Print Friendly and PDF

Cumhuriyet Döneminde Türklerde Az Çekmedi

Cumhuriyet Dönemi Türklerde Az Çekmedi

Kürtler hep biz Çektik derler ama, Türklerde az buz çekmedi...

“Kürtlere kötü davranıyoruz da sanki Türklere iyi mi davranıyoruz?” Süleyman Demirel 

Türkiye gazetesi yazarı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci 'Cezalı şehirler' başlıklı bir yazı yayınladı. Yazıda, Cumhuriyet döneminde cezalandırılan şehirleri anlatan Ekinci, "Konya, Bursa, Yozgat, Bilecik, Kütahya, Kırşehir, Maraş, Rize, Tunceli, Düzce, Zile, Menemen gibi şehirlerin" cezalı olduğunu belirterek bunların neden cezalandırıldığını yazdı.

İşte Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'nin o yazısı:

Batı hukuk tarihinde, çocuklar ve deliler fiillerinden dolayı cezalandırıldığı gibi; ölülere, hayvanlara, hatta cansız varlıklara ceza verildiği olurdu. Daha da garibi, bir savaş kaybedildiği zaman, silahlara ceza verilirdi. Toplar, zincirlenir; kılıçlar, pantolonun içine sokulurdu. Cansızların cezalandırılması geleneğine, cezalı şehirlerle biz de katkıda bulunmuşuzdur. Çoklarından 'bu vilâyet cezalı'; 'şu kasaba cezalı' diye duyarsınız. Konya, Bursa, Yozgat, Bilecik, Bilecik, Kütahya, Kırşehir, Maraş, Rize, Tunceli, Düzce, Zile, Menemen gibi şehirlerin ismi bu meyanda anılır. Fransa ihtilâlinden sonra, kralcılara destek veren Vendée gibi şehirler, kara listeye alınmıştı. Bundan ilham alan bizimkilerin de, cezalı şehirler listesi hazırladığı kanaati halk arasında hâkimdir. Bu şehirlerin büyük kısmı, merkezî hükümete karşı isyan veya dikbaşlılık sebebiyle kara listeye alınmış; mesul görülenler, İstiklâl Mahkemeleri vasıtasıyla sindirilmiş; şehirler de yatırımlar engellenerek cezalandırılmıştır. Ancak bu bilgilerin çoğu rivayetlere, hatta şehir efsanelerine dayalıdır.

Konya'daki meşhur heykel

Şehre sırtı dönük heykel

Çapanoğlu isyanları sebebiyle Ankara'yı çok uğraştıran Yozgat, rivayete göre bir ziyaretinde halk zamanın reisicumhurunu protesto ettiği ve heykel yaptırmadığı için kara listeye alınmış; hiç bir yatırım yapılmadığı gibi; yol üzerinde olmasına rağmen demiryolu bile geçirilmemiştir. Nitekim Ankara-Sivas demiryolu, arazi müsait olduğu halde, Yerköy'den Kayseri'ye iner; sonra tekrar yukarıya çıkarak Sivas'a ulaşır. Yozgat, bugün bile milliyetçiliğin kalesidir.

İki defa patlak veren ve zor bastırılan Konya isyanı, bu şehrin kara listeye alınmasına sebebiyet vermiştir. Türkiye'nin en büyük vilâyeti Konya'da bulunmazken; Konya'nın kazâsı kadar şehirlerde sivil havaalanı vardır. Üstelik Konya'da devlete ait fabrika yok denecek kadar azdır. Yani devletten yeterince destek alamamıştır. Bugün bile Konya'daki fabrikaların tamamı hususi sektöre aittir. Sağ iktidarlar da, zaten Konya çantada keklik diyerek yatırım yapmamıştır. Yani Konya, Bursa gibi, kendi kendine zengin olmuştur. Ayrıca Konya'daki heykelin yüzünün istasyona, sırtının ise şehre dönük oluşu, bazılarınca Atatürk'ün şehre küskünlüğü olarak tefsir edilmiştir.

