Print Friendly and PDF

KAST SİSTEMİNİN KARANLIK DEHLİZLERİ: HİNDU DOKUNULMAZLIĞININ GENETİK VE TARİHSEL KODLARINA DAİR ANALİTİK SORGU REHBERİ

 

Hindu medeniyetinin derinliklerinde saklanan ve insanlık onuruna aykırı bir "şeytani düzenek" / diabolical contrivance olarak tanımlanan Dokunulmazlık / Untouchability olgusu, yalnızca bir toplumsal sınıflandırma değil, aynı zamanda kolektif bir psikolojik travmanın ve stratejik dışlamanın ürünüdür. Bu konuyu derinlemesine analiz etmek ve bir uzmanın bakış açısıyla ufkumuzu genişletmek için aşağıda sunulan analiz soruları, konunun sosyolojik, tarihsel ve psikolojik köklerine ışık tutacaktır.

Entelektüel Dürüstlük ve Sınıf Bilinci Üzerine Analiz

Brahman akademisyenlerin bir "Voltaire" çıkaramamış olması, Hindistan'ın entelektüel tarihindeki en büyük boşluklardan biridir. Bir sınıfın kendi imtiyazlarını koruma arzusu, o sınıfa mensup olanların entelektüel kapasitelerini dürüstçe kullanmalarına engel olan dahili bir sınırlama işlevi görür. Bu bağlamda, konunun uzmanı şu sorunun peşine düşmelidir:

"Bilgi sahibi / learned ile entelektüel / intellectual arasındaki o keskin ayrım dikkate alındığında, Brahman sınıfının kendi hegemonyasını sarsacak bir özeleştiri yapamaması, Hindu toplumunda kolektif bir 'psikolojik körlük' / psychological blindness yaratmış mıdır?"

Bu soru, Hindu bilginlerinin neden bu utanç verici sistemi sorgulamak yerine onu kutsallık ve antiklik kisvesi altında savunmayı seçtiklerini analiz etmemizi sağlar.

Yerleşim Stratejisi ve "Mağlup Adamlar" Teorisi

Dokunulmazların köy dışında yaşaması tesadüfi bir sürgün değil, göçebe hayattan yerleşik hayata geçişin bir yan ürünüdür. Antyaja / Antyavasin terimleri, yaratılışın sonunu değil, köyün fiziki sınırlarını / end of the village işaret eder. Analitik bir zihin şu soruyu sormalıdır:

"İlkel toplumların göçebelikten yerleşik düzene geçişinde 'Mağlup Adamlar' / Broken Men olarak tanımlanan grupların köyün sınırlarına (koruma/bekçilik amacıyla) yerleştirilmesi, Hindistan'da neden Avrupa'daki gibi bir entegrasyonla / absorption sonuçlanmamış, aksine kalıcı bir getto kültürüne dönüşmüştür?".

Bu soru, İrlanda'daki Fuidhirs ve Galler'deki Alltudes örnekleriyle Hindistan'daki durumu karşılaştırarak, Hinduizmin "Dokunulmazlık" kavramını neden bir ayrıştırma aracı olarak dondurduğunu anlamamıza yardımcı olur.

Dini Nefret ve Psikolojik Dışlanma

Dokunulmazlığın köklerinde ırksal bir fark değil, dini bir çatışma yatar. Brahmanlar ve Dokunulmazlar arasındaki antipati çift taraflıdır; Dokunulmazlar da Brahmanları "uğursuz" kabul ederek mahallelerine sokmazlar. Bu gizemli karşılıklı dışlama şu soruyu tetikler:

"Mağlup Adamların Budizm'e olan bağlılıklarını sürdürmeleri ve galip gelen Brahmanizme boyun eğmemeleri, Dokunulmazlığın icadında 'siyasi bir cezalandırma' / political punishment mekanizması olarak mı işlev görmüştür?".

Budist rahiplere yönelik fiziksel saldırıların ve sosyal dışlamanın edebi eserlerde (örneğin Mricchakatika dramı) yer alması, bu nefretin toplumsal dokuya ne denli işlediğini gösterir.

Gastronomik Tabular ve Kutsal Sığır Paradoksu

Antik Hindu metinleri, bizzat Brahmanların ve büyük bilgelerin (Yajnavalkya gibi) sığır eti yediğini / beef-eating kanıtlar niteliktedir. Misafire ikram edilen sığır eti geleneği o kadar yaygındır ki, misafire 'sığır öldüren' / Go-ghna denilmiştir. Bu tarihsel gerçek ışığında şu analiz sorusu kritik önemdedir:

"Brahmanlar, Budizm karşısında üstünlük sağlamak için neden sığır etini bırakıp vejetaryenliğe / vegetarianism yönelmişlerdir ve bu değişim, sığır eti yemeye devam eden 'Mağlup Adamlar'ın kalıcı olarak 'kirli' ilan edilmesinde nasıl bir katalizör / catalyst görevi görmüştür?".

Hindu toplumu, kendi tarihsel alışkanlıklarını terk ederken, bu alışkanlıkları terk edemeyen grupları 'ebedi bir kirlilik' ile damgalayarak toplumsal hiyerarşiyi perçinlemiştir.

Irksal Mitlerin Çöküşü: Antropometrik Gerçeklik

Kast sisteminin ırksal bir temele dayandığına dair teoriler (Stanley Rice gibi), modern bilimin verileriyle çelişmektedir. Nasal indeks / burun yapısı çalışmaları, Brahmanlar ile Dokunulmazların genetik olarak aynı soydan geldiğini kanıtlamaktadır. Buradan şu çarpıcı çıkarıma ulaşırız:

"Eğer Brahmanlar ve Dokunulmazlar aynı ırka (Aryan, Dravidyan veya Naga) mensupsa, bu yapay ayrıştırma insanın 'ötekini aşağılama' ihtiyacına dair hangi psikolojik travmaları ve iktidar arzularını temsil etmektedir?".

Sonuç ve Yol Haritası İçin Analitik Çıkarımlar

Bu sorular üzerinden yapılacak bir analiz, Dokunulmazlığın bir kader değil, bilinçli bir "sosyal mühendislik" hatası olduğunu ortaya koyacaktır. İlginç bir not olarak; Hindular, Müslümanların siyasi temsiliyet talepleri karşısında Dokunulmazları kendi saflarında saymaya çalışmış, ancak sosyal hayatta onları dışlamaya devam ederek derin bir samimiyetsizlik sergilemişlerdir.

SÖMÜRGE SİYASETİNİN GÖLGESİNDE HİNDU PARADOKSU: MÜSLÜMAN REKABETİ VE DAHİLİ AYRIŞMANIN POLİTİK ANALİZİ

Hindistan’ın sömürge dönemindeki toplumsal yapısı, dışarıdan bakıldığında monolitik / tek parça bir yapı gibi görünse de, derinliklerinde "Dokunulmazlık" / Untouchability gibi insanlık onurunu zedeleyen çatlaklar barındırmaktaydı. İngiliz yönetimi, bu içsel ayrışmaları yalnızca bir gözlemci olarak değil, aynı zamanda sömürge düzenini tahkim eden bir teknokrat / yönetici uzman edasıyla kullanmıştır. Konunun en can alıcı noktası, Hindu toplumunun Müslümanlara karşı siyasi bir blok oluşturma çabası ile kendi içindeki "ezilmiş sınıfları" dışlama refleksi arasındaki o keskin çelişkidir.

Nüfus Sayımı ve Böl-Yönet Stratejisinin İstatistiki İnşası

"İngiliz sömürge yönetimi, Hindistan'daki nüfus sayımı politikalarını neden bir böl-yönet / divide and rule stratejisine dönüştürmüştür?"

1910 yılına kadar yapılan nüfus sayımlarında "Hindular" genel bir kategori olarak ele alınırken, bu tarihten itibaren İngiliz Nüfus Sayım Komiseri / Census Commissioner yeni bir sınıflandırmaya gitmiştir. Bu değişikliğin arkasında, 1909 yılında Ağa Han liderliğindeki Müslüman heyetin Genel Vali Lord Minto’ya sunduğu talep yatar. Müslümanlar, "kendilerini Hindu olarak tanımlayan ancak gerçekte Hindu olmayan" grupların toplam nüfustan düşülmesini ve Müslümanların siyasi temsilinin bu gerçek oranlara göre belirlenmesini talep etmişlerdir.

İngiliz yönetimi bu talebi kabul ederek Hinduları; (i) Gerçek Hindular, (ii) Animistler / Doğa Tapıcılar ve (iii) Dokunulmazlar / Untouchables olarak üç kategoriye ayırmıştır.

Sömürgeci güçler, toplumsal çatlakları istatistiksel verilere dönüştürerek yönetme sanatını en üst seviyeye taşımışlardır.

Siyasi temsil kaygısı, kadim dini dışlamaların üzerini örten geçici bir siyasi ortaklık illüzyonu yaratmıştır.

Hindu Bilginlerin "Siyasi Samimiyetsizliği" ve Psikolojik Direnci

"Müslümanların siyasi talepleri karşısında Dokunulmazları 'Hindu' kategorisinde tutmaya çalışan yüksek kast mensuplarının, sosyal hayatta onları neden 'dışlanmış' / outcast olarak görmeye devam ettiklerini nasıl açıklayabiliriz?"

Bu durum, insan psikolojisindeki "imtiyazı koruma" güdüsüyle açıklanabilir. Brahmin bilginler, entelektüel / intellectual dürüstlükten ziyade, sadece "bilgi sahibi" / learned kişiler oldukları için kendi sınıfsal çıkarlarını korumayı her şeyin üzerinde tutmuşlardır. Ambedkar’a göre, bir Brahmin’in kendi sistemini sorgulaması, kendi üstünlüğünü intihar ettirmesi anlamına gelirdi; bu yüzden bir "Voltaire" çıkartamamışlardır.

Hindular, Müslümanlara karşı sayısal üstünlüklerini kaybetmemek için Dokunulmazları kağıt üzerinde "Hindu" olarak saymak istemiş, ancak sosyal hayatta onlara tapınaklara giriş yasağı koymaya ve hatta gölgelerinden bile sakınmaya devam etmişlerdir. İnsanoğlu, iktidarını korumak adına nefret ettiği kitleleri bile müttefik gibi gösterme becerisine sahip bir canlıdır.

İmtiyazlı sınıfların sınıfsal körlüğü, toplumsal bir devrimin önündeki en büyük psikolojik engeldir.

Dokunulmazlığın Genetik Değil Sosyolojik Bir İnşa Olması

İlginç bir tarihsel gerçek olarak, Dokunulmazlar ile Brahminler arasında ırksal / racial bir fark bulunmamaktadır; yapılan burun yapısı / nasal index ölçümleri, bu iki grubun aynı soydan geldiğini bilimsel olarak kanıtlamıştır. Ayrışma, ırktan ziyade dini tercihler ve yeme alışkanlıkları üzerinden kurgulanmıştır. Budizm'e bağlılıklarını sürdüren ve galip gelen Brahminizme boyun eğmeyen "Mağlup Adamlar" / Broken Men, sığır eti yemeye / beef-eating devam ettikleri için ebedi bir kirlilik damgasıyla köy dışına itilmişlerdir.

Brahminler, vejetaryenliği / vegetarianism bir üstünlük nişanesi olarak benimseyerek, eski geleneklerini sürdüren bu grupları "dokunulamaz" ilan etmişlerdir. Bu süreçte İngilizler, bu sosyal dışlanmışlığı görmezden gelerek ve hatta idari olarak tescil ederek, Hindistan’daki toplumsal birliği imkansız hale getirmişlerdir.

Bhimrao Ramji Ambedkar: Bir Halkın Vicdanı ve Mücadelesi

Bu analizin temel kaynağını oluşturan Bhimrao Ramji Ambedkar, Hindistan'ın sadece bir hukukçusu değil, aynı zamanda ezilmiş milyonların ruhsal rehberidir. Bir "Dokunulmaz" olarak dünyaya gelen Ambedkar, çocukluk döneminde okulda diğer öğrencilerden ayrı oturmaya zorlanmış, susadığında musluktan su içmesine izin verilmemiş, ancak bir üst kast mensubunun suyu yukarıdan dökmesiyle susuzluğunu giderebilmiştir. Bu psikolojik travmalar onu bir isyancı değil, derin bir analizci yapmıştır.

Siyasi hayatında İngilizlerin bölücü politikalarını da, Hindu elitizmini de en sert şekilde eleştirmiştir. Hayatındaki en büyük üzüntü, kendi halkının bu "diabolik düzenek" / şeytani tuzak içinde köleleştirilmiş olması; en büyük sevinci ise bir halkın uyanışına öncülük etmesidir. Hayal dünyası, kastların olmadığı bir Hindistan idealiyle şekillenmiş, ancak gerçek hayatın ihanetleri karşısında çözümün ancak sistemin kökten reddiyle mümkün olduğunu görmüştür. Ölümü hakkındaki gizemli bir durum olmamakla birlikte, yaşamı boyunca maruz kaldığı ayrımcılığa rağmen Hindistan Anayasası'nı yazan kişi olması, tarihin en büyük ironilerinden biridir.

 

Dipnotlar (APA Kaynak Listesi)

  • Ambedkar, B. R. (1948). The Untouchables: Who Were They and Why They Became Untouchables? (1st ed.). New Delhi: Amrit Book Co.
  • Ambedkar, B. R. (1946). Who Were the Shudras? How They Came to be the Fourth Varna in the Indo-Aryan Society. Bombay: Thacker & Co. Ltd.
  • Dubois, J. A. (n.d.). Hindu Manners, Customs and Ceremonies. (As cited in Ambedkar, 1948).
  • Kane, P. V. (t.y.). History of Dharmasastra. (Ambedkar, 1948 içinde atıf yapılmıştır).
  • Maine, H. (n.d.). Early History of Institutions. (As cited in Ambedkar, 1948).
  • Oldham, C. F. (n.d.). The Sun and the Serpent. (As cited in Ambedkar, 1948).
  • Rice, S. (n.d.). Hindu Customs and Their Origins. (As cited in Ambedkar, 1948).
  • Seebohm, F. (n.d.). The English Village Community. (As cited in Ambedkar, 1948).

 

 

KİTAP:

DOKUNULMAZLAR: KİMLERDİ VE NEDEN DOKUNULMAZLAR OLDU?

BR AMBEDKAR

Anısına ithafen yazılmıştır

NANDNAR

RAVIDAS

ÇOKHAMELA

DOKUNULMAZLAR ARASINDA DOĞMUŞ VE DİNDARLIKLARI VE ERDEMLERİYLE HERKESİN SAYGISINI KAZANMIŞ ÜÇ ÜNLÜ AZİZ.

İÇİNDEKİLER

 ÖNSÖZ

  BÖLÜM I : KARŞILAŞTIRMALI BİR ARAŞTIRMA

Hindu olmayanlar arasında dokunulmazlık

Hindular arasında dokunulmazlık.

 BÖLÜM II : ALIŞKANLIK SORUNU

Dokunulmazlar neden köyün dışında yaşıyor?

Dokunulmazlar Kırılmış Adamlar mı?

Benzer vakalar var mı?

Başka yerlerde, ruhsal sorunları olan erkekler için kurulan ayrı yerleşim yerleri nasıl ortadan kayboldu?

 BÖLÜM III : DOKUNULAMAZLIĞIN KÖKENİNE DAİR ESKİ TEORİLER

Dokunulmazlığın Kaynağı Olarak Irksal Farklılık

Dokunulmazlığın Mesleki Kökeni

 BÖLÜM IV : DOKUNULMAZLIĞIN KÖKENİNE DAİR YENİ TEORİLER: Dokunulmazlığın kökeninde Yahudiliğe duyulan aşağılama, Dokunulmazlığın kökeninde sığır eti yeme alışkanlığı

BÖLÜM V YENİ TEORİLER VE BAZI ZOR SORULAR

Hindular hiç sığır eti yemedi mi? Brahman olmayanlar neden sığır eti yemeyi bıraktı? Brahmanları vejetaryen yapan neydi? Sığır eti yemek, ezilmiş insanları neden dokunulmaz kılmalı?

ÖNSÖZ

Bu kitap, 1946'da yayımlanan "Şudralar - Kim oldukları ve Hint-Aryan Toplumunun Dördüncü Varna'sı haline nasıl geldikleri" adlı tezimin devamı niteliğindedir . Şudraların yanı sıra, Hindu medeniyeti, varlığı hak ettiği ilgiyi görmemiş üç sosyal sınıf daha ortaya çıkarmıştır. Bu üç sınıf şunlardır:

(i) Sayıları yaklaşık 20 milyon olan Suçlu Kabileler;

(ii) Sayıları yaklaşık 15 milyon olan Aborjin Kabileleri; ve

(iii) Sayıları yaklaşık 50 milyon olan Dokunulmazlar.

Bu sınıfların varlığı bir rezalettir. Bu toplumsal ürünler ışığında değerlendirildiğinde, Hindu medeniyetine medeniyet demek bile zor olur. İnsanlığı bastırmak ve köleleştirmek için şeytani bir düzenektir. Doğru adı rezalettir. Suçu geçim kaynağı olarak kabul etmeyi öğrenen bir kitle, medeniyetin ortasında ilkel barbarlıklarının doruk noktasında yaşamaya bırakılan başka bir kitle ve insan ilişkilerinin ötesinde bir varlık olarak muamele gören ve sadece dokunuşlarının bile kirliliğe yol açmaya yettiği üçüncü bir kitle üreten bir medeniyet hakkında başka ne söylenebilir? Başka herhangi bir ülkede bu sınıfların varlığı, vicdanların sorgulanmasına ve kökenlerinin araştırılmasına yol açardı. Ancak bunların hiçbiri aklına gelmedi. Hinduizm. Sebebi basit. Hindular bu sınıfların varlığını özür dileme veya utanma konusu olarak görmezler ve bunun için kefaret ödeme veya kökenini ve gelişimini araştırma sorumluluğu hissetmezler. Öte yandan, her Hinduya medeniyetinin sadece en eski değil, aynı zamanda birçok açıdan tamamen benzersiz olduğuna inanması öğretilir. Hiçbir Hindu bu iddiaları tekrarlamaktan yorulmaz. Hindu medeniyetinin en eski olduğunu anlamak ve hatta kabul etmek mümkündür. Ancak Hindu medeniyetinin benzersiz olduğunu iddia etmek için hangi gerekçelere dayandıklarını anlamak o kadar kolay değildir. Hindular bunu beğenmeyebilir, ancak Hindu olmayanlar için böyle bir iddia yalnızca tek bir gerekçeye dayanabilir: Hindu medeniyetinin sorumlu olduğu bu sınıfların varlığı. Bu sınıfların varlığının benzersiz bir olgu olduğunu hiçbir Hindunun tekrar etmesine gerek yoktur, çünkü kimse bu gerçeği inkar edemez. Keşke Hindular bunun gururdan çok utanç verici bir durum olduğunu anlasalar. Hindu medeniyetinin akıl sağlığı, üstünlüğü ve kutsallığına dair bu yanlış inançların aşılanması tamamen Hindu bilginlerinin kendine özgü sosyal psikolojisinden kaynaklanmaktadır.

Günümüzde tüm bilimsel çalışmalar Brahmanlarla sınırlı kalmıştır. Ancak ne yazık ki, bugüne kadar hiçbir Brahman bilim insanı, yetiştiği Katolik Kilisesi'nin doktrinlerine karşı çıkacak entelektüel dürüstlüğe sahip bir Voltaire rolünü üstlenmemiştir; gelecekte de böyle birinin ortaya çıkması olası görünmemektedir. Bu durum, Brahmanların bilimsel çalışmaları açısından ciddi bir eleştiridir. Bir Voltaire yetiştirememiş olmaları şaşırtıcı değil. Brahman bilgininin sadece bilgili bir insan olduğu, entelektüel olmadığı hatırlanırsa bu durum pek de şaşırtıcı olmaz. Bilgili olmakla entelektüel olmak arasında büyük bir fark vardır. İlki sınıf bilincine sahip ve sınıfının çıkarlarını gözetir. İkincisi ise sınıf kaygılarından etkilenmeden hareket edebilen özgür bir varlıktır. Brahmanların sadece bilgili insanlar olmaları nedeniyle bir Voltaire yetiştirememişlerdir.

Brahmanlar neden bir Voltaire yetiştirmediler? Bu sorunun cevabı ancak başka bir soruyla verilebilir. Türkiye Sultanı neden İslam dünyasının dinini ortadan kaldırmadı? Hiçbir Papa neden Katolikliği kınamadı? İngiliz Parlamentosu neden tüm mavi gözlü bebeklerin öldürülmesini emreden bir yasa çıkarmadı?

Sultanın, Papa'nın veya İngiliz Parlamentosu'nun bu şeyleri yapmamasının nedeni, Brahmanların bir Voltaire yetiştirememesinin nedeni ile aynıdır. Bir kişinin veya ait olduğu sınıfın bencil çıkarlarının, zekasının yönünü düzenleyen içsel bir sınırlama olarak her zaman işlev gördüğü kabul edilmelidir. Brahmanların sahip olduğu güç ve konum tamamen, onları süper insan olarak gören ve alt sınıfları her türlü dezavantaja maruz bırakarak asla yükselmemelerini ve Brahmanların üstünlüğünü tehdit etmemelerini sağlayan Hindu medeniyetine bağlıdır. Doğal olarak, her Brahman kendi çıkarlarını korumakla ilgilenir. İster ortodoks ister ortodoks olmayan, ister rahip ister evli, ister bilgin olsun, Brahmanik üstünlüğün savunucusu kim olursa olsun, Brahmanlar nasıl Voltaire gibi davranabilirler? Brahmanlar arasında bir Voltaire, Brahmanik üstünlüğü korumak için kurulmuş bir medeniyetin sürdürülmesi için kesin bir tehlike olurdu. Mesele şu ki, bir Brahman bilgininin zekası, kendi çıkarlarını koruma kaygısıyla ciddi şekilde sınırlıdır. Bu içsel sınırlamadan dolayı, dürüstlük ve bütünlüğün gerektirdiği şekilde zekasını tam olarak kullanamaz. Çünkü, bunun kendi sınıfının ve dolayısıyla kendi çıkarlarını etkileyebileceğinden korkar.

Fakat insanı rahatsız eden şey, Brahmanik edebiyatı ifşa etme girişimlerine karşı Brahman bilginlerinin hoşgörüsüzlüğüdür. Kendisi, gerekli olsa bile, putkırıcı rolünü üstlenmez. Ve bunu yapabilecek kapasitede olan Brahman olmayanların da bu rolü oynamasına izin vermez. Eğer herhangi bir Brahman olmayan kişi böyle bir girişimde bulunursa, Brahman bilginleri sessizlik komplosuna girer, onu dikkate almaz, bazı zayıf gerekçelerle onu doğrudan kınar veya çalışmasını işe yaramaz ilan eder. Brahmanik edebiyatı ifşa eden bir yazar olarak ben de bu tür alçakça oyunların kurbanı oldum.

Brahman bilginlerinin tutumuna rağmen, üstlendiğim görevi sürdürmeliyim. Çünkü bu sınıfların kökeni hâlâ araştırılmayı bekleyen bir konudur. Bu kitap, bu talihsiz sınıflardan birini ele almaktadır.

Yani, Dokunulmazlar. Dokunulmazlar, üçünün en kalabalık olanıdır. Varlıkları da en doğal olmayanıdır. Ve yine de, kökenleri hakkında bugüne kadar hiçbir araştırma yapılmamıştır. Hinduların böyle bir araştırma yapmamış olmaları tamamen anlaşılabilir bir durumdur. Eski ortodoks Hindu, dokunulmazlığın uygulanmasında yanlış bir şey olduğunu düşünmez. Ona göre bu normal ve doğal bir şeydir. Bu nedenle ne kefaret ne de açıklama gerektirir. Yeni modern Hindu yanlışı fark eder. Ancak, yabancıların Hindu medeniyetinin Dokunulmazlık gibi böylesine kötü ve rezil bir sistem veya sosyal koddan sorumlu olabileceğini bilmesinden korktuğu için bunu kamuoyunda tartışmaktan utanır. Ancak garip olan, Dokunulmazlığın Avrupa'daki sosyal kurumlar araştırmacısının dikkatini çekmemiş olmasıdır. Bunun nedenini anlamak zordur. Ancak gerçek ortadadır. Bu nedenle bu kitap, herkes tarafından tamamen ihmal edilmiş bir alanı keşfetme konusunda öncü bir girişim olarak kabul edilebilir. Kitap, söylememe izin verirseniz, yalnızca araştırılması gereken temel soru olan Dokunulmazlığın kökeninin her yönünü ele almakla kalmıyor, aynı zamanda onunla bağlantılı hemen hemen tüm soruları da ele alıyor. Bazı sorular o kadar karmaşık ki, çok az insan bunların farkında; farkında olanlar ise bu sorular karşısında şaşkına dönüyor ve nasıl cevap vereceklerini bilmiyorlar. Sadece birkaçını örnek vermek gerekirse, kitap şu gibi soruları ele alıyor: Dokunulmazlar neden köyün dışında yaşıyorlar?

Sığır eti tüketiminin dokunulmazlığa yol açmasının sebebi neydi? Hindular hiç sığır eti yemez miydi? Brahman olmayanlar neden sığır eti yemeyi bıraktı? Brahmanları vejetaryen yapan neydi, vb.? Kitap, bu soruların her birine bir cevap öneriyor. Kitapta verilen cevapların her şeyi kapsayıcı olmayabileceği de bir gerçek. Bununla birlikte, kitabın eski şeylere yeni bir bakış açısı sunduğu görülecektir.

Kitapta öne sürülen dokunulmazlığın kökenine ilişkin tez, tamamen yeni bir tezdir. Aşağıdaki önermeleri içermektedir:

(1) Hindular ve Dokunulmazlar arasında ırksal bir fark yoktur;

(2) Dokunulmazlığın ortaya çıkışından önce, Hindular ile Dokunulmazlar arasındaki ayrım, asıl biçiminde, Kabile mensupları ile yabancı kabilelerden gelen Kırılmış Adamlar arasındaki ayrımdı. Sonradan Dokunulmaz olarak muamele görenler Kırılmış Adamlardır;

(3) Dokunulmazlığın ırksal bir temeli olmadığı gibi mesleki bir temeli de yoktur;

(4) Dokunulmazlığın ortaya çıktığı iki kök vardır:

(a) Brahmanların, Budistlere duydukları gibi, Kırık Adamlara da duydukları aşağılama ve nefret:

(b) Diğerleri tarafından bırakıldıktan sonra Kırık Adamlar tarafından sığır eti yemeye devam edilmesi .

