X. 86.14) Indra şöyle der: "Onlar bir kişi
için 15 artı yirmi öküz pişirirler." Rig Veda'da (X.91.14) Agni için
atların, boğaların, öküzlerin, kısır ineklerin ve koçların kurban edildiği
söylenir. Rig Veda'dan (X.72.6) anlaşıldığı kadarıyla inek kılıç veya balta ile
öldürülmüştür. Satapatha Brahmana'nın tanıklığına gelince, bunun kesin bir
kanıt olduğu söylenebilir mi? Açıkçası, söylenemez.
Diğer
Brahmanalarda farklı bir görüş sunan pasajlar da vardır. Sadece bir örnek
vermek gerekirse: Taittiriya Brahmana'da belirtilen Kamyashtiler arasında
sadece öküz ve inek kurban edilmesi değil, hangi tanrılara hangi tür ve hangi
özelliklere sahip öküz ve ineklerin sunulacağı da belirtilmiştir. Örneğin,
Vişnu'ya cüce bir öküz; Vritra'nın yok edicisi olan İndra'ya alnında alev
bulunan sarkık boynuzlu bir boğa; Pushan'a siyah bir inek; Rudra'ya kırmızı bir
inek ve benzeri kurbanlar sunulacaktır. Taittiriya Brahmana, en önemli unsuru
on yedi beş yaşında, hörgüçsüz, cüce boğa ve üç yaşın altındaki aynı sayıda
cüce düvenin kurban edilmesi olan Panchasaradiya-seva adlı başka bir kurbanı da
belirtir. Apastamba Dharma Sutra'nın ifadesine karşı şu noktalar dikkate
alınabilir. Birincisi, o Sutra'da yer alan karşıt ifadedir.
Sutranın 15, 14
ve 29. ayetlerinde şöyle deniyor: "İnek ve boğa kutsaldır ve bu nedenle
yenmelidir."
İkincisi,
Grahya Sutra'larda yer alan Madhuparka reçetesidir. Aryanlar arasında önemli
konukları ağırlama adabı gelenek haline gelmiş ve bir törene dönüşmüştü. En
önemli sunum Madhuparka idi. Madhuparka ile ilgili ayrıntılı açıklamalar
çeşitli kaynaklarda bulunabilir. Grahya Sutraları. Grahya Sutralarının çoğuna
göre, Madhuparka ile ağırlanma hakkına sahip altı kişi vardır: (1) Kurban
törenini gerçekleştirmek için çağrılan Ritvija veya Brahman, (2) Acharya,
öğretmen, (3) Damat, (4) Kral, (5) Snatak, Gurukul'daki eğitimini yeni bitirmiş
öğrenci ve (6) Ev sahibine yakın herhangi bir kişi. Bazıları bu listeye
Atithi'yi de ekler. Ritvija, Kral ve Acharya hariç, Madhuparka geri kalanlara
yılda bir kez sunulur.
Ritvija'ya,
Kral'a ve Acharya'ya her geldiklerinde sunulması gereken Madhuparka nedir?
Madhuparka sunumunda karıştırılan maddeler konusunda görüş ayrılığı vardır.
Asv.gr ve Ap.gr. (13.10), bal ve yoğurt veya sade yağ ve yoğurt karışımını
önerir. Par.gr.l3 gibi diğerleri ise üçünün (yoğurt, bal ve tereyağı)
karışımını önerir. Ap.gr. (13.11-12), bazı kişilerin bu üçünün veya beşinin (bu
üçüne kavrulmuş yava tahılı ve arpa) karıştırılabileceği görüşünü belirtir.
Hir.gr.L, 12, 10-12, üç veya beşinin (yoğurt, bal, sade yağ, su ve öğütülmüş
tahıl) karıştırılması seçeneğini sunar.
Kausika Sutra
(92), dokuz çeşit karışımdan bahseder: Brahma (bal ve yoğurt) , Aindra
(payasa), Saurnya (yoğurt ve tereyağı), Pausna (tereyağı ve mantha), Sarasvata
(süt ve tereyağı), Mausala (şarap ve tereyağı, bu sadece Sautramanai ve
Rajasuya kurbanlarında kullanılır), Parivrajaka (susam yağı ve yağlı kek).
