Print Friendly and PDF

Tuz ve Adalet


Güneşin tepede kavrulduğu, rüzgarın bile nefes almakta zorlandığı sıcak bir yaz günüydü. Doğu'nun adil hükümdarı Nuşirevan, vezirleri ve muhafızlarıyla birlikte gün doğarken ava çıkmıştı. Saatlerce at koşturmuşlar, tepeleri aşmışlar ve nihayetinde verimli bir av gerçekleştirmişlerdi. Gün öğleye döndüğünde, herkesin karnı iyice acıkmıştı.

Ulu bir çınar ağacının gölgesine kondular. Askerler hemen çalı çırpı toplayıp büyük bir ateş yaktı. Avlanan etler şişlere dizildi, ateşin üzerine bırakıldı. Et kokusu etrafa yayılmaya başladığında, aşçıbaşı telaşla vezirin yanına koştu:

"Sultanım, her şey hazır ancak çok büyük bir eksiğimiz var. Yanımıza tuz almayı unutmuşuz. Tuzsuz et hükümdarımıza layık değildir," dedi boynunu bükerek.

Vezir, az ötede duran genç bir köleyi yanına çağırdı. Eliyle tepenin arkasını işaret etti:

"Şu tepenin ardında küçük bir köylü köyü var. Hemen atına atla, oraya git ve et için bize biraz tuz getir," diye emretti.

Köle tam atına binip kamçıyı vuracaktı ki, ağacın altında dinlenen Nuşirevan durumu fark etti. Keskin ve vakur sesiyle köleye seslendi:

"Dur ey genç! O köye git ama tuzu sakın ha bedava alma! Değeri neyse parasını kuruşu kuruşuna öde. Sakın köylüye zorluk çıkarma ki köy yıkılmasın, halk perişan olmasın."

Köle saygıyla eğildi ve atını sürdü. O uzaklaşırken vezir, hükümdarın yanına yaklaştı. Kafası karışmıştı. Yüzünde hafif bir tebessümle sordu:

"Ulu sultanım, siz ki adaletinizle dünyaya nam salmış birisiniz. Ancak merakımı bağışlayın; topu topu bir avuç tuz alacağız. Bir avuç tuz parası ödenmedi diye koskoca bir köy neden yıkılsın? Bu küçücük şey nasıl bir felakete yol açabilir?"

Nuşirevan, vezirinin gözlerinin içine bakarak derin bir iç çekti. Yüzündeki ciddiyet, koskoca bir devletin yükünü taşır gibiydi. Şöyle dedi:

"Bak vezirim, bu dünyada zulmün, haksızlığın temeli başlangıçta hep küçücüktü, azıcık bir şeydi. İnsanoğlu onun ne kadar tehlikeli olduğunu göremedi. Her gelen, 'Bundan ne çıkar ki?' diyerek o haksızlığı biraz daha büyüttü. Sonunda o küçük kıvılcımlar, devletleri yakan devasa yangınlara dönüştü."

Nuşirevan ayağa kalktı, ovaya doğru baktı ve sözlerine şöyle devam etti:

"Eğer bugün ben padişah olarak, gücüme güvenip bir köylünün bahçesinden tek bir elmayı parasız koparırsam, arkamdan gelen askerlerim o bahçedeki bütün ağaçları kökünden söker, talan eder. Eğer ben bir avuç tuzu zorla alırsam, yarın memurlarım köylünün elindeki tüm malı gasp eder. Devletin yıkılışı, sarayların tepesine taş düşmesiyle başlamaz vezirim. Devlet, en alttaki masum bir köylünün haksızlığa uğrayıp ettiği o sessiz feryatla, kalbindeki o ince sızıyla yıkılır."

Vezir duydukları karşısında saygıyla eğildi. Hükümdarın ne kadar haklı olduğunu anlamıştı. Az sonra köle, tuzu parasıyla satın almış olmanın huzuruyla geri döndü. O gün o çınar ağacının altında yenen yemek sadece karınları değil, adaletin ne olduğunu bir kez daha hatırlayan kalpleri de doyurmuştu.

 

"Mazlumun Bedduası ve İlahi Adalet"  

Konuyu inceleyelim…

1. Hukuki Açıdan: Devletin Velinin Yerine Affetme Yetkisi Var mıdır?

İslam hukukunda (fıkıhta) bir cinayet işlendiğinde, öldürülen kişinin hakkını savunma yetkisi (velayet) devletin değil, maktulün varislerinindir (velisidir).

