Print Friendly and PDF

CİNLER ÂLEMİ…AHMET CEMİL AKINCI

 



ÜLKÜ MATBAASI İSTANBUL — 1971

BEN O CİNLERİ DE İNSANLARI DA (Başka bir hikmetle değil) ANCAK BANA KULLUK ETSİNLER DİYE YARATTIM.

(Zâriyat: 56 âyet meali)

 

ÖNSÖZ

Her geçen saatte ilimde, keşif ve icatlarda pek hızlı bir gelişme olmaktadır.

Alimler, hakikate doğru ilerlemekte ve insanlığı peşlerinden sürüklemektedirler.

Sonu Allah’a ulaşmaktır bu hakikate ilerleyişin.

Çünkü Hazreti Allah (Celle Celâluhu), kendisinden en çok âlimlerin korktuklarını buyurmuştur...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), ın Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) i son peygambelikle görevlendirmesi ve Kur ’an’ı insanlara rehber olarak vermesi üzerinden bin dört yüz küsür sene kadar zaman geçti-

(İnsan, ilimde Kur’an’ı rehber yapmadığı halde, böyleşine ilerledi... Eğer yapsaydı, kim bilir şimdi hangi mertebedeydi!...

Çok zaman kaybedildi.

Buna rağmen görüldü ki, ne keşf ve icat edilmiş­se, ne bulunmuşsa, hepsi Kur’an’daki nur üstüne nur olan âyetlerde bildirilmiştir. Bunları teker teker say­mak ayrı bir eser yazmakla ancak mümkündür.

x x

İnsan âleminde her adım atış Kur’an’ı tastik et­tiğine, 'buna asla şüphe olmadığına göre, artık çağımızda eski batıl inanışları bırakıp Cinler üzerinde durmak gerekiyor. Böylece onlardan faydalanmak imkân dahiline girecektir.

Kur’an cinlerin varlığım bildirmektedir.

Hatta Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) i onlara da son resül yapmıştır Hazreti Allah (Celle Celâluhu).

Öyleyse. Cinler âlemini bu çağ görüşüyle, Kur’an’ın nur üstüne nur olan âyetlerini temel yaparak incelemek ve peygamberimizin bu görevini de kav­ramak lâzımdır.

x x

İnsan yaratıldığı yedi sekiz bin yıldan beri cin­ler üzerinde durulmuştur...

Bu, iki saf halıdır...

İslamiyet’ten önceki inanışlar,

İslamiyet’ten sonraki inanışlar.

İslamiyet’ten önceki inanışlar cehaleti temel edin­mişlerdi.

İslamiyet’ten sonraki inanışlar ise, Müslümanlar dışında, aynı geleneği son bir kaç yüz yıla kadar korkunç bir şekilde sürdürmüşlerdir...

(Cin) adı söylenir söylenmez hâlâ kalpleri bir korku, zihinleri bir vesvese ve vehim istilâ eder.

Çeşitli iddialar alıp yürümüştür.

Allah’a inanmayanlar ise cinlerin varhğmı in­kâr etmişlerdir...

Hazreti Kur’an’ın. zaman, her âyetini tastik et­

mesi, onlan uyandırmamıştır.. .

Mademki cinlerin varlığı bildirilmektedir, var­dırlar.

Aksi küfürdür.

Ve imkân kaybıdır.

Cinler âlemi yönünden de araştırmalarına hız ve­rerek, Allah’a teslimiyetin çabuklaştırılmasını sağla­yacaktır.

Gaye, maksat budur...

12 Ocak 1971 Esentepe/Istanbul Ahmet Cemil Akıncı

x x

Bu eser öyle bir durumu önlemek için yazıldı.

İnsan, kitapta aradığı her şeyi bulacaktır. Tat­min olacak, korkusu, vehim ve vesvesesi dağılacak­tır... Uydurulan bir çok rivayetlere kapılmayı bıra­kacaktır.

Cinler Alemi incelenirken ta başa kadar gidil­miştir.

Yaratılışlarından başlanmış, günümüze gelin­miştir.

Bu arada,, ilgili Âyetler alınarak konulara sağ­lam kaynaklar yapılmıştır.

İnsan, cini, şeytanı, İblis’i birbirine karıştırmış­tır-

Cin, şeytan, iblis yaratılışında insanların da bu­lunduğunu kavrayamamıştır.

Bunlardan başka peri-hortlak, ifrit, dev, cadı, zümrüdü anka gibi varlıkları çeşitli suretlerde yakış­tırmış, rivayet ve masallara konu yapmıştır.

Bunların Kur’an ışığı altında ayıklanması, doğ­runun yanlıştan çözülmesi, gereklidir...

Kitap okunup bitirildiği zaman, akla hitap edil­diği ve Kur’an’a sanıldığı için, insan ferahlayacak­tır...

Eser böyle bir hayra hizmet için hazırlandı. Esasen hangi olay hayr için cereyan etmez!...

CİNLER ALEMİ

I

CÂNN’NIN YARATILIŞI

 Hazreti Allah (Celle Celâluhu), cinleri de yaratmayı  diledi.

Bunun için ilk cine, cinlerin atası olan CÂNN’A lüzum gördü. Öyle istedi.

Emrinin gerçekleşmesi için : «Ol!.» hitabı yeter­di.}

Derhal yoktan var olurdu buyurduğu.

Yaratmak esasen bu değil miydi?...

Ve ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a mahsustu. O’nun hükmü, fermanıydı.

Ama ne acı ki, ancak ve ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a mahsus olan bu kudret, kuvvet, nesiller bo­yunca olur olmaz şeyler için kullanıldı, durdu.

İnsan, kâinatın akıllara durgunluk veren haşme­tini, azametini, göz kamaştıran güzelliğini, bühassa en güzel olan kendisini, bir tarafa itti... Bir bina, bir kitap, bir şarkı, bir şiir, bir heykel ve benzeri eser­ler için aynı kelimeyi kullandı: «Yarattı!..».

Bu davranışı küfrden başka şey değildi. x x

Her neyse...

Evet, Hazreti Allah (Celle Celâluhu), cinler için bir ata ya­ratmayı istemişti... Ondan cinler üreyecekti.

Niçin?...

Bu, henüz ancak O’nun bilgisindeydi...

Başkaları için meçhuldü.

(Hazreti Allah (Celle Celâluhu), Cânn’ı yaratmayı dilediği zaman, kâinatın diğer yerleri bilinmiyordu ama, dünya ve ay henüz birer ateş halindeydiler... Yani, güneş sistemindeki bütün yıldızlar, samanyolları ve benzerleri.)

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), daha önce de kainatı yine bir: «Ol!..» emriyle yaratmıştı.

( Kendi zatından başka hiçbir sev mevcut değil­ken, birden biri yarattıklarına-aks ederek zahir ol­muştu. Tecelli etmişti.

Her hangi bir varlığın aynaya, suya, aksedişi gibi.

Aynı zamanda yarattığı varlığı da başı boş bı­rakmadı... Ona ruhdan yaydı... Bir güle, yahut bir zambağa kokusunun yayılışı gibi?

Böylece, âlimler başlangıcı hesap ede dursunlar, Allah, o tek, doğurmamış, doğurtulmamış olan Nur, Âlemlere en güzel isimlerle zahir oldu... Varhğı âyet âyet yazıldı. Tecelli etti.

DE Kİ: ALLAHDIR, BİR TEKDİR. ALLAHDIR, SAMEDDİR. DOGURMAMIŞTIR DOGURULMAMIŞTIR. HİÇ­BİR ŞEY O’NUN DENGİ DEĞİLDİR.

(İhlâs suresi meali)

Zeval bulmayan, benzersiz, her varlığın muhtaç olduğu yegâne kudretti,  

' EN GÜZEL İSİMLER ALLAHINDIR

(A’raf: 180 meali)

Elbette, güzel kelimesinden bile taşan, O, yara­tacağı varlıklarda da öyle tecelli edecekti ki, varlık­lar birbirlerine baka baka yaratanlarının mevcudiye­tini idrak edip kulluklarını yapsınlardı.

Ama, yaratılanlar, göz ve göğüslerini açacakla­rına aksine kapatırlarsa, çirkinleşecek, aşağıIaşacaklardı.

Şu hitaplar ne kadar uyarıcıydı halbuki :

O,               HEM, EVVELDİR’ HEM AHİRDİR, HEM ZAHİRDİR, HEM BATINDIR. O, HER ŞEYİ KEMALİYLE BİLENDİR.

(El-Hadid: 3 meali)

NEREDE OLURSANIZ OLUN, O, Sİ­ZİNLE BERABERDİR’ NE YAPARSANIZ ALLAH HAKKIYLA GÖRÜCÜ­DÜR.

(El-Hadid: 4 meali)

Ayrıca, yaratılan kainatlardaki akıp giden âyet âyet varlıklar o kadar bitmez tükenmezdi ki, hepsi değil, bir kaçı kulluk için yeterdi.

EĞER YER, (yüzün) DEKİ (her bir) AĞAÇ KALEMLER OLSA, DENİZ DE ARKASINDAN YEDİ DENİZ DAHA KENDİSİNE YARDIM EDEREK (mürekkep OLSA, YİNE ALLAHIN KE­LİMELERİ TÜKENMEZ.

(Lokman: 27 meali)

Bu kelimelere itibar edileceğine, çirkinde, fenada, İsrar edenler çıkıyordu ve çıkacaklardı...

Kimdi bunlar?...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m cinleri yaratmaya karar verdiği zamana kadar, diğer âlemlerde mevcut olan­ları bilinemezdi., lâkin gelecekte, yeryüzünü şereflen­direcek en özene bezene var edilen insan bunu yapa­caktı... Çirkine, fenaya koşacaktı.

Fenanın ne olduğuna dikkat etmeden.

FENA BÎR, KELİME, TOPRAKTAN KOPARILMIŞ BİR AĞAÇ GÎBİDİR Kİ ONUN HİÇBİR TUTANAĞI YOKTUR.

(İbrahim: 26 meali)

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) böyle buyuracaktı ama, kul­luk için yaratılanlar azgınlıklarında direneceklerdi.

Neden ?...

Boş bir dünya zevki uğruna...

x x

 Hazreti Allah (Celle Celâluhu), cinlere kadar bu âlemleri, görünen ve görülmeyen taraflarıyla nasıl var etmiş­ti?...

İdraki taşan azameti, mehabeti yanında zerre ka­dar kalan âlemlerin o zamanki durumunu ancak ilim yeni yeni bulmuş, böylece Kur’an-ı Kerim her defasın­da tasdik edilmişti.

Ç Hazreti Allah (Celle Celâluhu), âlemleri var edeceği zaman, ük yarattığı Kalem’e buyurdu.

Kalem, bizatihi Hazreti! Allah (Celle Celâluhu) ın kudre­tinin kuvetînin  yaratıcılığının tecellisinden başka

Bilinen, yazı kalemiyle, taşçı kalemiyle ve benzer­leriyle en küçük bir ilişiği yoktu.

Kalem, Allahın tecellisinde kâinatları halk eden aracı vasıta, baş mimardı,?

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) nur üstüne nurdu.

Bu nurdan faydalandı kalem.

ALLAH, GÖKLERİN VE VERİN NU­RUDUR, ONUN NURUNUN SIFATI, SANKİ İÇİNDE BİR ÇERAG BULU­NAN BİR HÜCREDİR. O ÇERAG BİR SIRÇA (kandil) İÇİNDEDİR. O SIRÇA (kandil) DE BİR İNCİ (gibi parıldayan) BÎR YILDIZDIR Ki GÜNEŞİN DOGDUGU YERDE DE, BATTIĞI YERDE DE NİSBETİ OLMAYAN MÜBAREK BİR AĞAÇTAN, ZEYTİNDEN TUTUŞ­TURULUP YAKILIR, (bu ışık da) NUR ÜSTÜNE NURDUR. ALLAH KİMİ Dİ­LERSE NURUNA KAVUŞTURUR. AL­LAH, HER ŞEYİ HAKKIYLA BİLEN­DİR. (O kandil) O EVLERDE (yakılır ki) ALLAH, ONLARIN YÜCE TANIN­MASINA VE İÇLERİNDE ADININ ANILMASINA İZİN VERMİŞTİR. ON­LAR BURALARDA SABAH VE AK­ŞAM ONU (Allahı) TESBİH (ve ten­zih) EDER (ler).

(Nur: 35,36 meali)

Cinlerin atası Cânn’ın yaratılmasına ve ondan sonraki zamana kadar uzanıldığı vakit, nur üstünde düşünmek gerekiyordu.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bizatihi nur üstüne nur­du... Bunu kendisi haber veriyordu.

Nur, bilinen alışılagelip söylenilen ışık, ziya değil­di.

Kaynağı asla ateş olmuyordu...

Aksine Hazreti Alah (Celle Celâluhu) m kaleme verdiği emirden fışkırıyordu.

Hangi varlıklar bu nurdan faydalanmışlardı?...

Yahut nurdular?...

Bunlar şöyle sıralanabilirdi:

Melekler nurdan yaratılmışlardı ...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a, has kulluk eden her var­lıkta bu nurun alisi vardır.

Nur, Allah’a teslimiyetin aydınlığı, parıltısıydı. Nur, sapıklığın tam zıddıydı.

Gelecekte nazil olacak Kur’an nurdu...

İslâmiyet nurdu...

Onu tebliğ eden Hazreti Muhammet (salla’llâhü aleyhi ve sellem) de ışıldıyacaktı.

Bizzat nur olacaktı.

Daha önce nazil olan kitaplar da, ilk nazil oluş, bozulmamış halleriyle, nurdular.

HAMD OLSUN GÖKLERİ VE YERÎ YARATAN KARANLIKLARI VE AY­DINLIĞI VAR EDEN ALLAHA

(En’am: 1 meali)

SÖYLE (onlara) ki: «MUSANIN İN­SANLARA BÎR NUR VE HÎDAYET OLMAK ÜZERE GETİRDİĞİ VE SI­ZIN DE PARÇA PARÇA KÂĞITLAR HALİNE KOYUP (işinize geleni göste­rip) AÇIKLADIĞINIZ, (fakat) ÇOĞU­NU GİZLEDİĞİNİZ O KİTABI KİM İNDİRDİ?

(En’am: 91 meali)

BİR ÖLÜ İKEN DİRİLTTİĞİMİZ, ONA İNSANLARIN ARASINDA YÜRÜYE­CEĞİ BİR NUR VERDİĞİMİZ KİMSE, İÇİNDEN ÇIKAMAZ BİR HALDE KA­RANLIKLARDA, KALAN KİŞÎ GİBİ OLUR MU HİÇ?

(En’am: 122)

İŞTE ONA İMAN EDENLER, ONU TA­ZIM EDENLER, ONA YARDIM EDEN­LER VE ONUNLA (Nübüvetiyle) BİRLİKTE İNDİRİLEN NURA TABÎ OLANLARI ONLAR SELÂMETE ERENLERİN TA KENDİLERİDİR.

(A’raf: 157 meali)

DİLEDİKLERİ Kİ ALLAHIN NURU­NU (puf deyip) SÖNDÜRSÜNLER,

HALBUKİ ALLAH KENDİ NURUNU KENDİSİ TAMAMLAMAKTAN BAŞ­KASINA RAZI OLMAZ. İSTERSE KA­FİRLER HOŞ GÖRMESİN.

(Tevbe: 32 meali)

SÖYLE: «GÖZÜ GÖRMEYENLERLE GÖREN BİR OLUR MU? YAHUT KA­RANLIKLA NUR BÎR OLUR MU?

(Ra’d: 16 meali) — 21 —

O,SİZİ KARANLIKLARDAN NURA ÇIKARMAK IÇİN ÜZERlNÎZE, MELEKLERİYLE BERABER RAHMET EDENDİR. (Allah) ONLAR İÇİN ÇOK ŞEREFLİ MÜKÂFAT HAZIRLAMIŞ­TIR.

(Ahzafo: 43 meali)

EY PEYGAMBER, BİZ SENİ HAKİ­KATEN BİR ŞAHİT BÎR: KORKUTU­CU VE ALLAHA, ONUN EMİR (ve teysiri) İLE BİR DAVETÇİ NUR SA­ÇAN BÎR KANDİL OLARAK GÖN­DERDİK.

(Ahzab: 45, 46 meali)

KÖRLE GÖREN, KARANLIKLA NUR, GÖLGE İLE SICAK BİR OLMAZ.

(Fatır: 19, 21 meali)

HALBUKİ ONLARIN PEYGAMBER­LERİ DE KENDİLERİNE AÇIK AÇIK MUCİZELER, SAHİFELER, VE NUR VEREN KİTAPLAR DA GETİRMİŞ­LERDİ.

(Fatır: 25 meali)

İŞTE BİZ SANA DA (habibim) BÖYLECE EMRİMİZDEN BÎR RUH VAHYETTİK, HALBUKİ KITAB NEDİR, İMAN NEDİR, SEN BİLMEZDİN. FA¬KAT BİZ ONU BİR NUR YAPTIK.

(Şûra: 52 meali)

ONLAR AĞIZLARIYLA ALLAHIN NURUNU SÖNDÜRMEYE YELTENİ­YORLAR. HALBUKİ ALLAH KENDİ NURUNU (bizzat) TAMAMLAYICI­DIR. (Kâfirler hoş görmese bile)

(Saf: 8 meali)

İman edip de güzel güzel

AMEL (ve hareket) LERDE BULU­NANLARI KARANLIKLARDAN NU­RA ÇIKARMAK İÇİN, BİR DE PEY­GAMBER GÖNDERİLMİŞTİR Kİ O...

(Talak: 11 meali)

O GÜN PEYGAMBERİNİ VE ÎMAN EDİP ONUNLA BERABER OLANLA­RI RÜSVAY ETMEYECEK, NURLARI ÖNÜNDE VE SAĞLARINDA KOŞA­CAK, «EY RABBİMİZ,» DİYECEKLER BİZİM NURUMUZU TAMAMLA, BİZİ YARLIĞA ŞÜPHESİZ Kİ SEN HER ŞEYE HAKKIYLA KADİRSİN»

(Tahrim: 8 meali)

W

‘S Y*

işte böylece, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ilerde yaratasr cağı insanlara ve diğer mahlukata, belki de yarat-/;     tıklarına, Nurun ne olduğunu böylece buyurmuştuJ; Sve buyuracaktı.

x x

Şüphesiz kalem de bir nurdu Hazreti Allahın emri fermanıydı çünkü Kalem için zaman diye bir şey düşünülenle;

Sevindi ve derhal harekete geçti..

Harcı Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m nur nur rahme  tiydi...

Onlardan aldı...                                                     

Bu rahmet âlemleri doldurdu... öyle sevinç yaşlan döktüler ki, rahmeti var edenler, nur sular halinm de "âktı ve Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m en güzel isimleri  nTaveFavet~vazdılar. . Emredüenleri var ettiler...

Bunun bir kısmını Hazreti Allah (Celle Celâluhu) Kur’anla insanlara ilerde haber vercekti ama, onlar ancak bin seneden sonra aynı sonuca varıp Kur’an’ı doğruluyacaklardı.

ALLAH HER HAYVANI SUDAN YA­RATTI.

(Nur: 45 meali)

O’DUR İNSANLARI SUDAN YARA­TAN.

(Furkan: 54)


n x~y                                                           J '

Öyle değil mi?...                             -i/

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), bin dört yüz sene önce bu/ ffu baher verdiği halde, insanlar henüz ancak her şe­yin sudan yaratıldığını buldular... inandılar...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın ilerde son peygamber L yapacağı Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) e, ilk buyur­duğu şu âyet ne kadar uyarıcıdır:

YARATAN KABRİNİN ADIYLA OKU O, İNSANI BİR KAN PIHTISINDAN YARATTI.

OKU, RABBİN NİHAYETSİZ KEREM SAHİBİDİR Kİ O, KALEMLE ÖĞRETENDİR.

(El-Aİak: 104 meali)

 Burada emredilen, okunacak kitab değildir... O, kudret ve kuvvetinin, yaratıcılığımn zahir olduğu ka­lemin yazdığı, baş mimarın işlediği, Allahın bütün gü­zelliklerini kainatlara aksettirdiği âyetlerdir ki, var­lıkları doldurulmuştur.)

Yine şu âyet, görene neler vermez!...

HOKKA ÎLE KALEME VE YAZMAK­TA OLDUKLARI ŞEYLERE AND OL­SUN Kİ

(El Kalem: 1 meali)

Burada da hokka her hangi bir yazı hokkası değildirT. Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın rahmetinin sonsuz-

 

luğudur.. Kalem, bua sarılarak kâinatın yaratılma­lında aracı oldu.

r  Kalem’in Allahın sunduğu rahmetinin özündeki ııurustüne nur olan (Elif) lere yaptırdı emredilenle­ri.

Kainatta ne varsa, bir toz zerresinden, en büvii-

Elif, dosttu... Her şeyle ülfet kuran, dostluk papandı.

Yaratılmış ne varsa dağılır, şekil değiştirirdi, lâ­kin Elif’e bir şey olmazdı...

Bu gerçeği ancak nice vüz yıllar sonra, alimler buldular... En küçük parçayı ayırdılar... Elif’i sey­

rettiler mikroskoplar altmda.." Şaşırın kaldılar... Atom çekirdeği admı verdiklerıoparçada, nice nice Eliflerin sonsuz bir güçle hareket ettiğini p-ördiiler

O zaman anladılar ki. cansız sandıklan bir tahta

......... J.™ r—"»'•«    ""        ....... 1       111          1

parçası, bir taş ve diğerleri, cansız değildir... Elifler yiğînîdlrTrT V e ilâhı bir aşkla sema ederk Hazreti Al-

laîı (Celle Celâluhu) ı ululamaktadırlar.. .  Lâkin ne hazindir ki, Hazreti Allah (C C.) m haber verdiği, her varlığın kendisine düleriyle ve halleriyle kulluk ettiğini buyur­duğunu hatırlamadılar.

Alimlere göre, insanın idrakine kıyasla, atom çkirdeği, yani Elifler hokkasıküçüktür... Fakat Allahın Azameti karşısmda yaratılan kâinatlar bile an­cak bir atom çekirdeği kadar küçüktürler J

\ Halem, kendisîne~V îlen ~tâhsıs edilen Elifler dolusu rahmetle sonsuzluklarda Hazreti Allah (ÜTC.) ıh, en güzel isimlerinin yaratılmasında, tecellisinde, za­

hir" olmasmda—njausuife-varBarken -Eltgfeu-öyiesuierEIr

İlâhi aşk sevincine tutuldular ki, neşe gözyaşlarına, yânTsûva döndüler... Bu su kainatları kapladı. Ter­temiz buîüüarhalinde ibadetlerini yaparken vecd için­deydiler ... Birbirleriyle çarpıştılar... Akla durgun­luk verenT idrake-Siğmaz yıldırımlar" peydahlandı... Kısacası, kâinatı ateş afdı ve bu ateşler, iriü ufaklı birleştiler, yine Allahın aşkma dönüşlerine devam ettiler... Buna mecburdular, çünkü onları dolduran

Bövlece. bilinen ve bilinmeyen milyarlarca güneş sistemleri, onları izleyen yıldızlar var oldu...

Döndüler daima kendilerini halk eden Allahın kul-

......  '"-'i—— ı   ı                           "            .

lugu emrini ifa için... Zaman oldu öylesine aşka ge

diler ki, parçalandılar...

' Meselâ, dünya ve yakmlarmdakiler güneşten bu aşkın »aralanmasından kopmuş oldu...

Fakat yine insanlar ilerde, bu gerçeği çok son­ra bulacaklardı..

(jşte Hazreti Allah (Celle Celâluhu)diğer âlemler bilinmi­yordu ama, bizim âlemimiz için, güneş sistemindeki ateş ateş dönen , sema edip yaratanlarım ululayan birleşmiş yıldızlar için bir canlı yaratmak dileğindeydi..).

Ne zaman?...                                       *

Belki beş, belki de elli milyon sen eönce...

Bunu ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) biliyordu... Başkalarının bildiği sadece, kâinatlarda -henüz her şeyin ateş olduğuydu.

O halde, Hazreti Allah (Celle Celâluhu ) m bu ateşten yıl­dızlarda yaşayabilmeleri için halk etmeye karar ver­

diği Cinlerin Atası Cânn’ı ateşten, yaratması gereki­yordu. .

xx

Kâinatların böylece yaratılması sırasmda. yahut daha önce, halk edilmiş bir canlı yok muydu?...

Elbette vardı.

Kimlerdi?...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m bildirdiği Meleklerden ancak haberlidir varlıklar.

Melek neydi,"EEîdi, niçin yaratılmıştı?...

Elbette onların yaratılma sebepleri ve zamanları ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m bilgi sindeydi. )

Fakat, ilerde nazil olacak Kur’an’ı kerimin yüz­lerce âyetleri incelendiği takdirde, onlar hakkında çok bilgiler edinilecekti.

Önemlileri şunlardı:

Melekler nurdan yartılmışlardı.

Bir çok vazifeleri vardı... Bu vazifelerin hede­fi, kâinatı hep ayni güzel ahenk içinde tutmak, çir­kinlikleri önlemekti.

Onlar Hazreti Allah (Celle Celâluhu ) m emirlerini derhal yapan kuvvetlerdi...

Masundular...

Sayılan bilinemezdi!...

Ağırlıkları yoktu...

Vazifelerine göre, istedikleri şekillere girebilir­lerdi...

Rütbeleri çeşitliydi;..

Erkeklik dişilikleri yoktu... Evlenmezlerdi...

Kısacası ruh kadar hafif nurlardı ki, Allahın aza­metini Eliflerle alemlere âyat âyet yazan kalemin ese­rini muvazenede tutarlar, fermanları ulaştırırlar, sanki kâinatlan taşırlardı...

Onlardan iyilikten başka amel sadır olmazdı.

Masun bulunduklan için asla sapıtmazlardı.

Allahın dilediği her yaratığın, bu melekler has­letinde oluşlandır ki ancak kullukla elde edilirdi.

x x

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) cinler için ata olarak Cânn'ı yaratmayı düediği zaman, yine kalem harekete geç­ti... Elifler sevindiler. Kendilerinin harç olacakları cinlerin Atası Cânn ve nesli kimbilir Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın en güzel isimlerinin tecelli ettiği kâinatı gö­rünce nasıl vecde geleceklerdi ve o halleriyle kullukta yarışacaklardı!...

Elifler sevine sevine, Cânn’ın yaratılmasına ma­ya oldular.

Cinlerin atası Cânn dumansız, zehirleyici bir ateşten var edildi.

CÂNNT DA YALIN BİR ATEŞTEN YARATTI.

(Rahman; 15)

CÂNNT DA DAHA ÖNCE ÇOK ZEHİR­LEYİCİ ATEŞTEN YARATTIK-,

(Hacr: 27 meali)

âjîenüz Allahın rahmeti iken, İlâhi aşk ile semâ edip vecde gelen ve sevinç gözyaşları olarak birleşen, fezada akıp giden nurdan suların birbirleriyle kucakalşmalanyla, yanıp tutuşmalarıyla yer yer kâinatta var olan milyarlarca irili ufklı yıldız ve onların dönüş­lerinden kopan diğerleri için ancak cinlerin atası ateşten var olabilirdi.)                                          1

Yaratılma sebepleri de, sadece kâinatların aza­meti karşısında Hazret! Allah (Celle Celâluhu) m varlığını id rak edip ona kulluktu.

BEN CİNLERİ DE, İNSANLARI DA (BAŞKA BÎR HİKMETLE DEĞİL)

ANCAK BANA KULLUK ETSİNLER

DİYE YARATTIM.

(Zariyat: 56 meali)

Bu âyetde cinler kelimesi insandan evvel alındı­ğına göre, cinlerin insanlardan önce yaratıldıkları mü­nakaşa götürmüyor. Açıktır, sarihtir... Esasen başka türlüsünün olmasına imkân yoktur.

Yine Hazret! Allah (Celle Celâluhu)., kâinatlardaki irili ufaklı ateş kümelerinin ebedi sema halinde, vecd için­de, döndüklerini de çok önceden haber vermişti.

Meselâ dünyanın döndüğü nice yıllar sonra bu­lunduğu halde Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bunu buyurmuş tu.


ONLRR BULUT GEÇER GlBl GİDER­LER...

(Nemi: 88 meali)

Dağların bulut gibi geçip gitmesi ne demektir?...

Dünya hareket etmese, dönmese mümkün mü­dür?...

Ayrıca şu âyet de dünyanın eğik mihverde dön­düğünü, böylece daima aynı batı ve doğu da güneşin inip yükselmediğini, bir çok batı ve doğu bulunduğu­nu bildir miyor mu?jl.

FAKAT HAYIR, DOÜULLARIN VEYA BATILARIN RABBfNE , ’fEMÎN  EDERİM Ki BİZİM GÜCÜMÜZ YE­TER.

|  |                                          (Meariç: 40 meali)

Dünyanın güneş sisteminde ve dönüşünden ge­ceyle gündüzün peydaylandığı da sarihtir.

(Nur: 44)

ÇSEN DAĞLARI GÖRÜR, ONLARI YE­RİNDE DURUR SANIRSIN. HALBUKİ

Yine ilim güneşin ve sistemindeki yıldızların kâ-

ALLAH GECE İLE GÜNDÜZÜ EVİ­RİP ÇEVİRİYOR, (bütün) BUNLARDA (görür) GÖZLERE MALIK OLANLAR İÇİN ELBETTE BİRER İBRET VAR DIR.

inatta akıp gittiğini henüz bulmuştur... Halbuki Al­lah (Celle Celâluhu) bu sim da faş etmiştir:

GÜNEŞ DE YÖRÜNGESİNDE AKIP GİDER. BUNLAR O AZİZİN, O HERŞEYİ BİLENİN TAKDİRİDİR.

(Yasin: 38 meali)

Kısacası, Hazreti Allah (Celle Celâluhu), Cinlerin atası Cânn’ı halk etmeden önce, kâinatı halk etmişti... Böylece bizzat tecellisi zahir olmuştu... Bir iken her şey, Allahın birliğindeyken, emrine göre ayrılmıştı...

İNANMAYANLAR GÖRMEDİLER Mİ GÖK VE YER TEK BÎR KÜTLE İKEN BİZ ONLARI AYIRDIK?..

(Enbiya: 30 meali)

x x

Cinlerin Atası Cânn dumansız çok zehirleyici ateşten yaratılınca, üremesi için ona bir dişi de lâzım­dı....

Daha sonraları yaratılacak olan insanın dişisi Havva açıklandığı halde, Cânn’ın ailesinin kim oldu­ğu ve nasıl var edildiği gizli tutulmuştur bir üâhi hikmetle...

Esasen cinin (Cinn, Cenne) mânası gizli, saklı demektir.

Onların yalnız daha sonra yaratılacak insanlar­dan gizli, saklı olduklarım, yoksa bütün varlıkla­ra meşhul bulundukları da bir sırr-ı üâhidir...

II

CİNLER

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), cinlerin atası Cânn’a dile­diği varlığı verdikten sonra, ona bir eş de halk etti... Ve ondan cinler üredi...

Bu bir gerçekti...

Cinlerde aile hayatı olacaktı... ilerde bu gerçek mealen şu âyetle fâş edilecek­ti:

ORALARDA GÖZÜNÜ YALNIZ ZEV­CELERİNE HASRETMİŞ ÖYLE DİL­BERLER VARDIR Kİ BUNLARDAN EVVEL NE. BÎR İNSAN NE BİR CİN

Asla onlara dokunmamiştir.

(Rahman: 56 meali)

ÇADIRLAR İÇİNDE EHL-I PERDE HURİLER VARDIR. ŞİMDİ RABBİNİZÎN HANGİ NİMETLERİNİ YALAN SAYABİLİRSİNİZ?...

BUNLARA ONLARDAN EVVEL NE BİR İNSAN NE BİR CİN DOKUNMAMIŞTIR.

(Rahman: 72,74 meali)

ı . -

Demek ki cinlerde aile hayatı vardı ki, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) cennetteki dilberlerin, hurilerin daha ev­vel bunlar tarafından dokunulmadığını buyuruyor.

Böylece Cinler ataları Cânn ve eşi aracılığıyla yeryüzünde çoğaldılar.

Milyonlarca yıl önce olan bu yaratılış sırasında,

p o son, ay olsun birer ateş parçası halinde dö­nüp duruyorlardı.

Soğuyup kabuk bağlamalarına yine milyonlarca yıl vardı.

Böyle bir vasatta acaba Cinler ne gibi kudretlere maliktiler?... ki barınabildiler?...

Ateşten yaratıldıkları gerçekti.

Lâkin biçimleri nasıldı?...

Görüyor, konuşuyor, yiyip içiyorlar mıydı?...

Akıl ve zekâya sehip iniydiler?...

Kâinatm haşmeti karşısında Hazreti Alllah (Celle Celâluhu)ı idrak edip, vahdaniyette iniydiler?..

Kulluk için yaratıldıklarına göre, bunu yapıyor • muydular?..           ' j -

Ve daha bir çoku sualler akla geliyordu.

Bunlarm bir çoğunun karşılığını, ilerde Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bildirecekti...

Şunları faş edecekti:

1.   Cinlerin kalbi, gözü, kulağı vardır.

ANDOLSUN Kİ BİZ CİN VE İNSAN­LARIN çoğunu Cehennem içîn YARATMIŞIZDIR. ONLARIN KAPLE Rî VARDIR, BUNLARLA İDRAKET-

MEZLER... GÖZLERİ VARDIR BUN­LARLA GÖRMEZLER... KULAKLAR'-' VARDIR BUNLARLA İŞİTMEZLE'.:,,

ONLAR DÖRT AYAKLI HAYVAN

LAR GİBİDİRLER, HATTÂ DAHA DA SAPIKTIRLAR. ONLAR GAFLETE DÜŞENLERİN TA KENDİLERİDİR..

(Araf: 179 meali)

2.  Akıl, zekâ ve ilimde pek ileriydiler:

Kur’an’ı Kerim’in ilerde geçecek çeşitli âyetlerin den bu gerçek anlaşılacaktı,.

Cinler, yaratılıp üredikten sonra, akıl ve zekâ­ların in fazlalığıyla çok şeyler yaptılar.. Kâinatın büîun~yîl3ızlan bir donanma gecesi gibi ateş parlâFkeîTHFâHlîr                                                       uygun çalışmalarla

ilim"sahibi oldular.

3.  Tek bilmedikleri şey Gayb’dı:

Cinler, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) izin vermedikçe, Gaybtan, gelecekten, habersizdiler... Meçhul olan ka deri bilemezler.. Ve bunun öğrenilmesinde aracı ol­mazlardı.

SONRA BİZ ONA ÖLÜM HÜKMÜNÜ İNFAZ EDİNCE (dayandığı) ASASINI YEMEKTE OLAN AĞAÇ KURDUN­DAN BAŞKA BUNUN ÖLÜMÜNÜ ON­LARA GÖSTERMEDİ. BU SURETLE (Yere yapanıp yıkıldığı zaman be-sbe li oldu ki eğer) CİNLER GAYRI BİLMİŞ OLSALARDI ÖYLE HORLATICI BİR ASAP İNÇİNDE KALIP DURMAZ­LARDI.

(Sebe: 14 (neali)

4.                    Kendilerinden gaynya gizliydiler ama, birlik­te yaşıyorlardı:

  Cinler, erkekli dişili evleniyor, çocuk peydahlıyor ve aile kuruyorlardı. O halde, bu aileler bir mekân da yerleşiyorlardı. Topluluklar teşkil ediyorlardı. Akrabalık, dostluk düşmanlık bağları ve hisleri mev­cuttu...

5.  Ateşten cisimlerdiler:

Yani, üç buutlu şekillerdiler.

Fakat, elde tiilderi-üimle-cisim 1 o.rini değistirebiliyorlardı... Böylece gökte ve dünyada hızlı gezinme ihıkânma sâblütiler...

6.  .İlahi bir ruh bedenlerine üf örülmüştü:

Mademki Hazreti Allah (Celle Celâluhu). onları kulluk için yaratmıştı, ruh verecekti... Ve hayatları boyunca bu ruhun vahdaniyette, islâmiyette kalması için, kirlen­memesi uğruna çalışacaklardı.

Ruh Allahın emrindeydi.. .

Nasıl ki üerde de yaratılacak insanlara yine ruh üfürülecekti...

(Ruhun varlığını Kur’an kesinlikle haber verdi­ği halde, yine son zamanlara kadar âlimler bunu ret etmede direndiler. Nihayet kabul zorunda kalarak,

Kur’aıı’ı testik ettiler...

Bir zamanlar, yalnız (Asabiyeci) adıyla doktor­lar varken, ruhun varlığı kabul edildikten sonra, (Sinir ve ruh Mütehassısları) da vazife aldılar... Has­talan öyle yoldan tedaviye çalıştılar).

7.  Olmaz sanılan şeyleri yaparlardı:

Ateş halinde bulunan dünyanın içine, merkezine, kadar inmek~~gokIerde ışık hızıyla gezinmek ve benzerî~îgîgr~5hIâFiçin basitti...

8.  Kendilerine Peygamber de gönderilmişti:

Cinler Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a kullukla görevli bulunduklarından, ruh akıl ve zekâ taşıdıklarından, kolanmalıydılar... Yaratılan kâinatların her âyeti Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın varlığını ve birliğini açıkça ilân ettiği halde, sapıtanlar bulunacaktı çünkü... Al­lahın emir ve yasakları bildirildiğinde, bunlara uyma­yanlar cezalanacaklardı... O bakımdan kendilerine devamlı surette uyarıcılar, yani peygamberler, sakın­dırdılar, gönderildi... Çok muhtemeldi ki ük ataları Cânn belki de birinci Peygamberleriydi... İnsanların Atası Adem (aleyhisselâm) gibi.

EY CÎN VE İNSAN CEMAATİ İÇİNİZ­DEN SİZE AYETLERİMİ NAKLEDER BU GÜNÜNÜZÜN GELİP ÇATACA­ĞINI İNZAR İLE HABER VERİR PEYGAMBERLER GELMEDİ MÎ Sİ­ZE? «EY RABBİMİZ, DİYECEKLER, NEFİSLERİMİZE KARŞI (Kendi aley-

Mmizde) ŞAHİTLİK EDERİZ». DÜN­YA HAYATI ONLARI ALDATTI DA GERÇEK KÂFİR KİMSELER OLDUK­LARINA, KENDİLERİ DE KENDİ ALEYHLERİNDE ŞAHİT OLDULAR.

(Enam: 30 meali)

9.   Nefsleri vardı:

Onların kulluklarını saptıran, ihtiraslarını kö­rükleyennefsleri olduğunu yukardaki ayette saraha­ten belirtmişti.

10.    Mekânları dünya ile çevresiydi:

Cinleri başka âlemlerde düşünmek yanlıştır

Onlar bu dünyanın mahlûklarıydılar...

Dünya ile göklerinde vurtla.nmısla.rdı...

Yine' yukarıdaki âyetin son cümlesinde bu açık­lanmıştı.