Madhava gr.l.9.22, Veda'nın Madhuparka'nın etsiz olmaması gerektiğini
belirttiğini ve bu nedenle eğer İnek serbest bırakıldığında, keçi eti veya
payasa (sütte pişirilmiş pirinç) sunulabilir; Hicri 1.13, 14'te başka etlerin
de sunulması gerektiği söylenir; Baud.gr. (1.2,51-54) ise inek serbest
bırakıldığında keçi veya koç eti ya da orman hayvanı eti (geyik vb.)
sunulabileceğini, çünkü etsiz Madhuparka olamayacağını veya et sunulamıyorsa
öğütülmüş tahılların pişirilebileceğini söyler.
Dolayısıyla
Madhuparka'nın temel unsuru et ve özellikle de inek etidir. Misafir için inek
kesimi o kadar yaygınlaşmıştı ki, misafire 'Go-ghna' yani inek katili denmeye
başlanmıştı. Bu inek katliamını önlemek için Ashvateyana Grahya Sutra
(1.24.25), görgü kurallarından kaçınmak için misafir geldiğinde ineğin serbest
bırakılmasını önerir. Üçüncüsü, Apastamba Dharma Sutra'nın tanıklığına karşı
koymak için ölülerin bertarafına ilişkin ritüele değinilebilir. Sutra şöyle
der:
1. Ardından şu
(kurbanlık) aletleri (ölü bedeninin üzerine) koymalıdır.
2. Sağ ele
(Guhu denilen) kaşığı koyun.
3. Soldaki kaba
(Upabhrit denilen diğer kaşık) koyun.
4. Sağ
tarafında Sphya adı verilen tahta kurban kılıcı, sol tarafında ise
Agnihotrahavani (yani Agnihotra'nın kullanıldığı kepçe) bulunmaktadır.
(Adaklar kurban
edilir).
5. Göğsünde
(Dhruva adı verilen büyük kurban kepçesi). Başında tabaklar. Dişlerinde ise
pres taşları.
6. Burnunun iki yanında, Sruvas adı verilen
iki küçük kurban kepçesi bulunur. .
7. Veya, eğer
sadece bir tane (Sruva) varsa, onu (iki parçaya) bölmek.
8. İki
kulağında da iki Prasitraharana (yani, Brahman'a ait kurban yemeğinin konulduğu
kaplar) bulunur.
9. Veya, eğer
sadece bir tane varsa (Prasitraharana), onu (iki parçaya) bölmek.
10. Karnında
(Patri adı verilen) kap vardı.
11. Kurban
yemeğinin artan kısımlarının konulduğu kap.
12. Onun gizli
kısımlarında (Samy adındaki personel) vardı.
13.
Uyluklarında iki adet tutuşturma odunu vardı.
14. Ayaklarının
üzerinde havan ve havan tokmağı vardı.
15. Ayaklarının
üzerinde iki basket.
16. Veya, eğer
sadece bir (sepet) varsa, onu iki parçaya bölmek.
17. İçine sıvı
konulabilen oyuklu aletlerden
(Dökülen)
içleri tereyağı serpilerek doldurulur.
18. (Ölen
kişinin) oğlu, alt ve üst değirmen taşlarını kendine alsın.
19. Bakır,
demir ve çömlekten yapılmış aletler.
20. Dişi
hayvanın karın zarını çıkarıp, ölen kişinin başını ve ağzını şu ayetle
örtmelidir: 'Fakat seni Agni'den koruyacak olan zırhın üzerine, şuradan gelen
şeyle...'
İnekler.' (Rig
Veda. X. 16.7).
21. Hayvanın
böbreklerini çıkarıp, onları (ölü bedenin) ellerine şu ayetle birlikte
koymalıdır: Sarma'nın oğulları olan iki köpekten kaçın (Rig Veda X 14.10) sağ
böbreği sağ ele ve
Sol ele doğru.
22. Hayvanların
kalbini ölen kişinin kalbine koyar.
23. Bazı
öğretmenlere göre ise iki parça un veya pirinç.