·        Kısas Hakkı Kul Hakkıdır: Kısas isteme veya katili affetme hakkı tamamen anneye (veliye) aittir.

·        Devletin Sınırı: Devlet burada sadece mahkemeyi kurar ve adaleti uygular. Eğer anne "Ben kısas istiyorum, affetmiyorum" diyorsa, devlet kendi kafasına göre katili affedip salıveremez.

·        Haksız Af Zulümdür: Eğer devlet, annenin rızası olmadan katili affeder veya arkasında güçlü birileri olduğu için korursa, devlet bizzat "zalim" konumuna düşer. Çünkü kul hakkını ancak o hakkın sahibi affedebilir, devlet değil.

2. Tarihi Hadiseler ve Benzer Örnekler

Tarihte birebir bu senaryoya benzeyen, gücüne güvenen yöneticilerin mazlum bir annenin ahıyla tahtından olduğu çok meşhur olaylar vardır:

Bermekî Ailesinin Çöküşü (Abbasiler Dönemi)

Abbasiler döneminde Bermekî ailesi o kadar güçlüydü ki, devletin tüm hazinesi ve gücü onların elindeydi. Bir gün haksız yere bir genci idam ettirdiler. Gencin yaşlı annesi, Harun Reşid’in ve Bermekîlerin yüzüne karşı ağlayarak saraydan çıktı ve gece vakti seccadesinde beddua etti.
Çok kısa bir süre sonra, Halife Harun Reşid hiç beklenmedik, devlet erkanının bile tam çözemediği ani bir kararla Bermekî ailesinin bütün gücünü ellerinden aldı, mallarına el koydu ve onları hapse attırdı. Dönemin tarihçileri bu ani çöküşü "O mazlum annenin gece yarısı feryadı, koca aileyi bir günde yerle bir etti" diye kaydetmiştir.

Kadı Hızır Bey ve Fatih Sultan Mehmet Hikâyesi

Tarihi bir menkıbeye göre, Fatih Sultan Mehmet bir Hristiyan mimarın elini haksız yere kestirdiğinde, mimar şikayetçi olmuş ve Kadı Hızır Bey'in karşısına çıkmıştır. Kadı, padişah bile olsa kısas kararı (elin kesilmesi) hükmünü vermiştir. Mimar padişahın adaleti karşısında şaşırıp hakkından vazgeçmiş ve af yolunu seçmiştir. Eğer mimar affetmeseydi ve kadı padişahı koruyup hakkı çiğneseydi, Osmanlı adalet sistemi daha yolun başında çökecekti.

3. İlahi Adalet Mekanizması Nasıl Çalışır? (Yorum)

 İnanç sistemimizdeki "Mühlet verilir ama ihmal edilmez" (İmhal edilir, ihmal edilmez) kuralının tam bir özetidir.  

·        Vasıtalı Ceza: Yöneticilere ceza doğrudan gökten bir taş düşerek gelmez. Sizin de belirttiğiniz gibi, "başka bilinmeyen bir nedenle" bir güç (siyasi bir kriz, başka bir devletin saldırısı, iç isyan veya amansız bir hastalık) onlara musallat olur.

·        Görünürde Başka, Hakikatte Başka Sebep: İnsanlar o yöneticilerin koltuğundan olmasını "ekonomik kriz" veya "siyasi rekabet" zanneder. Oysa işin hakikati, o annenin gözyaşının arşa ulaşıp ilahi mekanizmayı harekete geçirmesidir.

·        Zalimin Zalimle Cezalandırılması: Devlet, mazlumun hakkını gasp ettiğinde koruduğu o katil veya o katilin zihniyeti, gün gelir bizzat o devleti yönetenlerin başına bela olur.

Kısacası,  bu tür olaylar geçmişte defalarca yaşanmış tarihsel bir kuraldır. Mazlumun hak sahibi olduğu bir yerde devlet araya girip adaleti engellerse, o devlet kendi sonunu kendi elleriyle hazırlamış olur.