11.    Ömürleri sürekli değildi:

Cinler devamlı bir hayata nail olmamışlardı.

Ne kadar yaşayacakları bilinmezdi ama, ölmeye mahkûmdular... Her doğanın, doğurtul anın öleceği gıb% onlar da ecelleri geldikçe ölüyorlardı.

ALLAH DİYECEK: «İNSAN VE CİN­DEN SİZDEN EVVEL GEÇMİŞ ÜM­METLER ARASINDA SİZ DE GİRİN BU ATEŞİN İÇİNE »

(Araf: 38 meali)

...ANDOLSUN Kİ BEN CEHENNEMİ

BÜTÜN İNSAN VE CİNDEN (Müsta­hak olanlarla) DOLDURACAĞIM».

(HM: 119 meali)

12. AMrette mükâfat ve ceza göreceklerdi:

«GERÇEK. KİMİMİZ MÜSLÜMAMLAR KİMİMİZ İSE ZULMEDENLERDİR. MÜSLÜMAN OLAN KİŞİLER (Cinler) İŞTE ONLAR DOĞRU YOLU ARAMIŞ­LARDIR.» «ZULMEDENLERE GELİN CE ONLAR DA CEHENNEM’E ODUN OLDULAR».

(Cin: 14, 15 meali)

BİZ ONLARA BİR TAKIM YANAŞ­MALARI SEBEP YAPTIK DA ÖNLE­RİNDE NE VAR, ARDLARINDA NE VARSA ONLAR BUNLARI SÜSLÜ GÖSTERDİLER. CİNDEN, İNSANDAN KENDİLERİNDEN EVVEL GEÇMİŞ (Ve helak olmuş) ÜMMETLER İÇİN BE (işte) BUNLARA KARŞI DA O SÖZ IIAK OLMUŞTUR. ÇÜNKÜ ON­LAR (m hepsi) HÜSRANA DÜŞEN­LERDİ.

(Fussilet: 25 Meali)

Bu iki âyetin dikkatle incelenmesinden şu ger­çekler meydana çıkıyor:

Cinler ümmetler halinde geçip gidiyorlar... Yani ölüyorlardı.

Müslümanlar cennete almıyordu.

Cinlerde mahşeri bekleme yoktu...

(CENNEM’E ODUN OLDULAR)

emri bu­nun delilidir.

Amelleri teraziye vurulmuş mükâfat, yahut ce­zalarım bulmuşlardır...

Onlardan suçlular şimdi cehennemde odun halin­de beklemektedirler...

Niçin?...

İnsanların günü gelince cehenneme gireceklerine ateş olmak için...

 (Cinler esasen ateştiler...

Ölümleri sönmeleridir. .

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) o kadar adildir ki, cehen­nemlerinde azab vereceği insanları yine ateşten ya­rattığı, kulluk beklerken, sapıtan cinleri tutuştura­rak yakacaktır... BÖylece insan ve cinden günahkâr olanlar birbirlerini cezalandıracaklardı. Diğer ma­sum yaratıklar, elif kümeleri, bu işe âlet edilmeye­ceklerdi.

13.        İsimleri vardı:

Cinler çocuklarına isim takarlardı.

O halde hapsinin adlan vardı...

Çünkü (İblis) de cin taifesindendi... Ona (İblis) dendiğine göre, demek ki diğer cinlerin de ismleri olması lâzım gelirdi.

14.    Beslenmelerini ateşten yaparlardı:

yaratıldığına göre, elbette ateş. ışık, ve sıcaklık ola­caktı.

(Cinlere has olan bütün bu bilgiler müsbet kur’an âyetlerinden çıkarılanlardır,..ki, hepsine her Miislümanın ve akıl sahibinin inanması gerekir. Diğer bazı vasıflar daha rivayet edile gelmiştir... Onlar yeri düş tükçe incelenecektir... Karara varılacaktır.)

x x

/Huzurunda, yarattığı kâinatların bile bir atom çekiraeği kadar küçük kaldığı idrak dışı Hazreti Al­lah (Celle Celâluhu)...

Nurdan halk ettiği melekleri!...

Yine nur üstüne nur olan rahmetinden Kalem aracılığıyla âyet âyet varlığını tecelli ettirdiği gök­ler...Henüz ateş ateş, dönen, semâ eden, vecd içinde kulluklarını yapan güneşler, yıldızlar.

Onların durmadan parçalanmaları, bölünmeleri, kaymaları sürü sürü samanyolları, kuyruklu yıldız­lar şeklinde gezinmeleri!

Mihveri etrafında dönen, güneşten kopmuş, bir dünya ve Dünyadan kopmuş kıpkızıl bir ay.

îlâhi aşkla zikirdeki bütün bu varlıkların semâ­larından meydana gelen rüzgârlar... Soğuyan hava... Yağmurlar!...

Ateş parçası olan dünyayı ve ayı bu esintilerin, yağmurların, soğukların, dıştan söndürmeye başla­ması!..

Bu arada ataları Cânn başlangıcıyla cinlerin kulluk için yaratılmaları..J

Cinlerin yiyip içtikleri gıdaları, kendileri ateşten

Pek muhteşem, göz alıcı bir manzara!...

/Dünya ateşinden, dumansız çok zehirleyici ate­şinden, var edilen cinler, hızla ürediler.

Yeryüzünü ve göklerini yurt edindiler. Jh

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m kendilerine bahşettiği kudret, kuvvet ve ilimle hayatlarını sürdürdüler.

Fakat ne acı ve ne yazık ki, kendilerinden bekle­nen kulluğu gösteremediler.

Kâinatların hepsine değil, tek bir yaratığa eğilip o engin akıl ve zekâlarıyla düşünseler, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m varlığını bulacaklar, birliğini tastik edecek­lerdi. Yapmadılar.

Nefslerine uydular...

Henüz bir ateş parçası olan dünya onlara pek ca­zip göründü... Nimetlerine üşüştüler...

Ölmeyeceklerini, lıep yaşayacaklarını sandılar.

Onları ilk Önce, ataları Cânn uyardı.

Dinlemediler... Horladılar.

Yüzyıllar yüzyılları, bin yıllar, bin yılları kova­ladı.

 Ölenler öldü yerlerini doğanlar aldı.

Yeryüzünü kapladılar...

Henüz ne kara vardı ne deniz...

Ne buz peydahlanmıştı, ne çöl...

Ateşten ülkeleri mekân edinip yerleştiler.

Nefisleri şahlanmıştı...

Doymak, kanmak bilmiyorlardı...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) onlara peygamber üstüne peygamber gönderiyordu, vazifelendiriyordu içlerin­den.... Emir ve yasaklarını bildiriyordu.1).

Lâkin göğüsleri öyle sıkışmıştı ki bir türlü açümıyordu.

Peygamberleri kovalıyor, eğleniyorlardı.

Göklerin derinliklerine kadar yükselip melekleri büe dinledikleri oluyor, fakat onlara da önem vermiyorlârdı.

Zalim, sefih bir hayat tutunmuşlardı.

Birbirlerinin yurdunda, malında, ailelerinde göz­leri vardı.

içlerinden kurnazla/, diğerlerini hükümleri a! tına almış, düedikleri gibi çalıştırıyorlardı.

Aralarında savaşlar oluyordu.

Allah’ı ululayacaklarına başlarına geçen zalime kulluk ediyor, onu yaratan sanıyor, uğruna çocukla­rını kurban ediyorlardı.

Dünya yüzünün milyon yıllar geçtikçe sönmesi, kararması onlara bir fikir vermiyordu.

Hele zaman zaman yeryüzünün günlerce sarsıl­ması, çöküntüler... Ateş yerine, kararmış dağların yükselmesi, çukurlara yağan suların dolması, bunla­rın kaynayıp kaynayıp tekrar buhar olmaları dikkat­lerini çekmiyordu.

Milyon yıllardan milyon yıllara atlandıkça, yeni doğan cinler, yeryüzünü gördükleri gibi kabul edi­yorlardı... Büyüklerinden dinledikleri ateşten dünya bir masal gibi geliyordu onlara.

Aralarında vazifelendirilen peygamberlere hep aynı hakaretleri reva görüyorlardı.

ilerde Hazreti Allah (Celle Celâluhu), yaratacağı insanla­rın da peygamberlere hakaret ettiklerini gördükçe, onlara sitem edecekti şüphesiz... Bu sitemde, o za­

man içinde de yaşayacak olan cinlerin payı olacaktı... Çünkü vazifelendirilecek peygamberlere aynı mua­meleyi reva göreceklerdi.. * Kulluk için yaratıldıkların­dan, buna lâyık olacaklardı.

EY KULLARIN ÜZERÎNE (Çöken bü­yük) HASRET VE (Nedamet! ha­zır ol! Çünkü) ONLAR KENDÎLE RlNE HER HANGİ BİR PEYGAMBER (ve elçi) GELMEYE DURSUN, İLLA ONUNLA İSTİHZA EDERLERDİ.

(Yasin: 30 meali )

İçlerinde peygamberlerini dinleyenler, iman eden­ler çıkıyordu... Lâkin pek azdılar... Üzülüp konuşu-, yorlardı aralarında:

«HAKİKAT BİZ, KİMİMİZ SALÂHA ERMİŞ (iyi kişi) LERİZ, KİMİMİZ İSE BUNLARDAN AŞAĞIDIR. ÇEŞİT ÇEŞİT YOLLARA SAHİP OLMUŞUZ-

(Cin: 11 meali)

Neydi bu çeşitli yollar?...

Elbette sapıkhğa giden yollardı hepsi.

Doğmamış, doğurtulmamış, tek bir Allahın var ­lığına inanmıyorlardı... İlerde ölenlerin odun olup cehennmede bekletilerek, vakti gelince, diriltilerek, yakılacaklarına ve devamlı yanış içinde azap çeke­ceklerine sadece gülüyorlardı.

«HAKİKAT ONLAR DA, SİZİN ZAN NETTİĞİNİZ GİBİ ALLAHIN HİÇBİR KİMSEYİ DİRİLTMEYECEĞİNİ SAN­MIŞLARDIR.»

(Cin: 7 meali)

Dünyanın gittikçe yüzünün söndüğünü görünce, içlerindeki zalimlere tapmakla beraber, bir kısmı da, göklerdeki, hâlâ ışıl ışıl yanan, başta güneş ile ay ol­mak üzere yıldızlara secde ediyorlardı.

Fakat peygamberleri gerçeği anlatıyorlardı:

GECEGÜNDÜZ, GÜNEŞ AY (hep) ONUN (Allahın) ÂYETLERİNDENDİR. SİZ NE GÜNEŞE, NE AYA SEC­DE ETMEYİN, BUNLARI YARATAN ALLAHA SECDE EDİN, EĞER ONA KULLUK EDECEKSENİZ.

(Fııssilet: 37 meali)

O çağlarda gece gündüz var mıydı?..

Evet, vardı.

Her ne kadar dünya gittikçe sönen, soğuyan bir yıldız idi ise de, güneşten ışık aldığı zamanlar gök­yüzü aydınlanıyor, ay ve yıldızlar kayboluyorlardı... Güneş batınca fezayı karanlık kaplıyor ve yıldızlar parıldıyorlardı.

Cinler, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m kendilerine bah­şettiği üstün zekâ, akıl ve diğer hasletler dolayısıyla, şımarmışlardı.

cînler âlemi

CİNLER ALEMİ

(Bir nefestik zaman içinde, yeryüzünü dolaşabili­yor, diledikleri her şekle geribüiyor, akıllarına eseni derhal yapabiliyorlardı ama, gelecekten (Gaybdaıı) habersizdiler.)

Bunu bilmek istiyorlardı.

İçlerinden iyice azıtanlar, büyücü, sihirbaz, kâ­hin olmuş sözde gaybdan haber veriyor, ve baş vuran­ları türlü hüelerle inandırıyorlardı.

Çeşitli usullerle, hangi günün kendileri için ha­yırlı olacağını söylüyorlardı... Halbuki Hazreti Al­lah (Celle Celâluhu) hiçbir günü kulları için hayırsız yaratma­mıştı... Uğursuz olamazdı.. Değil gün, saat bile...

Peygamberleri gaybı bilmenin ancak Hazreti Al­lah’a ait olduğu veya dilediğine buyuracağını anla­tıyorlardı... Dinleyen çıkmıyordu:

(O bütün) GAYBI BİLENDİR... ÖYLE Kİ GAYBINI KİMSEYE MUTTALİ ET MEZ O. MEĞER Kİ BEĞENİP SEÇ­TİĞİ BİR PEYGAMBER OLA. ÇÜN­KÜ O PEYGAMBERİN ÖNÜNDEN, ARDINDAN GÖZETİCİLER DİZER.

(Cin: 26, 27 meali) x x

Yine milyon yıllar milyon yıllar kovalamıştı.

Dünya sönmesine devam ediyordu...

Fakat ay daha önce kararmıştı...

Artık gündüzleri eskisi gibi ışıldamıyordu.

Güneş ise aym ışık kaynağı halindeydi. Peygamberler, ki her cin ümmetine ayrı ayn gönderiliyordu, cinleri uyarıyorlardı:

«Ay’ı karartan Hazreti Allah’dır...»

Cevap veriyorlardı:

«Ama geceleri parlıyor...»

Peygamberler anlatıyorlardı:

«Hazreti Allah (Celle Celâluhu), nasıl ki yıldızları parça­layıp, ayınp atmışsa, onları bir ateş kaynağı yapmış­sa, dünya gibi, dilediğini söndürmeğe kadirdir.... İş­te dünya sönüyor... Ay ondan evvel söndü... Ay artık bir ışık kaynağı değildir... Güneş kaynaktır... Sanki kandildir... Ay ise ondan ışıklanan bir nur benzeri­dir. O kadar...»

GÜNEŞİ ZİYA (Iı) AYI NUR YAPAN, YILLARIN SAYISINI VE HESABINI BİLMENİZ İÇİN ONA MENZİLLER TAYİN EDEN O’DUR. ALLAH BUN­LARI BOŞ YERE DEĞİL SABİT BİR GERÇEK OLARAK YARATMIŞTIR. O, BİLECEK BİR KAVM İÇİN ÂYET LERİNİ BİRER BİRER AÇIKLAR.

(Yunus: 5 meali)

GÖKTE BURÇLAR YARATAN, ONLA RIN İÇİNDE BİR ÇERAĞ (Güneş) VE NURLU BİR AY ' BARINDIRAN (Allah) IN ŞANI NE YÜCEDİR!...

(Furkan: 61 meali)

cinler âlemi

«ONLARIN İÇİNDE AY’I BİR NUK YAPMIŞ, GÜNEŞİ' DE BÎR KANDİL (Olarak) ASMIŞTIR.

Nuh: 16 meali)

(Cinlerin içinde çeşitli ahlâkta, inançta olanlar vardı.

Süflisi, kötüsü, sapığı yanında hayırlısı, şereflisi de bulunuyordu.

O zamana kadar, cinler diledikleri an göğün ba­zı kısımlârîhdla gezinir. otururlar ve yine yeryüzüne

dÖneTIgrdf—"—         " ”

Cinlerden, imanda bulunan şerefli ve hayırlılar­dan bir grup yine böyle göğe çıktıklarında, ay’a kadar gitmeyi dilediler. Bu, şimdiye kadar yapmadıkları bir şeydi. Elbette Allahın bir ilhamıydı.

Gittiler...

Yolları boyunca önlenmediler ve yorulmadılar.

Ay’a ulaştıklarında, gerçeği görünce Hazreti Al­lah (Celle Celâluhu) ı bir kere daha ululadılar...

Nasıl ululamasınlardı ki, ay gerçekten sönmüş­tü.

Hiç bir hayat yoktu...

Işığını, nurunu, güneşten alıyordu.)

Peygamberlerinin sözleri tamamen doğru çık­mıştı.

Sevinçle tekrar yeryüzüne, döndüler.

Ne acı ki, insan yaratıldıktan sonra, o da, ay üzerinde duracak, hattâ onu ilâh tanıyacaktı...

Binlerce yıl âlimler, orada hayat olup olmadığı-

ı

nı düşünecek, tartışacaklardı...

Nihayet gideceklerdi ona cinler gibi.

Aynı gerçekle karşılaşıp, Kur’anı tastik edici bir delil, âyet daha bulacaklardı.

Fakat, evet fakat, asla Kur’an’a. eğilmiyeceklerdi yeni gerçekler için...

Ay’a varan ve dönen cinler, gördüklerini anlattı­lar.

Şerefli ve hayırlılar inandılar.

Alçaklar, sapıtanlar inanmadılar...

Lâkin içlerinde bir heves uyandı...

Mademki göklerin muayyen bir yerine kadar çı­kabiliyor, oturuyorlardı, devam ederlerdi ve ay’a va­rırlardı...

(Onları kâhinler de kışkırttılar:

«Gidin , olur ki gaybın açılmasına memur me­leklerle karşılaşırsınız, bize haber edersiniz...» dedi­ler gizlice.

Fakat, bu kötü niyetli cinler umduklarına ere­mediler.

Değil ay’a ulaşmak, eski yerlerine kadar bile va­ramadılar... Önlerini Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın memur ettiği kuvvetler kestiler.

Göklerden kovuldular...

Artık eski mertebelerine kadar çıkamıyorlardı.)

(Cin devamla): «BÎZ CİDDÎ BİR SU­RETTE GÖĞE ERİŞMEK İSTEDİK. ONU SERT BEKÇİLERLE VE YAKI­CI ŞIHAPLARLA DOLDURULMUŞ BULDUK» «HALBUKİ HAKİKATEN

BlZ (bundan evvel haber) DİNLEMEK İÇİN ONLARIN BAZI KISIMLARIN­DA OTURACAK YERLER (bulup) OTURUYORDUK. FAKAT ŞİMDİ KlM DİNLEYECEK OLSA KENDİSİNİ GÖ­ZETİP DURAN BİR ŞÎHAP (Karşısın da) BULUNUYOR.»

(Cin: 8, 9 meali)

Şehaplar, ateşten göktaşlarıydı ki onlan hedef­liyorlardı.

Sert bekçiler ise meleklerdi.

Hayırlı, şerefli, inançlı cinler, sapıtanlarm baş­larına gelenden memnun olmuşlardı...

Onları vahdaniyete almak için konuşup durdular. Lâf dinletemediler../

Nihayet şöyle konuştular :

«ŞU HAKİKATİ DE ŞÜPHESİZ ANLA­DIK Ki: Yerde Allahı asla âciz bırak­mayız. (Göğe) KAÇMAKLA DA ASLA ACİZ KILMAYIZ.»

(Cin: 13 meali)

x x

Yine cinlerin tutumunda hiç bir değişiklik olma­dan zaman ilerledi...

Artık dünyanın yüzü soğumuştu.

Büyük değişiklik yeryüzünde tam şeklini almış­tı.

Dağlar, tepeler, peydahlanmış, çukurlar deniz­lerle, göllerle dolmuştu... Nehirler akıyordu.

Ancak dağ zirvelerinden ateş fışkırmaktaydı.

Deliklerden, dünya içindeki ateş dışarıya püskürüyordu.

Ateşi pek seven cinler buralara koşuşuyor, ya orada günlerini geçiriyor, yahut ateşleri alıp getiri­yorlardı ve neşeleniyorlardı sönene kadar.

Kendileri ateşten yaratıldıkları için elbette en çok ateşi seveceklerdi...

Zaman geldi, taptıkları zalimler, güneş, ay ve di­ğer yıldızlar yetmezmiş gibi, ateşe kulluğa koyuldu­lar.

Soğuyan ve sönen yeryüzünün ufalan kayaları­nı, toprağı, horladılar... Üzerinden geçip gittikçe hırs­la eziyor, hakaret ediyorlardı...

Halbuki o topraktan zamanla her tarafı saran binlerce çeşit yeşillikte bitkiler yükseldi... Çiçekler açtı... Meyvalar gelişti.

Eskiden dünya bir ateşken güzeldi şüphesiz... Lâkin şimdi, bıkmaya doyulmayan renkleriyle, gölge­leriyle, bam başka bir güzelliğe bürünmüştü...

Deniz, göl ve nehir kıyılarına kadar bitkisiz bir karış toprak yoktu...

Gökten rahmet boşandıkça boylanıyorlardı hız­la...

Böylece geçümez ormanlar meydana geliyordu. çCinler şaşırmışlardı.

Bu renkler ve göller âlemi onları sarmamıştı..

Ateş tek sevgilileri, aşklarıydı.

Bu yüzden yine yanardağlara koşuyor, içine gi­riyor, dünyanın derinliklerinde uzun uzun kalıyor­lardı}

Halbuki dünyadaki bu renk güzelliğinin sebebini bilseydiler, imana gelmeleri ne -kadar kolaylaşacakr

tı.

SİZİN İÇİN YERDE ÇEŞİTLİ RENK­LERDE YARATTIĞI NELER VARSA (Onları da siz© musalıhar kılmıştır). BUNLARIN HER BİRİNDE ÖĞÜT ALACAK, (iyi düşünecek) BİR ZÜM­RE İÇİN ELBETTE BİRER AYET VARDIR.

(Nahl: 13 meali)

ONLAR ALLAHIN YARATTIĞI HER HANGİ BİR ŞEYE (dikkatle) BAKMA DİL AR MI Kİ ONLARIN GÖLGELE­Rİ BİLE ZELİL ZELİL ALLAHA SECDEKÂR OLARAK DURMADAN SAĞA SOLA DÖNÜYOR. GÖKLERDE OLAN YERDE OLAN CANLILAR VE ME­LEKLER, KENDİLERİNE HİÇ BİR YÜKSÜNME GEÇMEYEREK, ALLA­HA SECDE EDER (ter).

(Nahl: 48 meali)

Nihayet gün geldi, cinler denizlerde, göllerde, ne— 52 —

hirlerde, bir takım canlılar gördüler.

Yüzyıllar ilerledikçe bu canlılardan bazıları ka­raya çıktılar... Büyüdüler... Tepeler iriliğinden taş küçüklüğüne kadar, çeşitli hayvanlar üre­di...

Kimisi havalandı...

qCinler bilhassa havalananlara hasetle baktılar.

Vaktiyle kendileri de, kovulmadan önce, gökler­de böyle gezinirlerdi... Tek farkları görünmeyişleriy-

di....

Şimdi ise ancak yeryüzü üstünde bu hakka sa­hiptiler.

Hiç bir ihtiyaçları yokken, bu hayvanları avla­yıp öldürüyorlardı...

Kadın olsun, erkek olsun kâhin, sihirbaz ve bü­yücülerine takdim ediyorlardı.

Bu kâhin, büyücü ve sihirbazlar, mağaralarda mekân kurmuşlar, yanardağlardan getirttikleri ateş­ler önünde emleri aldatıyorlardı...

Mağaralarda, kaya üzerine avlarının ve kendi­lerinin resimlerini çiziyorlar, sözde hüner gösteri­yorlardı.

Bunlar ceryan ederken, milyonlarca yıl aralık­larla üç dört defa, dünya sallandı... Yeryüzü biçim değiştirdi.

Dağlar battı, yok oldu...

Denizler altından karalar çıktı.

Kutuplar buz kesildi...

O büyük hayvanlar süindiler...

Yerlerini küçüklere bıraktılar ...

Cinler, yine su başlarına koşuyor, büyük hayvan­ların görünmesini bekleşiyorlardı..)

Allah bütün canlıları sudan yaratmıştı ama, ar­tık sulardan karalara çıkan ve mekân değiştirenleri yoktu.

GÖKLERLE YER BİTİŞİK İKEN BİZ ONLARI BİRBİRLERİNDEN YARIP AYIRDIĞIMIZI, HER DİRİ ŞEYİ DE SUDAN YARATTIĞIMIZI O KÜFR (ve inkâr) EDENLER GÖRMEDİ (1er) Mî... HÂLA İNANMAYACAKLAR MI ONLAR?

(Enbiya: 30 meali)

Ne acı ki inanmayacaktı cinler...

Yalnız onlar mı?...

Yaratılacak olan insanlar da...

Olanları cinler çabuk unuttular...

Yine sapıklık âlemlerine, nefslerinin emirlerine uydular... Hem de daha büyük bir iştahla...

Yeni peygamberler onları ikaz ediyorlardı:

«Yeryüzündeki değişiklikten hiçbir şey anlama­dınız mı ?

«Bizi ilgüendirmez... Havalanıyor ve kurtuluyo­ruz.»

«Fakat unutmayın ve hatırlayın ki, o tepeler iri­liğindeki hayvanları yere gömen, ormanları, dağları göeüren, bir varmış bir yokmuş yapan, yerlerine ummanlar koyan Allah, bir hazırlıktadır...»

Soruyorlardı:

«Ne gibi?...»

«Hazreti Allah (Celle Celâluhu) en şerefli canlıyı yarata­caktır. Zamanı pek yaklaştı...»

«Ateşten mi?...»

«Hayır topraktan...»

Gülüşüyorlardı cinler, ayaklarıyla toprağı tepe

tepe.

Toprağa, o bereket kaynağma, hakarette yarışı­yorlardı.

Bazıları peygamberiyle alay ediyorlardı:

«Siz kâhin, sihirbaz ve büyücülere kızıyor, ret ediyorsunuz, yıldıza bakanları horluyorsunuz ama, kendiniz, gayptan haber vermeye kalkışıyorsunuz..»

Peygamberler onları susturuyorlardı:

«Gayb ancak Hazreti Allah’a açıktır ama, diler­se seçtiği peygambere açıklıyacağım önceleri hem biz ve hem gelip geçen peygamberler söylemişlerdi.»

Devam ediyorlardı peygamberler:

«Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın yaratacağı en şerefli canlının emrine, imanına, ilmine, bütün kâinattaki varlıklar verilecektir.»

«Biz de mi?...»

«Evet...»

Cinler yine gülüyorlarlardı...

Söyleniyorlardı:

«Biz ateşten yaratıldık... Nasıl olur da toprak­tan, o hakir yerden, yaratılacak canlıya uyarız?..»

«Beden, şereflenmek için esas değildir... Ruh ve verilecek kudretler esastır... Siz esasen Allah’a iman etmiyorsunuz... Melekler Nur’dan yaratılmışlardır. Nur ateşten şereflidir... Buna inanmadınız...»

«Elbette inanmayız...»

«Elinize bir fırsat geçti... Daha o şerefli mahlûk yaratılmadan, iman edin... Günahlarınız af olsun...»

Cinler: «Hayır hayır...» Diyerek peygamberle­rini kovaladılar.

Peygamberler her fırsatta dileklerini tekrarladı­lar.     1

Hiç bir faydası olmadı...

Nihayet şu gerçeği söylemek zorunda kaldılar:

EĞER DİLERSE SİZİ GİDERİR, YEP­YENİ BİR HALK GETİRİR.

(Fatır: 16 meali)

HERÜMMETİN BİR ECELİ VARDIR. BİNAÂNALEYH O MÜDDETLER/ GE LİNÇE BİR SAAT NE GERİ BIRAKI­LABİLİR, NE ÖNE ALINABİLİR.

(Araf: 34 meali)

Cinler sordular:

«Yani Allahınız bizi toptan öldürecek mi?...»

«Bilmiyoruz... Şu bir gerçektir ki, size verilen kulluk görevini yapmadınız... Halbuki bu maksatla yaratılmıştınız... Dünya, bir zaman ateşti...Hazreti Allah (Celle Celâluhu) dileseydi, güneş gibi, onu yine öyle tu­tardı ve sizi sevindirirdi... Tutumuznuz açığa çıkın­ca, cezalandınız... Dünyayı değiştirdi... Şimdi onun yaratcağı şerefli mahlûka yaşama imkânı verecek bir hale koydu...»

Cinler iddia ettiler:

«Böyle bir şey olamaz...»

«Neden?... Baksanıza nice canlılar helâk olup, başkaları yaratıldı...»

«O dediğiniz şerefli mahlûk yaratılsa da ne çı­kar...»

«Niçin?...»

«Allah’a kulluk etmeyecektir...»

«Kendisi bilir... O zaman Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bu şerefli mahlûkunu da giderir, yerine başkasını ya­ratır...»

«Görelim bakalım...»

«Demek en büyük fırsatı kaçırıyor, iman etmi­yorsunuz?...»

«Biz kimlere tapacağımızı biliyoruz...» xx

Yüz yıllar ilerledi...

Kutuplar soğudukça, güneşin tesiriyle, dünya­nın orta kısımları ısındı... Tepeler çabuk parçalandı­lar... Çöller peydahlandı.

 Ateşten yaratılmış, sıcağı seven cinler, dünya­nın başka yerlerinden buralara hücum ettiler.

Artık eskisi gibi dağlar ateş saçmıyordu esasen.

Çöllere sığamadılar...

Aralarında savaşlar başladı.

Sonu gelmiyordu bu savaşların...

Beş on değil yüzlerce sene sürmüştü... Hâlâ da sürüyordu.

Cinler kıyasıya birbirlerini öldürüyorlardı.

Onların yerini yeni doğanlar alıyordu.

Fakat bir sonuç vermiyordu bu sürüp giden dö­vüşler.

Peygamberler, mümin cinler, pek üzgündüler.

Uğraşıyor, aracüık yapıyorlardı amafayda et­miyordu.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), peygamberlere, cinleri im­ha için dilerlerse emir vereceğini ulaştırıyordu.

Peygamberler, ümmetlerinden ümit kesmiyorlar­dı.

Onların yok edilmelerini istemek, vazifelerini yapamdıklarının delili olacaktı.

Ne yüzle çıkacaklardı Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın hu­zuruna!...

Cinlerin imhası, onlar için kıyametti...

Esasen, kıyamet ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın emredeceği zaman mukadderdi...

Peygamberler ürperiyorlardı, bütün kovulup, iş­kence edilmelerine rağmen, savaşan, gözleri kanlan­mış cinlere anlatıyorlardı kıyamette olacakları...

Bilhassa, bazılarının tapa geldikleri ayla güne­şin birleşeceği, yerle göğün kaynaşacağı üzerinde duruyorlardı.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), onlan yaratılışta nasıl bir birlerinden ayırmışsa, elbette birleşmesi yine bir «Ol...» emrine bakardı.

Kalem harekete geçer, elifler hedeflerini bulur­lardı.

SORAR: «KIYAMET GÜNÜ NE ZA­MAN? » GÖZLER KAMAŞINCA,

GÜNEŞLE AY BİRLEŞİNCE...

(Kıyamet: 68 meali)

O GÜN GÖK ERİMİŞ MADENE BEN­ZER. DAĞLAR ELVAN YÜN GİBİ ATILIR.

(Meariç: 8/9 meali)

O GÜN BİZ GÖKLERİ TOMARI,AYA­CAĞIZ, KİTAP TOMARLARI GİBİ,

BİZ İLK YARATILIŞA BAŞLADIĞI­MIZ GİBİ ONU GERİ DÖNDÜRECE­ĞİZ. BU BİZİM BAĞLI VADİMİZDİR

(Hacc: 104 meali)                                                                ,

O GÜN Kİ BU DÜNYA VE GÖKLER.                             j

BAŞKA BİR DÜNYA OLUP DEĞİŞE­CEK, BİR VE ÜSTÜN OLAN. ALLA­HIN HUZURUNDA TOPLANACAK­LAR.

(Hicr: 48 meali)

III

İBLİS

 Günümüzden sekiz bin yıl kadar önceydi.

Cinler iki bin yılı aşkın bir zamandan beri birbirleriyle savaşıp duruyorlardı.")

CİNLER .ÂLEMİ

Hâlâ cinler âlemindeki ümmetlerin peygamber­leri, vazifeliler, ne bu savaşı durdurabilmişler, ne de Allahın yolladığı haberlere uyarak imhalarım iste­mişlerdi.

Hep o ümit ve vaziflerini yapamama utancı sar­mıştı yüreklerini...

Sabrediyor ve bekleşiyorlardı.

Bir gün cinlerden bir ailenin oğulları oldu.

Anne baba pek sevindiler...

(»Çünkü doğan oğulları, şimdiye kadar gördükle­rine benzemiyordu... Hangi canlının şekline girse onun en güzeli, göz kamaştıranı, seviznhsX~ÖluyorduT7!

Daha küçüklüğünde akıl, zekâ hususunda da gel­miş geçmişlerden çok ileri olduğu anlaşılmıştı...

Hâlâ savaş içinde bulunan cinler, bu oğlanı gör­meye koşuyorlardı...

Hayretler içinde kalıyorlardı.

Annesiyle babası ona (İBLİS) adını takmışlar­dı. )

İblis, elbette yine bir cindi ve ateşten yaratılmış­tı.

Çünkü anne babası da öyleydiler.

HANİ BİZ MELEKLERE: «ÂDEM İÇİN SECDE EDİN» DEMİŞTİK DE ETMİŞLERDİ. O İSE, CİNDEN OLDU­ĞU İÇİN, RABBİNİN EMRİNDEN ÇIK ' MIŞTI...

(Kehf: 50 meali)

( İblis daha çocukken yalmz cinlerin değil, me­leklerin de sevgilisi oldu.

Melekler ondan öylesine anlatılamaz bir huzur aldılar ki, Allahın izniyle, sık sık uğrayıp terbiyesiy­le ilgilendiler.'

İblis, yaşı bir az büyüyünce, meleklere derhal inanıp Allah’ın varlığına ve birliğine, cinlere yolla­nan peygamberlere» iman etti.)

Âdeta melekleşti.

Melek haslet bir hal alması onu büsbütün güzel­leştirdi.

Esasen Allah’a teslim olmuş, yürekten kulluk yapan her kimse, kendi çapında bir melek olmamış mıdır?...

flriblis büyüdü...

Hemcinsleri cinlerin bir kaç bin seneden beri sürdüre geldikleri savaşları durdurmaya çok çalış­tı. Muvaffak olamadı.

Üzülüyordu...

Çinler, her meselelerini ona getirirlerdi.

İblis de adaletle çözerdi...

Bu yüzden, cinlerin sanki bir adalet dağıtmışıydı.

İblis adı unutulmuş, ona cinler (Hakem) diyor­lardı.

Melekler dayanamadılar, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a yalvardılar...» Hazreti Allah (Celle Celâluhu), İblis’i yukarıya aldı...

Cennetlerde gezdirdi...

Hattâ'cennetlerin muhafızlığını, hazinedarlığını ona verdi. Cennetlerdeki lâkabı (Azazil) di...

Göklerde de gezinirdi..’!

 Oradaki lakabı (Haris) oldu.

İblis, Allah’a engin kulluğunun karşılığını, cin­ler cezalandırıldıkları halde, böyle gördü.

felekler hürmet ediyorlardı.

Dilediği zaman yeryüzünde, dilediği zaman gök­lerde, dilediği zaman cennetlerde kalıyordu.

Fakat içi huzursuzdu.

Hemcinsi olan ateşten yaratılmış cinlerin savaş­ları durmasa, bu huzursuzluğu asla geçmeyecekti...

İblis, bin yıla yakın bir zaman, cinleri yatıştır­mak için çalıştı...

Lâkin elinde iman etmiş bir avuç mümin cinle bir şey yapamadı.

Cinlerin küfrü bilhassa canını sıkıyordu.

Nihayet bu can sıkıntısı bir gazap haline geldi.

Cinlerin cezalanmadan, yola glemeyeceklerini an­lamıştı.

Peygamberlerin istemediklerini o, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) dan istedi...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu)> İblis’i kırmadı.

Meleklerden ordular verdi emrine.

İblis, bu oıdularla, savaşan cinlerin üzerine yürü­dü.

Pek çoğunu öldürdü .(î|

Kurtulabilenler, adalara, çöllerin tenha yerlerine, sığındılar... Pek pişmandılar, lâkin iş işten geçmişti.

Cinler pişman olmuşlardı ama, hiç akla gelme­yen, ümit deilmeyeîı, bir arzu İblis’in göğsünü doldu­rup, sıkmıştı... Karartmıştı.

Artık iblis, eski o güzel, sevimli, kulların melek haslet olanı değildi.

Hiç kimseye açılmamıştı fakat, kendisinde ulu­luk vehmetmişti...

a Cennetleri gördüğü, meleklerle düşüp kalktığı, hürmete eriştiği halde, birden bire Allahın Rahmaniyet vasfını inkâr etmişti için için.

Kazandığı savaşm tesiri altında büyüklüğüne aldanmıştı.

Nefsini bir türlü yenmiyor ve adalara, çölllerin derinliklerine dağılan cinlere ilâh olmak istiyordu”

Nerdeyse, onları toplayacak, kendisine tapmala­rım, ateşi, yıldızları, güneşi, ayı ve benzerlerini, zalim­leri bırakmalarını, yalnız kendisini tanımalarını iste­yecekti.

Bundan, Iblis’in ululanmamasından, melekler bile haberli değildiler a.

Yalnız Hazreti Alıah (Celle Celâluhu) şüphesiz biliyordu.

Çünkü O, yaratandı... Gizlisi yoktu, olamazdı.

 Hazreti Allah (Celle Celâluhu) İblis’in sapıtmasını ilân et­mesine fırsat bırakmadı...

insanın atası (Âdem) i yaratma kararım çabuk­laştırdı.

Emir verdi...

Âdem (aleyhisselâm) topraktan yaratıldı...

Huzurunda can verildi Âdem’e...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), yarattıklarını en şerefli­si olarak buyurduğu’ insanların atası Âdem’e melek­lerin hürmet secdesi yapmalarım, Âdem’in şahsında kendisini ulumalarını diledi.

O zamana kadar, iblis, hazırlıkları izliyordu...

YeryüzününJıer-iarafındanJaalcık alınışını, huna Allahın huzurunda şekil verilişini, kuruması için

bekletilişini, merakla ve kızgınlıkla seyrediyordu. ~AHalâ insanın yaratılacağı inancında değildi...

Önünde duran henüz ruh üfürülmemiş insan'ın atası olacak toprak yığınının ağzından giriyor, bede­ninde dolaşıyor, altından çıkıyor, eğleniyordu...

İblis ayrıca, Hazreti Âdem (aleyhisselâm) ın erkek olarak yaratıldığını da görerek kıskanmıştı.

Çünkü bir sır sahibiydi...

İblis bu sırrı asla fâş etmiyordu...

Melekler bile bilmiyorlardı.

Bu sırdan şüphesiz ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) in haberi vardı... Esasen o buyurmuştu.

İblis’de erkeklik dişilik yoktu.

Bu yüzden, anne ve babası, ölümlerine kadar giz­li tutmuşlardı bunu.

İblis erkek bir çehreye ve bedene sahip olduğun­dan, diğer cinler, yüz yıllar boyunca, İblis’in evlenme­mesine şaşıyorlardı.

Yakınları, nice nice güzel kızlarını teklif etmiş­lerdi.

Fakat İblis bu tekliflere kulak vermemek mec­buriyetinde kalmıştı.

Âdem’i kıskanması bir az da bu eksikliğinden ileri geliyordu.'!

Nihayet, Hazreti Allah (Celle Celâluhu), vakit tamam olun­ca, ruh üfürülmeden önce, bütün melekleri topladı...