(5) Dokunulmazlığın kökenini araştırırken, Dokunulmazları Kirlilerden ayırt etmeye özen gösterilmelidir. Tüm ortodoks Hindu yazarlar Kirlileri Dokunulmazlarla özdeşleştirmiştir. Bu bir hatadır. Dokunulmazlar Kirlilerden farklıdır.

(6) Saf Olmayanlar bir sınıf olarak Dharma Sutraları zamanında ortaya çıkmışken, Dokunulmazlar 400 MS'den çok daha sonra ortaya çıkmıştır.

Bu sonuçlar, yapabildiğim tarihsel araştırmaların bir sonucudur. Bir tarihçinin kendine koyması gereken ideal, Goethe tarafından şu sözlerle iyi bir şekilde tanımlanmıştır: "Tarihçinin görevi, doğruyu yanlıştan, kesini belirsizden ve şüpheliyi kabul edilemez olandan ayırmaktır... ... Her araştırmacı, her şeyden önce kendini bir jüride görev yapmaya çağrılan biri olarak görmelidir. Sadece davanın iddiasının delillerle ne kadar eksiksiz ve açık bir şekilde ortaya konulduğunu dikkate almalıdır. Sonra sonucunu çıkarır ve görüşü jüri başkanının görüşüyle örtüşsün ya da örtüşmesin oyunu verir."

İlgili ve gerekli gerçekler mevcut olduğunda Goethe'nin yönlendirmesini uygulamada hiçbir zorluk olamaz. Tüm bu tavsiyeler elbette çok değerli ve çok gerekli. Ancak Goethe, tarihçinin önemli olaylar arasındaki bağlantılı ilişkilere dair doğrudan bir kanıt bulunmadığında, eksik bir bağlantıyla karşılaştığında ne yapması gerektiğini söylemiyor. Bunu belirtiyorum çünkü... Dokunulmazlığın kökeni ve diğer bağlantılı sorunlara ilişkin araştırmalarım sırasında birçok eksik bağlantıyla karşılaştım. Doğrusu, bunlarla karşılaşan tek kişi ben değilim. Antik Hint tarihiyle ilgilenen tüm öğrenciler bunlarla yüzleşmek zorunda kaldı. Çünkü Mount Stuart Elphinstone'un Hint tarihi üzerine yaptığı gözlemde belirttiği gibi, "İskender'in istilasından önce hiçbir kamu olayının tarihi belirlenemez ve doğal olayların bağlantılı ilişkisi, Müslümanların fethinden sonrasına kadar kurulamaz." Bu üzücü bir itiraf, ancak bu da yardımcı olmuyor. Soru şu: "Bir tarih öğrencisi ne yapmalı? Bağlantı bulunana kadar durup çalışmasını durdurmalı mı?" Bence hayır. Bu gibi durumlarda, henüz keşfedilmemiş bağlantılarla olgular zincirinde bırakılan boşlukları doldurmak ve bilinen olgularla bağlanamayan olguların nasıl birbirine bağlı olabileceğini öne süren bir çalışma hipotezi ortaya koymak için hayal gücünü ve sezgisini kullanmasına izin verilir diye düşünüyorum. İtiraf etmeliyim ki, çalışmaları aksatmak yerine, yoluma çıkan eksik parçaların yarattığı zorluğun üstesinden gelmek için bu yönteme başvurmayı tercih ettim.

Eleştirmenler bu zayıflığı, tezi tarihsel araştırmanın kurallarına aykırı olmakla suçlamak için kullanabilirler. Eğer eleştirmenlerin tutumu buysa, onlara şunu hatırlatmalıyım ki, tarihsel sonuçların değerlendirilmesini düzenleyen bir yasa varsa, bir tezi doğrudan kanıtlara dayandığı gerekçesiyle reddetmek kötü bir yasadır. Doğrudan kanıt meselesine odaklanmak yerine, Kanıt ile çıkarımsal kanıt ve çıkarımsal kanıt ile spekülasyon arasındaki farka bakıldığında, eleştirmenlerin kendilerini meşgul etmeleri gereken şey (i) tezin tamamen varsayıma dayanıp dayanmadığı ve (ii) tezin mümkün olup olmadığı ve eğer mümkünse, benim tezimden daha iyi bir şekilde gerçeklerle örtüşüp örtüşmediğidir.

İlk meseleye gelince, tezin bazı kısımlarının tahmine dayalı olması nedeniyle geçersiz olmadığını söyleyebilirim. Eleştirmenlerim, kökeni antik çağlara dayanan bir kurumla uğraştığımızı hatırlamalıdır. Dokunulmazlığın kökenini açıklama girişimi, kesinlik içeren metinlerden tarih yazmakla aynı şey değildir. Bu, metinlerin olmadığı ve varsa da soruyla doğrudan ilgisi olmayan bir yerde tarihi yeniden inşa etme durumudur. Bu gibi durumlarda yapılması gereken, gerçeği bulduğundan bile emin olmadan, metinlerin gizlediği veya ima ettiği şeyleri anlamaya çalışmaktır. Görev, geçmişten kalanları toplamak, onları bir araya getirmek ve doğuşlarının öyküsünü anlatmalarını sağlamaktır.

Bu görev, kırık taşlardan bir şehir inşa eden arkeoloğun, dağılmış kemik ve dişlerden soyu tükenmiş bir hayvanı tasavvur eden paleontoloğun veya ufuk çizgilerini ve tepenin yamaçlarındaki en küçük kalıntıları okuyarak bir sahne oluşturan ressamın görevine benzer. Bu anlamda kitap, tarihten çok bir sanat eseridir. Dokunulmazlığın kökeni, kimsenin hatırlayamadığı ölü bir geçmişe gömülüdür. Biliyor. Onu canlandırmak, çağlar öncesinden beri ölü olan bir şehri tarihe geri kazandırmaya ve onu orijinal haliyle sunmaya çalışmak gibidir. Böyle bir çalışmada hayal gücü ve hipotezin büyük bir rol oynaması kaçınılmazdır. Ancak bu, tezin kınanması için bir gerekçe olamaz. Çünkü eğitilmiş hayal gücü olmadan hiçbir bilimsel araştırma verimli olamaz ve hipotez bilimin ta kendisidir. Maxim Gorky'nin dediği gibi*: "Bilim ve edebiyatın birçok ortak noktası vardır; her ikisinde de gözlem, karşılaştırma ve çalışma temel öneme sahiptir; sanatçı da bilim insanı gibi hem hayal gücüne hem de sezgiye ihtiyaç duyar. Hayal gücü ve sezgi, henüz keşfedilmemiş bağlantılarıyla olgular zincirindeki boşlukları kapatır ve bilim insanının, zihnin doğanın biçimlerini ve olgularını incelemesinde az çok doğru ve başarılı bir şekilde yönlendiren hipotezler ve teoriler oluşturmasına olanak tanır. Bunlar edebi yaratımdır; karakter ve tipler yaratma sanatı, hayal gücü, sezgi, kişinin kendi zihninde bir şeyler uydurma yeteneğini gerektirir."

olan bağlantıları kurmaya başvurmuş olmamdan dolayı özür dilememe gerek yok . Tezimin bu nedenle geçersiz olduğu da söylenemez, çünkü bağlantıların kurulması hiçbir yerde tamamen varsayıma dayanmamaktadır. Tez büyük ölçüde gerçeklere ve gerçeklerden çıkarılan sonuçlara dayanmaktadır. Ve gerçeklere veya gerçeklerden çıkarılan sonuçlara dayanmadığı yerlerde, önemli derecede olasılığa dayanan varsayımsal nitelikteki dolaylı kanıtlara dayanmaktadır. Benim hiçbir şeyim yok Tezimi desteklemek için öne sürdüğüm ve okuyucularımdan güvenle kabul etmelerini istediğim argümanları dile getirdim. En azından, iddia ettiğim şey lehine bir olasılık ağırlığının var olduğunu gösterdim. Bir olasılık ağırlığının geçerli bir karar için yeterli bir temel olmadığını söylemek, sadece bir ukalalık olurdu. Eleştirmenlerimin incelemesi gerektiğini söylediğim ikinci noktaya gelince, tezimin kesin bir sonuca vardığını iddia edecek kadar kibirli değilim. Onlardan bunu son söz olarak kabul etmelerini istemiyorum. Yargılarını etkilemek istemiyorum. Elbette kendi sonuçlarına varmakta özgürler. Onlara sadece, geçerli bir hipotezin testi, tüm çevre gerçeklerle uyumlu olması, onları açıklaması ve yokluğunda sahip görünmedikleri bir anlam vermesi ise, bu tezin uygulanabilir ve dolayısıyla şimdilik geçerli bir hipotez olup olmadığını düşünmelerini söylüyorum. Eleştirmenlerimden adil ve tarafsız bir değerlendirmeden başka bir şey istemiyorum.

1 Ocak 1948

 1, Hardinge Caddesi, Yeni Delhi. BR AMBEDKAR

BÖLÜM I

KARŞILAŞTIRMALI BİR ARAŞTIRMA

BÖLÜM I

HİNDU OLMAYANLAR ARASINDA DOKUNULAMAZLIK

Dokunulmazlar kimlerdir ve dokunulmazlığın kökeni nedir? Bu, araştırılması amaçlanan ana konulardır ve sonuçları aşağıdaki sayfalarda yer almaktadır. Araştırmaya başlamadan önce, bazı ön soruları ele almak gereklidir. Bunlardan ilki şudur: Dünyada dokunulmazlığı uygulayan tek halk Hindular mıdır? İkincisi: Eğer dokunulmazlık Hindu olmayanlar tarafından da uygulanıyorsa, Hindular arasındaki dokunulmazlık ile Hindu olmayanlar arasındaki dokunulmazlık nasıl karşılaştırılır? Ne yazık ki, şimdiye kadar böyle bir karşılaştırmalı çalışma yapılmamıştır. Sonuç olarak, çoğu insan Hindular arasında dokunulmazlığın varlığından haberdar olsa da, onun kendine özgü özelliklerinin neler olduğunu bilmemektedir. Ancak, dokunulmazların konumunu gerçek anlamda anlamak için değil, aynı zamanda kökenlerini araştırmanın gerekliliğini vurgulamak için de, dokunulmazlığın kendine özgü ve ayırt edici özelliklerine dair kesin bir fikir edinmek şarttır.

Öncelikle, meselenin İlkel ve Antik Toplumlarda nasıl bir konumda olduğunu inceleyerek başlamak yerinde olacaktır. Dokunulmazlığı tanıyorlar mıydı? Başlangıçta, Dokunulmazlığın ne anlama geldiği konusunda net bir fikre sahip olmak gereklidir. Bu konuda... Bu noktada, görüş ayrılığı olamaz. Dokunulmazlığın temelinde kirlenme, bulaşma, lekelenme ve bu kirlenmeden kurtulmanın yolları ve yöntemlerinin yattığı konusunda herkes hemfikir olacaktır.

İlkel Toplumun* sosyal yaşamını inceleyerek, yukarıda belirtilen anlamda Dokunulmazlığı tanıyıp tanımadığını araştırdığımızda, İlkel Toplumun sadece kirlenme kavramına inanmakla kalmadığı, aynı zamanda bu inancın iyi tanımlanmış bir dizi ayin ve ritüelin ortaya çıkmasına yol açtığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. İlkel İnsan, kirlenmenin şunlardan kaynaklandığına inanıyordu:

(1) belirli olayların meydana gelmesi;

(2) belirli şeylerle temas; ve

(3) belirli kişilerle temas.

İlkel insan da kötülüğün bir kişiden diğerine bulaşabileceğine inanıyordu. Ona göre bu bulaşmanın tehlikesi, özellikle doğal ihtiyaçların karşılanması, yemek yeme, içme vb. gibi belirli zamanlarda çok daha büyüktü. İlkel insanın kirlenmeye kesin olarak neden olacağına inandığı olaylar arasında şunlar yer alıyordu:

(1) Doğum

(2) Başlatma

(3) Ergenlik

(4) Evlilik

(5) Birlikte Yaşama

(6) Ölüm

Hamile kadınlar kirli ve başkaları için bir kirlilik kaynağı olarak görülüyordu. Annenin kirliliği çocuğa da yansıyordu. Ergenliğe giriş ve ergenlik dönemi... Erkek ve kadının tam cinsel ve sosyal hayata girişini işaret eden aşamalar. Bu aşamalarda, tecrit edilmeleri, özel bir diyet uygulamaları, sık sık yıkanmaları, vücut için pigment kullanmaları ve sünnet gibi bedensel sakatlamalara uymaları gerekiyordu. Amerikan kabilelerinde, adaylar sadece özel bir diyet uygulamakla kalmıyor, aynı zamanda düzenli aralıklarla kusturucu bir ilaç da alıyorlardı.

Evliliğe eşlik eden törenler, ilkel insanın evliliği kirli olarak gördüğünü göstermektedir. Bazı durumlarda, Avustralya'da olduğu gibi gelinin kabile erkekleriyle, Amerika'da olduğu gibi kabile reisi veya şamanıyla veya Doğu Afrika kabilelerinde olduğu gibi damadın arkadaşlarıyla cinsel ilişkiye girmesi gerekiyordu. Bazı durumlarda damat tarafından gelinin kılıçla delinmesi gerçekleşiyordu. Bazı durumlarda, Mundalar arasında olduğu gibi, damatla evlenmeden önce bir ağaçla evlenme gerçekleşiyordu. Tüm bu evlilik uygulamaları, bireyi evliliğin kirliliğine karşı nötralize etmeyi ve hazırlamayı amaçlıyordu. İlkel insan için en kötü kirlilik biçimi ölümdü. Sadece ceset değil, ölen kişinin eşyaları da kirlilikle bulaşmış olarak kabul ediliyordu. Aletlerin, silahların vb. cesetle birlikte mezara konulması yaygın bir gelenek olup, bunların başkaları tarafından kullanılmasının tehlikeli ve uğursuz olarak görüldüğünü göstermektedir.

Nesnelerle temas sonucu ortaya çıkan kirliliğe dönecek olursak, ilkel insan bazı nesneleri kutsal, bazılarını ise kutsal olmayan olarak görmeyi öğrenmişti. Bir kişinin Kutsal olana dokunmak, kutsal olanı kirletmek ve zarar vermek anlamına geliyordu.

Ona bulaşmaz. İlkel Toplumda kutsal ve dünyevi olanın ayrılmasının en çarpıcı örneği, tüm ayrıntılı ritüelleri ve (abartmak abartı olmaz) sosyal örgütlenmelerinin tüm temeli, kutsal sürülerin, kutsal süt ürünlerinin, kapların ve sütün ve bunlarla bağlantılı ayin ve ritüelleri yerine getirmekle görevli olanların törensel saflığını sağlamaya yönelik olan Todalar arasında bulunur. Süt ürünlerinde, kutsal kaplar her zaman ayrı bir odada tutulur ve süt, ancak başka bir odada tutulan ara bir kap aracılığıyla onlara ulaşır. Aynı zamanda rahip olan sütçü, ancak ayrıntılı bir kutsama töreninden sonra göreve kabul edilir; bu tören aslında bir arınmadır. Böylece sıradan insanlar sınıfından kutsal bir göreve uygun bir duruma yükseltilir. Davranışları, köyde ve sadece belirli zamanlarda uyumasına izin veren veya bir cenazeye katılan sütçünün o andan itibaren kutsal görevini yerine getirmeyi bırakmasını gerektiren düzenlemelerle yönetilir. Bu nedenle, ritüelin amacının büyük ölçüde kutsallığın ihlalinin tehlikelerini önlemek ve kutsal maddeyi kendileri kirli olanların tüketimi için hazırlamak veya etkisiz hale getirmek olduğu tahmin edilmektedir.

Kutsal kavramı mutlaka nesnelerle sınırlı değildi. Kutsal sayılan belirli insan sınıfları vardı. Birinin onlara dokunması kirliliğe yol açmak anlamına geliyordu. Polinezyalılar arasında, bir şefin tabu statüsü şöyledir: Bir alt kademedekinin dokunuşuyla ihlal edilir, ancak bu durumda tehlike alt kademedekine düşer. Öte yandan, Efate'de, Namin (törensel kirlilik) ile temas eden 'kutsal adam' kutsallığını kaybeder. Uganda'da, bir tapınak inşa etmeden önce, erkeklere kendilerini arındırmaları için dört gün verilirdi. Öte yandan, Şef ve eşyaları çok sık kutsal ve bu nedenle alt kademedekiler için tehlikeli olarak kabul edilir. Tonga adasında, bir Şefe dokunan herkes tabu ile temas ederdi; bu tabu, üst düzey bir Şefin ayak tabanına dokunarak kaldırılırdı. Malay Yarımadası'nda Şefin kutsal niteliği Kraliyet Nişanlarında da bulunurdu ve ona dokunan herkes ciddi hastalık veya ölümle karşı karşıya kalırdı.

İlkel insan, yabancı insanlarla temasın da dokunulmazlığın bir kaynağı olarak görüldüğüne inanıyordu. Güney Afrika'daki Bathonga kabilesinde, kendi ülkelerinin dışına seyahat edenlerin yabancı ruhların etkisi ve özellikle de şeytani musallat olma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarına inanılır. Yabancılar, yabancı tanrılara taptıkları için yabancı etkiler getirdikleri gerekçesiyle tabu olarak kabul edilir. Bu nedenle, tütsülenir veya başka bir şekilde arındırılırlar. Dieri ve komşu kabilelerde, yolculuktan sonra eve dönen kabile üyesi bile yabancı olarak kabul edilir ve oturana kadar ona hiç dikkat edilmezdi.

Yeni bir ülkeye girmenin tehlikesi, oradan gelenlerin karşılaştığı tehlike kadar büyüktür. Avustralya'da bir kabile diğerine yaklaştığında, Üyeler, havayı arındırmak için yanmış çubuklar taşırlar; tıpkı Spartalı kralların savaşırken kutsal ateşleri sunaktan getirip "önlerine getirmeleri" gibi.

sınır.

Aynı şekilde, dış dünyadan bir eve girenlerin, ayakkabılarını çıkarmak gibi basit bir ritüel bile olsa, bir tür tören gerçekleştirmeleri gerekiyordu; bu, gelen kişiyi aksi takdirde içeridekileri kirletebilecek kötülükten arındırırdı. Ayrıca, dış dünyayla temas noktaları olarak önemli olan eşik, kapı direkleri ve lento, hane halkının veya topluluğun herhangi bir üyesi kirlilik kaynağı haline geldiğinde kanla sıvanır veya su serpilir; ya da kötülüğü dışarıda tutmak ve iyi şans getirmek için kapının üzerine bir at nalı asılırdı.

Elbette, doğum, ölüm, evlilik vb. ile ilgili ritüeller ve törenler, bunların kirlilik kaynağı olarak görüldüğünü kesin ve net bir şekilde göstermez. Ancak kirliliğin diğer birçok unsur arasında bir unsur olduğu, her durumda bir ayrımcılığın olmasıyla gösterilir. Doğumda, inisiyasyonda, evlilikte, ölümde ve kutsal ve yabancı olanla ilgili konularda ayrımcılık ve tecrit vardır.

Doğumda anne ayrı tutulur. Ergenlik ve erginleşme döneminde de bir süre tecrit ve izolasyon uygulanır. Evlilikte ise nişanlanma anından düğün törenine kadar gelin ve damat birbirleriyle görüşmezler. Kadınlar adet gördüklerinde tecrit edilirler. Tecrit, özellikle ölüm durumunda en belirgin şekilde görülür. Sadece ölü bedeni değil, ölenin tüm akrabaları da toplumun geri kalanından tecrit edilir. Bu tecrit, ölenin akrabalarının saç ve tırnaklarının uzaması ve eski kıyafetler giymeleriyle kanıtlanır; bu da berber, çamaşırcı vb. gibi toplumun geri kalanından hizmet alamadıklarını gösterir. Tecrit süresi ve kapsamı ölüm durumunda farklılık gösterse de, tecrit gerçeği tartışılmazdır. Kutsalın dünyevi olanla kirletilmesi veya akrabaların veya akraba olmayanların cinsel ilişkiye girmesi durumunda da tecrit unsuru vardır. Dünyevi olan kutsaldan uzak durmalıdır. Bu nedenle akrabalar akraba olmayanlardan uzak durmalıdır. Dolayısıyla, İlkel Toplumda kirliliğin, kirletici unsurun tecritini içerdiği açıktır.

Kirlilik kavramının gelişmesiyle birlikte, ilkel toplumlar kirliliği gidermek için bazı arındırıcı araçlar ve arındırma törenleri geliştirmişlerdir.

Kirliliği gidermek için kullanılan maddeler arasında su ve kan bulunur. Kirlenmiş kişinin üzerine su serpmesi ve kan serpmesi onu arındırmak için yeterliydi. Arınma ritüelleri arasında kıyafet değiştirme, saç, tırnak vb. kesme, ter banyosu, ateş, tütsü yakma, buhur yakma ve ağaç dalıyla yelpaze sallama yer alıyordu. Bunlar kirliliği gidermenin yollarıydı. Ancak İlkel Toplumun kirlilikten kurtulmak için başka bir yöntemi daha vardı. Bu, kirliliği başka bir kişiye aktarmak içindi. Zaten tabu olan birine aktarıldı.

Yeni Zelanda'da, birinin başkasının başına dokunması (baş, vücudun özellikle 'kutsal' bir parçasıydı) tabu haline gelmesine neden olurdu. Kendini arındırmak için ellerini femroot bitkisine sürerdi ve bu bitki daha sonra ailenin kadın reisi tarafından yenirdi. Tonga'da ise, bir erkek tabu olan bir yiyeceği yerse, kötü sonuçlardan kurtulmak için bir şefin ayağı karnına konulurdu.

Bulaşma fikri, günah keçisi geleneğinde de kendini gösterir. Fiji'de, tabulu bir kişi ellerini bir domuza silerdi ve bu domuz şef için kutsal hale gelirdi. Uganda'da ise, bir kral için yas döneminin sonunda, bir "günah keçisi", bir inek, bir keçi, bir köpek, bir tavuk ve kralın evinden çıkan toz ve ateşle birlikte Bunyoro sınırına götürülür ve orada hayvanlar sakat bırakılarak ölüme terk edilirdi. Bu uygulamanın, kral ve kraliçeden tüm kirliliği uzaklaştırdığına inanılırdı. İlkel toplumlarda yaygın olan kirlilik kavramıyla ilgili gerçekler bunlardır.

II

Antik toplumlara baktığımızda, orada yaygın olan kirlilik anlayışının, ilkel toplumlarda yaygın olan anlayıştan esasen farklı olmadığını görüyoruz. Kirliliğin kaynakları ve arındırma törenleri konusunda farklılıklar mevcuttur. Ancak bu farklılıklar dışında, ilkel ve antik toplumlardaki kirlilik ve arınma modeli aynıdır. .

Mısır'daki kirlilik sistemi ile ilkel sistem karşılaştırıldığında, Mısır'da daha ayrıntılı bir şekilde uygulanmış olması dışında hiçbir fark yoktur.

Yunanlılar arasında kirliliğin nedenleri arasında kan dökülmesi, hayalet varlığı ve ölümle temas, cinsel ilişki, doğum, bedenin boşaltılması, bezelye çorbası, peynir ve sarımsak gibi bazı yiyeceklerin yenmesi, yetkisiz kişilerin kutsal yerlere girmesi ve belirli durumlarda küfür ve kavga yer alıyordu. Yunanlılar tarafından genellikle kaopoia olarak adlandırılan arındırma yöntemleri ise arınma suyu, kükürt, soğan, tütsüleme ve ateş, buhur, bazı dallar ve diğer bitkisel büyümeler, zift, yün, bazı taşlar ve muskalar, güneş ışığı ve altın gibi parlak şeyler, kurban edilen hayvanlar, özellikle domuz ve bunların özellikle kanı ve derisi; son olarak da bazı festivaller ve festival ritüelleri, özellikle lanetleme ritüeli ve günah keçisi yer alıyordu. Alışılmadık bir yöntem ise kirlenmiş kişinin saçının kesilmesi veya tanrıyla kurban ayini yapılmasıydı.

Roma'nın kirlilik ve arınma anlayışının çarpıcı bir özelliği, bölgesel ve toplumsal kirlilik ve arınma inancında bulunur. Evin lustratio'suna paralel olarak, bir kırsal bölgeye (Pagi) uygulanan periyodik arınma ritüeli vardı. Lustratio pagi, sınırları boyunca kurbanlarla birlikte yapılan dini bir geçit töreninden oluşuyordu. Eski zamanlarda, amburbium adı verilen, şehrin surları etrafında benzer bir geçit töreni olduğu anlaşılıyor . Tarihsel zamanlarda, bir felaket olduğunda şehrin özel olarak arındırılması gerçekleştirilirdi. Örneğin İkinci Punik Savaşı'ndaki ilk felaketlerden sonra bu tür ritüeller talep edildi . Tüm bu kefaretlerin amacı tanrılarla uzlaşmayı sağlamaktı. Arınma töreni, bir koloninin kuruluşuna eşlik ederdi. Şehirdeki sınırları koruyan Therminalia ve sokakların Compitalia'sı da muhtemelen köken olarak arınma ritüellerine dayanıyordu. Geç döneme kadar, Luperci adı verilen rahipler , en eski Roma'nın, Palatinate'deki yerleşimin sınırlarında dolaşıyorlardı. Daha öncesinde, İlk Şehrin en eski topraklarının sınırları etrafında yıllık ciddi bir yürüyüş vardı. Bu yürüyüşe, Arval kardeşliği adı verilen Arkaik rahiplik önderlik ediyordu. Törene ambravalia deniyordu ve belirgin bir şekilde piacular (kutsal gezi) niteliğindeydi. Roma toprakları genişletildiğinde, arınma ritüelinin buna karşılık gelen bir genişlemesi hiç yapılmamış gibi görünüyor. Bu dolambaçlı piacular geziler, İtalya içinde ve dışında, özellikle de Yunanistan'da yaygındı. Geleneksel ilahinin ciddi sözleri ve duaları, dil sürçmesi olmadan, usulüne uygun olarak söylendiğinde, bir tür büyülü etkiye sahip olmuş gibi görünüyor. Bu ifadelerin telaffuzunda herhangi bir hata, tıpkı en eski Roma hukuk sisteminde olduğu gibi, yerleşik sözlü ifadelerin yanlış telaffuzunun davanın kaybedilmesine yol açması gibi, bir telafi ihtiyacını doğururdu.