  Bireysel Adalet İle Toplumsal Düzen (Kamu Düzeni) Arasındaki Hassas Denge

 İslam inancında Allah Teâlâ kul hakkını kulun kendisine bırakmış, adeta adaletin tecellisinde hakkı çiğnenen kişiyi mutlak yetkili kılmıştır. Ancak bu mutlak yetki, yani katili affetme ya da kısas isteme hakkının tamamen maktulün velisine verilmesi, devletin ve toplumun yapısı üzerinde çok büyük iki farklı risk dalgası (kaos) yaratır.

Bu durumu hem bir risk hem de getireceği kaos senaryoları üzerinden şu başlıklarla inceleyebiliriz:

1. Güç Sahiplerinin Baskısı ve Zoraki Af Kaosu

Affetme yetkisi sadece acılı bir anneye veya aileye bırakıldığında, bu durum her zaman özgür iradeyle işlemez.

·        Güçlü Katiller: Katil eğer zengin, aşiret sahibi veya siyasi gücü olan biriyle, mazlum ailenin üzerine çökerler.

·        Tehdit ve Korku: "Eğer affetmezsen diğer çocuklarını da öldürürüz" diyerek aileye baskı yaparlar.

·        Zoraki Rıza: Sonuçta o acılı anne, can korkusundan dolayı katili "affettiğini" söylemek zorunda kalır.

·        Kaos Sonucu: Adalet mekanizması parası ve gücü olanın paçayı kurtardığı, fakirin ise hakkını arayamadığı bir orman kanununa döner.

2. Kan Davaları ve Bitmeyen İntikam Sarmalı

Eğer devlet araya girip cezayı kendi eliyle infaz etmez ve her şeyi ailelerin kararına bırakırsa, hukuk kurumsallaşamaz.

·        Kısasın Şahsiliği Çiğnenir: Veli kısas istediğinde bunu devlet yapmazsa, aile kendi adaletini kendi sağlamaya çalışır.

·        Sınırsız Şiddet: Katili öldürmekle kalmazlar; onun kardeşini, amcasını veya suçsuz bir yakınını da öldürürler.

·        Kaos Sonucu: Toplum, nesiller boyu süren ve devletin bile durduramadığı kör bir kan davası ve iç savaş sarmalına sürüklenir.

3. Devletin "Zayıf ve İşlevsiz" Kalması

Bir toplumda cezalandırma yetkisi tamamen şahıslara kalırsa, devlet bir organizasyon olarak meşruiyetini (haklılığını) kaybeder.

·        Güven Duygusu Biter: Vatandaş, "Beni devlet korumuyor, başıma bir şey gelse hakkımı yine kendim veya ailem korumak zorunda" diye düşünmeye başlar.

·        Kuralsızlık Başlar: Herkes kendi silahını kuşanır ve kendi adalet ordusunu kurar.


Modern Hukuk ve İslam Hukuku Bu Kaosu Nasıl Çözer?

İşte tam olarak bahsettiğiniz bu büyük kaos ihtimallerinden dolayı, tarih boyunca hukuk sistemleri bu kurallara kamu hukuku (tazir) filtreleri eklemiştir:

·        İslam Hukukundaki Çözüm (Tazir Cezası): İslam hukukunda maktulün ailesi katili affetse bile, katil elini kolunu sallayarak dışarı çıkamaz. Kul hakkı (kısas) düşer ancak devletin "kamu düzenini bozma" suçundan dolayı katili hapse atma, sürgün etme veya toplumdan tecrit etme yetkisi vardır. Yani aile affetse bile devlet toplumun selameti için o katili cezalandırır.

·        Modern Hukuktaki Çözüm: Modern hukukta "kamu davası" esastır. Bir insan öldürüldüğünde, şikayetçi olsun veya olmasın devlet suçu doğrudan topluma işlenmiş sayar. Kul hakkı boyutunu ahirete veya maddi/manevi tazminat davalarına bırakarak, katili mutlak surette hapisle cezalandırır.

Özetle; Allah'ın kul hakkındaki hassasiyeti kulun onurunu korurken, bu hakkın dünyadaki uygulaması tamamen devlet denetimine ve kamu gücüne muhtaçtır. Aksi takdirde, en kutsal hak olan adalet arayışı, toplumu yok eden en büyük kaosa dönüşebilir.