Hazreti Âdem (aleyhisselâm)ı ululamalarını istedi.

Melekler derhal, Âdem’e secdeyi kabul ettiler, bu suretle, onun şahsında gerçekte Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ı ululayacakdılar...

Halbuki meleklerde de erkeklik dişilik mevcut de­ğildi.

İblis bunu hatırlasa, üzüleceği yerde, cin taifesi­nin yaratıldığı ateşten olduğu halde, melek mertebe­sine yükseldiği için sevinirdi...

Lâkin bir kere gururlanmıştı...

Nefsini zabtedemiyordu...

Allah’a, onun Rahman sıfatına, âsi oldu, secde­yi kabul etmedi.

İlerde, Kur’an-ı kerim nazil olduğu zaman, Haz­reti Allah (Celle Celâluhu)> bu olayı bir çok âyetlerle, kulları­na buyuracak, böylelikle ibretlenmeleri sağlayacaktı...

İşte o âyetlerden bazıları:

HANİ MELEKLERE: «ADEME (ya­hut: Âdem için Allaha) SECDE EDİN DEMİŞTİK DE (Şeytanların reisi olan) İBLİSDEN BAŞKASI REMEL SECDE ETMİŞLERDİ. O İSE DAYATMIŞ, KİBİRLENMEK İSTEMİŞTİ (Zaten) O KÂFİRLERDENDİ.

(Bakara: 34 meali)

Burada İblis’in kâfir oluşunun sebebi, sadece Hazreti Allahın henüz bildiği, ululanmasıydı.

ANDOLSUN Kİ, SİZİ (evvelâ) YARAT­TIK. SONRA SİZE SURET VERDİK SONRA DA MELEKLERE:                           «ÂDEM

’E (yahutta Âdem için Allaha) SECDE

EDİN?» DEDİK. MELEKLER HEMEN SECDE ETTİLER. FAKAT ÎBLllf DAYATTI, SECDE EDENLERDEN OLMADI.

(Araf: 11 meali)

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m İblis’i meleklerle birlik­te bulundurması, ona vaktiyle melekler seviyesinde baktığının açık delilidir.

HANİ BİZ MELEKLERE:                     «ADEM

İÇİN SECDE EDİN» DEMİŞTİK DE İBLİSTEN BAŞKASI HEMEN SECDE ETMİŞTİ? O İSE, CİNDEN OLDUĞU İÇİN, RABİSİNİN EMRİNDEN DIŞA­RI'ÇIKMIŞTI

(Kehf: 50 meali)

Bu âyette İblis’in cinlerden olduğu sarih olarak açıklanmıştır.

HANİ MELEKLERE: «ÂDEM İÇİN SECDE EDİN » DEMÎŞDİK DE İB­LİSTEN BAŞKALARI SECDE ET­MİŞLERDİ? O İSE DAYATMIŞTI.

(Tâhâ: 116 meali)

(İBLİSTEN BAŞKALARI) Kimlerdir?..

Elbette yalnız melekler değildi.

Bütün yaratılanlardı...

O halde, huzurda bulunmadıkları halde, Kâinat­larda ne varsa cümlesi, İblis ve hâlâ sapık olan cin­lerden bir gurup secde etmemişlerdi...

YALNIZ İBLİS KİBİRLENMİYE YEL­TENMİŞTİ. (zaten) O, (İLMİ İLAHİ DE) KAFİRLERDENDİ.

(Saad: 74)

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), İblis’e sorup, secde etme­yişinin sebebini herkese duyurdu:

ANCAK İBLİS BU SECDE EDENLER

DEN OLMAKTAN ÇEKİNEREK DA­YATTI.

(Cenab-1 Hak) : «EY İBLİS, SEN NEYE SECDE EDENLERLE BERA­BER OLMADIN?» DEDİ.

«BEN, DEDİ, KURU BİR ÇAMURDAN, SURETLENMİŞ BİR BALÇIKTAN YARATTIĞIN BEŞER İÇİN SECDE EDEYİM DÎYE VAR OLMADIM.»

(Hicr: 31,33 meali)

(Şunu da) HATIRLA Kİ BİZ MELEK­LERE: «ADEM İÇİN SECDE EDİN DEMİŞTİK VE ONLAR DA SECDE ETMİŞLERDİ DE İBLİS ETMEMİŞ, «BEN BİR ÇAMUR OLARAK YARAT-

CİNİjER A LKMİ

(İsra: 61 meali)

BUYURDU: «EY İBLİS, İKİ ELİMLE (yani bizzat) YARATTIĞIMA SECDE i            ETMENE SENİ HANGİ ŞEY MEN ET­

Tİ? KİBİRLENMEK Mİ İSTEDİN?..

YOKSA YÜCELERDEN Mİ OLDUN?..» (İblis) DEDİ: «BEN ONDAN HAYIR­LIYIM, BENÎ ATEŞTEN, ONU İSE ÇAMURDAN YARATTIN.»

(Saad: 75,76 meali)

Bu âyette, cinler gibi. îblis’in ateşten yaratıldı­ğı, yani cinlerden olduğu açıklanmıştır yine.

Hazret! Allah (Celle Celâluhu), İblis hakkmda hükmünü v.erdi, ve bunu tebliğ etti...

İblis, hâlâ gururdaydı ve pişmanlık getirmiyor­du... Kararı öğrenince, ataları Adem’den üreyecek insanları sapıtmak için izin istemek cüretini, göster­di:

TIĞIN KİŞÎYE SECDE EDER Mİ­YİM?» Demişti.

CENAB-I HAK ŞÖYLE BUYURDU: «O HALDE ÇIK BURADAN. ÇÜNKÜ SEN ARTIK KOYULMUŞLARDAN­SIN.» «HİÇ ŞÜPHESİZ CEZA GÜNÜ­NE KADAR LANET SENİN TEPEN­DEDİR.»

(İblis) «EY RABBİM, DEDİ, ÖYLEY-


SE BANA (İnsanların) HER BİRİN­DEN KALDIRILACAKLARI GÜNE KADAR MÜHLET VER.»

BUYURDU: «O HALDE SEN (Allah yanında) MALÜM OLAN (bir) ZAMA­NIN GÜNÜNE KADAR GECİKTİRİ­LENLERDENSİN.»

(İMis) «EY RABBİM. DEDİ, BENİ AZDIRDIĞIN ŞEYE (Rahmetinden tard etmene) MUKABİL BEN DE AND OLSUN YER (yüzün) DE ONLAR (ın masiyetlerini) HER HALDE SÜSLE­YECEĞİM (onları kendilerine hoş gös­tereceğim.) ONLARIN HEPSİNİ MU­HAKKAK TOPTAN AZDIRACAĞIM.» «ANCAK ONLARDAN İHLÂSA ER­DİRİLMİŞ KULLARIN MÜSTESNA.» BUYURDU Kİ: «İŞTE BU, BANA GÖ­RE (hak ve lâyık) OLAN DOĞRU BİR YOLDUR.»

«BENİM KULLARIM ÜZERİNDE SE­NİN HİÇ BİR TAHAKKÜM (ün) YOK­TUR. MEĞER Kİ AZIB SABANLAR­DAN SANA TABİ OLANLAR OL­SUN.»

«ŞEKSİZ ŞÜPHESİZ ONLARIN TOPU­NA VAAD OLUNAN YER CEHEN­NEMDİR.»

(Hicr: 34,43 meal) BUYURDU: «HEMEN BURADAN ÇIK

ZİRA ARTIK SEN TAŞLANAN (rahmet-i ilâhiyeden kovulan bir meun) SUN.» «VE ŞÜHESÎZ Kİ CEZA GÜNÜ­NE KADAR LANETİM SENİN ÜZE­RİNEDİR.»

(İblis) DEDİ: «EY RARBİM. O HAL­DE (İnsanların) TEKRAR DİRİLE­CEKLERİ GÜNE KADAR BANA MÜH LET VER.»

BUYURDU: «HAYDİ SEN MÜHLET VERİLENLERDENSİN.» «(Bence) MALUÜM OLAN ZAMANIN (bir) GÜ­NÜNE KADAR.»

(iblis) DEDİ:     «SENİN          İZZETİNE

(mutlak kudretine, kahnna) ANDEDERİM Kİ BEN DE ARIK ONLARIN HEPSİNİ MUHAKAK AZDIRACA­ĞIM.»

«İÇLERİNDEN ÎHLÂSA ERDİRİL MlŞ (mümin) KULLARIN MÜSTES­NA.»

BUYURDU: «İŞTE BU DOĞRU, BEN ŞU HAKİKATİ SÖYLEYECEĞİM: ANDOLSUN, CEHENNEMİ SENDEN (Senin cinsinden) VE ONLARIN (in­sanların) İÇİNDEN SANA TABI OLANLARIN HEPSİ İLE DOLDU­RACAĞIM.»

(Saad: 77,85 meal!)

Melekler, iblis’in isyanı karşısında şaşkınlık içindeydiler..

Fakat, bazı olayları hatırladılar:

İblis, Adem’in cesedi kururken, içine girip do­laşıyor, çıkıyor ve kuruyan çamura vuruyor, alay ediyordu. Meleklere: «Bıı r00 011 korkmayın,. Dlersem. hemen pa.rya1a.nm-» diyordu.

En önemlisi de, Âdem yaratılmadan önce, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) melekleri toplamış, kararını bildir­mişti..

Hazreti Aİlah (Celle Celâluhu)> yeryüzüne bir halife yarata­caktı. Bu halifeden soy üreyecekti.. Allah’a kulluk edeceklerdi.

Melekler, korkmuş ve üzülmüşlerdi karardan.

İşte milyonlarca yıldan beri cinlerin tutumu meydandaydı.

Hep sapıtmışlar, cehenneme odun olmuşlardı.

Bir kaç bin yıldan beri de savaşmışlar, kan dökmüşlerdi.

Ancak, İblis melekler ordusuyla savaşları bas tırmış ve cinleri itaat ettirmişti..

Yeni yaratılacak insan, halife, aynı şeyleri ya­parsa ne olurdu?..

Endişelerini Hazreti Allah (Celle Celâluhu)a açıkladılar.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu); onlara kendilerinin bil­medikleri şeyleri bildiğini buyurdu.

HANİ RABBÎN MELEKLERE: «MU­HAKKAK BEN YER YÜZÜNDE (be­nim emirlerimi tebliğ ve infaza memur) BİR HALİFE (bir insan, âdem) YA-

CİNLER ÂLEMİ

!

RATACAĞIM.» DEMİŞTİ?' MELEK­LER DE: «BİZ SENİ KENDİNLE TEŞBİH VE SENİ TAKDİS (ayıplar­dan, eksikliklerden tenzih) EDÎB DU­RURKEN (yerde) ORADA BOZĞUNCULUİI EDECEK, KANLAR AKITACAK KİMSE Mî YARATA­CAKSIN?» DEMİŞLERDİ. ALLAH (da):         «SİZİN BİLMİYECEĞÎNİZİ

HER HALDE BEN BİLİRİM.» DE­MİŞTİ.

(Bakara: 30 Meali)

Melekler şimdi bu son açıklamanın neye delalet ettiğini anlamışlardı.

Demek iblis, savşları bastırınca gururlanmıştı. Kalan cinlerin başına geçmek, ilâh olmak iste­mişti.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) onun bu düşüncesini me­lekler önünde yüzüne vurmak içinaz sonra canlana­cak olan Âdem’e secde etmesini emretmişti.. O da bu­na yanaşmamıştı.

Ne olacaktı şimdi?..

Yer yüzünde henüz cinler vardı.,

Gizliydiler ama, üreyeceklerdi..

Kalacaklar mıydı yeryziinde?..

Âdem soyu da üreyince cinlerle münasebet ku­rulacak mıydı ?

Yoksa birisi açık, diğeri gizli, hayatlarını sürdü recekler miydi Kıyamet gününe kadar?..

Henüz bunlar meleklerin bilgisi dışındaydı.

Meydana çıkan bir gerçekti şuydu:

İblis Kıyamete kadar ölmeyecekti..

Hep yeryüzünde kalacak ve insanları azdırma­ya çalışacaktı.

İnsanlar buna kapılacak mıydı?..

Elbette Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bu insanlara da peygamberler yollayarak uyandıracaktı..

Cinler devrindeonları sadece nefsleri azdırır­ken, nice nice kan dökülmüştü.. Sapıtmıştı!.. insan, iblis karşısında, emlerden daha beter olmaz mıydı?..

Mielekler bunları ve benzerlerini düşünürlerken, iblis kovulduğu cennetten çıkmıştı..

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) da Âdem’e nihayet ruh üfürmüş ve diriltmişti.. Melekler derhal ona secde ettiler.

Hazreti Alllah (Celle Celâluhu), Âdem (Â.S.)ı Cennetin en güzel yerinde misafir etti.. Elbette büyük mera­simle yeryüzüne indirecek ve yer yüzünü ona tes­lim edecekti..

Bu zaman yakındı..

azreti Allah (Celle Celâluhu), Âdem cennette misafir iken, onun sol kaburgasından kendisine bir aile yarattı..

Havva’ydı bu kadm...

Birlikte cennette yaşamaya başladılar.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), onlara cennetin her tür­lü nimetlerine el uzatabileceklerini buyurdu.

Bir nimet müstesnaydı.. Buğday.

Buğday, öyle serpilmişti ki ağaç olmuştu.

Bu yasaklama, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın inşam ilk imtihanıydı.

Cennetten kovulan İblis, ne yaptı yaptı yasağı

haber aldı ve Âdem ile Havva’ya ilk günahı işlet­meyi istedi

Bunun için cennete girmesi lâzımdı gizlice.

Hiç bir yaratık teklifini kabul etmediği halde, o zaman dört ayaklı bir hayvan olan yılan kabul etti.. İblis Cennete girdi.

İlk önce Havva’yı aldattı, buğdaydan yedirdi.

Havva da Âdem’i baştan çıkardı, o da yedi.

Bu iki cennet misafirleri, binbir merasimle yer­yüzüne inmeyi beklerken, Allahın gazabına uğradı­lar.

Birbirlerine dargın ve perişan, pişman bir hal­de, Âdem Serendib’e, Havva Cidde’ye atıldı.

İblis de göklerden kovuldu..

Yılanın ayakları kesilip o da dünyaya sürüldü.

Yıllarca ayrılıktan sonra, Âdem üe Havva Mek­ke’de Arafat’a buluştular..

Çok ağladılar..

Yalvarıp yakardüar..

Nihayet Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın affına mazhar olup ürediler..

XXX

Cinler, insan soyu yeryüzüne yerleşince, uzun za­man, yok edümelerini beklediler.

Lâkin yok edilmediler...

O gizli halleriyle yaşayacaklarmı anlamışlardı. Kulluk için yaratılan iki varlık: İns ve cin (İn­san ve cinler)!

Olur muydu?...

İnsanlar âlemiyle cinler âlemi nasıl birbirlerine karışmadan, zarar vermeden, aynı topraklarda yaşar­lardı?...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) öyle buyurmuştu, yasaya caklardı.

Birisi görünür, birisi görünmez olduktan sonra pek âlâ mümkündü bu...

Cinler bir zaman sonra olanları da unuttular.

Yine sapıklıklarına döndüler...

Kendilerine peygamberler seçildi... dinleyenler pek çıkmadı...

Artık İblis de onlara karışmıyordu... İlgisi yasak­lanmıştı... Dilediklerini yaptılar.

İnsanların ük peygamberi, ataları Âdem (aleyhisselâm) oldu.

Soyunu ikaz edip sakmdırmaya çalıştı sapıklık­tan...

Fakat her ne hikmetse, insanlar çabuk kendileri­ni beğendiler...Başka güç, kuvvet tanımadılar... Bil­hassa o yemyeşil yeryüzü pek hoşlarına gitmişti... Ölenleri gördükleri halde, ölmeyecek gibi hırsla dün­ya nimetlerini yağmaya koyuldular...

Bunda İblis’in pek büyük payı vardı.

 İblis, elbtete yalnız olsa, bütün insanları azdır­maya yetişemeyecekti...

Bir İlâhi izinle olacak, kendi kendisini aşılayarak çoğaldı... Bu soyuna (Şeytan) denildi... Kendisinin de Şeytanların toplamı, atası, hüviytei çıktı orta­ya...

Bir zamanların adalet dağıtıcı Hakem adı, gök­lerdeki Haris adı, hele cennetteki Azazil adı unutuldu?

Masal oldu.

Şimdi lânetlenerek hem Allahın insanlara yolla­dığı peygamberler aracılığıyla, hem sahifelerle, yerine göre üç şekilde varlığı bildiriyor, insanın ona Alla­ha kulluk ile karşı durması isteniyordu.

Bu isimlerden birisi (İblis) di... ki, annesi ve ba­bası tarafmdan konmuştu...

İkincisi, artık cinlerle ilgisi kalmadığı halde, on­ların soyundan olduğu için (Cin) diye hitap ediliyor­du.                                             İ

Üçüncüsü de kendi kendisini aşılayarak, yani ilkah ederk peydahladığı Şeytanlara uyularak (Şey­tan) deniyordu.

Her üç isim de doğruydu...

Ne var ki, artık yeryüzünde kalan cinlerle İblis’i karıştırmamak gerekiyordu.

Cinler, takdir edilen hayatlarını yaşıyorlardı...

Doğuyor, ölüyorlardı...

İblis ise insanlarla uğraşıyordu...

Kıyamete kadar uğraşacak, yaşayacaktı...

İblis’i en çok düşündüren Hazreti Allahın şu açık­lamalıydı :

İnsan en şerefli mahlûktu...

Kullukta kaldıkça, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bütün yaratıklarını onun emrine vermişti...

Bir çeşit hükümdarıydı kâinatın.

İnsan, kulluğunu eksiksiz yaparsa, cinleri, İblisi, şeytanlarını, hattâ melekleri emrine alması hakkıydı.

GÖKLERDE NE VAR, YERDE NE VARSA HEPSİNİ ALLAHIN, MUHAK-

KAK SÎZİN İÇİN MUSAHHAR KIL­DIĞINI, AÇIK VE GİZLİ BİR ÇOK NİMETLERİNİ SİZİN ÜZERİNİZDE BOL BOL TAMAMLADIĞINI GÖRME­DİNİZ Mİ? İNSANLAR İÇİNDE, HİÇBİR İLMÎ, HİÇBİR REHBERİ VE TENVİR EDİCİ HİÇBİR KİTABI YOK­KEN HALÂ ALLAH HAKKINDA MÜ­CADELE EDEN KİMSELER VARDIR.

(Lukman: 20 meali)

İşte her şey açıktı ...

Gizli nimetler nelerdi?...

Bir çok yeryüzü sırları...

Bir de, evet bir de cinler.

[j İnsan onları emrine alacak kulluğu gösterirse, cinlerin yardımı ve hizmteleriyle. yer ve göklerde do­laşmasını bir nefeste bitirirdi...

Dağlar, tepeler, ormanlar içi mani olamazlar ge­çilirdi.

Yerin ve denizin derinliklerine inilirdi.

Göklere yükselinilirdi...

İşte o zaman, İblis insanları azdırmaya mukte­dir olamazdı.

Bunu önlemek için, vakit geçirmesi doğru değil-

di...

İnsanların çabuk sapmaları gerekliydi...

İblis, yani cin soyundan gelen bu melun çok ze­hirleyici ateş şeytanların atası ve toplamı azgın, büs­bütün insanların üzerine çullandı.]

f 11 NT j E it ALEMİ

Bu olaylar günümüzden ancak yedi sekiz bin yıl önce cereyan etmeye başlamıştı... Yani insanın yara­tılışı bu kadar zaman evveldi.

İblis, kendi kendisini aşılamaya hız verdi.

Soyundan şeytanlar çoğaldı ...

Elbet onlar da nihayet Îblis’în bir parçası olduk­larından ölmeyeceklerdi... Her birini bir insana me­mur etti.

İnsanın üzerinde iki kuvvet vardı şimdi:

Melek ile şeytan (Cin, İblis).

Yani hayır ile şer...

Bu iki kuvvet, insan nefsini ya salaha, yahut azgınlığa sürükleyeceklredi...

İblis soyundan gelmeyen asıl cinler, hiçbir şeye karışmıyor, sadece hayatlarmı sürdürüyorlardı...

% Fakat bu cinlerin içinde mümin olanlar, her fır­satta mümin insanlara, Allahın izni nisbetinde, yar­dımcı oluyorlardı, çünkü melekleşen mümin insanla­rın emirlerine girmeleri Allahın dileğine uygundu.'A

Acaba İblis’in, çok zehirleyici ateşten yaratılmış en sapık cinin, şeytanınkendisine bahş edilen kuv­vet ve kudreti ne kadardı?...

Sınırlı mıydı?...

Sınırsız mı?...

Elbette sınırlıydı...

Meselâ şunları yapamazdı:

1.  Meleklere dokunamazlardı İblis ile ordusu şey­tanlar.

2.                    Yine İblis ile ordusu hiç bir cansız cisme te­sir edemezlerdi... Eğer böyle bir kudretleri olsa kâi­natın dengesi bozulurdu.

3. Canlılara da hükmede-mezler, fayda ve zarar vermezlerdi, yani, bir kuşu, bir deveyi, bir koyunu, bir balığı öldüremezler, hastayken iyi edemler, öl­müşse diriltemezlerdi.

4.  İnsanın bedeni de bu yasağa dahildi...

İblis ve şeytan her hangi bir insana zarar vermek gücüne sahip değildi...

İblis ve ordusu şeytanlar, ancak ve ancakinsan kalbine, akima, devamlı vehim vererek, nefislerini şahlandırmaya, kendilerini gururandırmaya, azdır­maya çalışabilirdi.

Bu hal insamn bir nefs mücadelesiydi...

İnsan nefsiyle yaptığı mücadeleden kazançlı çık­mak için ya ona karşı gelecek, yahut yardım isteye­cekti.

Her ikisi de insamn devamlı surette ilerlemesini sağlayacak hareketlerdi.

İnsan, İblis ve ordusu şeytanlarla mücadelesini, kulluğunu devam ettirerek yapacaktı...

Allah’a, yalnız O’na sığınarak korunacaktı.

İlerde nazil olacak şu sure ne kadar açıktır...

İblis ve şeytanldarımn yalnız insana vesvese ver­diklerini, onlardan kurtulmak için Allah’a sığınmak gerektiğini buyurur.

Ayrıca, şeytanları iki guruba ayırır:

1.   Cin soyundan olan İblis’in ilkahıyla olanlar.

(Bunların diğer cinlerle bir ilişiği yoktur).

2.                    İblis ile şeytanın vesvesesine uyarak azıtanlar ki, onlar da artık birer şeytandırlar... İnsanın, hemcinsi olan bu şeytanlardan da yakasını kurtar­ması icab eder.

DE Kİ: SIĞINIRIM İNSANLARIN KABRİNE, İNSANLARIN (yegâne) MALİKİNE, İNSANLARIN MABUDU­NA, O SİNSİ ŞEYTANIN ŞERRİN­DEN, Kİ O, İNSANLARIN GÖĞÜSLE­RİNE DAİMA VESVESE VERENDİR. (O şeytan) GEREK CİNDEN, GEREK İNSANDAN (olsun).

(Nas: 1,6 meali)

Hazreti Allah (Celle Celâluhu)> yalnız insanlara değil, yi ne insandan seçtiği peygamberlerine de ister cin so­yu İblisin ilkahıyla meydana gelip üreyen şeytanlar­dan, ister azan insanlardan olsun düşmanlar çıkar­mıştı...

Bu peygamberlerin ilki Hazreti Âdem (aleyhisselâm) dır ki, bizzat İblis tarafından ailesi Havva aracılı­ğıyla aldatılarak, cennetten kovdurulmuştur...

İlerde insan ümmetleri çoğaldıkça her ümmete bir peygamber tahsis edileceğine göre, son peygadber Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) e kadar, beş altı bin yıl içinde iki yüz binin üzerinde peygamber gelip geçecekti...

Demek o kadar peygambere İblis soyundan şey­tanlar düşman edileceği gibi, insanlarm İblis’e kul­luk edenleri de düşman tutulacaktı...

BİZ (Sana yaptığımız gibi) HER PEY­GAMBERE DE İNSAN VE CİN ŞEY­TANLARINDAN BÖYLECE DÜŞMAN YAPTK. ONLARDAN KİMİ KİMİNE, ALDATMAK İÇİN, YALDIZLI BİR TAKIM] SÖZLER (ve vesveseler) TEL­KİN EDER. EĞER RABBÎN DİLESEY Dİ BUNU (bu telkini) YAPMAZLAR­DI! ÖYLEYSE ONLARI DÜZMEKTE OLDUKLARI YALANLARLA BERA­BER (başbaşa) BIRAK.

(En’am: 112)

Peygamberlere dahi vesvese verecek kadar azan ister cin soyundan, ister insan soyundan olsun bütün şeytanlar, yani İblis’in kulları bırakılırlarsa kurtu­lacaklar mıydı ilerde?...

Asla!...

Cezalarını bulacaklardı.

(Hatırlayın) O GÜN (ü) Kİ (Allah) ONLARIN HEPSİNİ (huzurunda) TOP­LAYACAKTIR. «EY CİN Şeytanlar) CEMAATİ, (Denilecek) İNSANLAR­DAN BİR ÇOĞUNU (baştan çıkarıp) ALMAK (kendinize mal etmek) KAY­DINA DÜŞTÜNÜZ HA!... «ONLARIN DOSTLARI OLAN İNSANLAR DA

ŞÖYLE DİYECEK: «EY RABBİMİZl.. KİMİMİZ KİMİMİZDEN FAYDA GÖR­DÜK. BİZİM İÇİN TAKDİR ETTİĞİN VADEYE ERDİK» BUYURACAK Kİ: «ALLAHIN DİLEDİKLERİ MÜSTES­NA OLMAK ÜZERE, İÇİNDE EBEDİ KALICI OLDUĞUNUZ ATEŞ, KARARGÂHINIZDIR SİZİN,» ŞÜPHESİZ Kİ RABBİN TAM HÜKÜM VE HİKMET SAHİBİDİR? HAKKIYLA BİLENDİR.

(En’am: 128)

Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın âyetlerde buyurduğu gibi, bütün peygamberlerle beraber, son peygamber Haz­reti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) de de gerek cin taifesin­den, gerek insan taifesinden birer şeytan ve melek tahsis buyurulacaktı...

Bunu Hazreti Muhammde (salla’llâhü aleyhi ve sellem) de açıklaya­caktı.

                         Sizden hiç biriniz müstesna olmamak üzere herkesin cinden ve meleklerden bi­rer yakım vardır.

Sordular:

.— Ey AMahın resülü!... senin de var

mı?...

Buyurdu:

                         Renim de var. Şu kadar ki Allah cine karşı bana yardım eder de selâmeti buhunim. Binaenaleyh o> bana hayrdan başkasını telkin etmez.

(Müslim: İbni Mesut)

Elbette buradaki cin gizli ve ayrı bir hayat ya­şayan asü cin değildir.. İblis soyundan gelen ve ar­tık şeytan diye adlandırılan cinlerdir.

İşte bu şeytanlardan birisi insana her hangi bir vesvese ve vehim telkin etmeye çalışırsa, daima Al­lah’a sığınmak gerekir... Kurtuluş bundadır... Bir sürü batü işlerde değil.

EĞER ŞEYTANDAN BÎR FÎT (gelip) SENÎ DÜRTERSE HEMEN ALLAHA SIĞIN, ÇÜNKÜ O, HAKKIYLA İŞİTİCİ, TAM BİLİCİDİR.

(Araf: 200 meali)

IV

KOMŞU GİBİ

Nihayet Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın dileğiyle, deği­şen, güzelleşen bir dünya.

Renklerin şekillerin çeşitleri...

Her türlü nimetler...

Bunlardan faydalanan insanlar âlemi.

Bir zamanlar yeryüzünün tek hakimleriyken, şimdi kendilerine ortak gelen cinler âlemi...

Artık cinler, kovuldukları göklerden çok, dünya­yı bu insanlarla bölüşeceklerdi...

İnsanlar gizli değildiler...

Diledikleri şekle giremiyorlardı...

Havalanmaları mümkün değildi.

Lâkin onlar da göz, kulak, ağız, kalp, akü sahi­biydiler.

Zekâları vardı...

Cinler kendilerini önce insanlardan daha üstün sandılar.

Fakat, insanlar her güçlüğü yendikçe fikir de­ğiştirdiler.        ,

Bilhassa inanmadıkları halde Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m en şerefli ve yeryüzündeki temsilcisi diye yarat­tığı insanların, ne yaratmışsa emrine verildiğini du­yunca sarsıldılar...

Elbet günü gelecek, emrine verilenlerin hepsin­den faydalanacaklardı.. .•

Cinlerin insanlarla bazı benzerlikleri de vardı.

Meselâ evleniyor, aile kuruyorlardı...

Çocuk sahibi oluyorlardı ...

Behemahal toplu yaşıyorlardı ...

Kendilerine has nimetleri yiyip içiyorlardı.

Onlar' da cinler gibi sadece Hazreti Allah’a kulluk için yaratılmışlardı.

Lâkin asla cinlerle insanların kaynaşması müm­kün değildi... Yasaklanmıştı...

Hele evlenmeleri...

Onlar, ayno (dünyanın aydınlığıyla karanlığı, ge­ceyle gündüzü gibiydiler...

Komşu sayılırlardı...

Birbirinden ayn yeryüzünün ortak kısımlannı bölüşüyorlardı...

 Cinler, insanları gördükleri, ne yaptıklarını izle­dikleri haldeinsanlar cinlerin hiç bir hayatını takip edemiyorlardı)

Ancak, Hazreti Adem (aleyhisselâm) dan sonra gelen

peygambem aracılığıyla varlıklarını öğrenmişler haklarında bilgi edinmişlerdi...

ç Cinler, hele azgınlan, insanların ilerde bütün kâ­inata hakim olacaklarmı, hattâ kendilerini emirleri al­tına alacaklarını, hizmetçi, uşak gibi kullanacakları­nı hatırladıkça, onların sapıtması, nefislerini kudurt­ması iznini alan İblis ve ordusu şeytanların bıkmadan insanlara baskı yapmalannı arzuluyorlardıj'

Ne olsa İblis, şimdi ayrılmıştı ama, kendi soylarmdandı, dumansız ateşten yaratümıştı... Bu bakım­dan ümit ediyorlardı.

En çok hayret ettikleri şey, kendilerinin insan­lara hiç bir zarar veremeyişleriydi...

Onlara da peygamberler geliyordu, insanlara

da...

Her âlemin peygamberlerinin tek gayesi ümmeti­ni Allah’a inandırmak, teslim etmekti...

Buna karşüık inananlar pek az çıkıyordu.

Her iki tarafta da daha çok, bu peygamberler ala­ya alınıyor, sihirbaz, büyücü, kâhin diye tahkir edili­yor, taşlanıyor, işkencelere tutuluyor, kovuluyorlar­dı inananlarla birlikte.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) sabrediyor, ediyor, nihayet peygamberine haber yollayarak azan ümmetini helâk ediyordu.

Hele Hazreti Nuh (aleyhisselâm)in Tufanında, bütün

yer yüzü insanları yok olmuşlardı... Hayvanlarla bir­likte...

 Ancak, Nûh (aleyhisselâm) m gemisine aldığı bir mik­tar insan ve hayvanların erkekli dişisi, gemi Cüdi Dağı’na oturunaca kurtulmuşlardı ve yeni bir insan nesli türemeye başlamıştı.

Tufanda, dünya yuvarlak olduğuna göre,bütün toprak sular altında kalmıştı...

Cinler boğulmamışlardı...

Tufanm devamı süresince, göklerin alçak yeflerinde bekleşip durmuşlardı.

Lâkin tufandan sonra da her şey unutuldu...

insan ve cinler eski hayatlarım yaşamaya başla dılar.

Peygamberlere uyacaklarına, Allah (Celle Celâluhu) a bin bir çeşit putla ortak koşuyorlardı ...

Güneş, ay, yıldızlar, ateş, taşlar, odunlar, tepe­ler, hattâ kadın ve erkek zalimler, bunların başlıcalanydılar.

Her iki komşu âlemin yaratıkları cinler ile insan­lar, Allaha sığınacaklarına sapıklığı tercih ediyorlar-, dı.

insanı veya cini kurban kesmek onlardaydı...

Kötü niyetleri için adaklar onlardaydı... '

Kâhinlik, sihirbazlık, büyücülük, yıldızlara ba­kıcılık onlardaydı...

Birbirleriyle dost geçineceklerine, ük yaptıkları gibi, öldürmeler, kavgalar, savaşlar, onlardaydı.

t. insanlar, yeryüzünde gezdikçe, toprağı eşeledikçe, karşüaştıkları büyük hayvan iskeletlerini, varlıkla­rını duydukları cinlerin yiyip nesillerini kuruttukları­nı sanıyorlardı.

Onların gerektiği anda, o tepe yüksekliğindeki hayvanlan öldürecek kadar büyük oluyor kanaatindeydiler...

Çöllerde gördükleri serapları cin sanıyorlardı.

Uluyan rüzgâr, denizlerin kudurması, şarküarı. hep cinlerin sesleriydi insanlara göre.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) insan topluluklarını zaman zaman imha ediyordu ama, buna karşüık cinlerden pek azanları da, insanların peygamberlerine, ermiş müminlerine hizmetkâr olarak veriyordu}

insanlar bu türlü cinlere Hizmetçiler (HÜDDAM) diyorlardı.

Tabiî kendüeri görmüyordu onları...

Belki emirlerine verüdikleri peygamberler ve er­mişler bile görmüyorlardı...

Fakat peygamberlerle, ermişlerin, olmayacak şeyleri yaptıklarım, yaşadıkça inanıyorlardı.

Cinlerle insanların nefislerinin mayası aynı ol­duğu için, azan nefisler bu türlü cezalanıyorlardı..

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ilerde tebliğ edeceği Kur’an’da, cinlerin peygamberlere Hüdam olarak veril­diklerini, Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)ı örnek göste­rerek açıklayacaktı.

XXX

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm), Hicretten önce 1400 (M. Ö. 800) yılları etrafında yaşamıştı.. Demek iki bin sekiz yüz sene kadar evvel.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) tarafından, azıtan îsrailoğullannı doğru yola götürmeye memur kılınmış­tı., Peygamberdi.

Kendisine, vazifesinde kolaylık sağlamak için, Hazreti Allah bazı imkânlar bağışlamıştı ki,, hepsi mucizeydiler.


Hazreti Süleyman (aleyhisselâm), emrine verilen rüz­gâr ile, dilediği yere7pek~bı3rve~f5hat gidıyör7~dö-

Cinler> onun kendisi gibi hareket ettiğini gör­dükçe şaşırıyor ve ürküyorlardı geleceklerinden..

2.     Kuşların dilinden anlardı ve emrine verilmiş­

tiler.

1.                    Rüzgârlar ermindeydiler..

SÜLEYMANA DA ŞİDDETLİ ESEN RÜZGÂRI (Musahhar kıldık ki) BU, KENDİSİNİ İÇERİSİNE (feyzü) BE­REKET VERDİĞİMİZ YERE ONUN EMRİYLE (GÖTÜRÜLDÜ, BİZ HER ŞEYİ BİLENLERİZ.

(Enbiya: 81 meali)

SÜLEYMANA DA RÜZGÂRI MU­SAHHAR KILDIK Kİ SABAHI BİR AYLIK , (yol), AKŞAMI BİR AYLIK (yol) DU.

(Sebe: 12 Meali)

BUNUN ÜZERİNE BİZ DE ONA RÜZGÂRI MUSAHHAR KILDIK Kİ BU, ONUN EMRİYLE ONUN Dİ­LEDİĞİ YERE YUMUŞACIK AKAR GİDERDİ.

(Enbiya: 36 Meali)'


SÜLEYMAN DAVUDA MİRASÇI OL­DU. DEDİ Kİ: «EY İNSANLAR, Bİ­ZE KUŞLARIN DİLİ ÖĞRETİLDİ. BİZE HER ŞEYDEN BEHRE VERİL­Dİ. ŞÜPHESİZ BU APAÇIK BİR ÜS­TÜNLÜĞÜN TA KENDİSİDİR.

(Nemi: 16 Meali)

Hazreti Süleyman, kuşlan dilediği zaman topluyor ve arzusunu yaptınyordu.

3.  Cinlerin kâfirleri de ermindeydiler.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), zaman zaman diğer pey­gamberlere verdiği gibi, cinlerin kâfir olanlarını, yani bir çeşit şeytanlaşanlarını, Hazreti Süleyma­n’a vermişti..

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) bu şeytanlaşan cin­leri, hizmetkâr olarak kullandı..

Mescidi Aksa’nm inşasında çalıştırdı..

SÜLEYMANIN CİNLERDEN, İN­SANLARDAN, KUŞLARDAN ORDU-

LARI TOPLANDI. İŞTE BÜTÜN BUNLAR (onun tarafından) ZAPT VE İDARE EDİLİYORDU.

(Nemi: 17 Meali)

ERİMİŞ BAKIR. MADENÎNİ ONA SEL GİBİ AKITTIK. ÖNÜNDE, RABBİNÎZ İZNİYLE, ÎŞ GÖREN BAZI CİNLER DE VARDI. İÇLERİNDEN KİM BİZİM EMRİMİZDEN AYRILIP SAPARSA ONA ÇILGIN AZAPTAN T ATTIRIRDIK.

(Sebe: 13 Meali)

ŞEYTANLARI (kâfir olup şeytanlaşmış cinleri), HER BİNA USTASINI HER DALGICI, YİNE ONLARDAN BUKAĞILARLA BAĞLANMIŞ Dİ­ĞERLERİNİ DE (emrine ram ettik.)

(Sad: 37. 38 Meali)

Bu âyetlerden anlaşıldığı gibi, Hazreti Süleyman kâfir olmuş cinlere (şeytanlaşmışlara) hükmediyor­du. İçlerinden isyan edenler olursa, Hazreti Allah onları azabına çarptırıyordu.. Ayrıca bu cinlerden az­gınların ayaklan zincirlerle bağlanmıştı.

Buna rağmen, kâfir cinler, Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)a iftira ettiler.. Onun heykeller yapıp taptı­ğım yaydılar.. Tekrar cezalandılar.

ŞEYTANLARIN. SÜLEYMANIN MÜLKÜ (saltanat ve nübüvveti) ALEYHİNDE UYDURUP TAKİP E ETTİKLERİ ŞEYLERE (yalanlara) UYDULAR. HALBUKİ SÜLEYMAN ASLA KÂFİR OLMADI. FAKAT ŞEYTANLAR KÂFİRDİLER Kİ...

(Bakare: 103 Meali)

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm), bilhassa güneşe ta­pan bir ülke olan Yemen’in melikesi (Seba melike­si Belkıs) üzerinde duruyordu.

Onu bir kaç kere imana davet etmişti.

Kuşlar bu vazifeyi yapmışlardı.

Fakat Melike Belkıs, aldırmamış, savaş hazır­lıklarına girişmişti..

Böylece Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)m yurduna kadar gelmişti.

Savaştan önce banşı düşünmüşler, konuşma­yı dilemişlerdi.

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm), Melike Belkıs’e bir mucizesini gösterip, imana sokmak kararındaydı.

Onun Seba’da bulunan tahtım ki odalardan odalara «geçilerek gizlenmiş ve kitlenmişti, getirme­yi, Belkıs’e göstermeyi, düşünjdü.

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) yanındakilere, bu tah­tı kimin getirmek istediğini sorduğu zaman, ilk ce­vabı cinlerden bir ifritten aldı.

SÜLEYMAN DEDİ: «EY İLERİ GE-

CİNLER ÂLEMİ

LENLER, ONUN TAHTINI, KEN­DİLERİNİN BANA MÜSLÜMAN OLARAK GELMELERİNDEN / EV­VEL, HANGİNİZ BANA GETİRİR.» CİNLERDEN BİR IFRÎT: «SEN MA­KAMINDAN KALKMADAN BEN ONU SANA GETİRİRİM. BEN BU­NA KARŞI HER HALDE GÜVENİ­LECEK BÎR KUVVETE MALİ­KİM.» DEDİ.

(Nemli: 38, 39)

Fakat Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)> kâfir, hizmetçi bir cine böyle bir vazife vermek istemedi. Esasen cin, söze Allah’ın ismiyle başlamamıştı.

Veziri Berhiy© oğlu Asaf, Besmelesiz iş gör­mezdi.

İlim ve ihlas sahibiydi..

Yani ermişti, evliyaydı..

Bu vazifeyi yapabileceğini, ifritten daha çabuk tahtı getireceğini, söyledi.

İzin üzerine bunu yaptı da,

NEZDtNDE KİTAPTAN BÎR ILIM OLAN (zat) : «BEN DEDİ, GÖZÜN SANA DÖNMEDEN (gözünü benden çevirmeden yrimup açmadan) EV­VEL ONU SANA GETİRİRİM.»

(Nemi: 4û Meali)

Veli, ermiş, Asaf bunu nasıl yapmıştı?..

Demek Hazreti Allah (Celle Celâluhu) lo anda emrine mümin cinlerden birisini vermişti. O yapmıştı bunu.. Şeytanlaşmış kâfir cin değil.

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)ın veftmda da cinler kendilerine, gaybı büdikleri payım çıkarmışlar­dı..

Halbuki Allah (Celle Celâluhu) dilemedikten ,sonra hiç kimseye gayb malûm olamazdı..

Hadise şöyle ceryan etti:

(_ Hazreti Alil ah (Celle Celâluhu), Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) m ruhunu Mescidi Aksa’da aldı.. Hazreti Sü­leyman (aleyhisselâm) ayaktaydı.. Asasına dayanmıştı.

Asası sağlam olduğu için yere düşmedi.

, Pencereden bakanlar onu ayakta gördükçe, yaşı­yor sandılar ve yanma sokulmadılar.. Böylece ara­dan bir yıl geçti..

Bir kurt ilk günden beri ağacı kemirmişti.. Asa, ancak bir yılda kırîlmıştı böylece .Hazreti Süley man (aleyhisselâm) yere düşmüştü.

O zaman yanma geldiler ve öldüğünü gördüler

Yeni bir kurtla durumu hesaba vurdular ve Haz­reti Süleyman (aleyhisselâm)m bir yıl önce öldüğünü buldu­lar.

Ö zaman cinler (kâfirler) Öğündüler: «Biz bunu biliyorduk.» dediler..

Halbuki bilselerdi, bir yıl beklerler miydi?..

Ağır hizmetlerden kurtulmak için, ilân eder, ka­çarlardı.

Nitekim Hazreti Allah (Celle Celâluhu) da bunu ilerde açıklayıp yalanlarını yüzlerine vuracaktı:

SONRA BİZ ONA ÖLÜM HÜKMÜNÜ İNFAZ EDİNCE (dayandığı) ASA­SINI YEMEKTE OLAN AĞAÇ KUR­DUNDAN BAŞKASI BUNUN ÖLÜMÜ­NÜ ONA göstermedi, bu suret­le YERE KAPANIP YIKILDIĞI ZA­MAN BESBELLİ OLDU Kt EĞER CİN­LER GAYBI BİLMİŞ OLSALARDI ÖY­LE HORLA YICI BİR AZAB İçinde KALIP DURMAZLARDI.

(Nemi: 14 Meali)

XXX

Uç bin yıl öncesine kadar, Kur’anı Kerim ışı­ğı altında, cinlerin gerçek durumları böyle olduğu halde, insanlar, onlar hakkında çeşitli fikir ve inanç taydılar..

Bunlar şu guruplara ayrılıyordu:

1,  Kendilerinden başka kuvvet tanımayanlar :

Yani Allah’a inanmadıkları gibi, hiçbir ilâh tanımayanlar. Bunlar cinlerin varlığına inanmıyor­lardı.

2.  Allah’a tealim olanlar :

Cinlerin varlığına inanıyorlardı.

Onları mümin ve kâfir olarak ikiye ayırıyorlar­dı.

Kâfirlerin insanlara hiçbir şey yapamayacağı-

m,          müminlerin ise yardımda bulunacaklarını bili­yorlardı.. En doğru yoldaydılar.

3. Allah’a ortak koşanlar:

Bunlar guruplara ayrılmışlardı:

a. Bir kısmı, cinleri insanı kötülüğe götüren yaratık olarak hâyallıyorlardı.. Onlara göre, insanı kötülüğe götüren her şeycindi.

b.                   Putpereslerden araplar. cinlerin varlığına inanırlardı.. Hattâ ilâh tanırlardı..

 Bir yerde konaklayacakları zaman: «Buranın en büyük cinine sığmıyorum.» Derler ve kurban keser­ler, taparlardı. Cinlerin /gururlan artıp onlan ra­hat bırakacaklarını umarlardı.. Bütün bunlar Put­perestlere, iblis ordusu şeytanlann telkin ettiği ve­him ve vesveselerdi.

Kâhinler, halkı cinlerle tehdit ederek, onlarla her şeyi yapabileceklerini ileri sürer aldatırlardı.

Yine araplara göre, çölün Hükümranlarıydı­lar..

Cinler tabiat hayatına insanların hükmü altın­da girmemiş, düşman kalmış tarafını temsil ediyor­lardı.

Putperest araplar onları müphem (gayrı müşah­has) ilâhlar olarak görüyorlardı.

Hele Mekke arapları Allah ile cinler arasında aynı soy yakınlığına inanarak şirk koşarlardı. Adak adar, kurban keser, onlardan yardım isterlerdi)/

CİNLERİ ONA, (Allaha) ORTAK

CİNLER ÂLEMİ

alevler sönünce, ölmezler, cinler gözden işlerinin başma giderlerdi.

YAPTILAR. HALBUKİ BUNLARI DA O YRATMIŞTIR...

(Enam: 100 Meali)

(Melekler de): «SENİ (ortakdan) TEN ZİH EDERİZ. BİZİM YERİMİZ ON­LAR DEĞİL, SENSÎN, BELKİ DE CİNLERE TAPIYORDU ONLAR VE ÇOĞU ONLARA İMAN EDİCİLER­Dİ.» DİYECEKLER.

(Sebe: 41 Meali)

c.                    Putpereslerden Asurlara göre, cinler yan insan yarı hayvandı.

d.                   Putperest Romalılara göre ise Allahın gürültüsüydii. Romalılar Hıristiyanlığı bozup yan put­perest bir din kurmuşlardı çünkü.

e. Dünyanın diğer yerlerinde, AsyaAfrika ve Avrupada ise cinler masal konusundan ileriye gitme­mişlerdi.. Zalimlerin faydalandıklan birer korkutucu vasıta olmuşlardı.

f.    Mısır halkı, taptıkları firavunların yardımcıla­

rı gözü ile bakıyorlardı cinlere... Onların inanışına gö­re, cinler firavunların, ilâhlarının, görünmez kuv­vetleriydiler.        '

g.                   En ilgi çekici inanışlar İran, Yemen gibi ate­şe, ateş kaynağı güneş ve benzerlerine, tapanlarda gelişmişti.


Bu ülkelerdeki halk, ateşi memnun etmek için, esirlerini. cocukTarını -h.attâ kendilerini yamnnknn içine atarlardı..

Hastalar ateşe atılırsa, sağlam olarak yeniden

Ateşin her alevi binlerce cinnin kendisivdi. Bu

kaybolarak

£ Ateş ne kadar çok beslenir, tutuşturulursa, bu­nu yapana hizmet edecek, yardımda bulunacak cin­ler peydahlanırdı..

Ateşe tapanların inanışlarına göre, cinlerin asıl yurtları (Kaf) denilen ismi varcısmTyoirhlr~dağrrı

ârkasmdâET ve vadilerindeki yerlerdi, j

XXX

Bilhassa, Hazreti İsa (aleyhisselâm) dan sonra başlayan, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e kadar devam eden aıltı yüz yıla yakın bir zamanlık (Peygamberlikte fet­ret) devrinde, nasıl ki insanlar büsbütün azıtmışlardı ve koyu bir (Caliliyet Devri) içinde yaşıyorlardı, cinler de aynı haldeydiler..

Meydan İblis ve ordusu şeytanlara kalmıştı.

İnsanların, cinler hakkında düşündükleri, hattâ ilâh yaptıkları inanışlarına karşılık, cinler de aynı yolu tutuyorlardı.

Buna rağmen, nasıl ki insanlardan bazıları uya­nıyor, hakkı ve hakikati bulmaya, tek olan Allah’a iman etmeye hazırlanıyorsa ve böylelerine (Hanif)

deniyorsa, cinlerden de aynı yolda gayret gösteren (Hanifîer) çıkıyordu.

Bunlar, her tarafa koşuyor ve kendilerini kur­taracak olan peygamberin yerini ve kendisini arı­yorlardı.

Zaman oluyordu, tekrar göklere uzanıyorlardı bir şeyler öğrenebilr«*k için.. Lâkin uzaklaştırılıyor­lardı.

Azgınlıklarıyla, bu hallerini, sonra bizzat ken­dileri şöyle itiraf edeceklerdi:

«HAKİKAT ŞUDUR Kİ:                         BtZİM

•AVANAK (cahil) İMİZ ALLAHA KARŞI (meğer) PEK AŞIRI YALAN­LARLA UYDURMUŞ.»

«GERÇEK BİZ DE İNSAN (olsun),  CİN (olsun) ALLAHA KARŞI (hiçbi­ri) ASLA YALAN SÖYLEMEZ, SAN­MIŞTIK.»

«FİLHAKİKA ŞU DA VAR:                      BAZI

KİMSELER CİNDEN BAZI KİŞLERE SIĞINIRLAR. DEMEK BU SURETLE

ONLARIN AZGIN LIKLRINI (şımarîMıMlarım) ARTIRMIŞLARDIR.» «HAKİKAT ONLAR DA, SlZÎN ZAN­NETTİĞİNİZ GİBİ, ALLAHIN HİÇ­BİR KİMSEYİ KATİYEN DİRİLTME­YECEĞİNİ SANMIŞLARDIR.»

«BİZ CİDDÎ BİR SURETTE GÖĞE ERİŞMEK İSTEDİK. FAKAT ONU SERT BEKÇİLERLE VE (yakıcı) Sl-

HAPLARLA DOLDURULMUŞ BUL DUK.»

«HALBUKİ HAKİKATEN BlZ (bun­dan evvel haber) DİNLEMEK İÇİN BAZI KISIMLARINA OTURACAK YERLER BULUB OTURUYORDUK FAKAT ŞİMDİ KİM DİNLEYECEK OLSA KENDİSİNİ GÖZETÎP DURAN BÎR ŞtHAB (karşısında) BULUYOR.» «DOĞRUSU BlZ YERDEKİ KİŞİLE­RE ŞER Mİ MURAT EDİLİYOR, YOK­SA " RABLERI ONLAR tÇlN BİR HAYR MI İRADE EDİYOR, BÎLMÎYORMUŞUZ.»

«HAKİKATEN BİZ, KİMİMİZ SALA­HA ERMİŞ (iyi kişi)LERİZ, KlMlMtZ İSE BUNLARDAN AŞAĞIDIR. ÇEŞlT ÇEŞİT YOLLARA (sahip) OLMU­ŞUZ.»

(Cin 4-11 Meali)

Bu itiraflarda pek acı gerçekler vardı:

1. Allah’a şirk koşmak, zevce ve oğullar edindir­mek. ; 1

2.                    Cinler insanların ve kendilerinin yalan söy­leyemeyeceklerini zannediyorlardı.

3. İnsanlardan bazıları cinleri İlâh tanımışlardı. Bu yüzden esasen sapıtmış olan cinleri şımartmışaz­dırmışlardı.

4.                    Allahın varlığını, birliğini iddia edenlere, O’nun ölenleri tekrar dirilteceğini savunanlara, sırt­larını dönmüşlerdi.

5.                    Cinlerden hanif olanlar, eskiden yaptıkları gibi, göğe çıkmaya ve bir şeyler öğrenmeye çalışı­yor, fakat uzaklaştırtıyorlardı.

6.                    Cinler şaşkınlık içindeydiler., yerdeki kişilelerin bu cahiliyet devrinde, peygambersiz geçen za­manda, acaba amellerinde şer mi vardı, hayr mı?.. Yani yaptıkları doğru muydu, yanlış mı bilmiyor­lardı.. Bu yerdeki kişilere, kulluk için yaratıldıkla­rından, kendileri de dahil idiler.

7. Buna rağmen cinlerin içinde uyananlar oldu­ğu gibi, çeşitli azgınlık yollaılına sapanlar da pek çoktu.

İnsanları, İnsanlar Âlemini, bu hale sürükleyen İblis ile ordusu şeytanlardı.. Nefeslerine baskı yapı­yorlardı.. Hele artık peygamber gelmedikçe.

Cinler için ise, zekâları akılları nisbetinde, faz­la olan nefesleri yetiyordu.

Cinler Âlemindeki hanifler, bu cahiliyet devri es­nasında, insanlar âlemindeki haniflerin yaptıkları gi­bi, her çareye baş vuryorlardı.

Çünkü bildikleri bir gerçek vardı:

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) insanlara olsun, cinlere ol­sun. ne kadar peygamber göndermişse, bu peygam­berler kendilerinden evvelkileri doğruladıkları gibi, en son Hazreti Muhamed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in yeryüzünü şe­reflendireceğini biliyorlardı.

Bir peygamber, yeryüzünün son peygamberi olunca, elbette yalınız insanlara gönderilmezdi, yer­yüzünde yaşamaya mahkûm edilen, lâkin gizli olan cinlere de göderilirdi.

O halde, Hazreti Muhammed Ahmet Mustafa, (salla’llâhü aleyhi ve sellem), hem insanlar âleminin hem cinler âleminin sakındırıcısı, rahmet müjdecisi ve azap habercisi ola­caktı.

Onu arıyorlardı işte hanif cinler.

Nerede ve ne zaman zuhur edecekti?

Gidiyor, Tevrat ile İncili karıştırıyorlardı.

Orada adı ile buluyorlardı.

Lâkin hahamlar olsun, rahipler olsun, bu ger­çeği gizliyorlardı.

KENDİLERİNE KİTAB VERDİĞİ­MİZ ONU (o peygamberi) ÖZ OĞUL­LARI GİBİ TANIRLAR. ÖYLE İKEN İÇLERİNDEN BİR GURUB, KENDİ­LERİ BİLİP DURDUKLARI HALDE YİNE MUTLAKA HAKKI GİZLER­LER.

(Bakara: 146 Meali)

(Allah) GEÇMİŞ PEYGAMBERLE­RİNDEN AND OLSUN Kİ SİZE RtTAB VE HİKMET VERDİM. SONRA DA SİZE NEZDİNİZDEKİ (o kitab ve ve hikmeti) TASTİK EDEN BİR PEY-

G AMBER GELMİŞTİR... (gelecektir).

(Al-i İmran: 81 Meali)

(Onlar) NEZDLERÎNDEKİ TEVRAT VE İNCİLDE (ismini ve sıfatını) YA­ZILI BULACAKLARI ÜMMÎ NEBİ 0LAN O RESÜLE TABİ OLANLAR­DIR...

(Araf: 157 Meali)

MERYEM OĞLU İSA DA BÎR ZA­MAN (Şöyle) DEMİŞTİ: «EY İSRAİL OĞULLARI, BEN SİZE ALLAHIN PEYGAMBERİYİM. BENDEN EV­VELKİ TEVRAT! TASDİK EDİCİ BENDEN SONRA GELECEK BİR PEYGAMBERİ DE Kİ ADI AHMED’DİR MÜJDELEYlCİ OLARAK (geldim)..

(Saf: 6 Meali)

Hanif cinler, bu bilgileri elde ettikçe sevindiler.

Bazı rahipleri dinleyerek, son yeryüzü peygam­berinin Mekkeden zuhur edeceğini öğrendiler.

Artık hep orada ve çevresindeydiler.

Mekke halkı olan Kureyşliler ise, ulaşacakları şereften habersiz bir halde, Iblis’in azdırdığı nefslerine kul olmuş, akla durgunluk veren sapıklıklar yapıyorlardı.. Engin bir cehalet içinde yaşıyorlar­dı.

Mekke ve çölün neresine gidilse, putlardan ge­çilmiyordu.

Hanif cinler, hazan buralara kadar sokuluyor ve olacakları, insanlara sesleniyorlardı.

fakat Cahiliyyet Devrini, peygamberlikte Fet­ret Devrini kıyasıya yaşayan bu insanlar, gaipten duydukları sesleri, vehimleriyle vesveselerine veri­yorlardı.

Meselâ ilerde Hazret! Ömer (radiya’llahü anh) bunu şöyle itiraf edecekti:

—j Bîz cahiliyyet çağında putlardan bi­rinin yanında bulunuyorduk. Aramız­dan biri bu puta bir dana kurban et­mişti. Biz de, dananın eti bölünürken, Mssesemizi almak maksadıyla yanında bulunuyorduk. Bu sırada dananıu için­den, hiçbir vakit benzerini işitmediğim bir ses: «Ey Zarih ailesi, doğru ola­caktır. Bir Alah’dan başka yaratan yoktur.» eliyordu. Bu hâdise islâmiyetir zuhurundan bir ay. veya bir yıl önci ceryan etti.j

Cübeyr’in babası Mutam da aynı konuyu oğluna söyliyecekti:

— Biz, Allahın Resûlü zuhur etmeden bir ay önce, Buvane putu yanında otu­ruyorduk. Kurban olarak develer kes­miştik. Bir devenin içinden:  «Benden

acayip sözler işitiniz.. Gökten vahy çal manın arkası kesildi. Mekkeli peygam­ber Ahmet hürmetine gökten haber çalmak isteyen cinler, parlayan ateş parçalarına tutuluyor. O, Mekke’den Yesırib’e (Medineye) hicret edecek­tir..» diye bir ses geldi.

XXX

Altıyüz senelik peygamberlikte fetret devri tü­kenirken, böylece Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in zu­huru hakkında çok şeyler oluyordu.

Bütün bunları cinler dikkatle izliyorlardı.

Onun risaleti için üç müjde şekli belidmişti:

1.  Doğumundan önceki müjdeler.

2.  Doğumundaki müjdeler.

3.  Doğumundan sonraki müjdeler.

Doğumundan önceki müjdeleri kitaplar, er­mişler, hanif cinler verdikleri gibi, yer yüzünde de aşikâr bir neşe, sabırsızlık, gözden kaçmıyordu..

Hele Hazreti Mjuhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in doğumun­da olanlar!..

Hatırlanamayacak kadar çoktular ve açıktı­lar. Lâkin insan, gözü ve aklı, sonradan, bunları bir sebebe bağlıyordu.. Bağlayabilecekti..

Bu müjdeler, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in doğumundan sonra artık büsbütün aşikâr oldu..

Çok kimseler, kesin hükme sahip oldukları halde, çeşitli sebeplerle »susuyorlardı.

Bizzat Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) e de açıklananlar vardı.

•Fakat henüz farkında değildi.

Cinler de tereddüt i sindeydiler.

Nihayet, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) büyüdü., gelişti.

Peygamberliğe hazırlandı ve (peygamber ol­du.

Böylece peygamberlikteki fetret devri, altı yüz yıllık bir aradan sonra, nihayete erdi.

Milâttan sonra başlayan (609 da nebilik ve 3 yıl ara ile M.S. 612 de gelen risalet* Kureyş halkını değiştirmedi.. Cinlerin de başlangıçta tereddüdünü gidermedi.

Tam sekiz sene (620) ye kadar, Hazreti Mu­hammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) ve ona inanan bir avuç insan çok çektiler Kureyş azgınlarından.

İblis ile ordusu şeytanlar, nefsleri azdırarak, vehim ve vesvese sokarak kalplere, gerek Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) e gerekse ona inanan Müsliimanlara akla durgunluk veren eza, cefa, işkence yaptılar..

Bütün bunlara rağmen, İslâmiyet güneşi her gün daha parlak, daha nurlu, doğuyordu..

Kur’an nazil olmaya başlamıştı.

Emir ve yasaklar bildiriliyor ve Müsliimanlar da bunlarla âmel ediyorlardı.

Hanif olan cinler uzaktan olanları seyrediyor, gününü bekleşiyorlardı.

Azgınlarsa, Kureyş sapıkları gibi, hiçbir şey­den habersiz kendi hayatlarım sürdürüyorlardı.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in elbette başlıca koruyucusu Hazreti Allah (Celle Celâluhu)dı. .

Lâkin Kureyş azgınlarına karşı görünürde am­cası Ebtı Talih ile ailesi Hazreti Hatice (R.Anha), onu daima kolluyorlar, Kureyşe karşı kendisine si­per oluyorlardı.

Kureyş, Mekke başkanı olan Ebu Talib ile en şerefli kadm mertebesine yükselmiş Hazreti Hatice yüzünden Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) bir şey yapamıyorlardı,. Müslümanlara ağırlıklarını koyuyor. Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e ancak eziyetle yetmiyorlardı.. Çok kere de Kâhin, sihirbaz, büyücü olduğunu ileri sürerek sözde alay ediyorlardı.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), Milâttan sonra 619 — 620 de bu muhterem koruyucularının her ikisini peş peşe kaybetti..

O yıl. Müslümanlara (Hüzün Yılı) oldu.

V

BÎR SİSTEM

Kureyş halkı, önlerine kadar gelen şerefi ku­caklayacaklarına tepmişlerdi..

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in iki büyük koru­yucusunu kaybedişinin peşinden, büsbütün o’na ve Müslümanlara saldırdılar..

Bu durumda, o zamanın adetlerine göre, koruyucusuz bir halde Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in Mekke’de vazife görmesi mümkün değildi.

Çok düşündü..

Ona Mekke içinden sahip çıkacak kimse yoktu.

Belki bir ilhamdı.. Akhna Mekke’ye yakın olan Taif şehri geldi..

Orada Kureyşle akraba olmuş Sakif kabilesinin ileri gelenlere vardı.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) karar verdi, Taif’e gidecekti.

Maksadı şuydu:

1.  Mekke sapıklarına karşı kendisini koruma­larım istemek.

2.    îmana davet.

Hareketini gizli tuttu..

Peygamberliğinin onuncu yılında, Şevval ayın­da, 27 ııci gecede, azatlı evlâtlığa Harise oğlu Zeyd’i alarak Mekke’den çıktı.

Son peygamberi arayan cinler, henüz Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e iman etmemişlerdi.. Çünkü getirdiği kitabı, Kur’an’ı dinlemek imkânını bula­mamışlardı..

Elbette bunda da İlâhi bir sır vardı.

Gerek onlar, gerekse diğer yaratıklar, pek üzüldüler... îşte bir peygamber daha yurdundan kovuluyordu.

İblis ve ordusu Şeytanlar, insan nefsine nasıl oluyordu da bu derece bastırabiliyorlardı.. Kendisini ; beğendirip gururlandırıyorlar, gözlerini hakka ve hakikate karşı kapatıyorlardı!..

Sebebi bulunacak gibi değildi.

O sırada Yemen’in Nuseybin bölgesindeki cin­ler ümmetinden yedi (yahut dokuz kişi), araların­da durumlarını tartışıyorlardı.

Hepsi başlarına gelen Cahiliyyet devrinden hele paygamberlikteki Fetretten bıkmışlardı..

Allah’a, birliğine, inanan haniflerdi..

Bütün arzulan geldiğini işittikleri son' pey­gamberi bulup tebliğ edeceği emir Ve yasaklarla amel etmekti.

Birisi şöyle dedi:

«O peygamber, hakkında evvelce bildirilen ala­metlere uygun olarak Mekke’de zuhur etmiştir..»

Bir diğeri cevâp verdi:

«Gidip gördüm.. On yıldan beri halkı imana ça­ğırıyor. Lâkin çok az kimse imana geldi..»

«Niçin?..»

«Bilmiyorum..»

«Tebliğ ettiği kitabı dinlemedin mi?..»

«Her ne hikmetse sokulamadım.. Şüphede kal­dım. Eğer gerçekten peygamber olsaydı, Kureyş onu horlar mıydı diye düşündüm.»

Üçüncüsü üzüldü:

«Bunu bize anlatacaktın.. Kitabını dinlemek şarttır.» I ,

«Gideriz..»

«Doğrusu budur..»

«Ne zaman gidelim?..»

Mekke onlar için göz açıp kapayacak kadar yakındı.

Buna rağmen: «Düşünelim, gününü kararlaştırı­rız..» dediler:

On gün sonra aynı yerde buluşmak için sözle­şip dağıldüar..

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)Taife vardığı za­man, oranın ulularından üç kişiyle görüşmek iste­di:

1.    Amr oğlu Abdi Yalil.

2.   Amr oğlu Mesut.

3.    Amr oğlu Habib..

Bunların üçü de baba bir kardeştiler.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), Taif’de on gün kaldı.

Üç kardeşle konuştu..

Onlardan hem korunmasını, hem İslâm dinine girmelerini istedi. Gerekirse, karşı geleceklerle mü­cadele etmelerini diledi..

Üç kardeş, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) e um­duğu cevap yerine şöyle konuştular:

Büyükleri:

«Eğer Allah seni bir şeylerle gönderdi ise, Kâbenin örtüsünü yırtmış, yahut soymuş olayım.»» diyerek inanmadığını açıkladı.

Ortancaları:

«Allah, peygamber göndermek için, senden baş­ka kimse bulamadı mı?.. Allah, Senden başkasını göndermeye aciz mi?..» şeklinde konuşup alay etti.

Küçükleri Abdi Yalil en yumuşak red edendi.

Şöyle dedi:

«Vallahi, ben seninle asla konuşmayacağım. Çün­kü sen, eğer dediğin gibi isen, Alah tarafından gön

derildiysen, senin sözünü red etmekle büyük bir tehlikeye kendimi atarım.. Eğer sen, Allah adına ya­lan söylüyorsan o zaman seninle konuşmamam ge­rekir.»

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) pek üzülmüştü.

Artık Taif’de durması caiz değildi..

Yine Mekke’ye dönecekti..

Lâkin Kureyş, başına gelenleri duyarsa, büsbü­tün şımaracaktı.. Bunu önlemek istedi..

Rica etti:

«Konuştuklarımız aramızda kalsın.. Gizli tu­tun.»

Üç kardeş, Kureyşe yaranmak için, onların kuv­vetlerini hesaplayarak, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) in arzusunu yerine! getirmediler.

Aksine hem Kureyşin hem Taif gençlerinin İslâmiyete girmesinden çekinerek, onu Taif’den kov­dular..

Bağırdılar:

«Şehrimizden çık git!.. Senden soyun nefret et­ti. Söylediklerini kabul etmeyince bize geldin. Val­lahi, biz de senden son derece sakmır, seni horlar, ka­çınırız..»

Bununla da kalmadılar.

Taif halkı içinde akılsız, işsiz güçsüz, ipsiz sap­sızları Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e saldılar.

Onları yolun iki tarafına dizdirdiler..

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) geçerken, sövdür­düler, taşa tutturdular.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in, evlâtlığı Zeyd’in siper olmasına rağmen, ayakları kanlar içinde kaldı.

Dermandan düşüp oturdukça kaldırıyorlardı.

Yürüdükçe taşlıyorlardı.

Evlâtlığı Zeyd’in de başı yarılmış kanıyordu.

Taif için ne yüz karası bir tutumdu bu!..

Melekler ağlaşıyor, canlı cansız bütün mahlûkat yas içinde ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

Hepsinin tek arzusu, Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın bu azgın halkı derhal helâk etmesiydi.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), ancak Taif dışın­da bir bağa varınca, takipten kurtuldu.

Bu bağ Mekkeli Utbe’nin bağıydı.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) bitkin ve üzgün bir halde asmaların dibine oturdu.

Dinlenmeden şöyle yalvardı Allahına:

— Allahım, dermansız ve çaresiz kal­dığımı, ahali önünde hor ve hakir gö­rüldüğümü ancak sana şikâyet ederim. Ey rahmetlilerin en merhametlisi!.. Herkesin hor görüp te ezdiği biçarele­rin Rabbi Şensin. Şensin benim Rabbim. Sen, beni kötü huylu, yüzsüz bir düş­man eline düşürmeyecek, hattâ işinin yularını eline verdiğin akrabadan bir aşmaya bile beni bırakmayacak kadar merhametlisin.

AJlahUm! Senin gazabına ' uğramaya­yım da çektiklerim ne olunursa olsun katlanırım. Lâkin» senin af ve merha­metin bana bunları göstermeyecek ka­dar geniştir.

Allah’ım!.. Senin gazabına uğramak­tan, İlâhi rızana uzak kalmaktan Sa­na, Şenini o karanlıklan aydınlatan, nu­ra boğan, dünya ve âhiret işlerini yo­luna koyan İlâhi nuruna sığınırım. Allahım!.. Sen hoşnut oluncaya kadar affını dilerim.

Allahım!. Her kuvvet, her kudret an­cak seninle kaimdir.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), Allahına böyle dert yanar, O’na sığınırken, bağın sahibi Utbe ile karde­şi Şeyhe uzaktan bakıyorlardı..

Taif’de Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e yapılan­ları izlemişler, merhamete gelmişlerdi.

Köleleri Addas'ı çağırdılar..

Addas Hırıstiyandı.

Ona emir verdiler:

«Bir salkım üzüm al!.. Tabağa koy, sonra şu zata kadar git.. Yemesini söyle.»

Köle Addas, iki kardeşin dediklerini yaptı.

Bir tabağa üzüm koyup götürdü.

Uzattı.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), önce besmele-i şe­refe getirip üzümden aldı yedi.

Köle Addas şaşırmıştı.,.

Bunu açıkladı:

«Vallahi, her işe Allahın adıyla başlamayı bura halkı bilmezler...»

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), ilgilendi:

«Adın nedir senin?..»

«Addas..»

«Kimlerdensin?..»

«Ninovalıyım..»

«Dinin nedir’..»

«Hıristiyanım.»

«Demek sen, o saiih Matta oğlu Yunus’un hemşerisisin?»

Addas sormak zorunda kaldı:

«Sen Yunus’u nereden biliyorsun?..»

«Yunus benim kardeşimdir.. O,, bir peygamber­dir. Ben de peygamberim.»

Addas, gerçeği öğrenince, derhal göğsü açıldı. Hıdistiyanlığı bırakıp, son peygamberin karşısında bulunduğunu ilhamlanarak, Müslüman oldu.. Haz­reti Mjuhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) in başım, ellerini, ayakla­rını öptü.

XXX

Yemen’in Nuseybin bölgesinden olan yedi (ya­hut dokuz) cin. bu esnada tekrar buluşmuşlardı..

Mekke’ye harekete karar verdüer.

Gittiler..

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) Mekke’de yoktu.

Gaybdan habersiz olduklarmdan nerede bulun­duğunu, da bilmiyorlardı.

Mekke’nin bir iki konak açıklarına kadar dur­madan hızla uçup, dolaşıp onu arıyor, bekleşiyorlardı.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), Addas Müslüman olduktan sonra, hemen bağı bırakmış Mekke yolla

nna düşmüştü..

/ İlk önce, Mekke’den iki konak mesafede bulu­nan” Karni Sealib mevkiine vardığı zaman, bir bulut içinde Cebrail (aleyhisselâm) geldi.

Seslendi:

«Şüphe edilmez ki, Allah, halkın sana söyledik­lerini işitti.»

Devam etti Cebrail (aleyhisselâm):

«Allah sana şu dağlar meleğini gönderdi.. Üm­metin hakkında ne dilersen onu emret.»

Dağlar meleği de konuştu:

«Cebrail gerçeği söylüyor.. Sen ne dilersen ya­parım. Mjeselâ Ebu Kubeys Dağı ile Kuaykıaa Da­ğım Kureyşliler üzerine kavuşturur, kapatırım.»?

• Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) her gelmiş peygam­ber gibi bmıu red etti:

«Hayır..» dedi. «Ben böylesini arzu etmem... Arzum şudur ki, Allah bu sapıkların soyundan iman­lılar çıkarsın ortaya.»

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in bu sözleri üzeri­ne Cebrail (aleyhisselâm) ile dağlar meleği ayrıldılar.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) yoluna devam etti..

Mekke’ye bir konalı mesafede bulunan (EnNahle) vadisine ulaştı.. Buraya (Batın Nahle) de deniyordu.

(Bazı rivayetlere ögre Hazreti Muhammed Taif dönüşünde değil, Ukaz panayırına giderken Nehle’ye varmıştı.)

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) i arayan Yemen’in Nuseybin bölgesi cinleri, Nahle üzerindelerken, ba­ğırdılar :

«işte Muhammed orada.. Yanında birisi var.» ? Henüz sabahtı..

Hazreti Mîuhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), evlâtlığı Zeyd ile namazım eda etti ve Kur’an’dan Rahman suresini okumaya başladı.

Cinler Kur’anı dinledikçe değiştiler.. Sevinçlerinden ağlıyorlardı..

KURANI O ÇOK ESİRGEYİCİ (Al­lah) öğretti. İnsani o yaratti.

GÜNEŞ DE AY DA HESAPLADIR. SAKI OLMAYAN NEBAT DA, AGAÇ DA (ona) SECDE EDERLER. GÖKE (gelince) ONU DA (Allah) YÜKSELTTİ. BÎR DE MİZANI KOYDU.

TARTIDA HAKSIZLIK ETMEYİN, VE TERAZİYİ ADALETLE DOĞ­RULTUN. TARTILANI EKSİK YAP­MAYIN DÎYE.

, YERE (gelince) ONU DA BÜTÜN MAHLÛKATIN FAİDESÎ İÇİN AL­ÇALTTI.

Kİ (ONDA (türlü) MEYVE ( 1er), HOŞ KOKULU NEBATLAR VAR­DIR.

O HALDE (ey ins ü cin) RABBİNÎZÎN HANGİ NİMETLERİNİ YALAN SAYABİLİRSİNİZ?.

O,               İNSANI BARDAK GİBİ (çınlayan) KUPKURU BİR BALÇIKTAN YA­RATTI.

CANNT DA YALIN BİR ATEŞTEN YARATTI..

O HALDE RABBÎNİZİN HANGİ Nİ-

METLERİNİ 'YALAN SAYABİLİR-

SİNİZ? (Ey Cinler ve insanlar!)

(Rahman:: 1-16 Meâli)

Cinler sûreyi sonuna kadar dinlediler?..

İşte, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) onların atası Cânn’dan bahsediyordu.. Aynca hem insanlara hem cinlereydi hitabı.

O halde söyledikleri kendisinin değil, her şeyi bilen Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ındı.. Emir ve yasaklarıy­dılar.

Âyetlerde Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in hem insanlara, hem cinlere hitap edenleri tekrarladığına göre, demek Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın sadece, kulluk için yarattığı insan ve cinlerin peygamberiydi Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem).. Artık son resüldü..

İki ayrı yarattığın resül olduğuna göre (ResülüsSakaleyn) 'di O.

Cinler derhal imana geldiler..

Bu Nuseybin cinleri Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) in cinler âlemindeki ilk .sahabeleri oldular..

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), onlara gerekenle­ri öğretti ve kavmlerine gönderdi.

Cinler sevinerek gittiler.

On yıldan beri Kureyş’in yaptıkları!..

Bir kaç gün önce de Taif’in azgınlığı!..

Sonra cinlerin durumu!..;

Ne hayret verici bir olaydı bunlar,

Kureyş bunca yıldır Kur’an. dinlesin, iman etme­sin de. cinler, hemen dinleyince Allah’a teslim olsunlardı!..

Hâzreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in beklenen son Re sûl olduğuna şehadet etsinlerdi..

Elbet bunda İlâhi bir ibret vardı..

İbretle beraber, öyle bir neticeyle, Hazreti Al­lah (Celle Celâluhu) Kureyş sapıklarına sitemde bulunmuştu.

Hem öyle bir sitem ki!..

Her türlü azabtan daha dokunaklı, acıydı.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), bir gerçeği daha öğrenmiş ve secdeye kapanmıştı, cinler gider gitmez.

Bütün bunlara rağmen Hazreti Allah (Celle Celâluhu), Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) den razıydı.

Razı olmasaydı, yalnız insanlar Âlemine değil Cinler âlemine de resül yapmazdı..

(Resülüs sakaleyin) likle mükâfatlandırmazdı.

XXX

Cinler bir nefeslik zaman sonra yurtlarına dön­müşlerdi.

Diğer cinleri toplamış, başlarından geçenleri anatmış ve hepsini Allah’a teslime Hazreti Muham­med (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in onun son elçisi olduğuna şehadete davet etmişlerdi.

Ayrıca Kur’an’la amel etmelerini, orada yazılı emir ve yasaklara uymalarını istemişlerdi.

YADET O ZAMANI Kİ CİNLER BEN BİR, TAİFEYİEUR’AN DİN­LEMEK İÇİN SANA (doğra) SEV' KETMİŞTÎK. İŞTE BUNLAR ONUN HUZURUNA GELİNCE (birbirlerine) «SUSUN (dinleyin) DEMİŞLER.» (okunması) BİTİNCE DE (kendilerini azab ile) KORKUTMAYA MEMUR OLARAK KAVMLERÎNE DÖNMÜŞLEBDİ.-'

«EY KÂVMİMİZ, DEDİLER, HAKİ­KAT BİZ MUSADAN SONRA İNDİ­RİLMİŞ OLAN, KENDİNDEN ÖNCE­KİLERİ TASDİK EDEN, HAKKA . VE' DOĞRU YOLA İLETEN BÎR KİTAB DİNLEDİK.»

«EY KÂVMİMİZ, ALLAHIN DAVE­TİNE İCABET EDİN, ONA İMAN EDİN Kİ (Allah) SİZİN GÜNAHLA­RINIZDAN BİR KISMINI YARGILA­SIN VE SİZİ ÇOK ELEMVERİCİ AZABDAN KURTARSIN.»

(Ahkaf: 29-31 Meali)

(Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)i dinleyen (7:9) ka­dar cinin ilk cin taifesi sahabeleri oldukları ve kavmlerini azab il© korkutmaya memur ©dildikleri bu âyet­lerde açıkça anlatılmıştır.)

İleride ayrı bir sûrede de olay müminlere şöyle açıklanacaktı.. Böylelikle hem cinlerin varlığı, hem imana geliş şekilleri anlatılacaktı.

(Habibim) DE Kİ «BANA ŞU HA­KİKAT (ter) VAHY OLUNMUŞTUR: CİNDEN BÎR ZÜMRE (benim kuran) OKUYUŞUMU DİNLEMİŞ DE ŞÖYLE DEMİŞLER: «BİZ, HAKİKİ HAYRAN­LIK VEREN BİR KUR’AN DİNLE­DİK.»

«Kİ O. HAKKA VE DOĞRUYA GÖ­TÜRÜYOR. BUNDAN ' DOLAYI BİZ DE ONA İMAN ETTİK. KABRİMİZE . (bundan sonra) HİÇBİR (şeyi) ASLA ORTAK TUTMAYACAĞIZ.»

(Cin-1—2 Meali)

' (Burada vahyedilmek sözünden, Hazreti Muhammed’in çinilerle konuşmadığı, onları vazifelendir­mediği sanılırsa da değildir. Hazreti Allah, Cinler Kur’an’ı dinler dinlemez, hemen orada peygambe­re vahy etmiş, cinlerin varlığını bildirmiştir.. Yok­sa sonra değil. Öyle olsa cinlerin Kur’an/ 'dinleme­lerinin ve Hazreti Peygamberin onların da peygam­beri oluşunun bir hikmeti kalmazdı.)

«HAKİKAT ŞUDUR Kİ: RAKSİMİ­ZİN BÜYÜKLÜĞÜ (her büyüklükten) YÜCEDİR. O, NE BİR ZEVCE, NE DE BÎR EVLAT EDİNMEMİŞTÎR.»

«HAKİKAT ŞUDUR Kİ: BİZİM AVA­NAK (cahil) İMİZ ALLAHA KARŞI (meğer) PEK AŞIRI YALANLAR

söylüyormuş.»

«GERÇEK Biz DE İNSAN (olsun). CİN (olsun) ALLAHA KARŞI (hiçbi­ri) ASLA YALAN SÖYLEMEZ SAN­MIŞTIK.»

«FİLHAKİKA ŞU DA VAR: İNSAN­LARDAN BAZI KİMSELER CİN­DEN BAZI KİŞİLERE SIĞINIRLAR. BU SURETLE ONLARIN AZGIN­LIKLARINI (şımarıklıklarını) AR­TIRMIŞLAR.»

«HAKİKATEN ONLAR DA, SÎZİN ZANNETTİĞİNİZ GİBİ, ALLAHIN HİÇ BÎR KMSEYİ DİRİLTMEYE CEĞİNİ SANM1ŞLARDÖR.»

(Cin devamla): «BİZ CİDDİ BİR SU­RETTE GÖĞE ERİŞMEK İSTEDİK.. FAKAT ONU SERT BEKÇİLERLE VE (yakıcı) ŞİHAPLARLA DOLDU­RULMUŞ BULDUK.»

«HALBUKİ HAKİKATEN BİZ (bun­dan evvel haber) DİNLEMEK İÇİN ONUN BAZI KISIMLARINDA OTU­RACAK YERLER (bulup) OTURU­YORDUK. FAKAT ŞİMDİ KİM DİN­LEYECEK OLSA KENDİSİNİ GÖZE­TİP DURAN BİR ŞİHAP (karşısında) BULUNUYOR.» «DOĞRUSU BİZ YERDEKİ KİŞİLE­RE ŞER Mİ MURAT EDİLİYOR, YOK SA RABLERİ ONLAR İÇİN BİR HAYR MI İRADE EDİYOR, BİLMİ­YOR MUSUNUZ.»

«HAKİKATEN BİZ, KİMİMİZ SALA­HA ERMİŞ (iyi kişi) LERİZ. KİMİ­MİZ İSE BUNLARDAN AŞAĞIDIR. ÇEŞİT ÇEŞİT YOLLARA (sahip) OL­MUŞUZ.»

«ŞU HAKİKATİ DE ŞÜPHESİZ AN­LADIK Kİ: YER (yüzün) DE (bulun­sak) DA ALLAHI ASLA ÂClZ BIRA­KAMAYIZ. (Göğe) KAÇMAKLA DA ONU ASLA ACİZ KILMAYIZ.»

«DOĞRUSU, BİZ O HİDAYETİ (kur’an’ı) DİNLEYİNCE İMAN ETTİK. KİM DE RABBİNE ÎMAN EDERSE O, NE BÎR (ecrinin) EKSİKLİĞİN­DEN, NE BHi HAKSIZLIĞA UĞRA­YACAĞINDAN KORKMAZ.»

«GERÇEK, KİMİMİZ MÜSLÜMAN LAR, KİMİMİZ İSE ZULMEDEN­LERDİR. MÜSLÜMAN OLAN KİŞİ­LER (yok mu) İŞTE ONLAR DOĞ­RU YOLU ARAYIP BULMUŞLAR­DIR.»

«ZULMEDENLERE GELİNCE:         ONLAR DA CEHENNEM’E ODUN OL­DULAR.»

(Cin: 1—15)

Bunları dinleyen cinler imana geldiler mi?..

Şüphesiz, insanların yaptığı gibibir kısmı Allah’a teslim oldular. Diğerleri" sapıklıklarında« di­rendiler.

Allah’a teslim, olanlar bir yerde kur’an okun­duğu ve namaz kılındığı zaman sevinerek konuşur, sıkışarak, öbeklenerek, dinlerlerdi hazla..

Sapıklıkta kalanlar da aynısmı yaparlardı ama, onların bakışlarında kızgınlık parlardı..

  Tıpkı insanlar gibi..

(Bana) ŞU HAKİKAT DE (vahyedil: mistir:) ALLAHIN KULU ONA İBA­DET İÇİN (namaza) KALKTIĞI ZA MAN NEREDEYSE ONLAR, ETRA­FINDA KEÇELER (gibi dertop) OLÜYORLÂRDI.

(Cin: 19 Meali)

XXX

Hazreti, Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in bundan sonra Mekke’de kaldığı iki yıl zarfında (622 ye kadar), sık sık ortadan yok olduğu yakın sahabelerini endi­şelendirdiği, görüldü.

Yine bir geceydi, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), meydanlarda görünmedi.

Gün ışıyana kadar aradılar.

Nihayet Hıra Dağı (Nur Dağı) tarafından gel­mekte olduğunu gördüler.

Şevindiler.. Merak da ediyorlardı.

Nerede olduğunu sorup öğrenmeye çalıştılar.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), hakikati konuştu:

Onu cinler çağırmışlardı. Kur’an okuması için,

Birlikte gitmiş ve sabaha kadar onlarla kala­rak Kur’an okumuştu kendilerine.

Müslümanlar, bundan sonra, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) aralarından çekilince merak etmediler.

Kur’an’ın âyetleri sarihti..

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), yalnız insanların değil Cinlerin de peygamberiydi... Elbette sık sık on­larla buluşacak, sahabelere yeni nazil olan âyetleri ve hükümleri tebliğ edecekti.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) insanlar kadar cin­lerin de iman ve amellerinden sorumluydu..

Böylece iki yıl doldu..

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) e Medine’ye hicret emri verildi.

Çünkü artık Kureyş azgınlarından tamamen ümit kesilmişti.

Ancak, bu hicret muvakkatti... Hazreti Muham­med (salla’llâhü aleyhi ve sellem) tekrar Mekkeye’ye gelecek, orasını putlardan temizleyerek emniyet içinde İslamiyetin gü­neşini parlatacaktı.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)Mekke’den ya­nında yalnız Ebu Bekir (radiya’llahü anh) olduğu halde çıktı.

Yakın dağda saklandıktan sonra, deveci ve kı­lavuzuyla hareket etti Medine istikametine..

İlk gün Emeç geçildi..

İkinci gün Kudeyd’e varıldı.

Mekke müşrikleri, her tarafa adamlar salmış­lar, bol mükafat vaad ederek Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)i aratıyorlardı.

Müslümanlar ise endişedeydiler.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) ile Ebu Bekir (radiya'llahü anh) in ne taraftan, hangi yoldan Medine’ye hic­ret ettiğini bilmiyorlardı.

İkinci gün ulaştıkları Kudeyd mevkinnde, Kâ’b oğullarından Ümmü Mâbed adlı bir kadının çadırı önünde durdular.

Ümmü Mabed yaşlıydı, babası ve Ebu Mâbed adlı kocasıyla çocukları vardı.

Fakat hepsi işlerine gitmişlerdi.

Ümmü Mâbed yalnızdı.

Bu kadın pek iyilik severdi.. Kıtlık ve kuraklık yıllarında çadırın önüne oturur, yolculara nesi var­sa verirdi.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) ile Hazreti Ebubekir ve kılavuz, deveci, geldiklerinde öğle yaklaşı­yordu.

Ümmü Mâbed yine çadırının önündeydi.

Fakat bu gelen yolculara vereceği ne hurması, ne ekmeği, hattâ suyu vardı.

Kocası, sütsüz, artık kesilmesi gereken bir ko­yun bırakmıştı sadece.

Ümmü mabed, misafirlerini buyur ettikten son­ra, durumunu anlattı ve koyunu kesip yemelerini söyledi.

Hazreti Peygamber razı gelmedi.

Koyuna sokuldu.. Bacaklarını ayırıp sağdı.

Koyun bol süt verdi..

Ümmü Mâbed şaşırmıştı..

Oradakilerin hepsi doyasıya içip açlıklarını gi­derdiler. Hattâ, çobanlığa giden çadır halkına süt ayırdılar.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) ile Hazreti Ebubekir (radiya’llahü anh), öğle uykusunu bu çadırda geçirdi­ler.. Nihayet tekrar Harrar’a doğru yollarına devam ettiler.

Aynı anda, Mekke’nin aşağı tarafından bir ses duyuldu.

Sokakları dolaşarak bu ses Mekke’nin yukarı­sına kadar gitti..

Bütün halk onu takip edip dinlediler.

Konuşanı görmüyorlardı ama, dinliyorlardı ve kendi dilleriyle söylediği için anlıyorlardı.

Bu bir cindi.

Hiç kesmeden, tekrarladığı şiirinde, Hazreti Mu­hammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in Ümmü Mâbed’e misafir oldu­ğunu Ümmü Mâbed’in onları iyi ağırladığını, hattâ öğle uykusuna yatırdığını, Ebebekir (radiya’llahü anh) m sü­rekli nimet ve saadete ereceğini bildiriyordu.

Böylece Müslümanlar, Hazreti Peygamberle Ebubekir’in hangi istikametten Medine’ye gitmekte olduklarını anlayarak rahatlamışlardı..

Müşrikler ise sihre vermişlerdi.

Elbette Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın emriyle olacak­tı, Müslüman bir cin hayr işlemişti o gün.

Esasen cinler görünmedikleri halde, mümin olan

lan, elbette mümin insanlara sadece iyilik yapacak­lardı.

Hele Mekke’de o sırada Müslümanların ancak ai­leleri, çocukları vardı.. Erkekler çoktan Medine’ye hicret etmişlerdi.

Bu aileler ve çocuklar sevindirilmişti.

Çin’in söylediği şiirin bazı parçalan şöyleydi:

Ününü Mâbed’in çadırında Öğle uykusu uyuyan iki arkadaşı.

Âlemlerin Rabbi olan Allah iyilikle cezalandırsın.

Onlar,

Hidayet yoluna Sapmış olarak,

Onun çadırına indiler.

Muhammed salla'llâhu aleyhi ve sellem’e arkadaşlık Eden zat (Ebubekir), Devamlı olarak  

Nimet ve saadete kavuştu.

Benî Ka’b’dan olan Kadının evi Onlar için Değerlidir.

O ev kutlu ve mübarek Olsun ki.

Müminler için

Bir gözetleme yeridir.

Yine o günlerde başka bir şey de oldu Mekke’de

Müşrikler, hele başkaları Ebu Sufyan, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in Medine’de tutunamayacağı kanaatindeydiler ve bunu devamlı surette yayarak, sözde azgınların moralini yükseltiyorlardı.

Medine’nin iki büyük .kabilesi Evs ve Hazreç’in ulularından olan Muaz oğlu Sa’d ile Ubade oğlu Sa’d, makamlarını Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e vermeyecekleri fikrindeydiler.

Elbette ne insanlar, ne cinler gaybı bilmezlerdi.

Değil gelecekten, kendilerinin bulunmadığı, şa­hit olmadığı olaylardan hazersîzdiler.. Meçhulleriy­di.

Yine Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın emriyle oldu şüphe­siz, bir gece Mekke halkı Ebu Kubeys dağından bir cinnin şöyle ühamlandığmı işittiler:

iki Sa’d                                                f

Müslüman olursa,

Muhammed sağ kaldıkça Mekke’de

Kimse karşı koyamadan yaşayacaktır..

Sabahleyin Sapıkların başı Ebu Süfyan Kureyşlilere sordu:

Ebu Sufyan böylelikle kendisini avutmaya ça­lışıyordu.

«Duyduğumuz şiirdeki Sa’dlar, Sâd’i Bekir mi, Sad’ı Temim mi, yoksa Sad’ı Hüzeym mi?..»

Bu Sad’lerin hepsi Mekkedeydiler.

Kureyşliler bir cevap veremediler ama, ikinci gece aynı cin, doğruyu açıkladı.. Bu Sad’ler Medine’­deki Evs ve Hazreç kabilesinin uluları olan Muaz oğ­lu Sa’d ile' Übade oğlu Sâd idiler.

Ebu Sufyan’ın ümidi yıkıldı bu suretle.

Demek, Medine’nin en büyük iki kabilesi Evs ve Hazreç, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)i tanıyacaklar, Müslüman olacaklar, sonra Mekke fethedilecekti..

Yine, duyulan şiiri sihre vererek kendi kendile­rini kandırdılar..

Cinn’in ikinci gecede haber verdikleri şöyle bîr şiirde toplanmıştı:

Ey Evs’in Sa’d’ı olan Sa’d!

Sen O’nun yardımcısı ol.

Ey Ulu ve asil Hazretlerin Sa’dı!..

Her ikiniz

Hidayete çağıran zatın Davetini kabul edin.

Böylece Allah’dan Firdevs cennetinde

Allahı tanıyanların

Arzu ettikleri dereceleri Temenni ediniz.

Çünkü Allah,

Hidayet yolunu arayanları Kendisinin yumuşak döşenmiş yataklı Cennetleriyle mükâfatlandırır.

Çok ikazlar ve ilhamlar vardı bu mısralarda.

Ümit veriyorlardı...

Sıkışan inşanın göğsünü bir bahara çıkarıyor­lardı.

Gözler açılıyor ve şimdiye kadar karşılaşılmamış pırıl pırıl sabahlarla aydınlanıyorlardı.

Kulaklarda devamlı bir şarkı geziniyordu... Nağ­meler başa giriyor, kirlenmiş beyinlerin siyah yosun­larını temizliyorlardı.

Kurtuluşa susayan yürekler yığın yığındı.

Onlar artık yalnız kendilerim değil bütün bir dün­yanın insanlarının selâmete çıkması arzusundaydılar.

Hazreti Allah’ın Bir’liğinde en şerefli olarak ya­ratılan insan da bir olabilmeliydi.

Madem ki ona üfürülen ruh birdi... Bu mümkün­dü.

Beden bir manâ ifade etmezdi. Beden, yeryüzü­nün malıydı. Orada kalacaktı.

Esas olan ruhdu.

O halde mısralardaki haberler gerçekleşecek miydiler?..      

XXX

Bunlar gerçekleşti..

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), Medine’den başla­yarak Hicaz’a ve bütün Arap Yarımadasına îslâmiyeti yaydı.. Mlekke fethedilip, putlar kırıldı..

Kur’an’in nazil oluşu tamamlandı.

Nihayet, Hazreti Peygamber, insan ve cinlere ebediyete, kıyamete kadar, amel edecekleri ilâhi ana­yasa olan Kur’an’ı bırakarak makamına yükseldi..

Yeryüzünden ayrıldı.

Medine’de geçn on sene içinde âyetler nazil ol­dukça aynen cinlere de tebliğ olunuyordu.

Müslüman cinler, bu âyetlerde hazan kendilerin­den bahsedildiğini görüyorlardı.

Müslümandan gayrı kitab ehli, kitaplarım boz­muş ve bir takım yalanlarla doldurarak uydurmuş­lardı. Bilhassa (haşa) Allahın oğul ve kızlarının, zev­celerinin bulunduğunu ileri sürmüşlerdi.

Ayrıca Hazreti Allah ile mümin cinler (Mecazi olarak melekler) arasında akrabalık olduğunu yay­mışlardı.

Cinler bunları okudukça, renkten renge girip, secdeye kapanıyorlardı.

BÎR DE ONUNLA CİNLER ARA­SINDA BİR HISIMLIK UYDURDU­LAR. ANDOLSUN Kİ CİNLER (Melekleşmiş olan müminleri) DAHİ, ON­LARIN BEHEMEHAL (Cehenneme) ÎHZAREN GETİRİLECEKLERİNİ (pek iyi) BİLMİŞLERDİR.

(Saffat: 158 Meali)

Halbüki azgınlar, cinlere bile tapanlardı. Bunu melekler de söylüyorlardı:

(Melekler de):                    «SENİ (ortakdan) TENZİH EDERİZ. BİZİM YARİMİZ ONLAR DEĞİL, SENSÎN. BELKİ ONLAR CİNLERE (sapıtmış şeytanlaşmışlara) TAPIYORLARDI VE ÇOGü ONLARA ÎMAN EDİCİLERDİ.» DİYECEKLER.

(Sebe: 41)

İnsana yasaklanmıştı şüphesiz, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) dan izin çıkmadan, cinleri görmek mümkün değildi.

Eğer mümkün olsaydı, bilhassa Hazreti Muham­med (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in Allahın huzuruna gidişi esnasında Müslüman cinler kimbilir ne kadar üzülüp şaşırdık' ları anlaşılacaktı.

Nasıl ki Müslüman insanlar, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in ölümüne inanmamışlar ve «O nasıl ölür?..» demişlerdi, Hazreti Ömer bile kendini kaybetmişti.. Nasıl ki, Hazreti Ebubekir (radiya’llahü anh) Kur’an’dan Âyet­ler okuyarak, her peygamber gibi Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) in de öleceğini hatırlatmıştı.. Elbette Cinlerin içinden bazı sahabeler çıkmış aynı âyetleri hatırlatarak, on­ların şaşkınlığına gidermiş olacaklaıdı.

VI

ÖRÜMCEK-AĞI

Kur’an’ı kerim’in nuru altında cinler hakkında doğru bir hüküm çıkarmak böylece mümkün iken, İslamiyet’in zuhurundan sonra da Cinler Âlemi üzerinde eski rivayetlerden kolay kolay kopulmadı... Hattâ da­ha da artırıldı.

Öyle karıştı ki insan aklı bu çeşit fikir ve inanç­ların baskısı altında, sanki örümcek ağına düştü... kurtulmak istedikçe bağlandı.

Cinler Âlemi hakkındaki düşünceleri ilerici olan İslam dini içinde ve dışında olmak üzere ikiye ayrılıp hakikati bir daha tartışmak gerekti.

1.     İslâm bilginleri içindeki ayrı düşünceler:

4 Bazıları cinlerin insanlara aynı yaratık olduğu­nu söylediler.

Bunlara göre, insan inançtan saptıkça cinleniyordu.

Yahut fazla akıllı, zeki olunca böyle oluyordu.

Cinlerle insanları bir tutmak hatalıydı...

Çünkü, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın Kur’an’da buyur­duğu, açıkladığı, nice nice âyetlerde, cinleri ve in­sanları ayırdığı ancak onları kulluk için yarattığı anlatılmıştı.

Hattâ meleklerin nurdan, insanın toprkatan, ci­nin ise çok zararlı dumansız, zehirleyici bir ateşten halkedildikleri belirtilmişti...

Nasıl olur da cin ve insan aynı yartık olurlardı?

Yine Kur’an’da cinlerin insandan önce mevcudi­yetleri açık açık bildirilmişti...

Meselâ, İblis Hazreti Âdeme yaratıldığı zaman, vardı, cinlerdendi... Âdem önünde Hazreti Allah  (Celle Celâluhu) ın Rahmaniyet sıfatına secde etmemişti...

Demek ki, cinler âlemi ile insanlar âlemini aynı şey kabul etmek yanlıştı... Bunu daha bir çok örnek­lerle genişletmek mümkündü...

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm), Seba melikesi Belkıs in tahtını getirmeyi dileyince, cinler taifesinden bir İfrid’in göz açıp kapatılana kadar getireceğini ileri sürmesi hakikati karşısında bu fikir yine çürüyecek­ti...

Fakat, akıl, zekâ ve amelleri dolayısıyla cinleş­miş insanlar olmuştu ve olacaktı...

Bunu Hazreti Allah (Celle Celâluhu) da yine Kur’an’da bir çok âyetlerde belirtmişti...

 Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) devrinde de yaşamış olan Finikeliler ilk benzetilenlerdi... O kadar ki, cin­lerin insanların aynı şey olduğunu iddia edenler, Finikelileri Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) ın hükmü altına alıp çalıştırdığını, saraylar, şehirler yaptırdığını de­nizden gerekli malzeme çıkarttığını söylerler... Kur’ an’daki âyetlerden kastın bunlar olduğunu savunur­lar.)

Tamamen hatalıdır... Bir bakıma cinlerle insan­ları aynı tutmak, cinler âleminin yokluğunu inkârdır ki, İslam dini karşısında, inancında, küfre kadar ulaşacaktı.

Ne var ki, cinleşen insanlar bulunduğu gerçeği karşısında halk bunu benimsemişti...

Hattâ, böyle insanlar için bazı yakıştırmalar yap­mıştı.         

iste bunlardan bir kaç örnek

—Cin fikirli.

—Cin ifrit kesilmiş.

— CİNLERİ tutmuş.

—Cinler cirit oynuyor.

—İn cin top oynuyor.

—İyi saatte olsunlar.

—Hüddamlı  hoca (cinlere iş yaptıranlar için).

—Cinleri ayağa kalkınış.

—Cinleri başına toplamış.

Bütün bunlarda dolaylı da olsa, insanın cinleştiği telkini mevcuttu-...

Ayrıca, insanlar, içlerindeki sert, cebbar olan­lara da (Cin) dediler.

Zalim hükümdarları öyle tanıdılar.

Esasen zalim hükümdarlar, halkın içine karış­mazlar, gizli kalırlar... Bu saklı halleri onlara' (Cin) denmesine yol açtı.

 

XXX

 

Basılan da, cinlere kendi içlerinden değil, sadece insanlardan peygamber gönderildiğini, vazifelendirildiği iddia ettiler.

Bu da hatalıydı...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), kulluk için yarattığı her ümmete peygamber gönderildiğini buyurur...

İnsanlar yaratılmadan önce, cinler mevcut oldu­ğu kesinken onların peygambersiz bırakılmaları müm­kün müdür?...

Çok zehirleyici, zararlı bir ateşten yaratılan on­ların zarar ve zehir tarafları nasıl yok edilecekti?...

İnsanda İblis ile ordusu şeytanlar ne ise, Cinle­rin yaratıldıkları ateşte mevcut olan zehir ile zarar kudreti aynı şeydi.

Esasen insan ve cinlere kendi içlerinden peygam­berler gönderildiği şu âyette ne kadar sarihtir ;

EY CİN VE İNSAN CEMAATİ, İÇİ­NİZDEN SİZE  AYETLERİMİ  NAKLEDER, BU GÜNÜNÜZÜN GELİP ÇA TACAĞINI İNZAR İLE HABER VE­RİR PEYGAMBERLER GELMEDİ Mİ?...

                                                       (En’am; 130)

Ancak, şu bir gerçektir ki, peygamberlikte insan­lar için geçen Fetret devri, cinler için de olmuştur...

İnsan ve cinler âleminin aynı zamanda, altıyüz seneye yakın peygambersiz kalışlarının hikmeti, niha­yet Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem). her iki âlemin pey­gamberi olunca anlaşılmıştır.

Bu altı yüz sene içinde, Cinler bunun için, gökleri daha çok dinlemeye çalışmışlar ve geçen kitap verilmiş peygamberlerin kitaplarını (Tevrat, Zebur, İncil) incelemişlerdir...

XXX

İblis’in cin soyundan gelmesi yüzünden, ve şey­tanlarım kendini aşılıyarak peydahlaması üzerine, İblis, cin Şeytan birbirlerine karıştırıldı...

İblis ve şeytan ayrılmış, kıyamete kadar insanın akıl ve kalbine vesvese vererek, onu kibirlendirerek sapıtma izni almıştı.

Lanetlenecek bunlardı.

Topuna birden cin dendi çıkıldı...

Meleklerin Hayr’a, bütün cinlerin şerre hizmet et­tikleri kanaatine varıldı...

Bu da gösteriyor ki her şey karıştırılmıştı.

Bir özet yapılma gerekirse, şöyle yapılabilirdi halbuki:

1.                           Cinler vardır.

2.                          İnsanlardan ayrıdırlar...

3.                          İnsanlar içinde benzeme bakımından cin akıl, zekâ ve beceriklilik derece­sinde olanlar çıkıyordu.

4.                          Cinlere kendi içlerinden peygamber­ler yollanmıştır. Bunlara uyanlar, cennete girmişlerdir, uymuyanl~ar ce­henneme odun olmuşlardır... Vakti gelince tutuşturulacaklar ve cehen­nemlik insanlara azaplarını verecek­ler, kendileri de çekeceklerdir,

5.                         Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) insan­ların olduğu gibi, cinlerin de son pey­gamberidir.. Artık her iki âlem ya­ratığına peygamber gelmeyecektir.

6.                         Cinler değildir insanlara zarar ve­renler. O soydan gelen İblis ile şey­tanlarıdır ve ancak vehim, vesvese, telkin ederek, insanı sapıtırlar.

7.                          Cinlerin Müslüman taifesi, aksine, in­sanlara yardım için çırpınırlar... Kâfirleri ise kendi cinsleriyle müca­dele ederler...

8.                         İnsanların ermişleri İblis ve şeytan­larını emirlerine alıp hayr’da çalış­tıramazlar ama, cinlerin izin verilen­lerini çalıştırabilirler. .

Şu âyetlerde cin ve insanların ayrı oluşları, kuvvet ve kudretleriyle, yapacakları şeyler ne kadar açık be yan olunmuştu halbuki;

DE Kİ; «ANDOLSUN İNS-Ü CİN ŞU KUR’ANIN BENZERİNİ (Meydana)

GETİRMELERİ İÇİN BİR ARAYA TOPLANSA, YEKDİĞERİNE YARDIMCI DA OLSALAR, YÎNE ONUN BENZERİNİ GETİREMEZLER»;

(İsra; 88)

EY İNS VE CİN, İLERDE SİZ (in he­sabınızı görmeye) [YÖNELECEĞİZ. ŞİMDİ RABBÎNÎZİN HANGİ NİMET­LERİNİ YALAN SAYABİLİRSİNİZ?.. EY CİN VE İNSAN CEMAATİ! GÖKLERİN VE YERİN BUCAKLARINDAN GEÇ (ib de İlâhi kazadan se­lâmete er) MİYE GÜCÜNÜZ YETIY'ORSA-KI (Allahın bahşedeceği) BİR KUDRETLE OLMADIKÇA ASLA GEÇEMEZSİNİZ-IIAYDİ GEÇİN (kur­tulun) !...

(Rahman; 31-33 Meali)

İşte, şu iki âyeti Kerime’de dahi cinlerle insan­ların ayrı oldukları, kuvvet ve kudret dereceleri, içlerinden iman etmeyeceklerin akibetleri, ne güzel haber verilmişti.

Fakat, ne acı ki cinler için öyle örümcek ağı ip­leri dokundu ki, insanlar bir türlü korkudan ve te­sirlerinden yakalarım kurtaramadılar...

Hele insanın zayıf tarafım iyi biline bazılarının bu durumu kazanç, gaye, aleti yaptıkları zaman.

XXX

îslâmdan sonra, İslâmiyet dışında kalanlar, ya­ni kâfirler ise cinler hakkında söylene gelmiş itikat­ları genişlettiler.

Bilmeyerek, Müslümanlannda da bunlara kapı­lanlar bulundu.

Bunlar şöyleydi.

1.                         Allahsızlar ve felsefeciler cinlerin varlığını tanımadılar.

2.                         Diğer dindekiler, cinlerin insanları kötülüğe sürüklediğini, o yüzdenme­lekler gibi görünmediklerini iddia ettiler...

3.                         Bunlar cinlerin varlığına inanıyor, lâkin başka başka tahayyül ediyorlardı.

a.                               Her şekle girebilen havai hayvan­lardır.

b.                               Cisim ve araz değil, cevherdirler... Hayırlısı, şereflisi, olduğu gibi şer­lisi süflisi de vardır. (İslam ina­nışını tutar.)

c.                               Mahiyeti değişen muhtelif cisim­lerdir. Her işi yapabilirler... yani diğer cismlerin ve hayvanların, in­sanların kaderine tesir ederler. Şe­hirlerin bile.

d.                               Bir çok hastalıkların kaynağıdır­lar.

e.                                Bu hastalıklara isim de takıldı;

Çarpılmış, cin çarpmış, kötürüm­ler, kanburlar. inmeliler, ağzı eğrilenler, aklı bozulanlar, sevdalılar. Halbuki bu hastalıkların maddi ve ruhî olanları vardı. Ruhi olanla­rında Ruha saldıran cin değil, is­mi karıştırılan Şeytan’dı.

Cinleri birbirlerinden üstünlüklerine, erkek di­şiliklerine, çalışma tarzlarına göre de, kendi inançlarında, ayırdılar. İsimler taktılar. Cinlerle işbirliği kuran insanların varlığını uydurup, kötülüğe yol açan bu insanlara saldırdılar...

Kısacası binlerce yıllık batıl inanışları sanki fazlasıyla geri getirdiler. Hakikaten İslâmiyet dışın­daki gericilik ve cehalet yeryüzüne simsiyah bir örümcek ağı halinde sarındı.

Ancak bir kaç yüz sene önce kurtulmak imkân dahiline girdi ama, tesirleri babadan evlâda geçti dur­du.

Cinler Âlemiyle bağlantısı olmayan bu inanış­ların kahramanlarını hatırlamak ve üzerlerinde dur­mak faydalıdır.

1.  PERİ;

İslâm inanışında peri cinlerin kadınıdır. Ve Müslüman 'Olanıdır, pek "güzeldir.                                                            '

” Bu inanış-elbette doğrudur... İman her yaratı­ğı elbette melekleştirir... Beden güzelliği değildir esas olan.

Peri mademki Cinlerden müslüman bir kadın ondan insanlara ancak iyilik dokunabilir.

Buna karşılık, gerek İslâm içi, gerek İslâm dışı âlemde, perinin insanlara göründüğü, gönlünü çelerek aldım /aldığı söylenir...

Müslüman cin kadınlar, İslam emir ve yasaklarıyla lamel ettiklerine göre, iffet ve namusa, hayaya, tesettüre uyacaklardır... Bu bakım­dan onlara yakıştırılanlar İslâm inanışına uymazlar... Ne var ki, insan kalb ve aklına vehim ile vesvese ve­ren şeytan, zayıf bulduğu böyle bir bedeni peri üze­rinde öylesine durdurur ki o beden periyi gördüğünü sanır ve kapılır... Aklından olur.

Yine bazı harap ve tenhadaki konaklarda, kösklerde, periler görüldüğü iddia edilmiştir...

Bu yüzden (Peri çarpmış..X (Itrili köşk...), gibi sözler konuşmalara daima karıştı.

2.   İFRİT;

İfrit üzerinde iki inanış vardır;

a.  Cinlerin miislüman olmayan bütün erkekleridir.

b.  Güçlü, kuvvetli, her işi yapabilen kâfir erkek cindir.

Bu iki inanış birbirine pek yakındır.

Kur’an ifrit’in varlığını haber verir.

Hazreti Süleyman (aleyhisellâm) Seba Melikesi Belkis’in tahtını getirtmek istediği zaman, emrine ve­rilmiş olan cinlerden bir ifrit bunu yapmayı dilemiş­ti.

SÜLEYMAN DEDİ; «EY İLEEİ GE­LENLER, ONUN TAHTINI, KENDİLERİNİN BANA MÜSLÜMAN OLA­RAK GELMELERİNDEN EVVEL. HANGİNİZ BANA GETİRİR.» CİNLERDEN BİR İFRİT, «SEN MA­KAMINDAN KALKMADAN BEN ONU SANA GETİRİRİM.' BEN BUNA KAR, Şî HER HALDE GÜVENİLECEK BİR KUVVETE MALİKİM» DEDİ.

(Nemi; 38,39 meali)

Burada açıkça İfrit’in cinlerden olduğu ve her türlü güvenilecek kuvvete sahip bulunduğu meydan­dadır.

Fakat, Hazreti Süleyman (aleyhisselâm), ona bu vazifeyi vermemiş, ilim sahibi olan vezirine yaptırmıştır. Bun­dan da İfrit’in kâfir cinlerden olduğu meydana çıkı­yor.

3.  DEV;

l îslâmdan gaynlarmın İfrit karşılığı olarak kul­landıkları bir isimdir.

Görünmez, her işi yapar, iri yarıdır... Çok kuv­vetidir. İnsan sûretindedir onlara göre...

Doğuda ve batıda dev inancı uzun yıllar çok tu­tunmuştur.

Rivayetlere, masallara, efsanelere karışmıştır... Büyü ile yenildiği vakalar anlatılmıştır.

Yunanlılar dev’i ilâh bildikleri Uranüs’ün ya­rasından akan kanlardan meydana geldiğine inandı­lar

  İnançlara göre dev, ürperti verecek korkunç bir cüsseye malikti... Kollarında yüzlerce elleri vardı.. Ayaklan yılandı. Gökyüzüne ulaşmak için dağlan sökmüş üstüste koyarak merdiven yapmışdı...Bu devlerin fırlattığı kayalardan denize düşenler ada, raya düşenler yine dağ olmuşlardı. .

4.    ZÜMRÜDÜ ANKA;

Cinlerin kuş şeklini tercih edeniydi...

Pek büyüktü...

Yardımı severdi....

İnsana görünmediği için ismi var cismi yok diye lakablandırılmıştı.

5.    KAF DAĞI; .

(.Bu dağ da ismi var cismi yok kabul edilirdi.

Gerisinde cin azmanı devlerin yaşadığı, doğu inanışlarında geçerdi.?

6.    HORTLAK;

/ Hortlak üzerinde de iki inanış belirmişti;

a. Hortlak, mezarlarda-dolasan kâfir cinlerden­dir.

b.    Yahut, her hangi bir sebeple tekrar dirilen insanlardır.

Her ikisi de, gerçekte, yakıştırmadır. .  Hortlak, sözüyle şeytan tarafından vesveseye sü­rüklenen insana gözüken hir vehim ve hayaldir... Hazan eşilen mezarlarda kan görülmesi cesedin parçalanması, elbette bir canavarın, yahut bir sırtla­nın eseridir.

Ölünün kefeniyle birlikte dışarıda bulunması da, öldü sanılan bir insanın mezarda kendisine gelmesi, uğraşıp çıkması, lâkin her hangi bir sebeple mezar­lıktayken tekrar gerçekten ölmesidir.

Nitekim aynı olaylara köy mezarlıklarında yi­ne taşlanmaktadır... Hattâ canlanıp evlerine dönen­ler vardır.

Böyle olaylar, insan vehminin harekete geçirile­rek hayal etiğini gerçek sanmasına yol açmıştır.}

7. CADI;

Cadı, farsçadır... (Cadu Câdû) diye okunurdu.

(Cadı’nın ne olduğu hakkında çeşitli inançlar bil­hassa son yüzyıllara kadar alıp yürümüştür ve bir çok facialara sebep olmuştur.

Bu inançlar hem şekil, mahiyet itibariyle, hem memleketlere göre değişiktir.

Şu guruplaraayrılabilir ;

1.  Cadı, cinlerin kâfir olanlarının kadınıdır.

2. Cadı, cinlerden hem iyilik hem kötülük yapan, hak ve adalet dağıtan bir kadındır... Küpüne biner, süpürgesini eline alır, anlatılan vazifesini yapardı.

3. Cadı bir kadın cindir... Sadece kötülük yap­mak için geceleri dolaşmaya çıkardı.

4.                    Asyadaki inanışlara göre, cadı önce hortlardı, eğer kendisine hizmet edecek bir cin bulursa cadılaşır

artık insanlara kötülük yapardı...

Bu inanışda ölenin hortlaması için, gece ışıksız bırakılması, yahut üzerinden kedi atlaması yeterdi.  Onu hortlak halinden kurtarmak maksadıyla ge­celeri mezarına ateş yakılırdı...

Bilhassa İran’da cadının bir mezar kaçkını ol­duğu pek revaçtaydı...

Onlara göre saçları darma dağınık, tırnaklarıyla dişleri pek uzundu...

Hattâ kadınlar birbirleriyle şöyle söyleşirlerdi;

«Oğluna kız arıyorsan mezarlıklarda dolaşarak bir hortlak bulamadın mı ?...».

Asyadaki bu inanış, cadıların pisliği, çirkinliği, dağınıklığı, sihir ve büyü yapmaları dolayısıyla, ba­zı sözleri, yakıştırmaları, zamanımıza kadar getiril­miştir

İşte bir kaç örnek

(Cadı gibi).. (Cadı gibi dolaşıyorsun): Bu saçı başı dağınık gezenler için söylenirdi.

(Cadı kazanı gibi kaynamak): cadı, büyüsünü kazan başında yaptığından, halkın dedikoduyla orta­lığı kaynatması anlamında, veya benzerlerinde, me­cazi olarak kullanılmıştır.

(Câdû-Fen): Sihirbazlık, büyücülük.

(Câdû-Ger): Büyücü, sihirbaz.

(Câdu-Keş): Büyü ve sihir yapan.

(Câdû-Suhan): İnsanı büyülürcesine.

(Cadı süpürgesi): Karmakarışık işler.

5. Mısır’da cadı eski çağlardan kalmadır.. Halk, cadının kötü ruhlarla işbirliği yaptığına inanırdı.

6.                    Ne yazık ki bir zamanlar cadı, İncil’e dahi gir­mişti. Fakat ilk İsrail hükümdarı, Gaybı ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın bileceğini söyleyerek, bu kelimeyi ve inanışı İncil’den çıkartmıştı.

7. Yunanlılar da cadıya inanırlardı.. Fakat an­cak mezarlıklarda yaşadığını sanarak, onunla ora­da buluşurlardı.

8. Kiliseler inanışı:

Önceleri papazlar cadıyı (Hayal) olarak veh­mettiler.. Isa ismi söylenirse yok olacağını yaydılar.

Fakat sonraları, kiliselerde inanış ve1 amel o ka­dar bozuldu ki cahil papazların elinde her şey çığ­ırından çıktı.

Hele bu papazların İspanyada kurdukları engisisyon mahkemeleri sırasında, inanışlarındaki kor­kunç zavallılık, gericilik, meydanı alt üst etti.

Hakikaten Avrupa, bu sözde din adamlarının1 elinde bir örümcek ağıyla boğulmuştu.. İnsanlar çır­pınıp duruyorlardı.

Hem de uzak, değil, iki yüz sene öncesine kadar.

İtalyada bazı hancı hüvviyetine giren kadınla­rın esasta birer cadı oldukları, şeytanlarıyla (Yani cinleriyle) büyü yaparak, gelip geçen yolculardan di­lediklerine peynir yedirdiklerini ve hayvan şekline soktuklarını kabul edenler pek çoktu.

(Bu inanç, daha sonraları büsbütün çığırından çıkarıldı.)

Her cadının bir şeytanı olduğu ve onun aracılı­ğıyla (haşa) Allah kuvveti kazandığı söylendi.

Hangi kadından şüphe edilse, derhal yaklanıyor ve ateşe atılarak yakılıyordu.

Hele kazara mezarlıklarda keçisini otlatan ka­dınlara rastlamasınlardı.. Hemen cadı diye tutuyor­lardı.

Çünkü otlattığı keçi Cini (şeytanı)ydı.

Kadınla bu şeytan, zehirli otlardan, hayvan ya­hut insan cesetlerinden, idam mahkûmlarının elbise­lerinden faydalanarak diledikleri büyüyü yaparlar­dı.

Yeni doğan çocukları yerlerdi.

Sözde resmini yaptıkları herhangi bir insan derhal ölürdü)

  (Almanya’da cadılık kuvvetinin kazanılması için kadın erkek kötü ruhların cinsi münasebette bu­lunması gerektiği inancı hâkimdi.)

Bütün bu küfrün sonucu olarak, iki yüz sene öncesine kadar, başta İtalya olmak üzereRusyaya kadar olan ülkelerde, korkunç bir kadın katliamına girişildi... Cadi diye damgalanıp milyonlarca cana kıyıldı.

Bu töhmet altına girmek için, bedeninde her hangi anormal bir işaret olmak yetiyordu.

Böyleleri suya atılıyor, batarsa cadı olmadığı­na batmazsa cadılığına karar verilerek öldürülüyor­du.. Yani, her iki neticede de ölüm vardı.

Şimdi hâlâ bu cadı inanışına bilhassa Yeni Zelanda, Afrika ve Kızılderililer arasında Taşlan­maktadır.

Kızılderililere göre cadı olmak için büyük baba,        baba ve erkek kardeşi öldürmek lâzımdır.

Bu cinayetleri işleyip cadı olan kadınlar birbirleriyle düşmanlarına zehirli içkiler hazırlarlardı..

Yaptıkları  büyülerde tırnak, saç, elbise par­çaları, bebek beyni, ve benzeri malzeme kullanırlar­dı.

XXX

Halbuki yüzyıllarca insanlığı kaplayan bu batıl inanışlar, cinlerin değil, sadece yine cin soyundan gelme iblis ile ordusu şeytanların yaptıkları telkin­lerdi kalplere ve akılara...

Maksat, insanı en zayıf yerinden yakalayarak, Allah'a asî etmekti..

Yoksa ne cin, ne şeytan, ne onun başı iblis, doğ­ruya, insana, kainattaki herhangi bir yaratığa zarar vermek kudretinde değildir.. Kendiliklerinden bir çö­pü yerden kaldıramazlar.

Meğer ki Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın izni ola.

Eğer Îslâmiyetin intişarından sonra, diğer din mensupları ve hiçbir dini tanımayan Allahsızlar, Kur’an’a sarılıp, bu rahmet ve şifa kaynağından kana kana içselerdi, hâlâ sürüp gitmekte olan sa­pıklık çoktan önlenirdi.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), büyüyü (sihri) kendisine ortak koşmakla bir tutmuş ve büyücülerin, kendi izni olmadan hiç bir kimseye zarar veremeyecekleri­ni buyurmuştur.

Bu emri hem insanlar hem kâfir olan cinlerin (yani şeytanların) uyanması içindi.

 (Sihirbazlar) ALLAHIN İZNİ OL­MADIKÇA ONUNLA HİÇ BİR KİM­SEYE ZARAR VEREMEYECEK ŞEYLERİ ÖĞRETİYORLARDI. ANDOLSUN, ONLAR MUHAKKAK Bİ­LİYORLARDI Ki, ONU (sihri) SA­TIN ALAN (ona revaç veren) KİMSE­NİN AHİRETTEN HİÇ BİR NASİBİ YOKTUR. ONLAR KENDİLERİNİ CİD DEN NE KÖTÜ ŞEY MUKABİLİNDE SATTIKLARINI BİLMİŞ OLSALARDI.

(Bakaı-a: 102 Meali) .

O halde âyetin tefsiri açıktır. Büyücüler, kendile­rinde (Haşa) Allah kudreti vehmedenler oluyordu ki. Allah’a ortak koşmakla birdi hareketleri, yani kü­fürdü.                            

Nitekim Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) de aynı uyarıyı yapmıştı.

— Büyücülük Allah’a ortak koşmak­tır.

(Müslim: Ebu Hareyre radiya'llahü anh)

Yine Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) şöyle' buyur­muştur:

— Helak edici yedi büyük günâhtan ka­çınınız. Bunlar: Allah’a şirk koşmak, sihir (büyücülük), haklı yerlerin dışın­da (Kısas gibi) Allahın haram  kıldığı nefsi katletmek, Riba yemek, yetimin malım yemek, Harpte cepheden kaçmak, Zinadan beri fuhuştan gafil mümin kadınlara zina isnat etmek.

(Buhari, Müslim)

Başka batıl bir inanış da falcılık (yani kahin) lik) di.

Bu, şeytan telkini ile yapılan, çok kere de bü­yücüler gibi kazanç vasıtası olan falıclık, İslâm emirleri ve yasakları dışındaydı.. Buna rağmen, şey­tanın telkinleri ile zayıf iradelileri, Müslümanlığı tam kavrayamamış olanları, dahi falcıların önüne götürdü.

Halbuki Hazreti Allah (Celle Celâluhu), nice nice âyetle­rinde ne cin âleminden, ne insan âleminden hiç bir kimsenin gaybı (meçhül olam) kendiliğinden bileme­yeceği, iznine tâbi olduğu, haberini vermişti.

İzinli bıraktıkları da elbette sadece peygamber­ler ve üâhi iüm sahibi velüerdi. Her önüne gelen değil.

Meselâ Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) bir ümmi iken,, hiçbir şeyden habersizken, henüz şimdi bulun­maya başlayan nice gerçekleri haber vermişti!.. Bunlar Kur’an’da vardı.. Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ta­rafından kendisine buyurulmuştu..

örnekler:

1.                         Cisimlerin, gökte önce bitişik, sonra ayın olduğunu, güneş ay gibi yıldızların fezada yüzdükleri.

(Enbiya: 30, 31)

2.                           Güneşin ve kararlaşan yere doğru devamlı bir harekette bulunduğu..

(Yasin: 38)

3.                           Göklerde bir denge kanunun konuldu­ğu..

(Rahman: 7)

4.                            Fezanın ilk halinin gaz olduğu.

(Fussilat: 11)

5.                            Bütün insan neslinin Hazreti Âdem’­de zerreler (Genler) halinde bulunduğu..

(Araf: 173)

6.                            Meyvalarm ilkah edici aşılayıcı rüz­gârların taşıdığı tohumlar vasıtasıyla husule geldiği.

(Hicri: 22, Rad: 3)

7.                            An gibi, İpek böceği gibi bazı hay­vanlarda görülen harikulâde işlerin on­lara Allah tarafından ilham edilerek yaptmldığı.

(Nahl: 68, 69)

8.            Yerde yürüyen ve havada uçan hay­vanların, insanlar gibi birer topluluk oldukları.

(En’am: 38)

9.             Ruh’un mahiyetini kavramaya insan ilminin kâfi gelmeyeceği.

(îsra: 85)

10.            Göklerde de insanlar gibi yaratıklar "Allahın onları bir" de bunları bilmediği, gayb’den haberdar olmadığı hakkında ikâz edilmişti :

...İŞTE BU, SANA, VAHY ETTİĞİMİZ GAYR HABESLERİNDENDİR.

(Hûd: 50)

................. BU HABERLER, GAYB HABERLERİNDENDİR Kİ BİZ SANA VAHY EDİYORUZ...

(Şûra: 29)

11.                Aşıcı, bastırıcı, kuvvetli bir araç olmadıkça göklerin 'sınırlarım (Fezayı) aşanların mümkün olamayacağını.

(Rahman: 33)

12.               'İnsanların bütün tutum ve davra­nışlarının istinsah edildiğini, yazıldığım (Yani filme alındığım...)

(Casiye: 29)

13.                 Cansız sanılan şeylerin hususi bir dile sahip bulundukları.)

(Isra: 44)

Ve benzerleri..

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), zaman zaman

(Al-i İmran: 44)

................. İŞTE BU GAYB HABERLERİNDENDİR Kİ BİZ ONU SANA VAHY EDİYORUZ?.. ONLARI HİLEYE BAŞ VURDUKLARI, İŞİ KARARLAŞTIR­DIKLARI VAKİT SEN ONLARIN YA­NINDA DEĞİLDİN.

(Yusuf: 102)

«BİZ MUSAYA NİDA ETTİĞİMİZ ZA­MAN SEN, TUR’UN BATISINDA HA­ZIR DEĞİLDİN. GÖRENLERDEN DE DEĞİLDİN.»

(Kasas: 44-46)

Esasen Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), kendisine bir şey sorulduğu zaman bilmiyorsa «Bilmiyorum» diyerek vahyin gelmesini beklerdi.. Kendiliğinden hiç bir şey söylemezdi.

Bu, Kur’an’ı Kerim’de de anlatılmıştır:

O KENDİ REY VE HAVASINDAN BİR ŞEY SÖYLEMEZ. ONUN SÖYLEDİĞİ, KENDİSİNE ALLAH TARA­FINDAN GELEN VAHYDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.

(Necm: 3-4)

Aksi olsaydı, Allahın gazabı şöyle buyurulmuştu:

EĞER BAZI SÖZLERİ UYDURMUŞ OLSAYDI BİZE KARŞI KENDİLİĞİNDEN, ELBETTE ONUN SAĞ ELİNİ (kuvvet ve kudretini) ALIVE­RİRDİK, SONRA DA HİÇ ŞÜPHE­SİZ ONUN KALP DAMARLARINI KOPARIRDIK.

(El Hakka: 44-46)

Allahın sevgilisi. Habibi, için durum böyle olun­ca, gaybı ancak Hazreti Allahın izniyle bilince, (ha­şa) yalan söyleyince o dahi cezalanacağı açıklanın­ca, O halde bir takım sözde gaybdan haber veren ka­hinlere kapılmak ne acıdır.

Onlah sözde yıldızları, hizmetkârları cinleri alet ederler, bakarlar, kuşlardan medet umarlar, benzer­leri aletlerle çalışırlar..

Lâkin o aracı ettikleri de Allahın izni olmadan gaybı öğrenemezler ki..

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) ise bazı hadisi şe­riflerinde gaybı bilmeğe yönelen falcılığı şiddetle ya­saklamıştır.. Elbette Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın emriyle.

— İsimden, kuş sesinden, uğursuzluk hükümleri çıkarmak, yahut kuş uçuşlarıyla fal tutmak, veya fal açmak ile gaibden haber almaya çalışmak putperest­lik cümlesindendir.

— Kuşların uçuşlarıyla fal açmak şirk­tir.

Çağımızda, her ne kadar aklı selime hizmet eden ve sadece hikmet ve şifa olan Kur’an’a uyularak büyücüllük ve falcılık sönmüşse de> her çeşit dinde olanlar, yine onları bir kazanç kaynağı yapmak yoluna sapmışlardır..

Ne hazindir ki, bilhassa buna aydın olduklarını iddia edenler, okuyanlar, yapmaktadırlar..

Sanki vakit geçirmek ve eğlenmek için kahve, bakla falına, bilhassa iskambil falına bakmak gibi...

Daha çirkini ve en korkuncu dagazetelerde bi­rer günlük fal sütünü açılmasıdır..

Bunu okuyan şahıs elbette, şeytanının malûm vesvesesiyle kapılır.. Morali bozulur..

Büyücülük, falcüık yasaklandığı halde, gazetele­rin açıkça fal açmaları, ceza görmemeleri dikkate şa­yandır...

Yıldız burçlarının insan bedeni üzerinde, doğuş­ta yaptıkları tesirler kesindir...

Bu tesirler maddidir.

İlmen sabittir, Kur’an’da da açıklanmıştır...

Ancak, ruha etki yapamazlar, kadere tesir ede­mezler.

Çünkü ruh ile kader Allahın emrindedir.

«Falan burçta doğanlar bugün şöyle olacak ya­rın şöyle olacak...» gibi kesin hükümler vermek, bu­nu yapanlar için Allah’a şirk koşmak, putperesliktir...

Her şeyi batıdan kopya eden sözde aydınlarımızın yarı yarıya putperest dinler haline gelen Hristiyanlık ile Yahudiliği örnek almaları, Müslüman oluşlarına karşı çok acı, çok hazindir.

Yüzyıllarca 'bu batıl inanışlarla uğraşıldı. Şimdi sözde eğlence, oyun kabilinden tekrar sahneye kondu.

Yalandır bu... Bir gazete, bir mecmua, bir satır ilân için yüzlerce lira isterken, durup dururken fal sü­tunları niçin hazırlansın, kazncı olmazsa... Maksat sü­rüm yapmaktır, inşanın zatından faydalanarak...

Elbette insanlar içinde, hattâ cinler içinde, her türlü sapıklık yolunda gidenler bulunduğu bir gerçek­tir...

Fak an, önlenmesi icab eder.

Daha Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem). zamanında bu gerçek, bir Hadis-i kudsi ile peygamberimize buyrulmuştur...

Şöyle ki:

—Allah (Celle Celâluhu) buyurdu ki: Muhakkak Cin ve insanlar, büyük bir hal ve du­rumdadır. (Çünkü cinle insanı) BEN YARATIYORUM. Halbuki benden gayrıya ibadet olunur. Rızkı da ben veri­yorum. Halbuki başkasına şükrolunur..

(Beyhaki: Ebi’d Darda radiya'llahü anh.)

Bundan daha ağır bir  sitem var mıdır insan ve cinler Alemini dolduran mahluklar için.

  Demek ki, insan yıllar geçtikçe kâr değil, zarar­dadır. Bu zararın muhasebesini ancak cehennemde verilecek ceza ile ceza görecektir.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın şu uyarışı da öyle değil midir7

İNSAN KESİN BİR ZİYAN İÇİNDE­DİR.

(Asr: 2 meal)

Kurtuluş çaresini de haber veriyor.

Yani soyu cinden olan İblis ve ordusu şeytan­lardan insanın yakasım kurtarması çaresini.

Ne kadar kısa, lâkin kainatları dolduracak nur­dur bu âyetler!...

EY İNSANLAR, SİZ ALLAH’A MUH­TAÇSINIZ. ALLAH İSE GANİDİR VE HAMDE LAYIKTIR.

(Fâtır: 15 meali) YARATAN, YARATMAYAN BİR MİDİR?. DÜŞÜNMÜYOR MUSUNUZ?..

(Nahl: 17 meali)

O’DUR BÜTÜN GAYBI BİLEN O,GAYBINI KİMSEYE GÖSTERMEZ.

MEĞER Kİ SEÇTİĞİ BİR RESÜL OLA.

(Cin: 26, 27 meali) VII

ZAFER İÇİN SİLÂHLAR

Cinler âleminin diğer gerçeklerine geçmeden ön­ce, Cinler soyundan geldikleri için, toptan cinlere atfedilen, İblis ve şeytanların insana yaptıkları bazı zararların akim kalması imkânını araştırmak faydab olacaktır...

İnşam bu. zararlara alet eden şeytan, bilhassa şu üç amelde, insanı maddeten ve ruhan perişan etmeye çalışır.

1.    Nazar (Göz değmesi)

2.    Sihir (büyü).

3.    Ruha saldırmak.

Bunları sırasıyla inceleyip, kurtuluş silahını ta­nımak her insan için en büyük faydadır...

1.    Nazar (Göz değmesi):

 Nazar vardır...

Şu şekillerde tezahür eder :      .

a.   insanın insana gözü değer.

b.   insanın eşyaya gözü değer.

c.    insanın hayvana gözü değer..)

Nitekim, Bu hususta bir çok Hadis’i şerifler ri­vayet olunmuştur.

işte bir kaçı:

— Göz değmesi hakdır. İnşam mezara, deveyi kazana götürür.

— Göz değmesindan korunmanız için Allah’a sığınınız... Zira göz değmesi vardır.

 — Ve gözden, nefsten Alla’a sığınınız. — Göz değmesi hakdır Dağı yerin­den oynatır.

Nazar (Göz değmesi)herkesin kudretinde de­ğildir.

Yani her dileyenin gözü değmez, ve her gözü değen çarpılmaz, zarar görmez...

Nedendir bu?...

Sebeb ne kadar araştırılsa aratışıralsın, ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m bilgisindedir...

Bazı fikirler ortaya atılsa da zayıf kalırlar.

Dinsizler, nazarda bir takım elektrik akımlagibi vasıtalâr  şünür... Sanırlar ki insan bedeni de devamlı olarak bir takım elektrik neşriyatı ya­par:. . Bu dalgalar  bedenlerde kuvvetli olur...

Elektrik akımları birleşecek, karşı akımı, bakılan beden, yahut hayvanda, eşyada bulun birleştiği zaman gerçeklerşir.   ,

Bu, maddi bir izahtır...

Asla doğru olamaz...

Öyle hallerde her beden dikkatini topladığı, bircisimden behemahal nazar değmişlilik alâmetleri gör mesi gerekir ki, olmuyor.

Lâkin, sık sık babaların bile evlatlarına nazarı değdiği gerçeğini biliyoruz...

Bizzat benim şahit olduklarımdan, şimdi aklıma gelen şu bir kaç örnek ne kadar düşündürücü ve İlâ­hi olduğu gerçeğine götürücüdür!...

1.  Anadolunun bir kasabasında horoz döğüşü seyrediyordum. Bir ara bağırışmalar işittim... «Yine niçin geldin, horozlarımızı perişan ettiğini bilmiyor musun?...» gibi sesler yükseliyordu.

Baktım, yaşlı bir adam, aldırmıyor, gülüyordu... «Bırakın böyle inançları yahu...» diyordu.

Horoz sahipleri dinlemediler...

Adamı yüz geri çevirdiler...

Fakat adam, o haliyle, bile bile, horozlardan birisine dikkatle baktı, dudak büküp gitti...

Bir kaç dakika sonra, Horoz garip hareketlerle çırpınmaya başladı ve nihayet, düşüp öldü.  

2. i Şu müşahedem hele her aklıma geldikçe beni dehşete sürükler.

(Yine Anadolu’da bir misafirlikteydim... O sıra­da kapı çalındı ev sahibinin oğlu merdivenlerden çık­maya başladı.

Babası merdiven sahınlığında durmuş, sözde oğ­lunu belki takdir ediyordu şöyle diyerek: «Allah Al­lah, dernek sen de doktor oldun...»

O kadar...

Oğlu merdiveni çıkışı tamamlayamadan can verdi.

3.                     Bir aile dostumun nikâh şahitliğini yapacak­tım... Gelin ve güveyi henüz evden çıkarmak üze­reydik... Genç bir kadın geldi... «Olmaz, ben gelini doyasına görmek istiyorum...» diyerek tekrar oda­ya soktu... Hava loş olduğundan elektrik yakıldı...

Kadın, geline hayran hayran bakıyor, aklına ge­leni söylüyordu... Gelinin baş ucundaki ampul ansızın patladı... Cam kırıkları duvağına döküldü.

Olay bu kadarla da bitmedi... Nikâh memurunun masasında merasim için bekleşirken yine elektrikler söndü

Neden sonra yandılar...

Gelin ve güvey imza atarlarken her ikisinin de kaleminden deftere mürekkep damlayıp yayıldı ..

4.                    (Yine bir misafirlikteyken, ev sahiplerinin akra bası yaşlı bir kadın geldi...' Ev sahibinin tek bir, kı­zı vardı, mümin ve mazbut yetiştirmişti... Gelen ka­dını kendi kızının hayırsızlığından, yaptığı sapıklık­lardan uzuzn uzun dem vurdu... Ve gitti. .

Henüz ayrılmıştı ki, elektrikler söndü.;.

Evin hanımı lâmba getirdi...

Masaya koydu...                                       '        .

Yaktı ve şişeyi hohlayıp ısıttı, neden sonra lâm­

baya geçirdi... Fakat bütün dikkatlere rağmen, yine şişe belinden, kopup düştü.

İkinci bir yedek şişe getirildi.

Onun da başına aynı hal geldi.).

5. (Bir, hayatta pek muvaffak olmuş, arkadaş ta­nırım ki, her yeni başarısı ilân edilince, evine bir  hoş döner... Günlerce haste yatar, sonra yavaş yavaş ken­dine gelir.  

6.  Yine başka birisini tanırım.,, nazarı kendi­sine değer, yeni bir elbise giyse, methetse, elbise çok geçmez kazaya uğrar... Sofrada sevdiği yemeği yer­ken, tabağı devrilir. Velhasıl be-hemahal başına bir hal gelir... Bunu bildiği halde davranışta inat eder.)

Nazar için, Allah’a inanmayanlar maddi sebep ara ya dursunlar, insanlar iki fikirdedirler:

1.  Bazıları nazarı değenin şeytanın (Halk tabi­riyle cinin) o insana telkininin sonucudur derler.

2.   Bazıları ise. ruhî olduğu kanısındadırlar...

Hangisi olursa olsun, Elbette nazar hakdır.

Nazara (Göz değmesine) karşı zaferi kazanmak için en tesirli silâh şüphesiz Hazreti Allah’a sığın­maktır.

Her derde şifa olan Kur’an’ı kucaklamaktır...

Göz değmesiyle hastalanan bir kimse ilâçtan zi­yade  okunmakla iyileşir... Şimdi küfr ehli batı dok­torları dâ bu cihete yönelmişlerdir.

Bu okumayı Allah’dan izinli olduğu tecrübelerle sabit bir ilim ehlinin yapması gereklidir.

önce niyyet ve niyaz olunur..!)

Sonra Peygamber efendimizin Ravzai mutahharralanna ve Üveysel Kareni efendimizin ruhaniyetleri he bir fatiha ve üç ihlas-ı şerif, üç salavatı şerif gön­derilir.

Nihayet, hasta için yirmi bir Besmelei şerife üç bir Ayetül Kürsi okunur.. Yahut yedi Fatiha süresi..

Nitekim şu Hadis-i şerif bu tedavi usulünü mü­minlere tevsiye etmektedir:

— Allah’ın kitabında sekiz âyet var­dır ki göz (nazar) isabeti içindir. O se­kiz âyetin yedisi Fatiha süresi, birisi âyetul Kürsi’dir.

Nazar değmemesi ve değdirmemek için de kulun daima her işe Allahın ismiyle başlaması, O’na, kitabı­na sığınması, ihlas sahibi olması, gereklidir...

Fakat, son zamanlarda, yine küfr ehlinin islamiyette tekrar bidatler sokmak gayretiyle bazı çalış­maları görülmektedir. Onların bu çalışmalarına bilme yerek halk, kazanç saikasıyla âlet olmaktadır... Son günlerde şehirler nazarlıkların türlülerinden geçil­mez hale gelmiştir... Yapan da alan da gaflettedir...

Allah’a şirk koşturmakta, bir cisimden medet um duğunu, bir çeşit putperestliğe yöneldiğini anlama­maktadır ...

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), bu pek sapık ame­li, insanlara bütün kötü taraflarıyla yüzyıllar öncesi bildirilmiştir:

— Kim, (Göz nazarlarının defi için bon­cuk gibi) nazarlık takarsa Allah’a şirk "koşmuş olur. Allah’dan başkasından şi­fa beklenmez.

(İmamı Ahmed: Ebi’d-Derda)

Bazı kimseler, ister nazar, büyü, ruh tasallutu, is ter diğer hastalıklar olsun, kendilerine musallat ol­duğu zaman, kaderdir diyerek, tedavi ettirmezler...

Bu da günâh işlemektir.

Çünkü, insan yeryüzüne kulluk için gönderilmiş­tir.

Bedenine iyi bakacak ve iyileştirecektir ki, kul­luğunu eceline kadar uzatabilsin... İntihar, ölümü di­leme de kulluk vezifesinden kaçmak olduğundan yine sapıtmadır...

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), insanın tadevi ol­masını, her derdin behemahal bir ilâcı bulunduğu­nu buyurmuştur.

— Ey Allahın kulları! Tedavi olunuz. Allah (Celle Celâluhu) hiç bir hastalık ve derd indirmemiştir ki, onun devası (ilâcı) da indirilmiş olmasın. Ancak bir dert, ihtiyarlık müstesna.

(İmanı Admed)

XXX

2. Sihir (büyü):

Sihir, yani büyü yapmak bir memlekette artar­sa, o memleket için afet olur...

Çünkü, büyü en tesirli silahlardan daha korkunçtur.

Bunu yaptıran ve yapanlar cin soylu şeytanlara uyanlardır... Onlara sığınarak masum insanlara sui­kast hazırlamışlar demektir...

Büyü yapan ve yaptıranlar işlenen cinayete or­tak olduklarından ergeç iflah olmazlar, yaptıkları­nın cezasının çekerler. Allah (Celle Celâluhu) emriyle zelil, se­fil ve hakir düşerek, sürünürler, ölürler

(Büyü yapan ve yaptıranların çoğu kendilerini şöyle savunurlar:

«Biz şerre değil, hayra hizmet ediyoruz... Genç­leri evlendiriyor, karıkocayı birbirine sadakatle bağ­lıyoruz...»

Elbette bunun aksini de yapıyorlar..

Esasen insanı şuursuz, ne yaptığım bümez. çıl­gın bir hale getirmekte hayr bulunur mu ?...

Büyüden kurtulmak, şeytana karşı zafer kazan­mak için, nazar gibi , onun da tedavisi vardır ve yi­ne ruhidir. Yani maddi değil manevidir...

Kaynağı, şifa ve rahmet menbai olan Kur’andır.».

'O’nun nur üstüne nur olan âyetleridir.

Şöyle ki:

 b. Birer birer hastanın başında dolaştırılır.

c.      (Kul Eüzü Birabbil Falâk) ve (Kul Eüzü Birabbiiınas) sureleri okunur.

d.                   Elbette daha önce niyyet ve niyaz edilmek şarttır.

e. Okuma bitince, bir fatiha, üç ihlası şerif ve üç salavatı şerife okunup sevabı peygamber efendimizin Ravzai Mutahharasına ve sonra Üveysel Kareni efen­dimizin ruhaniyeti şerifesine hediye edilir.

Büyü yapan ve yaptıranla daima devamlı bir mücadele lâzımdır... İhmal, onlara ortak olacak  şey­ günahtır

XXX

3.   Ruha tasallut:

İnsan iki türlü hastalık karşısındadır:

a.Birisi bedeni sebebledir... O yoldan tedavi edi­lir.

b.  İkincisi manevidir...

Yakın zamanlara kadar, ilim manevi olan ikinci gurup hastalıkları (asabı) adı altında (Asabiyeci) Iere tedavi ettiriyordu.

 Ruhun varlığına inanılıp, Kur’an’ı kerim,' bu ci­hetten de tastık edilince. İkinci bir ihtisas peydah­landı. (Sinir ve ruh mutahıssısı) dediler ona.;

Lâkin, bu mutahassıslar, hastalığın kaynağında değişik fikirlerdedirler... Bu sebepten verdikleri ilâç­larla ve tavsiye ettikleri usullerle, telkinlerle, yaptık­ları tedavi devamlı şifa getirmiyor...

' Ancak, şimdi hemen hemen bütün ilim erbabı, bu ikinci tip hastalıkların tedavisinde İslam inanışına yönelmişler, yani Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a ve şifa kaynağı olan Kur’an’a eğilmişlerdir...

MâneVi, ruha olan tasalluta uğramış hastalara halk dilinde (uğrama, karışma, Cin çarpması) isim­leri veriliyor.

Gerçekte cin değil, cin soyundan olan şeytanın işidir bu...)

Hastalanan için hastalık sebepleri şunlar ve ben­zerleridir:

a.   Göz değmesi.

b.   Büyüye uğrama.

c.  Cinlerin mahiyetini bilmeyip, telkinle, onların zararlı olduğunu sanması.

d. Yine cinlerin mahiyetini bilmediğinden telkin­lerle hayal görmesi erkek bir cini, yahut periyi hayal halinde görerek sevmesi. Yahut onlar tarafından sevildiğini sanması.

e.  İnsanı fenalıklardan vaz geçirmek için İlâhi emir neticesi.

Ruhu tasalluta, bu sebeplerden hangisiyle olur­sa olsun uğrayan, bedence hiç bir noksanı, derdi ol­madığı halde, şu hallerden bazılarına uğrar:

a.  Hiç sebep yokken içi sıkılır... bir türlü gide­remez.

b.   Nefesi daralır... Boğulacağım sanır.

c.   Kalbi normal dışı çarpar... Vehme düşer.

ç. Daima kötümserlik, hüzün, tasa içindedir.

d. Hiç bir işte karar veremez. Muhakeme zafi başlar.

e.  Bir kemik görse yoluna devam edemez... eve girip çıkarken adamlarım şaşırır.

f.    Sabit fikirlere tutulur,  Normal dışı yaşayışa geçer... Temizlik meraki gibi.

h.  Bazıları tersini yaparlar..Sudan korkarlar, kirli yaşarlar.

i.    Yaşayışında intizam olmaz... Perişandır... Süf­lidir.

j.     Dalgındır.

k.    Unutkandır.

l.      Tenhada yaşar.

m.  Kalabalıktan hoşlanmaz, eve, odaya, yatağa kapanır.

n.      Herkesin hoşlandığından sıkılır.

o.      Çabuk kızar...

p.      Alıngan olur.

g. Gevşeme, halsizlik, iradesizlik, takatsizlik, azimsizlık, neşesizlik gelir.

r.  Uyku uyuyamamaya başlar.

s.  iştahsızlığa müptela olur.

t.   Başta ve bedende sebepsiz ağrılar devam eder.

u.  Ürkeklik ve korkaklık sarar, ü. itimatsızlık baş gösterir.

v.  Sar’a... Uyur gezerlik... havaleler... asabi buhran... çılgınlığa kadar uzanan derece derece cin­netlere uğrar.

Bunlardan her hangi birisine uğrayan behemahal ruhuna tasallut edilmiş bir hastadır. .|

 Tedavisi ilâçla olmaz...

Çünkü ruh’a madde tesir etmez.

Önce hepsinin ortak zafere ulaştıran silâhları şunlardır:

a.    Allah’a niyaz.

b.    Sadaka dağıtmak...

c.    Kurban kesmek...

d.    Evliya ruhlarına hatim indirmek.

Kısacası şifa ve rahmet kaynağı Kur’an’a sığın­maktır.

Hastalık belirtilerine göre, şifa hassalan bildi­rilmiş sureler ve âyeti kerimeler okunur.

Büyü ile nazar için bunları devası usulü anlatıl­mıştı.

Diğerleri için şu okuma şekli aynen uygulanır:

a.    Niyyet ve niyaz.

b. Taha süresinin (110) âyetidir... (Ve ânetil Vücuhü lil Hayyil kayyum...) diye başlar.

Meali şerifi şöyledir:

— O, ONLARIN ÖNLERİNDEKİLERİ DE, ARKALARINDAKİLERİ DE BİLIR. ONLARIN İLMİ İSE BUNU KAVRAYAMAZ.

(Tâhâ: 110 meali)

Bu âyet, her defasnda besmelei şerife ile yirmi bir kere okunur...

c.   Her üç okuyuş tamamlandıkça, bir fatiha, üç ihlas ve üç salavatı şerife Peygamber efendimizin ftavzai Mutahharrasına ve ondan sonra Üveysel Kareni efendimizin ruhaniyeti şerifesine hediye olunur.

Sevgili peygamberimiz Hazreti Muhammed (salla'llâhu aleyhi ve sellem) de ayrıca kızıp hiddetlenenler için, derhal yıkan­mayı, sebefbi ile, şöyle buyurur:

— Hiddetlenmek şeytandadır. (Çünkü vesvese vermek ve kızgını aldatmak şeytan işidir). Şeytan, (Cin soyundan olduğundan) ateşten yaratılmıştır... su»

ateşi söndürür. O halde içinizden kim hiddetlenirse, yıkansın.

(Ebu Nuaym)

Ayrıca Alahm resulü şeytana sövülmemesini, şerrinden Allah’a sığınmayı hatırlatıyor:

— Şeytan’a sövmeyiniz yalnız şerrin­den Allah’a sığınınız.

XXX

Niçin böyle ikaz etmiştir insanları Hazreti Mu­hammedi salla'llâhu aleyhi ve sellem.) ?...

Bunun cevabını bulabilmek ve şerrine karşı za­fer silahım yakalamak için, bazı bilgüeri hatırlamak faydalıdır.

Şeytan, bazan geldiği soyu kasdederek cin, yahut atası İblis, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m yarattığı bir var­lıktır.

İblis’i bir çalı köküne benzetirsek, şeytanlar da bu çalının kara dikenleridir...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), hiç bir varlığı, faydasız ya­ratmamıştır... Nasıl ki alimler bir çok şeyler icat eder ler, bunların içinde öldürücü silâhlar, zehirler dahi vardır ama, görünüşte zarar veriyor sanılırsa da ger­çekte insan yararına hizmet ederler.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m halk ettiği yalnız şey­tanlara, İblise değil, hiç bir şeye sövmek müminler için doğru değildir.

Sövmek, bir bakıma, sanki Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m yaratıklarına karşı isyandır...

Bir an düşünülmelidir ki, İblis ve ordusu şeytan­lar olmasaydı, onların şerrinden korunmak için, Al­lah (Celle Celâluhu)a sığınmayı çok insan hatırlamayacaktı... Demek şer sanılan şey, bir hayra hizmet etmekte in­şam Allah’a yaklaştırmaktadır.

İblis, ki aşılama suretiyle kendisinden peydahla­dığı şeytanların toplamıdır, Allah’a asi olmamıştır...

Hazreti Adem (aleyhisellâm) ın yaratılışında secdeyi ka­bul etmemesi, Kur’an’da buyurduğu gibi, Allah’a karşı değil Allahın sıfatlarından Rahman’a karşı is­yandır...

Nitekim şöyle buyurulmuştur: (İblis Rahman'a asi geldi).

(Allah) kelimesi o yüce kudretin zati (özel) is­midir.

Diğer isimleri toplanarak bu isim var olmuştur.

İblis, yani şeytan, yine Allahını tanır... Ona is­yan etmez.

Sadece sıfatlarından birisi olan (Rahman) sıfa­tına karşı gelmiştir ve bu yüzden lanete uğramıştır.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m Rahman sıfatında, Al­lahın bereketinin, rahmetinin sınırsızlığı vardır.

İnsanın yeryüzünde yaş amasını temin eden, sağ­layan sıfat, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın bu rahman sıfa­tıdır...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m rahman sıfatı öyle bir bereket kudretindedir ki, Allah’a inanları da, inanma­yanları da besler.

İblis, yahut şeytan da ancak bu sıfatla hayatını idame ettirmektedir.

işte Şeytan’ın isyanı, insanın atası Hazreti Adem’in yaratılıp yeryüzüne gönderilmesine ve soyu­nun beslenmesine karşı, yani rahman sıfatına olmuş­tur.

Yoksa şeytan da Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın kudre­ti yanında âciz bir mahluktan başka bir şey değildir.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), şeytana lanet etmişse, bu­nun sebebi İslamiyet’te kötülüğün nefret verici olma­sındandır.

Şeytan’da tecelli eden gayret, kuvvet, ilim ve ira­de Allahtandır... Her yaratıkta olduğu gibi.

 Esasen Hazreti Allah (Celle Celâluhu), gayb âleminde yer­yüzü için iki türlü işçisi bulunduğunu buyurmuş­tur.

Birisi iyilik yapan melekler...

Diğeri Cinler soyundan gelen İblis ve peydahla­dığı şeytanlar... Bunlar da kötülüğü temsil ederler.

Aslında ne melekler, ne de şeytanlar, iyilik ve kö­tülüğü kendiliklerinden yapamazlar... Ancak, Haz­reti Allah (Celle Celâluhu)ın iradelerine hizmet ederek uyarlar.

Bu iki gizli kuvvetten başka, elbette kainatlarda İnsann bilmediği nice nice mahluklar vardır ki, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bunların varlığım buyurmuştur.

iblis, yahut şeytan Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın Rahman sıfatına karşıdır... insanın yaratılmasını, yeryüzünde beslenmemesini istemiştir...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), bunu kabul etmemiş, ib­lis ise o halde insanı kendisini beğendirerek azdırma­sı için Allah’dan izin istemiştir. Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bunu kabul buyurmuştur... izni vermiştir... Eğer vermeseydi, iblis ve şeytanları asla însan’ın göğsüne, kalbine, vicdanına sızarak, kandırmaya çalışa­mazlardı

Ayrıca, şeytanın çalışmaları dışında sâlih kullar emniyettedirler...

Onun için, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m emriyle, Haz­reti peygamber (Şeytana sövmeyiniz, şerrinden Al­lah’a sığınınız) diye buyuruyor...

O halde yine her işte, her serde olduğu gibi, za­fer için tek silâh Allah’a, onun şifa ve rahmetine sı­ğınmak, yani has kul olmaktır..

Böyle yapanlar, yani Müslümanlar, normal be­den hastalıkları hariç, diğer serlerden kurtulurlar... Şeytan onlardan daima kaçar, içlerine girerek vehim ve vesvese veremez...

XXX

Müminler, (Hayr ve şer Allahtandır) derler. Bundan maksat hayrı da şerri de Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m yarattığını bilmektir...

Yoksa haşa, Allahın şerir olduğunu kabul et­mek değildir.

Bir zamanlar diğer semavi din mensupları da bu gerçeği kabul etmişlerdi...

Lâkin zamanla kitaplarını ve amellerini değiş­tirmeleri anlan bundan uzaklaştırdı.

Miislümanlar, (Hayr ve şer Allahtandır) demek­le, meselâ faydalı bir hayvanı da, bir canavarı da Al­lah yarattı demek isterler...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu)  başta İblis ve ordusu ol­mak üzere kötülük için çalışan bir çok yaratıkları ni­çin var etti?...

İnsanın hayrı için yaptı bunu.

Çünkü insan devamlı surette, teşvik edilmeye, ikaza, nasıhata muhtaçtır.

Şer bilinmezse, hayr meydana çıkar mı?..

Kötü görülmezse, iyi bilinebilir mi ?...

Her yaratık Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın yedi kudre­tine birer vasıtadır... O, bunları arzu ve maksadına göre kullanır...

Muhakkak ki Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m asıl mak­sadı hayrdır, iyiliktir.

Çünkü Hazreti Allah (Celle Celâluhu) akıl, hikmet, şuur sahibidir ve bütün hayrların nur üstüne nur olan kay­nağıdır.

Eğer Hazreti Allah (Celle Celâluhu), kötü, zararlı, şer de­nilen şeyleri halk etmeseydi, insan devamlı bir ilerle­me içinde olmazdı.

Yalnız insan için değil, bütün kainat için, teka­mül kanunları böyle bir şerre karşı silâhlanmadan, korunmadan meydana gelmiştir ve gelecektir.

Yaratılanların içinde, hayrla uyarılışdan öğüt alıp tekamül edenler hayrı kulanıyorlar.

Şerre ihtiyacı olanlar, ona eğilip uyarılıyorlar» yine tekamül ediyorlar.

Ne yazık ki, önceleri bütün semavi din mensup­lan böyle düşünürlerken, Hristiyanlar, cahil papazların eline geçen kilise ve dinleriyle bir kilise siyase­tine saptılar.

Yeryüzünün şimdiki huzursuzluğu, bir türlü şe­refine, nuruna kavuşmaması bu kilise siyasetinin sü­re gelen sonucudur.

Kilise adamları Hazreti İsâ (aleyhisselâm) ı haşa Allahın oğlu tanırlar...

Onlara göre, (baba) dedikleri Hazreti Allah (Celle Celâluhu), Hazreti Adem’in cennette işlediği günâh dola­yısıyla ona gazab etmişti.

İsâ ise haşa sevgi Allahadır inançlarınca.

Sandılar ki böyle yapmakla Hıristiyanlığa müs­tesna bir şeref katacaklar... Ve bütün dünyayı Hı­ristiyan edecekler.

Fakat bu sapık inanış, aksine zihinlerde yanlış izler, istifhamlar bıraktı.

Sanıldı ki, Allah dışında iki kuvvet var.

Hayır ve şer.

Böyle bir inanış (Hayr ile şer Allahtan dır) doğ­ru inanışına karşıydı.

Hristiyanlar demek istediler ki, Allahın gazabı­na uğrayan Adem ile Şeytan dünyaya atıldılar.

Fakat Hazreti îsâ (aleyhisselâm) gazaba uğrayan insa­na acıdı. Allah onları affetsin diye kendisini Allah (Celle Celâluhu) a kurban etti.

Hazreti İsâ, (aleyhisselâm) aynca tövbe edecek Hristiyanlara affa uğrayacaklarını bildirdi.

Bundan şu mânâ çıkıyor:

İnsan Hıristiyan olmakla sevgi Allahı bilinen İsâ’nın koruyuculuğunda kalır... Diğeri işe melun ve gazablı kalır.

Bu kilise siyaseti, sözde yeryüzünü Muhabbet Allah’ı Hazreti İsâ (aleyhisselâm) a sığındırmak için, çok kan döktüler...

Sihirbazlara, cadı sandıkları kadınlara, ruhları­na tasallut edüenlere yapmadıklarını bırakmadılar.

Kurdukları engizisyon mahkemeleri, o kadar kan içtiği halde doymak bitmeyen bir canavardı.

Bununla da yetinmediler.

Haç’ı Hilâlin karşısına çıkardılar.

Haçlı savaşları yüzyıllar boyu sürmüşse, hep bu (Hayr ve şer) kuvvetlerinin anlamım değiştirmeden, Allah’da toplamaktan doğmuştu.

Elbette Hazreti Allah (Celle Celâluhu) durmayacaktı...

Gerçek müminleri koruyacaktı.

Nitekim her haçlı savaşında daima hırıstıyanlar mağlup oldular.

Umduklarına da kavuşamadılar.

Ne serden kurtulabildiler, ne hayr’a kavuştular.

Hele mezhep kavgaları pek çetin oldu Hısırtıyanların.

Katolik ve protestanlar arasında otuz milyonu aşkın can yok oldu...

Hâlâ da bu iki mezhep mensupları, birbirlerinin hayatına kast etmek için fırsatlar kollamaktadırlar...

İnsan için ne gerici, acı, bir inançtır bu!..

Demek, öylelerinde iblis ve ordusu şeytanlar ça­lışacak bir zemin buldular...

Zafer için gerekli silaha sarılmayanlan yendiler.

Onların kurtuluşu ancak ve an İslâm dini için­dedir. Nice salâhlar vardır onda...

Şu gerçek daima akıldan çıkarılmazsa, cinler so­yundan olan İblis ve ordusu şeytanlara galip gelmek İşten bile değildir.

Bütün insanlara Allah aynı ruhdan üfürmüş­tür.

Yine bütün insanlar Hazreti Adem (aleyhisselâm) ın ka­nını taşımaktadırlar...

Dinlerin başlangıcı da aynı dindir.. Yani Müslü­manlığın özü olan Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) m. dinidir.. Vahdaniyettir. Hıristiyanların sandıklan gibi, Haz­reti Allah’ı baba oğul, ve Ruhul kudüs halinde üçleme, bölme, şirk koşma değil... Bundan dolayı dinleri ya­rı putperest bir din oldu... Kiliseler heykellerle dol­du.

Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) ıh dinini ihya ettiren Hazreti Allah (Celle Celâluhu), son resulünü Kur’anla göndere­rek, en büyük zafer silahını insanlara ihsan etti..

Ona sıkı sıkıya sanılanlar, asla bir vehim ve ves­vesenin kurbanı olmazlar...

İblis ile ordusu şeytanlara meydanı bırakmaz­lar.

Kendileriyle mağrur durmazlar.

Sihir, nazaf, ruha tasallût frsatları kalmaz şeytan’a .

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), yalnız şeytan'a değil, yaratılanların hiçbirisine sövülmemesini tenbihler...

Bu da gösterir ki, Allahın yarattığı varlık ne olur­sa olsun, bir maksat içindir.

Sövmek, istememek, horlamak demektir ki, küf­rün bir çeşididir...

— Senin kusurlarınla sana söve­ne, sen d© onun, kusurunu söyleye­rek mukabele etme. Bu halde sen sevap kazanırsın... Vebal ise ona kalır.

— Bir mümine küfr ile söven, o mümini öldürmüş gibidir,

—Mümine sövmek, kendini tehlikeye atmaktır.

— Mümine sövüp saymak fasıklıktır. Haksız yere öldürmek de küfre yakın­dır.

— Dünyaya sövmeyin... Çünkü dünya­da ceryan, eden kaza ve kader Allah'dandır.

Görülüyor ki, insan nefsi dolayısıyla, iblis ile ordusu şeytanların elinde nasıl bir oyuncak oluyor...

Bunlar sanki şeytanlaşmış, yahut İblisleşmişlerdir.

Büyücüler, nazara aldırış etmeyenler, ruha tasallatu körükleyenler ve daha İslamiyetin yasakla­dığı bir çok amelleri işleyenler, insan oldukları hal­de şeytandan farksızdırlar.

insanlardan yine cin yaratılışında olanlar da vardır.

Bunları iblis ve soyu şeytanlardan ayırmak lâzımdır.

insanlardan cin yaratılmış kadar kurnaz, zeki, akıllı olanlar için kullanılır bu söz ancak.

Cinlerin o türlüleri iblis ve şeytanlarından ay­rı olduklarından bizatihi insana kötülükte buluna­mazlar... Zarar veremezler, meğer ki Allah (Celle Celâluhu) izin buyurmuş olsun.

İblis’in akla ve kalbe verdiği vehim ve vesvese, pek güçlüdür...

Nice peygamberleri bile, zaman zaman emrine almaya çalışmıştır...

Elbet bunda da bir hayr vardır.

Çünkü peygamberler de kuldurlar.

Hattâ Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) böyle bir vehme düşmüştür iki defa...

Hazreti Ayşe (radiya'llahü anha) nın rivayetine göre bu­nu öğreniyoruz.

1. Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) sihir sonucu is­temediği bir şeyi yaptığı hakkında vehme düşmüş ve derhal tek zafer silâhı olan Hazreti Allah (Celle Celâluhu) a sı­ğınmıştır.

2. Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) başka bir sefer, yine kendisine sihir yapıldığını sanmış, işlemediği bir şeyi işlediği şüphesine düşmüş, bundan kurtul­mak için tekrar tekrar dua etmiştir.

Bundan da anlıyoruz ki, peygamber efendimize dahi sihir yapıldığını vehmini veren, sadece iblis ile ordusu şeytanlardır...

Diğer cinler olamaz...

Çünkü Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) yalnız insan­ların değil, cinlerinde peygamberiydi... içlerinde iman

edenler vardı.

iblis ile ordusu şeytanlar ise, kıyamete kadar ya­şama ve bütün insanlara kendilerini beğendirme, ve­him ve vesvese verme iznini aldıklarından, elbette in­san olan bütün peygamberlerle de uğraşmışlardır..

xxx

HARFLERDEKİ SIR

Bir zamanlar, imanın ve ilmininın snıırsrzlığıyla âdeta melekleşen, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) tarafından huzuruna alınan, cennete girip çıkan, melekler tara­fından saygı gören, iblis ki cinlerdendi, Rahman’a asi olup yeryüzüne gönderildikten sonra, kendi kendisi­ni aşılayarak peydahladığı şeytanlarıyla birlikte in­san ruhuna haşre kadar saldıracağı meydana çıktı.

Şeytanlarıyla beraber yaşayacak ve bunu yapa­caktır.

O, şeytanların toplamıdır kısaca.

Acaba Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) den sonra, diğer cinler ne yaptılar ve şimdi ne haldedirler?...

Onların milyonlarca yıl Önce zararlı ve çok ze­hirleyici bir ateşten dumansız olarak yaratıldıkları, erkekli dişili bulundukları, öldükleri, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) e kadar peygamberlerinin kendile­rinden geldiği, akıllı, zeki, her şekle girer, dilediğini yapar kudrette yaratıldıkları hatırlanacak olursa, he le Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın onları insanlar gibi sadece kulluk maksadıyla halk ettiği bilinince, cinler âlemin­de yaşayan cinler hakkında elbette müsbet bazı bilgüere ulaşmak mümkündür.

Yeryüzü, kainatlar yanında denizden bir damla bile değildir. Bu kâinatlarda hiç şüphe yoktur ki, Kur’an ışığı altında daha nice nice akıllı, gören,   işiten, konuşan. zeki mahlukların varlığını biliyoruz...

Fakat haklarında diğer sırlar yasaklanmıştır.

Ne zamana kadar?...

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), ne yaratmışsa insan emrine râm ettiğini buyruğuna göre, insan imanında melekleşince, bunları da bilecek, keşfedecektir...

* Nitekim bir cok evliyanın kalbine bu âlemlerin   sırları bir armağan olarak fâş edilmiştir...

'  Cinler Âlemini dolduranlar, erkekli dişili mah­luklar, yeryüzünde özel, kendilerine has hayatlarım yaşamaktadırlar ve yaşayacaklardır.

Onları, insan ayağı değmemiş yerlerde düşün­mek doğru değildir.

Cinler, insanlar gibi, yeryüzünün her tarafında topluluklar vücûda getirmişlerdir.

Aile, mahalle, şehir, yurt hayatları vardır. Bir an için yeryüzünde insanları yok etsek, Ve cinleri görebilsek, bunu müşahede ederiz.

Onlar insanlarla bir bardakla su gibi iç içedirler ama karışmazlar.. 

Çalışmaları, kazançları, uykuları, istirahatleri, evlât terbiyeleri vardır... hakin kendilerine hastır.

Aklı buna götüren, en büyük delil Hazreti Kur’an’dır. Mademki Kur’an’la amel edeceklerdir ve Haz­reti Peygamber son peygamberleridir, Kur’an’da mev­cut bütün emir ve yasaklara uyacaklardır. Bunun için de toplum hallerinin olması gerekir.

 Cinleri imanları bakımından da, insanlar gibi incelemek gerekir.

Yani Allahsızları vardır...

Ateşperest, yahut putperestleri vardır.

Diğer bozulmuş semavi dinlere girenleri vardır.

Müslümanları vardır.

Bütün bu inanç değişikliklerindekileri aralarında, hayat mücadelesinden başka, böyle bir çekişme) için­de de yaşarlar.

XXX

Cinlerden Müslüman olanların kulluklarım, insan­lar gibi yürütmeleri, aynı emir ve yasaldan tatbikle mümkün müdür?..

Buna şüphe edilmeden cevabı verilebilir:

«Evet!..»

Nasıl?..

Bunlara kısaca bir göz atılsa inanılır.

1.    Allah’a iman..

2.   Resüllere iman..

3.    Meleklere iman..

4.    Kitaplara iman..

5.    Âhir ete iman..

6.    Kaza ve kadere iman.

Cinler âlemindeki Müslüman cinler bunların han­gi birisini yapamazlar?.. Esasen yapmazlarsa Müslü­man olmazlar.

Diğerlerine geçelim:

1. Kelime-i şehadet..

Allahın birliğine ve Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) in resüllüğüne şehadetleri, eğer göğüsleri açıkça pek kolaydır.

2. Namaz kılmak..

Cinler, her şekle girebüdiklerine göre, namaz vakitleri abestlerini temizce yaparlar. Belki o anda, su da yaratılış özleri olan ateşe tesir etmez.

Beş vakit namazın yalnız farzlarını değil, sünnet­lerini de eda edebilirler. Zorluk yoktur..

  Esasen, Hazreti Kur'anda da buyrulmuştur, in­sanlar namaz kılarken cinlerin müminlerinin de kıl­dıklarını, diğerlerinin üst üste yığılıp baktıklarım ha­ber vermiştir.. Buna elbette imansız cin zekâh insan­lar da dahildir.)

Burada bir hakikat meydana çıkıyor:

İnsanlar görmüyor ama, evde, yahut dışarda ka­dın olsun, erkek olsun, yalnız başlarına namaz kılar­ken, asla yalnız değildirler.. Erkeklerle birlikte mü­min cinler, kadınlarla birlikte halk arasında (peri) diye adlandırılan mümin kadın cinler namaz kılarlar..

O halde, namazını yalnız başına eda eden bir insan şöyle dese yalan söylememiş olur:

«Ben cemaatle namaz kıldım..»

Bu gerçek, bilhassa, çok kereler namazlarını ev­de eda eden mümin kadınları pek sevindirmelidir.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), hiç bir kulunu cemaatsiz ibadetten ala koymuyor.. Sebebini halk ediyor.

Yine pek önemli bir hakikat insanın gözleri üze­rine seriliyor.

Melek nurdan yaratılmıştır,.

Cin ateşten yaratılmıştır.

İnsan topraktan yaratılmıştır.

Böyle olmasına rağmen kuldurlar..

Demek asıl olan beden değildir, ruhtur.

Ruh temizliğidir.. Onu doğuş parlaklığıyla koru­maktır. Esasen kulluk budur. Buna götürücü amel­lerdir.

Ateşten çeşitli şekillere girebilen cinler üe insan­lar kullukda ayrılmadıkları halde, insan daima kendi­sini ayırmıştır.

Sarı, beyaz, siyah, kırmızı ırk diye tutturmuş ve derecelendirmiştir ki sapıklıktır.

Çirkin güzel, sakat sağlam, cüce normal ve benzeri ayırmalar da öyledir.

Kulluk vazifesinde, hiç bir kimsenin kimseye hor, tepeden bakmaya hakkı bulunmamlıdır.

Hak edilecek, öğünülecek yegâne şey, azgın nef­si İblis’in pençesinden kurtarıp, ona hâkim olmaktır.

Ahlâk, huy güzelliği, iman çokluğu esastır ki, ancak ibadetle elde edilir, geliştirilir.

Her bakımdan, bazı beden değişikliklerinden horlanan bir insan ibadeti sayesinde melekleşir, fa­kat bedeniyle övünen bir kimse sırtında İblis’in şey­tanlarını taşıdığı için, Allah katında çirkinlerin çir­kinidir..

Günah kimi alçaltmaz ve sevap kimi yükseltmez ki!..

Bu iki işin arasında cennet cehennem farkı var­dır.

3.    Oruç tutmak:

Cinler oruç da tutabilirler..

Esasen oruç yalnız yemeden içmeden kesilmek değil, nefsi bir çok nimetlerden ayrı tutmaktır..

Cinlerin de elbette kendilerine özel yiyecekleri, içecekleri vardır. Oruç zamanlarına uyabilirler.. Diğer yasaklan da tatbik ederler.

Oruçtan çıkılınca (şükür bayramı) nı da kut­larlar.

4.     Hac:

Hac farzını ifa için cinlere bir zorluk yoktur.. Hattâ insanlardan daha kolaydır..

Yine bir hakikatle yüz yüze geliniyor.

Her yıl Hac zamanı, Kâbe’de yalnız insanların bulunduğunu, bu farzı eda ettiklerini düşünmemeli, cinlerin de varlığını hatırlayarak gururlanmalıdır İnsan. Onların, müslüman cinlerin çoğalmasına dua etmelidir..

5.     Zekât:

Cinlerde çalışma, nafakasını teinin vardır.

O halde, kazanacaktır ve zekât verecektir..

Bunun ne türlü olduğu elbette insan bilgisi dı­şıdır.

Sadaka da verecektir.

Kulluk demek yalnız bu ibadetler değildir çün­kü..

Çalışma ibadeti de, bilme, öğrenme ibadeti de vardır.

Mademki Kur’an onların da kitabıdır, bütün emir ve yasaklarına uymaktadırlar..

Yeni ana babaya itaat, büyüklere saygı, cina­yet işlememe, zulüm etmeme, çalmama, kabirleri zi­yaret, kadın hukuku, yetim hukuku, miras hukuku da öyledir.

Kısacası, cinler ile insanlar arasında sadece gizlilik ve açıldık farkı olduğundan Kur’an’ın her emrine uyabilirler.

Melekler nasıl ki, insanların mahremiyetine sokulmazlar, helâ ve yatak odalarına girmezlerse, cin­lerde bunu yaparlar.

Kulluk, yalnız kendisini kurtarmak değildir Bütün toplumu kurtarmaktır.. O halde cinler arasın­da da devamlı bir cihat mevcuttur.

Erkekli dişüi yaratılan cinler için zina hüküm­leri tatbik olunur..

Kumar, sarhoşluk, sefahatin çeşitleri yasaktır.

Büyücülük, ruha tasallut, kahinlik edemezler.

Esasen Kur’an açıktır, cinler de gaybı bilmez­ler.

Buradan şu yine bir kere daha anlaşılıyor ki, şer için cinler değildir büyücülükte, kahinlikde, ruh tasallutunda kullanılanlar.. Aracı olanlar.. İblis or­dusu şeytanların insan ruhuna yaptığı baskı netice­sinde verdiği vehim ve vesvesedir.

Daha?..

Onlar da tevbe ederler, niyazda bulunurlar.. Kabulü Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın hükmü fermanındadır.

Birbirlerinin mallarına şahıslarına ziyan ver­mezler.

Münafıkları vardır.

Tembel olamazlar..

Bidat yapamazlar.

Cemaatle cuma namazını kılmaya mecburdur­lar.

Kısacası, kulluk şekilleri ve amelleri tamamen insanların ki gibidir.. Asla zorlukları yoktur.

İnsanlar âlemiyle, cinler âlemini iç içe yaşatan, aynı emir ve yasaklan tatbike mecbur eden, onları karıştırmayan Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bu suretle kul­larının ibretlenmesi için engin bir imkân ve hikmet sahası hazırlamıştır.

Esasen şöyle buyurmamış mıydı?

BEN O CİNDEKİ VE İNSANLARI (başka bir hikmetle değil) ANCAK BANA KULLUK ETSİNLER DİYE YARATTIM.

(Zariyat: 56 Meali)

Aynı âyette yan yana buyurduğu insan ile cin için elbette, uzun hazırlık safhalarından sonra, bir Resûl emrinde toplamak, aynı kitapla amel ettir­mek maksattı.

İnsan ve cinler için yeryüzü ortak olduğu gibi, cennetler ile oradaki nimetler de ortaktırlar..

Cehenneme girecekler de öyle.

XXX

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in vazifesinin hi­tamından sonra, insanlar O’na halife olan âlimler emrinde müminliklerine devam ettiler..

Cinler için, bu nasıl oldu?.

Akıl, benzeri âlimlerin onlarda da mevcudiye­tini kabul ediyor.. Bu âlimler" Kur’an ışığı altın­da, mümin cinleri ve diğerlerini doğru yolda tut­maya çalışmışlardır, çalışıyorlardır.

Acaba, Cinler Kur’an’ı yazdılar mı?..

Yazmalarına lüzum yoktu..

Çünkü, diledikleri anda, her hangi bir Kur’an’ın Önünde derhal bulunabilecek kudrettedirler. Ayrıca bu pek zeki mahlûklar elbetteki Kur’an’ı hıfz et­mişlerdir.

Okudukları zaman anlamamakta da zorluk çek­mezler.

Çünkü Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), Taif dönü­şü El-Nahle mevkinde Kur’an okurken dinlemiş ve anlamışlar, sevinerek, yurtlarına gidip haber ver­mişlerdir ki Kur’an bunu uzun uzun açıklamıştır.,

 Kur’an’ı kerim, bizzat Allah tarafından koru­nur. Masundur..

Nitekim bin dört yüz seneden beri, nazil oluş şeklinin en, küçük bir işareti değişmeden, en büyük mucize olarak ışıldamakta ve keşif icatlarla tas­dik edilegelmektedir.

Bununla beraber, nasıl ki insanlar Kur’an’a kirliyken sokulamazlarsa, Cinler de sokulamazlar..

Kur’an’ın, yahut bir yaprağıma şanından gay­ri bir yerde görülmemesindeki hikmet, insanların dikkatleriyle beraber, cinlerin de böyle şeylere imkân bırakmadan kaldırmalanndandır şüphesiz,) Melekler de bilhassa görevlidirler.

Çünkü melekler âlemlerin nizamım korumak­tan mesüldürler. En büyük nizam da Kur’an’dır, ilk sakınacakları O’dur.

XXX

Kur’an’ı Kerim’de bazı sürelerin başında, harf­ler mevcuttur..

Bunlara Hurufu Mukattaa (Kelime olmamış ke­sik harfler) deniyor.. Yalnız (Mukattaat) da den­diği vardır.

Âlimler bunlar hakkında:

1.    Surenin adıdır.

2.    Yemindir.

3. Hazreti Allah Celle Celâluhu) ile Hazreti Muhammed arasında bir şifredir.. Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) hattâ bazı sahabelerine açıklamıştır...

Gibi bir çok iddialarda bulunmuşlardır.

Cinler âlemini incelerken, böyle harflerle baş­layan surelerin cinlerin amel edecekleri, yahut et­meyecekleri süreler olduğu zabahına kapılmak doğ­ru değildir.

Bu sureler baştan aşağı okunduğu zaman görü­lür ki, hepsi cinler tarafından da amel edilecek su­relerdir.. Onlara da gereklidir..

O halde nedir bu harfler?..

Yemin mi?..

Surenin ismi mi?..

NUN: (Kalemci)

Sureler tetkik edilince şu gerçekler meydana çı­kar:

Yüz on dört sureden ancak dört sure o harf­lerin adım almıştır.. O halde sure adı olamazlar.

Harflerin hepsi, surenin ilk âyetidir.. Yalnız birisinde ikinci âyette de tekrarlanmıştır.

Harflerin bulunduğu surelerden birisi hariç, di­ğerlerinde behemehal, Kur’an’ın Allah tarafından buyurulduğu andı var.

İşte bir kaç örnek:

ELÎF, LÂM, MİM.

BU, O KİTABDIR Ki KENDİSİN DE HİÇ ŞÜPHE YOKTUR.

(Bakare: 1, 2)

ELÎF, LÂM, MİM SAAD, ONUNLA INZAR ETMEKLİ­ĞİN İÇİN, MÜMİNLERE DE BİR

ÖĞÜT OLMAK ÜZERE SANA İNDİ­RİLEN BİR KİTAPTIR.

(Arf: 1, 2)

1. ELÎF, LÂM, RA, İŞTE BUNLAR HİKMET DOLU KİTABIN AYET­LERİDİR.

(Yunus: 1)

Şifre mi?,.

Harflerde ki sır Kur’an’ı Kerim iyice tetkik edi­lirse, bir dereceye kadar gizlilikten çıkar..

Şifre olduklarına inanılır.

Niçin?..

Üzerinde bir az durulsun.

Böyle surelerin âdedi yirmi dokuzdur.

Halbuki Kur’an’ı kerimin bütün sureleri yüz on dörttür.

Ayrıca bir surenin tamamı aym anda vahyeöilmemiştir bazılarında.

Harfler bulunan sureler şunlardır:

ELİF, LÂM, MtM:                 (Bakara: 1) (Ali İmran: 1) (Ankebut: 1)

Rum: 1) (Lukman: 1) (Secde: 1)

ELİF, LÂM. MlN, RAA: (Rad): 1)

ELİF, LÂM, RAA: (Yunus: 1) (Hud: 1) (Yusuf: 1) (İbrahim: 1) Hicr:l)

 ELİF, LÂM, MİM, SAAD: (Araf: 1)

KAF, HA, YA, AYN, SAD:                        (Meryem: 1)

TA, HA: (Taha: 1)

TA, StN, MÎM: (Şuava: 21 (Kasas:l) TA, SIN: (Nemi: 1)

YASIN: (Yasin: 1)

SAD: (Sad:l)

HA, MlMu (Mümin: 1) (Fussilet : 1) (Zuhruf, Duhan, Casiye: 1) (Ahkaf: 1)

HA, MİM, AYN, SİN, KAF (Şura: 1, 2) KÂF: (Kaf: 1)

1.                         HAA, MİM.

2., KİTABIN İNDİKİLİLMESİ MUT­LAK GALİB, YEGANE HÜKÜM VE HİKMET SAHİBİ ALLAHINDIR.

(Ahkaf: 1, 2)

1.                         HA, MİM.

2.                         KİTABIN İNDİRİLMESİ MUTLAK KADİR, YEGANE HÜKÜM VE HİK­MET SAHİBİ ALLAHINDIR .

(Casiye: 1, 2)

1.                          HA, MİM. APAŞÎKAR GÖSTEREN KİTABA ANDEDERÎM Kİ,

(Zuhruf: T, 2)

1. ELİF, LAM, RAA, BUNLAR Kİ­TABIN, APAÇIK ANLATAN AYET­LERİDİR,

(Hicri: 1)

1.                          YASİN.

2.                          O HİKMET DOLU KUR’ANA YE­MİN EDERİM Kİ.

(Yasin: 1, 2)

Örnekleri görüldüğü gibi, bütün birinci âyetleri kesik harfli plan surelerden sonra Kur’an’dan bah­sedilmektedir.

Bu durum, öyle surelerin cinlerle ilişiği olma­dığını, yemin veya sure ismi sayılmayacağını or­taya koyuyor.

Şifre fikrini kesinleştiriyor.

Lâkin bu şifre çözülebilir.. İkinci âyetlerde Kur’an’dan bahsedildiğine göre..

Buna iyice aklın yatması için, Hazreti Muhammed (salla'llâhu aleyhi ve sellem)e yapılan vahyler üzerinde idurmak gereklidir.

1.  Rüyalarının aynen çıkması.. Bu, hali altı ay kadar sürerek vahye alıştırılmıştır.

2. Vahy meleği Cebraü (aleyhisselâm)ın görünmeden, Peygamberimizin kalbine yaptığı ilham ve telkinler. 'Bu vahyleri Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), Cebrail (aleyhisselâm) tarafından bildirildiğini kesinlikle bildirdi. Ekserisi Hadisi kutsilerdi.

3.    Cebrâil (aleyhisselâm) inşan suretinde gelirdi..

Meselâ bir keresinde Ashabdan Halife oğlu Dihye suretinde gelmişti.. Onu bazı Ashabı kiram da görmüşlerdi.

 4. Vahy, dehşet saçan bir uğultu halinde gelildi. Bu şekil vâhy’en ağır olandı.. . Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) o zaman insanlık sıfatından çıkar Melek sı­fatına bürünürdü. En soğuk zamanda bile sırsıklam terlerdi.. Hayvan üzerinde ise, vahyin ağırlığından hayvan çökerdi.. Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)in ya­nında. sahabeler varsa vahyin şiddetini iyice hisseder­lerdi

5.                    Vahy meleği Cebrail, yaratıldığı şekil ve su­retle, altı yüz kanadını parlatarak, Peygamberimize görünür, Allahın buyurduğu dileği vahyederdi ki, bu iki kere olmuştur.. İlk Hıra Dağmdaki Peygamberli­ği tebliğde ve Miraçda.

6. Hazreti Allah (Celle Celâluhu), göklerin üzerinde, ara­da bir engel olmadan, doğrudan doğruya harf siz ve sessiz bizzat vahy etmiştir.. Mirac’da beş vakit na­mazın emredilişinde olduğu gibi.

Bu vahy şekillerinden birincisi, beşincisi ve altıncısı devamlı olmadığına göre, Vahy meleği Ceb­rail (aleyhisselâm) daima görünmeden kalbine ilham ede­rek, okuyarak, yahut insan suretinde, yahut deh­şetli uğultu halinde vahylerini yapmıştır.

Kur’an’ı Kerim, bu üç çeşit vahy ile, gece gün­düz, savaşta ve barışta, her türlü şartlar içinde, parça parça, âyetler, sureler şeklinde okunmuştur.. Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)e ezberletilmiştir.

Yirmi üç sene sürmüştür Kur’an’ı kerimin teb­liği. (Üç senelik valıyde fitret dolul.. 609-612)

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), ilk önceleri heye­canlanır, ezberleyememekten korkarak, Cebrail (aleyhisselâm) ile birlikte tekrarlamaya uğraşırdı..

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), bunu şu âyetleri buyurark önlemiştir:.

'ONU ACELE (kavrayıp ezber) ET­MEN İÇÎN (Cebrail valiyi iyice bitir­meden) DİLİNİ ONUNLA DEPRETME.

ONU (göğsüne) TOPLAMAK, ONU (dilinde akıtıp) OKUTMAK ŞÜPHE­SİZ BİZE AİTTİR.

ÖYLEYSE BİZ ONU OKUDUĞUMUZ VAKİT SEN ONUN KIRAATİ­NE UY.

SONRA ONU AÇIKLAMAK DA HA­KİKAT BİZE AİTTİR.

(Kıyamt: 16-19)

e

i           (Öyle ya, O Hak Kelâmdır. Padişahlar)

PADİŞAHI OLAN, HAK OLAN ALLAH’ın (şanı) ÇOK YÜCEDİR. SA­NA ONUN VAHYİ TAMAMLANMAZ DAN EVVEL KUR’AN (ı okumada) ACELE ETME. «RABBİM, BENİM İLMİMİ ARTIR.» DE.

(Taha: 114)

Kur’an’ı kerim tamamlandığı zaman Cebrâil (aleyhisselâm), Mikâü (aleyhisselâm) ile birlikte gelmiş ve Kur’an Arapçanın yedi lehçesiyle okunmuştu.

Bundan sonra, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), yi­ne içine vesvese düşerek, Cebrâil (aleyhisselâm) dan bütün kur’an’ı bir kere daha okumasını istemişti. Cebrâ­il (aleyhisselâm) okumuş, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) de tekrarlamıştı. Böylece yeryüzünde ilk Kur’an Mukabelesi Hazreti Muhammed                                          (salla’llâhü aleyhi ve sellem) ile

Cebrâil (aleyhisselâm) arasında olmuştu..Ancak        bun­dan sonra, Cebrâil aleyhisselâm) ın tastikiyle, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) Kur’an’ı Kerimi tam, bir işaretinde dahi noksanlık olmadan ezberleyip tebliğ et­tiğine inanmış, rahatlamıştı.

O Kur’anı Kerim mukabeleleri sonradan Hazreti Peygamber ile Hazreti Ayşe (radiya'llahü anha) arasında geceleri tekrarlandı.

Bu hatırlatmıştan sonra durum yavaş yavaş aydınlanmaktadır..

Yirmi dokuz sure başında olan kesik harflerin bir yemin, sure ismi, olmadığı meydana çıkmakta­dır.

Hattâ bazılarına göre, Kur’an’ı kerimin muh­kem ve müteşabih ayetleriyle ilgilidir.. Bu da ola­maz. Çünkü kesik harfli sureler içinde ve dışında Muhkem ve Müteşabin âyetler mevcuttur.

Bazıları da, bu harflerin ilk âyetlere konma­sıyla, insanlara (işte Kur’an bu türlü harflerden yaratıldı.. Siz de) aynı harfleri alın bir benzerini ya­pın bakalım..) demek istendi.

Hatalıdır..

XXX

Açıklamalarda şu ip uçlan ele geçiyor:

1. Kesik harfler sadece yirmi dokuz sure ba­şındadır ve ilk âyetlerdedir.. Diğer seksen beş su­rede yoktur.

2. Kesik harflerle başlayan surelerin ya aynı âyetlerinde, ya takip edeninde kitabın Kur’an olu­şundan, O’na yeminden bahsedilmektedir..

3. Diğer seksen beş surede başlangıçta böyle hatırlatmalar mevcut değildir.

Kur’an’ı Kerim’i tamamen Cebrâil (aleyhisselâm) vahyetmiştir.

Bazılarına göre, arada Mikail (aleyhisselâm) da ederdi.

" Nitekim, tamamlanınca Cebrâil (aleyhisselâm) ile bir­likte Mikail (aleyhisselâm) da gelmiştir..

Vahyin devamlı olan üç şekli (insan suretinde Cebrail’in görünüşü, dehşet verici uğultu üe bil­dirilişi, kalbe ilhamı) esnasında, yahut Mikail (aleyhisselâm) bazılarını tebliğe geldiğinde, Hazreti Mühammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) bir kul olması dolayısıyla, insan bedeni ve kalbi düşünülecek olursa, hazan vehim ve vesveseye düşmesi normaldir ki, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) Kur’an’da bu gerçeği açıklamıştır.

iblis ve ordusu şeytanlar, zaamn zaman kalbi­ne bu vehim ve vesveseyi vermeye kalkışırlardı.

Meselâ, Cebrâil (aleyhisselâm) ük Hıra Dağında bütün heybetiyle göründüğü ve vahy ettiği zaman, Hazre­ti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) çılgına dönmüştü.. (Ben sihirbaz, kahin oldum..) diyerek uçurumlara atlamak istemişti.. Bunları Cebrâil (aleyhisselâm) durdurmuştu..

Yine Hazreti Ayşe (radiya'llahü anh) nın iki rivayetin­de görüldüğü şekilde, zaman zaman Hazreti Pey­gamber kendisine sihir yapılarak bazı istemediği iş­lere âlet olduğu şüphesine kapılmıştı.

Yalnız Hazreti MJuhammed mi?..

Hayır, bütün peygamberlere iblis tesir etmeye yeltenmiştir..

Hazreti İbrahim (aleyhisselâm,)ın örneği sarihtir.

Oğlu Hazreti İsmail (aleyhisselâm)ı dağa kurban etmeye götürürken, ona İblis sokulmuş, gördüğü rü­yanın şeytan işi olduğunu, Allah emri sanmaması­nı fısıldamış vehim ve vesveseye düşürmüştü. Fa­kat Hasreti İbrahim (aleyhisellâm) kısa zamanda topar­lanmış, kendisine sokulanın İblis olduğunu anlaya­rak, Allah’a sığınmış ve İblis’i kovmuştu.

Hele (Kalem suresi) nin şu âyetleri ne kadar gerçeği buyurmaktadır!..

Demek zaman zaman Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), müşriklerin kendisine (Sihirbaz, kahin, mecnun) demeleriyle şüpheye düşüyordu M Hasre­ti Allah ((Celle Celâluhu) onu uyarıp teselli etmekte fayda buluyordu.

NÜN, KALEMLE YAZMAKTA OL­DUKLARI ŞEYLERE ANDOLSUN Kİ, (Habibim) SEN, KABRİNİN Nİ­METİ SAYESİNDE BÎR MECNUN DEĞİLSİN.

(Kalem: 1, 2)

Esasen bu âyetler Mekke’de nazil olan ilk âyet­lerdendir...

O halde, Cebrâil (aleyhisselâm) geldiğinde yahut.Mikail (aleyhisselâm) arada indiğindeeğer Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), böyle beşeri bir zaaf içindeyse, gelenlerden İblis’in uzaktanda olsa etkisiyle vehme düşmüşse, o zaman bu şifreler (kesik harfler) kullanılıyor ve ar­kasından Kur’an tebliğ edileceği buyuruluyor.

Şifrelerde kesik harfler (Parola) oluyorlar.

( Ondan sonra gelen Kur’andan ve yeminden bahse­denler de (işaret) oluyorlar.

Nasıl ki, yasaklanmış yerlere girmeye kalkışan­lara nöbetçi önce (parolayı), sonra (işareti) so­rar, onun gibi.

Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem), böylece ona gelen­lerin Cebrâil, yahut Mikail (aleyhisselâm) olduklarım kesin­likle anlar vehmi dağılırdı. '

Şüphesiz doğrusunu elbette ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bilir, fakat (Hurufu Mukatta)m hakikate ya­kın çözümü böyle bir ilham içindedir..

Kısacası, Hurufu Mukattaa, Cinler soyundan olan Îblis ve şeytanlarının, bazan verdikleri vehim ve vesvese dolayısıyla, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) e önceden bildirilen şifrelerden prolalardır. Onları ya aym âyette, ya ikinci âyette (işaret) diyebileceğimiz daima kitaptan., yeminden bahseden cümleler takip eder.

XXX

Vahy esnasmda acaba cinler bulunur, işitir, ya­hut görürler miydi?..

Hazreti Pygamber (salla’llâhü aleyhi ve sellem) cinlerin peygamberi olduuğna göre, bu ikinci ümmeti içinde sahabeleri mevcuttu..

Elbette Hazreti Peygamberin vahy esnasındaki halini, Ashabı kira mgibi/ görürlerdi..

Lâkin, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) izin vermedikçe, de­ğil Cebrâil (aleyhisselâm) ı herhangi bir meleği görmeleri, se­sini işitmeleri mümkün değildi..

Melekler yalnız insanların gözlerinden değil, bü­tün yaratıkların gözlerinden ıraktırlar..

Ancak, Cebrâil insan suretinde geldiği zaman, in­sanlar kadar, onlar da bu şerefe nail oluyorlardı.

Kur’an’ı Kerim’in bazı surelerinin başındaki harflerin sırlarıyla cinlerin hiç bir ilişiği yoktu..

Çünkü Mümin cinler insana zarar değil fayda ve­rirler.

Sapıklarsa hiç bir şey yapamazlar.

Bütün iş, Cinler soyundan gelen iblis ile kendi kendisini aşılayarak beydahladığı yardımcıları şey­tanlardadır..                                      ;

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) her tedbir ve tertibi, bunla­ra karşı almış, peygamberine öyle zafer silâhları vermiştir ki, bu suretle Kur’an’ı Kerim’in vahyi esna­sında en küçük bir hata yapılması önlenmiştir. Alla­hın nur üstüne nur olan emir ve yasaklan, Hazreti peygamberin en büyük mucizesiyle kıyamete kadar kainatları aydınlatması sağlanmıştır.

Miuhakkak ki, Hazreti Peygamberin risaleti esna­sında ve ondan önce, bilhassa Kureyş sapıklan ve azgınları, öylesine iblis ile şeytanlarına uymuşlardı ki, cin fikirli ve zekâlı olmalanyla beraber, bir çeşit şeytanlaşmışlardı..

Diğer sapık topluluklarda olduğu gibi.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) böyle bir topluluğu, battık­ları çamur deryasından çekip çıkarmak için, alışa geldikleri hayatlarının ' akışını bir çırpıda değiştir­mek isteseydi, Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem) vazifesi­ni başaramazdı.

Bir selin yatağı birdenbire değiştirilirse, o sel yeni yatağına gireceğine, taşar, her tarafı istilâ eder.

Kureyş sapıkları da öyle olurlardı.

Meselâ içkiye, kumara, sihre, kendilerini iyice vermişlerdi. Kur’an’da bunlar yavaş yavaş, alıştırıla­rak, dört emirle yasaklanmıştı..

Zekât için de öyle yapılmıştır.

Sürü sürü kadınla evlenmek yine aym usulle önlenmiştir.

Aksi halde, sapıklar iblis ve ordusu şeytanlar­dan yakalarım kolay kolay kurtaramazlardı..

Buna rağmen, cin tayfasından gelen iblis ve şeytanları aracılığıyla, onlar gibi olanlar, Kur’an'ı kerimdeki bazı âyetleri kendi hedeflerine göre tevil etmişlerdir..

Hıristiyanlar da öyle yaparak, dinlerini boz­muşlardı.

Meselâ Kur’an’da Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın Arş üzerinde bulunduğu, yahut (Allahın eh) tâbirlerin­den, O’na haşa şekil vermeye yeltenmişlerdir..

Halbuki bilindiği gibi, Hazreti Allah (Celle Celâluhu), hem zahir, hem batm, hem evvel hem ahirdir.. Yarat­tığı Âlemlerin O’na nisbeti nokta ile kitap derece­sindedir..

idrak dışıdır..

Haşa O’nu cisim diye hayallemek, Yahudi ve Hıristiyanlar derecesinde putperestliğe gitmektir.

iblis ile Şeytan’ın dileği de budur.

Müslümanların kalbine böyle bir vehim ve ves­vese vererek yanıltmaktır..

Bunu önlemek için Hazreti Allah (Celle Celâluhu), Kur’an’daki âyetlerin iki türlü olduklarını ve ne yapılmak gerektiğini, mecaz olarak, anlaşılsın diye bazı keli­melerin kullanıldığını buyurmuştur.

(Habibim) SANA KİTABI İNDİREN O’DUR. ONDAN BİR KISIM ÂYET­LER MUHKEMDİRLER Kİ BUNLAR KİTABIN ANASI (temeli) DİR. Dİ­ĞER BİR KISMI DA MİÜTEŞABÎHTÎRLER. İŞTE KALPLERİNDE AĞÎRLIK BULUNANLAR SIRF FİTNE ARAMAK (ötekini berikini saptırmak) VE (Kendi arzularına göre) ONUN TEVİLİNE YELTENMEK İÇİN ONUN MÜTEŞABİH OLANINA TABİ OLUR LAR. HALBUKİ ONUN TEVİLİNİ ALLAHDAN BAŞKASI BİLMEZ. 1LÎMDE YÜKSEK PAYEYE EREN­LER İSE: «BİZ ONA İNANDIK.. HEP Sİ RABBİMİZ KATİNDADIR,» DER LER. (bunları) SALİM AKILLAR­DAN BAŞKASI İYİCE DÜŞÜNMEZ.

(Al-i İmran: 7 Meali)

Âyet ne kadar açık ve uyarıcıdır!..

  İblis üe şeytanlarına uyanlar, bu uyan karşısında daima akıllarını başlarına toplamaları gerekirdi.. Yapamadılar..

İçlerindeki fitneye, çevresindekileri sapıtmaya, uydular.

Yeryüzünün şerefini kazanması geciktirildi..

Aynı durum elbette Cinler Âleminde de vardı ve hâlâ da var.. Mümin cinlerle sapık cinler, tıpkı insanlar gibi, kurtuluş savaşının mücadelesini yap­maktadırlar).

Allahın Rahman sıfatına isyan eden İblis elbet­te laneti hak etmişti.. Şeytanlarıyla birlikte cezasmı görecekti.

Bazı Âlimlerin fikrine göre, bu âyette buyuru­lan Muhkem ve Müteşbih emirler (Hurufu Mukattaa) ya bağlanmıştır.. Böylelikle kesik harflerin sırrı çö­zülmek istenmiştir..

Lâkin değildir..

Çünkü Hazreti Allah (Celle Celâluhu) âyette tutulacak yo­lu açıklamıştır..

Teviliniri Allah’dan başkasına ait olmadığı, bilgi­si dahilinde bulunmadığı, haber verilmiştir..

O halde Muhkem ve müteşabih âyetler üzerinde (şöyledir, böyledir) diye durmak caiz değildir..

Yine Hazreti Allah ((Celle Celâluhu) ın ikaz ettiği şekilde, İlimde yüksek dereceye erenler, salim akıl sahipleri, müteşabih olanlara da inanır ve aynen kabul ederek amelde bulunurlar.. Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın yedi kud­retinde bulunan sim, fâş edilmemişken, bulmaya kalkışamazlar.

IX

İman birliğindeki kuvvet

Cinler Alemini teşkil eden mümin ve sapık cinlerin de her yaratılan varlık gibi, insana musahhar kılındığı, râm edildiği, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) tara­fından buyurulmuştur.

Nitekim Hazreti Muhammed (salla’llâhü aleyhi ve sellem)den önce, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) bunun örneğini açıklamıştır.

Bir kere daha Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) devrine dönülür, ve şu âyetlere dikkatle eğilinirse, bu haki­kat meydana çıkar.

SÜLEYMAN DEDİ: «EY İLERİ GELENLER ONUN TAHTINI, KENDİLERİNİN BANA MÜSLÜMAN OLA­RAK GELMELERİNDEN evvel HANGİNİZ BANA GETİRİR?» CİN­LERDEN BİR İFRİT: «SEN MAKA­MINDAN KALKMADAN BEN ONU SANA GETİRİRİM.. BEN BUNA KARŞI HER HALDE GÜVENİLE­CEK BÎR KUVVETE MALÎKİM.» DE­Dİ.

NEZDÎNDE KİTAPTAN BİR' İLİM OLAN ZAT: «BEN, DEDİ, GÖZÜN SANA DÖNMEDEN (gözünü benden çevirmeden yutnrap açmadan) EVVEL ONU SANA GETİRİRİM.»

(Nemi: 39, 40 Meali)

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) a sapık cinler hizmet­kâr olarak verilmişti., ifrit onların azmanıydı.. Hazreti Süleyman (aleyhisselâm), Seba Melikesi Belkis’in tahtının getirilmesini diliyordu., ifrit getire­bileceğini haber vermişti.

Fakat Vezin Berhiye oğlu Asaf, hayal kudre­ti hızıyla getirebileceğini öne sürdü..

Yukardaki âyetlerden bu anlaşılıyor.

Nitekim Asaf bunu yaptı.

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) gözünü döndürmeye vakit bulamadan, Belkis’in Yemen’deki tahtım kar­şısında gördü.

Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)m veziri Asaf bunu nasıl yaptı?

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), onun ilim sahibi olduğunu buyuruyor.. Yani bir taraftan en ağır vazife olan vezirliği ifa ederken, o kadar iman zırhına sarın­mış ki, nihayet Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın izniyle ev­liyalar, ermişler, mertebesine yükselerek, ilme ka­vuşmuştur..

Elbette Belkis’ın tahtını getirmeye kendisi git­medi.

İlmi dolayısıyla ona Hüddam olarak hizmet eden mümin binlerden birisini diledi. O mümin cin hayal kudreti hızıyla, göz çevirinceye kadar, kısa bir zamanda, tahtı alıp, geldi ve Hazreti Süleyman (aleyhisselâm)m önüne bıraktı.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın Kur’an’da buyurduğu bu açık örnek daha sonraki olaylarda her insanı dü­şündürecek, iman gücünü artıacak yüceliktedir.

İslâmiyetin zuhurundan beri nice bilinen ve bi­linmeyen ermişler, veliler, gelip geçmiştir!..

Bunlara, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m izniyle, mümin cinler hizmette yarışmışlardır.. Çünkü aldıkları va­zifeler daima islâmm hayranıydı.

Tarihten kesinlikle bilinen şu iki örnek ne ka­dar düşündürücü ve doyurucudur!..

1. Hazreti Ömer (radiya’llahü anh) devrinde Irak sayaçla­rı ceryan ederken, bir ara Müslümanlar sıkışmışlar­dı..

Herdeyse kuşatılıp arkaları kesilecek ve imha edileceklerdi..

(Baş kumandan Zenimin oğlu Sariye Hazreti Ömer (radiya’llahü anh)m sesini duydu..

Kendisine şu emri veriyordu:

«Dağ!.. Dağı!.. Ey Sâriye, Dağı!.. Kurda Kuzu teslim eden muhakkak zulmeder.»

Baş Kumandan, derhal bu emre uydu, ordusu­nu, gerisini dkğa verip çekildi ve emniyete aldı.. Sonra savaşıp harbi kazandı.

Bu nasıl olmuştu?..

Hazreti Ömer (radiya’llahü anh)m cennetle müjdelenmiş bir yüce evliya olduğu hatırlanırsa, bundaki sır derhal çözülür.

Demek O da Huddam cinlere malikti..

Cinlerden birisi sıkışık durumu gördü, haber ver­di ve Hazreti Ömer (radiya’llahü anh)m emrini götürdü. Tebliğ ettiA

Bu olaym hem Medine’de hem Irak’da çok şahit­leri vardı..

Hazreti Ömer (radiya’llahü anh), mesciddeyken, bir ara du­rup: «Dağı, dağı..» diye haykırmıştır.. Irakda da, Sâ­riye ile bulunanlar aynı emri işitmişlerdir..

Her iki taraf ilerde bir araya gelince, olayı kar­şılıklı doğrulamışlardır.

2. Hazreti Üveysel Kareni de bir veliydi... Pey­gamberin rızasını almıştı., ilim sahibiydi..

Hâzreti Ali (kerrema'llâhu vecheh radiyallâhu anh.) ile Muaviye arasında Sıffıyn’de başlayacak savaş esnasında birdenbire, yüz yaşını aşmışken zuhuru, her iki tarafı hayrete düşür­müştü..

Onu kim ve ne ile oraya getirmişti?..

Elbette Hüddam cinlerinden faydalanmıştı.

Ayrıca, müminleri yatıştırıp, barıştırmak, arala­rındaki davayı sulh yoluyla hal etmelerini sağlamak baş arzusuyken-, Yahudi dönmesi Albddullah İbni Sebe’nin hilesiyle, her iki ordu kapışınca, Sebailerin si­lâhlarıyla şehit edilmişti.

Her iki ordu mensupları müminler pek üzülmüş­lerdi.

Hazreti Üveysel Kareni’nin mübarek naşı Hazre­ti Ali tarafındaydı..

Üç kabile çıkmış Üveysel Kareni’nin kendilerine ait olduğunu söyleyerek, naşı alıp gitmek istemiş­lerdi.

Hazreti Ali (kerrema'llâhu vecheh radiyallâhu anh) zor durumda kalmıştı.

Çünkü hangi kabileyi tercih etse, diğerleriyle anlaşmazlık çıkacak ve savaşılacaktı.

Lâkin, her üç kabile önlerine tabutlarını alarak memnun döndüler..

Burada Veysel Karani Hazretleri bir kerametini daha göstermişti..

Naşı üç olmuş ve kabileler tanıyarak alıp gitmiş­lerdi.

Nasıl vuku bulmuştu bu?..

Demek Veysel Karani Hazretleri son nefesinde, yahut ruhu henüz Sıffyen semalarındayken durumu görmüştü gayb âlemi açılarak Allahın izniyle.. Hüddam cinlerine bunu yaptırmıştı,

XXX

Günümüze kadar, nice ermişlerin, ilim sahipleri­nin, kerametleriyle tarih doludur... Şüphe edilmeye­rek şekilde rivayet edilegelmiştir.

 Hattâ bazı ermişler, ilim sahipleri, karşı karşı­ya durup sohbet ederlerken, birbirlerine bu kera­metlerini göstermişlerdir.

Onlar için, Hüddam cinleri aracılığıyla, yanların­daki bir cismi hareket ettirmek basitti  halde insanlar âlemindeki has kullar ile cin­ler alemindeki mümin cinler arasında iman dolayısıy­la sıkı bir işbirliği var. Bu işbirliğinden büyük bir kudret doğuyor ve Müslümanların hayrına çalışıyor.

Önemli ve üzerinde durulması gereken husus şu­dur ki, cinler gaybı bilmediklerinden, ilim sahibi er­mişler ancak onlara yaşanılan olayları yaptırıp sora­bilirler.. Gelecekten bilgi alamazlar

Hemen hemen her insan, bir az hafızasını yok­larsa, mümin cinlerin insanlara hizmetlerine ait bazı olaylara şahit olduğunu hatırlar.. Yahut pek inandık­larından dinlediklerini bilir.

Ben şunları hatırladım ve anlatıyorum.

Tahlillerini yapınca, cinler ile insanlar arasındaki imanda işbirliği kudreti, hayrı semereleri, meyda­na çıkar.

Bizzat yaşadığım bazıları şunlardır:

1.  Maraş Harbi sırasında altı yedi yaşında bir çocuktum.

Fransızlarla kıyasıya halk savaşıyordu..

Biz küçük çocuklar, evler arasında açılan (sıçan yolları) denilen hendeklerden haber götürür getirir­dik...

Yine böyle birisinde, haber için ulaştığım evde bir Fransızın esir edildiğini gördüm.. Onu tercü­manla sorguya çekiyorlardı.

Bir ara Fransız şöyle dedi :

«Gündüz sizlerle. geceleri de Ahır Dağı’nda pey­dahlanan yeşil başlıklılarla savaşıyoruz...»

Aynı sözler Balkan savaşlarında Bulgarlar ta­rafından da söylenmiştir.

Ne demekti bu?..

Büyüyünce anladım ki, elbette Maraş içinde is­mi bilinmeyen mahviyetlâr etmişler, ilim sahipleri, vardı.

Bunlar islâmm zaferi için, kendilerine bahşedilen kudreti kullanıyorlardı.

Cihatta elbette melekler yardım ederlerdi ama, onlar ne insanlara, ne cinlere görünmezlerdi.

O halde, esir Fransızın ve arkadaşlarının gece­leri görüp savaştıkları insanlar, o ermiş ilim sahibi zatların emrindeki hüddam cinlerdi.)

2.  Yıllardan sonra, 1943, yahut 1944’de Sinop’da bulunduğum sırada, kurtuluş savaşına katılmış eski bir Milletvekili de buna benzer bir hatırasını anlatmıştı.

Şöyle demişti:

 «Kurtuluş Savaşı sırasında, Heyet-i nâsiha (As­kerlere nasihat eden heyet) ya dahil olmuştum.. Bir bölükle beraberdim. Bölük, önündeki  çok iyi savu­nulan tepeyi almak göreviyle taarruza kalkmıştı.. Fakat her atılışında şehit veriyor, çekiliyordu. Öy­le ki nihayet on beş yirmi kadar asker kalmıştı ko­ca bölükten. Son bir hamle daha yapıldı.. Ben de içlerindeydim.. Biz şehadeti beklerken, şaşılacak bir şey oldu, düşman kaçtı... Tepeye şanlı bayrağımızı diktik... Aldığımız ,esirleri sorguya çektik.. Cevap beni daha şaşırtıcı oldu: «Siz yirmi değil, yüzlerce insanla saldırdınız. Ne korkunç hücum ve ne kuvvet­li ateş açıştı o!..»

Anlatan zata sormuştum:

«Olayı nasıl tefsir ettiniz?..»

«Basit.. O çevrede bulunan bir ermişin emriyle Hüddam cinler savaşa katıldılar..”.

3.                     Nihayet Maraş Harbi müminlerin zaferiyle sonuçlanmış ve Fransızlar, yardımcıları Ermenilerle çekilmişlerdi.. Bu arada Maraşın bazı ileri gelenleri­ni de götürmüşlerdi.. Bunlardan birisi de eğer yanıl­mıyorsam, İlhami adında bir mühendisti.

Ailesi sık sık bize gelir, annemle dertleşirdi.

Yine bir gün geldi..

Evde o zamana kadar görmediğim yaşlı, nur yüzlü bir ihtiyar da vardı.. O kadar parlıyordu ki, bakana sadece ferahlık veriyordu.. Hafif, uçacak gi­biydi.. İnsan hissini vermiyordu.

Bu zat mühendisin ailesini dinledi.

Sonra daldı, dudakları kımıldanıyordu.

Biz nefes almaktan çekiniyorduk..

Nihayet Mühendisin ailesine: «Müjde..» dedi.

«Şu suya sen de bak ve kocanın kurtulma seklini bizzat gör..»

Kadın baktı.. Baktıkça yüzü ışıldadı.. Nihayet sevinç gözyaşları döktü..

O muhterem zat gitti.

Gider gitmez kadın, şüphesini söyledi:

«Acaba gördüklerim doğru muydu?.. Yoksa te­sir altında mı kaldım?..

Annem: «Elbet doğruydu..» dedi.. «Sana yardım, Allah rızası için yapıldı..»

Ve sordu annem:

«Neler gördün?..»

«Açıkta bir ordugah gördüm.. Esirler baraka­lardaydı. Etraf tel örgüsüyle çevriliydi.. Kocam bir ara oturduğu barakadan ayağa kalkıp çıktı.. Tel ör­gü kapısına doğru yürüdü. Nöbetçi hiç ilğüenmedi.. Yoluna devam etti kocam.. Bir vadiye kadar onu iz­ledim.»

Aradan beş on gün geçti..

Hakikaten Mühendis İlhami geldi. Kurtuluşunu, ailesinin gördüğü şekilde hikâye

etti.

Bu olayı da inceleyince, yine o ermiş zatın kera­meti ve hüddam cinlerine yaptırdığı vazife meydana çıkar.

Mümin cinler, çok kere yine ilim sahiplerini, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın izniyle, bazı insanlara yardımda kerametle aracı ederler.

Yine bizzat yaşadığım bir kaçını tekrarlayaca­ğım

1 . Adana Sultanisinde altı, yahut yedinci sınıf­ta yatılı okuyordum.. ,

Okul, şimdiki kız lisesinin bulunduğu yerdeydi.

Seyhan nehri kenarındaydı..

Bilmem şimdi nasıldır, o zamanlaryani bundan kırk dört sene kadar önceleri, okulun helaları, bir top sahasmdan büyük olan seyhan nehri tarafındaki bahçesinin sol kenarındaydı..

Geceleri ihtiyacı olanlar kalkar, üç katı inerler, bahçeyi geçerek Helalara varır dönerlerdi..

Bu zaman zarfında uyku mahmurluğunun deva­mı mümkün değildi..

 Bir gece, ben de kalktım..

Mehtap vardı..

İndim, bahçeye çıkıp abdeste gittim ve döndüm.

Dönüşümde, henüz binanın merdivenlerine ulaş­madan, bahçenin sağ tarafındaki okaliptüs ağaçla­rına gözlerim kaydı.

Birisinin altında, büyük kazan yakılmıştı..

Öğrenciler, güle oynaşa çamaşır yıkıyorlardı.

Böyle anlarda insan korkmuyor.. Anlaşılmaz bir şoğukkanlık içinde ilham, yahut telkin edileni düşü­nüyor.

O haleti ruhiye içinde binaya girdim...

Sahanlıkta gece bekçisi ile karşılaştım..

Ona hacı derdik.. Boynunda kurulacak bir saatle gezerdi.

Hemen ikaz ettim:

«Hacı amca, arkadaşlar bahçede kazan yakmış­lar, çamaşır yıkıyorlar.. Muavin görürse, cezalana­caklar..»

İnandı: «Nerede7..» diyerek merdiven başına gitti.

Ben de yanındaydım..

Fakat ağaç altında ne öğreniri vardı, ne kazan, ne çamaşır.

Utandım..

Hacı öyle görünmüyordu.

Düşündü.. Düşündü..

«Seni tanırım yalan söylemezsin..» diyerek, bah­çeye çıktı. Helalar tarafına gitti...

Ben de peşinden koştum..

Orada okulun, duvar dibinde, çamaşırlığı ve mut­fağı vardı..

Gece bekçisi Hacı çamaşırhanenin kapısını açtı..

Açmasıyla birlikte, atılması bir oldu.

Baktım..

Yerde okulun pek sevdiği çamaşırcı kadını yatı­yordu. Bir kitap okumuş olacaktı lamba ışığında ve lamba o uyuduktan sonra devrilmişti., ilk bez parça­sını ağır ağır tutuşturmak üzereydi.

Gece bekçisi hacı onu söndürdü..

Çamaşırcı kadını uyandırmadan çıktı.

Sırtımı okşadı ve şöyle dedi:

«Cinler vardır., inan. Şu kadının herkes tarafın­dan sevilmesi karşısında, yangını senin aracılığınla önleterek onu cezadan kurtardılar.. Belki de bir er­miş, izin verdi onlara.»

2. Buna benzer bir hadise de daha önce, evimiz­de geçti.

  Yine gece tuvalet için aşağı kata inmiştim..

Dönüşte, açık duran mutfak penceresinden bak­tım.

Mutfak zemini topraktı.

Bir çok insanlar halka olmuşlardı.

Aynı korkusuz, saf hal ile onları seyrettim ve yukarı çıktım.. Annemi uyandırdım..

Haber verdim:

«Anne, dedem ve tanımadığım başkaları, mut­fakta toplanmış konuşuyorlar.»

Annem, lambayı alıp aşağıya indi..

Tabiî ben de yanındaydım..

Mutfakta hiç kimse yoktu.. Hattâ annem mut­fakta dolaştı ve: «Baba,, Baba.,» diye seslendi..

Bir sonuç alamayınca tekrar yukarıya çıktık..

Annem, yerde serili yatağına doğru gitti. Ben de kendi yatağıma..

Fakat, bana seslenmekte gecikmedi.

Yanma koştum..

Yatağında iki iri kırkayak vardı. .

Öldürdük..

Acaba ben aşağıda dedemi görüp annemi çağırmasydım, o kırkayaklarannemi zehirlemeyecekler miydi?..

Elbette yapacaklardı.

Bu facia niçin önlenmişti?..

Kim emir vermişti?,.

Ve neden vermişti?..

Ertesi gün bunun cevabını annem açıkladı:

«Şimdi Gülsüm’ün babası yanından geliyorum. Bana geçmiş olsun dedi... Demek o, huddam sahibiy­miş.. Benim mahallelilerin yardımına koşmamın mü­kâfatını yerdi.. Kurtarmada, cinleri aracı yaptı.»//

 Yine o günlerde evin bahçesindeydim.. Çiçekle­re bakıyordum. Hiç aklımda yokken hir saksı  dibinde sanki rüya seyrettim.

Aile dostumuz öğretmen Osman Bey’in evi karşımdaydı ve kendisi yatağında yatıyordu

Baş ucundâ ağlaşıyordu..

Anneme gördüğümü yetiştirdim..

Annem: «Bana bir söyleyeceği olmalı..» diyerek gitti.

Nitekim, döndüğünde, gizli vasiyetini anneme ya­pıp öldüğünü öğrendim,

1934 yılıydı. Topçu Okulu o zamanlar şimdiki Maçka Teknik ÜniversitesindeydL

 Akşama yakın bahçede bir bankta iki arkadaşla oturuyordum.. Birdenbire yolda babamın gelmekte olduğunu gördüm. Bastonu elindeydi, yüzü asıktı.. Hiç bir tarafa bakmadan kaldırımdan geldi.. Ben, içe­ri girecek sandım... Heyecansızdım her ne hikmet­se... Geçip gidince, toparlanıp arkasından koştum ama, yoktu...

O zaman aklıma bana sipariş ettiği kitaplar gel­di.

Yüzünün aşıklığı bundan olacaktı..

Derhal şehre koşup kitapları aldım ve Adana’ya giden birisiyle yolladım.

Bu iki olayda beni Osman Bey’in evine kim gö­türmüştü?»

Babamı ise İstanbul’a getiren, yahut o kılığa gi­ren kimdi.. Ve niçin yapılmıştı bunlar?.. Emir nere­den çıkmıştı?..

İzahım fazla görüyorum..

5. 1936 yılında Metriste Topçu Atış okulundayken, bir ikindi vakti dört kadar arkadaş, kırlara açıldık.. Hedefsiz, konuşa konuşa ilerliyorduk.. Şim­di rahmete kavuşan Osman isimli arkadaşımız birden bire durdu..

«Oradalar..» dedi. «Rahatsız etmeyelim, döne lim..»

Gariptir ama, hiç birimiz kimlerin orada olduğu­nu ve niçin rahatsız edeceğimizi sormadık, bu arzuya itaat edip dönjdük.

Ertesi gün, bir haber yayıldı:

Dün ikindi vakti, ilerlediğimiz tepe gerisinde üç kadar haydut. Tasladıklarını soymuşlar ve öldürmüş­ler..

O zaman, Osman’a ne gördüğünü sormayı aklettik.

Aynen şöyle konuştu:

«Elli adım kadar önümüzde on insan vardı... Na­maz kılıyorlardı.. Yürüseydik, üzerlerine gidecektik.. Garip değil mi?.. Ben o zaman sizin de gördüğünüzü sanıp sormamıştım bile.. Bu hal ikinci keredir ki ba­şıma geliyor.»

Şimdi anlıyorum ki, bizi yine o çevrede bulunan bir ilim sahibi zat, yeni hayata atılmak üzere bulun­duğumuz bir sırada anne ve babalarımızın yüzü suyu hürmetine, o haydutlarla aramıza hüddam cinlerini koyarak kurtarmıştı)'

XXX

Yukarıda hatırlattığım gibi, hemen hemen her in­sanın başına bu türlü olaylar gelmiştir, geliyor ve gelecektir.

Bunu kimse ret edemez..

Demek ki insanlar âlemiyle cinler âlemi arasın­da sıkı bağlantılar var..

Bilhassa müminler için..

iman birliğinden bir kudret peydahlanıyor, hay­ra hizmet ediyor.

Yine bir hakikat daha meydandadır..

Kimin ilim, keramet sahibi olduğu kestirilemez..

Hattâ buna sahip olan bazan kendisi de bilmez.

Tarih boyunca dünya, çapmda isim yapmış veli­ler yanında, ismi duyulmayanlar pek çoktur...

Böylelerine cinler kendiliklerinden gelip emrine gi­rerler.. Hayra hizmette bulunmak için.)

Şu da bir gerçektir ki, Hazreti Alah (Celle Celâluhu) m izin verdikleri dışmda, bazı insanlar da halkı kandırır­lar.

Kendilerine Hüddamlı Hoca payesi vererek, söz­de gayb karşılığı kazanç sağlarlar.. Bunlar ergeç, cezalanırlar. Bilhassa kendilerini alet ettiğini iddia­da bulunduğu cinleri gücendirirler ve iflah olmaz­lar..

Cinlerin insanlara bu türlü yardımları yanında insanların acaba kendilerine ne gibi faydaları doku­nuyor?..

İnsanlar iki türlü cinlere faydalı olmaktadırlar.

1.  İlim sahibi velüerin onları hizmetlerine ala­rak, hayrda çalıştırmaları.

2.  İnsanlardan Müslüman olanların çokluğu.. Ki bu yardım cinler için manevidir.. Onlar en şerefli yaratılan insanın sapık olmasını asla istemezler.. Kendi aralarındaki sapıklara karşı insanları örnek göstermekle bunları kazanırlar...

XXX

Gelecekte ne olacak?..

Her ikisi de ancak ve ancak kulluk için yara­tılmış ins ve cin birbirlerine yakınlaşmayı sıklaştıra­caklar mı. yoksa ayrılacaklar mı?..

Gayb ancak Hazreti Allah (Celle Celâluhu)ın emrinde ve izninde olduğuna göre, onun bilgisindedir..

Ancak, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) insana kainatlarda ne varsa armağan etmiştir.. Bunların hepsi ona râm olacaklardır..

 İnsanın göz aydınlığı, nuru arttıkça, fazlalaşar cak ve her sır bu aydınlık içinde zahir olacaktır.

Kulluğun bütünü her insanı ilim sahibi yapaca­ğından, her yaratık emrine verilecektir..

Nasıl ki, insan yaratıldığından beri, onlardan faydalanmıştır..

Kuşu görmüş uçmuş, balığı görmüş yüzmüştür.

Karınca ve arıdan tedbiri öğrenmiştir.

Kur’an’ı kerimin ışığı altında kainatın bir çok meçhullerini çözmüş, keşif ve icatlarda bulunarak O’nu tastik etmiştir.

Atomu parçalaması, radyoyu icadı, televizyonu buluşiı, aya gidişi şüphesiz, sebepsiz değildir.

Fezanın sınırsızlığını ve Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m bu feza dışında idrak harici olduğunu öğrenmiş­tir.

Ruh ve gayb hariç, her şey emrindedir)*

Hattâ gayb, meçhul, bile insan Allahın rızasını alırsa ona faş edilecektir... edilmektedir.

(Şimdi büiniyor ki, her ses, her olay kaybolmu­yor.

Suya atılan bir taş nasıl su yüzünde dalgalar yaparak eseri yayılıp giderse, fezada da her olay hem şekil, hem ses halinde dalga dalga yayılmaktadır..

Bunun en yakın isbatı, aya gidilince, oradan ko­nuşmaların aynen dünyaya getirilmesi ve televiz­yonda yapıların seyredilişidir..

Aynı ses ve olaylar hâlâ fezada dalga dalga me­safe almaktadırlar..

Feza derinliğinde öyle yıldızlar var ki, ışıkları oradan müyonlarca sene önce yola çıkmıştır ve he­nüz dünyaya ulaşmıştır. Yine öyle yıldızlar var ki ışıkları ulaşmamıştır.. Ulaştığı zaman varlıkları an­laşılacaktır..

Yine öyle yıldızlar düşünülecektir ki, ışıkları gel­diği halde kendileri bin, yahut milyon sene önce par­çalanmışlardır.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın şu Âyette buyurduğunu ne kadar doğrulamaktadır!..

«KARŞINIZDA HAKKI SÖYLEYİP DURAN BU (kitab), BİZİM KİTABİ­MİZDİR. ŞÜPHE YOK Kİ NELER YAPIYOR İDİSENİZ BİZ (hepsini) YAZDIRIYORDUK.

(Câsiye: 29)

İnsan keşif ve icatlarıyla bunu da doğrulattı.

Yazmak, elbette her olayı sesleriyle, şekille­riyle, tam aslı ile çekmektir, istinsah, kopya et­mektir ki, şimdiki mânada filime almaktır..

Nitekim, aydja filime alınan olay ve sesler dünyaya verilebildi..

O halde, insan fezada daha ilerleye bilse, geçmişte olan hâdiselerin filim dalgalarına yetişecek­tir..  

O zaman bunları alıp vervüzime gönderecektir.

Kur’an büsbütün, azametiyle tastik edilmiş bulunacaktır..

                            

 Âyrıca Hazreti Allah (Celle Celâluhu) şunu da buyuru­yor:

GÖKLERİN VE YERİN VE BUNLA­RIN İÇİNDE YAYIP ÜRETTİĞİ CANLILARIN (YARATILIŞI ONUN ÂYETLERİNDENDİR. O BÜTÜN BUN LARI TOPLAMAYA DA DİLEYECE­Ğİ ZAMAN, HAKKIYLA KADİRDİR.

(Şûra: 29)

 Dernek göklerde Hazreti Allah (Celle Celâluhu) taraf m  dan yayılıp üretilen canlılar var. Bunlar vakti gelince insanlarla birleştirecek, fâş edilecektir..

Ne zaman?...

Nasıl?..

Kıyamet gününde mi?..

Değil..

Öyle olsaydı açıklardı..

Mademki Hazreti Allah (Celle Celâluhu) he yartmışsa in­sanların faydasına, emrine, vermiştir.. O halde, kı­yametten önce olacaktır bu.

İnsan göklerdeki bu canlılarla buluşacaktır.____

’İnsan bunu yapabilecek midir?..

Hazreti Allah Teâlâ’nın vâdîne göre, yapabile­cektir.

 Tek şart Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın iznini almak­tadır.

ilim sahibi olursa, bu kerametleri gösterebilir. J Ancak Hazreti Alah (Celle Celâluhu) insanlar âlemiyle cin­ler âlemi işbirliği de yapsalar, burhan olmadıkça her ikisinin de, başaramayacaklarım bildirmektedir.

EY CİN VE İNSAN CEMAATI, GÖK­LERİN VE YERİN BUCAKLARIN­DAN GEÇMEYE GÜCÜNÜZ YETİ­YORSA BÎR KUDRETLE (burhanla) OLMADIKÇA ASLA GEÇEMEZSİ­NİZ, HAYDİ GEÇİN.

(Rahman: 33)

ÜZERİNİZE ATEŞTEN BÎR YALIN­LA BİR DUMAN SALIVERİLECEK. ÖYLE Ki BÎRBÎRlNlZt KURTARA­MAYACAK, YARDIMLAŞAMAYA-

CARSINIZ.

(Rahman: 35)

Buyrulan ihtar dehşet vericidir.

Cinler ile insanların işbirliği, yardımlaşması da yeterli olmuyor, göklerin fethine... Vaad edilen he­deflere ulaşmaya.

Bir kudret, burhan isteniyor..

Aksi halde, yarı yolda kalınacaktır...

Bu kudret ve burhan nedir?..

Elbetteki. mademki insan ve cin ancak kulluk için yaratıldı, kulluğunu isbat etmesidir..

 İman nurunu gerçekten artırarak göz aydınlığı­nı genişletmesidir..

Bu, hem insan hem cin için gereklidir..

Allahın rızası ancak böyle almır ve vaad edilen gökler, her şeyiyle teshir olunur.

Bunun geçmişte, küçük bir örneğini insanlara Hazreti Allah (Celle Celâluhu) aynen yaşatmıştır.

Israiloğullarına Filistin topraklarım vaad etmiş­tir.

Mısır'dan Musa (aleyhisselâm) ın peşinde, Allah (Celle Celâluhu) a sözde iman etmiş olarak çıkmışlardı...

Fakat, bir kısmı gerçekte imandaydı ama, di­ğerleri, sanki imansız cinlerdi..

Fakat yarı yolda, ilk fırsatta sapıttılar..

Kırk yıl Tih çöllerinde kızgın ateşler içinde peri­şan dolaştılar..

Nesilleri tükendi..

Yeni nesil, sözde aklını başına topladı ve Filistine yerleşti.. Böylece Hazreti Allah (Celle Celâluhu) vaadi­ni gerçekleştirdi.

Lâkin, yerleşmelerinden sonra tekrar, azdılar.. Lânetlendiler.. Dünyanın şimdiki durumu on­ların azgınlıklarının sonucudur.

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) insanlar âlemine gökleri, her şeyiyle beraber vaad etmiştir..

Bunu ancak cinlerle işbirliği yapılarak gerçekleşebüeceğini bildiriyor.

Ayrıca kudreti, burhanı, şart koşuyor..

Bu, imandır..

îslâmiyettir..

Hazreti Allah (Celle Celâluhu), insanları tam bir kul halinde görürse, cinleri onlara hüddam yaparak İsralilerin Mısırdan kurtardığı gibi göklere çıkaracaktır..

O kadar mı?

’Aksi halde İsrailoğııllarının Tih sahrasında kırk yıl dolaştıkları gibi, cehennem azabı yaşadık­ları gibi, insan ve cinleri feza boyunca, yalın ateş­ler, dumanlar karşılayacaktır.. O zaman cinlerin hiç bir kudreti de fayda etmeyecektir.. Yardımlaşma gerçekleşemeyecek, yetmeyecektir..)

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m haber verdiği âyet açıktır:

ÜZERİNİZE ATEŞTEN BİR YALIN KALIN BİR DUMAN SALIVERİLE­CEK. ÖYLE Kİ BİRBİRİMİZİ! KUR­TAR AMTYACAK,            YARDIMLAŞAMAYACAKSINIZ. .

(Rahman: 35)

Nitekim, aya gidenler dahi yolculuklarında bun­lara küçük çapta rastladılar..

Kur’an’da ne yazılı değildir ki, gerçek çıkma­mış olsun.

Eğer böyle bir şey zuhur etmişse, hata insan­lardadır.. Alimlerdedir.. Henüz gerçeği bulmamışlar­dır çünkü.

  Cinlerle işbirliği yapmak mümkün olur mu?..

Varlıkları kesin olarak bilinen onlarla işbirliği yapmak imkânı şimdi akıllara garip gelir.

Halbuki bir zamanlar telefon, telsiz, radyo, tele­vizyon, buhar makinaları uçak ve benzerleri de mu­hal saydırdı... Düşünmek bile çılgınlıktı.

Hepsi oldu..

Bu da olacaktır..

insanın karşısında ermişlerin, velilerin, evliyala­ iptidaidir.

Nasıl ki insan önce suları salla, hattâ odun par­çaları üzerinden geçti... Sonra gemilere kavuştu... Nasıl ki insan önceleri magafonu icat etti, sonra üze­rinde durarak telsize, telefizyona kadar gitti. Nasıl ki pervaneli uçaklardan jetlere geçti, Feza seyahatin­de tekamül edecektir.

Bunun en kısa yolu, imkânı, kudreti, burhanı, Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın varlıklarım haber verdiği ve insan oğlunun da eserlerini yaşadığı cinler âlemiyle, iman birliğidir..

 

Hazreti Allah (Celle Celâluhu) ın vadi gerçekleşir o zaman

Fakat, İsrailoğullannın Filistine, Arzı Mev’uda, girdikten sonra tekrar sapıtmalarını,. insan ve cin­ler de denerlerse, işte o zaman Hazreti Allah (Celle Celâluhu) m ebedî lanetine uğrarlar...

Bütün melekler, peygamberler üzülür..

Tek sevinecek birisi kalır..

İblis ile ordusu şeytanlar!..

Allah (Celle Celâluhu) ins ve cinlerin mümin cemaatleri­ni böyle bir akibetten korusun!.. Hepsine hidayet na­sip etsin!... Amin!...

— SON—

Ahmet Cemil Akıncı

Esentepe/İstanbul

19 Ocak/1971

 

Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Benzer Yazılar

Yorumlar