Print Friendly and PDF

Şeyh Öldü


 

Bir zamanlar bir şeyh varmış. Celalliymiş derler.

Celalli, melalli, gam yok. Talebelerinin yolunu çabuk açar, yetmiş yıllık işlerini yetmiş günde ikmal edermiş.   Kuş yuvasından bir an önce uçsun der gibi acele edermiş.

Talebelerde vefalı olan, az olur derler,  yetiştirdikleri de şeyhlerini nedense sonra beğenmezlermiş.

Şöylenin böylenin olmazsa olmazında kalırlarmış.

Şeyh, iyi adamdı, canım adamdı, onlara tuzak kurmazdı. Fakat talebeleri ona erken tuzak kurdular.

Şeyh talebe yetiştirmek için girmiş  bu yola, oldurmanın peşindeyken, talebeler uçmak kaçmak peşindelerdi.

Böyleyken, şeyhin öğretmediği bir ince yolu vardı. Onu, yalnız o bilirdi. Öylede gerekliydi. Tabutunda saklı duranı kim bilirdi ki?     

Bu nedenle, şeyh öldü…

Talebeler kamil olduk gölgesinde, kendi başlarına kalmışlar. Şeyhten ayrı düşmüşlerdi.

Aldatan ayrılık değildi, yolun çok geniş ve kolay oluşu idi.

Bilmiyorlardı, geniş gibi görünen şeyin gelecekteki darlığını, aslında şeyhten çok duymuşlardı, galiba unutmuşlardı.     

Talebeler şeyhe ölmüş dediler. Ölmese de öldürülmüş gibi.    

Ne olacak ki,

Her şeyi öğrendik, o da uyuyor  olsun, çok fazla bildiği neydi ki?

Şeyh, söylediklerini can kulağıyla duyardı, bir şeyde söylemezdi. Ancak bugün şeyh ölmüş denilen lafla her şey bitmişti.

Nerde kaldı o güzel imalar, hoş sözler, göz önünde ayan, cahile saklı sırlar. Hepsi bitmiş, birden tükenmişti.

Talebeler, yalnız kaldılar.

Yollarındaki ışık karardı. Sancıları arttı, dindirecek söz söyleyenleri de kalmamıştı.

İşin garip tarafı bütün hayvanlar ağladı. Eşekler bile…

Talebeler “Şeyh öldü, şeyh öldü.” Postu kime kalacak diye, birbirlerine düşman kesildiler.

Bir daha gelir mi umuduyla bekleyenleri olmuş. Ancak nafile,     şeyh bir ölüşle ölmüş idi.

Şeyh öldü.     

Hep beraber kalacağız,  zannettikleri şeyhleri öldü.

Bitmeyen sonsuzlukta güller ve lalelerle olsan, bülbülsüz bahçenin neşesi kalır mı?

Şeyh öldü.     

Şeyhin hatırası tozlandı.      Gelmemiş gibi, kalmamış gibi, külünü rüzgarlar savurdu.

Talebeler üzüldü.     Belki buluruz diye, bir başka şeyh, aramaya gittiler.

Nerde bulsunlar, buldukları kopyacı, asıl şeyhlerinden kalmış ve çalınmış bir mirasın parçalarıydı.

Aslını görene, sahtesi ile idare etmek, azap vermez mi?

Fırsat varken sarmalıydı yarlarını, kıymet bilmeliydiler.

Şimdi Şeyh ölmüş veya ölmemiş, ne önemi var ki. Anlaşılan talebeler şeyhin yolunda değillermiş.

Talebeler,  aradılar,      bulmak için çok uğraştılar.

Düşünüyorlardı, şeyhin gizli bir kuyum var dediğini. Belki şeyh kuyusunda oturuyor olabilirdi.

Gitmeliydiler. Ancak kuyu korkunç bir karanlık içindeydi. Yanına gitmek mi?

Hangi cesaretle, önceden yanlarında ışığı vardı. Şimdi ise hepsi kaybolup gitmişti.

Öldü dedikleri şeyh ölmüş olsa belki daha iyiydi. Bu ayrılıksa ölümden beterdi. Belki şeyhleri, gerçekten ölmemişti. Ancak var mı, yok mu, anlayamıyorlardı. Yoksa arada bir yerde miydi?

Her şey bir rüya.

Ağla sen, gül sen, değişen bir şey yok, şeyh durmuş, gitmiş, çok mu önemliydi.

Uyandığında dört duvar ve karşında duran bir saat ve başı ağrıyan bir bedenin var.

Talebe kalktı, pencereyi açtı. Şeyh, düşünde  ölmüştü. Aslında, her zaman olduğu gibi ötelerde, şeyhi duruyordu.

Bir daha gidemeyeceğim, yanına varamayacağım.    

Canım şeyhim, neden öldün ki    

Ötelerden gelen, bir ses duyulsa    

Duyacak kulak, yaşanacak bir hal mi kaldı.     


Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Benzer Yazılar

Yorumlar

Çok Eski Yazılarımızdan

Arşivden yazılar getiriliyor...