Piacular anlayışıyla bağlantılı diğer ilginç eski ritüeller de vardı. Mars'ın eski rahipleri olan Salii'ler , belirli zamanlarda Şehirdeki bir dizi istasyonun etrafında bir yolculuk yaparlardı. Ayrıca, "silahların temizlenmesi" ve "trompetlerin temizlenmesi" gibi ritüelleri de vardı ki bunlar da... Ordunun silahlarının etkinliğinin arındırılmayı gerektirdiği yönünde ilkel bir düşünce vardı. Nüfus sayımının sonunda yapılan 'yıkama' (lustrum) özünde askeri bir işlemdi; çünkü bu işlem, sivil kıyafetli ordu olan Comitia Centuriata ile bağlantılıydı. Lustratio exercitus, ordunun sahada olduğu zamanlarda, bazen orduyu saran batıl inanç kaynaklı korkuyu gidermek için sıklıkla yapılırdı; diğer zamanlarda ise sadece koruyucu bir önlemdi. Ayrıca filonun bir örneği de vardı.

Tüm ilkel halklar gibi İbraniler de kirlenme kavramını benimsemişlerdir. Kirlenme kavramlarının özel bir özelliği, kirlenmenin, kirli hayvanların leşleriyle temas etmekten, leş yemekten veya sürünen şeylerle temas etmekten ya da sürünen şeyleri yemekten ve "tırnağı çift olan, yarık tırnaklı olmayan ve geviş getirmeyen her türlü hayvan... dört ayak üzerinde yürüyen her türlü hayvan arasında pençeleri üzerinde yürüyen her şey" gibi her zaman kirli olan hayvanlarla temas etmekten kaynaklandığı inancıydı. İbraniler için kirli herhangi bir kişiyle temas da kirlenme anlamına geliyordu. İbrani kirlenme kavramının iki özel özelliği daha belirtilebilir. İbraniler, kirlenmenin putperest uygulamalar nedeniyle kişilerde veya insanların cinsel kirlilikleri nedeniyle bir toprakta meydana gelebileceğine inanıyorlardı. Bu incelemeye dayanarak, kirlenme kavramını benimsemeyen hiçbir ilkel veya eski halk olmadığını güvenle söyleyebiliriz. .

BÖLÜM II

HİNDULAR ARASINDA DOKUNULMAZLIK

Kirlilik konusunda Hinduları ilkel veya eski halklardan ayıran hiçbir şey yoktur. Kirliliği tanıdıkları Manu Smriti'den açıkça anlaşılmaktadır. Manu, fiziksel kirliliğin yanı sıra kavramsal kirliliği de tanır.

Manu, doğum, ölüm ve adet görmeyi kirlilik kaynakları olarak değerlendirdi. Ölümle ilgili olarak, kirliliğin kapsamı çok genişti. Akrabalık kuralına uyuyordu. Ölüm, teknik olarak Sapinda ve Samanodaka olarak adlandırılan ölen kişinin aile üyelerini kirletiyordu . Bu sadece anne tarafından amca gibi akrabaları değil, uzak akrabaları da kapsıyordu. Hatta (1) öğretmen, (2) öğretmenin oğlu, (3) öğretmenin karısı, (4) pupi, (5) sınıf arkadaşı, (6) Shrotriya, (7) kral, (8) arkadaş, (9) hane halkı üyeleri, (10) cesedi taşıyanlar ve (II) cesede dokunanlar gibi akraba olmayanları bile kapsıyordu.

Kirliliğin kapsamına giren hiç kimse ondan kurtulamazdı. Sadece belirli kişiler muaf tutulmuştu. Manu aşağıdaki ayetlerde bu kişilerin isimlerini veriyor ve onları muaf tutmasının sebeplerini açıklıyor:

"V.93. Kirlilik lekesi krallara ve adak adayanlara veya Sattra'ya bağlı olanlara düşmez; çünkü birinciler Hindistan tahtında otururlar ve (son ikisi) Brahman gibi daima saftırlar." .

94. Bir kral için, yüce gönüllülük tahtında, derhal arınma şarttır; bunun sebebi ise, (orada) tebaasını korumak için oturuyor olmasıdır.

95. (Aynı kural, isyanda veya savaşta ölenlerin, yıldırım çarpması sonucu veya kral tarafından öldürülenlerin akrabaları, inekler ve Brahmanlar ile kralın (kirli olmalarına rağmen) temiz kalmalarını dilediği kişiler için de geçerlidir.)

96. Kral, dünyanın sekiz koruyucu tanrısının, Ay'ın, Ateş'in, Güneş'in, Rüzgar'ın, İndra'nın, zenginlik ve su tanrılarının (Kubera ve Varuna) ve Yama'nın bir enkarnasyonudur.

97. Çünkü kral, dünya efendileri tarafından kuşatılmıştır; bu nedenle onun için hiçbir kirlilik takdir edilmemiştir; zira ölümlülerin temizliği ve kirliliği, dünya efendileri tarafından sağlanır ve ortadan kaldırılır.

Buradan anlaşılıyor ki, kral, Manu'nun tanımladığı gibi soylu bir dava uğruna ölenlerin akrabaları ve kralın muaf tutmayı seçtiği kişiler, normal kirlenme kurallarından etkilenmemişlerdir. Manu'nun Brahman'ın 'her zaman saf' olduğu ifadesi, Brahman'ı her şeyin üstünde yüceltme anlamında anlaşılmalıdır. Bu, Brahman'ın kirlenmeden arınmış olduğu anlamına gelmemelidir. Çünkü öyle değildi. Gerçekten de, doğum ve ölümle kirlenmenin yanı sıra, Brahmanlar, Brahman olmayanları etkilemeyen nedenlerle de kirlenmişlerdir. Manu Smriti, yalnızca Brahmanları etkileyen ve Brahman'ın uyması gereken, uymaması durumunda ise onu kirli kılan birçok tabu ve yasakla doludur. .

Manu'da kirlenme fikri gerçektir, sadece kavramsal değildir. Çünkü o, kirlenmiş kişinin sunduğu yemeği kabul edilemez hale getirir.

Manu ayrıca kirlenme süresini de belirler. Bu süre değişir. Bir Sapinda'nın ölümü için on gün, çocuklar için üç gün, öğrenci arkadaşları için ise bir gündür. Kirlenme, belirlenen sürenin geçmesiyle ortadan kalkmaz. Sürenin sonunda, olaya uygun bir arınma töreni yapılmalıdır.

Arınma amacıyla Manu, kirlenme konusunu üç açıdan ele alır: (1) Fiziksel kirlenme, (2) kavramsal veya psikolojik kirlenme ve (3) etik kirlenme. Kişinin kötü düşünceler beslemesi sonucu oluşan etik kirlenmenin arındırılması için kurallar daha çok öğüt ve tavsiyelerden ibarettir. Ancak kavramsal ve fiziksel kirlenmenin giderilmesi için ritüeller aynıdır. Bunlar su, toprak, inek idrarı, kusa otu ve kül kullanımını içerir. Toprak, inek idrarı, kusa otu ve kül, cansız nesnelere dokunmanın neden olduğu fiziksel kirlilikleri gidermek için arındırıcı maddeler olarak belirlenmiştir. Su, kavramsal kirlenmenin giderilmesinde en önemli etkendir. Üç şekilde kullanılır: (1) yudumlamak, (2) banyo yapmak ve (3) abludon. Daha sonra panchagavya, kavramsal kirlenmeyi gidermede en önemli etken haline geldi. İneğin beş ürününün, yani süt, idrar, gübre, yoğurt ve tereyağının karışımından oluşur. .

Manu'da, günah keçisi aracılığıyla bulaşma yoluyla kirliliği giderme imkanı da bulunmaktadır; bu da ineğe dokunmak veya su içtikten sonra güneşe bakmakla sağlanır.

Hindu inancına göre bireysel kirliliğin yanı sıra, erken Roma döneminde yaygın olan sisteme çok benzeyen bölgesel ve toplumsal kirlilik ve arınma da vardır. Her köyün yıllık bir jatra'sı (dini töreni) vardır. Köy adına genellikle bir manda olmak üzere bir hayvan satın alınır. Hayvan köyün etrafında dolaştırılır ve kurban edilir, kanı köyün etrafına serpilir ve sonunda et köylülere dağıtılır. Her Hindu, hatta sığır eti yemeyen her Brahman bile etten payını almak zorundadır. Bu, Smriti'lerin hiçbirinde belirtilmemiştir, ancak Hindular arasında o kadar güçlü bir gelenek olan ve her zaman kanunun önüne geçen bir uygulamadır.

II

Eğer burada durulabilseydi, Hindular arasında yaygın olan kirlenme anlayışının, ilkel ve eski toplumlardakinden farklı olmadığı söylenebilirdi. Ancak burada durulamaz. Çünkü Hindular tarafından gözlemlenen ve henüz açıklanmamış başka bir dokunulmazlık biçimi daha vardır. Bu, bazı toplulukların kalıtsal dokunulmazlığıdır. Bu tür toplulukların listesi o kadar geniştir ki, bir bireyin tek başına kapsamlı bir liste derlemesi zor olurdu. Neyse ki, böyle bir liste... T

Bu belge, 1935 yılında Hindistan Hükümeti tarafından hazırlanmış olup, 1935 Hindistan Hükümeti Yasası uyarınca çıkarılan Bakanlar Kurulu Kararnamelerine eklenmiştir. Bu Bakanlar Kurulu Kararnamesine bir Ek eklenmiştir. Ek dokuz bölüme ayrılmıştır. Her bölüm bir eyaleti ele alır ve o eyaletin tamamında veya bir kısmında dokunulmaz olarak kabul edilen kastları, ırkları veya kabileleri veya bunların bölümlerini veya gruplarını sıralar. Liste hem kapsamlı hem de güvenilir olarak kabul edilebilir. Hindular tarafından kalıtsal olarak dokunulmaz kabul edilen çok sayıda topluluğu göstermek için, Bakanlar Kurulu Kararnamesinde verilen listeyi aşağıda yeniden veriyorum.

TAKVİM

BÖLÜM 1 – MADRAS

(1) İl genelindeki Planlanmış Kastlar:—

Adi-Andhra. Adi-Dravida.

Adi-Karnataka. Ajila.

Arunthuthiyar. Baira. Bakuda. Bandi. Bariki. Battada. Bavuri Bellara. Bygari Chachati. Chakkiliyan. Chalvadi. Chamar. Chandala. Cheruman. Dandasi. Devendrakulathan. Ghasi. Godagali. Godari. Tanrım.

Gosangi. Haddi.

Hasla. Holeya. Jaggali. Jambuvulu. Kalladi. Kanakkan. Kodalo. Koosa. Koraga.

Kudumban. Kuravan. Madari. Madiga. Maila. Mala.

Mala Dasu. Matangi. Moger. Muchi. Mundala. Natekeyava.

Naiad BEN

Bana ödeme yap.

Paidi. Painda. Paky. Pallan. Pambada. Pamidi. Panchama. Paniyan. Panniandi.

Paraiyan. Parvan. Pulayan.

Puthirai Vanaa. Raneyar.

Relli

Samagara.

Samban. Separi

Semman. Thoti.

Tiruvalhivr.

Valluvan.

Valmiki. Vettuvan.

(2) 1935 Hindistan Hükümeti Yasası uyarınca, geri kalmış bölgelerin ve geri kalmış kabilelerin temsilcisinin Eyalet Yasama Meclisine seçilmesi için oluşturulan özel seçim bölgeleri hariç olmak üzere, Eyaletlerin tamamındaki Planlanmış Kastlar:

Arnadan. Kanıt. Hapishane.

Koyun. Yemek. Malasar.

Ne zaman. Vur. Güzel.

Tamlık. Kurichchan. Pano.

II. BÖLÜM—BOMBAY

Planlanmış Kastlar:—

(1) İl genelinde:—

Asodi. Dhor. Mang Garudi.

Belki. Garode. Maghval veya Menghwar.

Bhambi. Halleer. Mini Madig.

Bhangi. Halsar veya Haslar. Mukri .

Chakrawadya-Dasar. Hulsavar. Nadia.

Chalvadi. Holaya. Shenva veya Shindhava.

Chambhar veya Mochi gar veya 'Khalpa. Shinghdav veya Shingadya.

Samagar. Kolcha veya Kolgha. Soçi.

Chena-Dasaru. Koli-Dhor. Timali.

Chuhar veya Chuhra. Lingader. Turi.

Dakaleru. Madig veya Mang. Vankar.

Dhd. Mahar. Vitholia. Dhegu-Megu.

(2) Ahmedabad, Kaira, Broach ve Panch Mahals ve Surat İlçeleri hariç olmak üzere, tüm Eyalet genelinde—Mochi.

(3) Kanara bölgesinde - Kotegar.

BÖLÜM III — BENGAL

İl genelindeki Planlanmış Kastlar:

Agarua

Bağdi Bahelia. Baiti. Bauri. Bediya.

Bhumij.

Bağla. Bmjhia. Chamar. Dhenuaar. Dhoba.

Gonrili. Hadi. Hajang.

Halalkor. Hari.

Evet.

Beddar.

Berua. Bhatiya. Bhiumali.

Bhuiya.

Omuz. Omuz.

Kaora.

Kapuria. Karenga .

Katha.

Kaur.

Khaira.

Khatik. Koch.

Konai.

Konwar. Kora.

Kotal. Lalbegi.

Doai. Dom. Dosadh Garo. Çimen.

Lodha. Lahor.

Mahli. Mal.

Mahar.

Mallah.

Mekanik

Mehtor.

Muchi.

Munda.

Musahar.

Nagesia.

Namasudm. Nat

Nuniya.

Jalia Kaibartta.

Jhalo Malo veya Malo. Kadar. Kalpahariya. Kan.

0raon. Paliya. Pan. Pasi.

Patni Pod. Rabha. Rajbanshi. Rajwar. Santal. Güneş. Tiyar. Tun.

BÖLÜM IV — BİRLEŞİK İLLER

Planlanmış Kastlar:—

(1) İl genelinde: —

Agaria. Aheriya. Badi. Badhik. Baheliya. Bajaniya. Bajgi. Balahar. Balmiki. Banmaus. Bansphorus. Barwar. Basor. Bawariya. Beldar.

Chamar. Chero.

Dabagar. Dhangar. Dhanuk(Bhangi). Dharikar. Dhobi. Dom. Domar. Ghaiami. Ghasiya. Gual. Bayan Day. Hela. Khairaha.

Kharwar (Benbansi hariç) Khatik. Albay Crown.

Takipçiler. Majhawar.

Nat Pankha. Hilekarlık.

Kum. Yarın. Tedavi. Saharya. Sağlık Hizmetleri.

Bengalce. Berya. Yardım. Bhuiya. Bhuiyar. Can sıkıntısı.

Kabak. Kanjar. Kapariya. Carvalho. Kharot.

Vicdan. Shilpkar.

Yeni. Bırakın gitsin.

 (2) Agra, Meerut ve Rohilkhand bölümleri hariç tüm Eyalet genelinde—Kori.

BÖLÜM V—PENJAB

İl genelindeki Planlanmış Kastlar:

Ad Dharmis. Marija veya Marecha. Khatik.

Bawaria. Bengali. Kori.

Chamar. Pay. Nat.

Chuhra veya Balmiki. Bazigar. Kum.

Dagi ve Koli. Bhanjra. Pema.

Dhumna Kanalı. Keyfini çıkarın.

Od. Dhanak. Siridband.

Sans. Gagra. Daha iyi.

Sarera. Gandhila. Ramdasis .

BÖLÜM VI.—BİHAR

Planlanmış Kastlar:—

(1) İl genelinde:—

Chamar. Halalkhor. Sırt çantası.

Chaupal. Gün. Ücretler.

Çamaşırhane. Kanjar. Nat.

Dusadh. Kurariar. Kum.

Dom. Takipçiler.

(2) Patna ve Tirhut bölümlerinde ve Bhagalpur, Monghyr, Palamau ve Pumea bölgelerinde:—

Bauri. Dünya. Rajwar.

Bhogta. Ghasi. Aşağı.

Abi. Ekmek.

(3) Manbhum bölgesinin Dhanbad alt bölümünde ve Orta Manbhum genel kırsal seçim bölgesinde ve Purulia ve Raghunathpur belediyelerinde:—

Bauri. Ghasi. Rajwar.

Bhogta. Ekmek. Dön. Bhuiya.

BÖLÜM VII—MERKEZİ İLLER VE BERA

Planlanmış Kastlar

Yerellikler

Basor veya Burud, Chamar,

Dom,

Çift,

Mang,

Mehtar veya Bhangi,

Mochi, Satnam Ben

İl genelinde.

Audhelia

Bilaspur bölgesinde.

Bahna

Arnraoti bölgesinde

Balahi veya Balai

Berar bölümünde ve Balaghat, Bhandara Betul, Chanda, Chhindwara, Hoshangabad, Jabbulpore, Mandia, Nagpur, Nimar, Saugor ve Wardha bölgelerinde.

Bedar

Akola, Arnraoti ve Buldana bölgelerinde.

Çad

Bhandara ve Saugor bölgelerinde.

Chauhan

Durg bölgesinde.

Dahayat

Saugor bölgesinin Damoh alt bölümünde.

Dewar

Bilaspur, Durg ve Raipur ilçelerinde.

Dhanuk

Saugor bölgesinde, Damoh alt bölümü hariç.

Dhimar

Bhandara bölgesinde.

Çamaşırcı

Bhandara, Bilaspur, Raipur ve Saugor ilçelerinde ve Hoshangabad bölgesinin Hoshangabad ve Seoni-Malwa tahsillerinde.

Doha R

Berar bölümü ve Balghat, Bhandara, Chanda, Nagpur ve Wardha bölgelerinde.

Ghasia

Berar bölümünde ve Balaghat, Bhandara, Bilsaspur, Chanda, Durg, Nagpur, Raipur ve Wardha bölgelerinde.

Holi

Balaghat ve Bhandara ilçelerinde.

Jangam

Bhandara bölgesinde.

Kaikari

Berar bölgesinde ve Bhandara, Chanda, Nagpur ve Wardha ilçelerinde.

Katia

Berar bölümünde, Balghat, Betui, Bhandara, Bilaspur, Chanda, Durg, Nagpur, Nimar, Raipur ve Wardha bölgelerinde, Hoshangabad ve Seoni-Malwa tahsillerinde

Chhindwara ilçesinin Hoshangabad bölgesi, Seoni alt bölümü hariç ve Saugor ilçesi, Damoh alt bölümü hariç.

Khangar

Bhadara, Buldhana ve Saugor ilçelerinde ve Hoshangabad ilçesinin Hoshangabad ve Sconi Malwa tahsillerinde.

Khatik

Berar bölümünde, Balaghat, Bhandara, Chanda, Nagpur ve Wardha bölgelerinde, Chhindwara bölgesindeki Hoshangabad bölgesinin Hoshangabad tahsilinde, Seoni alt bölümü ve Saugor bölgesinin Damoh alt bölümü hariç olmak üzere.

Koli

Bhandara ve Chanda bölgelerinde.

Kori

Arnraoti, Balaghat, Betui, Bhandara, Buldana, Chhindwara, Jubbulpore, Mandia, Nimar, Raipur'and Saugor bölgelerinde ve Harda ve Sohagpur tahsilatları hariç Hoshangabad bölgesinde.

Çömlekçi

Bhandara ve Saugor ilçelerinde ve Hoshangabad bölgesinin Hoshangabad ve Seoni-Malwa tahsillerinde.

Madgi

Berar bölümünde ve Balaghat, Bhandara, Chanda, Nagpur ve Wardha bölgelerinde.

Mala

Balaghat, Betui, Chhindwara, Hoshangabad, Jubbuipwe Mandla, Nimar ve Saugor bölgelerinde.

Mehra veya Mahar.

Hoshangabad ilçesinin Harda ve Sohagpur tahsilleri hariç, tüm il genelinde.

Nagarchi

Balaghat, Bhandaia, Chhindwara, Mandla, Nagpur ve Raipur bölgelerinde.

Ojha

Balaghat, Bhandara ve Mandia ilçelerinde ve Hoshangabad bölgesinin Hoshangabad tahsilinde

Pank A

Berar bölümünde, Balaghat, Bhandara, Bilaspur, Chanda, Durg, Nagpur, Raipur, Saugor ve Wardha bölgelerinde ve Seoni alt bölümü hariç Chhindwara bölgesinde.

Pardhi

Hoshangabad bölgesinin Narsinghpura alt bölümünde.

Pradhan

Berar bölgesinde, Bhandara, Chanda, Nagpur, Nimar, Raipur ve Wardha ilçelerinde ve Chhaindwara ilçesinin Seoni alt bölgesi hariç olmak üzere.

Rajjhar

Hoshangabad'ın Sohagpur tahsilinde.

semt.

BÖLÜM VIII – ASSAM

Planlanmış Kastlar :-

(1) Assam Vadisi'nde :-

Namasudra. Hira. Mehtar veya Bhangi.

Kaibartta. Lalbegi. Bansphor.

Bania veya Brittial-Bania. (2) Surma Vadisinde –

Mali veya Bhuimali. Sutradhar. Kaibartta veya Jaliya.

Dhupi veya Dhobi. Muchi. Lalbegi.

Dugla veya Dholi. Patni. Mehtar veya Bhangi.

Jhalo ve Malo. Namasudra. Bansphor.

Mahara .

BÖLÜM IX – ORISSA

Planlanmış Kastlar :-

(1) İl genelinde :-

Adi-Andhra. Audhelia. Bariki.

Bansor veya Burud. Bavuri. Chachati.

Chamar. Chandala. Dandasi. Dewar.

Dhoba veya Dhobi. Çift.

Ghusuria. Godagali. Godari. Godra. Gökha.

Haddi veya Hari.

Orada, Jaggali, Kandra, Katia, Kela. Codelo. Madari. Madiga. Mahuria.

Kötü.

Hayal kur. Ye.

Mehra veya Mahar.

Mehtar veya Bhangi.

Mochi veya Muchi. Paidi. Hala. Öğleden sonra.

Panchama. Pancake. Relli. Geçmişte. Satnami. Fuck. Valmiki.

(2) Khondmals bölgesi hariç olmak üzere, İl genelinde,

Hindistan Hükümeti (Orissa Anayasası) Kararı, 1936 hükümleri uyarınca Madras Başkanlığı'ndaki Vizagapatam ve Ganjam Ajanslarından Orissa'ya devredilen Sambalpur ve diğer bölgeler:

Pan veya Pano.

(3) Khondmals bölgesi ve adı geçen Ajanslardan Orissa'ya devredilen alanlar hariç olmak üzere, Eyaletin tamamında:

Dom veya Dambo .

(4) Sambalpur ilçesi hariç tüm Eyalet genelinde:

Bauro. Bhumij. Turi.

Bhuiya. Ghasi veya Ghasia.

(5) Sambalpur ilçesinin Nawapara alt bölümünde: -

Kori. Nagarchi. Pradhan.

Bu çok korkutucu bir liste. 429 topluluğu içeriyor. Sayılara indirgenirse, bugün Hindistan'da sadece dokunuşlarıyla bile Hindu inancına göre kirlilik yaratan 50-60 milyon insan var demektir. Şüphesiz ki, ilkel ve eski toplumlardaki dokunulmazlık olgusu, Hindistan'da gördüğümüz milyonlarca insan için geçerli olan bu kalıtsal dokunulmazlık olgusunun yanında önemsiz kalıyor. Hindular arasındaki bu tür dokunulmazlık, kendi başına bir sınıf oluşturuyor. Dünya tarihinde benzeri yok. Sadece Asya ve Avrupa'daki birçok ulusun sayısını aşan devasa sayılar nedeniyle değil, başka nedenlerle de benzeri yok.

Hinduizmdeki dokunulmazlık sisteminin, 429 dokunulmaz topluluğu etkileyen ve Hindu olmayan toplulukların, ister ilkel ister eski olsun, uyguladığı dokunulmazlık geleneğinde bulunmayan bazı çarpıcı özellikleri vardır.

Hindu olmayan toplumların kirlenmeye karşı bir önlem olarak öngördüğü tecrit, eğer akılcı değilse, en azından Anlaşılabilir. Doğum, evlilik, ölüm gibi belirli nedenlerden dolayıdır. Ancak Hindu toplumunun öngördüğü tecritin görünüşe göre hiçbir nedeni yoktur.

İlkel toplumların gözlemlediği kirlenme, doğal ihtiyaçların karşılanması, yemek yeme, içme vb. gibi belirli zamanlarda veya bireyin hayatındaki doğum, ölüm, adet görme gibi doğal kriz anlarında ortaya çıkan geçici bir durumdu.

Kirlenme dönemi sona erdikten ve arınma törenleri gerçekleştirildikten sonra

Kirlilik ortadan kalktı ve birey saf ve topluma karışabilir hale geldi. Ancak Hindistan'daki 50-60 milyon Dokunulmazın kirliliği, doğum, ölüm vb. nedenlerden kaynaklanan kirliliğin aksine, kalıcıdır. Onlara dokunan ve bu nedenle kirlenen Hindular, arındırma törenlerinden geçerek temizlenebilirler. Ancak Dokunulmazları temizleyecek hiçbir şey yoktur. Onlar kirli doğarlar, yaşadıkları sürece kirlidirler, kirlilerin ölümüyle ölürler ve üzerlerine Dokunulmazlık damgası yapışmış olarak doğan çocuklar dünyaya getirirler. Bu, hiçbir şeyin temizleyemeyeceği kalıcı, kalıtsal bir lekedir.

Üçüncü olarak, kirlenmeye inanan Hindu olmayan toplumlar, etkilenen bireyleri veya en fazla onlarla yakın bağlantısı olanları tecrit ettiler. Ancak Hindular arasındaki dokunulmazlık, bir sınıfın tecrit edilmesini içerir; bu sınıf bugün yaklaşık 50 ila 60 milyon kişiden oluşmaktadır. .

Dördüncü olarak, Hindu olmayan toplumlar yalnızca etkilenen bireyleri izole ettiler . Onları ayrı mahallelere ayırmadılar . Hindu toplumu ise dokunulmazların tecrit edilmesinde ısrar eder. Hindular dokunulmazların mahallelerinde yaşamaz ve dokunulmazların da Hindu mahallelerinde yaşamasına izin vermezler. Bu, Hindular tarafından uygulanan dokunulmazlığın temel bir özelliğidir. Bu, sosyal bir ayrışma, geçici bir süre için sosyal etkileşimin durdurulması durumu değildir. Bu, bölgesel bir tecrit ve kirli insanları dikenli tellerle çevrili bir tür kafese kapatan bir tür karantina bölgesidir . Her Hindu köyünün bir gettosu vardır. Hindular köyde, dokunulmazlar ise gettoda yaşar.