Rize ve Maraş gibi şehirler, şapka inkılâbına isyan (1925) sebebiyle kara listededir. Hatta Hamidiye zırhlısı, bu sebeple Rize'yi bombardıman etmiştir. Birkaç esrarkeşin Kubilay'ı öldürmesi şeklinde vuku bulan Menemen hâdisesinde (1930), kayıtsız kaldığı düşünülen halkın sürgünü bile akıldan geçmiştir. Tunceli ve Palu, malum isyanlar sebebiyle mimlidir.

Tek sebep isyanlar değildir. Denir ki Kütahya, Yunan Harbi sırasında büyük bir mağlubiyete sahne olduğu için kara listeye alınmış; bütün yatırımlar, Kütahya'dan çok küçük olan Eskişehir'e kaydırılmıştır. Böylece, eski bir eyâlet merkezi olan Kütahya sönerken; Eskişehir, onu defalarca katlamıştır. Isparta, Nurculuğun merkezi olarak görüldüğü için, kara listede iken; Demirel sayesinde zincirini kırmıştır.

Çerkes Edhem, Yozgat İsyanı'nı bastırdıktan sonra

Bizi köy de yapsanız...

Güyâ reisicumhurun Kayseri'ye 1930'daki ziyaretinde, imam-müezzin maaşlarının çok düşük olduğundan şikâyet eden müftü Kızıklı Kasım Hoca'ya, 'Sizin peygamberiniz, namaz kıldırırdı, maaş mı alırdı?' diye sorduğunda, 'Bizim peygamberimiz devlet idare ederdi; maaş mı alırdı?' diye cevap vermesi, infiale sebep olmuş; Kayseri kara listeye alınmıştır. Kayserililer, 4 sene sonraki gelişinde Atatürk'ün çok beğendiği bir heykel dikerek ve Anıt-Kabir 'in taşlarını taşıyarak kendilerini affettirdiler. Şehir, bez ve tayyare fabrikasına kavuştu.

Bursa'nın kara listeye alınmasını Rıza Nur hikâye ediyor. Rivayete göre, 1930'da Mudanya iskelesine doğru giden çok sayıda otomobilin hikmetini soran Atatürk, 'Kaplıcaya gelen meşâyıhdan Esad Efendi'yi karşılamaya gidenlermiş' cevabını alınca; 'Beni karşılamaya bu kadar araba gelmedi' diyerek üzüntüsünü belli ediyor. Esad Hoca ve ailesi kabahatin cezasını, ertesi sene vuku bulan Menemen hâdisesi vesilesiyle öderken; Bursa, başta demiryolu olmak üzere devlet yatırımlarından mahrum kalmıştır.

Osmanoğulları'nın anavatanı Bilecik, Yunan işgali sırasında tamamen yanmıştı. Derler ki, yeniden kurulurken, Ankara, yeni şehrin istasyon yakınında olmasını istemiş; halk ise buradaki tarlalar yerine, bir tepe yamacına kurulmasını tercih edince, ipler kopmuştu. Kiğı, Şebinkarahisar gibi şehirler ise, zelzele veya yangın sebebiyle yıldızı sönmüş şehirlerdendir. İki büyük şehir arasında kaldığı için gelişemeyen bazı şehirler ise, bu geri kalmışlığı, cezalı olmaya bağlar.

Kırşehir, 1954 seçimlerinde reylerin tamamını Millet Partisi kurucusu olan hemşerisi Osman Bölükbaşı'na verdiği için kazâ hâline getirildi; üstelik vilâyet yapılan eski kazâsı Nevşehir'e bağlandı. Bunun üzerine Kırşehirliler, DP idaresine 'Bizi köy de yapsanız, Osman'ı muhtar seçeriz' diye telgraf göndermişti. Ankara, hatasını çabuk anlamış; Kırşehir, 1957'de tekrar vilâyet hâline getirilirken, bu işten Nevşehir, kazançlı çıkmıştır.