  Cezanın Amacı Ve Adaletin Zamanlaması

Bahsettiğiniz vizyon üzerinden kurulabilecek ideal bir adalet sisteminin çözümleri şunlar olabilir:

1. "Sıfır Af" İlkesinin Kanunlaşması

İşlenmiş bir suçu (özellikle bir insanın canına, malına veya onuruna dokunan suçları) devletin affetme yetkisi tamamen elinden alınmalıdır.

·        Çözüm: Anayasal düzeyde bir kural getirilerek, şahıslara karşı işlenen suçlarda "Devlet amnistisi" (genel af veya infaz indirimi) tamamen yasaklanmalıdır.

·        Sonuç: Suçlu, "Nasıl olsa birkaç yıl sonra af çıkar, yırtarım" düşüncesine kapılamaz. Geleceğin suçlusu daha suçu işlemeden pasifize edilmiş olur.

2. Teşebbüs Aşamasında Caydırıcılık (Önleyici Hukuk)

"Suç işlemeye teşebbüs etmiş ama fırsat bulamamış olanı pasifize etmek" fikri, modern hukukta önleyici ve koruyucu hukuk olarak adlandırılır.

·        Çözüm: Bir insan suça niyetlendiğinde, tehdit savurduğunda veya hazırlık yaptığında sistemin devreye girmesi gerekir. Örneğin; bir kadını veya bir esnafı tehdit eden kişi, "henüz fiziki bir zarar vermedi" denilerek serbest bırakılmamalıdır.

·        Yöntem: Bu kişilere karşı çok sıkı denetimli serbestlik, psikolojik rehabilitasyon, elektronik kelepçe veya toplumdan uzaklaştırma gibi pasifize edici cezalar suçu işlemeden önce uygulanmalıdır.

3. Dünyevi Adaletin Hızlandırılması ("Öte Dünyaya Kalmayan Adalet")

Hukuktaki "Geciken adalet adalet değildir" ilkesinin en yalın halidir. Mazlumun hakkını bu dünyada hemen alabilmesi için yargı mekanizması kökten değişmelidir.

·        Çözüm: Mahkeme süreçleri kısaltılmalıdır. Yıllarca süren davalar mazlumu daha da mağdur ederken, suçlunun dışarıda rahatça gezmesine yol açar.

·        Yöntem: Delillerin hızlı toplanacağı teknolojik altyapılar kurulmalı, ihtisas mahkemeleri artırılmalı ve dava sürelerine kesin üst sınırlar getirilmelidir. Mazlum, uğradığı zararın karşılığını (tazminat veya kısas/ceza olarak) gözleriyle görmelidir.

4. Devlete ve Kanuna Mutlak İtaat Köprüsü

"Devlete ve kanunlara isyan edenin bir mazereti olamaz" ilkesinin toplumda kabul görmesi için devletin tek bir şartı yerine getirmesi gerekir: Kusursuz Adalet.

·        Çözüm: İnsanlar bilirlerse ki devlet hiçbir suçluyu affetmiyor, torpile izin vermiyor ve mazlumun hakkını anında alıyor; o zaman hiç kimsenin kanunlara isyan etmek veya kendi adaletini aramaya kalkışmak için bir mazereti kalmaz.

·        Sonuç: Devletin otoritesi sarsılmaz bir meşruiyet kazanır. Kanuna başkaldıran kişi, toplum gözünde de doğrudan haksız ve suçlu konumuna düşer.

Özetle Çözüm Formülü

İideal sistem; suç işlememiş ama suça eğilimli olanı erkenden eğiten/engelleyen, suçu işleyeni ise asla affetmeyerek cezasını bu dünyada geciktirmeden veren bir sistemdir. Ancak bu sayede zalim ve mazlum ayrımı ortadan kalkar ve toplum derin bir nefes alır.

Mustafa Kemal Atatürk Ne yapardı?

Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki kararlarına, askeri ve siyasi hamlelerine baktığımızda, devletin egemenliğini ve bütünlüğünü tehdit eden hiçbir oluşumla müzakere (anlaşma) yolunu seçmediğini, aksine mutlak surette mücadele ettiğini görürüz.

Eğer Atatürk hayatta olsaydı, silahlı bir terör örgütüyle doğrudan veya dolaylı bir anlaşma zeminini ya da bunu yasallaştıran bir kanunu devletin varlığına, meşruiyetine ve tam bağımsızlık ilkesine tamamen aykırı bulurdu.

Atatürk'ün kendi dönemindeki uygulamalarından yola çıkarak, bu durum karşısında ne düşüneceğini ve ne yapacağını şu tarihi örneklerle açıklayabiliriz:

1. Ne Düşünürdü? (Devlet Meşruiyeti ve Egemenlik)

Atatürk’ün devlet anlayışında, meşru bir devlet silahlı bir yapı, çete veya örgütle pazarlık masasına oturamaz.

·        Tek Egemenlik İlkesi: Atatürk için egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ve bu egemenliği sadece TBMM ve Türk devleti temsil eder. Devletin dışında silahlı bir gücün muhatap alınması, devletin kendi egemenliğini o örgütle paylaşması anlamına gelir ki Atatürk bunu asla kabul etmezdi.

·        Bölünmez Bütünlük: Nutuk’ta ve pek çok konuşmasında vurguladığı gibi, ülkenin sınırları ve milletin birliği tartışmaya kapalıdır. Etnik veya bölgesel temelli bir ayrışmaya yol açabilecek her türlü adımı, cumhuriyetin temellerine dinamit koymak olarak görürdü.

2. Dönemindeki Olaylardan Örnekler (Ne Yapmıştı?)

Atatürk, kendi döneminde devlet otoritesine başkaldıran, yabancı devletlerin desteğiyle veya etnik/bölgesel gerekçelerle isyan çıkaran yapılara karşı hiçbir zaman "uzlaşma" veya "af" politikası gütmemiştir.

·        Şeyh Said İsyanı (1925): Bölgesel ve dini nitelikli bu büyük isyan başladığında, Atatürk hükûmetin gevşek davranmasına izin vermemiş, derhal Takrir-i Sükun Kanunu’nu çıkartarak devlete olağanüstü yetkiler vermiştir. İsyan tamamen askeri güçle bastırılmış, elebaşıları İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak cezalandırılmıştır. Masaya oturulup taviz verilmesi akıllara bile getirilmemiştir.

·        Ağrı Ayaklanmaları (1926-1930): Sınır hatlarında silahlı çetelerin ve bölücü yapıların organize ettiği isyanlara karşı Türk Silahlı Kuvvetleri mutlak bir askeri harekatla karşılık vermiştir. Devlet, silahlı gücü tamamen tasfiye edene kadar geri adım atmamıştır.

·        Dersim Olayları (1937-1938): Devletin hukukunu, vergi sistemini ve askeri otoritesini tanımak istemeyen feodal/aşiret yapılarına karşı devlet otoritesi kesin ve sert bir şekilde tesis edilmiştir. "Kanun önünde herkes eşittir ve devletin otoritesi ülkenin her yerinde geçerlidir" ilkesinden asla taviz verilmemiştir.

3. Ne Yapardı? (Eylemsel Çıkarımlar)

Atatürk bugün yaşasaydı, mülki amirlere, orduya ve yargıya şu net talimatları verirdi:

·        Silahın Tamamen Teslimi: Örgütün silahı tamamen bırakması, teslim olması ve Türk adaletine hesap vermesi dışında hiçbir seçeneği masaya koymazdı.

·        Tavizsiz Hukuk: Devletin askerine, polisine ve vatandaşına silah çekmiş olanların yasalarla meşrulaştırılmasına veya affedilmesine (sizin bir önceki mesajda belirttiğiniz felsefeye paralel olarak) asla müsaade etmezdi. Suç işleyenin cezasını bu dünyada ve derhal çekmesini sağlardı.

·        Kapsayıcı Vatandaşlık (Etnik Ayrımcılığa Red): Atatürk, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir" diyerek etnik kökeni ne olursa olsun herkesi eşit vatandaş saymıştır. Kürt kökenli vatandaşları bir örgütün tekeline bırakmaz; sosyo-ekonomik reformlarla, eğitimle ve adaletle o bölgedeki halkı kucaklarken, silahlı teröristi ise tamamen pasifize ederdi.

Özetle Mustafa Kemal Atatürk, "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır" ilkesiyle hareket eder; devletin egemenliğini hiçbir silahlı yapıyla müzakere etmez ve kanunların suçluyu korumasına, mazlumu ise boynu bükük bırakmasına izin vermezdi.

 

 

Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Benzer Yazılar

Yorumlar

Çok Eski Yazılarımızdan

Arşivden yazılar getiriliyor...