Hindu sistemindeki dokunulmazlık işte böyledir. Bunun, Hindu olmayan toplumlarda var olanlardan tamamen farklı olmadığını kim inkar edebilir? Hindular arasında dokunulmazlığın eşsiz bir olgu olduğu tartışılmazdır. Kişiler, Hindu olmayan topluluklar tarafından birey olarak değil, kirli olarak kabul edilmiştir. Hiçbir zaman bir sınıfın tamamı kirli olarak kabul edilmemiştir. Ancak kirlilikleri geçici bir süre içindi ve bazı arındırıcı ritüellerin yerine getirilmesiyle iyileştirilebilirdi. 'Bir kere kirli olan her zaman kirlidir' kuralına dayalı kalıcı kirlilik vakası hiç olmamıştır. Kişiler, Hindu olmayan topluluklar tarafından kirli olarak kabul edilmiş ve hatta sosyal etkileşimden koparılmışlardır. Ancak kişilerin kalıcı olarak tecrit kamplarına konulduğu bir vaka hiç olmamıştır. Bir grup insan, Hindu olmayan topluluklar tarafından kirli olarak kabul edilmiştir. Ancak onlar, akrabalık bağlarının dışında yabancılardı. Bu, bir halkın kendi halkının bir bölümünü kalıcı ve kalıtsal olarak kirli sayması durumudur.

Hindular arasında dokunulmazlık, dünyanın diğer bölgelerindeki insanlık için bilinmeyen eşsiz bir olgudur. İlkel, antik veya modern hiçbir toplumda buna benzer bir şey bulunmaz. Dokunulmazlık üzerine yapılan bir çalışmadan kaynaklanan ve araştırma gerektiren birçok sorun ikiye indirgenebilir:

(1) Dokunulmazlar neden köyün dışında yaşıyorlar?

(2) Onların kirliliğini kalıcı ve giderilemez kılan neydi?

Aşağıdaki sayfalar bu iki sorunun cevabını bulmaya ayrılmıştır.

BÖLÜM II

YAŞAM ALANI SORUNU

BÖLÜM III

DOKUNULMAZLAR NEDEN KÖYÜN DIŞINDA YAŞIYOR?

Dokunulmazların köy dışında yaşadığı gerçeği o kadar bilinen bir gerçektir ki, onlar hakkında çok derin bilgisi olmayanların bile bunu bilmesi gerekir. Yine de, kimse bunun tatmin edici bir cevap gerektiren ciddi bir soru olduğunu düşünmemiştir. Dokunulmazlar köy dışında nasıl yaşamaya başladılar? Önce Dokunulmaz ilan edilip sonra köyden çıkarılıp dışarıda yaşamaya mı zorlandılar? Yoksa en başından beri köy dışında mı yaşıyorlardı ve sonradan mı Dokunulmaz ilan edildiler? Eğer cevap en başından beri köy dışında yaşadıkları ise, bir başka soru daha ortaya çıkıyor: Bunun sebebi ne olabilir? Dokunulmazların ayrı bir yerleşim yeri olması sorusu daha önce hiç gündeme getirilmediği için, doğal olarak Dokunulmazların köy dışında nasıl yaşamaya başladığına dair bir teori de yoktur.

Elbette Hindu Şastralarının görüşü de var ve eğer biri bunu teori olarak adlandırarak yüceltmek isterse, bunu yapabilir. Şastralar elbette Antyajaların köyün dışında yaşamaları ve ikamet etmeleri gerektiğini söyler. Örneğin,' diyor Manu. :

 X. 51. Fakat Chandala ve Shvapaka kabilelerinin yurtları köyün dışında olacak, Apapatra olarak adlandırılacaklar ve zenginlikleri köpekler ve eşekler olacak. X. 52.

Giysileri ölülerin giysileri olacak, yemeklerini kırık kaplardan yiyecekler, süsleri siyah demirden olacak ve sürekli bir yerden bir yere dolaşacaklar. X. 53. Dini bir görevi yerine getiren bir adam onlarla ilişki kurmamalı; alışverişleri kendi aralarında ve evlilikleri de kendi aralarında olmalı. X. 54. Yemekleri onlara kırık bir kapta, (Aryan bir vericiden başka) başkaları tarafından verilecek; geceleri köylerde ve kasabalarda dolaşmayacaklar.

X. 55. Gündüzleri, kralın emriyle işaretlenerek işlerini yapmak üzere dolaşırlar ve akrabası olmayan kişilerin cesetlerini taşırlar; bu kesin bir kuraldır. X. 56. Kralın emriyle, suçluları kanuna uygun olarak her zaman idam ederler ve suçluların giysilerini, yataklarını ve süs eşyalarını alırlar.

Peki, Şastraların bu ifadelerinden nasıl bir sonuç çıkarılabilir? Bunlar iki farklı şekilde yorumlanabilir. Şastralar, dokunulmazların köy dışında kalması gerektiğini söylerken, aslında dokunulmazların bulundukları yerde, yani köy dışında kalmaları gerektiğini kastediyor olabilirler. Bu bir yorumdur. .

İkinci yorum ise, dokunulmaz ilan edilenlerin köy içinde kalmalarına izin verilmemesi, köyden çıkıp dışarıda yaşamaları gerektiğidir. Şastraların alternatif yorumlarını takip ederek, dikkate alınması gereken iki farklı olasılık vardır. Birincisi, dokunulmazlığın dokunulmazların köy dışında yaşamasıyla hiçbir ilgisinin olmamasıdır. Başlangıçtan beri köy dışında yaşıyorlardı. Daha sonra dokunulmazlık damgası üzerlerine düştüğünde, köy içinde yaşamaları yasaklandı. Diğer olasılık ise, dokunulmazlığın dokunulmazların köy dışında yaşamasıyla her şeyden çok ilgisi olduğudur. Başka bir deyişle, dokunulmazlar başlangıçta köy içinde yaşıyorlardı ve daha sonra dokunulmazlık damgası üzerlerine düştüğünde, köyü terk edip dışarıda yaşamaya zorlandılar. Bu iki olasılıktan hangisi daha kabul edilebilir? İkinci olasılık ilk bakışta saçma ve fantastiktir. Saçmalığını ortaya koymak için tek bir argüman yeterlidir.

Bahsettiğimiz olgu tek bir köy veya tek bir bölgeyle sınırlı değil. Hindistan'ın her yerinde mevcut. Dokunulmazların köy içinden köy dışına nakledilmesi çok büyük bir operasyon. Böylesine devasa boyutlarda bir operasyonu kim ve nasıl gerçekleştirebilirdi? Bu, Hindistan'ın tamamına hükmeden bir İmparatorun emri dışında gerçekleştirilemezdi. Onun için bile böyle bir nakil imkansız olurdu. Ama mümkün ve imkansız, ancak bir İmparatorun işi olabilir. İmparator kimdir ki? Bu görevin başarısı veya başarısızlığı kime atfedilebilir? Açıkçası, Hindistan'ın bu görevi yerine getirecek bir imparatoru yoktu. Eğer nakli yapacak bir imparator yoksa, ikinci olasılıktan vazgeçilmelidir.

"Dokunulmazlar" olarak adlandırılanların, dokunulmaz olmadan önce bile en başından beri köy dışında yaşadıkları ve daha sonra dokunulmazlığın ortaya çıkması nedeniyle köy dışında yaşamaya devam ettikleri, dikkate alınmaya değer tek olasılıktır. Ancak bu, çok zor bir soruyu gündeme getiriyor: Neden köy dışında yaşadılar?

Onları buna iten veya zorlayan neydi? Cevap şu ki, sosyoloji öğrencileri tarafından dünyanın her yerinde ilkel toplumun modern topluma dönüşümünü etkilediği bilinen faktörler göz önüne alındığında, dokunulmazların en başından beri köyün dışında yaşamış olmaları doğal bir varsayımdır.

Birçok kişi, İlkel Toplumun modern topluma dönüşümünü etkileyen faktörlerin açıklanması olmadan bunun neden doğal olduğunu anlayamayacaktır. Konuyu net bir şekilde anlamak için, modern toplumun İlkel Toplumdan iki açıdan farklı olduğunu akılda tutmak gerekir. İlkel Toplum göçebe topluluklardan oluşurken, modern toplum yerleşik topluluklardan oluşmaktadır. İkincisi, İlkel Toplum kan bağına dayalı kabile topluluklarından oluşuyordu. İlişki. Modern Toplum, bölgesel bağlılığa dayalı yerel topluluklardan oluşmaktadır. Başka bir deyişle, İlkel Toplumun Modern Topluma dönüşmeden önce izlediği iki evrim çizgisi vardır. Evrim çizgilerinden biri, İlkel Toplumu kabile topluluğundan bölgesel bir topluluk haline getirmiştir. Böyle bir değişimin gerçekleştiğinden şüphe yoktur. Değişimin açık izleri, kralların resmi tarzında görülebilir.

İngiliz krallarının tarzını örnek alın.

Kral John, kendisini İngiltere kralı olarak adlandıran ilk kişiydi. Ondan önceki krallar genellikle kendilerini İngilizlerin kralları olarak adlandırırlardı. İlki bölgesel bir topluluğu, ikincisi ise kabile topluluğunu temsil eder. İngiltere bir zamanlar İngilizlerin yaşadığı ülkeydi. Şimdi ise İngilizler, İngiltere'de yaşayan insanlardır. Aynı dönüşümün, bir zamanlar Frankların kralı, daha sonra da Fransa'nın kralı olarak adlandırılan Fransız krallarının tarzında da gerçekleştiği görülebilir. Evrimin ikinci çizgisi, İlkel Toplumu, göçebe bir topluluktan yerleşik bir topluluğa dönüştürmüştür. Burada da değişim o kadar kesin ve etkileyicidir ki, gerçekliğini kanıtlamak için herhangi bir örneğe gerek yoktur.

Ele alacağımız amaç için, evrimin ikinci aşamasını incelemekle yetinmemiz yeterlidir. İlkel toplum nasıl yerleşik bir topluluk haline geldi? İlkel toplumun nasıl yerleşik bir topluluk haline geldiğinin öyküsü... Yerleşik topluluk kavramı, bir bölümde ayrıntılı olarak ele alınamayacak kadar uzun; bir bölümüne sıkıştırılamayacak kadar da uzun. İki şeye değinmek yeterli. Birincisi, İlkel Toplumun göçebe yaşamından neden vazgeçtiğini anlamak, ikincisi ise göçebe yaşamdan yerleşik yaşama geçişte neler yaşandığını anlamaktır.

İlkel Toplum şüphesiz göçebe idi. Ancak bu göçebelik, herhangi bir göç içgüdüsünden ya da kendine özgü bir zihinsel özellikten kaynaklanmıyordu. Bunun nedeni, İlkel Toplumun sahip olduğu en eski zenginlik biçiminin sığırlar olmasıydı. İlkel Toplum göçebe idi çünkü zenginliği, yani sığırları, göçebe idi. Sığırlar yeni otlakların peşinden giderdi. Bu nedenle, İlkel Toplum sığırlara olan sevgisi nedeniyle, sığırlarının götürdüğü her yere gitti.

İlkel toplum, yeni bir zenginlik türünün keşfedilmesiyle, yani toprakla bütünleşmesiyle, yerleşik bir topluluk haline geldi.

Bu durum, İlkel Toplumun tarım ve toprak işleme sanatını öğrenmesiyle gerçekleşti. Zenginlik, sığırdan toprağa dönüştüğünde tek bir yerde sabitlendi. Bu değişimle birlikte İlkel Toplum da aynı yerde yerleşik hale geldi. Bu, İlkel Toplumun bir zamanlar neden göçebe olduğunu ve yerleşik hayata geçmesine neyin yol açtığını açıklıyor. Sonraki adım, İlkel Toplumun yerleşik hayata geçiş yolunda meydana gelen olayları incelemektir. Yerleşik Toplum. İlkel toplumun göçebe yaşamdan yerleşik yaşama geçişinde karşılaştığı sorunlar esasen iki taneydi. Biri yerleşik topluluğu, diğeri ise kırılmış insanları ilgilendiriyordu. Yerleşik topluluğun karşılaştığı sorun, göçebe kabilelere karşı savunmasıydı.

Kırılmış kabilelerin karşılaştığı sorun, korunma ve barınma sorunuydu. Bu sorunların nasıl ve neden ortaya çıktığını açıklamak faydalı olabilir. Yerleşik kabilelerin karşılaştığı sorunu anlamak için şu gerçekleri akılda tutmak gerekir: Tüm kabileler aynı anda yerleşik hayata geçmedi. Bazıları yerleşik oldu, bazıları ise göçebe kaldı. Hatırlanması gereken ikinci şey, kabilelerin asla birbirleriyle barış içinde olmamalarıydı. Her zaman savaş halindeydiler. Tüm kabileler göçebe halindeyken, kabile içi savaşların başlıca nedenleri (1) sığır hırsızlığı, (2) kadın hırsızlığı ve (3) diğer kabilelere ait meralarda gizlice sığır otlatmaktı. Bazı kabileler yerleşik hale geldiğinde, göçebe kalan kabileler, yerleşik kabilelere karşı savaşmayı daha avantajlı buldular. Bu, diğer göçebe kabilelere karşı savaşmaktan daha kazançlıydı. Göçebe kabileler, yerleşik kabilelerin iki kat daha zengin olduğunu fark etmişlerdi. Göçebe kabileler gibi onların da sığırları vardı.

Ancak sığırların yanı sıra, göçebe kabilelerin sahip olmadığı ve çok arzuladıkları mısırları da vardı. Göçebe kabileler sistematik olarak baskınlar düzenlediler. Yerleşik kabilelerin amacı, yerleşik kabilelere ait zenginlikleri çalmaktır. Üçüncü gerçek ise, yerleşik kabilelerin bu yağmacılara karşı kendilerini savunmada büyük ölçüde dezavantajlı olmalarıdır. Daha kazançlı işlerle meşgul olan yerleşik kabileler, her zaman sabanlarını kılıçlara dönüştüremezlerdi.

Evlerini terk edip yağmacı kabilelerin peşine düşemezlerdi de. Bunda garip bir şey yok. Tarih, medeniyete sahip ancak savunma araçlarından yoksun halkların barbarların saldırılarına karşı koyamadığını gösteriyor. Bu da, geçiş döneminde yerleşik kabilelerin savunma sorunlarıyla nasıl ve neden karşı karşıya kaldıklarını açıklıyor.

"Yıkılmış Adamlar" sorununun nasıl ortaya çıktığını anlamak zor değil. Bu, kabilelerin ilkel koşullarındaki normal yaşam biçimi olan sürekli kabile savaşlarının bir sonucudur. Kabile savaşlarında, bir kabilenin tamamen yok edilmesi yerine yenilgiye uğrayıp dağılması sıklıkla yaşanmıştır. Birçok durumda, yenilen kabile paramparça olmuştur. Bunun bir sonucu olarak

İlkel zamanlarda her zaman, her yöne dolaşan, parçalanmış kabilelerden oluşan gezici bir nüfus vardı. Parçalanmış adamlar sorununa neyin yol açtığını anlamak için, İlkel Toplumun temelde kabileci bir örgütlenmeye sahip olduğunu kavramak gerekir. İlkel Toplumun temelde kabileci olması iki şey anlamına geliyordu. Birincisi, her birey İlkel toplum bir kabileye aitti. Hayır, kabileye ait olmak zorundaydı. Kabilenin dışında hiçbir bireyin varlığı yoktu. Var olamazdı da.

İkinci olarak, kabile örgütlenmesi ortak kan ve akrabalığa dayandığı için, bir kabilede doğan bir birey başka bir kabileye katılamaz ve o kabilenin üyesi olamazdı. Bu nedenle, "Kırık Adamlar" başıboş bireyler olarak yaşamak zorundaydı. Kabilelerin birbirleriyle savaştığı İlkel Toplumda, başıboş bir Kırık Adam topluluğu her zaman saldırıya uğrama tehlikesi altındaydı. Nereye sığınacaklarını bilmiyorlardı. Kimin onlara saldıracağını ve kimden koruma isteyebileceklerini bilmiyorlardı. Bu yüzden barınma ve koruma, Kırık Adamların sorunu haline geldi. İlkel Toplumun evrimine dair yukarıdaki özet, İlkel Toplumun yaşamında iki grubun var olduğu bir zaman olduğunu göstermektedir: Bir grup, göçebe kabilelere ait akıncılara karşı nöbet ve koruma görevini üstlenecek bir grup insan bulma sorunuyla karşı karşıya olan yerleşik kabilelerden oluşurken, diğer grup ise yenilmiş kabilelerden gelen Kırık Adamlardan oluşuyordu ve onlara yiyecek ve barınak sağlayacak hamiler bulma sorunuyla karşı karşıyaydı.

Bir sonraki soru şu: Bu iki grup sorunlarını nasıl çözdü? Antik çağdan günümüze ulaşan yazılı bir sözleşme metnimiz olmasa da, iki tarafın bir anlaşmaya vardığını söyleyebiliriz: Kırılmış Adamlar yerleşik kabileler için nöbet ve koruma görevini üstlenmeyi, yerleşik kabileler ise onlara yiyecek vermeyi kabul etti. Barınak. Gerçekten de, özellikle birinin çıkarı diğerinin işbirliğini gerektirdiğinde, ikisi arasında böyle bir düzenleme yapılmamış olması doğal olmazdı. Ancak, anlaşmanın tamamlanmasında bir zorluk ortaya çıkmış olmalıydı: barınak. Kırık Adamlar nerede yaşayacaktı? Yerleşik topluluğun ortasında mı yoksa dışında mı? Bu sorunun çözümünde iki husus belirleyici rol oynamış olmalıydı. Birincisi kan bağı meselesi. İkincisi ise strateji meselesi. İlkel anlayışlara göre, yalnızca aynı kabileden, yani aynı kandan olan kişiler birlikte yaşayabilirdi. Yabancılar, kabileye ait yerleşim yerlerinin bulunduğu alana kabul edilemezdi. Kırık Adamlar yabancıydı.

Onlar yerleşik kabileden farklı bir kabileye mensuptular. Bu nedenle, yerleşik kabilenin ortasında yaşamalarına izin verilemezdi. Stratejik açıdan da, bu kırılmış adamların düşman kabilelerin baskınlarına karşı koymak için köyün sınırında yaşamaları arzu edilirdi. Bu iki husus da, yerleşim yerlerinin köyün dışında kurulması lehine belirleyici oldu.

Şimdi asıl soruya, yani Dokunulmazlar'ın neden köy dışında yaşadığı sorusuna dönebiliriz. Bu sorunun cevabı yukarıda belirtilen çizgiler doğrultusunda aranabilir. Hindu toplumu göçebe yaşamdan yerleşik hayata geçerken Hindistan'da da aynı süreçler yaşanmış olmalı. Yerleşik bir köy topluluğunun yaşamı. İlkel Hindu toplumunda yerleşik kabileler ve "Kırık Adamlar" olmalıydı. Yerleşik kabileler köyü kurmuş ve köy topluluğunu oluşturmuş, "Kırık Adamlar" ise farklı bir kabileye ve dolayısıyla farklı bir kana mensup oldukları için köyün dışında ayrı mahallelerde yaşamışlardır. Daha açık ifadeyle, Dokunulmazlar başlangıçta sadece "Kırık Adamlar"dı. Köyün dışında yaşamalarının nedeni de "Kırık Adamlar" olmalarıydı.

Bu, Dokunulmazların en başından beri köy dışında yaşadıklarını ve Dokunulmazlığın onların köy dışında yaşamalarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını varsaymanın neden doğal olduğunu açıklıyor. Teori o kadar yeni ki, eleştirmenler daha fazla sorgulamadan tatmin olmayabilirler. Şunu soracaklar:

(1) Dokunulmazların Kırılmış Adamlar olduğuna dair herhangi bir somut kanıt var mı?

(2) Yukarıda belirtilen yerleşim sürecinin herhangi bir ülkede gerçekten gerçekleştiğine dair kanıt var mı?

(3) Eğer köyün dışında yaşayan Kırık Adamlar tüm toplumların evrensel bir özelliği ise, Kırık Adamların ayrı mahallelerinin Hindistan dışında ortadan kaybolması ama Hindistan'da kaybolmaması nasıl mümkün olabilir?

BÖLÜM IV

DOKUNULMAZLAR KIRIK ADAMLAR MI?

"Dokunulmazlar köken olarak sadece kırılmış insanlar mıdır?" sorusuna cevabım olumludur. Olumlu bir cevabın ardından mutlaka kanıt çağrısı gelir. Bu konuda doğrudan kanıt, Hindu köylerindeki Dokunulmazlar ve Dokunulmazların totemleri incelenmiş olsaydı elde edilebilirdi. Ne yazık ki, Hindu ve Dokunulmazların totem örgütlenmesi henüz antropoloji öğrencileri tarafından incelenmemiştir. Bu tür veriler toplandığında, bu Bölümde ortaya atılan soruya kesin bir görüş bildirmemizi sağlayacaktır. Şimdilik, yaptığım araştırmalardan, belirli bir köydeki Dokunulmazların totemlerinin, köydeki Hinduların totemlerinden farklı olduğuna ikna oldum.

Hindular ve Dokunulmazlar arasındaki totem farklılıkları, Dokunulmazların köy topluluğunu oluşturan kabileden farklı bir kabileye mensup "Kırık Adamlar" olduğu tezini destekleyecek en iyi kanıt olacaktır. Bununla birlikte, bu soruya ilişkin doğrudan kanıtların henüz toplanması gerektiği kabul edilebilir. Ancak, Dokunulmazların "Kırık Adamlar" olduğu söylenebilecek ve yol gösterici nitelikte olan gerçekler günümüze kadar ulaşmıştır. Bu tür kanıt niteliğindeki gerçeklerin iki kümesi vardır. Gerçeklerin bir kümesi, Hindu Şastraları tarafından belirli topluluklara verilen Antya, Antyaja ve Antyavasin isimlerini içerir . Bunlar çok eski zamanlardan beri günümüze ulaşmıştır. Bu isimler neden belirli bir insan sınıfını belirtmek için kullanıldı? Bu terimlerin ardında bir anlam olduğu anlaşılıyor. Kelimeler şüphesiz türetilmiştir. Anta kökünden türetilmişlerdir. Anta kelimesi ne anlama geliyor? Şastraları bilen Hindular, bunun en son doğan anlamına geldiğini ve Hindu ilahi yaratılış düzenine göre dokunulmazların en son doğan olarak kabul edildiği göz önüne alındığında, Antya kelimesinin dokunulmaz anlamına geldiğini savunuyorlar.

Bu argüman saçma ve Hindu yaratılış düzeni teorisiyle uyuşmuyor. Ona göre, en son doğan Şudra'dır. Dokunulmazlar yaratılış düzeninin dışındadır. Şudra Savarna'dır . Ona karşılık Dokunulmazlar Avarna'dır, yani Varna sisteminin dışındadır . Hindu yaratılışta öncelik teorisi Dokunulmazlar için geçerli değildir ve olamaz. Bana göre, Antya kelimesi yaratılışın sonu değil, köyün sonu anlamına gelir. Köyün dışında yaşayan insanlara verilen bir isimdir. Bu nedenle Antya kelimesinin bir hayatta kalma değeri vardır. Bize bir zamanlar bazı insanların köy içinde, bazılarının da köy dışında yaşadığını ve köy dışında, yani köyün Antya'sında yaşayanlara Antyaja denildiğini anlatır . Neden bazı insanlar köyün sınırında yaşıyordu? Bunun, yabancı olan ve köy içinde yaşayanlardan farklı kabilelere mensup olan "Kırık Adamlar " olmalarından başka bir nedeni olabilir mi? Ben göremiyorum.

Bunun gerçek nedeni, bu kelimeleri belirtmek için kullanılan özel yöntemlerde bulunabilir. Bu kelimelerin kullanımı... Antya, Antyaja ve Antyavasin kelimelerinin bu nedenle iki anlamı vardır. Birincisi, ayrı mahallelerde yaşamanın o kadar tuhaf bir olgu olduğunu ve bunu ifade etmek için yeni bir terminoloji icat edilmesi gerektiğini göstermektedir. İkincisi, seçilen kelimeler, uygulandığı kişilerin koşullarını, yani yabancı olduklarını tam olarak ifade etmektedir. Dokunulmazların "kırılmış insanlar" olduğunu gösteren ikinci gerçekler dizisi, Mahar adı verilen bir topluluğun konumuyla ilgilidir. Mahar topluluğu, Maharashtra'daki başlıca Dokunulmaz topluluktur. Maharashtra'da bulunan en büyük Dokunulmaz topluluktur.

Maharlar ve Dokunulabilir Hindular arasındaki ilişkileri gösteren aşağıdaki gerçekler dikkate değerdir: (1) Maharlar her köyde bulunur; (2) Maharashtra'daki her köyün bir duvarı vardır ve Maharların karargahları duvarın dışındadır; (3) Maharlar sırayla köy adına nöbet ve koruma görevini yerine getirir; ve (4) Maharlar Hindu köylülerine karşı 52 hak iddia eder. Bu 52 hak arasında en önemlileri şunlardır:

(i) Köylülerden yiyecek toplama hakkı;

(ii) Hasat mevsiminde her köylüden mısır toplama hakkı; ve

(iii) Köylülere ait ölü hayvanı sahiplenme hakkı.

Maharların tutumundan kaynaklanan kanıtlar elbette Maharashtra ile sınırlıdır. Hindistan'ın diğer bölgelerinde de benzer durumların olup olmadığı henüz belli değil. Araştırıldı. Ancak, Mahar vakası Hindistan genelindeki Dokunulmazlar için tipik bir örnek olarak kabul edilirse, Hindistan tarihinde diğer kabilelere mensup Dokunulmazların yerleşik kabilelere gelip bir anlaşma yaptıkları, bu anlaşmaya göre Dokunulmazların köy sınırına yerleşmelerine izin verildiği, belirli görevler yapmaları gerektiği ve karşılığında belirli haklar verildiği bir aşama olduğu kabul edilecektir. Maharların, köylülere karşı iddia ettikleri 52 hakkın kendilerine Bedar'ın Müslüman kralları tarafından verildiğine dair bir geleneği vardır. Bu, bu hakların çok eski olduğu ve Bedar krallarının bunları sadece onayladığı anlamına gelir. Bu gerçekler, az da olsa, Dokunulmazların en başından beri köy dışında yaşadıkları teorisini destekleyen bazı kanıtlar sunmaktadır. Dokunulmaz ilan edildikleri için köyden sürülüp köy dışında yaşamaya zorlanmadılar.

Onlar en başından beri köyün dışında yaşıyorlardı çünkü yerleşik kabilenin ait olduğu kabileden farklı bir kabileye mensup, "Kırık Adamlar"dı. Bu açıklamayı kabul etmenin zorluğu büyük ölçüde Dokunulmazların her zaman Dokunulmaz olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Eğer günümüzdeki Dokunulmazların atalarının, köylülere göre Dokunulmaz olmadıkları , sadece "Kırık Adamlar" oldukları ve aralarındaki tek farkın farklı kabilelere mensup olmaları olduğu bir zamanın var olduğunu akılda tutarsak, bu zorluk ortadan kalkacaktır. .

BÖLÜM V

PARALEL DURUMLAR VAR MI?

Tarihte, köy dışında yaşayan "Kırık Adamlar" vakaları biliniyor mu? Bu soruya olumlu bir cevap vermek mümkün. Neyse ki, özellikle Hindistan'da meydana geldiği söylenen şeyin aslında başka yerlerde de meydana geldiğini gösteren iki vaka rapor edildi. Bu tür bir gelişmenin gerçekten meydana geldiği bildirilen ülkeler İrlanda ve Galler'dir.

İrlanda köyünün ilk dönemlerdeki örgütlenmesi, İrlanda Brehon Kanunları'ndan görülebilir. Bu Kanunlarda ortaya konanlara dair bir fikir, Sir Henry Maine'in aşağıdaki özetinden edinilebilir. Sir Henry Maine* şöyle diyor:

"Brehon Yasası, kabilenin büyük olasılıkla kabile topraklarında uzun süredir yerleşik olduğu bir aşamayı ortaya koymaktadır. Siyasi bir birim oluşturacak kadar büyük ve önemlidir ve muhtemelen zirvesinde, İrlanda kayıtlarında kral olarak adlandırılan çok sayıda şeften biri bulunmaktadır. Temel varsayım, kabile topraklarının tamamının kabilenin tamamına ait olduğudur, ancak gerçekte büyük bölümleri kalıcı olarak küçük kabile gruplarına tahsis edilmiştir. Bir kısmı, makamına bağlı olarak şefe özel bir şekilde tahsis edilir ve özel bir ardıllık kuralına göre şeften şefe geçer. Diğer kısımlar, bazıları küçük şeflerin yönetimi altında olan kabilenin parçaları tarafından işgal edilmiştir." Diğerleri ise, kesin olarak bir şef tarafından yönetilmeseler de, temsilcileri olarak görev yapacak soylu bir sınıfa mensup birine sahiptirler. Sahipsiz kabile topraklarının tamamı, daha özel bir şekilde, kabilenin tamamının mülkiyetindedir ve teorik olarak hiçbir kısmı geçici bir işgalden daha fazlasına tabi tutulamaz. Bununla birlikte, bu tür işgaller sıktır ve bu şartlar altında kabile topraklarına sahip olanlar arasında, kendilerini kabile üyesi olarak adlandıran, ancak gerçekte çoğunlukla sığır otlatmak amacıyla sözleşmeyle kurulmuş dernekler olan gruplar bulunmaktadır.

Ortak kabile topraklarının büyük bir kısmı hiç işgal edilmemiş olup, İngilizce tabirle, kabilenin 'çorak arazisi'ni oluşturmaktadır. Yine de bu çorak arazi, kabile mensuplarının yerleşimleriyle sürekli olarak ekilmekte veya kalıcı otlak haline getirilmekte ve özellikle sınıra doğru, çiftçilerin ve kölelerin yerleşmesine izin verilmektedir. Burası, şefin otoritesinin sürekli olarak arttığı bölgenin bir parçasıdır ve şef, 'fuidhir' veya yabancı kiracılarını -çok önemli bir sınıf- yani diğer kabilelerden gelen ve korunma için kendisine gelen kanun kaçaklarını ve 'kırılmış adamları' buraya yerleştirir; bu kişiler yeni kabileleriyle yalnızca şeflerine olan bağımlılıkları ve şefin onlar için üstlendiği sorumluluk sayesinde bağlantılıdırlar. Fuidhirler kimlerdi?

Sir Henry Maine'e göre Fuidhirler şunlardı: "Başka bölgelerden gelen yabancılar veya kaçaklar, aslında toplulukta kendilerine yer veren asıl kabile bağını kırmış ve daha sonra yeni bir yer edinmek zorunda kalmış kişilerdi." Yeni bir kabilede ve yeni bir yerde ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştılar. Toplum şiddetli bir şekilde düzensizdi. Sonuç muhtemelen ülkeyi 'kırık adamlarla' doldurmak oldu ve bu adamlar ancak Fuidhir kiracısı olarak bir yuva ve koruma bulabildiler. "Fuidhir bir kabile üyesi değil, bir yabancıydı. Akrabalıkla birbirine kenetlenmiş tüm toplumlarda, birlik bağını kaybetmiş veya kırmış kişinin durumu her zaman son derece sefildir. Sadece doğal yerini kaybetmekle kalmaz, aynı zamanda başka hiçbir yerde ona yer yoktur."

II

Şimdi gelelim Galler'e. Bay Seebhom, ilkel zamanlardaki Gal köyünün yapısını şöyle anlatıyor: Bay Seebhom'a göre Galler'deki bir köy şöyleydi:

Bir dizi çiftlik evi. Çiftlik evleri iki gruba ayrılmıştı: Özgür Kiracıların çiftlik evleri ve Özgür Olmayan Kiracıların çiftlik evleri. Bay Seebhom, bu yerleşim ayrımının Galler'deki ilkel köylerin yaygın bir özelliği olduğunu söylüyor. Peki bu Özgür Olmayan Kiracılar neden ayrı ve müstakil bir yerde yaşamaya zorlandı? Bay Seebhom bu ayrımın nedenini şu şekilde açıklıyor:

"Eski Gal yasalarında bahsedilen insan sınıfları arasında ilk bakışta büyük bir karışıklık göze çarpıyor: kabile mensupları ( Uchelore bryre ve doğuştan gelen kemikli kişiler); kabile mensubu olmayanlar (talogo Aillte, Alltude, vb.). Bu karışıklık ancak kabile toplumunun yapısının altında yatan ilke kavranınca ortadan kalkıyor. Ve bu ilke, karmaşıklıklardan arındırılabilseydi, görünüşe göre çok basit bir ilke olurdu." Yabancı hukuk, gelenek ve adlandırmaların müdahalesinden toprakların fethi ve kalıcı yerleşimiyle ilgiliydi. Her şeyden önce, kabile toplumunun yapısının altında yatan temel ilkenin, özgür kabile üyeleri arasındaki kan bağı olduğu konusunda şüphe yok. Bir akrabaya ait olmayan hiç kimse, aslında Galli akrabalarından oluşan bir topluluk olan kabilenin üyesi olamazdı. Dolayısıyla, Galli kabile sisteminde iki sınıf vardı: Galli kanından olanlar ve kan bakımından yabancı olanlar. Toprak veya fetih meselesinden bağımsız olarak, bu iki sınıf arasında aşılmaz olmasa da derin bir uçurum vardı. Bu, kan bağına dayalı bir ayrımdı ve bu ayrımın ne kadar ısrarla sürdürüldüğünün, kabile sisteminin güçlü ayırt edici özelliklerinden biri ve gücünün ana sırlarından biri olduğu kısa sürede anlaşılıyor."

III

İrlanda ve Gal köylerinin ilk dönemlerdeki örgütlenmesine dair bu açıklama, Hindistan'daki Dokunulmazlar'ın durumunun, köy dışında yaşayan bir halkın tek örneği olmadığı konusunda hiçbir şüphe bırakmamaktadır. Bu durum, evrensel bir olguyu ortaya koymaktadır ve şu özelliklerle belirginleşmiştir:

1. İlkel zamanlarda köy yerleşimi iki bölümden oluşuyordu. Bir bölümü bir kabileye ait topluluk tarafından, diğer bölümü ise farklı kabilelerden gelen "kırık adamlar" tarafından iskan ediliyordu. .

2. Yerleşimin kabile topluluğu tarafından işgal edilen kısmı köyün ana bölümü olarak kabul ediliyordu. Kırık Adamlar köyün dış kesimlerinde yaşıyordu.

3. Kırık Adamların köy dışında yaşamalarının sebebi, yabancı olmaları ve kabile topluluğuna ait olmamalarıydı.

Hindistan'daki Dokunulmazlar ile İrlanda'daki Fuidhirler ve Galler'deki Alltudeler arasındaki benzetme eksiksizdir. Dokunulmazlar, aynı nedenle köy dışında yaşıyorlardı; tıpkı İrlanda ve Galler'deki Fuidhirler ve Alltudelerin de köy dışında yaşamak zorunda kalmaları gibi. Bu nedenle, Dokunulmazlar hakkında köy dışında yaşamaları konusunda söylenenlerin başka yerlerde de benzer örneklerinin olduğu açıktır. .

BÖLÜM VI

BAŞKA YERLERDEKİ AYRI ANLAŞMALAR NASIL ORTADAN KAYBOLDU?

İrlanda'daki Fuidhirlerin ve Galler'deki Alltudelerin "Kırık İnsanlar" olduğu doğrudur. Ayrı mahallelerde yaşadıkları da bir gerçektir. Ancak bu Kırık İnsanların ayrı mahallelerinin ortadan kalktığı ve yerleşik kabilenin bir parçası haline gelip ona karıştıkları da doğrudur. Bu biraz garip. Daha önce ortaya konan teoriye göre Kırık İnsanlar, farklı bir kabileye ve dolayısıyla farklı bir kana ait oldukları için köyün dışında mahallelere yerleştirilmişti. Peki o zaman nasıl oldu da daha sonra kabileye karıştılar? Neden böyle bir şey Hindistan'da olmadı? Bunlar doğal ve cevap gerektiren sorulardır. Bu soru, İlkel Toplumun Modern Topluma dönüşmesiyle sonuçlanan evrim süreciyle bütünsel olarak bağlantılıdır.

Daha önce de belirtildiği gibi, bu evrim iki farklı çizgide ilerlemiştir. Birincisi, İlkel Toplumun göçebe yaşamdan yerleşik bir topluluğa dönüşümünü işaret etmiştir. Diğeri ise İlkel Toplumun kabile yaşamından bölgesel bir topluluğa dönüşümünü işaret etmiştir. Hemen ilgilendiğimiz soru, evrimin ikinci çizgisiyle ilgilidir. Çünkü, birliğin bağı olarak ortak kan bağının yerini ortak toprakların alması, Kırık Toplumun ayrı mahallelerinin ortadan kalkmasından sorumludur. Erkekler. İlkel toplum neden birlik bağı olarak kan bağının yerine ortak toprakları tercih etti? Bu, yeterli bir açıklaması olmayan bir sorudur. Değişimin kökeni oldukça belirsizdir. Ancak değişimin nasıl gerçekleştiği oldukça açıktır.

İlkel toplumda bir aşamada, kabile üyesi olmayan birinin kabileye üye olabileceği ve akraba olarak kabilenin bir parçası haline gelebileceği bir kural ortaya çıktı. Bu kurala soyluluk kuralı deniyordu. Bu kurala göre, kabile üyesi olmayan biri belirli sayıda nesil boyunca kabilenin yanında yaşarsa veya kabile içinde evlenirse, kabilenin akrabası oluyordu. Bay Seebhom, Galli köy sisteminde bulunan, kabile üyesi olmayan birinin kabile üyesi olabilmesi için aşağıdaki kuralları vermektedir.

(1) Güney Galler geleneğine göre Cymru'da (Galler) ikamet etmek, bir yabancının soyundan gelen kişiyi sonunda bir Cymru yapardı, ancak bu dokuzuncu nesile kadar devam etti.

(2) Nesilden nesile doğuştan Cymraese'lerle yapılan evlilikler, bir yabancının soyundan gelen kişiyi dördüncü nesilde doğuştan Cymru yaptı. Başka bir deyişle, kanı en az sekizde yedi Cymric olan asıl yabancının büyük torununa, bir kabile üyesinin ayrıcalıklarını talep etme hakkını elde etmesine izin verildi.

Böyle bir şey Hindistan'da da olmalı değil miydi? Olabilirdi, hatta olmalıydı. Çünkü İrlanda ve Galler'de var olana benzer bir kural Hindistan'da da vardı. Manu'nun onuncu bölümde, 64-67. ayetlerde bahsettiği gibi, bir Şudra yedi yıl boyunca Brahman olabilir. (Evlenirse) Brahmin topluluğu içinde nesiller boyu kalır. Chaturvarna'nın genel kuralı , bir Şudra'nın asla Brahmin olamayacağıydı. Şudra, Şudra olarak doğardı ve Brahmin yapılamazdı. Ancak bu eski kural o kadar güçlüydü ki, Manti Şudra'ya dokunulmazlık kuralını uygulamak zorunda kaldı. Bu kuralın Hindistan'da işlemeye devam etmesi durumunda, Hindistan'ın "Kırık Adamları"nın köy topluluğuna karışacağı ve ayrı mahallelerinin ortadan kalkacağı açıktır. Peki neden bu olmadı?

Cevap şudur ki, dokunulmazlık kavramı ortaya çıkmış ve akrabalar ile akraba olmayanlar, kabile mensupları ile kabile mensubu olmayanlar arasındaki farklılığı başka bir biçimde, yani dokunulabilir olanlar ile dokunulmazlar arasında, sürdürmüştür. İrlanda ve Galler'de olduğu gibi birleşmenin gerçekleşmesini engelleyen de bu yeni faktördür; sonuç olarak ayrı mahalleler sistemi Hindistan köyünün kalıcı ve sürekli bir özelliği haline gelmiştir.

BÖLÜM III

DOKUNULAMAZLIĞIN KÖKENİNE DAİR ESKİ TEORİLER

BÖLÜM VII

DOKUNULMAZLIĞIN KAYNAĞI OLARAK IRKSAL FARK

Dokunulmazlığın kökeni nedir? Söylendiği gibi, bu alan oldukça az araştırılmış. Hiçbir sosyoloji öğrencisi buna dikkat etmemiş. Hindistan ve halkı hakkında yazan sosyologlar dışındaki yazarlar, dokunulmazlık geleneğini çeşitli derecelerde onaylamama ile kaydetmekle yetinmiş ve konuyu orada bırakmışlardır. Araştırmalarıma göre, dokunulmazlığın nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan sadece bir yazarla karşılaştım. Bu yazar Bay Stanley Rice*.

Bay Rice'a göre-

Dışlanmışların, fethedilen halkların hayatta kalanları olma olasılığı yüksektir; kast sisteminin meslekle örtüşme eğiliminde olması nedeniyle, serf olarak erken dönemlerden beri mahkum edildikleri davul çalan, deri işleyen ve tarım işçisi sınıflarına dönüşmüşlerdir. Bunlar Aryanlar tarafından fethedilen ırklar değildi ; Paraiyanlar, Dravidler tarafından fethedilen yerli halklara mensuptu ve farklı bir ırktan oldukları için, evliliğin her zaman yakından bağlantılı olduğu benzer klanların totemine kabul edilmediler, çünkü bu durum Bu durum, serbest cinsel ilişkiye ve ırkın kademeli olarak aşağılanmasına yol açmıştır. Ancak bu yasak mutlak olamazdı; her zaman istisnalar vardır. Yüzyıllar boyunca, kırk veya daha fazla, kaçınılmaz ırk karışımı, yerli halk ile erken dönem Dravidyanlar arasındaki ırksal ayrımları ortadan kaldırmış olabilir.

Bu insanlar, uzun süredir yaşadıkları Hindu sisteminin atmosferine bir nevi düşük seviyede de olsa dahil olmuşlardır; çünkü Hinduizm, aynı anda hem en hoşgörülü hem de en hoşgörüsüz inançlardan biridir. Din değiştirmeye çalışmaz; Müslüman olabileceğiniz gibi Hindu olamazsınız ve bu inanç içindekiler en katı kısıtlamalara tabidir. Ancak, yasalarına uymaya istekli yerli kabileleri her zaman kucaklamaya hazır olmuştur, ancak onlara çok düşük bir yer atamış ve onları her zaman uzakta tutmuş ve tapınaklardan dışlamıştır. Bu nedenle, orijinal ırksal özellikleri derinden değiştirmiş ve bakış açılarını değiştirmiş olması gereken bu faktörleri göz önünde bulundurduğumuzda, antropolojik argümanların her halükarda kesin sonuç vermediği görülmektedir.

Böylece Dravidler, Paraiyanlara, Aryanların fethedilen halklara uyguladığı varsayılan aynı testi uyguladılar. Onları serf konumuna indirgediler ve kendi onurlarına yakışmayacak görevler verdiler. Evlilik tek etken değildi. Paraiyanların dezavantajlarının bir diğer nedeni de -ve hatta daha büyük ölçüde- Tabu'nun doğasında var olan mistik niteliklere gelince, böyle bir adamı totem ailesine kabul etmek sadece toplumsal düzene aykırı olmakla kalmaz, aynı zamanda klanın kendi tanrısının öfkesini de üzerine çekerdi. Ancak onu bir tapınağın kutsal sınırları içinde tanrıya tapınmaya kabul etmek, Cennetten gerçek ateş indirmek ve böylece yanıp kül olmak anlamına gelirdi. Bu, Korah, Dathan ve Abhiram'ın kutsanmamış veya ortodoks olmayan ateş sunmasıyla aynı türden bir kutsal değerlere saygısızlık olurdu. Ancak ibadete aktif olarak katılmaktan men edilmiş olsalar da, Paraiyanlar, kutsal binayı kirletmedikleri sürece, ibadetle ilgili basit hizmetleri yerine getirebilirlerdi. Hristiyan terminolojisinde, Paraiyan, ne sunağa başkanlık edebilir, ne vaaz verebilir ne de cemaatin bir parçası olabilir, ancak yine de çanı çalabilirdi - tek bir şartla. Kendini cemaatin bir parçası olarak göremezdi; aslında aforoz edilmişti.

Bu nedenle, törensel olarak kirliydi. Suyla yıkamak ya da arındırma töreni yapmak, Tabu'nun etkisiyle silinmez bir şekilde yerleşmiş olan o lekeyi ortadan kaldıramazdı. Ona dokunmak, onunla herhangi bir şekilde, adeta mesafeli bir şekilde değil de, ilişki kurmak, bulaşıcı bir sihirle kirlenme anlamına geliyordu.

Onu tarlanızı sürmesi için işe alabilirdiniz çünkü bu, emir vermenin ötesinde hiçbir temas gerektirmiyordu, onunla başka bir iletişim kurmanıza gerek yoktu. Kirliliğin damgası alnına vurulmuştu; damarlarındaki kan kadar kesin bir şekilde onun doğasında vardı. Ve böylece... "Hint kamuoyunun onu aşağılık, alçalmış bir adam olarak görmesiyle, kendisine açık kalan meslek türleriyle daha da aşağılık ve alçalmış hale geldi." Bay Rice'ın teorisi aslında ikiye ayrılıyor. Çünkü ona göre dokunulmazlığın kökeni iki koşulda bulunuyor: Irk ve Meslek.

Elbette, bunlar ayrı ayrı ele alınmayı gerektiriyor. Bu Bölüm, Rice'ın dokunulmazlığın kökeni olarak ırksal farklılık teorisinin incelenmesine ayrılacaktır. Bay Rice'ın ırk teorisi iki unsur içerir:

(1) Dokunulmazlar, Aryan olmayan, Dravid olmayan yerlilerdir; ve

(2) Dravidler tarafından fethedilip boyunduruk altına alındıkları.

Bu teori, Hindistan'ın yabancı istilacılar tarafından işgal edilmesi, bu istilacıların yaptığı fetihler ve bunların sonucunda ortaya çıkan sosyal ve kültürel kurumlar meselesini gündeme getiriyor. Bay Rice'a göre, Hindistan'a iki istila olmuştur. Birincisi, Dravidlerin Hindistan'ı işgal etmesidir. Dravid olmayan yerli halkı, Dokunulmazların atalarını fethettiler ve onları Dokunulmaz yaptılar. İkinci istila ise Aryanların Hindistan'ı işgal etmesidir. Aryanlar Dravidleri fethetti. Fetheden Aryanların fethedilen Dravidlere nasıl davrandığını söylemiyor. Eğer bir cevap vermesi istenirse, onları Şudra yaptıklarını söyleyebilir. Böylece bir zincir elde ederiz. .

Dravidler Hindistan'ı işgal edip yerli halkı fethettiler ve onları dokunulmazlar (Untouchables) yaptılar. Dravidlerden sonra Aryanlar geldi. Aryanlar Dravidleri fethettiler ve onları Şudralar (Shudra) yaptılar. Bu teori çok mekanik, sadece bir spekülasyon ve Şudraların ve Dokunulmazların kökeniyle ilgili karmaşık bir dizi gerçeği açıklamak için çok basit.

Antik Hint tarihini inceleyen öğrenciler, geçmişe daldıklarında sıklıkla dört isimle karşılaşırlar: Aryanlar, Dravidler, Dasalar ve Nagalar. Bu isimler neyi ifade ediyor? Bu soru hiç ele alınmamıştır. Aryanlar, Dravidler, Dasalar ve Nagalar farklı ırkların isimleri mi yoksa aynı ırktan bir halkın farklı isimleri mi? Genel varsayım, bunların farklı ırklar olduğudur. Bu, özellikle sınıfsal temeli olmak üzere Hindu toplumunun sosyal yapısını açıklamaya çalışan Bay Rice'ın teorisi gibi teorilerin üzerine kurulduğu bir varsayımdır. Böyle bir teori kabul edilmeden önce, temellerinin incelenmesi gerekir.

Aryanlardan başlayarak, tek bir homojen halk olmadıkları tartışılmaz bir gerçektir. İki bölüme ayrıldıkları da tartışılmaz bir gerçektir. İki grubun da farklı kültürlere sahip olduğu da tartışılmaz bir gerçektir. Bunlardan birine Rig Veda Aryanları, diğerine ise Atharva Veda Aryanları denebilir. Kültürel ayrılıkları tam görünmektedir. Rig Veda Aryanları Yajna'ya inanırken, Atharva Veda Aryanları Magi'lere inanıyordu. Mitolojileri farklıydı. Rig Veda Aryanları Rig Veda Aryanları, Tufan'a ve ırklarının Manu'dan yaratılışına inanıyorlardı. Atharva Veda Aryanları ise Tufan'a inanmıyor, ırklarının Brahma veya Prajapati'den yaratılışına inanıyorlardı. Edebi gelişimleri de farklı yollardan ilerliyordu. Rig Veda Aryanları Brahmanalar, Sutralar ve Aranyakalar ürettiler.

Atharva Veda Aryanları Upanişadları ortaya çıkardı. Kültürel çatışmaları o kadar büyüktü ki, Rig Veda Aryanları uzun süre Atharva Veda'nın ve Upanişadların kutsallığını kabul etmediler ve kabul ettiklerinde de buna Vedanta adını verdiler; bu, kelimenin günümüzdeki anlamının aksine (yani Vedaların özü), başlangıçta Vedaların sınırlarının dışında ve bu nedenle Vedalar kadar kutsal olmayan bir şeyi ifade ediyordu ve çalışmasını Anuloma olarak görüyorlardı. Bu iki Aryan kesiminin iki farklı ırk olup olmadığını bilmiyoruz. Aryan kelimesinin ırkı belirten bir terim olup olmadığını da bilmiyoruz. Bu nedenle tarihçiler, Aryanların ayrı bir ırk olduğu varsayımından yola çıkarak hata yapmışlardır.

Daha büyük bir hata, Dasaları Nagalardan ayırmaktır. Dasalar, Nagalarla aynıdır. Dasa, Nagalar için kullanılan başka bir isimden ibarettir. Vedik literatürde Nagaların neden Dasa olarak adlandırıldığını anlamak zor değildir. Dasa, Hint-İran dilindeki Dahaka kelimesinin Sanskritçeleştirilmiş halidir. Dahaka, Nagaların kralının adıydı. Sonuç olarak, Aryanlar Nagaları krallarının adı olan Dahaka olarak adlandırdılar. Bu form zamanla Dasa adını alarak tüm Nagalara uygulanan genel bir isim haline geldi.

Nagalar kimdi? Şüphesiz ki Aryan olmayanlardı. Vedik literatürün dikkatli bir incelemesi, iki farklı kültür ve düşünce türü arasında bir çatışma, bir ikilik ve üstünlük yarışı ruhunu ortaya koymaktadır. Rig Veda'da, Aryan tanrısı Indra'nın düşmanı olan Ahi Vitra biçimindeki Yılan tanrısıyla ilk kez tanışırız. Yılan tanrısının daha sonraki dönemlerde çok ünlü olacağı Naga adı, erken Vedik literatürde geçmemektedir. Satapatha Brahmana'da (X1.2,7,12) ilk kez geçtiğinde bile, büyük bir yılan mı yoksa büyük bir fil mi kastedildiği açık değildir. Ancak bu, Ahi Vitra'nın doğasını gizlemez, çünkü Rig Veda'da her zaman suların etrafında veya içinde gizlenen ve hem göklerin hem de yerin suları üzerinde tam bir kontrole sahip olan yılan olarak tanımlanır. Ahi Vitra'ya atıfta bulunan ilahilerden de anlaşıldığı üzere, Aryan kabileleri ona hiçbir şekilde tapınmamış ve onu yalnızca alt edilmesi gereken, oldukça güçlü bir kötü ruh olarak görmüşlerdir.

Rig Veda'da Nagaların anılması, Nagaların çok eski bir halk olduğunu göstermektedir. Ayrıca Nagaların hiçbir şekilde yerli veya medeniyetsiz bir halk olmadığı da unutulmamalıdır. Tarih, Naga halkı ile Hindistan'ın kraliyet aileleri arasında evlilik yoluyla çok yakın bir ilişki olduğunu göstermektedir. Devagiri kayıtları da bunu doğrulamaktadır. Kadamba kralı Krisnavarma, Kadamba-kula'nın başlangıcını Nagalar'a bağlar.

9. yüzyıla ait Royakota fermanı, Asvathama'nın bir Nagi ile evliliğinden ve bu evlilikten doğan Skandasishya tarafından Pallava hanedanının kurulmasından bahsetmektedir. 9. yüzyıla ait başka bir Pallava yazıtına göre hanedanın hükümdarı olan Virakurcha'nın da aynı yazıtta bir Nagi ile evlendiği ve ondan krallık nişanlarını aldığı belirtilmektedir. Vakataka kralı Pravarasena'nın oğlu Gautamiputra'nın, Bharasiva kralı Bhava Naga'nın kızıyla evliliği tarihi bir gerçektir.

Chandragupta II'nin Naga Kula prensesi Kuvera Naga ile evliliği de bu bağlamda ele alınabilir. Bir Tamil şairi, erken dönem Chola kralı Kokkilli'nin bir Naga prensesiyle evlendiğini iddia eder. Rajendra Chola'nın da "parlak güzelliğiyle" Naga ırkının soylu kızının elini kazandığı söylenir. Navasahasanka Charita, Paramara kralı Sindhuraja'nın (MS 10. yüzyılın başlarında hüküm sürdüğü tahmin ediliyor) Naga prensesi Sasiprabha ile evliliğini o kadar ayrıntılı ve gerçekçi bir şekilde anlatır ki, bu iddianın tarihsel bir temeli olması gerektiğinden neredeyse emin oluruz. MS 1030-973 tarihli Harsha yazıtından, Vigraharaja Chahamana'dan itibaren soy ağacında altıncı kral olan ve dolayısıyla 9. yüzyılın ortalarında hüküm sürdüğü varsayılabilecek Guvaka I'in "Nagaların ve diğer prenslerin meclislerinde kahraman olarak ünlüydü." Orissa'daki Bhaumn hanedanından Sanatikara'nın (tarihlerinden biri muhtemelen MS 921'dir) oğlunun bir yazıtında Naga ailesinden Tribhuana Mahadevi ile evlendiği belirtilmektedir.

Naga halkı sadece yüksek bir kültürel seviyeye sahip olmakla kalmamış, tarih onların Hindistan'ın büyük bir bölümünü yönettiğini de göstermektedir. Maharashtra'nın Nagaların vatanı olduğu zaten aşikardır. Halkı ve kralları Naga'ydı.

Hristiyanlık çağının ilk yüzyıllarında Andhradesa ve çevresinin Nagaların egemenliği altında olduğu, birden fazla kaynaktan elde edilen kanıtlarla desteklenmektedir. Satavahanalar ve onların halefleri olan Chutu Kula Satakarniler, kanlarını az çok Naga soyundan almışlardır. Dr. HC Roy Chaudhri'nin de belirttiği gibi, Dvatrima satpukalitta, Satavahana hanedanının mitolojik temsilcisi Salivahana'yı, karışık Brahman ve Naga kökenli olarak temsil etmektedir. Bu durum, hanedan listelerinde yer alan tipik Naga isimleriyle de açıkça kanıtlanmaktadır. Nagaların Satavahana yönetiminin sonlarına doğru çok güçlü hale geldiği de bir dizi gerçekle kanıtlanmaktadır. Ana Satavahana hanedanının son kralı Pulumavi'nin hükümdarlığı döneminde, Bellary bölgesini yöneten Skandanaga adlı bir şef bulunmaktadır.

İkinci olarak, Chutu kralının kızı Naga Mulanika'nın, Sivakanda-Naga-Sri olarak adlandırılan oğluyla birlikte bir Naga hediye ettiği belirtilmektedir. Bu soyun bilinen tüm kralları aynı adı taşımaktadır ve bu da bir Nagalarla yakın ilişki. Üçüncüsü, Soringoi'nin başkenti Uragapura'nın adı, tek bir Naga kralının münferit hükümdarlığını değil, o bölgede oldukça uzun bir süre boyunca varlığını sürdüren bir Naga yerleşimini düşündürmektedir.

Sri Lanka ve Siyam'ın Budist geleneğinden, Elmas Kumları yakınlarında, yani Karaçi'de Majerika adında bir Naga ülkesinin var olduğunu da biliyoruz. Daha sonra, MS 3. ve 4. yüzyılın başlarında Kuzey Hindistan'ın da bir dizi Naga kralı tarafından yönetildiği, Puranik, nümizmatik ve epigrafik kanıtlarla açıkça kanıtlanmıştır. Vidisa, Campavati veya Padmavati ve Mathura'nın üç bağımsız grubu, önemleri konusunda şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkça belirtilmiştir. Bharasiva hanedanının bilinen tek kralı olan Bhava Naga'nın adı da onu Nagalarla ilişkilendiriyor gibi görünüyor. Burada ikinci grubun sikkeleri veya Allahabad Sütun yazıtındaki Achyuta Ganapati Naga veya Nagasena'nın bu Puranik Naga krallarıyla özdeşleştirilmesi konusuna girmek mümkün değildir. Antik Hint tarihinde bahsedilen tüm Nagalar arasında, MS 4. yüzyıldaki Kuzey Hindistan Naga hanedanları en belirgin ve tarihsel olarak en somut olanlardır.

Lahore Bakır Mührü'ndeki Nagabhatta ve oğlu Maharaja Mohesvara Naga'nın bu üç gruptan herhangi birine mi ait olduklarını yoksa kendi başlarına ayrı bir Naga ailesi mi oluşturduklarını bilmiyoruz. Ancak tüm bunlar, Dr. CC Roy Chaudhari'nin Kuzey Hindistan'daki Kuşana krallığı hakkındaki sonucunu yeterince haklı çıkarıyor. MS 4. yüzyılda Nagalar tarafından fethedilerek ortadan kayboldu. Bu Nagalar, Samudragupta'nın fetheden orduları karşısında yok edilene kadar Uttarapatha'nın farklı bölgelerine hükmetmiş olmalılar.

Skandagupta dönemine kadar Antarvedi valisi olarak Sarvanaga'yı buluyoruz. Özellikle Saurashtra ve Bharukaccha civarında, Nagaların MS 6. yüzyıla kadar önemli bir konumda oldukları görülüyor.

Junagadh yazıtından Skandagupta'nın MS 570'de bir Naga isyanıyla ciddi şekilde mücadele ettiği anlaşılıyor. D. Dadda I Gurjara, Broach'lu Brihul laka tarafından yönetilen Nagaları yerinden etti. Dhruvasena 11'in GS 334 (MS 645) bağışı aynı zamanda Dutaka Pramatri Srinaga olarak da anılır. MS 9. Yüzyıl MS 800'de Kosala'daki Sripura'lı Maharaja Tivaradeva büyük olasılıkla bir Naga kabilesini yendi. Bu dönemden bir süre sonra Bengal yazıtında Nagalardan iki kez bahsedildiğini görüyoruz. Mahamandalika lsvara Ghosha'nın Ramganj kaydı bizi MS 11. yüzyıla ait olduğu düşünülen Dhekkari'li bir Ghosha Naga ailesiyle tanıştırıyor.

12. yüzyılda Harivarmadeva'nın bakanı olan Bhatta Bhavadeva'nın Bhuvanesvara Prasasti adlı eserinde de Naga krallarının Harivarmadeva tarafından yok edildiğinden bahsedilir. e

Ramacharita, Bhava-Bhushana-Santati'nin krallığı olan Utkala'nın Ramapala tarafından fethinden bahseder, ancak bu durumda Nagaların mı yoksa Chandraların mı kastedildiği açık değildir. Bununla birlikte, daha iyi bilinen Nagalar oldukları için, daha büyük olasılık Nagalardan yanadır.

Kendilerini Bhogavati ve Nagavarnsi'nin efendileri olarak adlandıran Sendraka, Sinda veya Chindaka ailesinin farklı kolları, MS 10.-12. Yüzyıllar arasında yavaş yavaş Orta Hindistan'ın farklı bölgelerine, özellikle de Baster'a yayıldı. Begur'un Nagattaraları da MS 10. yüzyıla ait bir yazıtta, W. Ganga kralı Ereyappa adına kral Viramahendra'ya karşı savaşmış ve bu mücadeledeki cesaretleriyle öne çıkmış olarak geçmektedir.

Navashasanka Charita'nın kanıtları kabul edilirse, kızı Sasiprabha'nın Sindhuraja Paramara ile evli olduğu Naga kralının da bu dönemde Narmada üzerindeki Ratnavad'da hüküm sürmüş olması gerekir. Dravidler kimdir? Nagalardan farklı mıdırlar? Aynı ırktan bir halk için iki farklı isim midirler? Yaygın görüş, Dravidlerin ve Nagaların iki farklı ırkın isimleri olduğudur. Bu ifade birçok insanı şok edecektir. Bununla birlikte, Dravidler ve Nagalar terimlerinin aynı halk için sadece iki farklı isim olduğu bir gerçektir. Dravidlerin ve Nagaların aynı halk için sadece iki farklı isim olduğu önermesini kabul etmeye hazır çok az kişi olacağı da inkar edilemez. Dravidlerden daha az sayıda insan olan Nagalar, sadece Güney Hindistan'ı değil, Hindistan'ın tamamını -hem Güney hem de Kuzey'i- işgal etmişlerdir. Bununla birlikte, bunlar tarihsel gerçeklerdir.

Bakalım yetkililer bu konuda ne diyor. Güney Hindistan'ın tanınmış bilginlerinden Sayın Dikshitiar, Ramayana'da Güney Hindistan üzerine yazdığı makalesinde bu konu hakkında şunları söylüyor:

"Yarı tanrısal karakterli bir diğer kabile olan Nagalar, totemleri yılan olan bu kabile, Hindistan'ın kuzeybatısındaki Taksasila'dan kuzeydoğusundaki Assam'a ve güneyindeki Seylan ve Güney Hindistan'a kadar yayılmıştı. Bir zamanlar güçlü olmalılar. Yakvalarla aynı dönemde veya belki de siyasi bir varlık olarak düşüşlerinden sonra, Nagalar Güney Hindistan'da öne çıktılar. Sadece Seylan'ın bazı bölgeleri değil, eski Malabar da eski Nagaların yaşadığı topraklardı... Milattan sonraki ilk yüzyılların Tamil klasiklerinde Naganadu'ya sık sık atıfta bulunulduğunu duyarız... Naga ibadetinin kalıntıları Malabar'da hala mevcuttur ve Güney Travancore'daki Nagercoil'deki tapınak bugün bile Naga ibadetine adanmıştır. Onlar hakkında söylenebilecek tek şey, denizci bir kabile olduklarıdır."

Kadınları güzellikleriyle ünlüydü. Görünüşe göre Nagalar, Hristiyanlık Çağı'nın başlangıcında güç ve önem kazanan Cheralarla kaynaşmışlardı . "

Konuyla ilgili daha fazla bilgi, konu üzerinde derinlemesine çalışma yapmış olan CF Oldham tarafından ortaya konmuştur. Bay Oldham'a göre

"Dravid halkı, eski zamanlardan beri Chera, Chola ve Pandya olarak ayrılmıştır. Chera veya Sera (eski Tamilce'de Sarai), Naga'nın Dravid dilindeki karşılığıdır; Cheramandala, Nagadwipa veya Naga ülkesi. Bu, Güney Dravid halkının Asura kökenine açıkça işaret ediyor gibi görünüyor."

Ancak bunun yanı sıra, Ganj vadisine geniş bir alana yayılmış, kendilerine Cherus veya Seoris diyen ve yılan tanrılarından geldiklerini iddia eden bir halk da hâlâ mevcuttur. Cheruslar çok eski bir ırktır; bir zamanlar Ganj vadisinin büyük bir bölümüne sahip olduklarına inanılmaktadır ki, daha önce de gördüğümüz gibi, bu bölge çok eski zamanlarda Naga kabileleri tarafından işgal edilmişti. Cheruslar, Müslüman istilalarının çalkantılı dönemlerinde topraklarından yavaş yavaş uzaklaştırılmış gibi görünmektedir ve şimdi yoksul ve neredeyse topraksızdırlar. Bu insanların Dravidyan Cheraslarının akrabaları olduğuna şüphe yoktur.

Cheru halkının kendine özgü birkaç geleneği vardır ve bunlar arasında onları Lichhaviler ve Nepal'deki Newarlar ile de ilişkilendiren bir gelenek bulunur. Bu gelenek, her beş veya altı haneden birinin raja olarak seçilmesi ve usulüne uygun olarak tilak veya kraliyet alın işaretiyle taçlandırılmasıdır. Hem Lichhaviler hem de Newarlar, Güney Dravidyanlarıyla birçok ortak geleneğe sahipti. Her biri yılanı kutsal kabul ederdi; Karkotaka Naga, Nepal için Nila'nın sahip olduğu anlamı taşırdı. Naga, Keşmir için çok önemliydi. Naga aynı zamanda Lichavi başkenti Vaisali'nin de koruyucu tanrısıydı. Newarlar ve Lichaviler arasındaki evlilik ilişkileri, Tamil halkınınkine çok benziyordu ve ortak bir kökeni göstermeye çok yakındı.

Newarlar arasında mülk, tıpkı Pencap'taki Arattalar, Bahikalar veya Takhalar gibi, kadın soyundan geçerdi; mirasçıları kendi oğulları değil, kız kardeşlerinin oğullarıydı. Bu, hâlâ bir Dravid geleneğidir. Kısacası, yakın tarihli bir Dravid yazarı olan Bay Balakrishna Nair, halkının "neredeyse her açıdan Newarların akrabaları gibi göründüğünü" söylüyor.

Bütün bunların yanı sıra, Güney Hindistan'daki Naga halkı ile Kuzey Hindistan'daki Naga halkını birbirine bağlayan başka bağlantılar da vardır. Albay Tod'un Chambal nehri yakınlarındaki Kanswah'da keşfettiği bir yazıtta, 'güçlü kabileler arasında ünlü bir kabile olan Sarya soyundan' Salindra adlı bir Raja'nın Takhya'nın hükümdarı olduğu belirtilmektedir.

Bu, Hiou-en-Tsiang tarafından ziyaret edilen ve daha önce bahsedilen Pencap'taki Takhya veya Takha krallığıydı. Bu nedenle, Takhya'daki Naga halkının Sarya adıyla da bilindiği anlaşılıyor. Yine, dış Himalayalar'da, Sudej ve Beas Vadileri arasında, Sara veya Seoraj adı verilen bir bölge bulunmaktadır. Bu bölgede Naga yarı tanrıları, tapılan başlıca tanrılardır. Yukarı Chinab Vadisi'nde de bir başka Seoraj vardır ve burası da Naga'ya tapan bir halk tarafından iskan edilmektedir. .

Saraj veya Seoraj adı, Albay Tod'un yazıtındaki Sarya ve Ganj Vadisi'ndeki Cheruların alternatif adı olan Scori ile aynı gibi görünüyor. Ayrıca, daha önce gördüğümüz gibi, Chera veya Naga için kullanılan eski Tamil adı olan Sarai ile de aynı gibi görünüyor. Bu nedenle, görünüşe göre, Sutlej Vadisi'ndeki Saraj halkı olan Saryalar veya Takhyalar, Ganj Vadisi'ndeki Scoriler veya Cherular ve Güney Hindistan'daki Cheralar, Seralar veya Kerakiler, aynı Naga'ya tapan halkın farklı kollarıdır.

Ayrıca, Himalayaların bazı lehçelerinde Kira veya Kiri'nin yılan anlamına geldiği de belirtilmelidir. Belki de Himalayalar halkına sıklıkla uygulanan Kirate teriminin türetildiği bu isim, Rajatarangini'de Keşmir'de veya yakınlarında yaşayan bir halk için kullanılmaktadır. Kiralar, Varaha Mihira tarafından ve Profesör Kielhom tarafından yayınlanan bir bakır levhada da anılmaktadır.

Kangra vadisindeki Baijnath tapınağındaki bir yazıtta, yerin o zamanki adının Kiragrams olduğu belirtiliyor. Bu, yerel lehçede "yılanlar köyü" anlamına gelir. Naga, Baijnath'ta ve komşu ülkenin tamamında hala popüler bir tanrıdır. Dolayısıyla Kira terimi Naga'nın bir karşılığıdır ve Himalayaların yılanlara tapan Kiralarının, Güney'deki Dravid Keraları, Cheraları veya Keralalarıyla yakından ilişkili olduğundan şüphe duyulamaz. İsim benzerliğine her zaman güvenilemez, ancak burada daha fazlası var. Bu şekilde görünüşte aynı isme sahip olan bu insanlar, hepsi Güneş ırkındandır; hepsi "Başlıklı yılanı kutsal sayarlar; ve hepsi de ataları olarak Naga yarı tanrılarına taparlar. Yukarıdakilerden, Güney Hindistan'daki Dravidlerin, Kuzey'deki Nagalar veya Asuralarla aynı soydan oldukları oldukça kesin görünmektedir." Bu nedenle, Nagaların ve Dravidlerin aynı halk olduğu açıktır.

Bu kadar kanıt olmasına rağmen, insanlar tezi kabul etmeye hazır olmayabilirler. Kabul etmenin önündeki en büyük zorluk, Güney Hindistan halkının Dravidyan olarak adlandırılmasıdır. Eğer gerçekten Naga iseler, Dravidyan teriminin neden sadece Güney Hindistan halkıyla sınırlı kaldığı sorusu doğaldır. Eleştirmenler şu soruyu soracaktır: Eğer Dravidyanlar ve Nagalar aynı halk ise, neden Güney Hindistan halkını da tanımlamak için Naga adı kullanılmıyor? Bu şüphesiz bir bilmece. Ancak çözümsüz bir bilmece değil. Bazı gerçekler göz önünde bulundurulursa çözülebilir.

Öncelikle dil konusunu ele almak gerekiyor. Bugün Güney Hindistan halkının dili, Kuzey Hindistan halkının dilinden farklıdır. Peki bu her zaman böyle miydi? Bu konuda Bay Oldham'ın gözlemleri dikkate değerdir.

"Eski Sanskrit dilbilimcilerinin Dravid ülkelerinin dilinin Kuzey Hindistan'ın yerel dilleriyle bağlantılı olduğunu düşündükleri ve özellikle de, gördüğümüz gibi, bu dilleri konuşan insanların konuşma biçimiyle ilişkili olduğunu düşündükleri açıktır." görünüşe göre Asura kabilelerinin torunları. Dolayısıyla, 'Shahasha Chandrika'da Lakshmidhara, Paisachi dilinin Pandya, Kckaya, Vahlika, Sahya, Nepala, Kuntala, Sudesha, Bhota, Gandhara, Haiva ve Kanoj'un Paisachi ülkelerinde konuşulduğunu söylüyor; ve bunlar Paisachi ülkeleri. Tüm yerel lehçeler arasında paisachi'nin en küçük Sanskritçe karışımını içerdiği söylenir.

Asuraların başlangıçta Aryaların dilinden farklı bir dil konuştuğu aşikardır. Profesör Muir, Rig Veda'dan, 'mridavach' kelimesinin Asuraların konuşmasına uygulandığı birkaç pasajı alıntılamıştır (R.vi.74, 2; v. vi.3; v.vii.6). Bu pasajlar hakkında Profesör Muir şunları gözlemliyor: "Benim 'zararlı konuşan' olarak çevirdiğim mridavach kelimesi, Sayana tarafından 'konuşma organları tahrip olmuş kişi' olarak açıklanmıştır. İfadenin orijinal anlamı, şüphesiz, Asuraların dilinin Aryalar için az çok anlaşılmaz olmasıydı. Aynı açıklama, Rig Veda'da 'İndra'yı yatıştırarak kötü konuşan adamı alt edelim' denilen başka bir pasaj için de geçerlidir."

Satapatha Brahmana'dan şunu öğreniyoruz: 'Asuralar, konuşma yeteneklerinden mahrum kaldıkları için perişan oldular ve "He lava", "He lava" diye ağladılar. Söyledikleri anlaşılmaz konuşma buydu. Ve böyle konuşan kişi Miecha'dır. Bu nedenle, hiçbir Brahman barbarca konuşmasın, çünkü bu Asura'nın konuşmasıdır.' S

Manu'dan öğrendiğimize göre, 'Brahman'ın ağzından, kollarından, uyluklarından ve ayaklarından türetilen sınıfların dışında kalan kabilelere, ister Miechaların ister Aryaların dilini konuşsunlar, Dasyu denir.' Manu zamanında, hem Aryan dili hem de Miecha veya Asuraların dili kullanılıyordu. Ancak Mahabharata'da anlatılan dönemde, Asura dili Aryanlaşmış kabileler arasında neredeyse yok olmuş olmalıydı; çünkü Vidura, Yudhishthira'ya Miecha dilinde hitap etti ve bu da Yudhishthira dışında hiç kimsenin anlayamayacağı bir şekildeydi.

Ancak daha sonraki bir dönemde, dilbilimci Rama Tarkavagisa 'Nagalar gibi konuşanlar'dan bahseder. Bu nedenle, yeniden doğmamış Asuraların, din değiştiren kardeşleri bunları terk ettikten çok sonra bile atalarının dilini, dinini ve geleneklerini korudukları anlaşılıyor. Paisachi lehçelerinin bu yeniden doğmamış kabileler arasında kullanıldığı ve bu kabileler arasında, az önce gördüğümüz gibi, Dravidyan Pandyaların da bulunduğu açıktır.

Tamil ve akraba dillerin eski Asura diline dayandığı görüşü, Sind sınırlarında yaşayan Brahui kabilesinin dilinin onlarla çok yakından ilişkili olduğunun bulunmasıyla güçlü bir şekilde doğrulanmaktadır. Nitekim Dr. Caldwell şöyle diyor: 'Brahui (dili), Dravid ırkını İndus'un ötesine, Orta Asya'nın güney sınırlarına kadar izlememizi sağlıyor. Bu ülke, daha önce de belirttiğim gibi, e

"Asuraların veya Nagaların yurdu, görünüşe göre Dravid krallıklarının kurucuları da bu ırka aitti." Ortaya konan tüm kanıtlar göz önüne alındığında, tek olası sonuç, Hindistan'ın güneyindeki Dravidlerin, kuzeydeki Asuralar veya Nagalarla aynı soydan olduğu gibi görünüyor." Akılda tutulması gereken ikinci şey ise 'Dravida' kelimesinin orijinal bir kelime olmadığıdır. Bu, 'Tamil' kelimesinin Sanskritçeleştirilmiş halidir.

Orijinal "Tamil" kelimesi Sanskritçeye aktarıldığında Damita , daha sonra Damilla ise Dravida halini almıştır. Dravida kelimesi, halkın dilinin adıdır ve halkın ırkını belirtmez. Hatırlanması gereken üçüncü şey ise, Tamil veya Dravida'nın sadece Güney Hindistan'ın dili olmadığı, Aryanlar gelmeden önce tüm Hindistan'ın dili olduğu ve Keşmir'den Cape Camorin'e kadar konuşulduğudur. Aslında, Hindistan genelinde Nagaların diliydi. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise, Aryanlar ve Nagalar arasındaki temas ve bunun Nagalar ve dilleri üzerindeki etkisidir. Ne kadar garip görünse de, bu temasın Kuzey Hindistan'daki Nagalar üzerindeki etkisi, Güney Hindistan'daki Nagalar üzerindeki etkisinden oldukça farklıydı.

Kuzey Hindistan'daki Nagalar, ana dilleri olan Tamilce'yi terk ederek yerine Sanskritçe'yi benimsediler. Güney Hindistan'daki Nagalar ise Tamilce'yi ana dilleri olarak korudular ve Aryanların dili olan Sanskritçe'yi benimsemediler. Bu fark göz önünde bulundurulursa, daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Dravida adının neden sadece Güney Hindistan halkı için kullanılmaya başlandığını açıklayalım. Kuzey Hindistan'daki Nagalar Dravida dilini konuşmayı bıraktıkları için, onlara Dravida adının verilmesi gerekliliği ortadan kalkmıştı. Ancak Güney Hindistan'daki Nagalar söz konusu olduğunda, Dravida diline bağlılıkları nedeniyle onlara Dravida denmesinin uygunluğu devam etmekle kalmamış, aynı zamanda Kuzeydeki Nagaların bu dili kullanmayı bırakmasından sonra Dravida dilini konuşan tek halk olmaları nedeniyle onlara Dravida denmesinin gerekliliği de çok acil hale gelmişti.

Güney Hindistan halkının Dravidyan olarak adlandırılmasının gerçek nedeni budur. Dolayısıyla, Dravida kelimesinin Güney Hindistan halkı için özel olarak kullanılması, Nagaların ve Dravidaların aynı halk olduğu gerçeğini gölgelemez. Bunlar sadece aynı halkın iki farklı adıdır. Nagalar ırksal veya kültürel bir isimken, Dravidalar dilsel isimleridir. Dolayısıyla Dasalar Nagalarla aynıdır ve Nagalar da Dravidyanlarla aynıdır. Başka bir deyişle, Hindistan ırkları hakkında söyleyebileceğimiz şey, en fazla iki ırkın var olduğudur: Aryanlar ve Nagalar. Açıkçası, Bay Rice'ın teorisi çökmelidir. Çünkü gerçekte sadece iki ırk varken, üç ırkın varlığını varsaymaktadır. .

II

Ancak, Dravidlerin gelişinden önce Hindistan'da yaşayan üçüncü bir yerli ırkın var olduğunu kabul edersek, bu Dravid öncesi yerlilerin günümüz Hindistan'ındaki Dokunulmazlar'ın ataları olduğu söylenebilir mi? Gerçeği bulmak için uygulayabileceğimiz iki test var. Biri antropometrik test, diğeri ise etnolojik test. Hindistan halkının antropometrik özelliklerini göz önünde bulundurarak, Prof. Ghurye'nin 'Hindistan'da Kast ve Irk' adlı eserinde çok çarpıcı bir şey söylediği görülüyor; aşağıdaki alıntı şöyledir:

"Eski Aryanların tipik temsilcisi olarak Birleşik Eyaletler'in Brahmanını ele alarak karşılaştırmalara onunla başlayacağız."

Farklılık endeksleri tablosuna baktığımızda, Pencap'ın Chuhra ve Khatri kastlarıyla karşılaştırıldığında, Chhatri hariç Birleşik Eyaletler'deki herhangi bir kasttan daha küçük bir farklılık endeksi gösterdiğini görüyoruz. Khatri ile Chuhra arasındaki farklılık endeksi, Birleşik Eyaletler'in Brahminleri ile Pencap'ın Chuhraları arasındaki farklılık endeksinden sadece biraz daha düşüktür. Bu, Birleşik Eyaletler'in Brahminlerinin, kendi eyaletindeki herhangi bir kasttan (çok yüksek bir kast olan Chhatri hariç) daha çok Pencap'ın Chuhra ve Khatri kastlarıyla fiziksel olarak daha yakın akrabalık gösterdiği anlamına gelir... Birleşik Eyaletler Brahminleri ile Pencap Chuhraları arasındaki bu yakın akrabalığın gerçekliği, Birleşik Eyaletler Brahminleri ile diğer bölgelerin Brahminleri arasındaki farklılık endeksleri tablosuna baktığımızda daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Aryan kültürünün yayılma tarihine dair bilgilerimizden yola çıkarak, Birleşik Eyaletler Brahminleri ile Bihar Brahminleri arasında, ki bunların öncekine çok yakın olması beklenir, fark endeksi bile Birleşik Eyaletler Brahminleri ile Çuhra arasındaki fark kadar yüksektir... Tarihsel temelde Bihar'ın Birleşik Eyaletler'e yakın olmasını bekleriz. Tabloya baktığımızda Kurmi'nin Brahmin'e yakın olduğunu, Çamar ve Dom'un ise ondan oldukça farklılaştığını görüyoruz. Ancak bu durumda Çamar, Birleşik Eyaletler Çamar'ının Birleşik Eyaletler Brahminlerinden farklı olduğu kadar Brahmin'den farklı değildir. Bengal tablosu, sosyal öncelik sıralamasında altıncı sırada yer alan ve dokunuşu kirleten Çadal'ın, Brahmin'den çok farklı olmadığını, ikinci sırada yer alan Kayasthaların ise ondan neredeyse ayırt edilemeyeceğini göstermektedir. Bombay'da Deshastha Brahmin, kendi sınıfından Chitpavan Brahmin'e olduğu kadar, balıkçı kastı olan Son-Koli'ye de daha yakın bir akrabalık gösterir. Maratha bölgesinin dokunulmazları olan Mahar, köylü Kunbi ile birlikte ikinci sırada gelir. Ardından sırasıyla Shenvi Brahmin, Nagar Brahmin ve yüksek kasttan Maratha gelir. Bu sonuçlar oldukça eskidir. Genelleştirilmiş bir biçimde ifade edildiğinde, Bombay'da sosyal kademelenme ile fiziksel farklılaşma arasında bir ilişki olmadığı anlamına gelir.

Sonunda Madras'a geldik. Burada farklı dil bölgelerini ayrı ayrı ele almalıyız çünkü çeşitli bölgelerdeki sosyal öncelik şemaları farklıdır. Risely ve E. Thurston'ın verdiği ortalamaya göre kastların sıralaması şu şekildedir: Kapu, Sale, Malla, Golla, Madiga, Fogata ve Komati. Sosyal statülerine göre ise aşağıdaki gibi sıralanırlar:

Brahmin, Komati, Golla, Kapu ve diğerleri ile Sale, Fagota ve diğerleri. Mala Madiga, Telugu ülkesinin Paryaları olarak en düşük rütbeyi işgal eder.

Kanarya dilinde burun indeksi şu sırayı verir: Kamatak Smarts, Brahmin, Bant, Billiva, Mandya Brahmin, Vakkaliga, Ganiga, Linga Banajiga, Panchala, Kurha, Holeya, Deshastha Brahmift, Toreya ve Bedar.

Sosyal öncelik şemasında kastlar şu şekildedir: Brahmin, Bant ve Vakkaliga, Toreya vb., Kuruba ve Ganiga, Badaga ve Krumba ve Solaga, Billiva, Beda Holeya.

Karşılaştırmanın önemi, Kanarya bölgesinin dokunulmazları olan Holeya'ların burun indeksinin 75,1, en yüksek Brahmanlarınkinin ise 71,5 olduğunu, Hinduizm'e geçtiklerinde listede kendilerine ayrılan sırayı alan orman halkı Krumba ve Solaga'ların ise sırasıyla 86,1 ve 85,1 olduğunu hatırladığımızda daha da artmaktadır.

Tamil kastları, burun indeksine göre aşağıdaki gibi sıralanabilir:

Ambattan, Vellai, Ediayan, Agamudaiyan, Tamil Brahmin, Palli, Malaiyali, Shanan ve Parayan. Burun indeksleri Malayalam'da dört tipik kast şunlardır: Tiyan, 75; Nambudri 75,5; Nayar 76,7; Charuman 77,2. Bunlar arasındaki sosyal öncelik sırası şöyledir: Nambudri, Nayar, Tiyan ve Charuman. Tranvancore'un orman kabilelerinden Kanikar'ın burun indeksi 8,46'dır. Dolayısıyla, Charuman (Ulaşılmaz), Kanikar'dan ziyade Brahmin ile aynı ırka aittir."

Yukarıdaki alıntıdan diğer topluluklar hakkında söylenenleri çıkarıp sadece Dokunulmazlar ile ilgili olanlara dikkat çekmek gerekirse, Pencap'taki Chuhra'ların (Dokunulmazlar) burun indeksinin Birleşik Eyaletler'deki Brahmin'lerin burun indeksiyle aynı olduğu; Bihar'daki Chamar'ların (Dokunulmazlar) burun indeksinin Bihar'daki Brahmin'lerden çok farklı olmadığı; Carese'deki Holeya'ların (Dokunulmazlar) burun indeksinin Kamatak'taki Brahmin'lerden çok daha yüksek olduğu ve Tamil'deki Cheruman'ların (Pariah'tan daha düşük bir Dokunulmaz) burun indeksinin Tamil Nadu'daki Brahmin'lerle aynı ırka ait olduğu açıktır.

Eğer antropometri, bir halkın ırkını belirlemek için güvenilebilecek bir bilim ise, Hindu toplumunun çeşitli katmanlarına antropometri uygulanmasıyla elde edilen sonuç, Dokunulmazların Aryanlardan ve Dravidyanlardan farklı bir ırka ait olduğunu çürütmektedir. Ölçümler, Brahmanların ve Dokunulmazların aynı ırka ait olduğunu ortaya koymaktadır.

Buradan şu sonuç çıkar: Eğer Brahmanlar Aryan ise, Dokunulmazlar da Aryan'dır. Eğer Brahmanlar Dokunulmazlar da Dravidyanlardır. Eğer Brahmanlar Naga ise, Dokunulmazlar da Naga'dır. Gerçekler böyleyken, Bay Rice'ın ortaya attığı teorinin yanlış bir temele dayandığı söylenmelidir.

III

Dokunulmazlık hakkındaki ırksal teori, yalnızca antropometrik sonuçlarla çelişmekle kalmaz, aynı zamanda Hindistan'ın etnolojisi hakkında bildiğimiz gerçeklerden de çok az destek bulur. Hindistan halkının bir zamanlar kabile temelli örgütlendiği oldukça iyi bilinmektedir ve kabileler kastlara dönüşmüş olsa da kabile örgütlenmesi hala bozulmadan kalmıştır. Her kabile klanlara bölünmüştü ve klanlar aile gruplarından oluşuyordu. Her aile grubunun, canlı veya cansız bir nesne olan bir totemi vardı. Ortak bir toteme sahip olanlar, halk arasında Gotra veya Kula olarak bilinen dış evlilik yapan bir grup oluşturuyordu.

Aynı gotraya sahip ailelerin birbirleriyle evlenmelerine izin verilmiyordu, çünkü aynı atadan geldikleri ve damarlarında aynı kanın aktığı varsayılıyordu. Bu gerçek göz önüne alındığında, farklı kastlar ve topluluklar arasındaki totemlerin dağılımının incelenmesi, antropometri kadar ırkı belirlemek için iyi bir test görevi görebilir.

Ne yazık ki, totemlerin ve bunların farklı topluluklar arasındaki dağılımının incelenmesi sosyoloji öğrencileri tarafından tamamen ihmal edilmiştir. Bu ihmal büyük ölçüde günümüzde yaygınlaştırılan görüşten kaynaklanmaktadır. Nüfus Sayım Komiserleri, Hindu sosyal sisteminin gerçek biriminin ve Hindu toplumunun dokusunun temelinin, endogami kuralına dayalı alt kast olduğunu belirtmişlerdir. Bundan daha büyük bir hata olamaz. Hindu toplumunun birimi alt kast değil, dış evlilik kuralına dayalı ailedir. Bu anlamda Hindu ailesi, alt kast gibi sosyal bir örgütlenme değil, temelde kabile örgütlenmesidir. Hindu ailesi, evlilik konusunda öncelikle Kul ve Gotra'yı dikkate alır ve ancak ikincil olarak kast ve alt kastı dikkate alır. Kul ve Gotra, İlkel Toplumun totemlerinin Hindu karşılıklarıdır. Bu, Hindu toplumunun örgütlenmesinde hala kabileci olduğunu ve temelinde Kul ve Gotra'ya dayalı dış evlilik kurallarına uyan ailenin bulunduğunu göstermektedir . Kastlar ve alt kastlar, kabile örgütlenmesinin üzerine yerleştirilmiş sosyal örgütlenmelerdir ve bunların öngördüğü iç evlilik kuralı, Kul ve Gotra kabile örgütlenmelerinin öngördüğü dış evlilik kuralını ortadan kaldırmaz .

Ailenin temel unsur olduğu ve alt kastın olmadığı gerçeğini kabul etmenin önemi açıktır. Bu, Hindu ailelerinde yaygın olan Kul ve Gotra isimlerinin incelenmesine yol açacaktır . Bu tür bir çalışma, Hindistan halkının ırksal bileşimini belirlemede büyük bir yardımcı olacaktır. Aynı Kul ve Gotra'nın farklı kast ve topluluklarda var olduğu bulunursa, kastların sosyal olarak farklı olsa da, ırksal olarak farklı olduğu söylenebilir. y

Farklı olanların ırksal olarak bir olduğu iddiası doğru değildir. Bu konuda iki çalışma yapılmıştır; biri Maharashtra'da Risley tarafından, diğeri ise Pencap'ta Bay Rose tarafından. Sonuçlar, Dokunulmazların Aryanlardan veya Dravidyanlardan ırksal olarak farklı olduğu teorisini açıkça çürütmektedir. Maharashtra nüfusunun büyük çoğunluğunu Marathalar oluşturmaktadır. Maharlar, Maharashtra'nın Dokunulmazlarıdır.

Antropolojik araştırmalar, her ikisinin de aynı Kul'a sahip olduğunu göstermektedir. Gerçekten de, benzerlik o kadar büyüktür ki, Marathalar arasında Maharlar arasında bulunmayan neredeyse hiçbir Kul yoktur ve Maharlar arasında Marathalar arasında bulunmayan hiçbir Kul yoktur. Benzer şekilde, Pencap'ta ana halk gruplarından biri Jatlardır. Mazabi Sihler, çoğunluğu kast olarak Chamar olan Dokunulmazlar sınıfına mensuptur.

Antropolojik araştırmalar, ikisinin de aynı Gotra'ya sahip olduğunu gösteriyor. Bu gerçekler ışığında, Dokunulmazların farklı bir ırka ait olduğu nasıl iddia edilebilir? Daha önce de belirttiğim gibi, eğer totem, kul ve gotra'nın bir anlamı varsa, aynı toteme sahip olanların akraba olması gerekir. Akraba iseler, farklı ırktan kişiler olamazlar.

Dolayısıyla, dokunulmazlığın kökenine ilişkin ırksal teori terk edilmelidir. .

BÖLÜM VIII

BÖLÜM IV

DOKUNULAMAZLIĞIN KÖKENİNE DAİR YENİ TEORİLER.

 1870 yılından itibaren her on yılda bir Nüfus Sayım Komiseri tarafından yayınlanan Hindistan Nüfus Sayım Raporları, Hindistan halkının sosyal ve dini yaşamına dair başka hiçbir yerde bulunamayacak zengin bir bilgi kaynağı içermektedir.

1910 Nüfus Sayımı öncesinde, Nüfus Sayım Komiseri "Dine Göre Nüfus" başlıklı bir sütuna sahipti. Bu başlık altında nüfus (1) Müslümanlar, (2) Hindular, (3) Hristiyanlar vb. şeklinde gösteriliyordu. 1910 yılına ait Nüfus Sayım Raporu, o zamanki uygulamadan yeni bir sapmayı işaret ediyordu. İlk kez Hinduları üç ayrı kategoriye ayırdı: (i) Hindular, (ii) Animizm ve Kabile mensupları ve (iii) Ezilen Sınıflar veya Dokunulmazlar. Bu yeni sınıflandırma o zamandan beri devam etmektedir.

II

Önceki Nüfus Sayımı Komiserlerinin uygulamalarından bu sapma üç soruyu gündeme getiriyor. Birincisi, 1910 Nüfus Sayımı Komiserini bu yeni sınıflandırmayı getirmeye iten neydi? İkincisi, bu sınıflandırmanın temelini oluşturan kriterler nelerdi? Üçüncüsü, Hinduların yukarıda belirtilen üç ayrı kategoriye ayrılmasını haklı çıkaran bazı uygulamaların büyümesinin nedenleri nelerdir? Birinci sorunun cevabı 1909'da sunulan konuşmada bulunacaktır. HH Aga Han önderliğindeki Müslüman topluluğu tarafından dönemin Genel Valisi Lord Minto'ya gönderilen ve yasama, yürütme ve kamu hizmetlerinde Müslüman topluluğu için ayrı ve yeterli temsil talep eden bir mektupta* şu pasaj yer almaktadır: "1901 yılında yapılan nüfus sayımına göre Hindistan'daki Müslümanların sayısı altmış iki milyonu aşkın olup, bu sayı Majestelerinin Hindistan topraklarının toplam nüfusunun beşte bir ila dörtte birini oluşturmaktadır. Animist ve diğer küçük dinler başlığı altında sayılan toplumun medenileşmemiş kesimleri ile genellikle Hindu olarak sınıflandırılan ancak aslında Hindu olmayan sınıflar için bir indirim yapılırsa, Müslümanların Hindu çoğunluğuna oranı çok daha büyük olur."

 Bu nedenle, genişletilmiş veya sınırlı herhangi bir temsil sisteminde, Rusya hariç herhangi bir birinci sınıf Avrupa gücünün toplam nüfusundan daha kalabalık bir topluluğun, devlette önemli bir unsur olarak yeterli tanınmayı haklı olarak talep edebileceğini öne sürmek istiyoruz. "Hatta, Ekselanslarının izniyle bir adım daha ileri giderek, Müslüman topluluğuna doğrudan veya dolaylı her türlü temsilde ve statülerini ve etkilerini etkileyen diğer tüm yollarda verilen konumun, yalnızca sayısal güçleriyle değil, aynı zamanda siyasi önemleriyle ve imparatorluğun savunmasına yaptıkları katkının değeriyle de orantılı olması gerektiğini vurguluyoruz ve Ekselanslarının bu konuda da aynı fikirde olacağını umuyoruz." Lütfen, yüz yıldan biraz daha uzun bir süre önce Hindistan'da işgal ettikleri konuma ve geleneklerinin doğal olarak zihinlerinden silinmemiş olmasına gereken önemi verin."

İtalik olarak yazılan kısım özel bir öneme sahiptir. Bu kısım, Müslümanların sayısal gücünü Hindu nüfusuyla birleştirirken animistlerin, kabilelerin ve dokunulmazların nüfusunun dışarıda bırakılması gerektiğini önermek amacıyla konuşmada kullanılmıştır. 1910 yılında Nüfus Sayım Komiseri tarafından benimsenen bu yeni 'Hindu' sınıflandırmasının nedeni, Müslüman topluluğunun artırılmış ölçekte ayrı temsil talebinde yatmaktadır. Her halükarda, Hindular bu talebi böyle anlamışlardır. İlginç olsa da, Nüfus Sayım Komiserinin sınıflandırma sisteminde bu değişikliği neden yaptığı sorusu, ikinci sorudan daha az önemlidir.

Önemli olan, Nüfus Sayım Komiserinin Hindu topluluklarının farklı sınıflarını ayırmak için benimsediği temeli bilmektir.

(1) yüzde yüz Hindu olanlar ve

(2) olmayanlar.

Nüfus Sayım Komiseri'nin ayrıştırma için benimsediği temel, Nüfus Sayım Komiseri tarafından yayınlanan ve aşağıdaki hususları ortaya koyan genelgede bulunmaktadır:

Bu iki sınıfı ayırt etmek amacıyla belirli testler .

Tam olarak Hindu olmayanlar arasında, çeşitli kast ve kabilelere mensup olanlar da bulunuyordu.

:-

(1) Brahmanların üstünlüğünü inkar edin.

(2) Mantrayı bir Brahman'dan veya tanınmış başka bir Hindu Guru'dan almayın.

(3) Vedaların otoritesini inkar etmek.

(4) Hindu tanrılarına tapmayın.

(5) İyi Brahmanlar tarafından aile rahibi olarak hizmet edilmezler.

(6) Hiçbir Brahman rahibi olmasın.

(7) Hindu tapınaklarının iç kısımlarına girişleri engellenir.

(8) Kirliliğe neden olmak (a) dokunma yoluyla veya (b) belirli bir mesafede.

(9) Ölülerini gömün.

(10) Sığır eti ye ve ineğe saygı gösterme.

Bu on testten bazıları Hinduları animistlerden ve kabilelerden ayırır. Geri kalanlar Hinduları dokunulmazlardan ayırır. Dokunulmazları Hindulardan ayıranlar (2), (5), (6), (7) ve (10)'dur. Bu, ile

Bizim esas olarak ilgilendiğimiz kişiler bunlardır.

Açıklık sağlamak amacıyla bu testleri parçalara ayırmak ve ayrı ayrı ele almak daha iyidir. Bu Bölüm yalnızca (2), (5) ve (6)'nın incelenmesine ayrılacaktır.

Nüfus Sayım Komiseri'nin testlerde (2), (5) ve (6) yer alan sorulara verdiği yanıtlar (1) Dokunulmazların almadığını ortaya koymaktadır

(1) Bir Brahman'dan gelen mantra; (2) Dokunulmazlara iyi Brahman rahipleri tarafından hiç hizmet edilmediği; ve (3) Dokunulmazların kendi rahiplerinin yetiştirildiği Kendileri. Bu gerçekler konusunda tüm illerin Nüfus Sayım Komiserleri hemfikirdir.

Üç sorudan üçüncüsü en önemlisidir. Ne yazık ki, Nüfus Sayım Komiseri bunun farkında değildi. Çünkü yaptığı araştırmalarda meselenin özüne inip şu sorunun cevabını bulamadı: Dokunulmazlar neden dışlanmıştı?

Brahmanlardan mantra almamak neden? Brahmanlar neden dokunulmazlara aile rahibi olarak hizmet etmediler? Dokunulmazlar neden kendi rahiplerine sahip olmayı tercih ediyorlar? Bu gerçeklerin varlığından çok, "neden" sorusunun cevabı daha önemlidir. Araştırılması gereken de bu gerçeklerin "neden" sorusudur.

Dokunulmazlığın kökenine dair ipucu bunun ardında gizlidir. Bu araştırmaya başlamadan önce, Nüfus Sayım Komiseri'nin soruşturmalarının bir anlamda tek taraflı olduğunu belirtmek gerekir.

Brahmanların dokunulmazlardan uzak durduğunu gösterdiler. Ancak dokunulmazların da Brahmanlardan uzak durduğu gerçeğini ortaya koymadılar. Yine de bu bir gerçektir. İnsanlar Brahmanların dokunulmazlardan üstün olduğunu ve dokunulmazların kendilerini onlardan aşağıda gördüğünü düşünmeye o kadar alışmışlardır ki, dokunulmazların Brahmanları kirli bir varlık olarak gördüğü ifadesi onlara büyük bir sürpriz olarak gelecektir. Bununla birlikte, dokunulmazların sosyal adetlerini gözlemleyen ve inceleyen birçok yazar bu gerçeği belirtmiştir. Herhangi bir şüpheyi ortadan kaldırmak için... Bu noktada, onların yazılarından aşağıdaki alıntılara dikkat çekilmektedir.

Bu durum, Abbe Dubois tarafından fark edilmiş ve şöyle demiştir: "Bugüne kadar bile bir Parya'nın bir köyde bir Brahman sokağından geçmesine izin verilmez, ancak kasabalarda bir Brahman'ın evine yaklaşmasını veya yanından geçmesini kimse engelleyemez veya engellemez. Paryalar ise, hiçbir koşulda bir Brahman'ın paracherrilerinden ( Parya kulübelerinin bulunduğu yer) geçmesine izin vermezler, çünkü bunun yıkımlarına yol açacağına kesin olarak inanırlar." Tanjore Bölgesi Gazetesi Editörü Bay Hemingsway şöyle diyor: "Bu kastlar (Tanjore Bölgesi'nin Parayan ve Pallan veya Chakkiliyan kastları), bir Brahman'ın mahallelerine girmesine şiddetle karşı çıkarlar, çünkü bunun kendilerine zarar vereceğine inanırlar." Mysore'un Hasan Bölgesi'ndeki Holeyalar hakkında konuşan Yüzbaşı JSF Mackenzie şöyle diyor: "Her köyün Holigiri'si vardır; eskiden kırsal serfler olan Holiarların yaşadığı mahallelere köy sınırının dışında Holigiri denir."

"Bunun sebebi, onların dokunuşlarının kirlilik taşıdığı, saf olmayan bir ırk olarak görülmeleriydi diye düşündüm." Bu, genellikle Holiar'ların elinden doğrudan bir şey almayı reddeden Brahmanların verdiği sebeptir; yine de Brahmanlar, Holigiri'den rahatsız edilmeden geçmeyi başarabilirlerse büyük bir şansın onları beklediğine inanırlar. Holiarlar buna şiddetle karşı çıkarlar ve bir Brahman onların odalarına girmeye kalkışırsa, topluca dışarı çıkıp onu terlikle öldürürler. Eski zamanlarda, rivayete göre, ölüm cezasına çarptırılırdı. Diğer kastlardan olanlar kapıya kadar gelebilirlerdi, ancak eve girmemeleri gerekirdi, çünkü bu Holiar'a kötü şans getirirdi. Eğer bir kişi tesadüfen içeri girerse, ev sahibi davetsiz misafirin elbisesini yırtar, bir köşesine biraz tuz bağlar ve onu dışarı atardı.

Bu, izinsiz girene gelebilecek tüm iyi şansı etkisiz hale getirmeyi ve evin sahibine gelebilecek her türlü kötülüğü önlemeyi amaçlıyor. Bu garip olayın açıklaması nedir? Açıklama elbette başlangıçtaki durumla, yani Dokunulmazlar Dokunulmaz değilken sadece Kırılmış İnsanlar oldukları zamanla uyumlu olmalıdır. Brahmanların Kırılmış İnsanların dini törenlerinde görev yapmayı neden reddettiğini sormalıyız. Brahmanlar mı görev yapmayı reddetti? Yoksa Kırılmış İnsanlar mı onları davet etmeyi reddetti? Brahmanlar neden Kırılmış İnsanları kirli olarak gördü? Kırılmış İnsanlar neden Brahmanları kirli olarak gördü? Bu düşmanlığın temeli nedir?

Bu antipati tek bir hipotezle açıklanabilir. Buna göre, Kırık Adamlar Budistti. Bu nedenle Brahmanlara saygı duymadılar, onları rahip olarak görevlendirmediler ve onları kirli olarak gördüler. Öte yandan Brahmanlar, Kırık Adamların Budist olmasından dolayı onlardan hoşlanmadılar ve onlara karşı aşağılama ve nefret vaaz ettiler; bunun sonucunda Kırık Adamlar... Dokunulmazlar olarak kabul ediliyorlardı. Kırık Adamların Budist olduğuna dair doğrudan bir kanıtımız yok.

Hinduların çoğunluğunun Budist olduğu göz önüne alındığında, aslında hiçbir kanıta gerek yoktur. Onların Budist olduğunu varsayabiliriz. Hinduların zihninde Budistlere karşı nefret ve tiksinti olduğu ve bu duygunun Brahmanlar tarafından yaratıldığı iddiası desteksiz değildir. Nilkant, Prayaschit Mayukha adlı eserinde Manu'dan şu ayeti aktarır: "Bir kişi bir Budiste veya Pachupat, Lokayata, Nastika ve Mahapataki çiçeğine dokunursa, yıkanarak kendini arındırmalıdır." Aynı öğreti Apararka tarafından Smriti adlı eserinde de vaaz edilmektedir.

Vradha Harit daha da ileri giderek Budist tapınağına girmenin, kirliliği gidermek için arındırıcı bir banyo gerektiren bir günah olduğunu ilan eder. Buda'nın takipçilerine karşı bu nefret ve aşağılama ruhunun ne kadar yaygınlaştığı, Sanskrit dramalarında tasvir edilen sahnelerden gözlemlenebilir. Budistlere karşı bu tutumun en çarpıcı örneği Mricchakatika'da bulunur. Bu dramanın VII. Perdesinde, kahraman Charudatta ve arkadaşı Maitreya, şehrin dışındaki parkta Vasantasena'yı beklerken gösterilir. Vasantasena gelmeyince Charudatta parktan ayrılmaya karar verir. Ayrılırken Samvahaka adında bir Budist keşiş görürler. Onu görünce Charudatta şöyle der: "Arkadaşım Maitreya, Vasantasena ile görüşmek için sabırsızlanıyorum... Hadi gidelim. (Biraz yürüdükten sonra) Ah! İşte uğursuz bir manzara, bize doğru gelen bir Budist keşiş. (Biraz sonra) (Düşünce) Pekala, o bu yoldan gelsin, biz diğer yoldan gidelim. (Çıkış.) VIII. Perdede keşiş, Kralın kayınbiraderi Sakara'nın parkında bir havuzda çamaşırlarını yıkamaktadır. Sakara, Vita ile birlikte gelir ve keşişi öldürmekle tehdit eder. Aralarındaki şu konuşma oldukça açıklayıcıdır: "Sakara - Dur, sen kötü keşiş. Keşiş - Ah! İşte kralın kayınbiraderi! Bir keşiş onu gücendirdiği için, şimdi karşılaştığı her keşişi dövüyor. Sakara - Dur, şimdi kafanı bir meyhanede turp kırar gibi kıracağım. (Dövüyor.) Vita - Dostum, dünyadan tiksinmiş, safran cübbeler giymiş bir keşişi dövmek uygun değil. Keşiş - (Karşılıyor) Memnun ol, ey kardeş. Sakara - Dostum, bak. Bana hakaret ediyor."

Vita - Ne diyor? Sakara - Bana 'sevgili kardeş' (upasaka) diyor. Ben berber miyim? Vita - Ah! Gerçekten de seni Buda'nın bir mürit olarak övüyor. Sakara - Buraya neden geldi? Keşiş - Bu çamaşırları yıkamak için. Sakara - Ah! Sen kötü keşiş. Ben bile bu havuzda yıkanmam; seni tek bir darbeyle öldürürüm." Çok fazla dayak yedikten sonra keşişin gitmesine izin verilir. İşte Hindu kalabalığının ortasında bir Budist keşiş. Dışlanıyor ve uzak duruluyor. Ona karşı duyulan tiksinti o kadar büyük ki, insanlar keşişin geçtiği yoldan bile kaçınıyorlar. Tiksinti o kadar yoğun ki, Budist'in girişi Hinduların çıkmasına yetiyor. Budist keşiş, Brahmanlarla aynı seviyede. .

Bir Brahman ölüm cezasından muaftır. Hatta bedensel cezadan bile muaftır. Ancak Budist rahip, hiçbir vicdan azabı duymadan, sanki bunda hiçbir yanlış yokmuş gibi dövülür ve saldırıya uğrar. Eğer Kırık Adamların Budizmin takipçileri olduğunu ve Brahmanizm Budizm'e diğerleri kadar kolayca üstün geldiğinde geri dönmeyi umursamadıklarını kabul edersek, her iki sorunun da bir açıklaması olur. Bu, Dokunulmazların Brahmanları uğursuz olarak görmelerinin, onları rahip olarak işe almamalarının ve hatta kendi bölgelerine girmelerine izin vermemelerinin nedenini açıklar. Ayrıca Kırık Adamların neden Dokunulmazlar olarak görülmeye başlandığını da açıklar.

Kırık Adamlar, Brahmanlardan nefret ediyordu çünkü Brahmanlar Budizmin düşmanlarıydı ve Brahmanlar, Kırık Adamlar Budizmi terk etmedikleri için onlara dokunulmazlık dayatmıştı. Bu mantıkla, dokunulmazlığın kökenlerinden birinin, Brahmanların Budistlere karşı yarattığı nefret ve aşağılamada yattığı sonucuna varılabilir. Budizm ve Brahmanizm arasındaki nefret, Kırık Adamların dokunulmaz olmasının tek nedeni olarak kabul edilebilir mi? Açıkçası, edilemez. Brahmanların vaaz ettiği nefret ve aşağılama, genel olarak Budistlere yöneltilmişti, özellikle Kırık Adamlara değil.

Dokunulmazlık yalnızca Kırılmış Adamlara özgü olduğuna göre, bunun dışında bazı ek koşulların olduğu açıktır. Bu durum, Kırılmış Adamlar'a dokunulmazlık kazandırmada rol oynamıştır. Bu durum ne olabilirdi? Bundan sonra çabalarımızı bunu tespit etmeye yöneltmeliyiz. .

BÖLÜM X

DOKUNULMAZLIĞIN KÖKENİ OLARAK SIĞIR ETİ YEMEK

Şimdi, Nüfus Sayım Komiseri tarafından yayınlanan genelgede belirtilen ve önceki bölümde de değinilen 10 numaralı testi ele alıyoruz. Bu test, sığır eti tüketimiyle ilgilidir. Nüfus Sayım Sonuçları, ölü bir ineğin etinin, genellikle dokunulmaz topluluklar olarak sınıflandırılan topluluklar tarafından tüketilen başlıca besin maddesini oluşturduğunu göstermektedir.

Ne kadar düşük seviyede olursa olsun hiçbir Hindu topluluğu inek eti yemez. Öte yandan, ölü inekle hiçbir ilgisi olmayan, gerçekten dokunulmaz bir topluluk da yoktur. Kimisi etini yer, kimisi derisini yüzer, kimisi de derisinden ve kemiklerinden eşya yapar. Nüfus Sayım Komiseri'nin araştırmasından, dokunulmazların sığır eti yediği açıkça anlaşılmıştır. Ancak soru şu: Sığır eti yemenin dokunulmazlığın kökeniyle bir ilişkisi var mı? Yoksa bu sadece dokunulmazların ekonomik yaşamındaki bir olay mı? Kırılmış Adamların sığır eti yedikleri için dokunulmaz olarak kabul edildiklerini söyleyebilir miyiz?

Bu soruya olumlu yanıt vermekte tereddüt etmeye gerek yok. Bildiğimiz gerçeklerle tutarlı başka bir yanıt yok. Her şeyden önce, dokunulmazlar veya onları oluşturan ana toplulukların ölü ineği yediği ve ölü ineği yiyenlerin dokunulmazlıkla lekelendiği gerçeği var. Diğerleri. Dokunulmazlık ile ölü ineğin kullanımı arasındaki ilişki o kadar büyük ve yakın ki, bunun dokunulmazlığın kökeni olduğu tezi tartışılmaz gibi görünüyor.

İkinci olarak, eğer dokunulmazları Hindulardan ayıran bir şey varsa, o da sığır eti yemektir. Hinduların yemek tabularına yüzeysel bir bakış bile, ayrım çizgisi görevi gören iki yemek tabusu olduğunu gösterecektir. Et yemeye karşı bir tabu vardır. Bu, Hinduları vejetaryenler ve et yiyenler olarak ayırır. Sığır eti yemeye karşı bir tabu daha vardır. Bu, Hinduları sığır eti yiyenler ve yemeyenler olarak ayırır. Dokunulmazlık açısından ilk ayrım çizgisi önemsizdir. Ancak ikincisi önemlidir. Çünkü dokunulabilirleri dokunulmazlardan tamamen ayırır.

Dokunulabilirler, ister vejetaryen ister et yiyen olsunlar, inek eti yemeye karşı çıkma konusunda birleşmişlerdir. Onların karşısında ise, inek etini vicdan azabı duymadan, alışkanlık haline getirmiş bir şekilde yiyen Dokunulmazlar durmaktadır. Bu bağlamda, sığır eti yemeye karşı tiksinti duyanların, sığır eti yiyenleri Dokunulmazlar olarak görmeleri gerektiği önerisi abartılı olmaz. Sığır eti yemenin Dokunulmazlığın yükselişinin temel nedeni olup olmadığı konusunda herhangi bir spekülasyona girmeye gerçekten gerek yoktur. Bu yeni teori, Hindu Şastralarından destek almaktadır. .

Veda Vyas Smriti, Antyaja kategorisine dahil edilen toplulukları ve bu toplulukların neden bu kategoriye dahil edildiğini belirten şu ayeti içerir (12-13. satırlar): " Ayakkabıcılar (Charmakarlar), Askerler (Bhatta), Çamaşırcılar (Bhilla) , Çamaşırcılar ( Rajaka ), Puskaralar (Puskara) , Oyuncular ( Nata ), Vratalar ( Vrata ) , Medalar ,

Chandala, Dasa , Svapaka ve Kolika ; bunlar Antyaja olarak bilinirler, tıpkı inek eti yiyen diğerleri gibi." Genel olarak Smritikarlar, dogmalarının nedenini ve nasılını açıklamaya hiç zahmet etmezler.

Ancak bu durum bir istisnadır. Çünkü bu durumda Veda Vyas, dokunulmazlığın nedenini açıklamaktadır. "İnek eti yiyen diğerleri gibi" ifadesi çok önemlidir. Bu, Smritikarların dokunulmazlığın kökeninin sığır eti tüketiminde bulunduğunu bildiklerini göstermektedir. Veda Vyas'ın bu sözü tartışmayı sonlandırmalıdır. Deyim yerindeyse, doğrudan kaynağından gelmektedir ve önemli olan, bildiğimiz gerçeklerle örtüştüğü için de rasyonel olmasıdır. Dokunulmazlığın kökenini araştırma konusundaki yeni yaklaşım, dokunulmazlığın kökenine dair iki kaynağı ortaya çıkarmıştır.

Birincisi, Brahmanların Budistlere karşı yaydığı genel aşağılama ve hor görme atmosferi; ikincisi ise Kırılmış Adamların sürdürdüğü sığır eti yeme alışkanlığıdır. Söylendiği gibi, ilk durum Kırılmış Adamlara bulaşan Dokunulmazlık damgasını açıklamak için yeterli olamaz. Çünkü Brahmanların Budistlere karşı yaydığı aşağılama ve hor görme... Brahmanlar hakkındaki bu genelleme çok kapsamlıydı ve sadece "Kırık Adamlar"ı değil, tüm Budistleri etkiliyordu. "Kırık Adamlar"ın sadece dokunulmazlar arasına girmesinin nedeni, Budist olmalarının yanı sıra sığır eti yeme alışkanlıklarını da sürdürmeleriydi; bu da Brahmanların yeni buldukları inek sevgisi ve saygısını mantıksal sonucuna götürmeleri için ek bir gerekçe oluşturuyordu.

Bu nedenle, Dokunulmazların Budist olmaları nedeniyle hor görüldüğü ve aşağılandığı, dokunulmazlıklarının asıl sebebinin ise sığır eti yemeleri olduğu sonucuna varabiliriz. Sığır eti yemenin dokunulmazlığın sebebi olduğu teorisi de birçok soruyu beraberinde getiriyor. Eleştirmenler mutlaka şu soruları soracaktır: Hinduların sığır eti yemeye karşı duydukları tiksintinin sebebi nedir? Hindular her zaman sığır eti yemeye karşı mıydı? Değilse, neden böyle bir tiksinti geliştirdiler? Dokunulmazlar en başından beri sığır eti yemeye meyilli miydi? Hindular sığır eti yemeyi bıraktığında neden onlar da bırakmadılar? Dokunulmazlar her zaman dokunulmaz mıydı?

Eğer bir zamanlar dokunulmazlar sığır eti yeseler bile dokunulmaz değillerse, sığır eti yemenin daha sonra dokunulmazlığa yol açmasının sebebi ne olabilir? Eğer Hindular sığır eti yiyorlarsa, ne zaman bıraktılar? Eğer dokunulmazlık, Hinduların sığır eti yemeye karşı duydukları tiksintinin bir yansımasıysa, Hindular sığır eti yemeyi bıraktıktan ne kadar süre sonra dokunulmazlık ortaya çıktı? Bu sorulara cevap verilmelidir. Bu sorulara cevap verilmeden teori belirsiz kalacaktır. .

Bu, makul olarak değerlendirilecek ancak kesin olarak kabul edilmeyebilir. Teoriyi ortaya koyduktan sonra, bu soruları cevaplamak zorundayım. Aşağıdaki başlıkları ele almayı öneriyorum: (1) Hindular hiç sığır eti yemedi mi?

(2) Hinduları ısıtmadan vazgeçmeye iten neydi?

(3) Brahmanların vejetaryen olmalarına ne yol açtı?

(4) Sığır eti tüketimi neden Dokunulmazlığa yol açtı? ve

(5) Dokunulmazlık ne zaman doğdu?

BÖLÜM V

YENİ TEORİLER VE BAZI SORULAR

BÖLÜM XI

HİNDULAR HİÇ DANA ETİ YEMEDİLER Mİ?

Hinduların hiç sığır eti yiyip yemediği sorusuna, ister Brahman olsun ister Brahman olmayan her Hindu "hayır, asla" diyecektir. Bir bakıma haklıdır. Eskiden beri hiçbir Hindu sığır eti yememiştir. Eğer mesele sadece buysa...

Dokunulabilir Hindu, cevabıyla bu konuda herhangi bir tartışmaya gerek olmadığını anlatmak istiyor. Ancak Brahmanlar, Hinduların sadece asla böyle bir şey yapmadıklarını değil, aynı zamanda bunu asla yapmadıklarını da savunuyorlar.

Sığır eti yiyorlardı ama her zaman ineği kutsal saydılar ve ineğin öldürülmesine her zaman karşı çıktılar; onların görüşünü kabul etmek imkansız.

Hinduların hiçbir zaman sığır eti yemediği ve ineklerin öldürülmesine karşı çıktığı yönündeki görüşü destekleyen kanıtlar nelerdir?

Rig Veda'da dayanak olarak kullanılan iki referans dizisi vardır. Bunlardan birinde inekten Aghnya olarak bahsedilir.

Bunlar Rig Veda'dır.

1.164, 27; IV.1.6; V 82-8; V11.69. 71; X.87. Aghnya, 'hiçbir şey yapmayan' anlamına gelir. T

'Öldürülmeyi hak ediyorlar'. Buradan hareketle, bunun ineğin öldürülmesine karşı bir yasak olduğu ve Vedaların din konusunda nihai otorite olduğu göz önüne alındığında, Aryanların ineği öldüremeyeceği sonucuna varılmıştır.

İnekler, hele ki sığır eti yiyemezlerdi. Başka bir dizi göndermede ise inek kutsal bir hayvan olarak anılıyor.

Bunlar Rig Veda V1.28.1.8. ve VIII. 101. ayetleridir.

15. Bu ayetlerde inek, Rudraların Annesi, Vasusların Kızı, Adityaların Kız Kardeşi ve Nektarın Merkezi olarak anılmaktadır.

Konuyla ilgili bir diğer referans ise Rig Veda VIII. 101. 16'da yer almaktadır; burada ineğe Devi (Tanrıça) adı verilmektedir.

Brahmanalar ve Sutralardaki bazı pasajlara da önem verilir. Satapatha Brahmana'da hayvanlarla ilgili iki pasaj bulunmaktadır.

Kurban ve sığır eti yeme. Bunlardan biri 111.1.2.21'de yer alıyor ve şu şekilde okunuyor:

"O (Adhvaryu) daha sonra onu salona sokar. İnek veya öküzün etini yemesin, çünkü inek ve öküz şüphesiz yeryüzündeki her şeyi destekler. Tanrılar şöyle dediler: 'Gerçekten de inek ve öküz destekler.'

Buradaki her şey; gelin, diğer hayvan türlerine ait olan tüm gücü ineğe ve öküzlere bahşedelim; böylece inek ve öküz yerler.

Bu nedenle, bir kimse öküz veya inek eti yese, adeta her şeyi yemiş olurdu veya adeta sonu gelmiş olurdu (ya da yıkıma uğramış olurdu)... Bu yüzden inek ve öküz eti yemesin. "

Diğer pasaj 1, 2, 3, 6. ayetlerde yer almaktadır. Hayvan kurban etmeye ve etik gerekçelere karşı çıkmaktadır. Benzer bir ifade Apastambha Dharma Sutra'da 1, 5, 17, 29. ayetlerde de bulunmaktadır. Apastambha, inek eti tüketimine genel bir yasak getirmektedir. Bu, Hinduların asla sığır eti yemediği iddiasını destekleyen kanıttır.

Bu kanıtlardan hangi sonuca varılabilir? Rig Veda'dan elde edilen kanıtlar söz konusu olduğunda, sonuç metinlerin yanlış okunmasına ve yanlış anlaşılmasına dayanmaktadır. Rig Veda'da ineğe uygulanan Aghnya sıfatı , süt veren ve bu nedenle kesilmeye uygun olmayan bir inek anlamına gelir. Rig Veda'da ineğe saygı gösterilmesi elbette doğrudur. Ancak ineğe gösterilen bu saygı ve hürmet, Hint-Aryanlar gibi tarım topluluğundan beklenebilecek bir şeydir.

İneğin faydasının bu şekilde uygulanması, Aryanların yiyecek amacıyla ineği öldürmesini engellemedi. Aksine, inek kutsal kabul edildiği için öldürülüyordu. Bay Kane'nin de belirttiği gibi: "Veda zamanlarında ineğin kutsal olmaması söz konusu değildi; kutsallığı nedeniyle Vajasaneyi Samhita'da sığır etinin yenmesi emredilmişti."* Rig Veda'nın Aryanlarının yiyecek amacıyla inek öldürdükleri ve sığır eti yedikleri, Rig Veda'nın kendisinden açıkça anlaşılmaktadır. Rig Veda'da (X. 86.14) Indra şöyle der: "Onlar bir kişi için 15 artı yirmi öküz pişirirler." Rig Veda'da (X.91.14) Agni için atların, boğaların, öküzlerin, kısır ineklerin ve koçların kurban edildiği söylenir. Rig Veda'dan (X.72.6) anlaşıldığı kadarıyla inek kılıç veya balta ile öldürülmüştür. Satapatha Brahmana'nın tanıklığına gelince, bunun kesin bir kanıt olduğu söylenebilir mi? Açıkçası, söylenemez.

Diğer Brahmanalarda farklı bir görüş sunan pasajlar da vardır. Sadece bir örnek vermek gerekirse: Taittiriya Brahmana'da belirtilen Kamyashtiler arasında sadece öküz ve inek kurban edilmesi değil, hangi tanrılara hangi tür ve hangi özelliklere sahip öküz ve ineklerin sunulacağı da belirtilmiştir. Örneğin, Vişnu'ya cüce bir öküz; Vritra'nın yok edicisi olan İndra'ya alnında alev bulunan sarkık boynuzlu bir boğa; Pushan'a siyah bir inek; Rudra'ya kırmızı bir inek ve benzeri kurbanlar sunulacaktır. Taittiriya Brahmana, en önemli unsuru on yedi beş yaşında, hörgüçsüz, cüce boğa ve üç yaşın altındaki aynı sayıda cüce düvenin kurban edilmesi olan Panchasaradiya-seva adlı başka bir kurbanı da belirtir. Apastamba Dharma Sutra'nın ifadesine karşı şu noktalar dikkate alınabilir. Birincisi, o Sutra'da yer alan karşıt ifadedir.

Sutranın 15, 14 ve 29. ayetlerinde şöyle deniyor: "İnek ve boğa kutsaldır ve bu nedenle yenmelidir."

İkincisi, Grahya Sutra'larda yer alan Madhuparka reçetesidir. Aryanlar arasında önemli konukları ağırlama adabı gelenek haline gelmiş ve bir törene dönüşmüştü. En önemli sunum Madhuparka idi. Madhuparka ile ilgili ayrıntılı açıklamalar çeşitli kaynaklarda bulunabilir. Grahya Sutraları. Grahya Sutralarının çoğuna göre, Madhuparka ile ağırlanma hakkına sahip altı kişi vardır: (1) Kurban törenini gerçekleştirmek için çağrılan Ritvija veya Brahman, (2) Acharya, öğretmen, (3) Damat, (4) Kral, (5) Snatak, Gurukul'daki eğitimini yeni bitirmiş öğrenci ve (6) Ev sahibine yakın herhangi bir kişi. Bazıları bu listeye Atithi'yi de ekler. Ritvija, Kral ve Acharya hariç, Madhuparka geri kalanlara yılda bir kez sunulur.

Ritvija'ya, Kral'a ve Acharya'ya her geldiklerinde sunulması gereken Madhuparka nedir? Madhuparka sunumunda karıştırılan maddeler konusunda görüş ayrılığı vardır. Asv.gr ve Ap.gr. (13.10), bal ve yoğurt veya sade yağ ve yoğurt karışımını önerir. Par.gr.l3 gibi diğerleri ise üçünün (yoğurt, bal ve tereyağı) karışımını önerir. Ap.gr. (13.11-12), bazı kişilerin bu üçünün veya beşinin (bu üçüne kavrulmuş yava tahılı ve arpa) karıştırılabileceği görüşünü belirtir. Hir.gr.L, 12, 10-12, üç veya beşinin (yoğurt, bal, sade yağ, su ve öğütülmüş tahıl) karıştırılması seçeneğini sunar.

Kausika Sutra (92), dokuz çeşit karışımdan bahseder: Brahma (bal ve yoğurt) , Aindra (payasa), Saurnya (yoğurt ve tereyağı), Pausna (tereyağı ve mantha), Sarasvata (süt ve tereyağı), Mausala (şarap ve tereyağı, bu sadece Sautramanai ve Rajasuya kurbanlarında kullanılır), Parivrajaka (susam yağı ve yağlı kek). Madhava gr.l.9.22, Veda'nın Madhuparka'nın etsiz olmaması gerektiğini belirttiğini ve bu nedenle eğer İnek serbest bırakıldığında, keçi eti veya payasa (sütte pişirilmiş pirinç) sunulabilir; Hicri 1.13, 14'te başka etlerin de sunulması gerektiği söylenir; Baud.gr. (1.2,51-54) ise inek serbest bırakıldığında keçi veya koç eti ya da orman hayvanı eti (geyik vb.) sunulabileceğini, çünkü etsiz Madhuparka olamayacağını veya et sunulamıyorsa öğütülmüş tahılların pişirilebileceğini söyler.

Dolayısıyla Madhuparka'nın temel unsuru et ve özellikle de inek etidir. Misafir için inek kesimi o kadar yaygınlaşmıştı ki, misafire 'Go-ghna' yani inek katili denmeye başlanmıştı. Bu inek katliamını önlemek için Ashvateyana Grahya Sutra (1.24.25), görgü kurallarından kaçınmak için misafir geldiğinde ineğin serbest bırakılmasını önerir. Üçüncüsü, Apastamba Dharma Sutra'nın tanıklığına karşı koymak için ölülerin bertarafına ilişkin ritüele değinilebilir. Sutra şöyle der:

1. Ardından şu (kurbanlık) aletleri (ölü bedeninin üzerine) koymalıdır.

2. Sağ ele (Guhu denilen) kaşığı koyun.

3. Soldaki kaba (Upabhrit denilen diğer kaşık) koyun.

4. Sağ tarafında Sphya adı verilen tahta kurban kılıcı, sol tarafında ise Agnihotrahavani (yani Agnihotra'nın kullanıldığı kepçe) bulunmaktadır.

(Adaklar kurban edilir).

5. Göğsünde (Dhruva adı verilen büyük kurban kepçesi). Başında tabaklar. Dişlerinde ise pres taşları.

 6. Burnunun iki yanında, Sruvas adı verilen iki küçük kurban kepçesi bulunur. .

7. Veya, eğer sadece bir tane (Sruva) varsa, onu (iki parçaya) bölmek.

8. İki kulağında da iki Prasitraharana (yani, Brahman'a ait kurban yemeğinin konulduğu kaplar) bulunur.

9. Veya, eğer sadece bir tane varsa (Prasitraharana), onu (iki parçaya) bölmek.

10. Karnında (Patri adı verilen) kap vardı.

11. Kurban yemeğinin artan kısımlarının konulduğu kap.

12. Onun gizli kısımlarında (Samy adındaki personel) vardı.

13. Uyluklarında iki adet tutuşturma odunu vardı.

14. Ayaklarının üzerinde havan ve havan tokmağı vardı.

15. Ayaklarının üzerinde iki basket.

16. Veya, eğer sadece bir (sepet) varsa, onu iki parçaya bölmek.

17. İçine sıvı konulabilen oyuklu aletlerden

(Dökülen) içleri tereyağı serpilerek doldurulur.

18. (Ölen kişinin) oğlu, alt ve üst değirmen taşlarını kendine alsın.

19. Bakır, demir ve çömlekten yapılmış aletler.

20. Dişi hayvanın karın zarını çıkarıp, ölen kişinin başını ve ağzını şu ayetle örtmelidir: 'Fakat seni Agni'den koruyacak olan zırhın üzerine, şuradan gelen şeyle...'

İnekler.' (Rig Veda. X. 16.7).

21. Hayvanın böbreklerini çıkarıp, onları (ölü bedenin) ellerine şu ayetle birlikte koymalıdır: Sarma'nın oğulları olan iki köpekten kaçın (Rig Veda X 14.10) sağ böbreği sağ ele ve

Sol ele doğru.

22. Hayvanların kalbini ölen kişinin kalbine koyar.

23. Bazı öğretmenlere göre ise iki parça un veya pirinç.

24. Bazı öğretmenlere göre ancak böbrek yoksa.

25. Hayvanın tamamını, uzuv uzuv (farklı uzuvlarını ölenin karşılık gelen uzuvlarına yerleştirerek) dağıttıktan ve derisiyle örttükten sonra, Pranita suyu öne doğru taşınırken (yani) dua eder.

(Ayet), 'Agni, bu kadehi devirme,' (Rig Veda, X. 16.8).

26. Sol dizini bükerek, 'To Agni Svaha, to Kama Svaha, to the world Svaha, to Anumati Svaha' formülleriyle Dakshina ateşine Yugya kurbanı sunmalıdır.

27. Ölen kişinin göğsüne, 'Gerçekten de bundan doğdun. Şimdi de senden doğsun. Cennete, dünyalara Svaha.' formülüyle beşinci bir (adak) konulmaktadır." Ashvalayan Grahya Sutra'dan alıntılanan yukarıdaki pasajdan, eski Hint-Aryanlar arasında bir kişi öldüğünde bir hayvanın öldürülmesi ve hayvanın parçalarının ölü bedenin uygun yerlerine yerleştirilmesi, ardından ölü bedenin yakılması gerektiği açıktır. Sığır kesme ve sığır eti yeme konusundaki delillerin durumu budur. Bunun hangi kısmı doğru kabul edilmelidir? ?

Doğru görüş, Satapatha Brahmana'nın ve Apastamba Dharma Sutra'nın, Hinduların inek öldürmeye ve sığır eti yemeye karşı oldukları görüşünü desteklediği ölçüde, inek öldürmenin aşırılıklarına karşı sadece birer uyarı niteliğinde olduğu, inek öldürmeyi yasaklamadığıdır. Aslında bu uyarılar, inek öldürmenin ve sığır eti yemenin yaygın bir uygulama haline geldiğini kanıtlamaktadır. Bu uyarılara rağmen inek öldürme ve sığır eti yeme devam etmiştir. Çoğu zaman bu uyarıların kulak ardı edildiği, Aryanların büyük bilgesi Yajnavalkya'nın davranışıyla kanıtlanmaktadır. Yukarıda Satapatha Brahmana'dan alıntılanan ilk pasaj aslında Yajnavalkya'ya bir uyarı olarak yöneltilmiştir. Yajnavalkya nasıl yanıt verdi?

Yajnavalkya, bu öğütleri dinledikten sonra şöyle dedi: "Ben, yumuşak olması şartıyla, yerim." Hinduların bir zamanlar inek kestiği ve sığır eti yediği, Vedalar ve Brahmanalardan çok daha sonraki dönemlere ait Budist Sutralarda verilen Yajna tasvirleriyle bolca kanıtlanmıştır. İnek ve diğer hayvanların kesiminin ölçeği muazzamdı. Brahmanların din adına işlediği tüm bu katliamların toplamını vermek mümkün değildir. Ancak, Budist literatüründeki referanslardan bu katliamın boyutuna dair bir fikir edinilebilir.

Örnek olarak, Buda'nın Brahman Kutadanta'ya hayvan kurban edilmesine karşı vaaz verdiği Kutadanta Sutta'ya atıfta bulunulabilir. Buddha, alaycı bir üslupla konuşsa da, Vedik kurban törenlerinin uygulamaları ve ritüelleri hakkında şu sözleriyle iyi bir fikir vermektedir: "Ve dahası, ey Brahman, o kurbanda ne öküzler, ne keçiler, ne tavuklar, ne semiz domuzlar, ne de herhangi bir canlı türü öldürülmedi."

Kurban yeri çevresinde direk olarak kullanılmak üzere hiçbir ağaç kesilmedi, Darbha otları biçilerek çevreyi sarmak için hiçbir ot biçilmedi. Ve orada çalışan köleler, haberciler ve işçiler ne sopayla ne de korkuyla yönlendirildi, ne de yüzlerinde gözyaşlarıyla ağlayarak işlerini sürdürdüler."

*********** *

Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Benzer Yazılar

Yorumlar