Osman Bölükbaşı

Kırşehir'in tekrar vilayet oluşuna dair gazete haberi

'İstanbul'a bu küskünlüğünüz niye?'

Yunan Harbi esnasında İstanbul-Ankara arasındaki gergin hava, inkılâptan sonra da devam etti. Ankara'nın başşehir yapılması, bazılarında hayal kırıklığına sebep oldu. Hatta meşhur muhalif Gümüşhane Mebusu Zeki Bey 'İstanbul'a bu küskünlüğünüz niye?' diye başlayan bir konuşma yaptı. Ankara'nın başşehir olmasının esas sebebi, İstanbul'un muhalif tavrı ve Anadolu'nun bundan çekinmesinden ziyade, Lozan Anlaşması ile İstanbul'un bir bakıma milletlerarası idareye verilmesidir. İki şehrin birbirine soğukluğu bir müddet devam etti. İstanbul gazeteleri Ankara'yı küçümsemeye devam etti. 1925'te Şeyh Said hâdisesi vesilesiyle çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile bu gazeteciler tevkif edilerek hizaya getirildi. İstanbul basını susturuldu. Bundan sonra iki şehir arasındaki münasebetler düzeldi. Öyle ki şehir meclisi, şehrin adının Kemalkent olarak değiştirilmesini bile teklif etti. Reisicumhur bile gitmeye çekindiği bu şehre, ilk defa 1927 senesinde gitme imkânı buldu ve bir daha da merasimler haricinde ayrılmadı. Sosyal hayattan mahrum mütevazı Ankara'ya; gençliğini geçirdiği canlı ve eğlenceli İstanbul'u; Çankaya'daki basit bağ evine de, Dolmabahçe Sarayı'nı haklı olarak tercih etti. Buna rağmen bozkırda Alman şehirlerine benzer mamur, fakat soğuk bir şehir inşa edilirken; eski payitahta bunun binde biri yatırım yapılmadığı için, İstanbul büyükçe bir köy hâline dönüştü.

Türkiye Gazetesi


“Kürtlere kötü davranıyoruz da sanki Türklere iyi mi davranıyoruz?”

Bir Türk iktidardaysa “eşit yurttaş”, muhalefetteyse “eşit yurttaş” değildir. Birebir aynı durum Kürtler için de böyledir. Esasında kitlesel olarak iktidara mensup olanlar da dahil, tüm ülkenin modern “eşit yurttaşlık” haklarına ve huzuruna sahip olduğunu söylemek pek mümkün değil. Olsa olsa eşit hissetme yanılsaması vardır.

Hüseyin Raşit Yılmaz

20 Mayıs 2025

Başlıktaki ifade Süleyman Demirel’e ait. Merhum Demirel’in, pek çoğu totoloji yahut mizah kabul edildiği için gerçek değerini bulamadığını düşündüğüm sözlerinin başında geliyor yukarıdaki ifade. Demirel ve onun nesli siyasetçilerin çoğu, sosyal bilimlere uzak alanlardan gelmelerine rağmen entelektüel kapasiteleri yüksek, memleket namına kaygılarını sağlam bir zeminde temellendirecek yoğun okumalardan damıtılmış rafine insanlardı. Her şeyden önce tarih bilirler, neyin nasıl kazanıldığı yahut kaybedildiği konusunda kendilerini “komik” durumlara düşürmezlerdi.

1923’te nüfusumuzun büyük kısmı etnik Türklerden oluştuğu için, batıya göre gecikmeli de olsa kurduğumuz ulus devlete Türkiye, kurucu halkın adına da Türk milleti dedik. Esasen 12. yüzyıldan itibaren Türk nüfusu Anadolu’yu domine etmeye başladığı için yabancı kaynaklarda Küçük Asya’nın Türk’ten türetilmiş isimlerle anıldığını biliyoruz. 1923’te nüfusumuzun çoğunluğu Boşnak, Arnavut yahut Kürt olsaydı ulusun ismi söz konusu adlardan biri olabilirdi. Ulus devletin ve ulusun inşasındaki tüm modern örneklerde çoğunluk kimliğin ismi çatı isim olarak benimsenir. Bu benimsenme, o isme sahip olanlar en iyi, en eğitimli, en kuvvetli oldukları için değil; en çok oldukları ve çokun üzerine azları ilave edip bir ulus inşa etmenin en akli olan yol olmasındandır. Daha sert ve net ifade edeyim: Türklerin tarihi başarıları, kendilik bilinçleri, enternasyonel şöhretleri nedeniyle değil, çoklukları nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk denebildi. Zor bir coğrafyada, zor zamanlarda kaderlerini bizden ayırmayan tüm gruplarla beraber Türk milletini inşa etmeye, modern bir ulus olarak inşa etmeye giriştik.

1923’e gelindiğinde ömürlerinin büyük kısmını Balkanlarda, Arap çöllerinde, Kafkasya ve Anadolu’da savaşların içinde yoğrularak geçirmiş kadroların iş başında olduğunu, anılan coğrafyaları kaybetmemek için nice şahsi bedeller ödediklerini hatırdan çıkarmamak gerekir. Savaşarak çekilmiş ve Anadolu’ya bin bir mücadele ile tutunabilmiş bir kadronun, dünyadaki örnekleri de inceleyerek modern, güçlü ve bir daha işgal edilemeyecek kadar yekpare bir devlet kurmak istediklerinde şüphe yok.

Peki, kuruluş sürecinde ve sonrasında devlet eliyle haksızlığa uğramış, ötekileştirilmiş kimseler yok mudur? Elbette vardır. Ama bu etnik bir motivasyonla yapılmamıştır. Hatta çok daha öncelere gidildiğinde görülecektir ki: Türk devlet geleneğinde etnik motivasyon hemen hiç olmamıştır. Bir buçuk yüzyıla yayılan Celali isyanlarında devlet ayaklanmaları bastırırken karşısındakiler etnik Türklerdi. Milli Mücadele’de kurulan İstiklal Mahkemeleri’nin lokasyonlarına bakıldığında, yargıladıkları kişilerin etnik kökenlerine dair kanaat oluşacaktır: Ankara, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı, Diyarbakır, Eskişehir, Samsun.

İstiklal Savaşı’nda, seferber edilebilen tüm varlığımızla işgalcilerle mücadele ederken diğer taraftan iç isyanlarla uğraşılıyordu. Bugün gündemden düşmeyen, daha sonraki Şeyh Sait, Seyit Rıza kalkışmaları gibi, nüfusun tümünün etnik Türklerden oluştuğu yerlerde çıkan ayaklanmalar da en önemli sorunlarımızdandı. Konya’da, Afyon’da, Yozgat’ta, Bolu’da bir kısım Türklerin isyanlarını bastırmakla da uğraşıyorduk.

Tümü İngiliz kışkırtmalı bu isyanlar, milli mücadelemizin başarıya ulaşmasını geciktirerek on binlerce masumun hayatını kaybetmesine, yaralanmasına, büyük ıstıraplar çekilmesine neden oldu. Yozgat başta olmak üzere bazı isyan bölgelerinde, mevcudunun büyük çoğunluğu Çerkeslerden oluşan Kuvâ-yi Seyyâre isyanları bastırdı. Yani etnik Türklerin isyanını, etnik Çerkesler Türk milli mücadelesi namına bastırmıştı. Etnik Kürtlerin isyanlarının bastırılmasında devletine bağlı etnik Kürtlerin katkıları da bu bağlamda ele alınabilir. Tıpkı bugünlerde ciddiyetsiz bir şekilde onurları kırılmaya çalışılan güvenlik korucuları gibi.

’80 darbesi sonrası Diyarbakır Cezaevi’ndeki solcu etnik Kürtlere yapılan insanlık dışı işkenceler, Mamak’ta çoğu etnik Türk olan sağcılara da yapılmaktaydı. O zamanın devleti 28 Şubat’ta başörtülü kızların eğitim hakkını engellerken etnik kökenini umursamıyordu. Yakın zamanda Saraçhane’de tutuklanan öğrencilerin etnik kökenleri ne devletin ne de kamuoyunun meselesiydi.

Merhum Demirel’in zekâsının dışa vurumu olan mizahiliğinin gölgesinde kalan ama keskin bir gerçekliği anlatan sözü aslında şunu kastediyor: Sadece 1923’teki son devletimiz değil, tüm Türk devlet geleneğinde, iyi-kötüden bağımsız olarak, idare kendisine tehdit olarak algıladığını “ezerken” etnik bir çifte standart sahibi değildir. Hiç olmamıştır.

Şüphesiz bu gerçeklik, acı çekenin acısını yahut talebi olanın talebini yatıştırmaz. Yine Demirel’e atıfla “Dün dündür, bugün bugündür.” denilebilir. Doğrudur da.

Peki bugünkü tablo nasıl? Eğer etnik Kürt iktidar bloğundaysa kendisini “eşit yurttaş” hissedebiliyor. Tıpkı Hüda-Parlılar gibi. Muhalif etnik Kürtseniz eşit yurttaşlık çok zor. Bu bakımdan DEM’lileri anlamak mümkün. Devam eden açılım süreci DEM’i iktidar bloğunda konumlandırırsa onlar da “eşit yurttaşlığın” tadını çıkarabilir.

Tıpkı 2016 öncesi iktidara muhalifken Tayyip Bey’in varlığını milli güvenlik tehdidi kabul edip “öz vatanında parya” psikolojisiyle yaşarken, 2016 sonrası Tayyip Bey’in “olmamasını” milli güvenlik tehdidi olarak görüp “eşit vatandaşlığa” terfi eden MHP’liler gibi.

Bugün etnik Kürt Hüda-Parlı yahut AK Partili mi “eşit yurttaş”, yoksa etnik Türk CHP’li, İYİ Partili yahut Zafer Partili mi?

Şunu kabullenmekten çekinmemeliyiz: Bir Türk iktidardaysa “eşit yurttaş”, muhalefetteyse “eşit yurttaş” değildir. Birebir aynı durum Kürtler için de böyledir.

Esasında kitlesel olarak iktidara mensup olanlar da dahil, tüm ülkenin modern “eşit yurttaşlık” haklarına ve huzuruna sahip olduğunu söylemek pek mümkün değil. Olsa olsa eşit hissetme yanılsaması vardır.

Anayasa üstüne bina edilen “Türk” adını kadim devirlerden beri taşıyan etnik Türklerin eşit vatandaş gibi hissedebilmesi bile iktidara yakınlığıyla ölçülürken, etnik Kürtlerin bir siyasi blokunun eşitliği kitapçığa girecek bazı kelimelerde aramasını rasyonel bir çaba olarak görmüyorum.

Rasyonel değil ama çaba olduğu açık. Bu çabanın aktörlere göre nedenleri bakımından ayrıştığı da açık. Tayyip Bey için farklı, Bahçeli için farklı, Bahçeli’nin ifadesiyle “PKK kurucu önderi Abdullah Öcalan” için farklı nedenlerle sergilenen bir çaba olduğu görülüyor.

Doğrusu, nedenleri bakımından değerlendirildiğinde süreçten kârlı çıkacak olanın tüm aktörler içinde yalnızca Tayyip Bey olabileceği kanaatindeyim. Kaybedenler listesi ise hayli uzun olabilir.

 

Not: Bazen Büyük Dosyaları tarayıcı açmayabilir...İndirerek okumaya Çalışınız.

Benzer Yazılar

Yorumlar

Çok Eski Yazılarımızdan

Arşivden yazılar getiriliyor...