24. Bazı
öğretmenlere göre ancak böbrek yoksa.
25. Hayvanın
tamamını, uzuv uzuv (farklı uzuvlarını ölenin karşılık gelen uzuvlarına
yerleştirerek) dağıttıktan ve derisiyle örttükten sonra, Pranita suyu öne doğru
taşınırken (yani) dua eder.
(Ayet), 'Agni,
bu kadehi devirme,' (Rig Veda, X. 16.8).
26. Sol dizini
bükerek, 'To Agni Svaha, to Kama Svaha, to the world Svaha, to Anumati Svaha'
formülleriyle Dakshina ateşine Yugya kurbanı sunmalıdır.
27. Ölen
kişinin göğsüne, 'Gerçekten de bundan doğdun. Şimdi de senden doğsun. Cennete,
dünyalara Svaha.' formülüyle beşinci bir (adak) konulmaktadır." Ashvalayan
Grahya Sutra'dan alıntılanan yukarıdaki pasajdan, eski Hint-Aryanlar arasında
bir kişi öldüğünde bir hayvanın öldürülmesi ve hayvanın parçalarının ölü
bedenin uygun yerlerine yerleştirilmesi, ardından ölü bedenin yakılması
gerektiği açıktır. Sığır kesme ve sığır eti yeme konusundaki delillerin durumu
budur. Bunun hangi kısmı doğru kabul edilmelidir? ?
Doğru görüş,
Satapatha Brahmana'nın ve Apastamba Dharma Sutra'nın, Hinduların inek öldürmeye
ve sığır eti yemeye karşı oldukları görüşünü desteklediği ölçüde, inek
öldürmenin aşırılıklarına karşı sadece birer uyarı niteliğinde olduğu, inek
öldürmeyi yasaklamadığıdır. Aslında bu uyarılar, inek öldürmenin ve sığır eti
yemenin yaygın bir uygulama haline geldiğini kanıtlamaktadır. Bu uyarılara
rağmen inek öldürme ve sığır eti yeme devam etmiştir. Çoğu zaman bu uyarıların
kulak ardı edildiği, Aryanların büyük bilgesi Yajnavalkya'nın davranışıyla
kanıtlanmaktadır. Yukarıda Satapatha Brahmana'dan alıntılanan ilk pasaj aslında
Yajnavalkya'ya bir uyarı olarak yöneltilmiştir. Yajnavalkya nasıl yanıt verdi?
Yajnavalkya, bu
öğütleri dinledikten sonra şöyle dedi: "Ben, yumuşak olması şartıyla,
yerim." Hinduların bir zamanlar inek kestiği ve sığır eti yediği, Vedalar
ve Brahmanalardan çok daha sonraki dönemlere ait Budist Sutralarda verilen
Yajna tasvirleriyle bolca kanıtlanmıştır. İnek ve diğer hayvanların kesiminin
ölçeği muazzamdı. Brahmanların din adına işlediği tüm bu katliamların toplamını
vermek mümkün değildir. Ancak, Budist literatüründeki referanslardan bu
katliamın boyutuna dair bir fikir edinilebilir.
Örnek olarak,
Buda'nın Brahman Kutadanta'ya hayvan kurban edilmesine karşı vaaz verdiği
Kutadanta Sutta'ya atıfta bulunulabilir. Buddha, alaycı bir üslupla konuşsa da,
Vedik kurban törenlerinin uygulamaları ve ritüelleri hakkında şu sözleriyle iyi
bir fikir vermektedir: "Ve dahası, ey Brahman, o kurbanda ne öküzler, ne
keçiler, ne tavuklar, ne semiz domuzlar, ne de herhangi bir canlı türü
öldürülmedi."
Kurban yeri
çevresinde direk olarak kullanılmak üzere hiçbir ağaç kesilmedi, Darbha otları
biçilerek çevreyi sarmak için hiçbir ot biçilmedi. Ve orada çalışan köleler,
haberciler ve işçiler ne sopayla ne de korkuyla yönlendirildi, ne de yüzlerinde
gözyaşlarıyla ağlayarak işlerini sürdürdüler."
*********** *
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder