CİNLER ÂLEMİ…AHMET CEMİL AKINCI
ÜLKÜ MATBAASI İSTANBUL —
1971
BEN O CİNLERİ DE İNSANLARI
DA (Başka bir hikmetle değil) ANCAK BANA KULLUK ETSİNLER DİYE YARATTIM.
(Zâriyat: 56 âyet meali)
ÖNSÖZ
Her geçen saatte ilimde,
keşif ve icatlarda pek hızlı bir gelişme olmaktadır.
Alimler, hakikate doğru
ilerlemekte ve insanlığı peşlerinden sürüklemektedirler.
Sonu Allah’a ulaşmaktır bu
hakikate ilerleyişin.
Çünkü Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), kendisinden en çok âlimlerin korktuklarını buyurmuştur...
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), ın Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) i son
peygambelikle görevlendirmesi ve Kur ’an’ı insanlara rehber olarak vermesi
üzerinden bin dört yüz küsür sene kadar zaman geçti-
(İnsan, ilimde Kur’an’ı
rehber yapmadığı halde, böyleşine ilerledi... Eğer yapsaydı, kim bilir şimdi
hangi mertebedeydi!...
Çok zaman kaybedildi.
Buna rağmen görüldü ki, ne
keşf ve icat edilmişse, ne bulunmuşsa, hepsi Kur’an’daki nur üstüne nur olan
âyetlerde bildirilmiştir. Bunları teker teker saymak ayrı bir eser yazmakla
ancak mümkündür.
x x
İnsan âleminde her adım atış
Kur’an’ı tastik ettiğine, 'buna asla şüphe olmadığına göre, artık çağımızda
eski batıl inanışları bırakıp Cinler üzerinde durmak gerekiyor. Böylece
onlardan faydalanmak imkân dahiline girecektir.
Kur’an cinlerin varlığım
bildirmektedir.
Hatta Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) i onlara da son resül yapmıştır Hazreti Allah (Celle Celâluhu).
Öyleyse. Cinler âlemini bu
çağ görüşüyle, Kur’an’ın nur üstüne nur olan âyetlerini temel yaparak incelemek
ve peygamberimizin bu görevini de kavramak lâzımdır.
x x
İnsan yaratıldığı yedi sekiz
bin yıldan beri cinler üzerinde durulmuştur...
Bu, iki saf halıdır...
İslamiyet’ten önceki
inanışlar,
İslamiyet’ten sonraki
inanışlar.
İslamiyet’ten önceki
inanışlar cehaleti temel edinmişlerdi.
İslamiyet’ten sonraki
inanışlar ise, Müslümanlar dışında, aynı geleneği son bir kaç yüz yıla kadar
korkunç bir şekilde sürdürmüşlerdir...
(Cin) adı söylenir söylenmez
hâlâ kalpleri bir korku, zihinleri bir vesvese ve vehim istilâ eder.
Çeşitli iddialar alıp
yürümüştür.
Allah’a inanmayanlar ise
cinlerin varhğmı inkâr etmişlerdir...
Hazreti Kur’an’ın. zaman,
her âyetini tastik et
mesi, onlan
uyandırmamıştır.. .
Mademki cinlerin varlığı bildirilmektedir, vardırlar.
Aksi küfürdür.
Ve imkân kaybıdır.
Cinler âlemi yönünden de araştırmalarına
hız vererek, Allah’a teslimiyetin çabuklaştırılmasını sağlayacaktır.
Gaye, maksat budur...
12 Ocak 1971
Esentepe/Istanbul Ahmet Cemil Akıncı
x x
Bu eser öyle bir durumu
önlemek için yazıldı.
İnsan, kitapta aradığı her
şeyi bulacaktır. Tatmin olacak, korkusu, vehim ve vesvesesi dağılacaktır...
Uydurulan bir çok rivayetlere kapılmayı bırakacaktır.
Cinler Alemi incelenirken ta
başa kadar gidilmiştir.
Yaratılışlarından başlanmış,
günümüze gelinmiştir.
Bu arada,, ilgili Âyetler
alınarak konulara sağlam kaynaklar yapılmıştır.
İnsan, cini, şeytanı, İblis’i birbirine karıştırmıştır-
Cin, şeytan, iblis yaratılışında insanların da bulunduğunu
kavrayamamıştır.
Bunlardan başka peri-hortlak,
ifrit, dev, cadı, zümrüdü anka gibi varlıkları çeşitli suretlerde yakıştırmış,
rivayet ve masallara konu yapmıştır.
Bunların Kur’an ışığı
altında ayıklanması, doğrunun yanlıştan çözülmesi, gereklidir...
Kitap okunup bitirildiği
zaman, akla hitap edildiği ve Kur’an’a sanıldığı için, insan ferahlayacaktır...
Eser böyle bir hayra hizmet
için hazırlandı. Esasen hangi olay hayr için cereyan etmez!...
I
CÂNN’NIN YARATILIŞI
Hazreti Allah (Celle Celâluhu), cinleri de
yaratmayı diledi.
Bunun için ilk cine,
cinlerin atası olan CÂNN’A lüzum gördü. Öyle istedi.
Emrinin gerçekleşmesi için :
«Ol!.» hitabı yeterdi.}
Derhal yoktan var olurdu
buyurduğu.
Yaratmak esasen bu değil
miydi?...
Ve ancak Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) a mahsustu. O’nun hükmü, fermanıydı.
Ama ne acı ki, ancak ve
ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a mahsus olan bu kudret, kuvvet, nesiller
boyunca olur olmaz şeyler için kullanıldı, durdu.
İnsan, kâinatın akıllara
durgunluk veren haşmetini, azametini, göz kamaştıran güzelliğini, bühassa en
güzel olan kendisini, bir tarafa itti... Bir bina, bir kitap, bir şarkı, bir
şiir, bir heykel ve benzeri eserler için aynı kelimeyi kullandı: «Yarattı!..».
Bu davranışı küfrden başka şey değildi. x x
Her neyse...
Evet, Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), cinler için bir ata yaratmayı istemişti... Ondan cinler üreyecekti.
Niçin?...
Bu, henüz ancak O’nun bilgisindeydi...
Başkaları için meçhuldü.
(Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), Cânn’ı yaratmayı dilediği zaman, kâinatın diğer yerleri bilinmiyordu
ama, dünya ve ay henüz birer ateş halindeydiler... Yani, güneş sistemindeki
bütün yıldızlar, samanyolları ve benzerleri.)
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), daha önce de kainatı yine bir: «Ol!..» emriyle yaratmıştı.
( Kendi zatından başka hiçbir sev mevcut değilken, birden biri yarattıklarına-aks ederek zahir olmuştu. Tecelli
etmişti.
Her hangi bir varlığın
aynaya, suya, aksedişi gibi.
Aynı zamanda yarattığı
varlığı da başı boş bırakmadı... Ona ruhdan yaydı... Bir güle, yahut bir
zambağa kokusunun yayılışı gibi?
Böylece, âlimler başlangıcı
hesap ede dursunlar, Allah, o tek, doğurmamış, doğurtulmamış olan Nur, Âlemlere
en güzel isimlerle zahir oldu... Varhğı âyet âyet yazıldı. Tecelli etti.
DE Kİ: ALLAHDIR, BİR TEKDİR.
ALLAHDIR, SAMEDDİR. DOGURMAMIŞTIR DOGURULMAMIŞTIR. HİÇBİR ŞEY O’NUN DENGİ
DEĞİLDİR.
(İhlâs suresi meali)
Zeval bulmayan, benzersiz,
her varlığın muhtaç olduğu yegâne kudretti,
' EN GÜZEL İSİMLER ALLAHINDIR
(A’raf: 180 meali)
Elbette, güzel kelimesinden
bile taşan, O, yaratacağı varlıklarda da öyle tecelli edecekti ki, varlıklar
birbirlerine baka baka yaratanlarının mevcudiyetini idrak edip kulluklarını
yapsınlardı.
Ama, yaratılanlar, göz ve
göğüslerini açacaklarına aksine kapatırlarsa, çirkinleşecek, aşağıIaşacaklardı.
Şu hitaplar ne kadar
uyarıcıydı halbuki :
O, HEM, EVVELDİR’ HEM AHİRDİR, HEM ZAHİRDİR, HEM
BATINDIR. O, HER ŞEYİ KEMALİYLE BİLENDİR.
(El-Hadid: 3 meali)
NEREDE OLURSANIZ OLUN, O, SİZİNLE
BERABERDİR’ NE YAPARSANIZ ALLAH HAKKIYLA GÖRÜCÜDÜR.
(El-Hadid: 4 meali)
Ayrıca, yaratılan
kainatlardaki akıp giden âyet âyet varlıklar o kadar bitmez tükenmezdi ki,
hepsi değil, bir kaçı kulluk için yeterdi.
EĞER YER, (yüzün) DEKİ (her
bir) AĞAÇ KALEMLER OLSA, DENİZ DE ARKASINDAN YEDİ DENİZ DAHA KENDİSİNE YARDIM
EDEREK (mürekkep OLSA, YİNE ALLAHIN KELİMELERİ TÜKENMEZ.
(Lokman: 27 meali)
Bu kelimelere itibar
edileceğine, çirkinde, fenada, İsrar edenler çıkıyordu ve çıkacaklardı...
Kimdi bunlar?...
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) m cinleri yaratmaya karar verdiği zamana kadar, diğer âlemlerde
mevcut olanları bilinemezdi., lâkin gelecekte, yeryüzünü şereflendirecek en
özene bezene var edilen insan bunu yapacaktı... Çirkine, fenaya koşacaktı.
Fenanın ne olduğuna dikkat
etmeden.
FENA BÎR, KELİME, TOPRAKTAN
KOPARILMIŞ BİR AĞAÇ GÎBİDİR Kİ ONUN HİÇBİR TUTANAĞI YOKTUR.
(İbrahim: 26 meali)
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) böyle buyuracaktı ama, kulluk için yaratılanlar azgınlıklarında
direneceklerdi.
Neden ?...
Boş bir dünya zevki
uğruna...
x x
Hazreti Allah (Celle Celâluhu), cinlere kadar
bu âlemleri, görünen ve görülmeyen taraflarıyla nasıl var etmişti?...
İdraki taşan azameti,
mehabeti yanında zerre kadar kalan âlemlerin o zamanki durumunu ancak ilim
yeni yeni bulmuş, böylece Kur’an-ı Kerim her defasında tasdik edilmişti.
Ç Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), âlemleri var edeceği zaman, ük yarattığı Kalem’e buyurdu.
Kalem, bizatihi Hazreti! Allah (Celle Celâluhu) ın kudretinin kuvetînin yaratıcılığının
tecellisinden başka
Bilinen, yazı kalemiyle,
taşçı kalemiyle ve benzerleriyle en küçük bir ilişiği yoktu.
Kalem, Allahın tecellisinde kâinatları halk eden aracı vasıta, baş mimardı,?
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) nur üstüne nurdu.
Bu nurdan faydalandı kalem.
ALLAH, GÖKLERİN VE VERİN NURUDUR,
ONUN NURUNUN SIFATI, SANKİ İÇİNDE BİR ÇERAG BULUNAN BİR HÜCREDİR. O ÇERAG BİR SIRÇA
(kandil) İÇİNDEDİR. O SIRÇA (kandil) DE BİR İNCİ (gibi parıldayan) BÎR
YILDIZDIR Ki GÜNEŞİN DOGDUGU YERDE DE, BATTIĞI YERDE DE NİSBETİ OLMAYAN MÜBAREK
BİR AĞAÇTAN, ZEYTİNDEN TUTUŞTURULUP YAKILIR, (bu ışık da) NUR ÜSTÜNE NURDUR.
ALLAH KİMİ DİLERSE NURUNA KAVUŞTURUR. ALLAH, HER ŞEYİ HAKKIYLA BİLENDİR. (O
kandil) O EVLERDE (yakılır ki) ALLAH, ONLARIN YÜCE TANINMASINA VE İÇLERİNDE
ADININ ANILMASINA İZİN VERMİŞTİR. ONLAR BURALARDA SABAH VE AKŞAM ONU (Allahı)
TESBİH (ve tenzih) EDER (ler).
(Nur: 35,36 meali)
Cinlerin atası Cânn’ın
yaratılmasına ve ondan sonraki zamana kadar uzanıldığı vakit, nur üstünde
düşünmek gerekiyordu.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) bizatihi nur üstüne nurdu... Bunu kendisi haber veriyordu.
Nur, bilinen alışılagelip
söylenilen ışık, ziya değildi.
Kaynağı asla ateş
olmuyordu...
Aksine Hazreti Alah (Celle
Celâluhu) m kaleme verdiği emirden fışkırıyordu.
Hangi varlıklar bu nurdan
faydalanmışlardı?...
Yahut nurdular?...
Bunlar şöyle
sıralanabilirdi:
Melekler nurdan
yaratılmışlardı ...
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a, has kulluk eden her varlıkta bu nurun
alisi vardır.
Nur, Allah’a teslimiyetin
aydınlığı, parıltısıydı. Nur, sapıklığın tam zıddıydı.
Gelecekte nazil olacak
Kur’an nurdu...
İslâmiyet nurdu...
Onu tebliğ eden Hazreti
Muhammet (salla’llâhü aleyhi ve sellem) de ışıldıyacaktı.
Bizzat nur olacaktı.
Daha önce nazil olan
kitaplar da, ilk nazil oluş, bozulmamış halleriyle, nurdular.
HAMD OLSUN GÖKLERİ VE YERÎ YARATAN KARANLIKLARI VE AYDINLIĞI VAR EDEN ALLAHA
(En’am: 1 meali)
SÖYLE (onlara) ki: «MUSANIN İNSANLARA BÎR NUR VE HÎDAYET OLMAK ÜZERE
GETİRDİĞİ VE SIZIN DE PARÇA PARÇA KÂĞITLAR HALİNE KOYUP (işinize geleni gösterip)
AÇIKLADIĞINIZ, (fakat) ÇOĞUNU GİZLEDİĞİNİZ O KİTABI KİM İNDİRDİ?
(En’am: 91 meali)
BİR ÖLÜ İKEN DİRİLTTİĞİMİZ, ONA İNSANLARIN ARASINDA YÜRÜYECEĞİ BİR NUR
VERDİĞİMİZ KİMSE, İÇİNDEN ÇIKAMAZ BİR HALDE KARANLIKLARDA, KALAN KİŞÎ GİBİ
OLUR MU HİÇ?
(En’am: 122)
İŞTE ONA İMAN EDENLER, ONU TAZIM EDENLER, ONA YARDIM EDENLER VE ONUNLA
(Nübüvetiyle) BİRLİKTE İNDİRİLEN NURA TABÎ OLANLARI ONLAR SELÂMETE ERENLERİN TA
KENDİLERİDİR.
(A’raf: 157 meali)
DİLEDİKLERİ Kİ ALLAHIN NURUNU (puf deyip) SÖNDÜRSÜNLER,
HALBUKİ ALLAH KENDİ NURUNU KENDİSİ TAMAMLAMAKTAN BAŞKASINA RAZI OLMAZ.
İSTERSE KAFİRLER HOŞ GÖRMESİN.
(Tevbe: 32 meali)
SÖYLE: «GÖZÜ GÖRMEYENLERLE GÖREN BİR OLUR MU? YAHUT KARANLIKLA NUR BÎR
OLUR MU?
(Ra’d: 16 meali) — 21 —
O,SİZİ KARANLIKLARDAN NURA
ÇIKARMAK IÇİN ÜZERlNÎZE, MELEKLERİYLE BERABER RAHMET EDENDİR. (Allah) ONLAR
İÇİN ÇOK ŞEREFLİ MÜKÂFAT HAZIRLAMIŞTIR.
(Ahzafo: 43 meali)
EY PEYGAMBER, BİZ SENİ HAKİKATEN
BİR ŞAHİT BÎR: KORKUTUCU VE ALLAHA, ONUN EMİR (ve teysiri) İLE BİR DAVETÇİ NUR
SAÇAN BÎR KANDİL OLARAK GÖNDERDİK.
(Ahzab: 45, 46 meali)
KÖRLE GÖREN, KARANLIKLA NUR,
GÖLGE İLE SICAK BİR OLMAZ.
(Fatır: 19, 21 meali)
HALBUKİ ONLARIN PEYGAMBERLERİ
DE KENDİLERİNE AÇIK AÇIK MUCİZELER, SAHİFELER, VE NUR VEREN KİTAPLAR DA
GETİRMİŞLERDİ.
(Fatır: 25 meali)
İŞTE BİZ SANA DA (habibim)
BÖYLECE EMRİMİZDEN BÎR RUH VAHYETTİK, HALBUKİ KITAB NEDİR, İMAN NEDİR, SEN
BİLMEZDİN. FA¬KAT BİZ ONU BİR NUR YAPTIK.
(Şûra: 52 meali)
ONLAR AĞIZLARIYLA ALLAHIN
NURUNU SÖNDÜRMEYE YELTENİYORLAR. HALBUKİ ALLAH KENDİ NURUNU (bizzat)
TAMAMLAYICIDIR. (Kâfirler hoş görmese bile)
(Saf: 8 meali)
İman edip de güzel güzel
AMEL (ve hareket) LERDE BULUNANLARI
KARANLIKLARDAN NURA ÇIKARMAK İÇİN, BİR DE PEYGAMBER GÖNDERİLMİŞTİR Kİ O...
(Talak: 11 meali)
O GÜN PEYGAMBERİNİ VE ÎMAN
EDİP ONUNLA BERABER OLANLARI RÜSVAY ETMEYECEK, NURLARI ÖNÜNDE VE SAĞLARINDA
KOŞACAK, «EY RABBİMİZ,» DİYECEKLER BİZİM NURUMUZU TAMAMLA, BİZİ YARLIĞA
ŞÜPHESİZ Kİ SEN HER ŞEYE HAKKIYLA KADİRSİN»
(Tahrim: 8 meali)
W
‘S Y*
işte böylece, Hazreti Allah
(Celle Celâluhu) ilerde yaratasr cağı insanlara ve diğer
mahlukata, belki de yarat-/; tıklarına, Nurun ne olduğunu böylece
buyurmuştuJ; Sve buyuracaktı.
x x
Şüphesiz kalem de bir nurdu
Hazreti Allahın emri fermanıydı çünkü Kalem için zaman diye bir şey
düşünülenle;
Sevindi ve derhal harekete
geçti..
Harcı Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) m nur nur rahme tiydi...
Onlardan aldı...
Bu rahmet âlemleri
doldurdu... öyle sevinç yaşlan döktüler ki, rahmeti var edenler, nur sular halinm de "âktı ve Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m en güzel isimleri nTaveFavet~vazdılar.
. Emredüenleri var ettiler...
Bunun bir kısmını Hazreti
Allah (Celle Celâluhu) Kur’anla insanlara ilerde haber vercekti ama, onlar
ancak bin seneden sonra aynı sonuca varıp Kur’an’ı doğruluyacaklardı.
ALLAH HER HAYVANI SUDAN YARATTI.
(Nur: 45 meali)
O’DUR İNSANLARI SUDAN YARATAN.
(Furkan: 54)
n x~y J '
Öyle değil mi?... -i/
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), bin dört yüz sene önce bu/ ffu baher verdiği halde, insanlar henüz
ancak her şeyin sudan yaratıldığını buldular... inandılar...
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) ın ilerde son peygamber L yapacağı Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) e, ilk buyurduğu
şu âyet ne kadar uyarıcıdır:
YARATAN KABRİNİN ADIYLA OKU
O, İNSANI BİR KAN PIHTISINDAN YARATTI.
OKU, RABBİN NİHAYETSİZ KEREM
SAHİBİDİR Kİ O, KALEMLE ÖĞRETENDİR.
(El-Aİak: 104 meali)
Burada emredilen, okunacak kitab değildir...
O, kudret ve kuvvetinin, yaratıcılığımn zahir olduğu kalemin yazdığı, baş
mimarın işlediği, Allahın bütün güzelliklerini kainatlara aksettirdiği
âyetlerdir ki, varlıkları doldurulmuştur.)
Yine şu âyet, görene neler
vermez!...
HOKKA ÎLE KALEME VE YAZMAKTA
OLDUKLARI ŞEYLERE AND OLSUN Kİ
(El Kalem: 1 meali)
Burada da hokka her hangi bir yazı hokkası değildirT. Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) ın rahmetinin sonsuz-
luğudur.. Kalem, bua sarılarak kâinatın yaratılmalında
aracı oldu.
r Kalem’in Allahın sunduğu rahmetinin
özündeki ııurustüne nur olan (Elif) lere yaptırdı emredilenleri.
Kainatta ne varsa, bir toz
zerresinden, en büvii-
Elif, dosttu... Her şeyle
ülfet kuran, dostluk papandı.
Yaratılmış ne varsa dağılır,
şekil değiştirirdi, lâkin Elif’e bir şey olmazdı...
Bu gerçeği ancak nice vüz yıllar sonra, alimler buldular... En küçük parçayı ayırdılar...
Elif’i sey
rettiler mikroskoplar altmda.." Şaşırın kaldılar... Atom çekirdeği
admı verdiklerıoparçada, nice nice Eliflerin
sonsuz bir güçle hareket
ettiğini p-ördiiler
O zaman anladılar ki. cansız
sandıklan bir tahta
......... J.™ r—"»'•« "" ....... 1 111 1
parçası, bir taş ve
diğerleri, cansız değildir... Elifler yiğînîdlrTrT V e ilâhı bir aşkla sema ederk Hazreti Al-
laîı (Celle Celâluhu) ı ululamaktadırlar.. . Lâkin ne hazindir ki, Hazreti Allah (C C.) m
haber verdiği, her varlığın kendisine düleriyle ve halleriyle kulluk ettiğini
buyurduğunu hatırlamadılar.
Alimlere göre, insanın idrakine kıyasla, atom çekirdeği, yani Elifler hokkasıküçüktür... Fakat Allahın Azameti karşısmda yaratılan kâinatlar bile ancak bir atom çekirdeği kadar küçüktürler J
\ Halem, kendisîne~V îlen ~tâhsıs
edilen Elifler dolusu rahmetle sonsuzluklarda Hazreti Allah (ÜTC.) ıh, en güzel isimlerinin
yaratılmasında, tecellisinde, za
hir" olmasmda—njausuife-varBarken -Eltgfeu-öyiesuierEIr
İlâhi aşk sevincine tutuldular ki, neşe gözyaşlarına, yânTsûva
döndüler... Bu su kainatları kapladı.
Tertemiz buîüüarhalinde ibadetlerini yaparken vecd içindeydiler ... Birbirleriyle
çarpıştılar... Akla durgunluk verenT idrake-Siğmaz
yıldırımlar" peydahlandı... Kısacası, kâinatı ateş afdı ve bu
ateşler, iriü ufaklı birleştiler, yine Allahın aşkma dönüşlerine devam ettiler... Buna
mecburdular, çünkü onları dolduran
Bövlece. bilinen ve bilinmeyen milyarlarca güneş sistemleri, onları izleyen yıldızlar var oldu...
Döndüler daima kendilerini halk eden Allahın kul-
...... '"-'i—— ı ı " .
lugu emrini ifa için... Zaman oldu öylesine aşka gel
diler ki, parçalandılar...
' Meselâ, dünya ve yakmlarmdakiler güneşten bu aşkın »aralanmasından kopmuş oldu...
Fakat yine insanlar ilerde,
bu gerçeği çok sonra bulacaklardı..
(jşte Hazreti Allah (Celle
Celâluhu)diğer âlemler bilinmiyordu ama, bizim âlemimiz için, güneş
sistemindeki ateş ateş dönen , sema edip yaratanlarım ululayan birleşmiş
yıldızlar için bir canlı yaratmak dileğindeydi..).
Ne zaman?... *
Belki beş, belki de elli
milyon sen eönce...
Bunu ancak Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) biliyordu... Başkalarının bildiği sadece, kâinatlarda -henüz her
şeyin ateş olduğuydu.
O halde, Hazreti Allah (Celle
Celâluhu ) m bu ateşten yıldızlarda yaşayabilmeleri için halk etmeye karar ver
diği Cinlerin Atası Cânn’ı
ateşten, yaratması gerekiyordu. .
xx
Kâinatların böylece yaratılması sırasmda. yahut daha önce, halk edilmiş
bir canlı yok muydu?...
Elbette vardı.
Kimlerdi?...
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) m bildirdiği Meleklerden ancak haberlidir varlıklar.
Melek neydi,"EEîdi,
niçin yaratılmıştı?...
Elbette onların yaratılma
sebepleri ve zamanları ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m bilgi sindeydi. )
Fakat, ilerde nazil olacak
Kur’an’ı kerimin yüzlerce âyetleri incelendiği takdirde, onlar hakkında çok bilgiler
edinilecekti.
Önemlileri şunlardı:
Melekler nurdan
yartılmışlardı.
Bir çok vazifeleri vardı...
Bu vazifelerin hedefi, kâinatı hep ayni güzel ahenk içinde tutmak, çirkinlikleri
önlemekti.
Onlar Hazreti Allah (Celle
Celâluhu ) m emirlerini derhal yapan kuvvetlerdi...
Masundular...
Sayılan bilinemezdi!...
Ağırlıkları yoktu...
Vazifelerine göre,
istedikleri şekillere girebilirlerdi...
Rütbeleri çeşitliydi;..
Erkeklik dişilikleri
yoktu... Evlenmezlerdi...
Kısacası ruh kadar hafif
nurlardı ki, Allahın azametini Eliflerle alemlere âyat âyet yazan kalemin eserini
muvazenede tutarlar, fermanları ulaştırırlar, sanki kâinatlan taşırlardı...
Onlardan iyilikten başka
amel sadır olmazdı.
Masun bulunduklan için asla
sapıtmazlardı.
Allahın dilediği her
yaratığın, bu melekler hasletinde oluşlandır ki ancak kullukla elde edilirdi.
x x
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) cinler için ata olarak Cânn'ı yaratmayı düediği zaman, yine kalem
harekete geçti... Elifler sevindiler. Kendilerinin harç olacakları cinlerin
Atası Cânn ve nesli kimbilir Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın en güzel
isimlerinin tecelli ettiği kâinatı görünce nasıl vecde geleceklerdi ve o
halleriyle kullukta yarışacaklardı!...
Elifler sevine sevine, Cânn’ın
yaratılmasına maya oldular.
Cinlerin atası Cânn dumansız, zehirleyici bir ateşten var edildi.
CÂNNT DA YALIN BİR ATEŞTEN
YARATTI.
(Rahman; 15)
CÂNNT DA DAHA ÖNCE ÇOK ZEHİRLEYİCİ
ATEŞTEN YARATTIK-,
(Hacr: 27 meali)
i»
âjîenüz Allahın rahmeti iken, İlâhi aşk ile semâ edip vecde gelen ve sevinç
gözyaşları olarak birleşen, fezada akıp giden nurdan suların birbirleriyle
kucakalşmalanyla, yanıp tutuşmalarıyla yer yer kâinatta var olan milyarlarca
irili ufklı yıldız ve onların dönüşlerinden kopan diğerleri için ancak
cinlerin atası ateşten var olabilirdi.) 1
Yaratılma sebepleri de,
sadece kâinatların azameti karşısında Hazret! Allah (Celle Celâluhu) m
varlığını id rak edip ona kulluktu.
BEN CİNLERİ DE, İNSANLARI DA
(BAŞKA BÎR HİKMETLE DEĞİL)
ANCAK BANA KULLUK ETSİNLER
DİYE YARATTIM.
(Zariyat: 56 meali)
Bu âyetde cinler kelimesi
insandan evvel alındığına göre, cinlerin insanlardan önce yaratıldıkları münakaşa
götürmüyor. Açıktır, sarihtir... Esasen başka türlüsünün olmasına imkân yoktur.
Yine Hazret! Allah (Celle
Celâluhu)., kâinatlardaki irili ufaklı ateş kümelerinin ebedi sema halinde,
vecd içinde, döndüklerini de çok önceden haber vermişti.
Meselâ dünyanın döndüğü nice
yıllar sonra bulunduğu halde Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bunu buyurmuş tu.
ONLRR BULUT GEÇER GlBl GİDERLER...
(Nemi: 88 meali)
Dağların bulut gibi geçip
gitmesi ne demektir?...
Dünya hareket etmese,
dönmese mümkün müdür?...
Ayrıca şu âyet de dünyanın
eğik mihverde döndüğünü, böylece daima aynı batı ve doğu da güneşin inip
yükselmediğini, bir çok batı ve doğu bulunduğunu bildir miyor mu?jl.
FAKAT HAYIR, DOÜULLARIN VEYA
BATILARIN RABBfNE , ’fEMÎN EDERİM Ki
BİZİM GÜCÜMÜZ YETER.
| | (Meariç:
40 meali)
Dünyanın güneş sisteminde ve
dönüşünden geceyle gündüzün peydaylandığı da sarihtir.
(Nur: 44)
ÇSEN DAĞLARI GÖRÜR, ONLARI
YERİNDE DURUR SANIRSIN. HALBUKİ
Yine ilim güneşin ve
sistemindeki yıldızların kâ-
ALLAH GECE İLE GÜNDÜZÜ EVİRİP
ÇEVİRİYOR, (bütün) BUNLARDA (görür) GÖZLERE MALIK OLANLAR İÇİN ELBETTE BİRER
İBRET VAR DIR.
inatta akıp gittiğini henüz
bulmuştur... Halbuki Allah (Celle Celâluhu) bu sim da faş etmiştir:
GÜNEŞ DE YÖRÜNGESİNDE AKIP
GİDER. BUNLAR O AZİZİN, O HERŞEYİ BİLENİN TAKDİRİDİR.
(Yasin: 38 meali)
Kısacası, Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), Cinlerin atası Cânn’ı halk etmeden önce, kâinatı halk etmişti... Böylece
bizzat tecellisi zahir olmuştu... Bir iken her şey, Allahın birliğindeyken,
emrine göre ayrılmıştı...
İNANMAYANLAR GÖRMEDİLER Mİ
GÖK VE YER TEK BÎR KÜTLE İKEN BİZ ONLARI AYIRDIK?..
(Enbiya: 30 meali)
x x
Cinlerin Atası Cânn dumansız
çok zehirleyici ateşten yaratılınca, üremesi için ona bir dişi de lâzımdı....
Daha sonraları yaratılacak
olan insanın dişisi Havva açıklandığı halde, Cânn’ın ailesinin kim olduğu ve
nasıl var edildiği gizli tutulmuştur bir üâhi hikmetle...
Esasen cinin (Cinn, Cenne)
mânası gizli, saklı demektir.
Onların yalnız daha sonra
yaratılacak insanlardan gizli, saklı olduklarım, yoksa bütün varlıklara
meşhul bulundukları da bir sırr-ı üâhidir...
II
CİNLER
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), cinlerin atası Cânn’a dilediği varlığı verdikten sonra, ona bir eş
de halk etti... Ve ondan cinler üredi...
Bu bir gerçekti...
Cinlerde aile hayatı
olacaktı... ilerde bu gerçek mealen şu âyetle fâş edilecekti:
ORALARDA GÖZÜNÜ YALNIZ ZEVCELERİNE
HASRETMİŞ ÖYLE DİLBERLER VARDIR Kİ BUNLARDAN EVVEL NE. BÎR İNSAN NE BİR CİN
Asla onlara dokunmamiştir.
(Rahman: 56 meali)
ÇADIRLAR İÇİNDE EHL-I PERDE
HURİLER VARDIR. ŞİMDİ RABBİNİZÎN HANGİ NİMETLERİNİ YALAN SAYABİLİRSİNİZ?...
BUNLARA ONLARDAN EVVEL NE
BİR İNSAN NE BİR CİN DOKUNMAMIŞTIR.
(Rahman: 72,74 meali)
ı . -
Demek ki cinlerde aile hayatı vardı ki, Hazreti Allah (Celle Celâluhu)
cennetteki dilberlerin, hurilerin daha evvel bunlar tarafından dokunulmadığını
buyuruyor.
Böylece Cinler ataları Cânn ve eşi aracılığıyla yeryüzünde çoğaldılar.
Milyonlarca yıl önce olan bu
yaratılış sırasında,
p o son, ay olsun birer ateş parçası halinde dönüp duruyorlardı.
Soğuyup kabuk bağlamalarına yine milyonlarca yıl vardı.
Böyle bir vasatta acaba Cinler ne gibi kudretlere maliktiler?... ki
barınabildiler?...
Ateşten yaratıldıkları
gerçekti.
Lâkin biçimleri nasıldı?...
Görüyor, konuşuyor, yiyip
içiyorlar mıydı?...
Akıl ve zekâya sehip
iniydiler?...
Kâinatm haşmeti karşısında Hazreti Alllah (Celle Celâluhu)ı idrak edip,
vahdaniyette iniydiler?..
Kulluk için yaratıldıklarına
göre, bunu yapıyor • muydular?.. '
j -
Ve daha bir çoku sualler
akla geliyordu.
Bunlarm bir çoğunun karşılığını, ilerde Hazreti Allah (Celle Celâluhu)
bildirecekti...
Şunları faş edecekti:
1.
Cinlerin kalbi, gözü, kulağı vardır.
ANDOLSUN Kİ BİZ CİN VE İNSANLARIN çoğunu Cehennem içîn YARATMIŞIZDIR. ONLARIN KAPLE Rî VARDIR,
BUNLARLA İDRAKET-
MEZLER... GÖZLERİ VARDIR BUNLARLA
GÖRMEZLER... KULAKLAR'-' VARDIR BUNLARLA İŞİTMEZLE'.:,,
ONLAR DÖRT AYAKLI HAYVAN
LAR GİBİDİRLER, HATTÂ DAHA
DA SAPIKTIRLAR. ONLAR GAFLETE DÜŞENLERİN TA KENDİLERİDİR..
(Araf: 179 meali)
2.
Akıl, zekâ ve ilimde pek ileriydiler:
Kur’an’ı Kerim’in ilerde
geçecek çeşitli âyetlerin den bu gerçek anlaşılacaktı,.
Cinler, yaratılıp üredikten sonra, akıl ve zekâların in fazlalığıyla çok şeyler yaptılar.. Kâinatın büîun~yîl3ızlan bir donanma gecesi gibi ateş parlâFkeîTHFâHlîr uygun çalışmalarla
ilim"sahibi oldular.
3.
Tek bilmedikleri şey Gayb’dı:
Cinler, Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) izin vermedikçe, Gaybtan, gelecekten, habersizdiler... Meçhul olan ka
deri bilemezler.. Ve bunun öğrenilmesinde aracı olmazlardı.
SONRA BİZ ONA ÖLÜM HÜKMÜNÜ
İNFAZ EDİNCE (dayandığı) ASASINI YEMEKTE OLAN AĞAÇ KURDUNDAN BAŞKA BUNUN
ÖLÜMÜNÜ ONLARA GÖSTERMEDİ. BU SURETLE (Yere yapanıp yıkıldığı zaman be-sbe li
oldu ki eğer) CİNLER GAYRI BİLMİŞ OLSALARDI ÖYLE HORLATICI BİR ASAP İNÇİNDE
KALIP DURMAZLARDI.
(Sebe: 14 (neali)
4.
Kendilerinden gaynya gizliydiler ama, birlikte
yaşıyorlardı:
Cinler,
erkekli dişili evleniyor, çocuk peydahlıyor ve aile kuruyorlardı. O halde, bu
aileler bir mekân da yerleşiyorlardı. Topluluklar teşkil ediyorlardı.
Akrabalık, dostluk düşmanlık bağları ve hisleri mevcuttu...
5.
Ateşten cisimlerdiler:
Yani, üç buutlu şekillerdiler.
Fakat, elde tiilderi-üimle-cisim 1
o.rini değistirebiliyorlardı... Böylece gökte ve
dünyada hızlı gezinme ihıkânma sâblütiler...
6.
.İlahi bir ruh bedenlerine üf örülmüştü:
Mademki Hazreti Allah (Celle
Celâluhu). onları kulluk için yaratmıştı, ruh verecekti... Ve hayatları boyunca
bu ruhun vahdaniyette, islâmiyette kalması için, kirlenmemesi uğruna
çalışacaklardı.
Ruh Allahın emrindeydi.. .
Nasıl ki üerde de
yaratılacak insanlara yine ruh üfürülecekti...
(Ruhun varlığını Kur’an kesinlikle
haber verdiği halde, yine son zamanlara kadar âlimler bunu ret etmede
direndiler. Nihayet kabul zorunda kalarak,
Kur’aıı’ı testik ettiler...
Bir zamanlar, yalnız
(Asabiyeci) adıyla doktorlar varken, ruhun varlığı kabul edildikten sonra,
(Sinir ve ruh Mütehassısları) da vazife aldılar... Hastalan öyle yoldan
tedaviye çalıştılar).
7.
Olmaz sanılan şeyleri yaparlardı:
Ateş halinde bulunan dünyanın içine, merkezine, kadar inmek~~gokIerde ışık hızıyla gezinmek ve benzerî~îgîgr~5hIâFiçin basitti...
8.
Kendilerine Peygamber de gönderilmişti:
Cinler Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) a kullukla görevli bulunduklarından, ruh akıl ve zekâ
taşıdıklarından, kolanmalıydılar... Yaratılan kâinatların her âyeti Hazreti
Allah (Celle Celâluhu) ın varlığını ve birliğini açıkça ilân ettiği halde,
sapıtanlar bulunacaktı çünkü... Allahın emir ve yasakları bildirildiğinde,
bunlara uymayanlar cezalanacaklardı... O bakımdan kendilerine devamlı surette
uyarıcılar, yani peygamberler, sakındırdılar, gönderildi... Çok muhtemeldi ki
ük ataları Cânn belki de birinci Peygamberleriydi... İnsanların Atası Adem (aleyhisselâm)
gibi.
EY CÎN VE İNSAN CEMAATİ
İÇİNİZDEN SİZE AYETLERİMİ NAKLEDER BU GÜNÜNÜZÜN GELİP ÇATACAĞINI İNZAR İLE
HABER VERİR PEYGAMBERLER GELMEDİ MÎ SİZE? «EY RABBİMİZ, DİYECEKLER,
NEFİSLERİMİZE KARŞI (Kendi aley-
Mmizde) ŞAHİTLİK EDERİZ».
DÜNYA HAYATI ONLARI ALDATTI DA GERÇEK KÂFİR KİMSELER OLDUKLARINA, KENDİLERİ
DE KENDİ ALEYHLERİNDE ŞAHİT OLDULAR.
(Enam: 30 meali)
9.
Nefsleri vardı:
Onların kulluklarını
saptıran, ihtiraslarını körükleyennefsleri olduğunu yukardaki ayette sarahaten
belirtmişti.
10.
Mekânları dünya ile çevresiydi:
Cinleri başka âlemlerde düşünmek yanlıştır
Onlar bu dünyanın mahlûklarıydılar...
Dünya ile göklerinde vurtla.nmısla.rdı...
Yine' yukarıdaki âyetin son
cümlesinde bu açıklanmıştı.
11.
Ömürleri sürekli değildi:
Cinler devamlı bir hayata
nail olmamışlardı.
Ne kadar yaşayacakları
bilinmezdi ama, ölmeye mahkûmdular... Her doğanın, doğurtul anın öleceği gıb%
onlar da ecelleri geldikçe ölüyorlardı.
ALLAH DİYECEK: «İNSAN VE CİNDEN
SİZDEN EVVEL GEÇMİŞ ÜMMETLER ARASINDA SİZ DE GİRİN BU ATEŞİN İÇİNE »
(Araf: 38 meali)
...ANDOLSUN Kİ BEN CEHENNEMİ
BÜTÜN İNSAN VE CİNDEN (Müstahak
olanlarla) DOLDURACAĞIM».
(HM: 119 meali)
12.
AMrette mükâfat ve ceza göreceklerdi:
«GERÇEK. KİMİMİZ MÜSLÜMAMLAR
KİMİMİZ İSE ZULMEDENLERDİR. MÜSLÜMAN OLAN KİŞİLER (Cinler) İŞTE ONLAR DOĞRU
YOLU ARAMIŞLARDIR.» «ZULMEDENLERE GELİN CE ONLAR DA CEHENNEM’E ODUN OLDULAR».
(Cin: 14, 15 meali)
BİZ ONLARA BİR TAKIM YANAŞMALARI
SEBEP YAPTIK DA ÖNLERİNDE NE VAR, ARDLARINDA NE VARSA ONLAR BUNLARI SÜSLÜ
GÖSTERDİLER. CİNDEN, İNSANDAN KENDİLERİNDEN EVVEL GEÇMİŞ (Ve helak olmuş)
ÜMMETLER İÇİN BE (işte) BUNLARA KARŞI DA O SÖZ IIAK OLMUŞTUR. ÇÜNKÜ ONLAR (m
hepsi) HÜSRANA DÜŞENLERDİ.
(Fussilet: 25 Meali)
Bu iki âyetin dikkatle
incelenmesinden şu gerçekler meydana çıkıyor:
Cinler ümmetler halinde
geçip gidiyorlar... Yani ölüyorlardı.
Müslümanlar cennete
almıyordu.
Cinlerde mahşeri bekleme
yoktu...
(CENNEM’E ODUN OLDULAR)
emri bunun delilidir.
Amelleri teraziye vurulmuş mükâfat, yahut cezalarım bulmuşlardır...
Onlardan suçlular şimdi cehennemde odun halinde beklemektedirler...
Niçin?...
İnsanların günü gelince cehenneme gireceklerine ateş olmak için...
(Cinler esasen ateştiler...
Ölümleri sönmeleridir. .
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) o kadar adildir ki, cehennemlerinde azab
vereceği insanları yine ateşten yarattığı, kulluk beklerken, sapıtan cinleri
tutuşturarak yakacaktır... BÖylece insan ve cinden günahkâr olanlar
birbirlerini cezalandıracaklardı. Diğer masum yaratıklar, elif kümeleri, bu
işe âlet edilmeyeceklerdi.
13.
İsimleri vardı:
Cinler çocuklarına isim
takarlardı.
O halde hapsinin adlan
vardı...
Çünkü (İblis) de cin taifesindendi... Ona (İblis) dendiğine göre, demek ki
diğer cinlerin de ismleri olması lâzım gelirdi.
14.
Beslenmelerini ateşten yaparlardı:
yaratıldığına göre, elbette
ateş. ışık, ve sıcaklık olacaktı.
(Cinlere has olan bütün bu
bilgiler müsbet kur’an âyetlerinden çıkarılanlardır,..ki, hepsine her Miislümanın
ve akıl sahibinin inanması gerekir. Diğer bazı vasıflar daha rivayet edile
gelmiştir... Onlar yeri düş tükçe incelenecektir... Karara varılacaktır.)
x x
/Huzurunda, yarattığı
kâinatların bile bir atom çekiraeği kadar küçük kaldığı idrak dışı Hazreti Allah
(Celle Celâluhu)...
Nurdan halk ettiği
melekleri!...
Yine nur üstüne nur olan
rahmetinden Kalem aracılığıyla âyet âyet varlığını tecelli ettirdiği gökler...Henüz
ateş ateş, dönen, semâ eden, vecd içinde kulluklarını yapan güneşler,
yıldızlar.
Onların durmadan
parçalanmaları, bölünmeleri, kaymaları sürü sürü samanyolları, kuyruklu yıldızlar
şeklinde gezinmeleri!
Mihveri etrafında dönen,
güneşten kopmuş, bir dünya ve Dünyadan kopmuş kıpkızıl bir ay.
îlâhi aşkla zikirdeki bütün
bu varlıkların semâlarından meydana gelen rüzgârlar... Soğuyan hava...
Yağmurlar!...
Ateş parçası olan dünyayı ve
ayı bu esintilerin, yağmurların, soğukların, dıştan söndürmeye başlaması!..
Bu arada ataları Cânn
başlangıcıyla cinlerin kulluk için yaratılmaları..J
Cinlerin yiyip içtikleri
gıdaları, kendileri ateşten
Pek muhteşem, göz alıcı bir
manzara!...
/Dünya ateşinden, dumansız çok zehirleyici ateşinden, var edilen cinler,
hızla ürediler.
Yeryüzünü ve göklerini yurt
edindiler. Jh
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) m kendilerine bahşettiği kudret, kuvvet ve ilimle hayatlarını
sürdürdüler.
Fakat ne acı ve ne yazık ki, kendilerinden beklenen kulluğu
gösteremediler.
Kâinatların hepsine değil, tek bir yaratığa eğilip o engin akıl ve
zekâlarıyla düşünseler, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m varlığını bulacaklar,
birliğini tastik edeceklerdi. Yapmadılar.
Nefslerine uydular...
Henüz bir ateş parçası olan dünya onlara pek cazip göründü... Nimetlerine
üşüştüler...
Ölmeyeceklerini, lıep
yaşayacaklarını sandılar.
Onları ilk Önce, ataları
Cânn uyardı.
Dinlemediler... Horladılar.
Yüzyıllar yüzyılları, bin yıllar, bin yılları kovaladı.
Ölenler öldü yerlerini doğanlar aldı.
Yeryüzünü kapladılar...
Henüz ne kara vardı ne
deniz...
Ne buz peydahlanmıştı, ne
çöl...
Ateşten ülkeleri mekân
edinip yerleştiler.
Nefisleri şahlanmıştı...
Doymak, kanmak
bilmiyorlardı...
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) onlara peygamber üstüne peygamber gönderiyordu, vazifelendiriyordu
içlerinden.... Emir ve yasaklarını bildiriyordu.1).
Lâkin göğüsleri öyle sıkışmıştı ki bir türlü açümıyordu.
Peygamberleri kovalıyor,
eğleniyorlardı.
Göklerin derinliklerine kadar
yükselip melekleri büe dinledikleri oluyor, fakat onlara da önem vermiyorlârdı.
Zalim, sefih bir hayat tutunmuşlardı.
Birbirlerinin yurdunda, malında, ailelerinde gözleri vardı.
içlerinden kurnazla/, diğerlerini hükümleri a! tına almış, düedikleri gibi
çalıştırıyorlardı.
Aralarında savaşlar
oluyordu.
Allah’ı ululayacaklarına başlarına geçen zalime kulluk ediyor, onu yaratan
sanıyor, uğruna çocuklarını kurban ediyorlardı.
Dünya yüzünün milyon yıllar geçtikçe sönmesi, kararması onlara bir fikir
vermiyordu.
Hele zaman zaman yeryüzünün günlerce sarsılması, çöküntüler... Ateş
yerine, kararmış dağların yükselmesi, çukurlara yağan suların dolması, bunların
kaynayıp kaynayıp tekrar buhar olmaları dikkatlerini çekmiyordu.
Milyon yıllardan milyon yıllara atlandıkça, yeni doğan cinler, yeryüzünü
gördükleri gibi kabul ediyorlardı... Büyüklerinden dinledikleri ateşten dünya
bir masal gibi geliyordu onlara.
Aralarında vazifelendirilen peygamberlere hep aynı hakaretleri reva
görüyorlardı.
ilerde Hazreti Allah (Celle Celâluhu), yaratacağı insanların da peygamberlere
hakaret ettiklerini gördükçe, onlara sitem edecekti şüphesiz... Bu sitemde, o
za
man içinde de yaşayacak olan cinlerin payı olacaktı... Çünkü
vazifelendirilecek peygamberlere aynı muameleyi reva göreceklerdi.. * Kulluk
için yaratıldıklarından, buna lâyık olacaklardı.
EY KULLARIN ÜZERÎNE (Çöken
büyük) HASRET VE (Nedamet! hazır ol! Çünkü) ONLAR KENDÎLE RlNE HER HANGİ BİR
PEYGAMBER (ve elçi) GELMEYE DURSUN, İLLA ONUNLA İSTİHZA EDERLERDİ.
(Yasin: 30 meali )
İçlerinde peygamberlerini
dinleyenler, iman edenler çıkıyordu... Lâkin pek azdılar... Üzülüp konuşu-,
yorlardı aralarında:
«HAKİKAT BİZ, KİMİMİZ SALÂHA
ERMİŞ (iyi kişi) LERİZ, KİMİMİZ İSE BUNLARDAN AŞAĞIDIR. ÇEŞİT ÇEŞİT YOLLARA
SAHİP OLMUŞUZ-
(Cin: 11 meali)
Neydi bu çeşitli yollar?...
Elbette sapıkhğa giden
yollardı hepsi.
Doğmamış, doğurtulmamış, tek
bir Allahın var lığına inanmıyorlardı... İlerde ölenlerin odun olup cehennmede
bekletilerek, vakti gelince, diriltilerek, yakılacaklarına ve devamlı yanış
içinde azap çekeceklerine sadece gülüyorlardı.
«HAKİKAT ONLAR DA, SİZİN ZAN
NETTİĞİNİZ GİBİ ALLAHIN HİÇBİR KİMSEYİ DİRİLTMEYECEĞİNİ SANMIŞLARDIR.»
(Cin: 7 meali)
Dünyanın gittikçe yüzünün
söndüğünü görünce, içlerindeki zalimlere tapmakla beraber, bir kısmı da,
göklerdeki, hâlâ ışıl ışıl yanan, başta güneş ile ay olmak üzere yıldızlara
secde ediyorlardı.
Fakat peygamberleri gerçeği
anlatıyorlardı:
GECEGÜNDÜZ, GÜNEŞ AY (hep)
ONUN (Allahın) ÂYETLERİNDENDİR. SİZ NE GÜNEŞE, NE AYA SECDE ETMEYİN, BUNLARI
YARATAN ALLAHA SECDE EDİN, EĞER ONA KULLUK EDECEKSENİZ.
(Fııssilet: 37 meali)
O çağlarda gece gündüz var
mıydı?..
Evet, vardı.
Her ne kadar dünya gittikçe
sönen, soğuyan bir yıldız idi ise de, güneşten ışık aldığı zamanlar gökyüzü
aydınlanıyor, ay ve yıldızlar kayboluyorlardı... Güneş batınca fezayı karanlık
kaplıyor ve yıldızlar parıldıyorlardı.
Cinler, Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) m kendilerine bahşettiği üstün zekâ, akıl ve diğer hasletler
dolayısıyla, şımarmışlardı.
cînler
âlemi
CİNLER ALEMİ
(Bir nefestik zaman içinde,
yeryüzünü dolaşabiliyor, diledikleri her şekle geribüiyor, akıllarına eseni
derhal yapabiliyorlardı ama, gelecekten (Gaybdaıı) habersizdiler.)
Bunu bilmek istiyorlardı.
İçlerinden iyice azıtanlar,
büyücü, sihirbaz, kâhin olmuş sözde gaybdan haber veriyor, ve baş vuranları türlü
hüelerle inandırıyorlardı.
Çeşitli usullerle, hangi
günün kendileri için hayırlı olacağını söylüyorlardı... Halbuki Hazreti Allah
(Celle Celâluhu) hiçbir günü kulları için hayırsız yaratmamıştı... Uğursuz
olamazdı.. Değil gün, saat bile...
Peygamberleri gaybı bilmenin
ancak Hazreti Allah’a ait olduğu veya dilediğine buyuracağını anlatıyorlardı...
Dinleyen çıkmıyordu:
(O bütün) GAYBI BİLENDİR...
ÖYLE Kİ GAYBINI KİMSEYE MUTTALİ ET MEZ O. MEĞER Kİ BEĞENİP SEÇTİĞİ BİR
PEYGAMBER OLA. ÇÜNKÜ O PEYGAMBERİN ÖNÜNDEN, ARDINDAN GÖZETİCİLER DİZER.
(Cin: 26, 27 meali) x x
Yine milyon yıllar milyon
yıllar kovalamıştı.
Dünya sönmesine devam
ediyordu...
Fakat ay daha önce
kararmıştı...
Artık gündüzleri eskisi gibi
ışıldamıyordu.
Güneş ise aym ışık kaynağı
halindeydi. Peygamberler, ki her cin ümmetine ayrı ayn gönderiliyordu, cinleri
uyarıyorlardı:
«Ay’ı karartan Hazreti
Allah’dır...»
Cevap veriyorlardı:
«Ama geceleri parlıyor...»
Peygamberler anlatıyorlardı:
«Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), nasıl ki yıldızları parçalayıp, ayınp atmışsa, onları bir ateş
kaynağı yapmışsa, dünya gibi, dilediğini söndürmeğe kadirdir.... İşte dünya
sönüyor... Ay ondan evvel söndü... Ay artık bir ışık kaynağı değildir... Güneş
kaynaktır... Sanki kandildir... Ay ise ondan ışıklanan bir nur benzeridir. O
kadar...»
GÜNEŞİ ZİYA (Iı) AYI NUR
YAPAN, YILLARIN SAYISINI VE HESABINI BİLMENİZ İÇİN ONA MENZİLLER TAYİN EDEN
O’DUR. ALLAH BUNLARI BOŞ YERE DEĞİL SABİT BİR GERÇEK OLARAK YARATMIŞTIR. O,
BİLECEK BİR KAVM İÇİN ÂYET LERİNİ BİRER BİRER AÇIKLAR.
(Yunus: 5 meali)
GÖKTE BURÇLAR YARATAN, ONLA
RIN İÇİNDE BİR ÇERAĞ (Güneş) VE NURLU BİR AY ' BARINDIRAN (Allah) IN ŞANI NE
YÜCEDİR!...
(Furkan: 61 meali)
cinler
âlemi
«ONLARIN İÇİNDE AY’I BİR NUK
YAPMIŞ, GÜNEŞİ' DE BÎR KANDİL (Olarak) ASMIŞTIR.
Nuh: 16 meali)
(Cinlerin içinde çeşitli
ahlâkta, inançta olanlar vardı.
Süflisi, kötüsü, sapığı
yanında hayırlısı, şereflisi de bulunuyordu.
O zamana kadar, cinler diledikleri an göğün bazı kısımlârîhdla gezinir. otururlar ve yine yeryüzüne
dÖneTIgrdf—"— " ”
Cinlerden, imanda bulunan
şerefli ve hayırlılardan bir grup yine böyle göğe çıktıklarında, ay’a kadar
gitmeyi dilediler. Bu, şimdiye kadar yapmadıkları bir şeydi. Elbette Allahın
bir ilhamıydı.
Gittiler...
Yolları boyunca önlenmediler
ve yorulmadılar.
Ay’a ulaştıklarında, gerçeği
görünce Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ı bir kere daha ululadılar...
Nasıl ululamasınlardı ki, ay
gerçekten sönmüştü.
Hiç bir hayat yoktu...
Işığını, nurunu, güneşten
alıyordu.)
Peygamberlerinin sözleri
tamamen doğru çıkmıştı.
Sevinçle tekrar yeryüzüne,
döndüler.
Ne acı ki, insan
yaratıldıktan sonra, o da, ay üzerinde duracak, hattâ onu ilâh tanıyacaktı...
Binlerce yıl âlimler, orada
hayat olup olmadığı-
ı
nı düşünecek,
tartışacaklardı...
Nihayet gideceklerdi ona
cinler gibi.
Aynı gerçekle karşılaşıp,
Kur’anı tastik edici bir delil, âyet daha bulacaklardı.
Fakat, evet fakat, asla
Kur’an’a. eğilmiyeceklerdi yeni gerçekler için...
Ay’a varan ve dönen cinler,
gördüklerini anlattılar.
Şerefli ve hayırlılar
inandılar.
Alçaklar, sapıtanlar
inanmadılar...
Lâkin içlerinde bir heves
uyandı...
Mademki göklerin muayyen bir
yerine kadar çıkabiliyor, oturuyorlardı, devam ederlerdi ve ay’a varırlardı...
(Onları kâhinler de
kışkırttılar:
«Gidin , olur ki gaybın
açılmasına memur meleklerle karşılaşırsınız, bize haber edersiniz...» dediler
gizlice.
Fakat, bu kötü niyetli
cinler umduklarına eremediler.
Değil ay’a ulaşmak, eski
yerlerine kadar bile varamadılar... Önlerini Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın
memur ettiği kuvvetler kestiler.
Göklerden kovuldular...
Artık eski mertebelerine
kadar çıkamıyorlardı.)
(Cin devamla): «BÎZ CİDDÎ
BİR SURETTE GÖĞE ERİŞMEK İSTEDİK. ONU SERT BEKÇİLERLE VE YAKICI ŞIHAPLARLA
DOLDURULMUŞ BULDUK» «HALBUKİ HAKİKATEN
BlZ (bundan evvel haber)
DİNLEMEK İÇİN ONLARIN BAZI KISIMLARINDA OTURACAK YERLER (bulup) OTURUYORDUK.
FAKAT ŞİMDİ KlM DİNLEYECEK OLSA KENDİSİNİ GÖZETİP DURAN BİR ŞÎHAP (Karşısın
da) BULUNUYOR.»
(Cin: 8, 9 meali)
Şehaplar, ateşten
göktaşlarıydı ki onlan hedefliyorlardı.
Sert bekçiler ise
meleklerdi.
Hayırlı, şerefli, inançlı
cinler, sapıtanlarm başlarına gelenden memnun olmuşlardı...
Onları vahdaniyete almak
için konuşup durdular. Lâf dinletemediler../
Nihayet şöyle konuştular :
«ŞU HAKİKATİ DE ŞÜPHESİZ
ANLADIK Ki: Yerde Allahı asla âciz bırakmayız. (Göğe) KAÇMAKLA DA ASLA ACİZ
KILMAYIZ.»
(Cin: 13 meali)
x x
Yine cinlerin tutumunda hiç
bir değişiklik olmadan zaman ilerledi...
Artık dünyanın yüzü
soğumuştu.
Büyük değişiklik yeryüzünde
tam şeklini almıştı.
Dağlar, tepeler,
peydahlanmış, çukurlar denizlerle, göllerle dolmuştu... Nehirler akıyordu.
Ancak dağ zirvelerinden ateş
fışkırmaktaydı.
Deliklerden, dünya içindeki
ateş dışarıya püskürüyordu.
Ateşi pek seven cinler
buralara koşuşuyor, ya orada günlerini geçiriyor, yahut ateşleri alıp getiriyorlardı
ve neşeleniyorlardı sönene kadar.
Kendileri ateşten
yaratıldıkları için elbette en çok ateşi seveceklerdi...
Zaman geldi, taptıkları
zalimler, güneş, ay ve diğer yıldızlar yetmezmiş gibi, ateşe kulluğa koyuldular.
Soğuyan ve sönen yeryüzünün
ufalan kayalarını, toprağı, horladılar... Üzerinden geçip gittikçe hırsla
eziyor, hakaret ediyorlardı...
Halbuki o topraktan zamanla
her tarafı saran binlerce çeşit yeşillikte bitkiler yükseldi... Çiçekler
açtı... Meyvalar gelişti.
Eskiden dünya bir ateşken
güzeldi şüphesiz... Lâkin şimdi, bıkmaya doyulmayan renkleriyle, gölgeleriyle,
bam başka bir güzelliğe bürünmüştü...
Deniz, göl ve nehir
kıyılarına kadar bitkisiz bir karış toprak yoktu...
Gökten rahmet boşandıkça
boylanıyorlardı hızla...
Böylece geçümez ormanlar
meydana geliyordu. çCinler şaşırmışlardı.
Bu renkler ve göller âlemi
onları sarmamıştı..
Ateş tek sevgilileri,
aşklarıydı.
Bu yüzden yine yanardağlara
koşuyor, içine giriyor, dünyanın derinliklerinde uzun uzun kalıyorlardı}
Halbuki dünyadaki bu renk
güzelliğinin sebebini bilseydiler, imana gelmeleri ne -kadar kolaylaşacakr
tı.
SİZİN İÇİN YERDE ÇEŞİTLİ
RENKLERDE YARATTIĞI NELER VARSA (Onları da siz© musalıhar kılmıştır). BUNLARIN
HER BİRİNDE ÖĞÜT ALACAK, (iyi düşünecek) BİR ZÜMRE İÇİN ELBETTE BİRER AYET
VARDIR.
(Nahl: 13 meali)
ONLAR ALLAHIN YARATTIĞI HER
HANGİ BİR ŞEYE (dikkatle) BAKMA DİL AR MI Kİ ONLARIN GÖLGELERİ BİLE ZELİL
ZELİL ALLAHA SECDEKÂR OLARAK DURMADAN SAĞA SOLA DÖNÜYOR. GÖKLERDE OLAN YERDE
OLAN CANLILAR VE MELEKLER, KENDİLERİNE HİÇ BİR YÜKSÜNME GEÇMEYEREK, ALLAHA
SECDE EDER (ter).
(Nahl: 48 meali)
Nihayet gün geldi, cinler
denizlerde, göllerde, ne— 52 —
hirlerde, bir takım canlılar
gördüler.
Yüzyıllar ilerledikçe bu
canlılardan bazıları karaya çıktılar... Büyüdüler... Tepeler iriliğinden taş
küçüklüğüne kadar, çeşitli hayvanlar üredi...
Kimisi havalandı...
qCinler bilhassa havalananlara
hasetle baktılar.
Vaktiyle kendileri de,
kovulmadan önce, göklerde böyle gezinirlerdi... Tek farkları görünmeyişleriy-
di....
Şimdi ise ancak yeryüzü
üstünde bu hakka sahiptiler.
Hiç bir ihtiyaçları yokken,
bu hayvanları avlayıp öldürüyorlardı...
Kadın olsun, erkek olsun
kâhin, sihirbaz ve büyücülerine takdim ediyorlardı.
Bu kâhin, büyücü ve
sihirbazlar, mağaralarda mekân kurmuşlar, yanardağlardan getirttikleri ateşler
önünde emleri aldatıyorlardı...
Mağaralarda, kaya üzerine
avlarının ve kendilerinin resimlerini çiziyorlar, sözde hüner gösteriyorlardı.
Bunlar ceryan ederken,
milyonlarca yıl aralıklarla üç dört defa, dünya sallandı... Yeryüzü biçim
değiştirdi.
Dağlar battı, yok oldu...
Denizler altından karalar
çıktı.
Kutuplar buz kesildi...
O büyük hayvanlar
süindiler...
Yerlerini küçüklere
bıraktılar ...
Cinler, yine su başlarına
koşuyor, büyük hayvanların görünmesini bekleşiyorlardı..)
Allah bütün canlıları sudan
yaratmıştı ama, artık sulardan karalara çıkan ve mekân değiştirenleri yoktu.
GÖKLERLE YER BİTİŞİK İKEN
BİZ ONLARI BİRBİRLERİNDEN YARIP AYIRDIĞIMIZI, HER DİRİ ŞEYİ DE SUDAN
YARATTIĞIMIZI O KÜFR (ve inkâr) EDENLER GÖRMEDİ (1er) Mî... HÂLA İNANMAYACAKLAR
MI ONLAR?
(Enbiya: 30 meali)
Ne acı ki inanmayacaktı
cinler...
Yalnız onlar mı?...
Yaratılacak olan insanlar
da...
Olanları cinler çabuk
unuttular...
Yine sapıklık âlemlerine,
nefslerinin emirlerine uydular... Hem de daha büyük bir iştahla...
Yeni peygamberler onları
ikaz ediyorlardı:
«Yeryüzündeki değişiklikten
hiçbir şey anlamadınız mı ?
«Bizi ilgüendirmez...
Havalanıyor ve kurtuluyoruz.»
«Fakat unutmayın ve
hatırlayın ki, o tepeler iriliğindeki hayvanları yere gömen, ormanları,
dağları göeüren, bir varmış bir yokmuş yapan, yerlerine ummanlar koyan Allah,
bir hazırlıktadır...»
Soruyorlardı:
«Ne gibi?...»
«Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) en şerefli canlıyı yaratacaktır. Zamanı pek yaklaştı...»
«Ateşten mi?...»
«Hayır topraktan...»
Gülüşüyorlardı cinler,
ayaklarıyla toprağı tepe
tepe.
Toprağa, o bereket kaynağma,
hakarette yarışıyorlardı.
Bazıları peygamberiyle alay
ediyorlardı:
«Siz kâhin, sihirbaz ve
büyücülere kızıyor, ret ediyorsunuz, yıldıza bakanları horluyorsunuz ama,
kendiniz, gayptan haber vermeye kalkışıyorsunuz..»
Peygamberler onları
susturuyorlardı:
«Gayb ancak Hazreti Allah’a
açıktır ama, dilerse seçtiği peygambere açıklıyacağım önceleri hem biz ve hem
gelip geçen peygamberler söylemişlerdi.»
Devam ediyorlardı
peygamberler:
«Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) ın yaratacağı en şerefli canlının emrine, imanına, ilmine, bütün kâinattaki varlıklar verilecektir.»
«Biz de mi?...»
«Evet...»
Cinler yine
gülüyorlarlardı...
Söyleniyorlardı:
«Biz ateşten yaratıldık...
Nasıl olur da topraktan, o hakir yerden, yaratılacak canlıya uyarız?..»
«Beden, şereflenmek için
esas değildir... Ruh ve verilecek kudretler esastır... Siz esasen Allah’a iman
etmiyorsunuz... Melekler Nur’dan yaratılmışlardır. Nur ateşten şereflidir...
Buna inanmadınız...»
«Elbette inanmayız...»
«Elinize bir fırsat geçti...
Daha o şerefli mahlûk yaratılmadan, iman edin... Günahlarınız af olsun...»
Cinler: «Hayır hayır...»
Diyerek peygamberlerini kovaladılar.
Peygamberler her fırsatta
dileklerini tekrarladılar. 1
Hiç bir faydası olmadı...
Nihayet şu gerçeği söylemek
zorunda kaldılar:
EĞER DİLERSE SİZİ GİDERİR,
YEPYENİ BİR HALK GETİRİR.
(Fatır: 16 meali)
HERÜMMETİN BİR ECELİ VARDIR.
BİNAÂNALEYH O MÜDDETLER/ GE LİNÇE BİR SAAT NE GERİ BIRAKILABİLİR, NE ÖNE
ALINABİLİR.
(Araf: 34 meali)
Cinler sordular:
«Yani Allahınız bizi toptan
öldürecek mi?...»
«Bilmiyoruz... Şu bir
gerçektir ki, size verilen kulluk görevini yapmadınız... Halbuki bu maksatla
yaratılmıştınız... Dünya, bir zaman ateşti...Hazreti Allah (Celle Celâluhu)
dileseydi, güneş gibi, onu yine öyle tutardı ve sizi sevindirirdi...
Tutumuznuz açığa çıkınca, cezalandınız... Dünyayı değiştirdi... Şimdi onun
yaratcağı şerefli mahlûka yaşama imkânı verecek bir hale koydu...»
Cinler iddia ettiler:
«Böyle bir şey olamaz...»
«Neden?... Baksanıza nice
canlılar helâk olup, başkaları yaratıldı...»
«O dediğiniz şerefli mahlûk
yaratılsa da ne çıkar...»
«Niçin?...»
«Allah’a kulluk
etmeyecektir...»
«Kendisi bilir... O zaman
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bu şerefli mahlûkunu da giderir, yerine
başkasını yaratır...»
«Görelim bakalım...»
«Demek en büyük fırsatı
kaçırıyor, iman etmiyorsunuz?...»
«Biz kimlere tapacağımızı biliyoruz...» xx
Yüz yıllar ilerledi...
Kutuplar soğudukça, güneşin
tesiriyle, dünyanın orta kısımları ısındı... Tepeler çabuk parçalandılar...
Çöller peydahlandı.
Ateşten yaratılmış, sıcağı seven cinler, dünyanın
başka yerlerinden buralara hücum ettiler.
Artık eskisi gibi dağlar
ateş saçmıyordu esasen.
Çöllere sığamadılar...
Aralarında savaşlar başladı.
Sonu gelmiyordu bu
savaşların...
Beş on değil yüzlerce sene
sürmüştü... Hâlâ da sürüyordu.
Cinler kıyasıya birbirlerini
öldürüyorlardı.
Onların yerini yeni doğanlar
alıyordu.
Fakat bir sonuç vermiyordu
bu sürüp giden dövüşler.
Peygamberler, mümin cinler,
pek üzgündüler.
Uğraşıyor, aracüık
yapıyorlardı amafayda etmiyordu.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), peygamberlere, cinleri imha için dilerlerse emir vereceğini
ulaştırıyordu.
Peygamberler, ümmetlerinden
ümit kesmiyorlardı.
Onların yok edilmelerini
istemek, vazifelerini yapamdıklarının delili olacaktı.
Ne yüzle çıkacaklardı
Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın huzuruna!...
Cinlerin imhası, onlar için
kıyametti...
Esasen, kıyamet ancak
Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın emredeceği zaman mukadderdi...
Peygamberler ürperiyorlardı,
bütün kovulup, işkence edilmelerine rağmen, savaşan, gözleri kanlanmış
cinlere anlatıyorlardı kıyamette olacakları...
Bilhassa, bazılarının tapa
geldikleri ayla güneşin birleşeceği, yerle göğün kaynaşacağı üzerinde
duruyorlardı.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), onlan yaratılışta nasıl bir birlerinden ayırmışsa, elbette
birleşmesi yine bir «Ol...» emrine bakardı.
Kalem harekete geçer,
elifler hedeflerini bulurlardı.
SORAR: «KIYAMET GÜNÜ NE ZAMAN?
» GÖZLER KAMAŞINCA,
GÜNEŞLE AY BİRLEŞİNCE...
(Kıyamet: 68 meali)
O GÜN GÖK ERİMİŞ MADENE BENZER. DAĞLAR ELVAN YÜN GİBİ ATILIR.
(Meariç: 8/9 meali)
O GÜN BİZ GÖKLERİ TOMARI,AYACAĞIZ, KİTAP TOMARLARI GİBİ,
BİZ İLK YARATILIŞA BAŞLADIĞIMIZ GİBİ ONU GERİ DÖNDÜRECEĞİZ. BU BİZİM
BAĞLI VADİMİZDİR
(Hacc: 104 meali) ,
O GÜN Kİ BU DÜNYA VE GÖKLER. j
BAŞKA BİR DÜNYA OLUP DEĞİŞECEK, BİR VE ÜSTÜN OLAN. ALLAHIN HUZURUNDA
TOPLANACAKLAR.
(Hicr: 48 meali)
Günümüzden sekiz bin yıl kadar önceydi.
Cinler iki bin yılı aşkın bir zamandan beri birbirleriyle savaşıp
duruyorlardı.")
CİNLER .ÂLEMİ
Hâlâ cinler âlemindeki
ümmetlerin peygamberleri, vazifeliler, ne bu savaşı durdurabilmişler, ne de
Allahın yolladığı haberlere uyarak imhalarım istemişlerdi.
Hep o ümit ve vaziflerini
yapamama utancı sarmıştı yüreklerini...
Sabrediyor ve
bekleşiyorlardı.
Bir gün cinlerden bir
ailenin oğulları oldu.
Anne baba pek sevindiler...
(»Çünkü doğan oğulları,
şimdiye kadar gördüklerine benzemiyordu... Hangi canlının şekline girse onun en güzeli, göz kamaştıranı, seviznhsX~ÖluyorduT7!
Daha küçüklüğünde akıl, zekâ
hususunda da gelmiş geçmişlerden çok ileri olduğu anlaşılmıştı...
Hâlâ savaş içinde bulunan
cinler, bu oğlanı görmeye koşuyorlardı...
Hayretler içinde
kalıyorlardı.
Annesiyle babası ona (İBLİS)
adını takmışlardı. )
İblis, elbette yine bir
cindi ve ateşten yaratılmıştı.
Çünkü anne babası da
öyleydiler.
HANİ BİZ MELEKLERE: «ÂDEM
İÇİN SECDE EDİN» DEMİŞTİK DE ETMİŞLERDİ. O İSE, CİNDEN OLDUĞU İÇİN, RABBİNİN
EMRİNDEN ÇIK ' MIŞTI...
(Kehf: 50 meali)
( İblis daha çocukken yalmz
cinlerin değil, meleklerin de sevgilisi oldu.
Melekler ondan öylesine
anlatılamaz bir huzur aldılar ki, Allahın izniyle, sık sık uğrayıp terbiyesiyle
ilgilendiler.'
İblis, yaşı bir az
büyüyünce, meleklere derhal inanıp Allah’ın varlığına ve birliğine, cinlere
yollanan peygamberlere» iman etti.)
Âdeta melekleşti.
Melek haslet bir hal alması
onu büsbütün güzelleştirdi.
Esasen Allah’a teslim olmuş,
yürekten kulluk yapan her kimse, kendi çapında bir melek olmamış mıdır?...
flriblis büyüdü...
Hemcinsleri cinlerin bir kaç
bin seneden beri sürdüre geldikleri savaşları durdurmaya çok çalıştı. Muvaffak
olamadı.
Üzülüyordu...
Çinler, her meselelerini ona
getirirlerdi.
İblis de adaletle çözerdi...
Bu yüzden, cinlerin sanki
bir adalet dağıtmışıydı.
İblis adı unutulmuş, ona
cinler (Hakem) diyorlardı.
Melekler dayanamadılar,
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a yalvardılar...» Hazreti Allah (Celle Celâluhu),
İblis’i yukarıya aldı...
Cennetlerde gezdirdi...
Hattâ'cennetlerin
muhafızlığını, hazinedarlığını ona verdi. Cennetlerdeki lâkabı (Azazil) di...
Göklerde de gezinirdi..’!
Oradaki lakabı (Haris) oldu.
İblis, Allah’a engin
kulluğunun karşılığını, cinler cezalandırıldıkları halde, böyle gördü.
felekler hürmet ediyorlardı.
Dilediği zaman yeryüzünde,
dilediği zaman göklerde, dilediği zaman cennetlerde kalıyordu.
Fakat içi huzursuzdu.
Hemcinsi olan ateşten
yaratılmış cinlerin savaşları durmasa, bu huzursuzluğu asla geçmeyecekti...
İblis, bin yıla yakın bir
zaman, cinleri yatıştırmak için çalıştı...
Lâkin elinde iman etmiş bir
avuç mümin cinle bir şey yapamadı.
Cinlerin küfrü bilhassa
canını sıkıyordu.
Nihayet bu can sıkıntısı bir
gazap haline geldi.
Cinlerin cezalanmadan, yola
glemeyeceklerini anlamıştı.
Peygamberlerin
istemediklerini o, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) dan istedi...
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu)> İblis’i kırmadı.
Meleklerden ordular verdi
emrine.
İblis, bu oıdularla, savaşan
cinlerin üzerine yürüdü.
Pek çoğunu öldürdü .(î|
Kurtulabilenler, adalara,
çöllerin tenha yerlerine, sığındılar... Pek pişmandılar, lâkin iş işten
geçmişti.
Cinler pişman olmuşlardı
ama, hiç akla gelmeyen, ümit deilmeyeîı, bir arzu İblis’in göğsünü doldurup,
sıkmıştı... Karartmıştı.
Artık iblis, eski o güzel,
sevimli, kulların melek haslet olanı değildi.
Hiç kimseye açılmamıştı
fakat, kendisinde ululuk vehmetmişti...
a Cennetleri gördüğü,
meleklerle düşüp kalktığı, hürmete eriştiği halde, birden bire Allahın Rahmaniyet
vasfını inkâr etmişti için için.
Kazandığı savaşm tesiri
altında büyüklüğüne aldanmıştı.
Nefsini bir türlü yenmiyor
ve adalara, çölllerin derinliklerine dağılan cinlere ilâh olmak istiyordu”
Nerdeyse, onları toplayacak,
kendisine tapmalarım, ateşi, yıldızları, güneşi, ayı ve benzerlerini, zalimleri
bırakmalarını, yalnız kendisini tanımalarını isteyecekti.
Bundan, Iblis’in
ululanmamasından, melekler bile haberli değildiler a.
Yalnız Hazreti Alıah (Celle
Celâluhu) şüphesiz biliyordu.
Çünkü O, yaratandı...
Gizlisi yoktu, olamazdı.
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) İblis’in
sapıtmasını ilân etmesine fırsat bırakmadı...
insanın atası (Âdem) i
yaratma kararım çabuklaştırdı.
Emir verdi...
Âdem (aleyhisselâm)
topraktan yaratıldı...
Huzurunda can verildi
Âdem’e...
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), yarattıklarını en şereflisi olarak buyurduğu’ insanların atası
Âdem’e meleklerin hürmet secdesi yapmalarım, Âdem’in şahsında kendisini
ulumalarını diledi.
O zamana kadar, iblis,
hazırlıkları izliyordu...
YeryüzününJıer-iarafındanJaalcık
alınışını, huna Allahın huzurunda şekil verilişini, kuruması için
bekletilişini, merakla ve
kızgınlıkla seyrediyordu. ~AHalâ insanın yaratılacağı inancında değildi...
*ı Önünde duran henüz ruh üfürülmemiş insan'ın atası olacak toprak yığınının
ağzından giriyor, bedeninde dolaşıyor, altından çıkıyor, eğleniyordu...
İblis ayrıca, Hazreti Âdem (aleyhisselâm)
ın erkek olarak yaratıldığını da görerek kıskanmıştı.
Çünkü bir sır sahibiydi...
İblis bu sırrı asla fâş
etmiyordu...
Melekler bile bilmiyorlardı.
Bu sırdan şüphesiz ancak
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) in haberi vardı... Esasen o buyurmuştu.
İblis’de erkeklik dişilik
yoktu.
Bu yüzden, anne ve babası,
ölümlerine kadar gizli tutmuşlardı bunu.
İblis erkek bir çehreye ve
bedene sahip olduğundan, diğer cinler, yüz yıllar boyunca, İblis’in evlenmemesine
şaşıyorlardı.
Yakınları, nice nice güzel
kızlarını teklif etmişlerdi.
Fakat İblis bu tekliflere
kulak vermemek mecburiyetinde kalmıştı.
Âdem’i kıskanması bir az da
bu eksikliğinden ileri geliyordu.'!
Nihayet, Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), vakit tamam olunca, ruh üfürülmeden önce, bütün melekleri
topladı...
Hazreti Âdem (aleyhisselâm)ı
ululamalarını istedi.
Melekler derhal, Âdem’e
secdeyi kabul ettiler, bu suretle, onun şahsında gerçekte Hazreti Allah (Celle
Celâluhu)ı ululayacakdılar...
Halbuki meleklerde de
erkeklik dişilik mevcut değildi.
İblis bunu hatırlasa,
üzüleceği yerde, cin taifesinin yaratıldığı ateşten olduğu halde, melek
mertebesine yükseldiği için sevinirdi...
Lâkin bir kere
gururlanmıştı...
Nefsini zabtedemiyordu...
Allah’a, onun Rahman
sıfatına, âsi oldu, secdeyi kabul etmedi.
İlerde, Kur’an-ı kerim nazil
olduğu zaman, Hazreti Allah (Celle Celâluhu)> bu olayı bir çok âyetlerle,
kullarına buyuracak, böylelikle ibretlenmeleri sağlayacaktı...
İşte o âyetlerden bazıları:
HANİ MELEKLERE: «ADEME (yahut:
Âdem için Allaha) SECDE EDİN DEMİŞTİK DE (Şeytanların reisi olan) İBLİSDEN
BAŞKASI REMEL SECDE ETMİŞLERDİ. O İSE DAYATMIŞ, KİBİRLENMEK İSTEMİŞTİ (Zaten) O
KÂFİRLERDENDİ.
(Bakara: 34 meali)
Burada İblis’in kâfir
oluşunun sebebi, sadece Hazreti Allahın henüz bildiği, ululanmasıydı.
ANDOLSUN Kİ, SİZİ (evvelâ) YARATTIK. SONRA SİZE SURET VERDİK SONRA DA
MELEKLERE: «ÂDEM
’E (yahutta Âdem için
Allaha) SECDE
EDİN?» DEDİK. MELEKLER HEMEN
SECDE ETTİLER. FAKAT ÎBLllf DAYATTI, SECDE EDENLERDEN OLMADI.
(Araf: 11 meali)
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) m İblis’i meleklerle birlikte bulundurması, ona vaktiyle melekler
seviyesinde baktığının açık delilidir.
HANİ BİZ MELEKLERE: «ADEM
İÇİN SECDE EDİN» DEMİŞTİK DE
İBLİSTEN BAŞKASI HEMEN SECDE ETMİŞTİ? O İSE, CİNDEN OLDUĞU İÇİN, RABİSİNİN
EMRİNDEN DIŞARI'ÇIKMIŞTI
(Kehf: 50 meali)
Bu âyette İblis’in cinlerden
olduğu sarih olarak açıklanmıştır.
HANİ MELEKLERE: «ÂDEM İÇİN
SECDE EDİN » DEMÎŞDİK DE İBLİSTEN BAŞKALARI SECDE ETMİŞLERDİ? O İSE
DAYATMIŞTI.
(Tâhâ: 116 meali)
(İBLİSTEN BAŞKALARI)
Kimlerdir?..
Elbette yalnız melekler
değildi.
Bütün yaratılanlardı...
O halde, huzurda
bulunmadıkları halde, Kâinatlarda ne varsa cümlesi, İblis ve hâlâ sapık olan
cinlerden bir gurup secde etmemişlerdi...
YALNIZ İBLİS KİBİRLENMİYE
YELTENMİŞTİ. (zaten) O, (İLMİ İLAHİ DE) KAFİRLERDENDİ.
(Saad: 74)
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), İblis’e sorup, secde etmeyişinin sebebini herkese duyurdu:
ANCAK İBLİS BU SECDE EDENLER
DEN OLMAKTAN ÇEKİNEREK DAYATTI.
(Cenab-1 Hak) : «EY İBLİS, SEN NEYE SECDE EDENLERLE BERABER OLMADIN?» DEDİ.
«BEN, DEDİ, KURU BİR
ÇAMURDAN, SURETLENMİŞ BİR BALÇIKTAN YARATTIĞIN BEŞER İÇİN SECDE EDEYİM DÎYE VAR
OLMADIM.»
(Hicr: 31,33 meali)
(Şunu da) HATIRLA Kİ BİZ
MELEKLERE: «ADEM İÇİN SECDE EDİN DEMİŞTİK VE ONLAR DA SECDE ETMİŞLERDİ DE
İBLİS ETMEMİŞ, «BEN BİR ÇAMUR OLARAK YARAT-
CİNİjER A
LKMİ
(İsra: 61 meali)
BUYURDU: «EY İBLİS, İKİ
ELİMLE (yani bizzat) YARATTIĞIMA SECDE i ETMENE
SENİ HANGİ ŞEY MEN ET
Tİ? KİBİRLENMEK Mİ
İSTEDİN?..
YOKSA YÜCELERDEN Mİ
OLDUN?..» (İblis) DEDİ: «BEN ONDAN HAYIRLIYIM, BENÎ ATEŞTEN, ONU İSE ÇAMURDAN
YARATTIN.»
(Saad: 75,76 meali)
Bu âyette, cinler gibi.
îblis’in ateşten yaratıldığı, yani cinlerden olduğu açıklanmıştır yine.
Hazret! Allah (Celle
Celâluhu), İblis hakkmda hükmünü v.erdi, ve bunu tebliğ etti...
İblis, hâlâ gururdaydı ve
pişmanlık getirmiyordu... Kararı öğrenince, ataları Adem’den üreyecek
insanları sapıtmak için izin istemek cüretini, gösterdi:
TIĞIN KİŞÎYE SECDE EDER MİYİM?»
Demişti.
CENAB-I HAK ŞÖYLE BUYURDU:
«O HALDE ÇIK BURADAN. ÇÜNKÜ SEN ARTIK KOYULMUŞLARDANSIN.» «HİÇ ŞÜPHESİZ CEZA
GÜNÜNE KADAR LANET SENİN TEPENDEDİR.»
(İblis) «EY RABBİM, DEDİ,
ÖYLEY-
SE BANA (İnsanların) HER
BİRİNDEN KALDIRILACAKLARI GÜNE KADAR MÜHLET VER.»
BUYURDU: «O HALDE SEN (Allah
yanında) MALÜM OLAN (bir) ZAMANIN GÜNÜNE KADAR GECİKTİRİLENLERDENSİN.»
(İMis) «EY RABBİM. DEDİ,
BENİ AZDIRDIĞIN ŞEYE (Rahmetinden tard etmene) MUKABİL BEN DE AND OLSUN YER
(yüzün) DE ONLAR (ın masiyetlerini) HER HALDE SÜSLEYECEĞİM (onları kendilerine
hoş göstereceğim.) ONLARIN HEPSİNİ MUHAKKAK TOPTAN AZDIRACAĞIM.» «ANCAK
ONLARDAN İHLÂSA ERDİRİLMİŞ KULLARIN MÜSTESNA.» BUYURDU Kİ: «İŞTE BU, BANA GÖRE
(hak ve lâyık) OLAN DOĞRU BİR YOLDUR.»
«BENİM KULLARIM ÜZERİNDE SENİN
HİÇ BİR TAHAKKÜM (ün) YOKTUR. MEĞER Kİ AZIB SABANLARDAN SANA TABİ OLANLAR OLSUN.»
«ŞEKSİZ ŞÜPHESİZ ONLARIN
TOPUNA VAAD OLUNAN YER CEHENNEMDİR.»
(Hicr: 34,43 meal) BUYURDU:
«HEMEN BURADAN ÇIK
ZİRA ARTIK SEN TAŞLANAN (rahmet-i
ilâhiyeden kovulan bir meun) SUN.» «VE ŞÜHESÎZ Kİ CEZA GÜNÜNE KADAR LANETİM
SENİN ÜZERİNEDİR.»
(İblis) DEDİ: «EY RARBİM. O
HALDE (İnsanların) TEKRAR DİRİLECEKLERİ GÜNE KADAR BANA MÜH LET VER.»
BUYURDU: «HAYDİ SEN MÜHLET
VERİLENLERDENSİN.» «(Bence) MALUÜM OLAN ZAMANIN (bir) GÜNÜNE KADAR.»
(iblis) DEDİ: «SENİN İZZETİNE
(mutlak kudretine, kahnna)
ANDEDERİM Kİ BEN DE ARIK ONLARIN HEPSİNİ MUHAKAK AZDIRACAĞIM.»
«İÇLERİNDEN ÎHLÂSA ERDİRİL
MlŞ (mümin) KULLARIN MÜSTESNA.»
BUYURDU: «İŞTE BU DOĞRU, BEN
ŞU HAKİKATİ SÖYLEYECEĞİM: ANDOLSUN, CEHENNEMİ SENDEN (Senin cinsinden) VE
ONLARIN (insanların) İÇİNDEN SANA TABI OLANLARIN HEPSİ İLE DOLDURACAĞIM.»
(Saad: 77,85 meal!)
Melekler, iblis’in isyanı
karşısında şaşkınlık içindeydiler..
Fakat, bazı olayları
hatırladılar:
İblis, Adem’in cesedi kururken, içine girip dolaşıyor, çıkıyor ve kuruyan çamura vuruyor, alay ediyordu. Meleklere: «Bıı r00 011
korkmayın,. Dilersem. hemen pa.rya1a.nm-» diyordu.
En önemlisi de, Âdem
yaratılmadan önce, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) melekleri toplamış, kararını
bildirmişti..
Hazreti Aİlah (Celle
Celâluhu)> yeryüzüne bir halife yaratacaktı. Bu halifeden soy üreyecekti..
Allah’a kulluk edeceklerdi.
Melekler, korkmuş ve
üzülmüşlerdi karardan.
İşte milyonlarca yıldan beri
cinlerin tutumu meydandaydı.
Hep sapıtmışlar, cehenneme
odun olmuşlardı.
Bir kaç bin yıldan beri de
savaşmışlar, kan dökmüşlerdi.
Ancak, İblis melekler
ordusuyla savaşları bas tırmış ve cinleri itaat ettirmişti..
Yeni yaratılacak insan,
halife, aynı şeyleri yaparsa ne olurdu?..
Endişelerini Hazreti Allah (Celle
Celâluhu)a açıkladılar.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu); onlara kendilerinin bilmedikleri şeyleri bildiğini buyurdu.
HANİ RABBÎN MELEKLERE: «MUHAKKAK
BEN YER YÜZÜNDE (benim emirlerimi tebliğ ve infaza memur) BİR HALİFE (bir
insan, âdem) YA-
CİNLER ÂLEMİ
!
RATACAĞIM.» DEMİŞTİ?' MELEKLER DE: «BİZ SENİ KENDİNLE TEŞBİH VE SENİ
TAKDİS (ayıplardan, eksikliklerden tenzih) EDÎB DURURKEN (yerde) ORADA BOZĞUNCULUİI
EDECEK, KANLAR AKITACAK KİMSE Mî YARATACAKSIN?» DEMİŞLERDİ. ALLAH (da): «SİZİN BİLMİYECEĞÎNİZİ
HER HALDE BEN BİLİRİM.» DEMİŞTİ.
(Bakara: 30 Meali)
Melekler şimdi bu son
açıklamanın neye delalet ettiğini anlamışlardı.
Demek iblis, savşları
bastırınca gururlanmıştı. Kalan cinlerin başına geçmek, ilâh olmak istemişti.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) onun bu düşüncesini melekler önünde yüzüne vurmak içinaz sonra
canlanacak olan Âdem’e secde etmesini emretmişti.. O da buna yanaşmamıştı.
Ne olacaktı şimdi?..
Yer yüzünde henüz cinler
vardı.,
Gizliydiler ama,
üreyeceklerdi..
Kalacaklar mıydı
yeryziinde?..
Âdem soyu da üreyince
cinlerle münasebet kurulacak mıydı ?
Yoksa birisi açık, diğeri
gizli, hayatlarını sürdü recekler miydi Kıyamet gününe kadar?..
Henüz bunlar meleklerin
bilgisi dışındaydı.
Meydana çıkan bir gerçekti
şuydu:
İblis Kıyamete kadar
ölmeyecekti..
Hep yeryüzünde kalacak ve
insanları azdırmaya çalışacaktı.
İnsanlar buna kapılacak
mıydı?..
Elbette Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) bu insanlara da peygamberler yollayarak uyandıracaktı..
Cinler devrindeonları sadece
nefsleri azdırırken, nice nice kan dökülmüştü.. Sapıtmıştı!.. insan, iblis
karşısında, emlerden daha beter olmaz mıydı?..
Mielekler bunları ve
benzerlerini düşünürlerken, iblis kovulduğu cennetten çıkmıştı..
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) da Âdem’e nihayet ruh üfürmüş ve diriltmişti.. Melekler derhal ona
secde ettiler.
Hazreti Alllah (Celle
Celâluhu), Âdem (Â.S.)ı Cennetin en güzel yerinde misafir etti.. Elbette büyük
merasimle yeryüzüne indirecek ve yer yüzünü ona teslim edecekti..
Bu zaman yakındı..
azreti Allah (Celle Celâluhu),
Âdem cennette misafir iken, onun sol kaburgasından kendisine bir aile yarattı..
Havva’ydı bu kadm...
Birlikte cennette yaşamaya
başladılar.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), onlara cennetin her türlü nimetlerine el uzatabileceklerini
buyurdu.
Bir nimet müstesnaydı..
Buğday.
Buğday, öyle serpilmişti ki
ağaç olmuştu.
Bu yasaklama, Hazreti Allah
(Celle Celâluhu) ın inşam ilk imtihanıydı.
Cennetten kovulan İblis, ne
yaptı yaptı yasağı
haber aldı ve Âdem ile
Havva’ya ilk günahı işletmeyi istedi
Bunun için cennete girmesi
lâzımdı gizlice.
Hiç bir yaratık teklifini
kabul etmediği halde, o zaman dört ayaklı bir hayvan olan yılan kabul etti..
İblis Cennete girdi.
İlk önce Havva’yı aldattı,
buğdaydan yedirdi.
Havva da Âdem’i baştan
çıkardı, o da yedi.
Bu iki cennet misafirleri,
binbir merasimle yeryüzüne inmeyi beklerken, Allahın gazabına uğradılar.
Birbirlerine dargın ve
perişan, pişman bir halde, Âdem Serendib’e, Havva Cidde’ye atıldı.
İblis de göklerden kovuldu..
Yılanın ayakları kesilip o
da dünyaya sürüldü.
Yıllarca ayrılıktan sonra,
Âdem üe Havva Mekke’de Arafat’a buluştular..
Çok ağladılar..
Yalvarıp yakardüar..
Nihayet Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) ın affına mazhar olup ürediler..
XXX
Cinler, insan soyu yeryüzüne
yerleşince, uzun zaman, yok edümelerini beklediler.
Lâkin yok edilmediler...
O gizli halleriyle
yaşayacaklarmı anlamışlardı. Kulluk için yaratılan iki varlık: İns ve cin (İnsan
ve cinler)!
Olur muydu?...
İnsanlar âlemiyle cinler
âlemi nasıl birbirlerine karışmadan, zarar vermeden, aynı topraklarda yaşarlardı?...
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) öyle buyurmuştu, yasaya caklardı.
Birisi görünür, birisi
görünmez olduktan sonra pek âlâ mümkündü bu...
Cinler bir zaman sonra
olanları da unuttular.
Yine sapıklıklarına
döndüler...
Kendilerine peygamberler
seçildi... dinleyenler pek çıkmadı...
Artık İblis de onlara
karışmıyordu... İlgisi yasaklanmıştı... Dilediklerini yaptılar.
İnsanların ük peygamberi,
ataları Âdem (aleyhisselâm) oldu.
Soyunu ikaz edip sakmdırmaya
çalıştı sapıklıktan...
Fakat her ne hikmetse,
insanlar çabuk kendilerini beğendiler...Başka güç, kuvvet tanımadılar... Bilhassa
o yemyeşil yeryüzü pek hoşlarına gitmişti... Ölenleri gördükleri halde,
ölmeyecek gibi hırsla dünya nimetlerini yağmaya koyuldular...
Bunda İblis’in pek büyük
payı vardı.
İblis, elbtete yalnız olsa, bütün insanları
azdırmaya yetişemeyecekti...
Bir İlâhi izinle olacak,
kendi kendisini aşılayarak çoğaldı... Bu soyuna (Şeytan)
denildi... Kendisinin de Şeytanların toplamı, atası, hüviytei çıktı ortaya...
Bir zamanların adalet
dağıtıcı Hakem adı, göklerdeki Haris adı, hele cennetteki Azazil adı unutuldu?
Masal oldu.
Şimdi lânetlenerek hem
Allahın insanlara yolladığı peygamberler aracılığıyla, hem sahifelerle, yerine
göre üç şekilde varlığı bildiriyor, insanın ona Allaha kulluk ile karşı
durması isteniyordu.
Bu isimlerden birisi (İblis)
di... ki, annesi ve babası tarafmdan konmuştu...
İkincisi, artık cinlerle ilgisi kalmadığı halde, onların soyundan olduğu
için (Cin) diye hitap ediliyordu. İ
Üçüncüsü de kendi kendisini
aşılayarak, yani ilkah ederk peydahladığı Şeytanlara uyularak (Şeytan)
deniyordu.
Her üç isim de doğruydu...
Ne var ki, artık yeryüzünde
kalan cinlerle İblis’i karıştırmamak gerekiyordu.
Cinler, takdir edilen
hayatlarını yaşıyorlardı...
Doğuyor, ölüyorlardı...
İblis ise insanlarla
uğraşıyordu...
Kıyamete kadar uğraşacak,
yaşayacaktı...
İblis’i en çok düşündüren
Hazreti Allahın şu açıklamalıydı :
İnsan en şerefli mahlûktu...
Kullukta kaldıkça, Hazreti
Allah (Celle Celâluhu) bütün yaratıklarını onun emrine vermişti...
Bir çeşit hükümdarıydı
kâinatın.
İnsan, kulluğunu eksiksiz
yaparsa, cinleri, İblisi, şeytanlarını, hattâ melekleri emrine alması hakkıydı.
GÖKLERDE NE VAR, YERDE NE
VARSA HEPSİNİ ALLAHIN, MUHAK-
KAK SÎZİN İÇİN MUSAHHAR KILDIĞINI,
AÇIK VE GİZLİ BİR ÇOK NİMETLERİNİ SİZİN ÜZERİNİZDE BOL BOL TAMAMLADIĞINI GÖRMEDİNİZ
Mİ? İNSANLAR İÇİNDE, HİÇBİR İLMÎ, HİÇBİR REHBERİ VE TENVİR EDİCİ HİÇBİR KİTABI
YOKKEN HALÂ ALLAH HAKKINDA MÜCADELE EDEN KİMSELER VARDIR.
(Lukman: 20 meali)
İşte her şey açıktı ...
Gizli nimetler nelerdi?...
Bir çok yeryüzü sırları...
Bir de, evet bir de cinler.
[j İnsan onları emrine alacak
kulluğu gösterirse, cinlerin yardımı ve hizmteleriyle. yer ve göklerde dolaşmasını
bir nefeste bitirirdi...
Dağlar, tepeler, ormanlar
içi mani olamazlar geçilirdi.
Yerin ve denizin
derinliklerine inilirdi.
Göklere yükselinilirdi...
İşte o zaman, İblis
insanları azdırmaya muktedir olamazdı.
Bunu önlemek için, vakit
geçirmesi doğru değil-
di...
İnsanların çabuk sapmaları
gerekliydi...
İblis, yani cin soyundan
gelen bu melun çok zehirleyici ateş şeytanların atası ve toplamı azgın, büsbütün
insanların üzerine çullandı.]
f 11 NT j E it ALEMİ
Bu olaylar günümüzden ancak
yedi sekiz bin yıl önce cereyan etmeye başlamıştı... Yani insanın yaratılışı
bu kadar zaman evveldi.
İblis, kendi kendisini
aşılamaya hız verdi.
Soyundan şeytanlar çoğaldı
...
Elbet onlar da nihayet
Îblis’în bir parçası olduklarından ölmeyeceklerdi... Her birini bir insana memur
etti.
İnsanın üzerinde iki kuvvet
vardı şimdi:
Melek ile şeytan (Cin,
İblis).
Yani hayır ile şer...
Bu iki kuvvet, insan nefsini
ya salaha, yahut azgınlığa sürükleyeceklredi...
İblis soyundan gelmeyen asıl
cinler, hiçbir şeye karışmıyor, sadece hayatlarmı sürdürüyorlardı...
% Fakat bu cinlerin içinde
mümin olanlar, her fırsatta mümin insanlara, Allahın izni nisbetinde, yardımcı
oluyorlardı, çünkü melekleşen mümin insanların emirlerine girmeleri Allahın dileğine uygundu.'A
Acaba İblis’in, çok
zehirleyici ateşten yaratılmış en sapık cinin, şeytanınkendisine bahş edilen
kuvvet ve kudreti ne kadardı?...
Sınırlı mıydı?...
Sınırsız mı?...
Elbette sınırlıydı...
Meselâ şunları yapamazdı:
1.
Meleklere dokunamazlardı İblis ile ordusu şeytanlar.
2.
Yine İblis ile ordusu hiç bir cansız cisme tesir
edemezlerdi... Eğer böyle bir kudretleri olsa kâinatın dengesi bozulurdu.
3.
Canlılara da hükmede-mezler, fayda ve zarar vermezlerdi,
yani, bir kuşu, bir deveyi, bir koyunu, bir balığı öldüremezler, hastayken iyi
edemler, ölmüşse diriltemezlerdi.
4.
İnsanın bedeni de bu yasağa dahildi...
İblis ve şeytan her hangi
bir insana zarar vermek gücüne sahip değildi...
İblis ve ordusu şeytanlar,
ancak ve ancakinsan kalbine, akima, devamlı vehim vererek, nefislerini
şahlandırmaya, kendilerini gururandırmaya, azdırmaya çalışabilirdi.
Bu hal insamn bir nefs
mücadelesiydi...
İnsan nefsiyle yaptığı
mücadeleden kazançlı çıkmak için ya ona karşı gelecek, yahut yardım isteyecekti.
Her ikisi de insamn devamlı
surette ilerlemesini sağlayacak hareketlerdi.
İnsan, İblis ve ordusu
şeytanlarla mücadelesini, kulluğunu devam ettirerek yapacaktı...
Allah’a, yalnız O’na
sığınarak korunacaktı.
İlerde nazil olacak şu sure
ne kadar açıktır...
İblis ve şeytanldarımn
yalnız insana vesvese verdiklerini, onlardan kurtulmak için Allah’a sığınmak
gerektiğini buyurur.
Ayrıca, şeytanları iki
guruba ayırır:
1.
Cin soyundan olan İblis’in ilkahıyla olanlar.
(Bunların diğer cinlerle bir
ilişiği yoktur).
2.
İblis ile şeytanın vesvesesine uyarak azıtanlar ki, onlar
da artık birer şeytandırlar... İnsanın, hemcinsi olan bu şeytanlardan da
yakasını kurtarması icab eder.
DE Kİ: SIĞINIRIM İNSANLARIN
KABRİNE, İNSANLARIN (yegâne) MALİKİNE, İNSANLARIN MABUDUNA, O SİNSİ ŞEYTANIN
ŞERRİNDEN, Kİ O, İNSANLARIN GÖĞÜSLERİNE DAİMA VESVESE VERENDİR. (O şeytan)
GEREK CİNDEN, GEREK İNSANDAN (olsun).
(Nas: 1,6 meali)
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu)> yalnız insanlara değil, yi ne insandan seçtiği peygamberlerine de
ister cin soyu İblisin ilkahıyla meydana gelip üreyen şeytanlardan, ister
azan insanlardan olsun düşmanlar çıkarmıştı...
Bu peygamberlerin ilki
Hazreti Âdem (aleyhisselâm) dır ki, bizzat İblis tarafından ailesi Havva
aracılığıyla aldatılarak, cennetten kovdurulmuştur...
İlerde insan ümmetleri
çoğaldıkça her ümmete bir peygamber tahsis edileceğine göre, son peygadber
Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) e kadar, beş altı bin yıl
içinde iki yüz binin üzerinde peygamber gelip geçecekti...
Demek o kadar peygambere
İblis soyundan şeytanlar düşman edileceği gibi, insanlarm İblis’e kulluk
edenleri de düşman tutulacaktı...
BİZ (Sana yaptığımız gibi)
HER PEYGAMBERE DE İNSAN VE CİN ŞEYTANLARINDAN BÖYLECE DÜŞMAN YAPTK. ONLARDAN
KİMİ KİMİNE, ALDATMAK İÇİN, YALDIZLI BİR TAKIM] SÖZLER (ve vesveseler) TELKİN
EDER. EĞER RABBÎN DİLESEY Dİ BUNU (bu telkini) YAPMAZLARDI! ÖYLEYSE ONLARI
DÜZMEKTE OLDUKLARI YALANLARLA BERABER (başbaşa) BIRAK.
(En’am: 112)
Peygamberlere dahi vesvese
verecek kadar azan ister cin soyundan, ister insan soyundan olsun bütün
şeytanlar, yani İblis’in kulları bırakılırlarsa kurtulacaklar mıydı ilerde?...
Asla!...
Cezalarını bulacaklardı.
(Hatırlayın) O GÜN (ü) Kİ
(Allah) ONLARIN HEPSİNİ (huzurunda) TOPLAYACAKTIR. «EY CİN Şeytanlar) CEMAATİ,
(Denilecek) İNSANLARDAN BİR ÇOĞUNU (baştan çıkarıp) ALMAK (kendinize mal
etmek) KAYDINA DÜŞTÜNÜZ HA!... «ONLARIN DOSTLARI OLAN İNSANLAR DA
ŞÖYLE DİYECEK: «EY
RABBİMİZl.. KİMİMİZ KİMİMİZDEN FAYDA GÖRDÜK.
BİZİM İÇİN TAKDİR ETTİĞİN VADEYE ERDİK» BUYURACAK Kİ: «ALLAHIN DİLEDİKLERİ
MÜSTESNA OLMAK ÜZERE, İÇİNDE EBEDİ KALICI OLDUĞUNUZ ATEŞ, KARARGÂHINIZDIR
SİZİN,» ŞÜPHESİZ Kİ RABBİN TAM HÜKÜM VE HİKMET SAHİBİDİR? HAKKIYLA BİLENDİR.
(En’am: 128)
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu)ın âyetlerde buyurduğu gibi, bütün peygamberlerle beraber, son
peygamber Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) de de gerek cin
taifesinden, gerek insan taifesinden birer şeytan ve melek tahsis
buyurulacaktı...
Bunu Hazreti Muhammde (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) de açıklayacaktı.
—
Sizden hiç biriniz müstesna olmamak üzere herkesin cinden
ve meleklerden birer yakım vardır.
Sordular:
.— Ey AMahın resülü!...
senin de var
mı?...
Buyurdu:
—
Renim de var. Şu kadar ki Allah cine karşı bana yardım
eder de selâmeti buhunim. Binaenaleyh o> bana hayrdan başkasını telkin
etmez.
(Müslim: İbni Mesut)
Elbette buradaki cin gizli
ve ayrı bir hayat yaşayan asü cin değildir.. İblis soyundan gelen ve artık
şeytan diye adlandırılan cinlerdir.
İşte bu şeytanlardan birisi
insana her hangi bir vesvese ve vehim telkin etmeye çalışırsa, daima Allah’a
sığınmak gerekir... Kurtuluş bundadır... Bir sürü batü işlerde değil.
EĞER ŞEYTANDAN BÎR FÎT
(gelip) SENÎ DÜRTERSE HEMEN ALLAHA SIĞIN, ÇÜNKÜ O, HAKKIYLA İŞİTİCİ, TAM
BİLİCİDİR.
(Araf: 200 meali)
IV
KOMŞU GİBİ
Nihayet Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) ın dileğiyle, değişen, güzelleşen bir dünya.
Renklerin şekillerin
çeşitleri...
Her türlü nimetler...
Bunlardan faydalanan
insanlar âlemi.
Bir zamanlar yeryüzünün tek
hakimleriyken, şimdi kendilerine ortak gelen cinler âlemi...
Artık cinler, kovuldukları
göklerden çok, dünyayı bu insanlarla bölüşeceklerdi...
İnsanlar gizli değildiler...
Diledikleri şekle
giremiyorlardı...
Havalanmaları mümkün
değildi.
Lâkin onlar da göz, kulak,
ağız, kalp, akü sahibiydiler.
Zekâları vardı...
Cinler kendilerini önce
insanlardan daha üstün sandılar.
Fakat, insanlar her güçlüğü yendikçe fikir değiştirdiler. ,
Bilhassa inanmadıkları halde
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m en şerefli ve yeryüzündeki temsilcisi diye
yarattığı insanların, ne yaratmışsa emrine verildiğini duyunca sarsıldılar...
Elbet günü gelecek, emrine
verilenlerin hepsinden faydalanacaklardı.. .•
Cinlerin insanlarla bazı
benzerlikleri de vardı.
Meselâ evleniyor, aile
kuruyorlardı...
Çocuk sahibi oluyorlardı ...
Behemahal toplu yaşıyorlardı
...
Kendilerine has nimetleri
yiyip içiyorlardı.
Onlar' da cinler gibi sadece
Hazreti Allah’a kulluk için yaratılmışlardı.
Lâkin asla cinlerle
insanların kaynaşması mümkün değildi... Yasaklanmıştı...
Hele evlenmeleri...
Onlar, ayno (dünyanın
aydınlığıyla karanlığı, geceyle gündüzü gibiydiler...
Komşu sayılırlardı...
Birbirinden ayn yeryüzünün
ortak kısımlannı bölüşüyorlardı...
Cinler, insanları gördükleri, ne yaptıklarını
izledikleri haldeinsanlar cinlerin hiç bir hayatını takip edemiyorlardı)
Ancak, Hazreti Adem (aleyhisselâm)
dan sonra gelen
peygambem aracılığıyla
varlıklarını öğrenmişler haklarında bilgi edinmişlerdi...
ç Cinler, hele azgınlan, insanların
ilerde bütün kâinata hakim olacaklarmı, hattâ kendilerini emirleri altına
alacaklarını, hizmetçi, uşak gibi kullanacaklarını hatırladıkça, onların
sapıtması, nefislerini kudurtması iznini alan İblis ve ordusu şeytanların
bıkmadan insanlara baskı yapmalannı arzuluyorlardıj'
Ne olsa İblis, şimdi
ayrılmıştı ama, kendi soylarmdandı, dumansız ateşten yaratümıştı... Bu bakımdan
ümit ediyorlardı.
En çok hayret ettikleri şey,
kendilerinin insanlara hiç bir zarar veremeyişleriydi...
Onlara da peygamberler
geliyordu, insanlara
da...
Her âlemin peygamberlerinin
tek gayesi ümmetini Allah’a inandırmak, teslim etmekti...
Buna karşüık inananlar pek
az çıkıyordu.
Her iki tarafta da daha çok,
bu peygamberler alaya alınıyor, sihirbaz, büyücü, kâhin diye tahkir ediliyor,
taşlanıyor, işkencelere tutuluyor, kovuluyorlardı inananlarla birlikte.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) sabrediyor, ediyor, nihayet peygamberine haber yollayarak azan
ümmetini helâk ediyordu.
Hele Hazreti Nuh (aleyhisselâm)in
Tufanında, bütün
yer yüzü insanları yok
olmuşlardı... Hayvanlarla birlikte...
Ancak, Nûh (aleyhisselâm) m gemisine aldığı
bir miktar insan ve hayvanların erkekli dişisi, gemi Cüdi Dağı’na oturunaca
kurtulmuşlardı ve yeni bir insan nesli türemeye başlamıştı.
Tufanda, dünya yuvarlak
olduğuna göre,bütün toprak sular altında kalmıştı...
Cinler boğulmamışlardı...
Tufanm devamı süresince,
göklerin alçak yeflerinde bekleşip durmuşlardı.
Lâkin tufandan sonra da her
şey unutuldu...
insan ve cinler eski
hayatlarım yaşamaya başla dılar.
Peygamberlere uyacaklarına,
Allah (Celle Celâluhu) a bin bir çeşit putla ortak koşuyorlardı ...
Güneş, ay, yıldızlar, ateş,
taşlar, odunlar, tepeler, hattâ kadın ve erkek zalimler, bunların başlıcalanydılar.
Her iki komşu âlemin
yaratıkları cinler ile insanlar, Allaha sığınacaklarına sapıklığı tercih
ediyorlar-, dı.
insanı veya cini kurban
kesmek onlardaydı...
Kötü niyetleri için adaklar
onlardaydı... '
Kâhinlik, sihirbazlık,
büyücülük, yıldızlara bakıcılık onlardaydı...
Birbirleriyle dost
geçineceklerine, ük yaptıkları gibi, öldürmeler, kavgalar, savaşlar,
onlardaydı.
t. insanlar, yeryüzünde gezdikçe, toprağı eşeledikçe, karşüaştıkları
büyük hayvan iskeletlerini, varlıklarını duydukları cinlerin yiyip nesillerini
kuruttuklarını sanıyorlardı.
Onların gerektiği anda, o
tepe yüksekliğindeki hayvanlan öldürecek kadar büyük oluyor kanaatindeydiler...
Çöllerde gördükleri
serapları cin sanıyorlardı.
Uluyan rüzgâr, denizlerin
kudurması, şarküarı. hep cinlerin sesleriydi insanlara göre.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) insan topluluklarını zaman zaman imha ediyordu ama, buna karşüık
cinlerden pek azanları da, insanların peygamberlerine, ermiş müminlerine
hizmetkâr olarak veriyordu}
insanlar bu türlü cinlere
Hizmetçiler (HÜDDAM) diyorlardı.
Tabiî kendüeri görmüyordu
onları...
Belki emirlerine verüdikleri
peygamberler ve ermişler bile görmüyorlardı...
Fakat peygamberlerle,
ermişlerin, olmayacak şeyleri yaptıklarım, yaşadıkça inanıyorlardı.
Cinlerle insanların
nefislerinin mayası aynı olduğu için, azan nefisler bu türlü
cezalanıyorlardı..
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) ilerde tebliğ edeceği Kur’an’da, cinlerin peygamberlere Hüdam olarak
verildiklerini, Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)ı örnek göstererek
açıklayacaktı.
XXX
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm),
Hicretten önce 1400 (M. Ö. 800) yılları etrafında yaşamıştı.. Demek iki bin
sekiz yüz sene kadar evvel.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) tarafından, azıtan îsrailoğullannı doğru yola götürmeye memur kılınmıştı.,
Peygamberdi.
Kendisine, vazifesinde
kolaylık sağlamak için, Hazreti Allah bazı imkânlar bağışlamıştı ki,, hepsi
mucizeydiler.
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm),
emrine verilen rüzgâr ile, dilediği yere7pek~bı3rve~f5hat
gidıyör7~dö-
Cinler> onun kendisi gibi
hareket ettiğini gördükçe şaşırıyor ve ürküyorlardı geleceklerinden..
2.
Kuşların dilinden anlardı ve emrine verilmiş
tiler.
1.
Rüzgârlar ermindeydiler..
SÜLEYMANA DA ŞİDDETLİ ESEN
RÜZGÂRI (Musahhar kıldık ki) BU, KENDİSİNİ İÇERİSİNE (feyzü) BEREKET VERDİĞİMİZ
YERE ONUN EMRİYLE (GÖTÜRÜLDÜ, BİZ HER ŞEYİ BİLENLERİZ.
(Enbiya: 81 meali)
SÜLEYMANA DA RÜZGÂRI MUSAHHAR
KILDIK Kİ SABAHI BİR AYLIK , (yol), AKŞAMI BİR AYLIK (yol) DU.
(Sebe: 12 Meali)
BUNUN ÜZERİNE BİZ DE ONA
RÜZGÂRI MUSAHHAR KILDIK Kİ BU, ONUN EMRİYLE ONUN DİLEDİĞİ YERE YUMUŞACIK AKAR
GİDERDİ.
(Enbiya: 36 Meali)'
SÜLEYMAN DAVUDA MİRASÇI OLDU.
DEDİ Kİ: «EY İNSANLAR, BİZE KUŞLARIN DİLİ ÖĞRETİLDİ. BİZE HER ŞEYDEN BEHRE
VERİLDİ. ŞÜPHESİZ BU APAÇIK BİR ÜSTÜNLÜĞÜN TA KENDİSİDİR.
(Nemi: 16 Meali)
Hazreti Süleyman, kuşlan
dilediği zaman topluyor ve arzusunu yaptınyordu.
3.
Cinlerin kâfirleri de ermindeydiler.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), zaman zaman diğer peygamberlere verdiği gibi, cinlerin kâfir
olanlarını, yani bir çeşit şeytanlaşanlarını, Hazreti Süleyman’a vermişti..
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)
bu şeytanlaşan cinleri, hizmetkâr olarak kullandı..
Mescidi Aksa’nm inşasında
çalıştırdı..
SÜLEYMANIN CİNLERDEN, İNSANLARDAN,
KUŞLARDAN ORDU-
LARI TOPLANDI. İŞTE BÜTÜN
BUNLAR (onun tarafından) ZAPT VE İDARE EDİLİYORDU.
(Nemi: 17 Meali)
ERİMİŞ BAKIR. MADENÎNİ ONA
SEL GİBİ AKITTIK. ÖNÜNDE, RABBİNÎZ İZNİYLE, ÎŞ GÖREN BAZI CİNLER DE VARDI.
İÇLERİNDEN KİM BİZİM EMRİMİZDEN AYRILIP SAPARSA ONA ÇILGIN AZAPTAN T ATTIRIRDIK.
(Sebe: 13 Meali)
ŞEYTANLARI (kâfir olup
şeytanlaşmış cinleri), HER BİNA USTASINI HER DALGICI, YİNE ONLARDAN BUKAĞILARLA
BAĞLANMIŞ DİĞERLERİNİ DE (emrine ram ettik.)
(Sad: 37. 38 Meali)
Bu âyetlerden anlaşıldığı
gibi, Hazreti Süleyman kâfir olmuş cinlere (şeytanlaşmışlara) hükmediyordu.
İçlerinden isyan edenler olursa, Hazreti Allah onları azabına çarptırıyordu..
Ayrıca bu cinlerden azgınların ayaklan zincirlerle bağlanmıştı.
Buna rağmen, kâfir cinler,
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)a iftira ettiler.. Onun heykeller yapıp taptığım
yaydılar.. Tekrar cezalandılar.
ŞEYTANLARIN. SÜLEYMANIN
MÜLKÜ (saltanat ve nübüvveti) ALEYHİNDE UYDURUP TAKİP E ETTİKLERİ ŞEYLERE
(yalanlara) UYDULAR. HALBUKİ SÜLEYMAN ASLA KÂFİR OLMADI. FAKAT ŞEYTANLAR
KÂFİRDİLER Kİ...
(Bakare: 103 Meali)
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm),
bilhassa güneşe tapan bir ülke olan Yemen’in melikesi (Seba melikesi Belkıs)
üzerinde duruyordu.
Onu bir kaç kere imana davet
etmişti.
Kuşlar bu vazifeyi
yapmışlardı.
Fakat Melike Belkıs, aldırmamış,
savaş hazırlıklarına girişmişti..
Böylece Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)m
yurduna kadar gelmişti.
Savaştan önce banşı
düşünmüşler, konuşmayı dilemişlerdi.
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm),
Melike Belkıs’e bir mucizesini gösterip, imana sokmak kararındaydı.
Onun Seba’da bulunan tahtım
ki odalardan odalara «geçilerek gizlenmiş ve kitlenmişti, getirmeyi, Belkıs’e
göstermeyi, düşünjdü.
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)
yanındakilere, bu tahtı kimin getirmek istediğini sorduğu zaman, ilk cevabı
cinlerden bir ifritten aldı.
SÜLEYMAN DEDİ: «EY İLERİ GE-
CİNLER ÂLEMİ
LENLER, ONUN TAHTINI, KENDİLERİNİN
BANA MÜSLÜMAN OLARAK GELMELERİNDEN / EVVEL, HANGİNİZ BANA GETİRİR.» CİNLERDEN
BİR IFRÎT: «SEN MAKAMINDAN KALKMADAN BEN ONU SANA GETİRİRİM. BEN BUNA KARŞI
HER HALDE GÜVENİLECEK BÎR KUVVETE MALİKİM.» DEDİ.
(Nemli: 38, 39)
Fakat Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)>
kâfir, hizmetçi bir cine böyle bir vazife vermek istemedi. Esasen cin, söze Allah’ın
ismiyle başlamamıştı.
Veziri Berhiy© oğlu Asaf,
Besmelesiz iş görmezdi.
İlim ve ihlas sahibiydi..
Yani ermişti, evliyaydı..
Bu vazifeyi yapabileceğini,
ifritten daha çabuk tahtı getireceğini, söyledi.
İzin üzerine bunu yaptı da,
NEZDtNDE KİTAPTAN BÎR ILIM
OLAN (zat) : «BEN DEDİ, GÖZÜN SANA DÖNMEDEN (gözünü benden çevirmeden yrimup
açmadan) EVVEL ONU SANA GETİRİRİM.»
(Nemi: 4û Meali)
Veli, ermiş, Asaf bunu nasıl
yapmıştı?..
Demek Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) lo anda emrine mümin cinlerden birisini vermişti. O yapmıştı bunu..
Şeytanlaşmış kâfir cin değil.
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)ın
veftmda da cinler kendilerine, gaybı büdikleri payım çıkarmışlardı..
Halbuki Allah (Celle
Celâluhu) dilemedikten ,sonra hiç kimseye gayb malûm olamazdı..
Hadise şöyle ceryan etti:
(_ Hazreti Alil ah (Celle
Celâluhu), Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) m ruhunu Mescidi Aksa’da aldı..
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) ayaktaydı.. Asasına dayanmıştı.
Asası sağlam olduğu için
yere düşmedi.
, Pencereden bakanlar onu
ayakta gördükçe, yaşıyor sandılar ve yanma sokulmadılar.. Böylece aradan bir
yıl geçti..
Bir kurt ilk günden beri
ağacı kemirmişti.. Asa, ancak bir yılda kırîlmıştı böylece .Hazreti Süley man (aleyhisselâm)
yere düşmüştü.
O zaman yanma geldiler ve
öldüğünü gördüler
Yeni bir kurtla durumu
hesaba vurdular ve Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)m bir yıl önce öldüğünü
buldular.
Ö zaman cinler (kâfirler)
Öğündüler: «Biz bunu biliyorduk.» dediler..
Halbuki bilselerdi, bir yıl
beklerler miydi?..
Ağır hizmetlerden kurtulmak
için, ilân eder, kaçarlardı.
Nitekim Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) da bunu ilerde açıklayıp yalanlarını yüzlerine vuracaktı:
SONRA BİZ ONA ÖLÜM HÜKMÜNÜ
İNFAZ EDİNCE (dayandığı) ASASINI YEMEKTE OLAN AĞAÇ KURDUNDAN BAŞKASI BUNUN
ÖLÜMÜNÜ ONA göstermedi, bu suretle YERE KAPANIP YIKILDIĞI ZAMAN BESBELLİ OLDU Kt EĞER CİNLER GAYBI BİLMİŞ
OLSALARDI ÖYLE HORLA YICI BİR AZAB İçinde KALIP DURMAZLARDI.
(Nemi: 14 Meali)
XXX
Uç bin yıl öncesine kadar, Kur’anı
Kerim ışığı altında, cinlerin gerçek durumları böyle olduğu halde, insanlar,
onlar hakkında çeşitli fikir ve inanç taydılar..
Bunlar şu guruplara
ayrılıyordu:
1,
Kendilerinden başka kuvvet tanımayanlar :
Yani Allah’a inanmadıkları
gibi, hiçbir ilâh tanımayanlar. Bunlar cinlerin varlığına inanmıyorlardı.
2.
Allah’a tealim olanlar :
Cinlerin varlığına
inanıyorlardı.
Onları mümin ve kâfir olarak
ikiye ayırıyorlardı.
Kâfirlerin insanlara hiçbir
şey yapamayacağı-
m, müminlerin ise yardımda bulunacaklarını biliyorlardı.. En
doğru yoldaydılar.
3.
Allah’a ortak koşanlar:
Bunlar guruplara
ayrılmışlardı:
a.
Bir kısmı, cinleri insanı kötülüğe götüren yaratık olarak
hâyallıyorlardı.. Onlara göre, insanı kötülüğe götüren her şeycindi.
b.
Putpereslerden araplar. cinlerin varlığına inanırlardı..
Hattâ ilâh tanırlardı..
Bir yerde konaklayacakları zaman: «Buranın en
büyük cinine sığmıyorum.» Derler ve kurban keserler, taparlardı. Cinlerin
/gururlan artıp onlan rahat bırakacaklarını umarlardı.. Bütün bunlar Putperestlere,
iblis ordusu şeytanlann telkin ettiği vehim ve vesveselerdi.
Kâhinler, halkı cinlerle
tehdit ederek, onlarla her şeyi yapabileceklerini ileri sürer aldatırlardı.
Yine araplara göre, çölün
Hükümranlarıydılar..
Cinler tabiat hayatına
insanların hükmü altında girmemiş, düşman kalmış tarafını temsil ediyorlardı.
Putperest araplar onları
müphem (gayrı müşahhas) ilâhlar olarak görüyorlardı.
Hele Mekke arapları Allah
ile cinler arasında aynı soy yakınlığına inanarak şirk koşarlardı. Adak adar,
kurban keser, onlardan yardım isterlerdi)/
CİNLERİ ONA, (Allaha) ORTAK
CİNLER ÂLEMİ
alevler sönünce, ölmezler,
cinler gözden işlerinin başma giderlerdi.
YAPTILAR. HALBUKİ BUNLARI DA
O YRATMIŞTIR...
(Enam: 100 Meali)
(Melekler de): «SENİ (ortakdan)
TEN ZİH EDERİZ. BİZİM YERİMİZ ONLAR DEĞİL, SENSÎN, BELKİ DE CİNLERE TAPIYORDU
ONLAR VE ÇOĞU ONLARA İMAN EDİCİLERDİ.» DİYECEKLER.
(Sebe: 41 Meali)
c.
Putpereslerden Asurlara göre, cinler yan insan yarı
hayvandı.
d.
Putperest Romalılara göre ise Allahın gürültüsüydii.
Romalılar Hıristiyanlığı bozup yan putperest bir din kurmuşlardı çünkü.
e.
Dünyanın diğer yerlerinde, AsyaAfrika ve Avrupada ise
cinler masal konusundan ileriye gitmemişlerdi.. Zalimlerin faydalandıklan
birer korkutucu vasıta olmuşlardı.
f.
Mısır halkı, taptıkları firavunların yardımcıla
rı gözü ile bakıyorlardı cinlere... Onların inanışına göre, cinler
firavunların, ilâhlarının, görünmez kuvvetleriydiler. '
g.
En ilgi çekici inanışlar İran, Yemen gibi ateşe, ateş
kaynağı güneş ve benzerlerine, tapanlarda gelişmişti.
Bu ülkelerdeki halk, ateşi
memnun etmek için, esirlerini.
cocukTarını -h.attâ kendilerini yamnnknn içine atarlardı..
Hastalar ateşe atılırsa,
sağlam olarak yeniden
Ateşin her alevi binlerce cinnin kendisivdi. Bu
kaybolarak
£ Ateş ne kadar çok
beslenir, tutuşturulursa, bunu yapana hizmet edecek, yardımda bulunacak cinler
peydahlanırdı..
Ateşe tapanların inanışlarına göre, cinlerin asıl yurtları
(Kaf) denilen ismi varcısmTyoirhlr~dağrrı
ârkasmdâET ve vadilerindeki
yerlerdi, j
XXX
Bilhassa, Hazreti İsa (aleyhisselâm)
dan sonra başlayan, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e kadar
devam eden aıltı yüz yıla yakın bir zamanlık (Peygamberlikte fetret) devrinde,
nasıl ki insanlar büsbütün azıtmışlardı ve koyu bir (Caliliyet Devri) içinde
yaşıyorlardı, cinler de aynı haldeydiler..
Meydan İblis ve ordusu
şeytanlara kalmıştı.
İnsanların, cinler hakkında
düşündükleri, hattâ ilâh yaptıkları inanışlarına karşılık, cinler de aynı yolu
tutuyorlardı.
Buna rağmen, nasıl ki
insanlardan bazıları uyanıyor, hakkı ve hakikati bulmaya, tek olan Allah’a
iman etmeye hazırlanıyorsa ve böylelerine (Hanif)
deniyorsa, cinlerden de aynı yolda gayret gösteren (Hanifîer) çıkıyordu.
Bunlar, her tarafa koşuyor ve kendilerini kurtaracak olan peygamberin
yerini ve kendisini arıyorlardı.
Zaman oluyordu, tekrar göklere uzanıyorlardı bir şeyler öğrenebilr«*k
için.. Lâkin uzaklaştırılıyorlardı.
Azgınlıklarıyla, bu hallerini, sonra bizzat kendileri şöyle itiraf
edeceklerdi:
«HAKİKAT ŞUDUR Kİ: BtZİM
•AVANAK (cahil) İMİZ ALLAHA KARŞI (meğer) PEK AŞIRI YALANLARLA UYDURMUŞ.»
«GERÇEK BİZ DE İNSAN (olsun), CİN
(olsun) ALLAHA KARŞI (hiçbiri) ASLA YALAN SÖYLEMEZ, SANMIŞTIK.»
«FİLHAKİKA ŞU DA VAR: BAZI
KİMSELER CİNDEN BAZI KİŞLERE
SIĞINIRLAR. DEMEK BU SURETLE
ONLARIN AZGIN LIKLRINI (şımarîMıMlarım)
ARTIRMIŞLARDIR.» «HAKİKAT ONLAR DA, SlZÎN ZANNETTİĞİNİZ GİBİ, ALLAHIN HİÇBİR
KİMSEYİ KATİYEN DİRİLTMEYECEĞİNİ SANMIŞLARDIR.»
«BİZ CİDDÎ BİR SURETTE GÖĞE
ERİŞMEK İSTEDİK. FAKAT ONU SERT BEKÇİLERLE VE (yakıcı) Sl-
HAPLARLA DOLDURULMUŞ BUL
DUK.»
«HALBUKİ HAKİKATEN BlZ (bundan
evvel haber) DİNLEMEK İÇİN BAZI KISIMLARINA OTURACAK YERLER BULUB OTURUYORDUK
FAKAT ŞİMDİ KİM DİNLEYECEK OLSA KENDİSİNİ GÖZETÎP DURAN BÎR ŞtHAB (karşısında)
BULUYOR.» «DOĞRUSU BlZ YERDEKİ KİŞİLERE ŞER Mİ MURAT EDİLİYOR, YOKSA "
RABLERI ONLAR tÇlN BİR HAYR MI İRADE EDİYOR, BÎLMÎYORMUŞUZ.»
«HAKİKATEN BİZ, KİMİMİZ SALAHA
ERMİŞ (iyi kişi)LERİZ, KlMlMtZ İSE BUNLARDAN AŞAĞIDIR. ÇEŞlT ÇEŞİT YOLLARA
(sahip) OLMUŞUZ.»
(Cin 4-11 Meali)
Bu itiraflarda pek acı
gerçekler vardı:
1.
Allah’a şirk koşmak, zevce ve oğullar edindirmek. ; 1
2.
Cinler insanların ve kendilerinin yalan söyleyemeyeceklerini
zannediyorlardı.
3.
İnsanlardan bazıları cinleri İlâh tanımışlardı. Bu yüzden
esasen sapıtmış olan cinleri şımartmışazdırmışlardı.
4.
Allahın varlığını, birliğini iddia edenlere, O’nun
ölenleri tekrar dirilteceğini savunanlara, sırtlarını dönmüşlerdi.
5.
Cinlerden hanif olanlar, eskiden yaptıkları gibi, göğe
çıkmaya ve bir şeyler öğrenmeye çalışıyor, fakat uzaklaştırtıyorlardı.
6.
Cinler şaşkınlık içindeydiler., yerdeki kişilelerin bu
cahiliyet devrinde, peygambersiz geçen zamanda, acaba amellerinde şer mi
vardı, hayr mı?.. Yani yaptıkları doğru muydu, yanlış mı bilmiyorlardı.. Bu
yerdeki kişilere, kulluk için yaratıldıklarından, kendileri de dahil idiler.
7.
Buna rağmen cinlerin içinde uyananlar olduğu gibi,
çeşitli azgınlık yollaılına sapanlar da pek çoktu.
İnsanları, İnsanlar Âlemini, bu hale sürükleyen İblis ile ordusu
şeytanlardı.. Nefeslerine baskı yapıyorlardı.. Hele artık peygamber
gelmedikçe.
Cinler için ise, zekâları akılları nisbetinde, fazla olan nefesleri
yetiyordu.
Cinler Âlemindeki hanifler,
bu cahiliyet devri esnasında, insanlar âlemindeki haniflerin yaptıkları gibi,
her çareye baş vuryorlardı.
Çünkü bildikleri bir gerçek
vardı:
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) insanlara olsun, cinlere olsun. ne kadar peygamber göndermişse, bu
peygamberler kendilerinden evvelkileri doğruladıkları gibi, en son Hazreti
Muhamed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in yeryüzünü şereflendireceğini
biliyorlardı.
Bir peygamber, yeryüzünün son peygamberi olunca, elbette yalınız insanlara
gönderilmezdi, yeryüzünde yaşamaya mahkûm edilen, lâkin gizli olan cinlere de
göderilirdi.
O halde, Hazreti Muhammed Ahmet Mustafa, (salla’llâhü aleyhi ve sellem),
hem insanlar âleminin hem cinler âleminin sakındırıcısı, rahmet müjdecisi ve
azap habercisi olacaktı.
Onu arıyorlardı işte hanif
cinler.
Nerede ve ne zaman zuhur
edecekti?
Gidiyor, Tevrat ile İncili
karıştırıyorlardı.
Orada adı ile buluyorlardı.
Lâkin hahamlar olsun, rahipler olsun, bu gerçeği gizliyorlardı.
KENDİLERİNE KİTAB VERDİĞİMİZ ONU (o peygamberi) ÖZ OĞULLARI GİBİ
TANIRLAR. ÖYLE İKEN İÇLERİNDEN BİR GURUB, KENDİLERİ BİLİP DURDUKLARI HALDE
YİNE MUTLAKA HAKKI GİZLERLER.
(Bakara: 146 Meali)
(Allah) GEÇMİŞ PEYGAMBERLERİNDEN AND OLSUN Kİ SİZE RtTAB VE HİKMET VERDİM.
SONRA DA SİZE NEZDİNİZDEKİ (o kitab ve ve hikmeti) TASTİK EDEN BİR PEY-
G AMBER GELMİŞTİR...
(gelecektir).
(Al-i İmran: 81 Meali)
(Onlar) NEZDLERÎNDEKİ TEVRAT
VE İNCİLDE (ismini ve sıfatını) YAZILI BULACAKLARI ÜMMÎ NEBİ 0LAN O RESÜLE
TABİ OLANLARDIR...
(Araf: 157 Meali)
MERYEM OĞLU İSA DA BÎR ZAMAN
(Şöyle) DEMİŞTİ: «EY İSRAİL OĞULLARI, BEN SİZE ALLAHIN PEYGAMBERİYİM. BENDEN EVVELKİ
TEVRAT! TASDİK EDİCİ BENDEN SONRA GELECEK BİR PEYGAMBERİ DE Kİ ADI AHMED’DİR MÜJDELEYlCİ
OLARAK (geldim)..
(Saf: 6 Meali)
Hanif cinler, bu bilgileri
elde ettikçe sevindiler.
Bazı rahipleri dinleyerek,
son yeryüzü peygamberinin Mekkeden zuhur edeceğini öğrendiler.
Artık hep orada ve
çevresindeydiler.
Mekke halkı olan Kureyşliler
ise, ulaşacakları şereften habersiz bir halde, Iblis’in azdırdığı nefslerine
kul olmuş, akla durgunluk veren sapıklıklar yapıyorlardı.. Engin bir cehalet
içinde yaşıyorlardı.
Mekke ve çölün neresine
gidilse, putlardan geçilmiyordu.
Hanif cinler, hazan buralara
kadar sokuluyor ve olacakları, insanlara sesleniyorlardı.
fakat Cahiliyyet Devrini,
peygamberlikte Fetret Devrini kıyasıya yaşayan bu insanlar, gaipten duydukları
sesleri, vehimleriyle vesveselerine veriyorlardı.
Meselâ ilerde Hazret! Ömer (radiya’llahü
anh) bunu şöyle itiraf edecekti:
—j Bîz cahiliyyet çağında
putlardan birinin yanında bulunuyorduk. Aramızdan biri bu puta bir dana
kurban etmişti. Biz de, dananın eti bölünürken, Mssesemizi almak maksadıyla
yanında bulunuyorduk. Bu sırada dananıu içinden, hiçbir vakit benzerini
işitmediğim bir ses: «Ey Zarih ailesi, doğru olacaktır. Bir Alah’dan başka
yaratan yoktur.» eliyordu. Bu hâdise islâmiyetir zuhurundan bir ay. veya bir
yıl önci ceryan etti.j
Cübeyr’in babası Mutam da
aynı konuyu oğluna söyliyecekti:
— Biz, Allahın Resûlü zuhur etmeden bir ay önce, Buvane putu yanında oturuyorduk.
Kurban olarak develer kesmiştik. Bir devenin içinden: «Benden
acayip sözler işitiniz.. Gökten vahy çal manın arkası kesildi. Mekkeli
peygamber Ahmet hürmetine gökten haber çalmak isteyen cinler, parlayan ateş
parçalarına tutuluyor. O, Mekke’den Yesırib’e (Medineye) hicret edecektir..»
diye bir ses geldi.
XXX
Altıyüz senelik
peygamberlikte fetret devri tükenirken, böylece Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)in zuhuru hakkında çok şeyler oluyordu.
Bütün bunları cinler
dikkatle izliyorlardı.
Onun risaleti için üç müjde
şekli belidmişti:
1.
Doğumundan önceki müjdeler.
2.
Doğumundaki müjdeler.
3.
Doğumundan sonraki müjdeler.
Doğumundan önceki müjdeleri
kitaplar, ermişler, hanif cinler verdikleri gibi, yer yüzünde de aşikâr bir
neşe, sabırsızlık, gözden kaçmıyordu..
Hele Hazreti Mjuhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)in doğumunda olanlar!..
Hatırlanamayacak kadar
çoktular ve açıktılar. Lâkin insan, gözü ve aklı, sonradan, bunları bir sebebe
bağlıyordu.. Bağlayabilecekti..
Bu müjdeler, Hazreti
Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in doğumundan sonra artık büsbütün
aşikâr oldu..
Çok kimseler, kesin hükme
sahip oldukları halde, çeşitli sebeplerle »susuyorlardı.
Bizzat Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) e de açıklananlar vardı.
•Fakat henüz farkında
değildi.
Cinler de tereddüt i
sindeydiler.
Nihayet, Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) büyüdü., gelişti.
Peygamberliğe hazırlandı ve
(peygamber oldu.
Böylece peygamberlikteki
fetret devri, altı yüz yıllık bir aradan sonra, nihayete erdi.
Milâttan sonra başlayan (609
da nebilik ve 3 yıl ara ile M.S. 612 de gelen risalet* Kureyş halkını
değiştirmedi.. Cinlerin de başlangıçta tereddüdünü gidermedi.
Tam sekiz sene (620) ye
kadar, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) ve ona inanan bir avuç
insan çok çektiler Kureyş azgınlarından.
İblis ile ordusu şeytanlar,
nefsleri azdırarak, vehim ve vesvese sokarak kalplere, gerek Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) e gerekse ona inanan Müsliimanlara akla durgunluk veren eza,
cefa, işkence yaptılar..
Bütün bunlara rağmen,
İslâmiyet güneşi her gün daha parlak, daha nurlu, doğuyordu..
Kur’an nazil olmaya
başlamıştı.
Emir ve yasaklar
bildiriliyor ve Müsliimanlar da bunlarla âmel ediyorlardı.
Hanif olan cinler uzaktan
olanları seyrediyor, gününü bekleşiyorlardı.
Azgınlarsa, Kureyş sapıkları
gibi, hiçbir şeyden habersiz kendi hayatlarım sürdürüyorlardı.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)in elbette başlıca koruyucusu Hazreti Allah (Celle Celâluhu)dı.
.
Lâkin Kureyş azgınlarına
karşı görünürde amcası Ebtı Talih ile ailesi Hazreti Hatice (R.Anha), onu
daima kolluyorlar, Kureyşe karşı kendisine siper oluyorlardı.
Kureyş, Mekke başkanı olan
Ebu Talib ile en şerefli kadm mertebesine yükselmiş Hazreti Hatice yüzünden
Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) bir şey yapamıyorlardı,.
Müslümanlara ağırlıklarını koyuyor. Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e
ancak eziyetle yetmiyorlardı.. Çok kere de Kâhin, sihirbaz, büyücü olduğunu
ileri sürerek sözde alay ediyorlardı.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), Milâttan sonra 619 — 620 de bu muhterem koruyucularının her
ikisini peş peşe kaybetti..
O yıl. Müslümanlara (Hüzün
Yılı) oldu.
V
BÎR SİSTEM
Kureyş halkı, önlerine kadar
gelen şerefi kucaklayacaklarına tepmişlerdi..
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)in iki büyük koruyucusunu kaybedişinin peşinden, büsbütün
o’na ve Müslümanlara saldırdılar..
Bu durumda, o zamanın
adetlerine göre, koruyucusuz bir halde Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve
sellem)in Mekke’de vazife görmesi mümkün değildi.
Çok düşündü..
Ona Mekke içinden sahip
çıkacak kimse yoktu.
Belki bir ilhamdı.. Akhna
Mekke’ye yakın olan Taif şehri geldi..
Orada Kureyşle akraba olmuş
Sakif kabilesinin ileri gelenlere vardı.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) karar verdi, Taif’e gidecekti.
Maksadı şuydu:
1.
Mekke sapıklarına karşı kendisini korumalarım istemek.
2.
îmana davet.
Hareketini gizli tuttu..
Peygamberliğinin onuncu
yılında, Şevval ayında, 27 ııci gecede, azatlı evlâtlığa Harise oğlu Zeyd’i
alarak Mekke’den çıktı.
Son peygamberi arayan
cinler, henüz Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e iman
etmemişlerdi.. Çünkü getirdiği kitabı, Kur’an’ı dinlemek imkânını bulamamışlardı..
Elbette bunda da İlâhi bir
sır vardı.
Gerek onlar, gerekse diğer
yaratıklar, pek üzüldüler... îşte bir peygamber daha yurdundan kovuluyordu.
İblis ve ordusu Şeytanlar,
insan nefsine nasıl oluyordu da bu derece bastırabiliyorlardı.. Kendisini ;
beğendirip gururlandırıyorlar, gözlerini hakka ve hakikate karşı
kapatıyorlardı!..
Sebebi bulunacak gibi
değildi.
O sırada Yemen’in Nuseybin
bölgesindeki cinler ümmetinden yedi (yahut dokuz kişi), aralarında
durumlarını tartışıyorlardı.
Hepsi başlarına gelen
Cahiliyyet devrinden hele paygamberlikteki Fetretten bıkmışlardı..
Allah’a, birliğine, inanan
haniflerdi..
Bütün arzulan geldiğini
işittikleri son' peygamberi bulup tebliğ edeceği emir Ve yasaklarla amel
etmekti.
Birisi şöyle dedi:
«O peygamber, hakkında
evvelce bildirilen alametlere uygun olarak Mekke’de zuhur etmiştir..»
Bir diğeri cevâp verdi:
«Gidip gördüm.. On yıldan
beri halkı imana çağırıyor. Lâkin çok az kimse imana geldi..»
«Niçin?..»
«Bilmiyorum..»
«Tebliğ ettiği kitabı
dinlemedin mi?..»
«Her ne hikmetse
sokulamadım.. Şüphede kaldım. Eğer gerçekten peygamber olsaydı, Kureyş onu
horlar mıydı diye düşündüm.»
Üçüncüsü üzüldü:
«Bunu bize anlatacaktın..
Kitabını dinlemek şarttır.» I ,
«Gideriz..»
«Doğrusu budur..»
«Ne zaman gidelim?..»
Mekke onlar için göz açıp
kapayacak kadar yakındı.
Buna rağmen: «Düşünelim,
gününü kararlaştırırız..» dediler:
On gün sonra aynı yerde
buluşmak için sözleşip dağıldüar..
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)Taife vardığı zaman, oranın ulularından üç kişiyle görüşmek
istedi:
1.
Amr oğlu Abdi Yalil.
2.
Amr oğlu Mesut.
3.
Amr oğlu Habib..
Bunların üçü de baba bir
kardeştiler.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), Taif’de on gün kaldı.
Üç kardeşle konuştu..
Onlardan hem korunmasını,
hem İslâm dinine girmelerini istedi. Gerekirse, karşı geleceklerle mücadele
etmelerini diledi..
Üç kardeş, Hazreti Muhammed
(salla’llâhü aleyhi ve sellem) e umduğu cevap yerine şöyle konuştular:
Büyükleri:
«Eğer Allah seni bir
şeylerle gönderdi ise, Kâbenin örtüsünü yırtmış, yahut soymuş olayım.»» diyerek
inanmadığını açıkladı.
Ortancaları:
«Allah, peygamber göndermek
için, senden başka kimse bulamadı mı?.. Allah, Senden başkasını göndermeye
aciz mi?..» şeklinde konuşup alay etti.
Küçükleri Abdi Yalil en
yumuşak red edendi.
Şöyle dedi:
«Vallahi, ben seninle asla
konuşmayacağım. Çünkü sen, eğer dediğin gibi isen, Alah tarafından gön
derildiysen, senin sözünü
red etmekle büyük bir tehlikeye kendimi atarım.. Eğer sen, Allah adına yalan
söylüyorsan o zaman seninle konuşmamam gerekir.»
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) pek üzülmüştü.
Artık Taif’de durması caiz değildi..
Yine Mekke’ye dönecekti..
Lâkin Kureyş, başına
gelenleri duyarsa, büsbütün şımaracaktı.. Bunu önlemek istedi..
Rica etti:
«Konuştuklarımız aramızda
kalsın.. Gizli tutun.»
Üç kardeş, Kureyşe yaranmak
için, onların kuvvetlerini hesaplayarak, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi
ve sellem) in arzusunu yerine! getirmediler.
Aksine hem Kureyşin hem Taif
gençlerinin İslâmiyete girmesinden çekinerek, onu Taif’den kovdular..
Bağırdılar:
«Şehrimizden çık git!..
Senden soyun nefret etti. Söylediklerini kabul etmeyince bize geldin. Vallahi,
biz de senden son derece sakmır, seni horlar, kaçınırız..»
Bununla da kalmadılar.
Taif halkı içinde akılsız,
işsiz güçsüz, ipsiz sapsızları Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e
saldılar.
Onları yolun iki tarafına
dizdirdiler..
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) geçerken, sövdürdüler, taşa tutturdular.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)in, evlâtlığı Zeyd’in siper olmasına rağmen, ayakları kanlar
içinde kaldı.
Dermandan düşüp oturdukça
kaldırıyorlardı.
Yürüdükçe taşlıyorlardı.
Evlâtlığı Zeyd’in de başı
yarılmış kanıyordu.
Taif için ne yüz karası bir
tutumdu bu!..
Melekler ağlaşıyor, canlı
cansız bütün mahlûkat yas içinde ne yapacaklarını bilemiyorlardı.
Hepsinin tek arzusu, Hazreti
Allah (Celle Celâluhu)ın bu azgın halkı derhal helâk etmesiydi.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), ancak Taif dışında bir bağa varınca, takipten kurtuldu.
Bu bağ Mekkeli Utbe’nin
bağıydı.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) bitkin ve üzgün bir halde asmaların dibine oturdu.
Dinlenmeden şöyle yalvardı
Allahına:
— Allahım, dermansız ve
çaresiz kaldığımı, ahali önünde hor ve hakir görüldüğümü ancak sana şikâyet
ederim. Ey rahmetlilerin en merhametlisi!.. Herkesin hor görüp te ezdiği
biçarelerin Rabbi Şensin. Şensin benim Rabbim. Sen, beni kötü huylu, yüzsüz
bir düşman eline düşürmeyecek, hattâ işinin yularını eline verdiğin akrabadan
bir aşmaya bile beni bırakmayacak kadar merhametlisin.
AJlahUm! Senin gazabına '
uğramayayım da çektiklerim ne olunursa olsun katlanırım. Lâkin» senin af ve
merhametin bana bunları göstermeyecek kadar geniştir.
Allah’ım!.. Senin gazabına
uğramaktan, İlâhi rızana uzak kalmaktan Sana, Şenini o karanlıklan
aydınlatan, nura boğan, dünya ve âhiret işlerini yoluna koyan İlâhi nuruna
sığınırım. Allahım!.. Sen hoşnut oluncaya kadar affını dilerim.
Allahım!. Her kuvvet, her kudret ancak seninle kaimdir.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), Allahına böyle dert yanar, O’na sığınırken, bağın sahibi
Utbe ile kardeşi Şeyhe uzaktan bakıyorlardı..
Taif’de Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)e yapılanları izlemişler, merhamete gelmişlerdi.
Köleleri Addas'ı
çağırdılar..
Addas Hırıstiyandı.
Ona emir verdiler:
«Bir salkım üzüm al!..
Tabağa koy, sonra şu zata kadar git.. Yemesini söyle.»
Köle Addas, iki kardeşin
dediklerini yaptı.
Bir tabağa üzüm koyup
götürdü.
Uzattı.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), önce besmele-i şerefe getirip üzümden aldı yedi.
Köle Addas şaşırmıştı.,.
Bunu açıkladı:
«Vallahi, her işe Allahın
adıyla başlamayı bura halkı bilmezler...»
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), ilgilendi:
«Adın nedir senin?..»
«Addas..»
«Kimlerdensin?..»
«Ninovalıyım..»
«Dinin nedir’..»
«Hıristiyanım.»
«Demek sen, o saiih Matta
oğlu Yunus’un hemşerisisin?»
Addas sormak zorunda kaldı:
«Sen Yunus’u nereden
biliyorsun?..»
«Yunus benim kardeşimdir..
O,, bir peygamberdir. Ben de peygamberim.»
Addas, gerçeği öğrenince,
derhal göğsü açıldı. Hıdistiyanlığı bırakıp, son peygamberin karşısında
bulunduğunu ilhamlanarak, Müslüman oldu.. Hazreti Mjuhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) in başım, ellerini, ayaklarını öptü.
XXX
Yemen’in Nuseybin
bölgesinden olan yedi (yahut dokuz) cin. bu esnada tekrar buluşmuşlardı..
Mekke’ye harekete karar
verdüer.
Gittiler..
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) Mekke’de yoktu.
Gaybdan habersiz
olduklarmdan nerede bulunduğunu, da bilmiyorlardı.
Mekke’nin bir iki konak
açıklarına kadar durmadan hızla uçup, dolaşıp onu arıyor, bekleşiyorlardı.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), Addas Müslüman olduktan sonra, hemen bağı bırakmış Mekke
yolla
nna düşmüştü..
/ İlk önce, Mekke’den iki
konak mesafede bulunan” Karni Sealib mevkiine vardığı zaman, bir bulut içinde
Cebrail (aleyhisselâm) geldi.
Seslendi:
«Şüphe edilmez ki, Allah,
halkın sana söylediklerini işitti.»
Devam etti Cebrail (aleyhisselâm):
«Allah sana şu dağlar
meleğini gönderdi.. Ümmetin hakkında ne dilersen onu emret.»
Dağlar meleği de konuştu:
«Cebrail gerçeği söylüyor..
Sen ne dilersen yaparım. Mjeselâ Ebu Kubeys Dağı ile Kuaykıaa Dağım
Kureyşliler üzerine kavuşturur, kapatırım.»?
• Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) her gelmiş peygamber gibi bmıu red etti:
«Hayır..» dedi. «Ben
böylesini arzu etmem... Arzum şudur ki, Allah bu sapıkların soyundan imanlılar
çıkarsın ortaya.»
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)in bu sözleri üzerine Cebrail (aleyhisselâm) ile dağlar
meleği ayrıldılar.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) yoluna devam etti..
Mekke’ye bir konalı mesafede
bulunan (EnNahle) vadisine ulaştı.. Buraya (Batın Nahle) de deniyordu.
(Bazı rivayetlere ögre
Hazreti Muhammed Taif dönüşünde değil, Ukaz panayırına giderken Nehle’ye
varmıştı.)
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) i arayan Yemen’in Nuseybin bölgesi cinleri, Nahle
üzerindelerken, bağırdılar :
«işte Muhammed orada..
Yanında birisi var.» ? Henüz sabahtı..
Hazreti Mîuhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), evlâtlığı Zeyd ile
namazım eda etti ve Kur’an’dan Rahman suresini okumaya başladı.
Cinler Kur’anı dinledikçe değiştiler.. Sevinçlerinden ağlıyorlardı..
KURANI O ÇOK ESİRGEYİCİ (Allah) öğretti. İnsani o yaratti.
GÜNEŞ DE AY DA HESAPLADIR. SAKI OLMAYAN NEBAT DA, AGAÇ DA (ona) SECDE
EDERLER. GÖKE (gelince) ONU DA (Allah) YÜKSELTTİ. BÎR DE MİZANI KOYDU.
TARTIDA HAKSIZLIK ETMEYİN, VE TERAZİYİ ADALETLE DOĞRULTUN. TARTILANI EKSİK
YAPMAYIN DÎYE.
, YERE (gelince) ONU DA BÜTÜN MAHLÛKATIN FAİDESÎ İÇİN ALÇALTTI.
Kİ (ONDA (türlü) MEYVE ( 1er), HOŞ KOKULU NEBATLAR VARDIR.
O HALDE (ey ins ü cin) RABBİNÎZÎN HANGİ NİMETLERİNİ YALAN SAYABİLİRSİNİZ?.
O, İNSANI BARDAK GİBİ (çınlayan) KUPKURU BİR BALÇIKTAN YARATTI.
CANNT DA YALIN BİR ATEŞTEN
YARATTI..
O HALDE RABBÎNİZİN HANGİ Nİ-
METLERİNİ 'YALAN SAYABİLİR-
SİNİZ? (Ey Cinler ve insanlar!)
(Rahman:: 1-16 Meâli)
Cinler sûreyi sonuna kadar
dinlediler?..
İşte, Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) onların atası Cânn’dan bahsediyordu.. Aynca hem insanlara hem
cinlereydi hitabı.
O halde söyledikleri
kendisinin değil, her şeyi bilen Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ındı.. Emir ve
yasaklarıydılar.
Âyetlerde Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)in hem insanlara, hem cinlere hitap edenleri tekrarladığına
göre, demek Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın sadece, kulluk için yarattığı
insan ve cinlerin peygamberiydi Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)..
Artık son resüldü..
İki ayrı yarattığın resül
olduğuna göre (ResülüsSakaleyn) 'di O.
Cinler derhal imana
geldiler..
Bu Nuseybin cinleri Hazreti
Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) in cinler âlemindeki ilk .sahabeleri
oldular..
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), onlara gerekenleri öğretti ve kavmlerine gönderdi.
Cinler sevinerek gittiler.
On yıldan beri Kureyş’in
yaptıkları!..
Bir kaç gün önce de Taif’in
azgınlığı!..
Sonra cinlerin durumu!..;
Ne hayret verici bir olaydı
bunlar,
Kureyş bunca yıldır Kur’an.
dinlesin, iman etmesin de. cinler, hemen dinleyince Allah’a teslim olsunlardı!..
Hâzreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)in beklenen son Re sûl olduğuna şehadet etsinlerdi..
Elbet bunda İlâhi bir ibret
vardı..
İbretle beraber, öyle bir
neticeyle, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) Kureyş sapıklarına sitemde
bulunmuştu.
Hem öyle bir sitem ki!..
Her türlü azabtan daha
dokunaklı, acıydı.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), bir gerçeği daha öğrenmiş ve secdeye kapanmıştı, cinler
gider gitmez.
Bütün bunlara rağmen Hazreti
Allah (Celle Celâluhu), Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) den
razıydı.
Razı olmasaydı, yalnız
insanlar Âlemine değil Cinler âlemine de resül yapmazdı..
(Resülüs sakaleyin) likle
mükâfatlandırmazdı.
XXX
Cinler bir nefeslik zaman
sonra yurtlarına dönmüşlerdi.
Diğer cinleri toplamış,
başlarından geçenleri anatmış ve hepsini Allah’a teslime Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)in onun son elçisi olduğuna şehadete davet etmişlerdi.
Ayrıca Kur’an’la amel
etmelerini, orada yazılı emir ve yasaklara uymalarını istemişlerdi.
YADET O ZAMANI Kİ CİNLER BEN
BİR, TAİFEYİEUR’AN DİNLEMEK İÇİN SANA (doğra) SEV' KETMİŞTÎK. İŞTE BUNLAR ONUN
HUZURUNA GELİNCE (birbirlerine) «SUSUN (dinleyin) DEMİŞLER.» (okunması) BİTİNCE
DE (kendilerini azab ile) KORKUTMAYA MEMUR OLARAK KAVMLERÎNE DÖNMÜŞLEBDİ.-'
«EY KÂVMİMİZ, DEDİLER, HAKİKAT
BİZ MUSADAN SONRA İNDİRİLMİŞ OLAN, KENDİNDEN ÖNCEKİLERİ TASDİK EDEN, HAKKA .
VE' DOĞRU YOLA İLETEN BÎR KİTAB DİNLEDİK.»
«EY KÂVMİMİZ, ALLAHIN DAVETİNE
İCABET EDİN, ONA İMAN EDİN Kİ (Allah) SİZİN GÜNAHLARINIZDAN BİR KISMINI
YARGILASIN VE SİZİ ÇOK ELEMVERİCİ AZABDAN KURTARSIN.»
(Ahkaf: 29-31 Meali)
(Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)i dinleyen (7:9) kadar cinin ilk cin taifesi sahabeleri
oldukları ve kavmlerini azab il© korkutmaya memur ©dildikleri bu âyetlerde
açıkça anlatılmıştır.)
İleride ayrı bir sûrede de
olay müminlere şöyle açıklanacaktı.. Böylelikle hem cinlerin varlığı, hem imana
geliş şekilleri anlatılacaktı.
(Habibim) DE Kİ «BANA ŞU HAKİKAT
(ter) VAHY OLUNMUŞTUR: CİNDEN BÎR ZÜMRE (benim kuran) OKUYUŞUMU DİNLEMİŞ DE
ŞÖYLE DEMİŞLER: «BİZ, HAKİKİ HAYRANLIK VEREN BİR KUR’AN DİNLEDİK.»
«Kİ O. HAKKA VE DOĞRUYA GÖTÜRÜYOR.
BUNDAN ' DOLAYI BİZ DE ONA İMAN ETTİK. KABRİMİZE . (bundan sonra) HİÇBİR (şeyi)
ASLA ORTAK TUTMAYACAĞIZ.»
(Cin-1—2 Meali)
' (Burada vahyedilmek
sözünden, Hazreti Muhammed’in çinilerle konuşmadığı, onları vazifelendirmediği
sanılırsa da değildir. Hazreti Allah, Cinler Kur’an’ı dinler dinlemez, hemen
orada peygambere vahy etmiş, cinlerin varlığını bildirmiştir.. Yoksa sonra
değil. Öyle olsa cinlerin Kur’an/ 'dinlemelerinin ve Hazreti Peygamberin
onların da peygamberi oluşunun bir hikmeti kalmazdı.)
«HAKİKAT ŞUDUR Kİ: RAKSİMİZİN
BÜYÜKLÜĞÜ (her büyüklükten) YÜCEDİR. O, NE BİR ZEVCE, NE DE BÎR EVLAT
EDİNMEMİŞTÎR.»
«HAKİKAT ŞUDUR Kİ: BİZİM AVANAK
(cahil) İMİZ ALLAHA KARŞI (meğer) PEK AŞIRI YALANLAR
söylüyormuş.»
«GERÇEK Biz DE İNSAN (olsun). CİN (olsun) ALLAHA KARŞI
(hiçbiri) ASLA YALAN SÖYLEMEZ SANMIŞTIK.»
«FİLHAKİKA ŞU DA VAR: İNSANLARDAN
BAZI KİMSELER CİNDEN BAZI KİŞİLERE SIĞINIRLAR. BU SURETLE ONLARIN AZGINLIKLARINI
(şımarıklıklarını) ARTIRMIŞLAR.»
«HAKİKATEN ONLAR DA, SÎZİN
ZANNETTİĞİNİZ GİBİ, ALLAHIN HİÇ BÎR KMSEYİ DİRİLTMEYE CEĞİNİ SANM1ŞLARDÖR.»
(Cin devamla): «BİZ CİDDİ
BİR SURETTE GÖĞE ERİŞMEK İSTEDİK.. FAKAT ONU SERT BEKÇİLERLE VE (yakıcı) ŞİHAPLARLA
DOLDURULMUŞ BULDUK.»
«HALBUKİ HAKİKATEN BİZ (bundan
evvel haber) DİNLEMEK İÇİN ONUN BAZI KISIMLARINDA OTURACAK YERLER (bulup)
OTURUYORDUK. FAKAT ŞİMDİ KİM DİNLEYECEK OLSA KENDİSİNİ GÖZETİP DURAN BİR
ŞİHAP (karşısında) BULUNUYOR.» «DOĞRUSU BİZ YERDEKİ KİŞİLERE ŞER Mİ MURAT
EDİLİYOR, YOK SA RABLERİ ONLAR İÇİN BİR HAYR MI İRADE EDİYOR, BİLMİYOR
MUSUNUZ.»
«HAKİKATEN BİZ, KİMİMİZ SALAHA
ERMİŞ (iyi kişi) LERİZ. KİMİMİZ İSE BUNLARDAN AŞAĞIDIR. ÇEŞİT ÇEŞİT YOLLARA
(sahip) OLMUŞUZ.»
«ŞU HAKİKATİ DE ŞÜPHESİZ ANLADIK
Kİ: YER (yüzün) DE (bulunsak) DA ALLAHI ASLA ÂClZ BIRAKAMAYIZ. (Göğe)
KAÇMAKLA DA ONU ASLA ACİZ KILMAYIZ.»
«DOĞRUSU, BİZ O HİDAYETİ (kur’an’ı)
DİNLEYİNCE İMAN ETTİK. KİM DE RABBİNE ÎMAN EDERSE O, NE BÎR (ecrinin)
EKSİKLİĞİNDEN, NE BHi HAKSIZLIĞA UĞRAYACAĞINDAN KORKMAZ.»
«GERÇEK, KİMİMİZ MÜSLÜMAN
LAR, KİMİMİZ İSE ZULMEDENLERDİR. MÜSLÜMAN OLAN KİŞİLER (yok mu) İŞTE ONLAR
DOĞRU YOLU ARAYIP BULMUŞLARDIR.»
«ZULMEDENLERE GELİNCE: ONLAR DA CEHENNEM’E ODUN OLDULAR.»
(Cin: 1—15)
Bunları dinleyen cinler
imana geldiler mi?..
Şüphesiz, insanların yaptığı
gibibir kısmı Allah’a teslim oldular. Diğerleri" sapıklıklarında« direndiler.
Allah’a teslim, olanlar bir
yerde kur’an okunduğu ve namaz kılındığı zaman sevinerek konuşur, sıkışarak,
öbeklenerek, dinlerlerdi hazla..
Sapıklıkta kalanlar da
aynısmı yaparlardı ama, onların bakışlarında kızgınlık parlardı..
Tıpkı
insanlar gibi..
(Bana) ŞU HAKİKAT DE
(vahyedil: mistir:) ALLAHIN KULU ONA İBADET
İÇİN (namaza) KALKTIĞI ZA MAN NEREDEYSE ONLAR, ETRAFINDA KEÇELER (gibi dertop)
OLÜYORLÂRDI.
(Cin: 19 Meali)
XXX
Hazreti, Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)in bundan sonra Mekke’de kaldığı iki yıl zarfında (622 ye
kadar), sık sık ortadan yok olduğu yakın sahabelerini endişelendirdiği,
görüldü.
Yine bir geceydi, Hazreti
Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), meydanlarda görünmedi.
Gün ışıyana kadar aradılar.
Nihayet Hıra Dağı (Nur Dağı)
tarafından gelmekte olduğunu gördüler.
Şevindiler.. Merak da
ediyorlardı.
Nerede olduğunu sorup öğrenmeye çalıştılar.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), hakikati konuştu:
Onu cinler çağırmışlardı.
Kur’an okuması için,
Birlikte gitmiş ve sabaha
kadar onlarla kalarak Kur’an okumuştu kendilerine.
Müslümanlar, bundan sonra,
Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) aralarından çekilince merak
etmediler.
Kur’an’ın âyetleri sarihti..
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), yalnız insanların değil Cinlerin de peygamberiydi... Elbette
sık sık onlarla buluşacak, sahabelere yeni nazil olan âyetleri ve hükümleri
tebliğ edecekti.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) insanlar kadar cinlerin de iman ve amellerinden sorumluydu..
Böylece iki yıl doldu..
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) e Medine’ye hicret emri verildi.
Çünkü artık Kureyş
azgınlarından tamamen ümit kesilmişti.
Ancak, bu hicret
muvakkatti... Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) tekrar
Mekkeye’ye gelecek, orasını putlardan temizleyerek emniyet içinde İslamiyetin
güneşini parlatacaktı.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)Mekke’den yanında yalnız Ebu Bekir (radiya’llahü anh) olduğu
halde çıktı.
Yakın dağda saklandıktan
sonra, deveci ve kılavuzuyla hareket etti Medine istikametine..
İlk gün Emeç geçildi..
İkinci gün Kudeyd’e varıldı.
Mekke müşrikleri, her tarafa
adamlar salmışlar, bol mükafat vaad ederek Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)i aratıyorlardı.
Müslümanlar ise
endişedeydiler.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) ile Ebu Bekir (radiya'llahü anh) in ne taraftan, hangi yoldan
Medine’ye hicret ettiğini bilmiyorlardı.
İkinci gün ulaştıkları
Kudeyd mevkinnde, Kâ’b oğullarından Ümmü Mâbed adlı bir kadının çadırı önünde
durdular.
Ümmü Mabed yaşlıydı, babası
ve Ebu Mâbed adlı kocasıyla çocukları vardı.
Fakat hepsi işlerine
gitmişlerdi.
Ümmü Mâbed yalnızdı.
Bu kadın pek iyilik
severdi.. Kıtlık ve kuraklık yıllarında çadırın önüne oturur, yolculara nesi
varsa verirdi.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) ile Hazreti Ebubekir ve kılavuz, deveci, geldiklerinde öğle
yaklaşıyordu.
Ümmü Mâbed yine çadırının
önündeydi.
Fakat bu gelen yolculara vereceği
ne hurması, ne ekmeği, hattâ suyu vardı.
Kocası, sütsüz, artık
kesilmesi gereken bir koyun bırakmıştı sadece.
Ümmü mabed, misafirlerini
buyur ettikten sonra, durumunu anlattı ve koyunu kesip yemelerini söyledi.
Hazreti Peygamber razı
gelmedi.
Koyuna sokuldu.. Bacaklarını
ayırıp sağdı.
Koyun bol süt verdi..
Ümmü Mâbed şaşırmıştı..
Oradakilerin hepsi doyasıya
içip açlıklarını giderdiler. Hattâ, çobanlığa giden çadır halkına süt
ayırdılar.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) ile Hazreti Ebubekir (radiya’llahü anh), öğle uykusunu bu
çadırda geçirdiler.. Nihayet tekrar Harrar’a doğru yollarına devam ettiler.
Aynı anda, Mekke’nin aşağı
tarafından bir ses duyuldu.
Sokakları dolaşarak bu ses
Mekke’nin yukarısına kadar gitti..
Bütün halk onu takip edip
dinlediler.
Konuşanı görmüyorlardı ama,
dinliyorlardı ve kendi dilleriyle söylediği için anlıyorlardı.
Bu bir cindi.
Hiç kesmeden, tekrarladığı
şiirinde, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in Ümmü Mâbed’e
misafir olduğunu Ümmü Mâbed’in onları iyi ağırladığını, hattâ öğle uykusuna
yatırdığını, Ebebekir (radiya’llahü anh) m sürekli nimet ve saadete ereceğini
bildiriyordu.
Böylece Müslümanlar, Hazreti
Peygamberle Ebubekir’in hangi istikametten Medine’ye gitmekte olduklarını
anlayarak rahatlamışlardı..
Müşrikler ise sihre
vermişlerdi.
Elbette Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) ın emriyle olacaktı, Müslüman bir cin hayr işlemişti o gün.
Esasen cinler görünmedikleri
halde, mümin olan
lan, elbette mümin insanlara
sadece iyilik yapacaklardı.
Hele Mekke’de o sırada
Müslümanların ancak aileleri, çocukları vardı.. Erkekler çoktan Medine’ye
hicret etmişlerdi.
Bu aileler ve çocuklar sevindirilmişti.
Çin’in söylediği şiirin bazı
parçalan şöyleydi:
Ününü Mâbed’in çadırında Öğle uykusu uyuyan iki arkadaşı.
Âlemlerin Rabbi olan Allah iyilikle cezalandırsın.
Onlar,
Hidayet yoluna Sapmış olarak,
Onun çadırına indiler.
Muhammed salla'llâhu aleyhi ve sellem’e arkadaşlık Eden zat (Ebubekir),
Devamlı olarak
Nimet ve saadete kavuştu.
Benî Ka’b’dan olan Kadının evi Onlar için Değerlidir.
O ev kutlu ve mübarek Olsun ki.
Müminler için
Bir gözetleme yeridir.
Yine o günlerde başka bir
şey de oldu Mekke’de
Müşrikler, hele başkaları
Ebu Sufyan, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in Medine’de tutunamayacağı
kanaatindeydiler ve bunu devamlı surette yayarak, sözde azgınların moralini
yükseltiyorlardı.
Medine’nin iki büyük
.kabilesi Evs ve Hazreç’in ulularından olan Muaz oğlu Sa’d ile Ubade oğlu Sa’d,
makamlarını Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e vermeyecekleri
fikrindeydiler.
Elbette ne insanlar, ne
cinler gaybı bilmezlerdi.
Değil gelecekten,
kendilerinin bulunmadığı, şahit olmadığı olaylardan hazersîzdiler..
Meçhulleriydi.
Yine Hazreti Allah (Celle
Celâluhu)ın emriyle oldu şüphesiz, bir gece Mekke halkı Ebu Kubeys dağından
bir cinnin şöyle ühamlandığmı işittiler:
iki Sa’d f
Müslüman olursa,
Muhammed sağ kaldıkça Mekke’de
Kimse karşı koyamadan yaşayacaktır..
Sabahleyin Sapıkların başı
Ebu Süfyan Kureyşlilere sordu:
Ebu Sufyan böylelikle
kendisini avutmaya çalışıyordu.
«Duyduğumuz şiirdeki
Sa’dlar, Sâd’i Bekir mi, Sad’ı Temim mi, yoksa Sad’ı Hüzeym mi?..»
Bu Sad’lerin hepsi Mekkedeydiler.
Kureyşliler bir cevap
veremediler ama, ikinci gece aynı cin, doğruyu açıkladı.. Bu Sad’ler Medine’deki
Evs ve Hazreç kabilesinin uluları olan Muaz oğlu Sa’d ile' Übade oğlu Sâd
idiler.
Ebu Sufyan’ın ümidi yıkıldı
bu suretle.
Demek, Medine’nin en büyük
iki kabilesi Evs ve Hazreç, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)i
tanıyacaklar, Müslüman olacaklar, sonra Mekke fethedilecekti..
Yine, duyulan şiiri sihre
vererek kendi kendilerini kandırdılar..
Cinn’in ikinci gecede haber
verdikleri şöyle bîr şiirde toplanmıştı:
Ey Evs’in Sa’d’ı olan Sa’d!
Sen O’nun yardımcısı ol.
Ey Ulu ve asil Hazretlerin Sa’dı!..
Her ikiniz
Hidayete çağıran zatın Davetini kabul edin.
Böylece Allah’dan Firdevs cennetinde
Allahı tanıyanların
Arzu ettikleri dereceleri Temenni ediniz.
Çünkü Allah,
Hidayet yolunu arayanları
Kendisinin yumuşak döşenmiş yataklı Cennetleriyle mükâfatlandırır.
Çok ikazlar ve ilhamlar
vardı bu mısralarda.
Ümit veriyorlardı...
Sıkışan inşanın göğsünü bir
bahara çıkarıyorlardı.
Gözler açılıyor ve şimdiye
kadar karşılaşılmamış pırıl pırıl sabahlarla aydınlanıyorlardı.
Kulaklarda devamlı bir şarkı
geziniyordu... Nağmeler başa giriyor, kirlenmiş beyinlerin siyah yosunlarını
temizliyorlardı.
Kurtuluşa susayan yürekler
yığın yığındı.
Onlar artık yalnız kendilerim
değil bütün bir dünyanın insanlarının selâmete çıkması arzusundaydılar.
Hazreti Allah’ın Bir’liğinde
en şerefli olarak yaratılan insan da bir olabilmeliydi.
Madem ki ona üfürülen ruh
birdi... Bu mümkündü.
Beden bir manâ ifade
etmezdi. Beden, yeryüzünün malıydı. Orada kalacaktı.
Esas olan ruhdu.
O halde mısralardaki
haberler gerçekleşecek miydiler?..
XXX
Bunlar gerçekleşti..
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), Medine’den başlayarak Hicaz’a ve bütün Arap Yarımadasına
îslâmiyeti yaydı.. Mlekke fethedilip, putlar kırıldı..
Kur’an’in nazil oluşu
tamamlandı.
Nihayet, Hazreti Peygamber,
insan ve cinlere ebediyete, kıyamete kadar, amel edecekleri ilâhi anayasa olan
Kur’an’ı bırakarak makamına yükseldi..
Yeryüzünden ayrıldı.
Medine’de geçn on sene
içinde âyetler nazil oldukça aynen cinlere de tebliğ olunuyordu.
Müslüman cinler, bu
âyetlerde hazan kendilerinden bahsedildiğini görüyorlardı.
Müslümandan gayrı kitab
ehli, kitaplarım bozmuş ve bir takım yalanlarla doldurarak uydurmuşlardı.
Bilhassa (haşa) Allahın oğul ve kızlarının, zevcelerinin bulunduğunu ileri
sürmüşlerdi.
Ayrıca Hazreti Allah ile
mümin cinler (Mecazi olarak melekler) arasında akrabalık olduğunu yaymışlardı.
Cinler bunları okudukça,
renkten renge girip, secdeye kapanıyorlardı.
BÎR DE ONUNLA CİNLER ARASINDA
BİR HISIMLIK UYDURDULAR. ANDOLSUN Kİ CİNLER (Melekleşmiş olan müminleri) DAHİ,
ONLARIN BEHEMEHAL (Cehenneme) ÎHZAREN GETİRİLECEKLERİNİ (pek iyi)
BİLMİŞLERDİR.
(Saffat: 158 Meali)
Halbüki azgınlar, cinlere bile tapanlardı. Bunu melekler de söylüyorlardı:
(Melekler de): «SENİ (ortakdan) TENZİH
EDERİZ. BİZİM YARİMİZ ONLAR DEĞİL, SENSÎN. BELKİ ONLAR CİNLERE (sapıtmış şeytanlaşmışlara)
TAPIYORLARDI VE ÇOGü ONLARA ÎMAN EDİCİLERDİ.» DİYECEKLER.
(Sebe: 41)
İnsana yasaklanmıştı
şüphesiz, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) dan izin çıkmadan, cinleri görmek
mümkün değildi.
Eğer mümkün olsaydı,
bilhassa Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in Allahın huzuruna gidişi
esnasında Müslüman cinler kimbilir ne kadar üzülüp şaşırdık' ları
anlaşılacaktı.
Nasıl ki Müslüman insanlar,
Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in ölümüne inanmamışlar ve «O
nasıl ölür?..» demişlerdi, Hazreti Ömer bile kendini kaybetmişti.. Nasıl ki,
Hazreti Ebubekir (radiya’llahü anh) Kur’an’dan Âyetler okuyarak, her peygamber
gibi Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) in de öleceğini hatırlatmıştı..
Elbette Cinlerin içinden bazı sahabeler çıkmış aynı âyetleri hatırlatarak, onların
şaşkınlığına gidermiş olacaklaıdı.
VI
ÖRÜMCEK-AĞI
Kur’an’ı kerim’in nuru
altında cinler hakkında doğru bir hüküm çıkarmak böylece mümkün iken, İslamiyet’in
zuhurundan sonra da Cinler Âlemi üzerinde eski rivayetlerden kolay kolay
kopulmadı... Hattâ daha da artırıldı.
Öyle karıştı ki insan aklı bu
çeşit fikir ve inançların baskısı altında, sanki örümcek ağına düştü...
kurtulmak istedikçe bağlandı.
Cinler Âlemi hakkındaki
düşünceleri ilerici olan İslam dini içinde ve dışında olmak üzere ikiye ayrılıp
hakikati bir daha tartışmak gerekti.
1.
İslâm bilginleri içindeki ayrı düşünceler:
4 Bazıları cinlerin
insanlara aynı yaratık olduğunu söylediler.
Bunlara göre, insan inançtan
saptıkça cinleniyordu.
Yahut fazla akıllı, zeki
olunca böyle oluyordu.
Cinlerle insanları bir
tutmak hatalıydı...
Çünkü, Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) ın Kur’an’da buyurduğu, açıkladığı, nice nice âyetlerde, cinleri ve
insanları ayırdığı ancak onları kulluk için yarattığı anlatılmıştı.
Hattâ meleklerin nurdan,
insanın toprkatan, cinin ise çok zararlı dumansız,
zehirleyici bir ateşten halkedildikleri belirtilmişti...
Nasıl olur da cin ve insan
aynı yartık olurlardı?
Yine Kur’an’da cinlerin
insandan önce mevcudiyetleri açık açık bildirilmişti...
Meselâ, İblis Hazreti Âdeme
yaratıldığı zaman, vardı, cinlerdendi... Âdem önünde Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın Rahmaniyet sıfatına secde
etmemişti...
Demek ki, cinler âlemi ile
insanlar âlemini aynı şey kabul etmek yanlıştı... Bunu daha bir çok örneklerle
genişletmek mümkündü...
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm),
Seba melikesi Belkıs in tahtını getirmeyi dileyince, cinler taifesinden bir İfrid’in
göz açıp kapatılana kadar getireceğini ileri sürmesi hakikati karşısında bu
fikir yine çürüyecekti...
Fakat, akıl, zekâ ve
amelleri dolayısıyla cinleşmiş insanlar olmuştu ve olacaktı...
Bunu Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) da yine Kur’an’da bir çok âyetlerde belirtmişti...
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) devrinde de
yaşamış olan Finikeliler ilk benzetilenlerdi... O kadar ki, cinlerin
insanların aynı şey olduğunu iddia edenler, Finikelileri Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)
ın hükmü altına alıp çalıştırdığını, saraylar, şehirler yaptırdığını denizden
gerekli malzeme çıkarttığını söylerler... Kur’ an’daki âyetlerden kastın bunlar
olduğunu savunurlar.)
Tamamen hatalıdır... Bir
bakıma cinlerle insanları aynı tutmak, cinler âleminin yokluğunu inkârdır ki, İslam
dini karşısında, inancında, küfre kadar ulaşacaktı.
Ne var ki, cinleşen insanlar
bulunduğu gerçeği karşısında halk bunu benimsemişti...
Hattâ, böyle insanlar için
bazı yakıştırmalar yapmıştı.
iste bunlardan bir kaç örnek
—Cin fikirli.
—Cin ifrit kesilmiş.
— CİNLERİ tutmuş.
—Cinler cirit oynuyor.
—İn cin top oynuyor.
—İyi saatte olsunlar.
—Hüddamlı hoca (cinlere iş yaptıranlar için).
—Cinleri ayağa kalkınış.
—Cinleri başına toplamış.
Bütün bunlarda dolaylı da
olsa, insanın cinleştiği telkini mevcuttu-...
Ayrıca, insanlar,
içlerindeki sert, cebbar olanlara da (Cin) dediler.
Zalim hükümdarları öyle
tanıdılar.
Esasen zalim hükümdarlar,
halkın içine karışmazlar, gizli kalırlar... Bu saklı halleri onlara' (Cin)
denmesine yol açtı.
XXX
Basılan da, cinlere kendi
içlerinden değil, sadece insanlardan peygamber gönderildiğini, vazifelendirildiği
iddia ettiler.
Bu da hatalıydı...
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), kulluk için yarattığı her ümmete peygamber gönderildiğini buyurur...
İnsanlar yaratılmadan önce, cinler
mevcut olduğu kesinken onların peygambersiz bırakılmaları mümkün müdür?...
Çok zehirleyici, zararlı bir
ateşten yaratılan onların zarar ve zehir tarafları nasıl yok edilecekti?...
İnsanda İblis ile ordusu şeytanlar
ne ise, Cinlerin yaratıldıkları ateşte mevcut olan zehir ile zarar kudreti
aynı şeydi.
Esasen insan ve cinlere
kendi içlerinden peygamberler gönderildiği şu âyette ne kadar sarihtir ;
EY CİN VE İNSAN CEMAATİ, İÇİNİZDEN
SİZE AYETLERİMİ NAKLEDER, BU GÜNÜNÜZÜN GELİP ÇA TACAĞINI İNZAR
İLE HABER VERİR PEYGAMBERLER GELMEDİ Mİ?...
(En’am;
130)
Ancak, şu bir gerçektir ki,
peygamberlikte insanlar için geçen Fetret devri, cinler için de olmuştur...
İnsan ve cinler âleminin
aynı zamanda, altıyüz seneye yakın peygambersiz kalışlarının hikmeti, nihayet
Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem). her iki âlemin peygamberi
olunca anlaşılmıştır.
Bu altı yüz sene içinde,
Cinler bunun için, gökleri daha çok dinlemeye çalışmışlar ve geçen kitap verilmiş
peygamberlerin kitaplarını (Tevrat, Zebur, İncil) incelemişlerdir...
XXX
İblis’in cin soyundan
gelmesi yüzünden, ve şeytanlarım kendini aşılıyarak peydahlaması üzerine,
İblis, cin Şeytan birbirlerine karıştırıldı...
İblis ve şeytan ayrılmış,
kıyamete kadar insanın akıl ve kalbine vesvese vererek, onu kibirlendirerek
sapıtma izni almıştı.
Lanetlenecek bunlardı.
Topuna birden cin dendi
çıkıldı...
Meleklerin Hayr’a, bütün
cinlerin şerre hizmet ettikleri kanaatine varıldı...
Bu da gösteriyor ki her şey
karıştırılmıştı.
Bir özet yapılma gerekirse,
şöyle yapılabilirdi halbuki:
1.
Cinler vardır.
2.
İnsanlardan ayrıdırlar...
3.
İnsanlar içinde benzeme bakımından cin akıl, zekâ ve
beceriklilik derecesinde olanlar çıkıyordu.
4.
Cinlere kendi içlerinden peygamberler yollanmıştır.
Bunlara uyanlar, cennete girmişlerdir, uymuyanl~ar cehenneme odun
olmuşlardır... Vakti gelince tutuşturulacaklar ve cehennemlik insanlara
azaplarını verecekler, kendileri de çekeceklerdir,
5.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) insanların
olduğu gibi, cinlerin de son peygamberidir.. Artık her iki âlem yaratığına
peygamber gelmeyecektir.
6.
Cinler değildir insanlara zarar verenler. O soydan gelen
İblis ile şeytanlarıdır ve ancak vehim, vesvese, telkin ederek, insanı
sapıtırlar.
7.
Cinlerin Müslüman taifesi, aksine, insanlara yardım için
çırpınırlar... Kâfirleri ise kendi cinsleriyle mücadele ederler...
8.
İnsanların ermişleri İblis ve şeytanlarını emirlerine
alıp hayr’da çalıştıramazlar ama, cinlerin izin verilenlerini
çalıştırabilirler. .
Şu âyetlerde cin ve
insanların ayrı oluşları, kuvvet ve kudretleriyle, yapacakları şeyler ne kadar
açık be yan olunmuştu halbuki;
DE Kİ; «ANDOLSUN İNS-Ü CİN
ŞU KUR’ANIN BENZERİNİ (Meydana)
GETİRMELERİ İÇİN BİR ARAYA TOPLANSA,
YEKDİĞERİNE YARDIMCI DA OLSALAR, YÎNE ONUN BENZERİNİ GETİREMEZLER»;
(İsra; 88)
EY İNS VE CİN, İLERDE SİZ
(in hesabınızı görmeye) [YÖNELECEĞİZ. ŞİMDİ RABBÎNÎZİN HANGİ NİMETLERİNİ
YALAN SAYABİLİRSİNİZ?.. EY CİN VE İNSAN CEMAATİ! GÖKLERİN VE YERİN BUCAKLARINDAN
GEÇ (ib de İlâhi kazadan selâmete er) MİYE GÜCÜNÜZ YETIY'ORSA-KI (Allahın
bahşedeceği) BİR KUDRETLE OLMADIKÇA ASLA GEÇEMEZSİNİZ-IIAYDİ GEÇİN (kurtulun)
!...
(Rahman; 31-33 Meali)
İşte, şu iki âyeti Kerime’de
dahi cinlerle insanların ayrı oldukları, kuvvet ve kudret dereceleri,
içlerinden iman etmeyeceklerin akibetleri, ne güzel haber verilmişti.
Fakat, ne acı ki cinler için
öyle örümcek ağı ipleri dokundu ki, insanlar bir türlü korkudan ve tesirlerinden
yakalarım kurtaramadılar...
Hele insanın zayıf tarafım
iyi biline bazılarının bu durumu kazanç, gaye, aleti yaptıkları zaman.
XXX
îslâmdan sonra, İslâmiyet
dışında kalanlar, yani kâfirler ise cinler hakkında söylene gelmiş itikatları
genişlettiler.
Bilmeyerek, Müslümanlannda
da bunlara kapılanlar bulundu.
Bunlar şöyleydi.
1.
Allahsızlar ve felsefeciler cinlerin varlığını
tanımadılar.
2.
Diğer dindekiler, cinlerin insanları kötülüğe
sürüklediğini, o yüzdenmelekler gibi görünmediklerini iddia ettiler...
3.
Bunlar cinlerin varlığına inanıyor, lâkin başka başka
tahayyül ediyorlardı.
a.
Her şekle girebilen havai hayvanlardır.
b.
Cisim ve araz değil, cevherdirler... Hayırlısı,
şereflisi, olduğu gibi şerlisi süflisi de vardır. (İslam inanışını tutar.)
c.
Mahiyeti değişen muhtelif cisimlerdir. Her işi
yapabilirler... yani diğer cismlerin ve hayvanların, insanların kaderine tesir
ederler. Şehirlerin bile.
d.
Bir çok hastalıkların kaynağıdırlar.
e.
Bu hastalıklara isim de takıldı;
Çarpılmış, cin çarpmış,
kötürümler, kanburlar. inmeliler, ağzı eğrilenler, aklı bozulanlar,
sevdalılar. Halbuki bu hastalıkların maddi ve ruhî olanları vardı. Ruhi olanlarında
Ruha saldıran cin değil, ismi karıştırılan Şeytan’dı.
Cinleri birbirlerinden
üstünlüklerine, erkek dişiliklerine, çalışma tarzlarına göre de, kendi inançlarında,
ayırdılar. İsimler taktılar. Cinlerle işbirliği kuran insanların varlığını
uydurup, kötülüğe yol açan bu insanlara saldırdılar...
Kısacası binlerce yıllık
batıl inanışları sanki fazlasıyla geri getirdiler. Hakikaten İslâmiyet dışındaki
gericilik ve cehalet yeryüzüne simsiyah bir örümcek ağı halinde sarındı.
Ancak bir kaç yüz sene önce
kurtulmak imkân dahiline girdi ama, tesirleri babadan evlâda geçti durdu.
Cinler Âlemiyle bağlantısı
olmayan bu inanışların kahramanlarını hatırlamak ve üzerlerinde durmak
faydalıdır.
1.
PERİ;
İslâm inanışında peri cinlerin kadınıdır.
Ve Müslüman 'Olanıdır, pek
"güzeldir. '
” Bu inanış-elbette doğrudur... İman her yaratığı elbette
melekleştirir... Beden güzelliği değildir esas olan.
Peri mademki Cinlerden
müslüman bir kadın ondan insanlara ancak iyilik dokunabilir.
Buna karşılık, gerek İslâm içi, gerek İslâm dışı âlemde, perinin insanlara göründüğü, gönlünü çelerek aldım /aldığı
söylenir...
Müslüman cin kadınlar, İslam emir ve yasaklarıyla lamel
ettiklerine göre, iffet ve namusa, hayaya, tesettüre uyacaklardır... Bu bakımdan onlara
yakıştırılanlar İslâm inanışına uymazlar... Ne var ki, insan kalb ve aklına
vehim ile vesvese veren şeytan, zayıf bulduğu böyle bir bedeni peri üzerinde
öylesine durdurur ki o beden periyi gördüğünü sanır ve kapılır... Aklından
olur.
Yine bazı harap ve tenhadaki konaklarda, kösklerde, periler görüldüğü
iddia edilmiştir...
Bu yüzden (Peri çarpmış..X
(Itrili köşk...), gibi sözler konuşmalara daima karıştı.
2.
İFRİT;
İfrit üzerinde iki inanış
vardır;
a.
Cinlerin miislüman olmayan bütün erkekleridir.
b.
Güçlü, kuvvetli, her işi yapabilen kâfir erkek cindir.
Bu iki inanış birbirine pek yakındır.
Kur’an ifrit’in varlığını
haber verir.
Hazreti Süleyman (aleyhisellâm)
Seba Melikesi Belkis’in tahtını getirtmek istediği zaman, emrine verilmiş olan
cinlerden bir ifrit bunu yapmayı dilemişti.
SÜLEYMAN DEDİ; «EY İLEEİ GELENLER,
ONUN TAHTINI, KENDİLERİNİN BANA MÜSLÜMAN OLARAK GELMELERİNDEN EVVEL. HANGİNİZ
BANA GETİRİR.» CİNLERDEN BİR İFRİT, «SEN MAKAMINDAN KALKMADAN BEN ONU SANA
GETİRİRİM.' BEN BUNA KAR, Şî HER HALDE GÜVENİLECEK BİR KUVVETE MALİKİM» DEDİ.
(Nemi; 38,39 meali)
Burada açıkça İfrit’in
cinlerden olduğu ve her türlü güvenilecek kuvvete sahip bulunduğu meydandadır.
Fakat, Hazreti Süleyman (aleyhisselâm),
ona bu vazifeyi vermemiş, ilim sahibi olan vezirine yaptırmıştır. Bundan da
İfrit’in kâfir cinlerden olduğu meydana çıkıyor.
3.
DEV;
l îslâmdan gaynlarmın İfrit
karşılığı olarak kullandıkları bir isimdir.
Görünmez, her işi yapar, iri yarıdır... Çok
kuvvetidir. İnsan sûretindedir onlara göre...
Doğuda ve batıda dev inancı
uzun yıllar çok tutunmuştur.
Rivayetlere, masallara,
efsanelere karışmıştır... Büyü ile yenildiği vakalar anlatılmıştır.
Yunanlılar dev’i ilâh
bildikleri Uranüs’ün yarasından akan kanlardan meydana geldiğine inandılar
İnançlara göre dev, ürperti verecek korkunç
bir cüsseye malikti... Kollarında yüzlerce elleri vardı.. Ayaklan yılandı.
Gökyüzüne ulaşmak için dağlan sökmüş üstüste koyarak merdiven yapmışdı...Bu
devlerin fırlattığı kayalardan denize düşenler ada, raya düşenler yine dağ
olmuşlardı. .
4.
ZÜMRÜDÜ ANKA;
Cinlerin kuş şeklini tercih edeniydi...
Pek büyüktü...
Yardımı severdi....
İnsana görünmediği için ismi
var cismi yok diye lakablandırılmıştı.
5.
KAF DAĞI; .
(.Bu dağ da ismi var cismi
yok kabul edilirdi.
Gerisinde cin azmanı
devlerin yaşadığı, doğu inanışlarında geçerdi.?
6.
HORTLAK;
/ Hortlak üzerinde de iki
inanış belirmişti;
a. Hortlak, mezarlarda-dolasan kâfir
cinlerdendir.
b.
Yahut, her hangi bir sebeple tekrar dirilen insanlardır.
Her ikisi de, gerçekte, yakıştırmadır. . Hortlak, sözüyle şeytan tarafından vesveseye sürüklenen insana gözüken hir vehim ve hayaldir... Hazan eşilen mezarlarda kan görülmesi cesedin parçalanması, elbette bir
canavarın, yahut bir sırtlanın eseridir.
Ölünün kefeniyle birlikte
dışarıda bulunması da, öldü sanılan bir insanın mezarda kendisine gelmesi,
uğraşıp çıkması, lâkin her hangi bir sebeple mezarlıktayken tekrar gerçekten
ölmesidir.
Nitekim aynı olaylara köy
mezarlıklarında yine taşlanmaktadır... Hattâ canlanıp evlerine dönenler
vardır.
Böyle olaylar, insan
vehminin harekete geçirilerek hayal etiğini gerçek sanmasına yol açmıştır.}
7.
CADI;
Cadı, farsçadır... (Cadu Câdû)
diye okunurdu.
(Cadı’nın ne olduğu hakkında
çeşitli inançlar bilhassa son yüzyıllara kadar alıp yürümüştür ve bir çok
facialara sebep olmuştur.
Bu inançlar hem şekil,
mahiyet itibariyle, hem memleketlere göre değişiktir.
Şu guruplaraayrılabilir ;
1. Cadı, cinlerin kâfir olanlarının kadınıdır.
2.
Cadı, cinlerden hem iyilik hem kötülük yapan, hak ve
adalet dağıtan bir kadındır... Küpüne biner, süpürgesini eline alır, anlatılan
vazifesini yapardı.
3.
Cadı bir kadın cindir... Sadece kötülük yapmak için
geceleri dolaşmaya çıkardı.
4.
Asyadaki inanışlara göre, cadı önce hortlardı, eğer
kendisine hizmet edecek bir cin bulursa cadılaşır
artık insanlara kötülük
yapardı...
Bu inanışda ölenin
hortlaması için, gece ışıksız bırakılması, yahut üzerinden kedi atlaması
yeterdi. Onu hortlak halinden kurtarmak
maksadıyla geceleri mezarına ateş yakılırdı...
Bilhassa İran’da cadının bir
mezar kaçkını olduğu pek revaçtaydı...
Onlara göre saçları darma
dağınık, tırnaklarıyla dişleri pek uzundu...
Hattâ kadınlar birbirleriyle
şöyle söyleşirlerdi;
«Oğluna kız arıyorsan
mezarlıklarda dolaşarak bir hortlak bulamadın mı ?...».
Asyadaki bu inanış,
cadıların pisliği, çirkinliği, dağınıklığı, sihir ve büyü yapmaları
dolayısıyla, bazı sözleri, yakıştırmaları, zamanımıza kadar getirilmiştir
İşte bir kaç örnek
(Cadı gibi).. (Cadı gibi
dolaşıyorsun): Bu saçı başı dağınık gezenler için söylenirdi.
(Cadı kazanı gibi kaynamak):
cadı, büyüsünü kazan başında yaptığından, halkın dedikoduyla ortalığı
kaynatması anlamında, veya benzerlerinde, mecazi olarak kullanılmıştır.
(Câdû-Fen): Sihirbazlık,
büyücülük.
(Câdû-Ger): Büyücü,
sihirbaz.
(Câdu-Keş): Büyü ve sihir
yapan.
(Câdû-Suhan): İnsanı
büyülürcesine.
(Cadı süpürgesi):
Karmakarışık işler.
5.
Mısır’da cadı eski çağlardan kalmadır.. Halk, cadının
kötü ruhlarla işbirliği yaptığına inanırdı.
6.
Ne yazık ki bir zamanlar cadı, İncil’e dahi girmişti.
Fakat ilk İsrail hükümdarı, Gaybı ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın
bileceğini söyleyerek, bu kelimeyi ve inanışı İncil’den çıkartmıştı.
7.
Yunanlılar da cadıya inanırlardı.. Fakat ancak
mezarlıklarda yaşadığını sanarak, onunla orada buluşurlardı.
8.
Kiliseler inanışı:
Önceleri papazlar cadıyı
(Hayal) olarak vehmettiler.. Isa ismi söylenirse yok olacağını yaydılar.
Fakat sonraları, kiliselerde inanış ve1 amel o kadar bozuldu ki
cahil papazların elinde her şey çığırından çıktı.
Hele bu papazların İspanyada kurdukları engisisyon mahkemeleri sırasında,
inanışlarındaki korkunç zavallılık, gericilik, meydanı alt üst etti.
Hakikaten Avrupa, bu sözde
din adamlarının1 elinde bir örümcek ağıyla boğulmuştu.. İnsanlar çırpınıp
duruyorlardı.
Hem de uzak, değil, iki yüz
sene öncesine kadar.
İtalyada bazı hancı
hüvviyetine giren kadınların esasta birer cadı oldukları, şeytanlarıyla (Yani
cinleriyle) büyü yaparak, gelip geçen yolculardan dilediklerine peynir
yedirdiklerini ve hayvan şekline soktuklarını kabul edenler pek çoktu.
(Bu inanç, daha sonraları
büsbütün çığırından çıkarıldı.)
Her cadının bir şeytanı
olduğu ve onun aracılığıyla (haşa) Allah kuvveti kazandığı söylendi.
Hangi kadından şüphe edilse,
derhal yaklanıyor ve ateşe atılarak yakılıyordu.
Hele kazara mezarlıklarda keçisini otlatan kadınlara rastlamasınlardı..
Hemen cadı diye tutuyorlardı.
Çünkü otlattığı keçi Cini
(şeytanı)ydı.
Kadınla bu şeytan, zehirli
otlardan, hayvan yahut insan cesetlerinden, idam mahkûmlarının elbiselerinden
faydalanarak diledikleri büyüyü yaparlardı.
Yeni doğan çocukları
yerlerdi.
Sözde resmini yaptıkları
herhangi bir insan derhal ölürdü)
(Almanya’da cadılık kuvvetinin kazanılması
için kadın erkek kötü ruhların cinsi münasebette bulunması gerektiği inancı
hâkimdi.)
Bütün bu küfrün sonucu
olarak, iki yüz sene öncesine kadar, başta İtalya olmak üzereRusyaya kadar olan
ülkelerde, korkunç bir kadın katliamına girişildi... Cadi diye damgalanıp
milyonlarca cana kıyıldı.
Bu töhmet altına girmek
için, bedeninde her hangi anormal bir işaret olmak yetiyordu.
Böyleleri suya atılıyor,
batarsa cadı olmadığına batmazsa cadılığına karar verilerek öldürülüyordu..
Yani, her iki neticede de ölüm vardı.
Şimdi hâlâ bu cadı inanışına
bilhassa Yeni Zelanda, Afrika ve Kızılderililer arasında Taşlanmaktadır.
Kızılderililere göre cadı
olmak için büyük baba, baba ve
erkek kardeşi öldürmek lâzımdır.
Bu cinayetleri işleyip cadı
olan kadınlar birbirleriyle düşmanlarına zehirli içkiler hazırlarlardı..
Yaptıkları büyülerde tırnak, saç,
elbise parçaları, bebek beyni, ve benzeri malzeme kullanırlardı.
XXX
Halbuki yüzyıllarca
insanlığı kaplayan bu batıl inanışlar, cinlerin değil, sadece yine cin soyundan
gelme iblis ile ordusu şeytanların yaptıkları telkinlerdi kalplere ve
akılara...
Maksat, insanı en zayıf
yerinden yakalayarak, Allah'a asî etmekti..
Yoksa ne cin, ne şeytan, ne
onun başı iblis, doğruya, insana, kainattaki herhangi bir yaratığa zarar
vermek kudretinde değildir.. Kendiliklerinden bir çöpü yerden kaldıramazlar.
Meğer ki Hazreti Allah (Celle
Celâluhu)ın izni ola.
Eğer Îslâmiyetin
intişarından sonra, diğer din mensupları ve hiçbir dini tanımayan Allahsızlar,
Kur’an’a sarılıp, bu rahmet ve şifa kaynağından kana kana içselerdi, hâlâ sürüp
gitmekte olan sapıklık çoktan önlenirdi.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), büyüyü (sihri) kendisine ortak koşmakla bir tutmuş ve büyücülerin,
kendi izni olmadan hiç bir kimseye zarar veremeyeceklerini buyurmuştur.
Bu emri hem insanlar hem
kâfir olan cinlerin (yani şeytanların) uyanması içindi.
(Sihirbazlar) ALLAHIN İZNİ OLMADIKÇA ONUNLA HİÇ
BİR KİMSEYE ZARAR VEREMEYECEK ŞEYLERİ ÖĞRETİYORLARDI. ANDOLSUN, ONLAR MUHAKKAK
BİLİYORLARDI Ki, ONU (sihri) SATIN ALAN (ona revaç veren) KİMSENİN AHİRETTEN
HİÇ BİR NASİBİ YOKTUR. ONLAR
KENDİLERİNİ CİD DEN NE KÖTÜ ŞEY MUKABİLİNDE SATTIKLARINI BİLMİŞ OLSALARDI.
(Bakaı-a: 102 Meali) .
O halde âyetin tefsiri
açıktır. Büyücüler, kendilerinde (Haşa) Allah kudreti vehmedenler oluyordu ki.
Allah’a ortak koşmakla birdi hareketleri, yani küfürdü.
Nitekim Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) de aynı uyarıyı yapmıştı.
— Büyücülük Allah’a ortak
koşmaktır.
(Müslim: Ebu Hareyre radiya'llahü
anh)
Yine Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) şöyle' buyurmuştur:
— Helak edici yedi büyük
günâhtan kaçınınız. Bunlar: Allah’a şirk koşmak, sihir (büyücülük), haklı
yerlerin dışında (Kısas gibi) Allahın haram kıldığı nefsi katletmek, Riba yemek, yetimin
malım yemek, Harpte cepheden kaçmak, Zinadan beri fuhuştan gafil mümin kadınlara
zina isnat etmek.
(Buhari, Müslim)
Başka batıl bir inanış da
falcılık (yani kahin) lik) di.
Bu, şeytan telkini ile
yapılan, çok kere de büyücüler gibi kazanç vasıtası olan falıclık, İslâm
emirleri ve yasakları dışındaydı.. Buna rağmen, şeytanın telkinleri ile zayıf
iradelileri, Müslümanlığı tam kavrayamamış olanları, dahi falcıların önüne
götürdü.
Halbuki Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), nice nice âyetlerinde ne cin âleminden, ne insan âleminden hiç bir
kimsenin gaybı (meçhül olam) kendiliğinden bilemeyeceği, iznine tâbi olduğu,
haberini vermişti.
İzinli bıraktıkları da
elbette sadece peygamberler ve üâhi iüm sahibi velüerdi. Her önüne gelen değil.
Meselâ Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) bir ümmi iken,, hiçbir şeyden habersizken, henüz şimdi bulunmaya
başlayan nice gerçekleri haber vermişti!.. Bunlar Kur’an’da vardı.. Hazreti
Allah (Celle Celâluhu) tarafından kendisine buyurulmuştu..
örnekler:
1.
Cisimlerin, gökte önce bitişik, sonra ayın olduğunu,
güneş ay gibi yıldızların fezada yüzdükleri.
(Enbiya: 30, 31)
2.
Güneşin ve kararlaşan yere doğru devamlı bir harekette
bulunduğu..
(Yasin: 38)
3.
Göklerde bir denge kanunun konulduğu..
(Rahman: 7)
4.
Fezanın ilk halinin gaz olduğu.
(Fussilat: 11)
5.
Bütün insan neslinin Hazreti Âdem’de zerreler
(Genler) halinde bulunduğu..
(Araf: 173)
6.
Meyvalarm ilkah edici aşılayıcı rüzgârların taşıdığı
tohumlar vasıtasıyla husule geldiği.
(Hicri: 22, Rad: 3)
7.
An gibi, İpek böceği gibi bazı hayvanlarda görülen
harikulâde işlerin onlara Allah tarafından ilham edilerek yaptmldığı.
(Nahl: 68, 69)
8.
Yerde yürüyen ve havada uçan hayvanların, insanlar gibi
birer topluluk oldukları.
(En’am: 38)
9.
Ruh’un mahiyetini kavramaya insan ilminin kâfi gelmeyeceği.
(îsra: 85)
10.
Göklerde de insanlar gibi yaratıklar "Allahın onları
bir" de bunları bilmediği, gayb’den haberdar olmadığı hakkında ikâz
edilmişti :
...İŞTE BU, SANA, VAHY ETTİĞİMİZ
GAYR HABESLERİNDENDİR.
(Hûd: 50)
................. BU HABERLER,
GAYB HABERLERİNDENDİR Kİ BİZ SANA VAHY EDİYORUZ...
(Şûra: 29)
11.
Aşıcı, bastırıcı, kuvvetli bir araç olmadıkça göklerin
'sınırlarım (Fezayı) aşanların mümkün olamayacağını.
(Rahman: 33)
12.
'İnsanların bütün tutum ve davranışlarının istinsah
edildiğini, yazıldığım (Yani filme alındığım...)
(Casiye: 29)
13.
Cansız sanılan şeylerin hususi bir dile sahip
bulundukları.)
(Isra: 44)
Ve benzerleri..
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), zaman zaman
(Al-i İmran: 44)
................. İŞTE BU GAYB
HABERLERİNDENDİR Kİ BİZ ONU SANA VAHY EDİYORUZ?.. ONLARI HİLEYE BAŞ VURDUKLARI,
İŞİ KARARLAŞTIRDIKLARI VAKİT SEN ONLARIN YANINDA DEĞİLDİN.
(Yusuf: 102)
«BİZ MUSAYA NİDA ETTİĞİMİZ
ZAMAN SEN, TUR’UN BATISINDA HAZIR DEĞİLDİN. GÖRENLERDEN DE DEĞİLDİN.»
(Kasas: 44-46)
Esasen Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), kendisine bir şey sorulduğu zaman bilmiyorsa «Bilmiyorum»
diyerek vahyin gelmesini beklerdi.. Kendiliğinden hiç bir şey söylemezdi.
Bu, Kur’an’ı Kerim’de de
anlatılmıştır:
O KENDİ REY VE HAVASINDAN
BİR ŞEY SÖYLEMEZ. ONUN SÖYLEDİĞİ, KENDİSİNE ALLAH TARAFINDAN GELEN VAHYDEN
BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.
(Necm: 3-4)
Aksi olsaydı, Allahın gazabı
şöyle buyurulmuştu:
EĞER BAZI SÖZLERİ UYDURMUŞ
OLSAYDI BİZE KARŞI KENDİLİĞİNDEN, ELBETTE ONUN SAĞ ELİNİ (kuvvet ve kudretini)
ALIVERİRDİK, SONRA DA HİÇ ŞÜPHESİZ ONUN KALP DAMARLARINI KOPARIRDIK.
(El Hakka: 44-46)
Allahın sevgilisi. Habibi,
için durum böyle olunca, gaybı ancak Hazreti Allahın izniyle bilince, (haşa)
yalan söyleyince o dahi cezalanacağı açıklanınca, O halde bir takım sözde
gaybdan haber veren kahinlere kapılmak ne acıdır.
Onlah sözde yıldızları,
hizmetkârları cinleri alet ederler, bakarlar, kuşlardan medet umarlar, benzerleri
aletlerle çalışırlar..
Lâkin o aracı ettikleri de
Allahın izni olmadan gaybı öğrenemezler ki..
Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) ise bazı hadisi şeriflerinde gaybı
bilmeğe yönelen falcılığı şiddetle yasaklamıştır.. Elbette Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) ın emriyle.
— İsimden, kuş sesinden,
uğursuzluk hükümleri çıkarmak, yahut kuş uçuşlarıyla fal tutmak, veya fal açmak
ile gaibden haber almaya çalışmak putperestlik cümlesindendir.
— Kuşların uçuşlarıyla fal
açmak şirktir.
Çağımızda, her ne kadar aklı
selime hizmet eden ve sadece hikmet ve şifa olan Kur’an’a uyularak büyücüllük
ve falcılık sönmüşse de> her çeşit dinde olanlar, yine onları bir kazanç
kaynağı yapmak yoluna sapmışlardır..
Ne hazindir ki, bilhassa
buna aydın olduklarını iddia edenler, okuyanlar, yapmaktadırlar..
Sanki vakit geçirmek ve
eğlenmek için kahve, bakla falına, bilhassa iskambil falına bakmak gibi...
Daha çirkini ve en korkuncu
dagazetelerde birer günlük fal sütünü açılmasıdır..
Bunu okuyan şahıs elbette,
şeytanının malûm vesvesesiyle kapılır.. Morali bozulur..
Büyücülük, falcüık
yasaklandığı halde, gazetelerin açıkça fal açmaları, ceza görmemeleri dikkate
şayandır...
Yıldız burçlarının insan bedeni üzerinde, doğuşta
yaptıkları tesirler kesindir...
Bu tesirler maddidir.
İlmen sabittir, Kur’an’da da
açıklanmıştır...
Ancak, ruha etki yapamazlar,
kadere tesir edemezler.
Çünkü ruh ile kader Allahın
emrindedir.
«Falan burçta doğanlar bugün şöyle olacak yarın şöyle
olacak...» gibi kesin hükümler vermek, bunu yapanlar için Allah’a şirk koşmak,
putperesliktir...
Her şeyi batıdan kopya eden
sözde aydınlarımızın yarı yarıya putperest dinler haline gelen Hristiyanlık ile
Yahudiliği örnek almaları, Müslüman oluşlarına karşı çok acı, çok hazindir.
Yüzyıllarca 'bu batıl
inanışlarla uğraşıldı. Şimdi sözde eğlence, oyun kabilinden tekrar sahneye
kondu.
Yalandır bu... Bir gazete,
bir mecmua, bir satır ilân için yüzlerce lira isterken, durup dururken fal sütunları
niçin hazırlansın, kazncı olmazsa... Maksat sürüm yapmaktır, inşanın zatından
faydalanarak...
Elbette insanlar içinde,
hattâ cinler içinde, her türlü sapıklık yolunda gidenler bulunduğu bir gerçektir...
Fak an, önlenmesi icab eder.
Daha Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem). zamanında bu gerçek, bir Hadis-i kudsi ile peygamberimize
buyrulmuştur...
Şöyle ki:
—Allah (Celle Celâluhu)
buyurdu ki: Muhakkak Cin ve insanlar, büyük bir hal ve durumdadır. (Çünkü
cinle insanı) BEN YARATIYORUM. Halbuki benden gayrıya ibadet olunur. Rızkı da
ben veriyorum. Halbuki başkasına şükrolunur..
(Beyhaki: Ebi’d Darda radiya'llahü
anh.)
Bundan daha ağır bir sitem var mıdır insan ve cinler Alemini
dolduran mahluklar için.
Demek ki, insan yıllar geçtikçe kâr
değil, zarardadır. Bu zararın muhasebesini ancak cehennemde verilecek ceza ile
ceza görecektir.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu)ın şu uyarışı da öyle değil midir7
İNSAN KESİN BİR ZİYAN İÇİNDEDİR.
(Asr: 2 meal)
Kurtuluş çaresini de haber veriyor.
Yani soyu cinden olan İblis
ve ordusu şeytanlardan insanın yakasım kurtarması çaresini.
Ne kadar kısa, lâkin
kainatları dolduracak nurdur bu âyetler!...
EY İNSANLAR, SİZ ALLAH’A MUHTAÇSINIZ.
ALLAH İSE GANİDİR VE HAMDE LAYIKTIR.
(Fâtır: 15 meali) YARATAN,
YARATMAYAN BİR MİDİR?. DÜŞÜNMÜYOR MUSUNUZ?..
(Nahl: 17 meali)
O’DUR BÜTÜN GAYBI BİLEN O,GAYBINI
KİMSEYE GÖSTERMEZ.
MEĞER Kİ SEÇTİĞİ BİR RESÜL OLA.
(Cin: 26, 27 meali) VII
ZAFER İÇİN SİLÂHLAR
Cinler âleminin diğer
gerçeklerine geçmeden önce, Cinler soyundan geldikleri için, toptan cinlere
atfedilen, İblis ve şeytanların insana yaptıkları bazı zararların akim kalması
imkânını araştırmak faydab olacaktır...
İnşam bu. zararlara alet
eden şeytan, bilhassa şu üç amelde, insanı maddeten ve ruhan perişan etmeye
çalışır.
1.
Nazar (Göz değmesi)
2.
Sihir (büyü).
3.
Ruha saldırmak.
Bunları sırasıyla inceleyip,
kurtuluş silahını tanımak her insan için en büyük faydadır...
1.
Nazar (Göz değmesi):
Nazar vardır...
Şu şekillerde tezahür eder : .
a.
insanın insana gözü değer.
b.
insanın eşyaya gözü değer.
c.
insanın hayvana gözü değer..)
Nitekim, Bu hususta bir çok
Hadis’i şerifler rivayet olunmuştur.
işte bir kaçı:
— Göz değmesi hakdır. İnşam
mezara, deveyi kazana götürür.
— Göz değmesindan korunmanız için Allah’a sığınınız... Zira göz değmesi vardır.
— Ve gözden, nefsten Alla’a sığınınız. — Göz
değmesi hakdır Dağı yerinden oynatır.
Nazar (Göz değmesi)herkesin
kudretinde değildir.
Yani her dileyenin gözü
değmez, ve her gözü değen çarpılmaz, zarar görmez...
Nedendir bu?...
Sebeb ne kadar araştırılsa
aratışıralsın, ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m bilgisindedir...
Bazı fikirler ortaya atılsa
da zayıf kalırlar.
Dinsizler, nazarda bir takım elektrik akımları gibi vasıtalâr düşünür... Sanırlar ki insan bedeni de devamlı olarak bir takım elektrik neşriyatı yapar:. . Bu dalgalar bedenlerde kuvvetli olur...
Elektrik akımları birleşecek, karşı akımı, bakılan beden,
yahut hayvanda, eşyada bulun birleştiği zaman gerçeklerşir. ,
Bu, maddi bir izahtır...
Asla doğru olamaz...
Öyle hallerde her beden
dikkatini topladığı, bircisimden behemahal nazar değmişlilik alâmetleri gör
mesi gerekir ki, olmuyor.
Lâkin, sık sık babaların
bile evlatlarına nazarı değdiği gerçeğini biliyoruz...
Bizzat benim şahit
olduklarımdan, şimdi aklıma gelen şu bir kaç örnek ne kadar düşündürücü ve İlâhi
olduğu gerçeğine götürücüdür!...
1.
Anadolunun bir
kasabasında horoz döğüşü seyrediyordum. Bir ara bağırışmalar işittim... «Yine
niçin geldin, horozlarımızı perişan ettiğini bilmiyor musun?...» gibi sesler
yükseliyordu.
Baktım, yaşlı bir adam,
aldırmıyor, gülüyordu... «Bırakın böyle inançları yahu...» diyordu.
Horoz sahipleri dinlemediler...
Adamı yüz geri çevirdiler...
Fakat adam, o haliyle, bile
bile, horozlardan birisine dikkatle baktı, dudak büküp gitti...
Bir kaç dakika sonra, Horoz
garip hareketlerle çırpınmaya başladı ve nihayet, düşüp öldü.
2.
i Şu müşahedem hele her aklıma geldikçe beni dehşete
sürükler.
(Yine Anadolu’da bir
misafirlikteydim... O sırada kapı çalındı ev sahibinin oğlu merdivenlerden çıkmaya
başladı.
Babası merdiven sahınlığında
durmuş, sözde oğlunu belki takdir ediyordu şöyle diyerek: «Allah Allah,
dernek sen de doktor oldun...»
O kadar...
Oğlu merdiveni çıkışı
tamamlayamadan can verdi.
3.
Bir aile dostumun
nikâh şahitliğini yapacaktım... Gelin ve güveyi henüz evden çıkarmak üzereydik...
Genç bir kadın geldi... «Olmaz, ben gelini doyasına görmek istiyorum...»
diyerek tekrar odaya soktu... Hava loş olduğundan elektrik yakıldı...
Kadın, geline hayran hayran
bakıyor, aklına geleni söylüyordu... Gelinin baş ucundaki ampul ansızın
patladı... Cam kırıkları duvağına döküldü.
Olay bu kadarla da
bitmedi... Nikâh memurunun masasında merasim için bekleşirken yine elektrikler
söndü
Neden sonra yandılar...
Gelin ve güvey imza
atarlarken her ikisinin de kaleminden deftere mürekkep damlayıp yayıldı ..
4.
(Yine bir misafirlikteyken, ev sahiplerinin akra bası
yaşlı bir kadın geldi...' Ev sahibinin tek bir, kızı vardı, mümin ve mazbut
yetiştirmişti... Gelen kadını kendi kızının hayırsızlığından, yaptığı sapıklıklardan uzuzn uzun dem vurdu...
Ve gitti. .
Henüz ayrılmıştı ki,
elektrikler söndü.;.
Evin hanımı lâmba getirdi...
Masaya koydu... ' .
Yaktı ve şişeyi hohlayıp
ısıttı, neden sonra lâm
baya geçirdi... Fakat bütün
dikkatlere rağmen, yine şişe belinden, kopup düştü.
İkinci bir yedek şişe
getirildi.
Onun da başına aynı hal
geldi.).
5.
(Bir, hayatta pek muvaffak olmuş, arkadaş tanırım ki,
her yeni başarısı ilân edilince, evine bir hoş döner... Günlerce haste yatar, sonra yavaş
yavaş kendine gelir.
6.
Yine başka
birisini tanırım.,, nazarı kendisine değer, yeni bir elbise giyse, methetse,
elbise çok geçmez kazaya uğrar... Sofrada sevdiği yemeği yerken, tabağı devrilir.
Velhasıl be-hemahal başına bir hal gelir... Bunu bildiği halde davranışta inat
eder.)
Nazar için, Allah’a inanmayanlar
maddi sebep ara ya dursunlar, insanlar iki fikirdedirler:
1.
Bazıları nazarı değenin şeytanın (Halk tabiriyle cinin)
o insana telkininin sonucudur derler.
2.
Bazıları ise. ruhî olduğu kanısındadırlar...
Hangisi olursa olsun,
Elbette nazar hakdır.
Nazara (Göz değmesine) karşı
zaferi kazanmak için en tesirli silâh şüphesiz Hazreti Allah’a sığınmaktır.
Her derde şifa olan Kur’an’ı
kucaklamaktır...
Göz değmesiyle hastalanan
bir kimse ilâçtan ziyade okunmakla iyileşir...
Şimdi küfr ehli batı doktorları dâ bu cihete yönelmişlerdir.
Bu okumayı Allah’dan izinli olduğu tecrübelerle sabit bir
ilim ehlinin yapması gereklidir.
önce niyyet ve niyaz olunur..!)
Sonra Peygamber efendimizin Ravzai mutahharralanna ve
Üveysel Kareni efendimizin ruhaniyetleri he bir fatiha ve üç ihlas-ı şerif, üç
salavatı şerif gönderilir.
Nihayet, hasta için yirmi bir Besmelei şerife üç bir
Ayetül Kürsi okunur.. Yahut yedi Fatiha süresi..
Nitekim şu Hadis-i şerif bu
tedavi usulünü müminlere tevsiye etmektedir:
— Allah’ın kitabında sekiz
âyet vardır ki göz (nazar) isabeti içindir. O sekiz âyetin yedisi Fatiha
süresi, birisi âyetul Kürsi’dir.
Nazar değmemesi ve
değdirmemek için de kulun daima her işe Allahın ismiyle başlaması, O’na, kitabına
sığınması, ihlas sahibi olması, gereklidir...
Fakat, son zamanlarda, yine
küfr ehlinin islamiyette tekrar bidatler sokmak gayretiyle bazı çalışmaları
görülmektedir. Onların bu çalışmalarına bilme yerek halk, kazanç saikasıyla
âlet olmaktadır... Son günlerde şehirler nazarlıkların türlülerinden geçilmez
hale gelmiştir... Yapan da alan da gaflettedir...
Allah’a şirk koşturmakta,
bir cisimden medet um duğunu, bir çeşit putperestliğe yöneldiğini anlamamaktadır
...
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), bu pek sapık ameli, insanlara bütün kötü taraflarıyla yüzyıllar
öncesi bildirilmiştir:
— Kim, (Göz nazarlarının
defi için boncuk gibi) nazarlık takarsa Allah’a şirk "koşmuş olur.
Allah’dan başkasından şifa beklenmez.
(İmamı Ahmed: Ebi’d-Derda)
Bazı kimseler, ister nazar,
büyü, ruh tasallutu, is ter diğer hastalıklar olsun, kendilerine musallat olduğu
zaman, kaderdir diyerek, tedavi ettirmezler...
Bu da günâh işlemektir.
Çünkü, insan yeryüzüne
kulluk için gönderilmiştir.
Bedenine iyi bakacak ve
iyileştirecektir ki, kulluğunu eceline kadar uzatabilsin... İntihar, ölümü dileme
de kulluk vezifesinden kaçmak olduğundan yine sapıtmadır...
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), insanın tadevi olmasını, her derdin behemahal bir ilâcı
bulunduğunu buyurmuştur.
— Ey Allahın kulları! Tedavi
olunuz. Allah (Celle Celâluhu) hiç bir hastalık ve derd indirmemiştir ki, onun
devası (ilâcı) da indirilmiş olmasın. Ancak bir dert, ihtiyarlık müstesna.
(İmanı Admed)
XXX
2. Sihir (büyü):
Sihir, yani büyü yapmak bir
memlekette artarsa, o memleket için afet olur...
Çünkü, büyü en tesirli
silahlardan daha korkunçtur.
Bunu yaptıran ve yapanlar
cin soylu şeytanlara uyanlardır... Onlara sığınarak masum insanlara suikast
hazırlamışlar demektir...
Büyü yapan ve yaptıranlar
işlenen cinayete ortak olduklarından ergeç iflah olmazlar, yaptıklarının
cezasının çekerler. Allah (Celle Celâluhu) emriyle zelil, sefil ve hakir düşerek,
sürünürler, ölürler
(Büyü yapan ve yaptıranların
çoğu kendilerini şöyle savunurlar:
«Biz şerre değil, hayra
hizmet ediyoruz... Gençleri evlendiriyor, karıkocayı birbirine sadakatle bağlıyoruz...»
Elbette bunun aksini de
yapıyorlar..
Esasen insanı şuursuz, ne
yaptığım bümez. çılgın bir hale getirmekte hayr bulunur mu ?...
Büyüden kurtulmak, şeytana
karşı zafer kazanmak için, nazar gibi , onun da tedavisi vardır ve yine
ruhidir. Yani maddi değil manevidir...
Kaynağı, şifa ve rahmet
menbai olan Kur’andır.».
'O’nun nur üstüne nur olan
âyetleridir.
Şöyle ki:
b. Birer birer hastanın başında dolaştırılır.
c.
(Kul Eüzü Birabbil Falâk) ve (Kul Eüzü
Birabbiiınas) sureleri okunur.
d.
Elbette daha önce niyyet ve niyaz edilmek şarttır.
e. Okuma bitince, bir fatiha, üç ihlası şerif ve üç salavatı
şerife okunup sevabı peygamber efendimizin Ravzai Mutahharasına ve sonra
Üveysel Kareni efendimizin ruhaniyeti şerifesine hediye edilir.
Büyü yapan ve yaptıranla
daima devamlı bir mücadele lâzımdır... İhmal, onlara ortak olacak şey günahtır
XXX
3.
Ruha tasallut:
İnsan iki türlü hastalık
karşısındadır:
a.Birisi bedeni sebebledir...
O yoldan tedavi edilir.
b.
İkincisi manevidir...
Yakın zamanlara kadar, ilim
manevi olan ikinci gurup hastalıkları (asabı) adı altında (Asabiyeci) Iere
tedavi ettiriyordu.
Ruhun varlığına inanılıp, Kur’an’ı kerim,' bu
cihetten de tastık edilince. İkinci bir ihtisas peydahlandı. (Sinir ve ruh
mutahıssısı) dediler ona.;
Lâkin, bu mutahassıslar,
hastalığın kaynağında değişik fikirlerdedirler... Bu sebepten verdikleri ilâçlarla
ve tavsiye ettikleri usullerle, telkinlerle, yaptıkları tedavi devamlı şifa
getirmiyor...
' Ancak, şimdi hemen hemen
bütün ilim erbabı, bu ikinci tip hastalıkların tedavisinde İslam inanışına
yönelmişler, yani Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a ve şifa kaynağı olan
Kur’an’a eğilmişlerdir...
MâneVi, ruha olan tasalluta
uğramış hastalara halk dilinde (uğrama, karışma, Cin çarpması) isimleri
veriliyor.
Gerçekte cin değil, cin
soyundan olan şeytanın işidir bu...)
Hastalanan için hastalık
sebepleri şunlar ve benzerleridir:
a.
Göz değmesi.
b.
Büyüye uğrama.
c.
Cinlerin mahiyetini bilmeyip, telkinle, onların zararlı
olduğunu sanması.
d.
Yine cinlerin mahiyetini bilmediğinden telkinlerle hayal
görmesi erkek bir cini, yahut periyi hayal halinde görerek sevmesi. Yahut onlar
tarafından sevildiğini sanması.
e.
İnsanı fenalıklardan vaz geçirmek için İlâhi emir
neticesi.
Ruhu tasalluta, bu sebeplerden
hangisiyle olursa olsun uğrayan, bedence hiç bir noksanı, derdi olmadığı
halde, şu hallerden bazılarına uğrar:
a.
Hiç sebep yokken içi sıkılır... bir türlü gideremez.
b.
Nefesi daralır... Boğulacağım sanır.
c.
Kalbi normal dışı çarpar... Vehme düşer.
ç. Daima kötümserlik, hüzün,
tasa içindedir.
d.
Hiç bir işte karar veremez. Muhakeme zafi başlar.
e.
Bir kemik görse yoluna devam edemez... eve girip çıkarken
adamlarım şaşırır.
f.
Sabit fikirlere tutulur, Normal dışı yaşayışa geçer... Temizlik meraki gibi.
h.
Bazıları tersini yaparlar..Sudan korkarlar, kirli yaşarlar.
i.
Yaşayışında intizam olmaz... Perişandır... Süflidir.
j.
Dalgındır.
k.
Unutkandır.
l.
Tenhada yaşar.
m.
Kalabalıktan hoşlanmaz, eve, odaya, yatağa kapanır.
n.
Herkesin hoşlandığından sıkılır.
o.
Çabuk kızar...
p.
Alıngan olur.
g.
Gevşeme, halsizlik, iradesizlik, takatsizlik, azimsizlık,
neşesizlik gelir.
r. Uyku uyuyamamaya başlar.
s. iştahsızlığa müptela olur.
t. Başta ve bedende sebepsiz ağrılar devam eder.
u. Ürkeklik ve korkaklık sarar, ü. itimatsızlık
baş gösterir.
v.
Sar’a... Uyur gezerlik... havaleler... asabi buhran...
çılgınlığa kadar uzanan derece derece cinnetlere uğrar.
Bunlardan her hangi birisine
uğrayan behemahal ruhuna tasallut edilmiş bir hastadır. .|
Tedavisi ilâçla olmaz...
Çünkü ruh’a madde tesir
etmez.
Önce hepsinin ortak zafere
ulaştıran silâhları şunlardır:
a.
Allah’a niyaz.
b.
Sadaka dağıtmak...
c.
Kurban kesmek...
d.
Evliya ruhlarına hatim indirmek.
Kısacası şifa ve rahmet
kaynağı Kur’an’a sığınmaktır.
Hastalık belirtilerine göre,
şifa hassalan bildirilmiş sureler ve âyeti kerimeler okunur.
Büyü ile nazar için bunları
devası usulü anlatılmıştı.
Diğerleri için şu okuma
şekli aynen uygulanır:
a.
Niyyet ve niyaz.
b.
Taha süresinin (110) âyetidir... (Ve ânetil Vücuhü lil
Hayyil kayyum...) diye başlar.
Meali şerifi şöyledir:
— O, ONLARIN ÖNLERİNDEKİLERİ
DE, ARKALARINDAKİLERİ DE BİLIR. ONLARIN İLMİ İSE BUNU KAVRAYAMAZ.
(Tâhâ: 110 meali)
Bu âyet, her defasnda
besmelei şerife ile yirmi bir kere okunur...
c.
Her üç okuyuş tamamlandıkça, bir fatiha, üç ihlas ve üç
salavatı şerife Peygamber efendimizin ftavzai Mutahharrasına ve ondan sonra
Üveysel Kareni efendimizin ruhaniyeti şerifesine hediye olunur.
Sevgili peygamberimiz
Hazreti Muhammed (salla'llâhu aleyhi ve sellem) de ayrıca kızıp hiddetlenenler
için, derhal yıkanmayı, sebefbi ile, şöyle buyurur:
— Hiddetlenmek şeytandadır.
(Çünkü vesvese vermek ve kızgını aldatmak şeytan işidir). Şeytan, (Cin soyundan
olduğundan) ateşten yaratılmıştır... su»
ateşi söndürür. O halde
içinizden kim hiddetlenirse, yıkansın.
(Ebu Nuaym)
Ayrıca Alahm resulü şeytana
sövülmemesini, şerrinden Allah’a sığınmayı hatırlatıyor:
— Şeytan’a sövmeyiniz yalnız
şerrinden Allah’a sığınınız.
XXX
Niçin böyle ikaz etmiştir
insanları Hazreti Muhammedi salla'llâhu aleyhi ve sellem.) ?...
Bunun cevabını bulabilmek ve
şerrine karşı zafer silahım yakalamak için, bazı bilgüeri hatırlamak
faydalıdır.
Şeytan, bazan geldiği soyu
kasdederek cin, yahut atası İblis, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m yarattığı
bir varlıktır.
İblis’i bir çalı köküne
benzetirsek, şeytanlar da bu çalının kara dikenleridir...
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), hiç bir varlığı, faydasız yaratmamıştır... Nasıl ki alimler bir çok
şeyler icat eder ler, bunların içinde öldürücü silâhlar, zehirler dahi vardır
ama, görünüşte zarar veriyor sanılırsa da gerçekte insan yararına hizmet
ederler.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) m halk ettiği yalnız şeytanlara, İblise değil, hiç bir şeye sövmek
müminler için doğru değildir.
Sövmek, bir bakıma, sanki
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m yaratıklarına karşı isyandır...
Bir an düşünülmelidir ki,
İblis ve ordusu şeytanlar olmasaydı, onların şerrinden korunmak için, Allah (Celle
Celâluhu)a sığınmayı çok insan hatırlamayacaktı... Demek şer sanılan şey, bir
hayra hizmet etmekte inşam Allah’a yaklaştırmaktadır.
İblis, ki aşılama suretiyle
kendisinden peydahladığı şeytanların toplamıdır, Allah’a asi olmamıştır...
Hazreti Adem (aleyhisellâm) ın yaratılışında secdeyi kabul
etmemesi, Kur’an’da buyurduğu gibi, Allah’a karşı değil Allahın sıfatlarından
Rahman’a karşı isyandır...
Nitekim şöyle buyurulmuştur:
(İblis Rahman'a asi geldi).
(Allah) kelimesi o yüce
kudretin zati (özel) ismidir.
Diğer isimleri toplanarak bu
isim var olmuştur.
İblis, yani şeytan, yine Allahını tanır... Ona isyan
etmez.
Sadece sıfatlarından birisi olan (Rahman) sıfatına karşı
gelmiştir ve bu yüzden lanete uğramıştır.
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m Rahman sıfatında, Allahın
bereketinin, rahmetinin sınırsızlığı vardır.
İnsanın yeryüzünde yaş amasını temin
eden, sağlayan sıfat, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın bu rahman sıfatıdır...
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m rahman sıfatı öyle bir
bereket kudretindedir ki, Allah’a inanları da, inanmayanları da besler.
İblis, yahut şeytan da ancak
bu sıfatla hayatını idame ettirmektedir.
işte Şeytan’ın isyanı, insanın
atası Hazreti Adem’in yaratılıp yeryüzüne gönderilmesine ve soyunun
beslenmesine karşı, yani rahman sıfatına olmuştur.
Yoksa şeytan da Hazreti
Allah (Celle Celâluhu)ın kudreti yanında âciz bir mahluktan başka bir şey
değildir.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), şeytana lanet etmişse, bunun sebebi İslamiyet’te kötülüğün nefret
verici olmasındandır.
Şeytan’da tecelli eden
gayret, kuvvet, ilim ve irade Allahtandır... Her yaratıkta olduğu gibi.
Esasen Hazreti Allah (Celle Celâluhu), gayb
âleminde yeryüzü için iki türlü işçisi bulunduğunu buyurmuştur.
Birisi iyilik yapan
melekler...
Diğeri Cinler soyundan gelen
İblis ve peydahladığı şeytanlar... Bunlar da kötülüğü temsil ederler.
Aslında ne melekler, ne de
şeytanlar, iyilik ve kötülüğü kendiliklerinden yapamazlar... Ancak, Hazreti
Allah (Celle Celâluhu)ın iradelerine hizmet ederek uyarlar.
Bu iki gizli kuvvetten
başka, elbette kainatlarda İnsann bilmediği nice nice mahluklar vardır ki,
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bunların varlığım buyurmuştur.
iblis, yahut şeytan Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın Rahman
sıfatına karşıdır... insanın yaratılmasını, yeryüzünde beslenmemesini
istemiştir...
Hazreti Allah (Celle Celâluhu), bunu kabul etmemiş, iblis
ise o halde insanı kendisini beğendirerek azdırması için Allah’dan izin istemiştir. Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) bunu kabul buyurmuştur... izni vermiştir... Eğer vermeseydi, iblis ve
şeytanları asla însan’ın göğsüne, kalbine, vicdanına sızarak, kandırmaya çalışamazlardı
Ayrıca, şeytanın çalışmaları dışında sâlih kullar
emniyettedirler...
Onun için, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m emriyle, Hazreti
peygamber (Şeytana sövmeyiniz, şerrinden Allah’a sığınınız) diye buyuruyor...
O halde yine her işte, her
serde olduğu gibi, zafer için tek silâh Allah’a, onun şifa ve rahmetine sığınmak,
yani has kul olmaktır..
Böyle yapanlar, yani
Müslümanlar, normal beden hastalıkları hariç, diğer serlerden kurtulurlar...
Şeytan onlardan daima kaçar, içlerine girerek vehim ve vesvese veremez...
XXX
Müminler, (Hayr ve şer
Allahtandır) derler. Bundan maksat hayrı da şerri de Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) m yarattığını bilmektir...
Yoksa haşa, Allahın şerir
olduğunu kabul etmek değildir.
Bir zamanlar diğer semavi
din mensupları da bu gerçeği kabul etmişlerdi...
Lâkin zamanla kitaplarını ve amellerini değiştirmeleri anlan bundan
uzaklaştırdı.
Miislümanlar, (Hayr ve şer Allahtandır) demekle, meselâ faydalı bir
hayvanı da, bir canavarı da Allah yarattı demek isterler...
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) başta
İblis ve ordusu olmak üzere kötülük için çalışan bir çok yaratıkları niçin
var etti?...
İnsanın hayrı için yaptı bunu.
Çünkü insan devamlı surette,
teşvik edilmeye, ikaza, nasıhata muhtaçtır.
Şer bilinmezse, hayr meydana
çıkar mı?..
Kötü görülmezse, iyi
bilinebilir mi ?...
Her yaratık Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın yedi kudretine birer
vasıtadır... O, bunları arzu ve maksadına göre kullanır...
Muhakkak ki Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m asıl maksadı hayrdır,
iyiliktir.
Çünkü Hazreti Allah (Celle Celâluhu) akıl, hikmet, şuur sahibidir ve bütün
hayrların nur üstüne nur olan kaynağıdır.
Eğer Hazreti Allah (Celle Celâluhu), kötü, zararlı, şer denilen şeyleri
halk etmeseydi, insan devamlı bir ilerleme içinde olmazdı.
Yalnız insan için değil, bütün kainat için, tekamül kanunları böyle bir
şerre karşı silâhlanmadan, korunmadan meydana gelmiştir ve gelecektir.
Yaratılanların içinde, hayrla uyarılışdan öğüt alıp tekamül edenler hayrı
kulanıyorlar.
Şerre ihtiyacı olanlar, ona eğilip uyarılıyorlar» yine tekamül ediyorlar.
Ne yazık ki, önceleri bütün semavi din mensuplan böyle düşünürlerken, Hristiyanlar,
cahil papazların eline geçen kilise ve dinleriyle bir kilise siyasetine
saptılar.
Yeryüzünün şimdiki huzursuzluğu, bir türlü şerefine, nuruna kavuşmaması bu
kilise siyasetinin süre gelen sonucudur.
Kilise adamları Hazreti İsâ (aleyhisselâm) ı haşa Allahın oğlu tanırlar...
Onlara göre, (baba) dedikleri Hazreti Allah (Celle Celâluhu), Hazreti
Adem’in cennette işlediği günâh dolayısıyla ona gazab etmişti.
İsâ ise haşa sevgi Allahadır
inançlarınca.
Sandılar ki böyle yapmakla Hıristiyanlığa müstesna bir şeref katacaklar...
Ve bütün dünyayı Hıristiyan edecekler.
Fakat bu sapık inanış,
aksine zihinlerde yanlış izler, istifhamlar bıraktı.
Sanıldı ki, Allah dışında
iki kuvvet var.
Hayır ve şer.
Böyle bir inanış (Hayr ile
şer Allahtan dır) doğru inanışına karşıydı.
Hristiyanlar demek istediler
ki, Allahın gazabına uğrayan Adem ile Şeytan dünyaya atıldılar.
Fakat Hazreti îsâ (aleyhisselâm)
gazaba uğrayan insana acıdı. Allah onları affetsin diye kendisini Allah (Celle
Celâluhu) a kurban etti.
Hazreti İsâ, (aleyhisselâm)
aynca tövbe edecek Hristiyanlara affa uğrayacaklarını bildirdi.
Bundan şu mânâ çıkıyor:
İnsan Hıristiyan olmakla
sevgi Allahı bilinen İsâ’nın koruyuculuğunda kalır... Diğeri işe melun ve
gazablı kalır.
Bu kilise siyaseti, sözde
yeryüzünü Muhabbet Allah’ı Hazreti İsâ (aleyhisselâm) a sığındırmak için, çok
kan döktüler...
Sihirbazlara, cadı sandıkları
kadınlara, ruhlarına tasallut edüenlere yapmadıklarını bırakmadılar.
Kurdukları engizisyon
mahkemeleri, o kadar kan içtiği halde doymak bitmeyen bir canavardı.
Bununla da yetinmediler.
Haç’ı Hilâlin karşısına
çıkardılar.
Haçlı savaşları yüzyıllar
boyu sürmüşse, hep bu (Hayr ve şer) kuvvetlerinin anlamım değiştirmeden,
Allah’da toplamaktan doğmuştu.
Elbette Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) durmayacaktı...
Gerçek müminleri
koruyacaktı.
Nitekim her haçlı savaşında
daima hırıstıyanlar mağlup oldular.
Umduklarına da
kavuşamadılar.
Ne serden kurtulabildiler,
ne hayr’a kavuştular.
Hele mezhep kavgaları pek
çetin oldu Hısırtıyanların.
Katolik ve protestanlar
arasında otuz milyonu aşkın can yok oldu...
Hâlâ da bu iki mezhep mensupları,
birbirlerinin hayatına kast etmek için fırsatlar kollamaktadırlar...
İnsan için ne gerici, acı,
bir inançtır bu!..
Demek, öylelerinde iblis ve
ordusu şeytanlar çalışacak bir zemin buldular...
Zafer için gerekli silaha
sarılmayanlan yendiler.
Onların kurtuluşu ancak ve
an İslâm dini içindedir. Nice salâhlar vardır onda...
Şu gerçek daima akıldan
çıkarılmazsa, cinler soyundan olan İblis ve ordusu şeytanlara galip gelmek
İşten bile değildir.
Bütün insanlara Allah aynı
ruhdan üfürmüştür.
Yine bütün insanlar Hazreti
Adem (aleyhisselâm) ın kanını taşımaktadırlar...
Dinlerin başlangıcı da aynı
dindir.. Yani Müslümanlığın özü olan Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) m.
dinidir.. Vahdaniyettir. Hıristiyanların sandıklan gibi, Hazreti Allah’ı baba
oğul, ve Ruhul kudüs halinde üçleme, bölme, şirk koşma değil... Bundan dolayı
dinleri yarı putperest bir din oldu... Kiliseler heykellerle doldu.
Hazreti İbrahim (aleyhisselâm)
ıh dinini ihya ettiren Hazreti Allah (Celle Celâluhu), son resulünü Kur’anla
göndererek, en büyük zafer silahını insanlara ihsan etti..
Ona sıkı sıkıya sanılanlar,
asla bir vehim ve vesvesenin kurbanı olmazlar...
İblis ile ordusu şeytanlara
meydanı bırakmazlar.
Kendileriyle mağrur
durmazlar.
Sihir, nazaf, ruha tasallût
frsatları kalmaz şeytan’a .
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), yalnız şeytan'a değil, yaratılanların hiçbirisine
sövülmemesini tenbihler...
Bu da gösterir ki, Allahın
yarattığı varlık ne olursa olsun, bir maksat içindir.
Sövmek, istememek, horlamak
demektir ki, küfrün bir çeşididir...
— Senin kusurlarınla sana
sövene, sen d© onun, kusurunu söyleyerek mukabele etme. Bu halde sen sevap
kazanırsın... Vebal ise ona kalır.
— Bir mümine küfr ile söven,
o mümini öldürmüş gibidir,
—Mümine sövmek, kendini
tehlikeye atmaktır.
— Mümine sövüp saymak fasıklıktır.
Haksız yere öldürmek de küfre yakındır.
— Dünyaya sövmeyin... Çünkü
dünyada ceryan, eden kaza ve kader Allah'dandır.
Görülüyor ki, insan nefsi
dolayısıyla, iblis ile ordusu şeytanların elinde nasıl bir oyuncak oluyor...
Bunlar sanki şeytanlaşmış,
yahut İblisleşmişlerdir.
Büyücüler, nazara aldırış
etmeyenler, ruha tasallatu körükleyenler ve daha İslamiyetin yasakladığı bir
çok amelleri işleyenler, insan oldukları halde şeytandan farksızdırlar.
insanlardan yine cin
yaratılışında olanlar da vardır.
Bunları iblis ve soyu
şeytanlardan ayırmak lâzımdır.
insanlardan cin yaratılmış
kadar kurnaz, zeki, akıllı olanlar için kullanılır bu söz ancak.
Cinlerin o türlüleri iblis
ve şeytanlarından ayrı olduklarından bizatihi insana kötülükte bulunamazlar...
Zarar veremezler, meğer ki Allah (Celle Celâluhu) izin buyurmuş olsun.
İblis’in akla ve kalbe
verdiği vehim ve vesvese, pek güçlüdür...
Nice peygamberleri bile,
zaman zaman emrine almaya çalışmıştır...
Elbet bunda da bir hayr
vardır.
Çünkü peygamberler de
kuldurlar.
Hattâ Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) böyle bir vehme düşmüştür iki defa...
Hazreti Ayşe (radiya'llahü
anha) nın rivayetine göre bunu öğreniyoruz.
1.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) sihir
sonucu istemediği bir şeyi yaptığı hakkında vehme düşmüş ve derhal tek zafer
silâhı olan Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a sığınmıştır.
2.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) başka bir
sefer, yine kendisine sihir yapıldığını sanmış, işlemediği bir şeyi işlediği
şüphesine düşmüş, bundan kurtulmak için tekrar tekrar dua etmiştir.
Bundan da anlıyoruz ki,
peygamber efendimize dahi sihir yapıldığını vehmini veren, sadece iblis ile
ordusu şeytanlardır...
Diğer cinler olamaz...
Çünkü Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) yalnız insanların değil, cinlerinde peygamberiydi...
içlerinde iman
edenler vardı.
iblis ile ordusu şeytanlar
ise, kıyamete kadar yaşama ve bütün insanlara kendilerini beğendirme, vehim
ve vesvese verme iznini aldıklarından, elbette insan olan bütün peygamberlerle
de uğraşmışlardır..
xxx
Bir zamanlar, imanın ve
ilmininın snıırsrzlığıyla âdeta melekleşen, Hazreti Allah (Celle Celâluhu)
tarafından huzuruna alınan, cennete girip çıkan, melekler tarafından saygı
gören, iblis ki cinlerdendi, Rahman’a asi olup yeryüzüne gönderildikten sonra,
kendi kendisini aşılayarak peydahladığı şeytanlarıyla birlikte insan ruhuna
haşre kadar saldıracağı meydana çıktı.
Şeytanlarıyla beraber
yaşayacak ve bunu yapacaktır.
O, şeytanların toplamıdır kısaca.
Acaba Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) den
sonra, diğer cinler ne yaptılar ve şimdi ne haldedirler?...
Onların milyonlarca yıl Önce
zararlı ve çok zehirleyici bir ateşten dumansız olarak yaratıldıkları, erkekli
dişili bulundukları, öldükleri, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)
e kadar peygamberlerinin kendilerinden geldiği, akıllı, zeki, her şekle girer,
dilediğini yapar kudrette yaratıldıkları hatırlanacak olursa, he le Hazreti
Allah (Celle Celâluhu)ın onları insanlar gibi sadece kulluk maksadıyla halk
ettiği bilinince, cinler âleminde yaşayan cinler hakkında elbette müsbet bazı
bilgüere ulaşmak mümkündür.
Yeryüzü, kainatlar yanında denizden bir damla bile
değildir. Bu kâinatlarda hiç şüphe yoktur ki, Kur’an
ışığı altında daha nice nice akıllı, gören, işiten,
konuşan. zeki mahlukların varlığını biliyoruz...
Fakat
haklarında diğer sırlar yasaklanmıştır.
Ne zamana kadar?...
Hazreti Allah (Celle Celâluhu), ne yaratmışsa insan emrine râm ettiğini
buyruğuna göre, insan imanında melekleşince, bunları da bilecek, keşfedecektir...
* Nitekim bir cok evliyanın kalbine bu âlemlerin sırları bir armağan
olarak fâş edilmiştir...
' Cinler Âlemini dolduranlar,
erkekli dişili mahluklar, yeryüzünde özel, kendilerine has hayatlarım
yaşamaktadırlar ve yaşayacaklardır.
Onları, insan ayağı değmemiş
yerlerde düşünmek doğru değildir.
Cinler, insanlar gibi, yeryüzünün her tarafında topluluklar vücûda
getirmişlerdir.
Aile, mahalle, şehir, yurt hayatları
vardır. Bir an için yeryüzünde insanları yok etsek, Ve cinleri
görebilsek, bunu müşahede ederiz.
Onlar
insanlarla bir bardakla su gibi iç içedirler ama karışmazlar..
Çalışmaları,
kazançları, uykuları, istirahatleri, evlât
terbiyeleri vardır... hakin kendilerine hastır.
Aklı buna götüren, en büyük
delil Hazreti Kur’an’dır. Mademki Kur’an’la amel edeceklerdir ve Hazreti
Peygamber son peygamberleridir, Kur’an’da mevcut bütün emir ve yasaklara
uyacaklardır. Bunun için de toplum hallerinin olması gerekir.
Cinleri imanları bakımından da, insanlar gibi incelemek
gerekir.
Yani Allahsızları vardır...
Ateşperest, yahut putperestleri
vardır.
Diğer bozulmuş semavi
dinlere girenleri vardır.
Müslümanları vardır.
Bütün bu inanç değişikliklerindekileri
aralarında, hayat mücadelesinden başka, böyle bir çekişme) içinde de yaşarlar.
XXX
Cinlerden Müslüman olanların
kulluklarım, insanlar gibi yürütmeleri, aynı emir ve yasaldan tatbikle mümkün
müdür?..
Buna şüphe edilmeden cevabı
verilebilir:
«Evet!..»
Nasıl?..
Bunlara kısaca bir göz
atılsa inanılır.
1.
Allah’a iman..
2.
Resüllere iman..
3.
Meleklere iman..
4.
Kitaplara iman..
5.
Âhir ete iman..
6.
Kaza ve kadere iman.
Cinler âlemindeki Müslüman
cinler bunların hangi birisini yapamazlar?.. Esasen yapmazlarsa Müslüman
olmazlar.
Diğerlerine geçelim:
1. Kelime-i şehadet..
Allahın birliğine ve Hazreti
Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) in resüllüğüne şehadetleri, eğer
göğüsleri açıkça pek kolaydır.
2. Namaz kılmak..
Cinler, her şekle
girebüdiklerine göre, namaz
vakitleri abestlerini temizce
yaparlar. Belki o anda, su da yaratılış özleri olan ateşe tesir etmez.
Beş vakit namazın yalnız
farzlarını değil, sünnetlerini de eda edebilirler. Zorluk yoktur..
Esasen,
Hazreti Kur'anda da buyrulmuştur, insanlar namaz kılarken cinlerin
müminlerinin de kıldıklarını, diğerlerinin üst üste yığılıp baktıklarım haber
vermiştir.. Buna elbette imansız cin zekâh insanlar da dahildir.)
Burada bir hakikat meydana
çıkıyor:
İnsanlar görmüyor ama, evde,
yahut dışarda kadın olsun, erkek olsun, yalnız başlarına namaz kılarken, asla
yalnız değildirler.. Erkeklerle birlikte mümin cinler, kadınlarla birlikte
halk arasında (peri) diye adlandırılan mümin kadın cinler namaz kılarlar..
O halde, namazını yalnız başına eda eden bir insan şöyle
dese yalan söylememiş olur:
«Ben cemaatle namaz kıldım..»
Bu gerçek, bilhassa, çok kereler namazlarını evde eda
eden mümin kadınları pek sevindirmelidir.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), hiç bir kulunu cemaatsiz ibadetten ala koymuyor.. Sebebini halk
ediyor.
Yine pek önemli bir hakikat
insanın gözleri üzerine seriliyor.
Melek nurdan yaratılmıştır,.
Cin ateşten yaratılmıştır.
İnsan topraktan
yaratılmıştır.
Böyle olmasına rağmen
kuldurlar..
Demek asıl olan beden
değildir, ruhtur.
Ruh temizliğidir.. Onu doğuş
parlaklığıyla korumaktır. Esasen kulluk budur. Buna götürücü amellerdir.
Ateşten çeşitli şekillere
girebilen cinler üe insanlar kullukda ayrılmadıkları halde, insan daima kendisini
ayırmıştır.
Sarı, beyaz, siyah, kırmızı
ırk diye tutturmuş ve derecelendirmiştir ki sapıklıktır.
Çirkin güzel, sakat sağlam,
cüce normal ve benzeri ayırmalar da öyledir.
Kulluk vazifesinde, hiç bir
kimsenin kimseye hor, tepeden bakmaya hakkı bulunmamlıdır.
Hak edilecek, öğünülecek
yegâne şey, azgın nefsi İblis’in pençesinden kurtarıp, ona hâkim olmaktır.
Ahlâk, huy güzelliği, iman
çokluğu esastır ki, ancak ibadetle elde edilir, geliştirilir.
Her bakımdan, bazı beden değişikliklerinden
horlanan bir insan ibadeti sayesinde melekleşir, fakat bedeniyle övünen bir
kimse sırtında İblis’in şeytanlarını taşıdığı için, Allah katında çirkinlerin
çirkinidir..
Günah kimi alçaltmaz ve
sevap kimi yükseltmez ki!..
Bu iki işin arasında cennet
cehennem farkı vardır.
3.
Oruç tutmak:
Cinler oruç da
tutabilirler..
Esasen oruç yalnız yemeden
içmeden kesilmek değil, nefsi bir çok nimetlerden ayrı tutmaktır..
Cinlerin de elbette
kendilerine özel yiyecekleri, içecekleri vardır. Oruç zamanlarına uyabilirler..
Diğer yasaklan da tatbik ederler.
Oruçtan çıkılınca (şükür
bayramı) nı da kutlarlar.
4.
Hac:
Hac farzını ifa için cinlere bir zorluk yoktur.. Hattâ
insanlardan daha kolaydır..
Yine bir hakikatle yüz yüze geliniyor.
Her yıl Hac zamanı, Kâbe’de
yalnız insanların bulunduğunu, bu farzı eda ettiklerini düşünmemeli, cinlerin
de varlığını hatırlayarak gururlanmalıdır İnsan. Onların, müslüman cinlerin
çoğalmasına dua etmelidir..
5.
Zekât:
Cinlerde çalışma, nafakasını
teinin vardır.
O halde, kazanacaktır ve
zekât verecektir..
Bunun ne türlü olduğu
elbette insan bilgisi dışıdır.
Sadaka da verecektir.
Kulluk demek yalnız bu
ibadetler değildir çünkü..
Çalışma ibadeti de, bilme,
öğrenme ibadeti de vardır.
Mademki Kur’an onların da
kitabıdır, bütün emir ve yasaklarına uymaktadırlar..
Yeni ana babaya itaat,
büyüklere saygı, cinayet işlememe, zulüm etmeme, çalmama, kabirleri ziyaret,
kadın hukuku, yetim hukuku, miras hukuku da öyledir.
Kısacası, cinler ile
insanlar arasında sadece gizlilik ve açıldık farkı olduğundan Kur’an’ın her
emrine uyabilirler.
Melekler nasıl ki,
insanların mahremiyetine sokulmazlar, helâ ve yatak odalarına girmezlerse, cinlerde
bunu yaparlar.
Kulluk, yalnız kendisini
kurtarmak değildir Bütün toplumu kurtarmaktır.. O halde cinler arasında da
devamlı bir cihat mevcuttur.
Erkekli dişüi yaratılan
cinler için zina hükümleri tatbik olunur..
Kumar, sarhoşluk, sefahatin
çeşitleri yasaktır.
Büyücülük, ruha tasallut,
kahinlik edemezler.
Esasen Kur’an açıktır,
cinler de gaybı bilmezler.
Buradan şu yine bir kere
daha anlaşılıyor ki, şer için cinler değildir büyücülükte, kahinlikde, ruh
tasallutunda kullanılanlar.. Aracı olanlar.. İblis ordusu şeytanların insan
ruhuna yaptığı baskı neticesinde verdiği vehim ve vesvesedir.
Daha?..
Onlar da tevbe ederler,
niyazda bulunurlar.. Kabulü Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın hükmü fermanındadır.
Birbirlerinin mallarına
şahıslarına ziyan vermezler.
Münafıkları vardır.
Tembel olamazlar..
Bidat yapamazlar.
Cemaatle cuma namazını kılmaya
mecburdurlar.
Kısacası, kulluk şekilleri
ve amelleri tamamen insanların ki gibidir.. Asla zorlukları yoktur.
İnsanlar âlemiyle, cinler
âlemini iç içe yaşatan, aynı emir ve yasaklan tatbike mecbur eden, onları
karıştırmayan Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bu suretle kullarının
ibretlenmesi için engin bir imkân ve hikmet sahası hazırlamıştır.
Esasen şöyle buyurmamış
mıydı?
BEN O CİNDEKİ VE İNSANLARI (başka bir hikmetle değil) ANCAK BANA KULLUK
ETSİNLER DİYE YARATTIM.
(Zariyat: 56 Meali)
Aynı âyette yan yana
buyurduğu insan ile cin için elbette, uzun hazırlık safhalarından sonra, bir
Resûl emrinde toplamak, aynı kitapla amel ettirmek maksattı.
İnsan ve cinler için yeryüzü
ortak olduğu gibi, cennetler ile oradaki nimetler de ortaktırlar..
Cehenneme girecekler de
öyle.
XXX
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)in vazifesinin hitamından sonra, insanlar O’na halife olan
âlimler emrinde müminliklerine devam ettiler..
Cinler için, bu nasıl oldu?.
Akıl, benzeri âlimlerin
onlarda da mevcudiyetini kabul ediyor.. Bu âlimler" Kur’an ışığı altında,
mümin cinleri ve diğerlerini doğru yolda tutmaya çalışmışlardır, çalışıyorlardır.
Acaba, Cinler Kur’an’ı yazdılar mı?..
Yazmalarına lüzum yoktu..
Çünkü, diledikleri anda, her
hangi bir Kur’an’ın Önünde derhal bulunabilecek kudrettedirler. Ayrıca bu pek
zeki mahlûklar elbetteki Kur’an’ı hıfz etmişlerdir.
Okudukları zaman anlamamakta
da zorluk çekmezler.
Çünkü Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), Taif dönüşü El-Nahle mevkinde Kur’an okurken dinlemiş ve anlamışlar, sevinerek, yurtlarına gidip haber vermişlerdir ki Kur’an
bunu uzun uzun açıklamıştır.,
Kur’an’ı kerim, bizzat Allah tarafından korunur.
Masundur..
Nitekim bin dört yüz seneden
beri, nazil oluş şeklinin en, küçük bir işareti değişmeden, en büyük mucize
olarak ışıldamakta ve keşif icatlarla tasdik edilegelmektedir.
Bununla beraber, nasıl ki
insanlar Kur’an’a kirliyken sokulamazlarsa, Cinler de sokulamazlar..
Kur’an’ın, yahut bir
yaprağıma şanından gayri bir yerde görülmemesindeki hikmet, insanların
dikkatleriyle beraber, cinlerin de böyle şeylere imkân bırakmadan
kaldırmalanndandır şüphesiz,) Melekler de bilhassa görevlidirler.
Çünkü melekler âlemlerin nizamım
korumaktan mesüldürler. En büyük nizam da Kur’an’dır, ilk sakınacakları O’dur.
XXX
Kur’an’ı Kerim’de bazı
sürelerin başında, harfler mevcuttur..
Bunlara Hurufu Mukattaa
(Kelime olmamış kesik harfler) deniyor.. Yalnız (Mukattaat) da dendiği vardır.
Âlimler bunlar hakkında:
1.
Surenin adıdır.
2.
Yemindir.
3.
Hazreti Allah Celle Celâluhu) ile Hazreti Muhammed
arasında bir şifredir.. Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) hattâ
bazı sahabelerine açıklamıştır...
Gibi bir çok iddialarda
bulunmuşlardır.
Cinler âlemini incelerken,
böyle harflerle başlayan surelerin cinlerin amel edecekleri, yahut etmeyecekleri
süreler olduğu zabahına kapılmak doğru değildir.
Bu sureler baştan aşağı
okunduğu zaman görülür ki, hepsi cinler tarafından da amel edilecek surelerdir..
Onlara da gereklidir..
O halde nedir bu harfler?..
Yemin mi?..
Surenin ismi mi?..
NUN: (Kalemci)
Sureler tetkik edilince şu
gerçekler meydana çıkar:
Yüz on dört sureden ancak
dört sure o harflerin adım almıştır.. O halde sure adı olamazlar.
Harflerin hepsi, surenin ilk
âyetidir.. Yalnız birisinde ikinci âyette de tekrarlanmıştır.
Harflerin bulunduğu
surelerden birisi hariç, diğerlerinde behemehal, Kur’an’ın Allah tarafından buyurulduğu
andı var.
İşte bir kaç örnek:
ELÎF, LÂM, MİM.
BU, O KİTABDIR Ki KENDİSİN
DE HİÇ ŞÜPHE YOKTUR.
(Bakare: 1, 2)
ELÎF, LÂM, MİM SAAD, ONUNLA
INZAR ETMEKLİĞİN İÇİN, MÜMİNLERE DE BİR
ÖĞÜT OLMAK ÜZERE SANA İNDİRİLEN
BİR KİTAPTIR.
(Arf: 1, 2)
1. ELÎF, LÂM, RA, İŞTE
BUNLAR HİKMET DOLU KİTABIN AYETLERİDİR.
(Yunus: 1)
Şifre mi?,.
Harflerde ki sır Kur’an’ı
Kerim iyice tetkik edilirse, bir dereceye kadar gizlilikten çıkar..
Şifre olduklarına inanılır.
Niçin?..
Üzerinde bir az durulsun.
Böyle surelerin âdedi yirmi
dokuzdur.
Halbuki Kur’an’ı kerimin bütün sureleri yüz on dörttür.
Ayrıca bir surenin tamamı
aym anda vahyeöilmemiştir bazılarında.
Harfler bulunan sureler
şunlardır:
ELİF, LÂM, MtM: (Bakara: 1) (Ali İmran: 1)
(Ankebut: 1)
Rum: 1) (Lukman: 1) (Secde:
1)
ELİF, LÂM. MlN, RAA: (Rad):
1)
ELİF, LÂM, RAA: (Yunus: 1)
(Hud: 1) (Yusuf: 1) (İbrahim: 1) Hicr:l)
ELİF, LÂM, MİM, SAAD: (Araf: 1)
KAF, HA, YA, AYN, SAD: (Meryem: 1)
TA, HA: (Taha: 1)
TA, StN, MÎM: (Şuava: 21
(Kasas:l) TA, SIN: (Nemi: 1)
YASIN: (Yasin: 1)
SAD: (Sad:l)
HA, MlMu (Mümin: 1)
(Fussilet : 1) (Zuhruf, Duhan, Casiye: 1) (Ahkaf: 1)
HA, MİM, AYN, SİN, KAF
(Şura: 1, 2) KÂF: (Kaf: 1)
1.
HAA, MİM.
2., KİTABIN İNDİKİLİLMESİ
MUTLAK GALİB, YEGANE HÜKÜM VE HİKMET SAHİBİ ALLAHINDIR.
(Ahkaf: 1, 2)
1.
HA, MİM.
2.
KİTABIN İNDİRİLMESİ MUTLAK KADİR, YEGANE HÜKÜM VE HİKMET
SAHİBİ ALLAHINDIR .
(Casiye: 1, 2)
1.
HA, MİM. APAŞÎKAR GÖSTEREN KİTABA ANDEDERÎM Kİ,
(Zuhruf: T, 2)
1. ELİF, LAM, RAA, BUNLAR KİTABIN,
APAÇIK ANLATAN AYETLERİDİR,
(Hicri: 1)
1.
YASİN.
2.
O HİKMET DOLU KUR’ANA YEMİN EDERİM Kİ.
(Yasin: 1, 2)
Örnekleri görüldüğü gibi,
bütün birinci âyetleri kesik harfli plan surelerden sonra Kur’an’dan bahsedilmektedir.
Bu durum, öyle surelerin
cinlerle ilişiği olmadığını, yemin veya sure ismi sayılmayacağını ortaya
koyuyor.
Şifre fikrini
kesinleştiriyor.
Lâkin bu şifre çözülebilir..
İkinci âyetlerde Kur’an’dan bahsedildiğine göre..
Buna iyice aklın yatması
için, Hazreti Muhammed (salla'llâhu aleyhi ve sellem)e yapılan vahyler üzerinde
idurmak gereklidir.
1.
Rüyalarının aynen çıkması.. Bu, hali altı ay kadar
sürerek vahye alıştırılmıştır.
2.
Vahy meleği Cebraü (aleyhisselâm)ın görünmeden,
Peygamberimizin kalbine yaptığı ilham ve telkinler. 'Bu vahyleri Hazreti
Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), Cebrail (aleyhisselâm) tarafından bildirildiğini
kesinlikle bildirdi. Ekserisi Hadisi kutsilerdi.
3.
Cebrâil (aleyhisselâm) inşan suretinde gelirdi..
Meselâ bir keresinde
Ashabdan Halife oğlu Dihye suretinde gelmişti.. Onu bazı Ashabı kiram da
görmüşlerdi.
4. Vahy, dehşet saçan
bir uğultu halinde gelildi. Bu şekil vâhy’en ağır
olandı.. . Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) o zaman insanlık sıfatından çıkar Melek sıfatına bürünürdü.
En soğuk zamanda bile sırsıklam terlerdi.. Hayvan üzerinde ise, vahyin
ağırlığından hayvan çökerdi.. Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in
yanında. sahabeler varsa vahyin şiddetini iyice hissederlerdi
5.
Vahy meleği Cebrail, yaratıldığı şekil ve suretle, altı
yüz kanadını parlatarak, Peygamberimize görünür, Allahın buyurduğu dileği
vahyederdi ki, bu iki kere olmuştur.. İlk Hıra Dağmdaki Peygamberliği tebliğde
ve Miraçda.
6.
Hazreti Allah (Celle Celâluhu), göklerin üzerinde, arada
bir engel olmadan, doğrudan doğruya harf siz ve sessiz bizzat vahy etmiştir..
Mirac’da beş vakit namazın emredilişinde olduğu gibi.
Bu vahy şekillerinden
birincisi, beşincisi ve altıncısı devamlı olmadığına göre, Vahy meleği Cebrail
(aleyhisselâm) daima görünmeden kalbine ilham ederek, okuyarak, yahut insan
suretinde, yahut dehşetli uğultu halinde vahylerini yapmıştır.
Kur’an’ı Kerim, bu üç çeşit
vahy ile, gece gündüz, savaşta ve barışta, her türlü şartlar içinde, parça
parça, âyetler, sureler şeklinde okunmuştur.. Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)e ezberletilmiştir.
Yirmi üç sene sürmüştür
Kur’an’ı kerimin tebliği. (Üç senelik valıyde fitret dolul.. 609-612)
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), ilk önceleri heyecanlanır, ezberleyememekten korkarak,
Cebrail (aleyhisselâm) ile birlikte tekrarlamaya uğraşırdı..
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), bunu şu âyetleri buyurark önlemiştir:.
'ONU ACELE (kavrayıp ezber)
ETMEN İÇÎN (Cebrail valiyi iyice bitirmeden) DİLİNİ ONUNLA DEPRETME.
ONU (göğsüne) TOPLAMAK, ONU
(dilinde akıtıp) OKUTMAK ŞÜPHESİZ BİZE AİTTİR.
ÖYLEYSE BİZ ONU OKUDUĞUMUZ
VAKİT SEN ONUN KIRAATİNE UY.
SONRA ONU AÇIKLAMAK DA HAKİKAT
BİZE AİTTİR.
(Kıyamt: 16-19)
e
i (Öyle ya, O Hak Kelâmdır. Padişahlar)
PADİŞAHI OLAN, HAK OLAN ALLAH’ın
(şanı) ÇOK YÜCEDİR. SANA ONUN VAHYİ TAMAMLANMAZ DAN EVVEL KUR’AN (ı okumada)
ACELE ETME. «RABBİM, BENİM İLMİMİ ARTIR.» DE.
(Taha: 114)
Kur’an’ı kerim tamamlandığı
zaman Cebrâil (aleyhisselâm), Mikâü (aleyhisselâm) ile birlikte gelmiş ve
Kur’an Arapçanın yedi lehçesiyle okunmuştu.
Bundan sonra, Hazreti
Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), yine içine vesvese düşerek, Cebrâil (aleyhisselâm)
dan bütün kur’an’ı bir kere daha okumasını istemişti. Cebrâil (aleyhisselâm)
okumuş, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) de tekrarlamıştı.
Böylece yeryüzünde ilk Kur’an Mukabelesi Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) ile
Cebrâil (aleyhisselâm) arasında olmuştu..Ancak bundan sonra, Cebrâil aleyhisselâm) ın tastikiyle, Hazreti
Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) Kur’an’ı Kerimi tam, bir işaretinde
dahi noksanlık olmadan ezberleyip tebliğ ettiğine inanmış, rahatlamıştı.
O Kur’anı Kerim mukabeleleri
sonradan Hazreti Peygamber ile Hazreti Ayşe (radiya'llahü anha) arasında
geceleri tekrarlandı.
Bu hatırlatmıştan sonra
durum yavaş yavaş aydınlanmaktadır..
Yirmi dokuz sure başında
olan kesik harflerin bir yemin, sure ismi, olmadığı meydana çıkmaktadır.
Hattâ bazılarına göre,
Kur’an’ı kerimin muhkem ve müteşabih ayetleriyle ilgilidir.. Bu da olamaz.
Çünkü kesik harfli sureler içinde ve dışında Muhkem ve Müteşabin âyetler
mevcuttur.
Bazıları da, bu harflerin
ilk âyetlere konmasıyla, insanlara (işte Kur’an bu türlü harflerden yaratıldı..
Siz de) aynı harfleri alın bir benzerini yapın bakalım..) demek istendi.
Hatalıdır..
XXX
Açıklamalarda şu ip uçlan
ele geçiyor:
1.
Kesik harfler sadece yirmi dokuz sure başındadır ve ilk
âyetlerdedir.. Diğer seksen beş surede yoktur.
2.
Kesik harflerle başlayan surelerin ya aynı âyetlerinde,
ya takip edeninde kitabın Kur’an oluşundan, O’na yeminden bahsedilmektedir..
3.
Diğer seksen beş surede başlangıçta böyle hatırlatmalar
mevcut değildir.
Kur’an’ı Kerim’i tamamen Cebrâil
(aleyhisselâm) vahyetmiştir.
Bazılarına göre, arada
Mikail (aleyhisselâm) da ederdi.
" Nitekim, tamamlanınca
Cebrâil (aleyhisselâm) ile birlikte Mikail (aleyhisselâm) da gelmiştir..
Vahyin devamlı olan üç şekli
(insan suretinde Cebrail’in görünüşü, dehşet verici uğultu üe bildirilişi,
kalbe ilhamı) esnasında, yahut Mikail (aleyhisselâm) bazılarını tebliğe
geldiğinde, Hazreti Mühammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) bir kul olması
dolayısıyla, insan bedeni ve kalbi düşünülecek olursa, hazan vehim ve vesveseye
düşmesi normaldir ki, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) Kur’an’da bu gerçeği
açıklamıştır.
iblis ve ordusu şeytanlar,
zaamn zaman kalbine bu vehim ve vesveseyi vermeye kalkışırlardı.
Meselâ, Cebrâil (aleyhisselâm)
ük Hıra Dağında bütün heybetiyle göründüğü ve vahy ettiği zaman, Hazreti Muhammed
(salla’llâhü aleyhi ve sellem) çılgına dönmüştü.. (Ben sihirbaz, kahin oldum..)
diyerek uçurumlara atlamak istemişti.. Bunları Cebrâil (aleyhisselâm)
durdurmuştu..
Yine Hazreti Ayşe (radiya'llahü
anh) nın iki rivayetinde görüldüğü şekilde, zaman zaman Hazreti Peygamber
kendisine sihir yapılarak bazı istemediği işlere âlet olduğu şüphesine
kapılmıştı.
Yalnız Hazreti MJuhammed
mi?..
Hayır, bütün peygamberlere
iblis tesir etmeye yeltenmiştir..
Hazreti İbrahim (aleyhisselâm,)ın
örneği sarihtir.
Oğlu Hazreti İsmail (aleyhisselâm)ı
dağa kurban etmeye götürürken, ona İblis sokulmuş, gördüğü rüyanın şeytan işi
olduğunu, Allah emri sanmamasını fısıldamış vehim ve vesveseye düşürmüştü. Fakat
Hasreti İbrahim (aleyhisellâm) kısa zamanda toparlanmış, kendisine sokulanın İblis
olduğunu anlayarak, Allah’a sığınmış ve İblis’i kovmuştu.
Hele (Kalem suresi) nin şu
âyetleri ne kadar gerçeği buyurmaktadır!..
Demek zaman zaman Hazreti
Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), müşriklerin kendisine (Sihirbaz,
kahin, mecnun) demeleriyle şüpheye düşüyordu M Hasreti Allah ((Celle Celâluhu)
onu uyarıp teselli etmekte fayda buluyordu.
NÜN, KALEMLE YAZMAKTA OLDUKLARI
ŞEYLERE ANDOLSUN Kİ, (Habibim) SEN, KABRİNİN NİMETİ SAYESİNDE BÎR MECNUN
DEĞİLSİN.
(Kalem: 1, 2)
Esasen bu âyetler Mekke’de
nazil olan ilk âyetlerdendir...
O halde, Cebrâil (aleyhisselâm)
geldiğinde yahut.Mikail (aleyhisselâm) arada indiğindeeğer Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), böyle beşeri bir zaaf içindeyse, gelenlerden İblis’in
uzaktanda olsa etkisiyle vehme düşmüşse, o zaman bu şifreler (kesik harfler)
kullanılıyor ve arkasından Kur’an tebliğ edileceği buyuruluyor.
Şifrelerde kesik harfler
(Parola) oluyorlar.
( Ondan sonra gelen Kur’andan
ve yeminden bahsedenler de (işaret) oluyorlar.
Nasıl ki, yasaklanmış
yerlere girmeye kalkışanlara nöbetçi önce (parolayı), sonra (işareti) sorar,
onun gibi.
Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem), böylece ona gelenlerin Cebrâil, yahut Mikail (aleyhisselâm)
olduklarım kesinlikle anlar vehmi dağılırdı. '
Şüphesiz doğrusunu elbette
ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bilir, fakat (Hurufu Mukatta)m hakikate yakın
çözümü böyle bir ilham içindedir..
Kısacası, Hurufu Mukattaa,
Cinler soyundan olan Îblis ve şeytanlarının, bazan verdikleri vehim ve vesvese
dolayısıyla, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) e önceden
bildirilen şifrelerden prolalardır. Onları ya aym âyette, ya ikinci âyette
(işaret) diyebileceğimiz daima kitaptan., yeminden bahseden cümleler takip
eder.
XXX
Vahy esnasmda acaba cinler
bulunur, işitir, yahut görürler miydi?..
Hazreti Pygamber (salla’llâhü
aleyhi ve sellem) cinlerin peygamberi olduuğna göre, bu ikinci ümmeti içinde
sahabeleri mevcuttu..
Elbette Hazreti Peygamberin
vahy esnasındaki halini, Ashabı kira mgibi/ görürlerdi..
Lâkin, Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) izin vermedikçe, değil Cebrâil (aleyhisselâm) ı herhangi bir meleği
görmeleri, sesini işitmeleri mümkün değildi..
Melekler yalnız insanların
gözlerinden değil, bütün yaratıkların gözlerinden ıraktırlar..
Ancak, Cebrâil insan
suretinde geldiği zaman, insanlar kadar, onlar da bu şerefe nail oluyorlardı.
Kur’an’ı Kerim’in bazı
surelerinin başındaki harflerin sırlarıyla cinlerin hiç bir ilişiği yoktu..
Çünkü Mümin cinler insana
zarar değil fayda verirler.
Sapıklarsa hiç bir şey yapamazlar.
Bütün iş, Cinler soyundan gelen iblis ile kendi kendisini aşılayarak
beydahladığı yardımcıları şeytanlardadır.. ;
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) her tedbir ve tertibi, bunlara karşı almış, peygamberine öyle zafer
silâhları vermiştir ki, bu suretle Kur’an’ı Kerim’in vahyi esnasında en küçük
bir hata yapılması önlenmiştir. Allahın nur üstüne nur olan emir ve yasaklan,
Hazreti peygamberin en büyük mucizesiyle kıyamete kadar kainatları aydınlatması
sağlanmıştır.
Miuhakkak ki, Hazreti
Peygamberin risaleti esnasında ve ondan önce, bilhassa Kureyş sapıklan ve azgınları,
öylesine iblis ile şeytanlarına uymuşlardı ki, cin fikirli ve zekâlı olmalanyla
beraber, bir çeşit şeytanlaşmışlardı..
Diğer sapık topluluklarda
olduğu gibi.
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) böyle bir topluluğu, battıkları çamur deryasından çekip çıkarmak
için, alışa geldikleri hayatlarının ' akışını bir çırpıda değiştirmek
isteseydi, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) vazifesini
başaramazdı.
Bir selin yatağı birdenbire
değiştirilirse, o sel yeni yatağına gireceğine, taşar, her tarafı istilâ eder.
Kureyş sapıkları da öyle
olurlardı.
Meselâ içkiye, kumara,
sihre, kendilerini iyice vermişlerdi. Kur’an’da bunlar yavaş yavaş, alıştırılarak,
dört emirle yasaklanmıştı..
Zekât için de öyle
yapılmıştır.
Sürü sürü kadınla evlenmek
yine aym usulle önlenmiştir.
Aksi halde, sapıklar iblis
ve ordusu şeytanlardan yakalarım kolay kolay kurtaramazlardı..
Buna rağmen, cin tayfasından
gelen iblis ve şeytanları aracılığıyla, onlar gibi olanlar, Kur’an'ı kerimdeki
bazı âyetleri kendi hedeflerine göre tevil etmişlerdir..
Hıristiyanlar da öyle
yaparak, dinlerini bozmuşlardı.
Meselâ Kur’an’da Hazreti
Allah (Celle Celâluhu) ın Arş üzerinde bulunduğu, yahut (Allahın eh) tâbirlerinden,
O’na haşa şekil vermeye yeltenmişlerdir..
Halbuki bilindiği gibi,
Hazreti Allah (Celle Celâluhu), hem zahir, hem batm, hem evvel hem ahirdir..
Yarattığı Âlemlerin O’na nisbeti nokta ile kitap derecesindedir..
idrak dışıdır..
Haşa O’nu cisim diye
hayallemek, Yahudi ve Hıristiyanlar derecesinde putperestliğe gitmektir.
iblis ile Şeytan’ın dileği
de budur.
Müslümanların kalbine böyle
bir vehim ve vesvese vererek yanıltmaktır..
Bunu önlemek için Hazreti
Allah (Celle Celâluhu), Kur’an’daki âyetlerin iki türlü olduklarını ve ne
yapılmak gerektiğini, mecaz olarak, anlaşılsın diye bazı kelimelerin
kullanıldığını buyurmuştur.
(Habibim) SANA KİTABI
İNDİREN O’DUR. ONDAN BİR KISIM ÂYETLER MUHKEMDİRLER Kİ BUNLAR KİTABIN ANASI
(temeli) DİR. DİĞER BİR KISMI DA MİÜTEŞABÎHTÎRLER. İŞTE KALPLERİNDE AĞÎRLIK
BULUNANLAR SIRF FİTNE ARAMAK (ötekini berikini saptırmak) VE (Kendi arzularına
göre) ONUN TEVİLİNE YELTENMEK İÇİN ONUN MÜTEŞABİH OLANINA TABİ OLUR LAR.
HALBUKİ ONUN TEVİLİNİ ALLAHDAN BAŞKASI BİLMEZ. 1LÎMDE YÜKSEK PAYEYE ERENLER
İSE: «BİZ ONA İNANDIK.. HEP Sİ RABBİMİZ KATİNDADIR,» DER LER. (bunları) SALİM
AKILLARDAN BAŞKASI İYİCE DÜŞÜNMEZ.
(Al-i İmran: 7 Meali)
Âyet ne kadar açık ve
uyarıcıdır!..
İblis
üe şeytanlarına uyanlar, bu uyan karşısında daima akıllarını başlarına
toplamaları gerekirdi.. Yapamadılar..
İçlerindeki fitneye,
çevresindekileri sapıtmaya, uydular.
Yeryüzünün şerefini
kazanması geciktirildi..
Aynı durum elbette Cinler
Âleminde de vardı ve hâlâ da var.. Mümin cinlerle sapık cinler, tıpkı insanlar
gibi, kurtuluş savaşının mücadelesini yapmaktadırlar).
Allahın Rahman sıfatına
isyan eden İblis elbette laneti hak etmişti.. Şeytanlarıyla birlikte cezasmı
görecekti.
Bazı Âlimlerin fikrine göre,
bu âyette buyurulan Muhkem ve Müteşbih emirler (Hurufu Mukattaa) ya
bağlanmıştır.. Böylelikle kesik harflerin sırrı çözülmek istenmiştir..
Lâkin değildir..
Çünkü Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) âyette tutulacak yolu açıklamıştır..
Teviliniri Allah’dan
başkasına ait olmadığı, bilgisi dahilinde bulunmadığı, haber verilmiştir..
O halde Muhkem ve müteşabih
âyetler üzerinde (şöyledir, böyledir) diye durmak caiz değildir..
Yine Hazreti Allah ((Celle Celâluhu)
ın ikaz ettiği şekilde, İlimde yüksek dereceye erenler, salim akıl sahipleri,
müteşabih olanlara da inanır ve aynen kabul ederek amelde bulunurlar.. Hazreti
Allah (Celle Celâluhu) ın yedi kudretinde bulunan sim, fâş edilmemişken,
bulmaya kalkışamazlar.
İman birliğindeki kuvvet
Cinler Alemini teşkil eden
mümin ve sapık cinlerin de her yaratılan varlık gibi, insana musahhar
kılındığı, râm edildiği, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) tarafından
buyurulmuştur.
Nitekim Hazreti Muhammed (salla’llâhü
aleyhi ve sellem)den önce, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bunun örneğini
açıklamıştır.
Bir kere daha Hazreti
Süleyman (aleyhisselâm) devrine dönülür, ve şu âyetlere dikkatle eğilinirse, bu
hakikat meydana çıkar.
SÜLEYMAN DEDİ: «EY İLERİ GELENLER
ONUN TAHTINI, KENDİLERİNİN BANA MÜSLÜMAN OLARAK GELMELERİNDEN evvel HANGİNİZ BANA GETİRİR?» CİNLERDEN
BİR İFRİT: «SEN MAKAMINDAN KALKMADAN BEN ONU SANA GETİRİRİM.. BEN BUNA KARŞI
HER HALDE GÜVENİLECEK BÎR KUVVETE MALÎKİM.» DEDİ.
NEZDÎNDE KİTAPTAN BİR' İLİM
OLAN ZAT: «BEN, DEDİ, GÖZÜN SANA DÖNMEDEN (gözünü benden çevirmeden yutnrap
açmadan) EVVEL ONU SANA GETİRİRİM.»
(Nemi: 39, 40 Meali)
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)
a sapık cinler hizmetkâr olarak verilmişti., ifrit onların azmanıydı.. Hazreti
Süleyman (aleyhisselâm), Seba Melikesi Belkis’in tahtının getirilmesini
diliyordu., ifrit getirebileceğini haber vermişti.
Fakat Vezin Berhiye oğlu
Asaf, hayal kudreti hızıyla getirebileceğini öne sürdü..
Yukardaki âyetlerden bu
anlaşılıyor.
Nitekim Asaf bunu yaptı.
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)
gözünü döndürmeye vakit bulamadan, Belkis’in Yemen’deki tahtım karşısında
gördü.
Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)m
veziri Asaf bunu nasıl yaptı?
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu), onun ilim sahibi olduğunu buyuruyor.. Yani bir taraftan en ağır
vazife olan vezirliği ifa ederken, o kadar iman zırhına sarınmış ki, nihayet
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın izniyle evliyalar, ermişler, mertebesine
yükselerek, ilme kavuşmuştur..
Elbette Belkis’ın tahtını
getirmeye kendisi gitmedi.
İlmi dolayısıyla ona Hüddam
olarak hizmet eden mümin binlerden birisini diledi. O mümin cin hayal kudreti
hızıyla, göz çevirinceye kadar, kısa bir zamanda, tahtı alıp, geldi ve Hazreti
Süleyman (aleyhisselâm)m önüne bıraktı.
Hazreti Allah (Celle Celâluhu)
ın Kur’an’da buyurduğu bu açık örnek daha sonraki olaylarda her insanı düşündürecek,
iman gücünü artıacak yüceliktedir.
İslâmiyetin zuhurundan beri
nice bilinen ve bilinmeyen ermişler, veliler, gelip geçmiştir!..
Bunlara, Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) m izniyle, mümin cinler hizmette yarışmışlardır.. Çünkü aldıkları vazifeler
daima islâmm hayranıydı.
Tarihten kesinlikle bilinen
şu iki örnek ne kadar düşündürücü ve doyurucudur!..
1. Hazreti Ömer (radiya’llahü
anh) devrinde Irak sayaçları ceryan ederken, bir ara Müslümanlar sıkışmışlardı..
Herdeyse kuşatılıp arkaları
kesilecek ve imha edileceklerdi..
(Baş kumandan Zenimin oğlu
Sariye Hazreti Ömer (radiya’llahü anh)m sesini duydu..
Kendisine şu emri veriyordu:
«Dağ!.. Dağı!.. Ey Sâriye,
Dağı!.. Kurda Kuzu teslim eden muhakkak zulmeder.»
Baş Kumandan, derhal bu emre
uydu, ordusunu, gerisini dkğa verip çekildi ve emniyete aldı.. Sonra savaşıp
harbi kazandı.
Bu nasıl olmuştu?..
Hazreti Ömer (radiya’llahü
anh)m cennetle müjdelenmiş bir yüce evliya olduğu hatırlanırsa, bundaki sır
derhal çözülür.
Demek O da Huddam cinlere
malikti..
Cinlerden birisi sıkışık
durumu gördü, haber verdi ve Hazreti Ömer (radiya’llahü anh)m emrini götürdü.
Tebliğ ettiA
Bu olaym hem Medine’de hem
Irak’da çok şahitleri vardı..
Hazreti Ömer (radiya’llahü
anh), mesciddeyken, bir ara durup: «Dağı, dağı..» diye haykırmıştır.. Irakda
da, Sâriye ile bulunanlar aynı emri işitmişlerdir..
Her iki taraf ilerde bir
araya gelince, olayı karşılıklı doğrulamışlardır.
2. Hazreti Üveysel Kareni de bir veliydi... Peygamberin
rızasını almıştı., ilim sahibiydi..
Hâzreti Ali (kerrema'llâhu vecheh radiyallâhu anh.) ile Muaviye
arasında Sıffıyn’de başlayacak savaş esnasında birdenbire, yüz yaşını aşmışken
zuhuru, her iki tarafı hayrete düşürmüştü..
Onu kim ve ne ile oraya
getirmişti?..
Elbette Hüddam cinlerinden
faydalanmıştı.
Ayrıca, müminleri
yatıştırıp, barıştırmak, aralarındaki davayı sulh yoluyla hal etmelerini
sağlamak baş arzusuyken-, Yahudi dönmesi Albddullah İbni Sebe’nin hilesiyle,
her iki ordu kapışınca, Sebailerin silâhlarıyla şehit edilmişti.
Her iki ordu mensupları
müminler pek üzülmüşlerdi.
Hazreti Üveysel Kareni’nin
mübarek naşı Hazreti Ali tarafındaydı..
Üç kabile çıkmış Üveysel
Kareni’nin kendilerine ait olduğunu söyleyerek, naşı alıp gitmek istemişlerdi.
Hazreti Ali (kerrema'llâhu vecheh radiyallâhu anh) zor
durumda kalmıştı.
Çünkü hangi kabileyi tercih etse, diğerleriyle
anlaşmazlık çıkacak ve savaşılacaktı.
Lâkin, her üç kabile önlerine tabutlarını alarak memnun
döndüler..
Burada Veysel Karani Hazretleri bir kerametini daha
göstermişti..
Naşı üç olmuş ve kabileler tanıyarak alıp gitmişlerdi.
Nasıl vuku bulmuştu bu?..
Demek Veysel Karani
Hazretleri son nefesinde, yahut ruhu henüz Sıffyen semalarındayken durumu
görmüştü gayb âlemi açılarak Allahın izniyle.. Hüddam cinlerine bunu
yaptırmıştı,
XXX
Günümüze kadar, nice
ermişlerin, ilim sahiplerinin, kerametleriyle tarih doludur... Şüphe edilmeyerek
şekilde rivayet edilegelmiştir.
Hattâ bazı ermişler, ilim sahipleri, karşı
karşıya durup sohbet ederlerken, birbirlerine bu kerametlerini
göstermişlerdir.
Onlar için, Hüddam cinleri aracılığıyla, yanlarındaki
bir cismi hareket ettirmek basitti halde
insanlar âlemindeki has kullar ile cinler alemindeki mümin cinler arasında
iman dolayısıyla sıkı bir işbirliği var. Bu işbirliğinden büyük bir kudret
doğuyor ve Müslümanların hayrına çalışıyor.
Önemli ve üzerinde durulması
gereken husus şudur ki, cinler gaybı bilmediklerinden, ilim sahibi ermişler
ancak onlara yaşanılan olayları yaptırıp sorabilirler.. Gelecekten bilgi
alamazlar
Hemen hemen her insan, bir
az hafızasını yoklarsa, mümin cinlerin insanlara hizmetlerine ait bazı
olaylara şahit olduğunu hatırlar.. Yahut pek inandıklarından dinlediklerini
bilir.
Ben şunları hatırladım ve
anlatıyorum.
Tahlillerini yapınca, cinler
ile insanlar arasındaki imanda işbirliği kudreti, hayrı semereleri, meydana
çıkar.
Bizzat yaşadığım bazıları
şunlardır:
1.
Maraş Harbi sırasında altı yedi yaşında bir çocuktum.
Fransızlarla kıyasıya halk
savaşıyordu..
Biz küçük çocuklar, evler arasında açılan (sıçan yolları)
denilen hendeklerden haber götürür getirirdik...
Yine böyle birisinde, haber
için ulaştığım evde bir Fransızın esir edildiğini gördüm.. Onu tercümanla
sorguya çekiyorlardı.
Bir ara Fransız şöyle dedi :
«Gündüz sizlerle. geceleri de Ahır Dağı’nda peydahlanan yeşil başlıklılarla savaşıyoruz...»
Aynı sözler Balkan
savaşlarında Bulgarlar tarafından da söylenmiştir.
Ne demekti bu?..
Büyüyünce anladım ki,
elbette Maraş içinde ismi bilinmeyen mahviyetlâr etmişler, ilim sahipleri,
vardı.
Bunlar islâmm zaferi için,
kendilerine bahşedilen kudreti kullanıyorlardı.
Cihatta elbette melekler
yardım ederlerdi ama, onlar ne insanlara, ne cinlere görünmezlerdi.
O halde, esir Fransızın ve arkadaşlarının geceleri görüp
savaştıkları insanlar, o ermiş ilim sahibi zatların emrindeki hüddam cinlerdi.)
2.
Yıllardan sonra, 1943, yahut 1944’de Sinop’da bulunduğum
sırada, kurtuluş savaşına katılmış eski bir Milletvekili de buna benzer bir
hatırasını anlatmıştı.
Şöyle demişti:
«Kurtuluş Savaşı sırasında, Heyet-i nâsiha (Askerlere nasihat eden
heyet) ya dahil olmuştum.. Bir bölükle beraberdim. Bölük, önündeki çok iyi savunulan tepeyi almak göreviyle
taarruza kalkmıştı.. Fakat her atılışında şehit veriyor, çekiliyordu. Öyle ki
nihayet on beş yirmi kadar asker kalmıştı koca bölükten. Son bir hamle daha
yapıldı.. Ben de içlerindeydim.. Biz şehadeti beklerken, şaşılacak bir şey
oldu, düşman kaçtı... Tepeye şanlı bayrağımızı diktik... Aldığımız ,esirleri
sorguya çektik.. Cevap beni daha şaşırtıcı oldu: «Siz yirmi değil, yüzlerce
insanla saldırdınız. Ne korkunç hücum ve ne kuvvetli ateş açıştı o!..»
Anlatan zata sormuştum:
«Olayı nasıl tefsir
ettiniz?..»
«Basit.. O çevrede bulunan bir ermişin emriyle Hüddam
cinler savaşa katıldılar..”.
3.
Nihayet Maraş
Harbi müminlerin zaferiyle sonuçlanmış ve Fransızlar, yardımcıları Ermenilerle
çekilmişlerdi.. Bu arada Maraşın bazı ileri gelenlerini de götürmüşlerdi..
Bunlardan birisi de eğer yanılmıyorsam, İlhami adında bir mühendisti.
Ailesi sık sık bize gelir,
annemle dertleşirdi.
Yine bir gün geldi..
Evde o zamana kadar
görmediğim yaşlı, nur yüzlü bir ihtiyar da vardı.. O kadar parlıyordu ki,
bakana sadece ferahlık veriyordu.. Hafif, uçacak gibiydi.. İnsan hissini
vermiyordu.
Bu zat mühendisin ailesini
dinledi.
Sonra daldı, dudakları
kımıldanıyordu.
Biz nefes almaktan
çekiniyorduk..
Nihayet Mühendisin ailesine:
«Müjde..» dedi.
«Şu suya sen de bak ve kocanın kurtulma seklini bizzat gör..»
Kadın baktı.. Baktıkça yüzü
ışıldadı.. Nihayet sevinç gözyaşları döktü..
O muhterem zat gitti.
Gider gitmez kadın,
şüphesini söyledi:
«Acaba gördüklerim doğru
muydu?.. Yoksa tesir altında mı kaldım?..
Annem: «Elbet doğruydu..»
dedi.. «Sana yardım, Allah rızası için yapıldı..»
Ve sordu annem:
«Neler gördün?..»
«Açıkta bir ordugah gördüm..
Esirler barakalardaydı. Etraf tel örgüsüyle çevriliydi.. Kocam bir ara
oturduğu barakadan ayağa kalkıp çıktı.. Tel örgü kapısına doğru yürüdü.
Nöbetçi hiç ilğüenmedi.. Yoluna devam etti kocam.. Bir vadiye kadar onu izledim.»
Aradan beş on gün geçti..
Hakikaten Mühendis İlhami
geldi. Kurtuluşunu, ailesinin gördüğü şekilde hikâye
etti.
Bu olayı da inceleyince,
yine o ermiş zatın kerameti ve hüddam cinlerine yaptırdığı vazife meydana
çıkar.
Mümin cinler, çok kere yine
ilim sahiplerini, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın izniyle, bazı insanlara
yardımda kerametle aracı ederler.
Yine bizzat yaşadığım bir
kaçını tekrarlayacağım
1 . Adana Sultanisinde altı,
yahut yedinci sınıfta yatılı okuyordum.. ,
Okul, şimdiki kız lisesinin
bulunduğu yerdeydi.
Seyhan nehri kenarındaydı..
Bilmem şimdi nasıldır, o
zamanlaryani bundan kırk dört sene kadar önceleri, okulun helaları, bir top
sahasmdan büyük olan seyhan nehri tarafındaki bahçesinin sol kenarındaydı..
Geceleri ihtiyacı olanlar
kalkar, üç katı inerler, bahçeyi geçerek Helalara varır dönerlerdi..
Bu zaman zarfında uyku
mahmurluğunun devamı mümkün değildi..
Bir gece, ben de kalktım..
Mehtap vardı..
İndim, bahçeye çıkıp abdeste
gittim ve döndüm.
Dönüşümde, henüz binanın
merdivenlerine ulaşmadan, bahçenin sağ tarafındaki okaliptüs ağaçlarına
gözlerim kaydı.
Birisinin altında, büyük
kazan yakılmıştı..
Öğrenciler, güle oynaşa
çamaşır yıkıyorlardı.
Böyle anlarda insan
korkmuyor.. Anlaşılmaz bir şoğukkanlık içinde ilham, yahut telkin edileni düşünüyor.
O haleti ruhiye içinde
binaya girdim...
Sahanlıkta gece bekçisi ile karşılaştım..
Ona hacı derdik.. Boynunda
kurulacak bir saatle gezerdi.
Hemen ikaz ettim:
«Hacı amca, arkadaşlar
bahçede kazan yakmışlar, çamaşır yıkıyorlar.. Muavin görürse, cezalanacaklar..»
İnandı: «Nerede7..»
diyerek merdiven başına gitti.
Ben de yanındaydım..
Fakat ağaç altında ne
öğreniri vardı, ne kazan, ne çamaşır.
Utandım..
Hacı öyle görünmüyordu.
Düşündü.. Düşündü..
«Seni tanırım yalan
söylemezsin..» diyerek, bahçeye çıktı. Helalar tarafına gitti...
Ben de peşinden koştum..
Orada okulun, duvar dibinde,
çamaşırlığı ve mutfağı vardı..
Gece bekçisi Hacı
çamaşırhanenin kapısını açtı..
Açmasıyla birlikte, atılması
bir oldu.
Baktım..
Yerde okulun pek sevdiği
çamaşırcı kadını yatıyordu. Bir kitap okumuş olacaktı lamba ışığında ve lamba
o uyuduktan sonra devrilmişti., ilk bez parçasını ağır ağır tutuşturmak
üzereydi.
Gece bekçisi hacı onu
söndürdü..
Çamaşırcı kadını
uyandırmadan çıktı.
Sırtımı okşadı ve şöyle
dedi:
«Cinler vardır., inan. Şu
kadının herkes tarafından sevilmesi karşısında, yangını senin aracılığınla
önleterek onu cezadan kurtardılar.. Belki de bir ermiş, izin verdi onlara.»
2. Buna benzer bir hadise de
daha önce, evimizde geçti.
Yine
gece tuvalet için aşağı kata inmiştim..
Dönüşte, açık duran mutfak
penceresinden baktım.
Mutfak zemini topraktı.
Bir çok insanlar halka
olmuşlardı.
Aynı korkusuz, saf hal ile
onları seyrettim ve yukarı çıktım.. Annemi uyandırdım..
Haber verdim:
«Anne, dedem ve tanımadığım
başkaları, mutfakta toplanmış konuşuyorlar.»
Annem, lambayı alıp aşağıya
indi..
Tabiî ben de yanındaydım..
Mutfakta hiç kimse yoktu..
Hattâ annem mutfakta dolaştı ve: «Baba,, Baba.,» diye seslendi..
Bir sonuç alamayınca tekrar
yukarıya çıktık..
Annem, yerde serili yatağına
doğru gitti. Ben de kendi yatağıma..
Fakat, bana seslenmekte
gecikmedi.
Yanma koştum..
Yatağında iki iri kırkayak
vardı. .
Öldürdük..
Acaba ben aşağıda dedemi
görüp annemi çağırmasydım, o kırkayaklarannemi zehirlemeyecekler miydi?..
Elbette yapacaklardı.
Bu facia niçin önlenmişti?..
Kim emir vermişti?,.
Ve neden vermişti?..
Ertesi gün bunun cevabını
annem açıkladı:
«Şimdi Gülsüm’ün babası
yanından geliyorum. Bana geçmiş olsun dedi... Demek o, huddam sahibiymiş..
Benim mahallelilerin yardımına koşmamın mükâfatını yerdi.. Kurtarmada, cinleri
aracı yaptı.»//
Yine o günlerde evin bahçesindeydim.. Çiçeklere
bakıyordum. Hiç aklımda yokken hir saksı dibinde sanki rüya seyrettim.
Aile dostumuz öğretmen Osman
Bey’in evi karşımdaydı ve kendisi yatağında yatıyordu
Baş ucundâ ağlaşıyordu..
Anneme gördüğümü
yetiştirdim..
Annem: «Bana bir söyleyeceği
olmalı..» diyerek gitti.
Nitekim, döndüğünde, gizli
vasiyetini anneme yapıp öldüğünü öğrendim,
1934 yılıydı. Topçu Okulu o
zamanlar şimdiki Maçka Teknik ÜniversitesindeydL
Akşama yakın bahçede bir bankta iki arkadaşla
oturuyordum.. Birdenbire yolda babamın gelmekte olduğunu gördüm. Bastonu
elindeydi, yüzü asıktı.. Hiç bir tarafa bakmadan kaldırımdan geldi.. Ben, içeri
girecek sandım... Heyecansızdım her ne hikmetse... Geçip gidince, toparlanıp
arkasından koştum ama, yoktu...
O zaman aklıma bana sipariş
ettiği kitaplar geldi.
Yüzünün aşıklığı bundan
olacaktı..
Derhal şehre koşup kitapları
aldım ve Adana’ya giden birisiyle yolladım.
Bu iki olayda beni Osman
Bey’in evine kim götürmüştü?»
Babamı ise İstanbul’a
getiren, yahut o kılığa giren kimdi.. Ve niçin yapılmıştı bunlar?.. Emir nereden
çıkmıştı?..
İzahım fazla görüyorum..
5.
1936 yılında Metriste Topçu Atış okulundayken, bir ikindi
vakti dört kadar arkadaş, kırlara açıldık.. Hedefsiz, konuşa konuşa
ilerliyorduk.. Şimdi rahmete kavuşan Osman isimli arkadaşımız birden bire
durdu..
«Oradalar..» dedi. «Rahatsız
etmeyelim, döne lim..»
Gariptir ama, hiç birimiz
kimlerin orada olduğunu ve niçin rahatsız edeceğimizi sormadık, bu arzuya
itaat edip dönjdük.
Ertesi gün, bir haber
yayıldı:
Dün ikindi vakti,
ilerlediğimiz tepe gerisinde üç kadar haydut. Tasladıklarını soymuşlar ve
öldürmüşler..
O zaman, Osman’a ne
gördüğünü sormayı aklettik.
Aynen şöyle konuştu:
«Elli adım kadar önümüzde on
insan vardı... Namaz kılıyorlardı.. Yürüseydik, üzerlerine gidecektik.. Garip
değil mi?.. Ben o zaman sizin de gördüğünüzü sanıp sormamıştım bile.. Bu hal
ikinci keredir ki başıma geliyor.»
Şimdi anlıyorum ki, bizi
yine o çevrede bulunan bir ilim sahibi zat, yeni hayata atılmak üzere bulunduğumuz
bir sırada anne ve babalarımızın yüzü suyu hürmetine, o haydutlarla aramıza
hüddam cinlerini koyarak kurtarmıştı)'
XXX
Yukarıda hatırlattığım gibi,
hemen hemen her insanın başına bu türlü olaylar gelmiştir, geliyor ve
gelecektir.
Bunu kimse ret edemez..
Demek ki insanlar âlemiyle
cinler âlemi arasında sıkı bağlantılar var..
Bilhassa müminler için..
iman birliğinden bir kudret
peydahlanıyor, hayra hizmet ediyor.
Yine bir hakikat daha
meydandadır..
Kimin ilim, keramet sahibi
olduğu kestirilemez..
Hattâ buna sahip olan bazan
kendisi de bilmez.
Tarih boyunca dünya, çapmda
isim yapmış veliler yanında, ismi duyulmayanlar pek çoktur...
Böylelerine cinler
kendiliklerinden gelip emrine girerler.. Hayra hizmette bulunmak için.)
Şu da bir gerçektir ki,
Hazreti Alah (Celle Celâluhu) m izin verdikleri dışmda, bazı insanlar da halkı
kandırırlar.
Kendilerine Hüddamlı Hoca
payesi vererek, sözde gayb karşılığı kazanç sağlarlar.. Bunlar ergeç,
cezalanırlar. Bilhassa kendilerini alet ettiğini iddiada bulunduğu cinleri
gücendirirler ve iflah olmazlar..
Cinlerin insanlara bu türlü
yardımları yanında insanların acaba kendilerine ne gibi faydaları dokunuyor?..
İnsanlar iki türlü cinlere
faydalı olmaktadırlar.
1.
İlim sahibi velüerin onları hizmetlerine alarak, hayrda
çalıştırmaları.
2.
İnsanlardan Müslüman olanların çokluğu.. Ki bu yardım
cinler için manevidir.. Onlar en şerefli yaratılan insanın sapık olmasını asla
istemezler.. Kendi aralarındaki sapıklara karşı insanları örnek göstermekle
bunları kazanırlar...
XXX
Gelecekte ne olacak?..
Her ikisi de ancak ve ancak kulluk için yaratılmış ins
ve cin birbirlerine yakınlaşmayı sıklaştıracaklar mı. yoksa ayrılacaklar mı?..
Gayb ancak Hazreti Allah (Celle
Celâluhu)ın emrinde ve izninde olduğuna göre, onun bilgisindedir..
Ancak, Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) insana kainatlarda ne varsa armağan etmiştir.. Bunların hepsi ona râm
olacaklardır..
İnsanın göz aydınlığı, nuru arttıkça,
fazlalaşar cak ve her sır bu aydınlık içinde zahir olacaktır.
Kulluğun bütünü her insanı
ilim sahibi yapacağından, her yaratık emrine verilecektir..
Nasıl ki, insan yaratıldığından
beri, onlardan faydalanmıştır..
Kuşu görmüş uçmuş, balığı
görmüş yüzmüştür.
Karınca ve arıdan tedbiri
öğrenmiştir.
Kur’an’ı kerimin ışığı
altında kainatın bir çok meçhullerini çözmüş, keşif ve icatlarda bulunarak O’nu
tastik etmiştir.
Atomu parçalaması, radyoyu
icadı, televizyonu buluşiı, aya gidişi şüphesiz, sebepsiz değildir.
Fezanın sınırsızlığını ve
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m bu feza dışında idrak harici olduğunu öğrenmiştir.
Ruh ve gayb hariç, her şey
emrindedir)*
Hattâ gayb, meçhul, bile
insan Allahın rızasını alırsa ona faş edilecektir... edilmektedir.
(Şimdi büiniyor ki, her ses,
her olay kaybolmuyor.
Suya atılan bir taş nasıl su yüzünde dalgalar yaparak eseri yayılıp giderse, fezada da her olay hem şekil, hem ses halinde dalga dalga yayılmaktadır..
Bunun en yakın isbatı, aya
gidilince, oradan konuşmaların aynen dünyaya getirilmesi ve televizyonda
yapıların seyredilişidir..
Aynı ses ve olaylar hâlâ
fezada dalga dalga mesafe almaktadırlar..
Feza derinliğinde öyle
yıldızlar var ki, ışıkları oradan müyonlarca sene önce yola çıkmıştır ve henüz
dünyaya ulaşmıştır. Yine öyle yıldızlar var ki ışıkları ulaşmamıştır.. Ulaştığı
zaman varlıkları anlaşılacaktır..
Yine öyle yıldızlar
düşünülecektir ki, ışıkları geldiği halde kendileri bin, yahut milyon sene
önce parçalanmışlardır.
Hazreti Allah (Celle Celâluhu)
ın şu Âyette buyurduğunu ne kadar doğrulamaktadır!..
«KARŞINIZDA HAKKI SÖYLEYİP
DURAN BU (kitab), BİZİM KİTABİMİZDİR. ŞÜPHE YOK Kİ NELER YAPIYOR İDİSENİZ BİZ
(hepsini) YAZDIRIYORDUK.
(Câsiye: 29)
İnsan keşif ve icatlarıyla
bunu da doğrulattı.
Yazmak, elbette her olayı
sesleriyle, şekilleriyle, tam aslı ile çekmektir, istinsah, kopya etmektir
ki, şimdiki mânada filime almaktır..
Nitekim, aydja filime alınan
olay ve sesler dünyaya verilebildi..
O halde, insan fezada daha ilerleye bilse, geçmişte olan hâdiselerin filim dalgalarına
yetişecektir..
O zaman bunları alıp vervüzime
gönderecektir.
Kur’an büsbütün, azametiyle
tastik edilmiş bulunacaktır..
Âyrıca Hazreti Allah (Celle Celâluhu) şunu da buyuruyor:
GÖKLERİN VE YERİN VE BUNLARIN
İÇİNDE YAYIP ÜRETTİĞİ CANLILARIN (YARATILIŞI ONUN ÂYETLERİNDENDİR. O BÜTÜN BUN
LARI TOPLAMAYA DA DİLEYECEĞİ ZAMAN, HAKKIYLA KADİRDİR.
(Şûra: 29)
Dernek göklerde Hazreti Allah (Celle Celâluhu) taraf m dan yayılıp üretilen
canlılar var. Bunlar vakti gelince insanlarla
birleştirecek, fâş edilecektir..
Ne zaman?...
Nasıl?..
Kıyamet gününde mi?..
Değil..
Öyle olsaydı açıklardı..
Mademki Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) he yartmışsa insanların faydasına, emrine, vermiştir.. O halde, kıyametten
önce olacaktır bu.
İnsan göklerdeki bu
canlılarla buluşacaktır.____
’İnsan bunu yapabilecek midir?..
Hazreti Allah Teâlâ’nın vâdîne göre,
yapabilecektir.
Tek şart Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın
iznini almaktadır.
ilim sahibi olursa, bu
kerametleri gösterebilir. J Ancak Hazreti Alah (Celle Celâluhu) insanlar
âlemiyle cinler âlemi işbirliği de yapsalar, burhan olmadıkça her ikisinin de,
başaramayacaklarım bildirmektedir.
EY CİN VE İNSAN CEMAATI, GÖKLERİN
VE YERİN BUCAKLARINDAN GEÇMEYE GÜCÜNÜZ YETİYORSA BÎR KUDRETLE (burhanla)
OLMADIKÇA ASLA GEÇEMEZSİNİZ, HAYDİ GEÇİN.
(Rahman: 33)
ÜZERİNİZE ATEŞTEN BÎR YALINLA
BİR DUMAN SALIVERİLECEK. ÖYLE Ki BÎRBÎRlNlZt KURTARAMAYACAK, YARDIMLAŞAMAYA-
Buyrulan ihtar dehşet vericidir.
Cinler ile insanların işbirliği, yardımlaşması da yeterli
olmuyor, göklerin fethine... Vaad edilen hedeflere ulaşmaya.
Bir kudret, burhan isteniyor..
Aksi halde, yarı yolda kalınacaktır...
Bu kudret ve burhan nedir?..
Elbetteki. mademki insan ve
cin ancak kulluk için yaratıldı, kulluğunu isbat etmesidir..
İman nurunu gerçekten artırarak göz aydınlığını
genişletmesidir..
Bu, hem insan hem cin için
gereklidir..
Allahın rızası ancak böyle
almır ve vaad edilen gökler, her şeyiyle teshir olunur.
Bunun geçmişte, küçük bir
örneğini insanlara Hazreti Allah (Celle Celâluhu) aynen yaşatmıştır.
Israiloğullarına Filistin
topraklarım vaad etmiştir.
Mısır'dan Musa (aleyhisselâm)
ın peşinde, Allah (Celle Celâluhu) a sözde iman etmiş olarak çıkmışlardı...
Fakat, bir kısmı gerçekte
imandaydı ama, diğerleri, sanki imansız cinlerdi..
Fakat yarı yolda, ilk
fırsatta sapıttılar..
Kırk yıl Tih çöllerinde
kızgın ateşler içinde perişan dolaştılar..
Nesilleri tükendi..
Yeni nesil, sözde aklını
başına topladı ve Filistine yerleşti.. Böylece Hazreti Allah (Celle Celâluhu)
vaadini gerçekleştirdi.
Lâkin, yerleşmelerinden sonra tekrar, azdılar.. Lânetlendiler.. Dünyanın
şimdiki durumu onların azgınlıklarının sonucudur.
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) insanlar âlemine gökleri, her şeyiyle
beraber vaad etmiştir..
Bunu ancak cinlerle işbirliği yapılarak gerçekleşebüeceğini bildiriyor.
Ayrıca kudreti, burhanı,
şart koşuyor..
Bu, imandır..
îslâmiyettir..
Hazreti Allah (Celle Celâluhu), insanları tam bir kul halinde görürse, cinleri
onlara hüddam yaparak İsralilerin
Mısırdan kurtardığı gibi göklere çıkaracaktır..
O kadar mı?
’Aksi halde İsrailoğııllarının Tih sahrasında kırk yıl dolaştıkları gibi,
cehennem azabı yaşadıkları gibi, insan ve cinleri feza boyunca, yalın ateşler,
dumanlar karşılayacaktır.. O zaman cinlerin hiç bir kudreti de fayda
etmeyecektir.. Yardımlaşma gerçekleşemeyecek, yetmeyecektir..)
Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m haber verdiği âyet açıktır:
ÜZERİNİZE ATEŞTEN BİR YALIN KALIN BİR DUMAN SALIVERİLECEK. ÖYLE Kİ
BİRBİRİMİZİ! KURTAR AMTYACAK, YARDIMLAŞAMAYACAKSINIZ.
.
(Rahman: 35)
Nitekim, aya gidenler dahi
yolculuklarında bunlara küçük çapta rastladılar..
Kur’an’da ne yazılı değildir
ki, gerçek çıkmamış olsun.
Eğer böyle bir şey zuhur
etmişse, hata insanlardadır.. Alimlerdedir.. Henüz gerçeği bulmamışlardır
çünkü.
Cinlerle işbirliği yapmak mümkün olur mu?..
Varlıkları kesin olarak
bilinen onlarla işbirliği yapmak imkânı şimdi akıllara garip gelir.
Halbuki bir zamanlar
telefon, telsiz, radyo, televizyon, buhar makinaları uçak ve benzerleri de muhal
saydırdı... Düşünmek bile çılgınlıktı.
Hepsi oldu..
Bu da olacaktır..
insanın karşısında
ermişlerin, velilerin, evliyala iptidaidir.
Nasıl ki insan önce suları
salla, hattâ odun parçaları üzerinden geçti... Sonra gemilere kavuştu... Nasıl
ki insan önceleri magafonu icat etti, sonra üzerinde durarak telsize,
telefizyona kadar gitti. Nasıl ki pervaneli uçaklardan jetlere geçti, Feza
seyahatinde tekamül edecektir.
Bunun en kısa yolu, imkânı,
kudreti, burhanı, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın varlıklarım haber verdiği
ve insan oğlunun da eserlerini yaşadığı cinler âlemiyle, iman birliğidir..
Hazreti Allah (Celle
Celâluhu) ın vadi gerçekleşir o zaman
Fakat, İsrailoğullannın
Filistine, Arzı Mev’uda, girdikten sonra tekrar sapıtmalarını,. insan ve cinler
de denerlerse, işte o zaman Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m ebedî lanetine
uğrarlar...
Bütün melekler, peygamberler
üzülür..
Tek sevinecek birisi kalır..
İblis ile ordusu
şeytanlar!..
Allah (Celle Celâluhu) ins
ve cinlerin mümin cemaatlerini böyle bir akibetten korusun!.. Hepsine hidayet
nasip etsin!... Amin!...
— SON—
Ahmet Cemil Akıncı
Esentepe/İstanbul
19 Ocak/1971
Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Yorumlar
Yorum Gönder